esaret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
esaret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LAİK DEMOKRASİ, ESARET VE KÖLELİK REJİMİDİR (BEN DEMİYORUM, MERHUM BÜYÜK ALİM ELMALILI DİYOR)

 



Laiklik (siyasal dinsizlik), Türkçe’siyle “dinler arasında tarafsız olmak”, aklı bir tarafa bırakıp doğru ile yanlış arasında tarafsız olmaktır.

Akılsızlıktır.

İyi ile kötüye eşit mesafede bulunacak kadar sağduyudan mahrum olmaktır.

Güzel ile çirkini denk tutacak kadar duygusuz olmaktır.

Duygu bozukluğudur.

İlim ve irfandan, temiz ile murdara eşit değer tanıyacak kadar uzak olmaktır.. Cehaletin zirve noktasıdır.

Yerlerin ve göklerin, herşeyin yaratıcısı Allahu Teala ile (Hindistanlı eşekten beter iki ayaklıların taptığı) ineğe aynı ölçüde saygı gösterecek kadar izan, idrak ve irfan fakiri olmaktır.. Densizliktir.

Allahu Teala ile ineği (veya inekten farksız putlaştırılmış bir lideri) aynı konumda görme ahlâksızlığıdır.

Ve bireysel ahlâksızlık, akılsızlık, densizlik, cehalet ve duygusuzluğu devlet düzeyine taşıması itibariyle laiklik (siyasal dinsizlik), dinsizliğin en fena türüdür.. Zirve noktasıdır.

Buna karşılık Siyasal İslam da, İslam’ın (Allah’a teslim oluşun) zirve noktasıdır.

İslam düşmanlarının “İslam’ın bazı yönlerini beğeniyoruz, mesela müslümanlar yoksullara sadaka versinler, yemek yedirsinler, yardım etsinler, çok iyi çok sevaplı, fakat Siyasal İslam kötü” demelerinin nedeni budur.

*

İnsanların kafalarını kullandıkları (ya da kullanıyor numarası yapmak zorunda kaldıkları) sıralarda itiraf ettikleri gibi, “bizim dinimiz akla, fenne, ilme ve mantığa uygundur”.

Akla, ilme ve mantığa uygun olan ile, akılsız, mantıksız ve ilme aykırı olana eşit mesafede olmak, aklı başında bir insana yakışır mı?!

Bu iki cenah arasında tarafsız kalmak, akıllı insanların işi olabilir mi?

Böyle bir tarafsızlık, sapıtmak, yani doğru yoldan sapmak değilse, sapıklık nedir?!

*

Laik (siyasal dinsiz) demokrasi (siyasal halkçılık), inanç açısından (İslam’a göre) küfürdür.. İnsan açısından ise, esaret ve kölelik.

Bu açıdan diktatörlük ile demokrasi arasında özü itibariyle bir fark yoktur.

Çünkü ikisi de kula kul olmaktır.. Birinde tek kişiye, diğerinde “çok kişi”ye.

Laikliği savunan kişi, yönetilense, kula kul olmak istiyordur; yönetici ise, tanrılık taslayan bir firavundur.. Tağuttur.

Laikler ve gayrimüslimler farklı düşünebilirler, fikir ve inanç hürriyeti var, biz İslam açısından konuşuyoruz.. Bizim dinimiz bize, onların dini onlara.

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde Fatiha Suresi’ni açıklarken şunları diyor (sadeleştirilmiş metin):

Gerçekten Allah Teâlâ âlemlerin Rabbi olduğundan kâinatın hepsinde O’nun kanunları geçerlidir…. Tabiat da Hak (Allah) kanunlarının mahkumu (hükmü altında) olması itibariyle bunların irade kanunundan başkasına “tabiat kanunları” ismi de verilir. Fakat hepsinin koyucusu Allah Teâlâ olduğundan bunlara Allah kanunları ve ilahî nizam demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilim ve fen denildiği gibi, onların iyiliğe götürenlerine de din, millet ve şeriat denilir. Allah’ın koyduğu ve Allah’ın kanunu dışında din aramak batıldır ve bununla beraber Allah’ın her kanunu da din değildir. Mesela beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir hak kanunudur. Allah Teâlâ’nın özel bir iradesi engel olmazsa o kurşunu kendisine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir iyilik, bir din değildir, isyandır, kötülüktür. Kendi mülkü olmayan Allah’ın binasını (bedeni) yıkıp bozmaktır.

Bunun gibi insanların yaptığı işlerinden hangisi ele alınsa onun bir iyi veya kötü yönü ile uygun olacağı bir Allah kanunu vardır. İyilik yönü ile uygun olan Allah kanunu din, kötü yönüyle uygun olan Allah kanunu dinin zıddıdır. İki yönden de Allah’ın kanununa uygun düşmeyen iş, kötü ve batıldır (geçersiz ve hükümsüzdür).

Özetle Allah’ın her kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar. İnsan tarafından konulmuş kanunlar, ne ilim, ne din, hiç biri olamazlar. Bunlar, ilim açısından batıldır, din açısından da kötülük meydana getirirler ve doğru değildirler. Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır….

İslâm literatüründe hürriyet, kişinin haklarına (hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise, Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız (ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun (öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir. Bundan dolayı Allah Teâlâ’yı tanımayan kimsede, haklarına sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allah Teâlâ’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kefil olma (garanti verme, güvence sağlama), yalnızca Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluktur ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da yaratılıştan gelen (vehbî) nimetlerden olan hayat, ve sonradan kazanılan (kesbî) nimetlerden olan imandır.

Bu ifadelerin orijinali ise şöyle (https://vignette.wikia.nocookie.net/yenisehir/images/c/cf/1-Fatiha.pdf/revision/latest?cb=20100728153151&path-prefix=tr):

Filvaki Allah tealâ rabbülâlemîn olduğundan âlemlerin hepsinde onun kanunları caridir…. Tabiat dahi Hak kanunlarının mahkûmu olmak itibariyle bunların irade kanunundan maadasına kavanin-i tabiiye namı dahi verilir. Lâkin hepsinin vâzı’ı Hak tealâ olduğundan bunlara kavanin-i hak ve sünnet-i ilâhiye demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilm ü fen denildiği gibi onların hayra götürenlerine de din, millet, şeriat ıtlâk olunur. Vaz’-ı ilâhî ve kanun-ı hak haricinde din aramak batıldır ve bununla beraber her kanun-ı hak da din değildir. Meselâ beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir kanun-ı haktır. Hak tealânın hususî bir iradesi mani olmazsa o kurşunu kendine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir hayır, bir din değildir, isyandır, şerdir, kendi milki olmıyan bina-i hakkı tahriptir. Bunun gibi insanların ef’alinden hangisi alınsa onun bir ciheti hayır veya şer ile muntabık olacağı bir kanun-ı hak vardır. Hayır cihetiyle muntabık olduğu kanun-ı hak din, şer cihetiyle muntabık olduğu kanun-ı hak, hilâf-ı dindir. İki cihetten de kanun-ı hakka tatbik olunmıyan fiil, şer ve batıldır.

Hasılı her kanun-ı hak bir vaz’-ı ilâhî olduğundan müstakimdirler. Vaz’-ı beşerî olan kanunlar ne ilim, ne din hiç biri olamazlar, bunlar ilim nokta-i nazarından batıl, din nokta-i nazarından şer teşkil ederler ve gayri müstakimdirler. Bunun için beşerin hakkı gerek ilimde ve gerek dinde kanun vaz’ etmek değil Hakk’ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşf ü ızhar etmektir….

Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur, [Keşf-i Pezdevî] ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan] her hangi bir ferdin vaz’-ı beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarruf[un]a mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tâbidir. Binaenaleyh Hak tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manâsına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmın-ı hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.

 

CİHADIN, DEVRİMİN, DARBELERİN LAİK (SİYASAL DİNSİZ), AMERİKAN USULÜ DEMOKRAT VE AYNI ZAMANDA MÜSLÜMAN KANI DÖKENİNİ SEVMEK

 






Bir önceki yazıda Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinden yaptığımız alıntıda şu ifadeler yer alıyordu:

Demokrasinin genelde laiklik ile mündemiç olma zorunluluğu, cihâdî selefi ideologların demokrasiyi sert bir dille eleştirmesinin diğer bir nedeni olmuştur. Mesela İhvan-ı Müslimin’in laik Vefd Partisi ile seçimler için ittifak görüşmeleri sürerken İhvan’ın o dönemdeki mürşidi Ömer et-Tilmisâni’nin laiklik hakkında kendisine sorulan soruya verdiği cevap Eymen ez-Zevâhirî tarafından tenkide tabi tutulmuştur. Öyle ki et-Tilmisâni bu mülakat esnasında laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmediğini, aksine dindarlara kendilerini ifade etme özgürlüğü sunduğunu ifade etmiş, ayrıca laik Vefd Partisi’nin diğer partiler gibi İhvan’a zulmetmediğini belirtmiştir. Ez-Zevâhiri ise İhvan’ın İslami hükümler yerine insanların kendilerine nasıl davrandığına bakarak tercihte bulunduğunu belirterek genel mürşide eleştiride bulunmuştur (Ez-Zevâhirî, 2005, 51).

Görüldüğü gibi İhvan’ın mürşidi (şeyhi) et-Tilmisânî saçmalamış.

İmam böyle olursa cemaat nasıl olur, tahmin etmek zor değil.. Mürşidin kendisi irşada muhtaç.. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayriye himmet ede!”

İmdi, laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmemesi, onun (İslam açısından) savunulabilir birşey olduğunu göstermez.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hamisi ve amcası Ebu Talib din (İslam) karşıtı değildi, fakat bu tavrı onu ahirette kurtarmayacak.

Laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmemesi söylemi gerçekte bir yalandan ibarettir. Aldatmacadır.

Laiklik, İslam’ın devlete hakim olmasına karşı mıdır, değil midir, asıl mesele bu.

Laiklik, tanım gereği İslam’ın devlete hakim olmasına karşıdır.. Bu da din karşıtlığı da değilse, din karşıtlığı nasıl birşeydir?

Laikçilerin dilindeki ezber şu: “Efendim, ibadetinize karışılmaz, caminiz kapatılmaz.. Namazınıza orucunuza karışan mı var?!”

Yahudisi, hristiyanı vs. söz konusu olduğunda (laik olmadığı halde) İslam devleti de bu kadarına izin veriyor.

Üstelik, bunu bir iyilik olarak görüp onların başına da kakmıyor.. “İslam devleti olarak siz Hristiyanların ibadetinize, kilisenize karışmıyoruz.. İbadet namına ne varsa yapıyorsunuz, daha ne istersiniz?!” demiyor.

*

Mürşid müsveddesine göre laiklik dindarlara kendilerini ifade etme özgürlüğü sunuyormuş..

Ne kadar sunuyor?

Türkiye örneği üzerinden konuşalım..

Geçmişteki (İşgalci Fransız’ın Maraş’taki zulmünü aratmayan) başörtüsü mezalimi, Ceza Kanunu’nun (Özal’ın kaldırdığı) 163’üncü maddesi filan bahislerine girmeyelim, bugünden söz edelim..

Bir müslüman, mesela TBMM kürsüsünden kendisini şöyle ifade edebilir mi:

Arkadaşlar, ben İslam Şeriati’ni benimsiyorum, Şeriat’in bu ülkede yürürlükte olmasını istiyorum.. Eğer bu ülkede din ve vicdan hürriyeti varsa, bunu söylemek benim hakkımdır.. Burada Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etme dayatması da yapılmamalıdır.. Benim “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir vatandaş olma hakkım yok mu?.. Kendi hür fikrimle, hür vicdanımla, hür irfanımla Atatürkçülüğü, Atatürk ilke ve devrimlerini reddediyorum.. Eğer bunları reddetme hakkım yoksa, bana fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olma hakkı tanındığı nasıl söylenebilir?!

Bir müslüman, (din karşıtı olmayan) laik Türkiye’nin Meclis’inde (Erdoğan’ın tabiriyle) “sıkıysa” kendisini bu şekilde ifade etsin..

Hayır, Türkiye’de fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olma hakkı Atatürkçülerin (Kemalistlerin) tekelindedir.

Müslüman, bu ülkede fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür değildir.. Resmen Kemalist laiklerin vesayeti ve velayeti altındadır.. Hacr altındadır, mahcûrdur.

Kendi hukukuna malik değildir.

“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmak nedir, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Fatiha Suresi’ni tefsir ederken açıklıyor:   

Lisan-ı İslâm’da (İslamî terminolojide) hürriyet, hukukuna malikiyet (haklarına sahip olma) diye tarif olunur (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir (köleliktir).

Asl-ı hukuk (hukukun aslı) ise vaz’-ı ilâhîdir (Allahu Teala tarafından konulup belirlenmiştir). Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahî olan hukuku kendi rızası munzam (zammedilmiş, eklenmiş) olmaksızın diğer bir [Atatürk ilke ve inkılapları veya TBMM kararları gibi] vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir [Ali Rıza’nın Zübeyde’den doğma oğlu Selanikli Mustafa’nın ve benzerlerinin de kulu olmuş olur. Türkiye’de durum budur. İslam’a göre böyle]. Ve onda bir hisse-i esaret vardır.

Ve artık onun vecaib ü vezaifi (yükümlülük ve görevleri) mahza (salt) hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.

Binaenaleyh Hak Tealâ’yı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manasına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz (çelişki) olduğu gibi, Hak Tealâ’dan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır.

(Hukukun aslı Allahu Teala tarafından konulmuş olduğu için insanlarla hayvanlar eşit değildir.. Allahu Teala insana, hayvanatı–Şeriat’in belirlediği sınırlar çerçevesinde- kullanma, onlardan yararlanma, hatta onları öldürme hakkı tanımıştır.. Fakat insana, diğer insanlar karşısında böylesi haklar tanımamıştır. Tabiatçı/doğacı yani ateist ya da deist bir zihniyetle bakıldığında ise, insanın hiçbir hayvana karşı üstünlüğünden söz edilemez. Şayet hayvanlar karşısındaki “hak” iddiası; daha zekî olması, olağanüstü işlevsel bir kol ve ele sahip bulunması, bedensel yapısının elverişliliği bakımından “meşru” görülecek olursa, yani siyaset bilim ve uluslararası ilişkiler alanında siyasal realizmin "sosyal Darwinist" bir yaklaşımla benimsediği "Hakkın kaynağı kuvvettir" ilkesiyle akıl yürütülürse, aynı gerekçeyle zekî insanların aptallar ve zihinsel engelliler, güçlülerin zayıflar, yetişkinlerin bebek ve çocuklar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilmelerini "doğal" kabul etmek gerekir. Böyle bir anlayışla hareket eden güçlü kuvvetli bir insan da çok fazla ihtiyarlayıp güçten düştüğü veya hastalanıp dermansız hale geldiğinde genç ve sağlıklılar karşısında hak talebinde bulunamaz. Dolayısıyla, Allahu Teala’ya iman etmeden salt doğa/tabiat hesabına “insan hakları”ndan söz etmek anlamsızdır, aptalca bir çelişkidir. Kısacası, insan olarak haklarını Allahu Teala'nın vaz' ettiği "hukuk"a dayandırmayan bir insan, kendisinden daha güçlüler karşısında hak ve hürriyet iddiasında bulunamayacağını baştan kabul etmiş olur. Allahu Teala’nın Kur’an’da belirttiği gibi, imansızlar, yani ateistler, ve Tanrı'nın iradesini "doğa"nın işleyişinden ibaret gören deistler, bilumum müşrikler, akıllarını kullanmayan bir topluluktur.)

*          

Evet, Türkiye’de müslümanlar bir tür köledir, esirdir, hukukuna malik değildir.

Mesela 10 Kasım’larda bile “Diyanet’in cuma hutbesinde niye Atatürk’ten bahsedilmedi” diye birileri yaygara koparıyor, Diyanet’in başındaki isimler de çıkıp “Saçmalamayın, Atatürk kim ki cuma hutbesinde anılacakmış, peygamber mi, velî mi?! Onu camide ne diye anacağız, rakıseverlerin peygamberi diye mi?!” diyemiyor.

Çünkü, müslüman “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaktan uzak..

O imtiyaz, “Atatürk niye ibadetin bir parçası olmuyor?” diye yaygara koparan şerefsizlere ait.

(Aslında Diyanet’in böyle her camide aynı hutbeyi okutması da ayrı bir facia..

Doğru olan, her imamın hutbeyi kendi cemaatinin durumuna, bilgi seviyesine, ihtiyacına göre hazırlamasıdır.

Hutbeler öyle bir hale getirildi ki, ilerde bu laikler, “Hutbeleri Diyanet değil, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı hazırlasın; algı operasyonu, psikolojik savaş ve propaganda açısından mevcut hutbeler yetersiz” diyebilirler..)

Evet, laikliğin dindarlara kendilerini ifade imkânı vermesi iddiası, (Türkiye için konuşmak gerekirse) yaşı büyük çocuklar için uydurulmuş bir masaldan ibarettir.

*

Çakmaktaş’ın yazısının devamından anlıyoruz ki, İhvan’ın mürşidi olarak zırva üreten soytarı, bir yandan laikliğin dindarlara kendilerini ifade imkânı tanıdığı yalanını söylerken, diğer taraftan da, “dine, kendisini ifade etme hakkı tanınmaması” gerektiğini bile söyleyerek çelişkili konuşma sanatında devrim yapmış:

Keza dinin parlamento seçimlerine yaklaşımı hakkında kendisine yöneltilen soruya et-Tilmisânî’nin “dinin bu tür konulara dâhil edilmesini doğru bulmuyorum” şeklinde açıklama yapması da ez-Zevahiri tarafından tenkit edilmiştir. Ona göre et-Tilmisânî’nin bu açıklaması ile Enver Sedat’ın meşhur “siyasetin içinde dine yer yoktur”1 sözü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Ayrıca diğer İhvan mensubu entelektüellerin, parlamento seçimlerine iştirak etmenin dinen bir sakıncası olmadığına dair görüşlerini önemli İhvan liderlerinin sözleriyle delillendirmeye çalışmaları da ez-Zevahiri’nin tepkisine neden olmuştur. Ona göre; bu kimseler İhvan mürşitlerinin sözlerini kitap ve sünnetin önüne koymuşlardır (Ez-Zevâhirî, 2005, 55-56).

Buradan anlaşılıyor ki, merhum Hasan el-Benna’nın başlattığı hareket yozlaşmış, Müslüman Kardeşler hareketi olmaktan çıkıp Laikleşmiş Dindarımsı Kardeşler hareketi haline gelmiş.

Liderlerinin sözlerini delil olarak getirmeleri de “fıkıh usulü”nden habersiz olduklarını gösteriyor.

Daha doğrusu bu, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen (Yahudi ve Hristiyanlar’a özgü) din adamlarını “rabler” edinme olayının Müslümanlar arasındaki çağdaş bir versiyonu kabul edilebilir.

Merhum Zevahirî bu soytarıları ikaz etmiş, fakat bunlar anlamamışlar.

*

Bir önceki yazıda cihad ve devrim kavramları üzerinde durmuştuk.

Demokrasiye iman edip cihad ve devrim kavramlarını defterlerinden silenler, “laik cihad” ve “laik devrim”lerle sınanıyorlar.

İhvan’ın mürşid geçinen soytarıları şimdi cihad yerine demokrasiyi doya doya savunabilirler.

Bu mıymıntılığın şampiyonluğunu Türkiye’de (bir zamanlar birilerinin Hocaefendi diyerek yere göğe sığdıramadığı) Fethullah Gülen ile şakirtleri yapıyorlardı.

Çok hoşgörülüydüler, olağanüstü sevecen ve ılımlıydılar, cihad, devrim vs. kitaplarında yazmıyordu.

Fakat, 15 Temmuz’da cihadın (Amerikancı cihadın) ve devrimin en âlâsını sahnelemeye çalıştılar.

(15 Temmuz’la ilgili üç görüş var.. Resmî görüşe göre, bu tamamen FETÖ işiydi.. O kadar FETÖ işiydi ki, son güne kadar MİT’in bile bundan haberi olmamıştı.. İkinci görüş, FETÖ’cülere ait.. Onlara göre de FETÖ’nün bu işte hiç dahli yoktu, Adil Öksüz gibi adamlarının yolu tesadüfen darbeye uğramıştı.. Üçüncü görüş ise, Anadolu Ajansı’nın haberlerinde ara sıra yazılarına atıfta bulunduğu eski FETÖ’cü Ahmet Dönmez gibilerin iddiası.. Buna göre, MİT'çiler, hile, tuzak, aldatma ve dolandırma alanlarındaki engin tecrübe ve yeteneklerini konuşturmuş, genlerinde darbecilik bulunan askerlerin Erdoğan’ı bir darbeyle devirmeye karar verdiklerine FETÖ’nün liderini inandırmış, Fethullah tilkisini bu yağlı kuyrukla gaza getirip dolmuşa bindirmişlerdi.. Fethullah, oyuna geldiğini ancak 16 Temmuz’da anlayabilmişti.. Bu üçüncü yaklaşıma göre, normalde MİT'çiler böylesi cemaat liderlerini, irşad olma heveslisi "gözü açılmadık sığırcık yavrusu" ayağından gönderdikleri karı kızlarla şantaj manyağı kasetstarı haline getirerek onların ağızlarına gem takmayı ve başlarına yular geçirmeyi daha kolay, daha pratik, ucuz, etkili, keyifli, gürültüsüz patırtısız ve verimli bulacakken, burada hedef Fethullah’ı kontrol altına alma değil, “The Cemaat”i siyasettenbürokrasiden ve ticaretten tasfiyeydi.)

Evet, 15 Temmuz olayı, Türkiye’deki FETÖ tipi “ılımlı dindarımsı”ların cihat ve devrim karşıtlığının foyasını meydana çıkardı. Takke düştü, kel göründü.

FETÖ’cüler cihada ve İslam devrimine karşıydılar, fakat ABD ve Avrupa şimdi Irak ve Afganistan gibi Türkiye’ye de bombalar, füzeler, mermiler, dinamitler, kurşunlar, mermilerle “demokrasi ve insan hakları” getirmeye kalkışsa, demokrasi cihadı ve devrimi için Anadolu’ya “haç”lı bayraklarla çöreklense, bunu Fethullahçı Takiyye Örgütü mensuplarının önemli bir bölümü şu anki halet-i ruhiyeleriyle en iyi ihtimalle “üzüntüden uzak bir alâka ile” seyrederler.

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."