İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LAİK DEMOKRASİLERDE, RESMÎ İDEOLOJİYE İMAN ETMEYENLER PARYADIR, KÖLEDİR, SERFTİR

 



İslam, “hak ve hakikatin üstünlüğü” ve “adalet” (her hak sahibine hakkının verilmesi, haksızlık yapanların cezalandırılması) ilkeleri üzerine kuruludur.

Demokrasinin paradigması ise, Prof. Sami Selçuk’un ifade ettiği gibi, “görecelik” düşüncesini ve buna bağlı olarak “hoşgörü”yü esas alır:

Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.”

(http://www.angelfire.com/pq/bulent/yargitay.html)

Görecelik, “hak ve hakikat” nosyonunun kabul edilmemesi anlamına geliyor.

Gerçeklerin (hak ve hakikatin) bilgi, görüş, eylem ve ahlâk açısından görece olduğunun kabul edilmesi, son tahlilde hak ile batılın eşit ve denk sayılması demektir.

Bundan hareketle de, bilgi, görüş, eylem ve ahlâk adına serdedilen herşeyin eşit derecede hoşgörüyü hak ettiği kabul ediliyor.

Bir sonraki adımı ise, “hak ve hakikat” adına “batıl”ın yanlışlığının dile getirilmesinin hoşgörüsüzlük diye nitelendirilmesi ve hatta nefret suçu olarak lanetlenmesi oluşturuyor.

Böylece demokrasinin hoşgörüsü, hak ve hakikate yönelik katı bir hoşgörüsüzlük olarak tecelli ediyor.

*

İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez.

Hak-hukuk görece olamaz.

Görecelik düşüncesi “adalet”i ortadan kaldırır.. Çünkü size göre adil olan, bir başkasına göre zulüm anlamına geliyor olabilir.. Ya da tam tersi.

Dolayısıyla, adaletten söz edilebilmesi için, hak ve hukuk düşüncesinin “görece” olmayan, kesin ve belirli esaslarının bulunuyor olması gerekir.

*

Zannedilenin aksine, Şeriat (İslam hukuku), modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü bir yönetim anlayışına sahiptir.

Bunu tarihî örnekler ispatlamaktadır.

Mesela Haricîler, devlet başkanı konumundaki Hz. Ali’nin hakem olayını kabul etmesini protesto etmişler, onu devlet başkanı olarak tanımadıklarını söylemişlerdi. Buna rağmen Hz. Ali onlara karşı güç kullanmamış, aksine farklı düşüncelerin dostça tartışılması için Abdullah ibni Abbas’ı onlara göndermiştir. Haricîlerin yarısı bu şekilde ikna edilmiş ve tekrar biat etmişlerdir. Daha sonra Hz. Ali diğerlerinin de biat etmelerini istemiş, reddetmelerinin ardından onlara şu mesajı göndermiştir:

“İstediğiniz durumda kalabilirsiniz. Kan dökmediğiniz, yol kesmediğiniz, adalete aykırı ve fesada yol açıcı fiillerden uzak durduğunuz sürece size savaş açmayacağız. Fakat bu suçların herhangi birini işlerseniz savaşırız.” 

(Muhammed H. Kemalî, “İslâm’da İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahlili”, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, çev. Halim Sırçancı, Kış 1993, Cilt: 1, Sayı: 2, s. 47.)

Modern devletlerde ve demokrasilerde böyle bir özgürlükçülüğe rastlayamazsınız.

Kırıntısına bile..

*

Yine, Serahsî’nin anlattığına göre, Kesîr ibni Temmâr el-Hadramî şöyle demiştir:

“Kûfe camiine girdim... (beş kişi) halife Ali’ye küfrediyordu. İçlerinden burnus giyen birisi şöyle diyordu: ‘Allah’la onu öldüreceğime dair bir akit yaptım.’ Bu adamı Ali’ye götürdüm ve işittiklerimi ona anlattım. Ali ‘Onu yakınıma getir’ dedi ve ardından ekledi: ‘Lânet olsun sana, sen kimsin?’ Adam ‘Ben Sevvar el-Menkûrî’yim’ diye cevap verdi. Halife ‘Bırakın onu gitsin’ deyince ‘Allah’a seni öldüreceğine dair söz vermiş birisini serbest mi bırakayım?’ karşılığını verdim. Ali: ‘Beni öldürmediği halde onu öldüreyim mi?’ dedi. ‘Ama size küfretti’ dedim. Ali, ‘Öyleyse siz de ona küfredin ya da salıverin’ diye karşılık verdi.” (Kemalî, a.g.m., s. 47.)

Bir de Selanikli Mustafa Atatürk’ün İzmir Suikasti davasını hatırlayın.

Ortada suikast bile yok, suikast tasarısı var, ve bu yüzden, suikastle hiçbir ilgisi bulunmayan kişiler, salt birilerinin “Suikast teşebbüsüne filanca da sıcak bakıyordu” diye iftira atmalarından dolayı idam edildiler.

Yalancı şahitlere böyle ifade vermeleri, yoksa başlarının belaya gireceği söylendi, ve böylece Selanikli Deccal (çok yalancı), dilediği kimselere darağacının yağlı ipini öptürdü.

*

İslam’a göre, “dinde zorlama olmadığı” için (Bakara, 2/256) müslümanların inanmayanlara müdahalesi, müslümanca yaşamanın önündeki engellerin kaldırılması (fitneye son verilmesi), yani müslümanların kendi haklarını güvence altına alması amacının ötesine geçemez.

Buna karşılık, günümüz için konuşmak gerekirse, “Rejimde zorlama yoktur” veya “Atatürkçülükte zorlama yoktur” ya da “Laiklikte zorlama yoktur” diyen çıkmaz.

İslam, insanları zorla iman etmeye zorlamıyor; ama demokrasi münafıkları (samimi demokrat olmadıkları halde demokrat görünenler, milleti adamdan saymadıkları halde millet iradesi edebiyatı yapanlar), başkalarını zorla demokrat yapma hakkını kendilerinde görebiliyorlar.

Kendilerini demokratik ilkelere bağlı kalmak zorunda hissetmeden..

Kanlı irfanlı, kan dökülür”lü, “İhtimal bazı kafalar kesilir”li cümleler kurarak..

*

İslamî bir devlette ya da düzende, inanmayanların, kendi inançlarına göre yaşama hakları vardır.

Mesela onların, inançlarına göre giyinmeleri yasaklanamaz. Veya, basit bir örnek vermek gerekirse, bir resmî dairede işlerini takip ederken müslümanca giyinmeleri istenmez.

Ayrıca bunlar, salt müslüman olmadıkları için “iç tehdit”, “öncelikli düşman” vs. de ilan edilemezler; çünkü bu, onlara apaçık savaş ilan etmek, onlara en azından psikolojik baskı yapmak ve üzerlerinde terör estirmek anlamına gelir.

Müslümanlar, topraklarında yaşayan gayrimüslimlerin din ve vicdan hürriyetinin bir “bağış ya da lütuf” değil, onların Allahu Teala tarafından verilmiş “doğal hakları” olduğunu bilirler ve bunu başa kakmak gibi asil ruhlu insanlara yakışmayan tavırlardan uzak dururlar.

*

İslam’da, müslüman olduğunu ispatlamanın yolu “Kelime-i Şehadet” getirmek, “Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum” demekten ibarettir. 

İslam dışı rejimlerde de, etkili mevkilere gelen insanların önce rejimin “kelime-i şehadet”ini (tanıklık sözünü) söylemeleri gerekir. 

Hatta, Müslümanlar’ın kelime-i şehadetinin aksine, salt söylemek de yetmez; ayrıca namus üzerine yemin edilmesi istenir.

Bu genellikle, “anayasadaki falan ilkelere” veya “falanca şahsın ilkelerine" bağlı olduğuna dair namus sözü vermek şeklinde gerçekleşir.

Din nasıl değişme kabul etmezse, dinde “reform” olmazsa, bu rejimlerde de “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”, yani reform kabul etmeyen ilkeler mevcuttur.

*

Ancak, nasıl İslam’da insanın müslüman olduğunu göstermek için “Kelime-i Şehadet”i söylemesi yeterli değilse, namaz ve oruç gibi bazı emirlere uyması, cuma namazı gibi “toplu ibadet”lere katılması gerekiyorsa, aksi takdirde müslümanlığına kuşkuyla bakılacaksa, sözünü ettiğimiz türden rejimlerde de, insanların hem sözlü beyanlarına, hem de “namus yemini”ne çok fazla itibar edilmez.

“Rejim”in bazen açıkça ilan edilen, bazen de zımnen belirtilen birtakım ritüellerine uymak gerekir.

Rejimin “toplu törenleri”ne katılmak, bu törenlerin icra edildiği açık ve kapalı mekanlarda boy göstermek, anıtsal mekanlarda devlet kurucularına bağlılık arzetme seremonisine katılmak gerekebilir.

Bu noktada, dinî emir ve yasakları “Allah ile kul arasındaki” bir mesele olarak gören ve “Sen kalbime bak” diyenlerin, “Bu insanların kalbine bakın, vatandaş ile devlet arasına kimse giremez” demekten sarf-ı nazar ettikleri görülür.

Tam aksine, bunları yapmayan bir resmî görevlinin kutsal “devlet”e bağlılığı tartışma konusu yapılır. 

“İnsan ürünü” olan devletadeta “tanrı” haline getirilir. 

*

O nedenle, böylesi rejimlerin “tanıklık sözü ve/veya yeminleri”ni söylemeyenlerin birtakım önemli görevlere başlamaları mümkün değildir

Mesela, salt milletvekili seçilmiş olmanız, milletvekili olarak görev yapmanız için gerek şarttır, fakat yeter şart değildir.

Ayrıca, kutsal devletin kutsal şahıslarının ilkelerine bağlılık yemini etmeniz, rejimin kelime-i şehadetini bütün toplumun gözü önünde söylemeniz gerekir.

Kısacası, “Herkes eşittir fakat bazıları daha eşittir, hatta sadece onlar eşittir” ve bu eşitlikten yararlanmak için insanlar rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemek zorundadırlar.

*

Buna karşılık İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini daha baştan açıkça ve dürüst bir şekilde ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarla eşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz.

Evet, İslâm, müslüman olmayanlara, dürüstçe, “Yönetici olamazsınız, fakat inancınızda serbestsiniz” der.

Demokrasilerde ise, resmî ideolojiye iman etmeyenlere, görünüşte, resmî ideolojinin putlarına saygı sunanlarla eşit oldukları söylenir.

Fakat pratikte, resmî ideolojiyi benimsemeyenlerin önlerine örgütlenme gibi hususlarda hem yasal engeller konur, hem de onlara karşı “gizli ve derin” yöntemlerle acımasız bir imha faaliyeti yürütülür.

Öyle ki, mevcut laik demokrasilerde, laikliğe iman ettiğinizi açık veya dolaylı biçimde ifade etmeden siyasî parti kurmanız, devleti yönetmeye talip olmanız mümkün değildir.

Hatta, laikliğe iman konusundaki en küçük bir tereddüt veya şüpheniz, affedilmez bir suç kabul edilir.

Şayet laikliğe inanmadığınızı açıkça söylemek gibi bir “inançsızlık” sergilerseniz, rejimin bekçilerinin derhal sizin için siyasal partiler mezarlığında görkemli bir anıtmezar inşa etmeye başladıklarını, dokunaklı bir mezartaşı kitabesi yazmaya koyulduklarını görürsünüz.

*

İslam, bu tür abrakadabralara, hokuspokuslara, tiyatro nevinden demokrasi gösterilerine, yalancı hürriyet vaatlerine başvurmaz, dürüstçe, “İslâm’ın anayasası ve yasaları olan Kur’an ve Sünnet’e bağlılık yemini etmedikleri için, müslüman olmayanlara İslam devletinde yönetme hakkı tanınmaz, diğer hakları bâkidir” der.

Laik demokrasiler ise, kul yapısı beşerî resmî ideolojiye imanı dayattığı halde, bir taraftan da özgürlük ve demokrasi masalları anlatır.

Sanki, “Sizin laikliğinize ve beşerî resmî ideolojinize inanmıyorum, bunlara itaat için namus ve şeref sözü veremem” diyenlere, “Tabiî, zaten laikliğin ve demokrasinin güzelliği de burada.. Serbestsin, istediğin gibi düşün ve inan” diyormuş gibi tutar bir de özgürlük ve demokrasi, din ve vicdan hürriyeti palavralarıyla insanların kafasını ütüler, hatta bu olmayan özgürlük ve demokrasiyi sizin başınıza kakar. 


İSLAM ŞERİATİ VE LAİK DEMOKRASİ

 






“Dünyadaki eski egemenler, dalkavuk ve hilekâr olan, fakat kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de Tanrı’ya ait olan şeylerin kendilerine verildiği yeni egemenlerle yer değiştirdiler.”

Lord Acton, 1870 yılında, laik demokrat yönetimlerin aldığı biçimi böyle ifade ediyordu. Devlet artık sadece Sezar’ın hakkıyla yetinmiyordu, Tanrı’nın hakkını da gasp etmişti.

Acton’a göre, insan eliyle yapılan kanunların yol açtığı sonuç şuydu:

“Kanunları yalnızca üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak zorunda kalacaklarını ilan etmektedir.”

Birçok ülkede artık laik demokrasi “laikçi”lerin iktidarı olarak anlaşıldığı için, yukarıdaki ifadeleri, günümüz dünyasına şu şekilde uyarlayabiliriz:

“Kanunları yalnızca laik egemenlerce yapılan toplum, dine göre yaşamak isteyenler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da onların eğitimsizlik, dışlanma ve kamu hayatından uzaklaştırılma içinde acıyla yaşamak zorunda kalacaklarını ilan etmektedir.” 

Voltaire, 1764 yılında şunları yazmıştı:

“İnsan hakları, her koşulda doğal hukuka dayanmak zorundadır ve her yerde, her ikisinin de en büyük ve evrensel ilkesi ‘Sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma’dır. Bugünlerde, (...) bazı ülkelerde, şu şekilde şeyler söylemekten hoşnut olanlar vardır: ‘Benim inandığım gibi inan yoksa senden nefret edeceğim; ya inan ya da elimden geldiği kadar sana zarar veririm. Sizi gidi canavarlar! Benim dinimden değilsiniz; öyleyse dinsizsiniz. Sizler komşularınız için, kasabanız için ve şehriniz için nefret uyandıran kişilersiniz’.”

Voltaire bugün yaşıyor olsaydı, belki de sözlerini şu şekilde sürdürecekti: “Diğer bazı ülkelerde de, şu şekilde şeyler söylemekten hoşnut olanlar vardır: ‘Benim gibi laik demokrat ol, yoksa senden nefret edeceğim; ya laik demokrat ol ya da elimden geldiği kadar sana zarar veririm. Sizi gidi canavarlar! Benim gibi laik demokrat değilsiniz; öyleyse vatan hainisiniz, devlet düşmanısınız. Sizler ülkeniz için nefret uyandıran kişilersiniz’.”

*

Laiklik hristiyan Batı’da bir hak olarak başlamıştı, bugün birçok yerde (özellikle de Türkiye gibi ülkelerde) bir yükümlülük ve zorunluluğa dönüştürülmüştür. Din ve vicdan özgürlüğü olarak başlamıştı, artık birçok yerde din ve vicdan yasakçılığı halini almıştır.

Spinoza, 1670’de laikliğin gerçek manasını şöyle açıklıyordu:

“Neyin doğru olarak kabul edileceğini, neyin yanlış olarak reddedileceğini ve ibadetlerinde hangi fikirlerin insanları harekete geçireceğini belirlemeye çalışmak egemenliğin kötüye kullanılması ve yönetilenlerin haklarının gasp edilmesi anlamına gelir. Bu konuların tümü, insanların kendi rızaları ile bile feragat edemeyecekleri doğal hakları arasında yer alır.”

Spinoza, 300 küsur yıl daha yaşamadığı için şanslıydı. Çünkü, ibadetlerinde insanları hangi fikirlerin harekete geçireceğini belirlemeye çalışmanın (onlara düşünce ve inanç hürriyeti tanımayıp fikir empoze etmenin) demokratik hakların kötüye kullanılmasının engellenmesi çabası olduğunu iddia eden insanlarla karşılaşması, “kafayı yemesine” neden olabilirdi.

Evet, günümüzde birçok ülkede, görünüşte demokratik hakların kötüye kullanılmaması için, devlet, insanların ibadetlerinin yöneleceği hedefi belirleyebiliyor.

İşte bu, devletin tanrılaştırılmasıdır..

*

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Selim Argun bakınız ne diyor:

“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir.”

Görüldüğü gibi, müslümanları ibadetlerinde hangi fikirlerin harekete geçireceği Kur’an ve Sünnet’e bakılarak belirlenmiyor.. Diyanet’in hutbelerine laik (din dışı, siyasal dinsiz) anayasanın talimatı yön veriyor.

Kısacası Türkiye’de, özü itibariyle laik olmayan (gerçek anlamda din ve vicdan hürriyeti tanımayan) bir şeklî laiklik mevcut.

Doç. Argun’un iddiasının aksine, Diyanet’in hutbelerinde dinin bütün konularına yer verildiği de söylenemez.

Mesela “şirk”in gerçek anlamı anlatılmıyor.

Mesela devletin (siyasal otoritenin) görevinin Allah’ın indirdiği ile hükmetmek olduğu söylenmiyor.. Söylenemiyor.. Buna izin yok.. Konu bu noktaya geldiğinde “din ve vicdan hürriyeti” balonu patlıyor.

*

Spinoza şanslıydı, çünkü şu fikirlerinin bir gün hayata geçirileceğini umabiliyordu:

“Devletin asıl amacı, korkutarak kural koymak, kısıtlamalar getirmek ve mutlak itaati sağlamak değildir; bunun tam tersine, mümkün olan en emniyetli şekilde yaşasınlar diye insanları bütün korkulardan beri tutmak, başka bir deyişle, kendisine ya da başkalarına herhangi bir zarar vermeksizin çalışma ve varlığını idame ettirme doğal hakkını güçlendirmektir.”

Bu noktada bazıları, mesela Şeriat’in hakim olması durumunda kimi insanların başkalarına zarar verme konumuna geleceğini ileri sürebilirler.

Bu, yanlıştır.. İslam, faydalı olan (ve zararlı olmayan) hiçbir şeyi yasaklamamıştır.

Mesela içki yasağını alalım..

Alkolün trafik dışındaki alanlarda yol açtığı tahribat ani değildir, daha geniş bir zaman dilimine yayılır. Aile yapımıza etkisi bu türdendir. Alkol alanlar hiç kimseye zarar vermeseler bile kendilerini mahvetmiş olurlar.

Bu durumda bile, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun halkın vergileriyle sahip olduğu imkânlar onların sağlık sorunları için heba edilir.

Araba kullananların alkol almaması konusunda bugün toplumsal uzlaşma var. Çünkü herkes trafiğe çıkıyor, can ve mal tatlı.

Aynı mantıkla, kamu düzeni ve kamu sağlığı açısından, halka açık yerlerde içki kullanımının yasaklanması pekâlâ düşünülebilir.

Fakat Türkiye’de böyle bir talebin dile getirilmesinin, “insan hak ve hürriyetleri” feryatları duvarına çarptığını görüyoruz.

Kimileri de bunu Şeriatçılık ve irtica özlemi kabul ediyor.

“İlke” değil, “düşman” merkezli düşünen bu kişilere göre, Şeriat tarafından yasaklanmış olan birşey, sırf Şeriat tarafından yasaklanmış olduğu için insan hak ve hürriyetlerinin kapsamına girebiliyor.

Hırsızlık, gasp, kapkaççılık ve cinayet de Şeriat’e göre suç. Yoksa bütün bunlar da serbest mi olmalı?!

Batılılar’ın, müdahale etmek istedikleri ülkelere karşı  demokrasi ve “insan hak ve hürriyetleri” kavramlarını bir silah olarak kullanmalarının bir benzerini, yerli-milli Şeriat düşmanları da sergiliyor.

*

Onların toplumsal sağlığı, huzur ve asayişi tehdit eden zararlı bir alışkanlığı hak olarak savunmaları göz önüne alındığında, Turgot’nun 1775 yılında Fransa Kralı’na “hoşgörü” konusunda sunduğu önergede yaptığı tespit daha bir anlamlı hale gelmektedir:

“Kendi vicdanına uymak her insanın hakkı ve görevidir ve hiçbir kişi kendi vicdanını diğeri için bir kural haline getirme hakkına sahip değildir.”

Bunun anlamı, dinde (ve fikirde) zorlama olmamasıdır.

Aynı şekilde, laiklikte de zorlama olmamalıdır.

Vicdan tek başına ölçü olamaz.. Esas olan, objektif/nesnel fayda ve zarar durumudur.

Ve laiklik, zararlı bir nesnenin ya da uygulamanın savunulmasının mazereti yahut gerekçesi olarak öne sürülemez.. Sürülmemelidir.

Allahu Teala, kendi dininin bile zorla kabul ettirilmesini, başka vicdanlar için kural haline getirilmesini istememektedir. Bakara Suresi’nde bu nokta açıkça belirtilir: “Dinde zorlama yoktur.”

İnsan ancak kendi vicdanıyla İslam’ı benimsemişse İslam onun için kuraldır ve ondan takiyye yapmaması, İslam’a uyması beklenir.

Aynı şekilde, laikler de laikliğin bir gereği olarak başkalarının din ve vicdan hürriyetine saygı duymak zorundadırlar.

İnsanların geneli için kural olan ilkeler, insanların vicdanını aşan ve ilahî kaynaktan gelen ilkelerdir:

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90)

*

Lysander Spooner’in 1885 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland’a yazdığı mektupta yer alan sözleri, günümüzde adalet ilkesinin niçin unutturulmaya çalışıldığını, laik demokrasininse dillerden düşürülmediğini açıklamaktadır:

“Beyefendi, herhangi bir devlet rasyonel, tutarlı ve dürüst bir devlet ise herkesin haklı olarak itaat etmeye zorlanabileceği türden bazı temel, devredilemez ve ebedî ilkelere dayanmak zorundadır. Ve devletin bütün gücü bu tek ilkenin idamesini sağlamak ile sınırlı olmalıdır. Bu ilke adalettir. Herhangi bir insanın hak sahibi olarak diğer insanlara zorla uygulayabileceği veya kendisine karşı zor kullanılarak uygulanmasına rıza gösterebileceği başka bir ilke yoktur.”

Evet, ne laiklik, ne de demokrasi insanlara bir ilke olarak dayatılabilir.

Yeryüzünde (Atatürk ilke ve inkılapları gibi) insanların kafalarının (ya da kafasızlıklarının) ürünü olan ilkeler değil, sadece (Allahu Teala’nın istediği) adalet ilkesi hâkim olmalıdır.

İşte Allahu Teala İslam Şeriati’ni, bu gerçekleşsin, dünyada adalet hâkim olsun diye tebliğ etmiştir.

İslam Şeriati, faydalı olan hiçbir şeyi yasaklamaz, zararlı olan hiçbir şeye de (güç kuvvet sahibi azgınlar öyle istiyor diye) izin vermez.

İslam Şeriati’nin her hükmü serapa hikmettir.

*

Mesela kısası alalım..

İslam, katilin (cinayet işleyenin) aynı şekilde öldürülmesini emreder..

Allahu Teala Kur’an’da “Kısasta hayat vardır” buyurmuştur..

Birisini öldürdüğünde hapishanede misafir edilmeyeceğini, aynı şekilde kendisinin de öldürüleceğini bilen biri kolay kolay cinayet işleyemez..

Böyle bir durumda da öldürülmeyi umursamayıp cinayet işleyen yine çıkacaktır, fakat bugün bunu bin kişi yapıyorsa o zaman ancak bir kişi buna cesaret edebilecektir.

Gel gör ki, laik demokratlar, sırf Şeriat’in hükmü olduğu için bu emri kabul etmez, kısas hükmünü çağdışı olarak nitelendirirler. (Sözde müslüman, özde laik demokrat olan reformist-tarihselci-“düzen”baz ilahiyatçı tufeylîlerçağdışı” kelimesi yerine “tarihsel” tabirini kullanıyorlar.. Böylece Şeriat hükümlerini sözde aşağılamamış, inkâr etmemiş, “bilimsel” bir yaklaşımla “yorumlamış” oluyorlar.. Halbuki, “tarihsel” kelimesine yükledikleri anlam, “küfür”baz laiklerin “çağdışı” kelimesiyle ifade ettikleri durumdan ibaret.)

Evet, Allahu Teala’nın kısas konusundaki emri söz konusu olunca birdenbire pek merhametli çağdaş ve uygar insanlar haline gelen laik demokratların, mesela Selanikli Mustafa Atatürk’ün İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle yaptığı katliam söz konusu olunca dut yemiş bülbüle döndükleri görülüyor.

Bilindiği gibi gerçekte İzmir suikasti diye birşey yok, başarısız suikast girişimi var.. Suikast girişiminden muhbirler vasıtasıyla önceden haberdar olunmuş, ve bunlar konuşlandıkları yerden olgunlaşmış armut gibi toplanmışlar.

İmdi, ortada bir suikast olmadığı için, İslam Şeriati’ne göre bu adamları (ve onları azmettirdikleri iddia edilen kişileri) kısas gereği idam etmek mümkün değil.. Ancak tazir cezası verilebilir..

Peki Selanikli ne yaptı?.. Bu girişimi bahane ederek tam 19 kişiyi idam cezasına çarptırdı..

Epeyce bir kişiye de hapishanenin yolu göründü.

(Eski arkadaşı İsmail Canbulat, idam edilenlerden.. İsmail Canbulat ve Halis Turgut önce 10 yıl hapse mahkum edilmişlerdi, karara itiraz ettiler, bunun üzerine onlara “Beğenmediniz mi, peki, o halde sizi asalım” dediler ve astılar.. Selanikli adaleti.. Hâlâ bu adamın “tarihsel” olmadığı kabul edilen ilke ve inkılaplarıyla yönetiliyoruz.)

*

Evet, Şeriat’i beğenmeyenlerin başta gelen karın ağrılarından biri bu kısas hükmüdür..

Yine, hırsızın elinin kesilmesi hükmünü de çağdışı (tarihsel) bulurlar..

Fakat, aynı kişiler, birileri kendilerinin servetlerini “iç ettiğinde” ellerinden geliyorsa devreye mafyayı koyup hırsızları işkenceyle öldürtmekten de geri kalmazlar..

Bu, onlara göre adil bir karşılıktır..

Bunlar evlilerin zinasının ispatlanması durumunda geçerli olan recm cezasını da çok ağır (çağdışı/tarihsel) bulurlar, fakat memlekette işlenen çağdaş namus cinayetleri üzerinde düşünmek de işlerine gelmez..

Bu cinayetleri işleyenlerin nerdeyse hiçbirinin derdinin “Şeriat’e itaat” olmadığı, bunun insanın (her çağda aynı olan) psikolojik yapısıyla alâkalı olduğu akıllarına gelmez.

Bu memlekette namus bahanesiyle öldürülenler şayet Şeriat’e göre cezaya çarptırılmak istenseler maktullerin belki ancak binde birinin suçu hukuken sabit olur.. Suçu hukuken sabit olmadığı (mahkemece sabit görülmediği) halde bir kadını öldürenin ise cezası (kısas gereği) öldürülmesidir..

Evet, Şeriat, toplumda huzur ve emniyeti sağlamanın yegâne yoludur..

Bunun makul ve insanca başka bir yolu yok..

Ha, hayvanca yaşamı kabul eder, mesela Selanikli’nin Kâzım Karabekir’e söylediği gibi “zenginleşmek için din ve namus telakkisini kaldırma” yoluna giderseniz sizin için her yol mübahtır.

(Böyle olmakla birlikte, “dinsiz ve namussuz” olanların bir kısmının “Sen sadece benim zenginliğim olarak kalmalıydın” türünden namusvari cinayetleri yine de işledikleri görülecektir.. Dinsizlik ve namussuzluk insanları adam öldürmekten alıkoysaydı, bunu tavsiye eden Selanikli bir suikast girişimi bahanesiyle 19 kişiyi ölüme mahkum etmezdi.. Bu memlekette suikast girişimine de değil, suikaste maruz kalan ve ölen dünya kadar adam var, ve çoğu “faili meçhul” olarak kaldı.. Bediüzzaman gibi zehirlenerek öldürülmek istenen fakat hayatta kalanlar da var.)

*

Lysander Spooner, ABD Başkanı’na yazdığı mektubunda şunları da söylüyor:

“Daha önce birer fert olarak yapamadıkları halde ittifak yaparak ve kendilerini devlet olarak adlandırarak hiçbir grubun diğer insanların belirli haklarını ve mallarını ele geçiremeyeceği aşikardır. Fert olarak böyle yapmak konusunda hiçbir hakka sahip olmadığı halde kendilerini devlet olarak sıfatlandıran herhangi bir grup, ne zamanki diğer insanlara ya da onların  mallarına bir şeyler yapar; işte o zaman, eylemlerinin niteliğine göre kendisini mütecaviz, hırsız ya da katil ilan etmiş olur.”

Bu sözler, Martin Buber’in milliyetçilikle ilgili sözlerini akla getiriyor:

“Her milliyetçilik büyük bir umutla başlar ve sonunda kutsallaştırılmış bir bencillik haline gelir. Bu kollektif bencillik (milliyetçilik, ulus davası, kolektif enaniyet) bireysel bencillikten (“benci”likten, enaniyetten, “ben davası”ndan) daha az kötü birşey değildir.”

Evet, fertler yaptığında hırsızlık, arsızlık, namussuzluk, soygunculuk, eşkıyalık, kanun tanımazlık, saldırganlık, zorbalık, alçaklık ve ahlâksızlık olarak görülen işler, kendilerine devlet adını veren (ve kutsallaştıran, hatta tanrılaştıran) gruplar ya da organizasyonlar tarafından yapıldıklarında meşru hale gelmezler.

Devlet denilen kurum ile bir mafya ya da eşkıya çetesi arasındaki fark, ilkinin “hukuk”a dayanıyor olmasıdır.

Ve hukuk, yönetilenler kadar yönetenleri de “bağlamak”, onlar için de bağlayıcı olmak durumundadır.

Hukuk, kimseye imtiyaz/ayrıcalık tanımamak, mesela hırsızlıktan dolayı el kesiyorsa, hırsızlık yapan kişi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kızı Fatıma’ydıysa bile, onun da elini kesmek zorundadır.

Eğer yönetenler için “dokunulmazlık” icat ediliyorsa, yönetenlerin has adamları, yakınları, “istihbarat (haber alma)” işi için kullandıkları kişiler saman altından su yürütebiliyor, bazen cinayet bile işleyebiliyorlarsa, orada “adalet”den de, “hukuk”tan da söz edilemez.

Bu durumda devlet, Spooner’ın dediği gibi, kendisini “mütecaviz (tecavüzcü), hırsız ya da katil (bir başka deyişle çete, suç örgütü) ilan etmiş olur”.

*

Gerçekte, İslam Şeriati ile yönetilmeyen hiçbir devlet, Allahu Teala katında çete (suç örgütü) olmaktan kurtulamaz..

Böyle bir devlette etkili konumda olan kişiler ahirette bunun hesabını vereceklerdir.

Gücü yettiği halde İslam Şeriati’ni uygulamayanlar (Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler), Kur’an’da belirtildiği üzere, en iyi ihtimalle fasık ve zalimdirler (Bazen de kâfir).

Gücü yetmeyenler mazur olabilir..

Ancak, buna razı olmamak, (hadîs-i şerîfte belirtildiği üzere) elleriyle düzeltemedikleri bu duruma dilleriyle tepki göstermek durumundadırlar.

Buna da güçleri yetmiyorsa, onlara düşen, seslerini kesip susup oturmak, kalpleriyle buğzetmektir. (Ancak, Allah için seslerini yükseltemeyen bu kişilerin, başka zaman kahramanlık nutukları atmamaları, birtakım "değer"ler için gerekirse canını bile verme edebiyatından uzak durmaları gerekir.) 

Kalpleriyle buğzetmiyor, buğzedemiyorlarsa, bilsinler ki, iman bakımından acınacak haldedirler.

*

Bu kalpleriyle buğzetme mevkîinde olanlar şayet susmaz, “Din devletinin devri geçmiştir, laik demokrasi daha iyidir” derlerse, bu sözleriyle küfre düşerler.

Böylelerini ikaz edip “Kardeşim, Şeriat’i savunmuyorsan, savunamıyorsan bari sus, böyle facia laflar etme” diyenleri “fitne çıkarmak”la suçlayanlar ise, “iyilikle emredip kötülükten nehyetmek” yerine “kötülükle emredip iyilikten nehyetme” hatasına düşmüş olurlar.


İSLÂM’IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI, LAİKLEŞTİRİLMESİ VE "SİYASAL DİNSİZ" HALE GETİRİLMESİ

 

 


İslam’ın şeriatsız (siyaset ve hukuka karışmayan), salt inan, ahlâkî değerler ve ibadetlerden oluşan bir din olarak gösterilmeye çalışılması, dinin bizzat kendisinin laikleştirilmesi anlamına geliyor.

Devletin laik (siyasal dinsiz) olması değil, dinin laikleştirilmesi, siyasal dinsiz yapılması.

Dinsizlik siyasalıyla da, siyasalsızıyla da dinsizliktir.

Bu “İslam’ı laikleştirme” projesi aynı zamanda “İslam’ı hristiyanlaştırma”, Hristiyanlık gibi bir din haline getirme gayesi taşıyor.

Çünkü Hristiyanlık, iç ve dış düşmanları eliyle tahrif ve tahrip edilip dönüştürülmüş, (dinin hak din olması anlamında) "dinsiz din" haline getirilmiş durumda.

*

İslamcılık karşıtı boşboğaz gevezelerin (uyur gezer yazar çizer taifesinin, çapsız siyasetçilerin, düşüncesiz düşünür müsveddelerinin, şiirsiz şairlerin) İslâmcılığın neden kötü birşey olduğuna dair bütün söyleyebildikleri iki-üç cümleyi geçmiyor.

İddialarına cevap da veriliyor, fakat nedense, tartışmak yerine, “İslâmcılık kötüdür de kötüdür” demeyi sürdürüyorlar. 

İslamcılıkla beraber akla ve mantığa da savaş açıyorlar.

Adam tutmuş İslâmcılığı yerin dibine batırıyor. Anlamıyor ki (ya da anlamazdan geliyor ki), bir insanı mesela tarih-çi olduğu için kınadığımızda, zımnen, tarihin berbat bir şey olduğunu söylemiş oluruz.

Tarih kötü birşey değilse, tarihçilik de kötü değildir.

Tersinden söyleyelim, tarih kötüyse, tarihçilik de kötüdür.

*

Böylesine açık, yalın ve basit bir gerçeğe bile aklı ermeyen angutlara (ya da aklı erdiği halde bile bile aksini savunan üçkâğıtçılara) ne demek lazım bilmiyorum.

Denizi kötü birşey kabul etmeden "Denizcilik kötüdür" diyebilir misiniz?!

Yalan kötü birşey olduğu için yalancılık kötüdür.

Doğru iyi birşey olduğu için doğruculuk iyidir.

Faizcilik kötüdür, çünkü faiz kötüdür.

İtfaiyecilik iyidir, çünkü itfaiye gerekli ve iyi birşeydir.

“İslâmcılık kötüdür” diyenlerin “İslâm kötüdür, zararlıdır” kanaatini "bilinçaltı mesaj" yoluyla kitlelerin şuuraltına yerleştirmeye çalışan "ajan münafıklar" ya da onların peşine takılmayı entellik vs. zanneden aşağılık kompleksli budalalar olduklarını anlamayanlara ne denilse az!

*

"İslamcı olmayın, müslüman olun" demek, “İslâm kendi başına bir tarafta dursun, birileri ona sahip çıkmasın” demek anlamına gelir. 

“Tabiatta demir olsun, ama hiç kimse demirci olmasın, böylece demir, atıl vaziyette kenarda dursun” demek gibidir..

İslâmcılığın bir ideoloji olduğunu iddia edenlerin bazıları da, bir “modern” lafıdır tutturmuş gidiyorlar. Bunlara göre, İslâm’ın başlıca düşmanı modernizm ve modernite..

“Şu İslâm’a aykırıdır” demek yerine, “Şu modern, bu modern” demeyi daha “bilimsel”, daha doğrusu “entel” buldukları anlaşılıyor.

İşin kötü tarafı, bu modernlik eleştirisinin de bize Batı’dan gelmiş olması.. Adı üstünde, postmodernizm diye bir kavram var..

Batı’daki modernlik eleştirisinin bir damarını postmodernizm, diğerini ise Katoliklik oluşturuyor.. Katolik Hristiyanlar, modernizmin ezelî düşmanları ve postmodernizmin doğal müttefiki durumundalar..

İslâmcılığı bir ideoloji olarak yaftalayanların aynı zamanda modernizm eleştirisinin de bayraktarlığını yapmaları acaba neden?..

Neden İslâmcı olmaktan rahatsızlık duyacak kadar hassas bir ruha sahipken, kelimeler ve kavramlar konusunda bu kadar ince eleyip sık dokurken, kendilerini “modern karşıtı” olarak konumlandırıyorlar? 

Neden Hristiyanlar’la aynı dili konuşuyorlar?

*

Gerçekte bu, İslâm’ın savunuluş biçimini giderek hristiyanî bir renge sokmaktan, hristiyanî bir üsluba bulamaktan başka birşey değildir.

Ancak, bu hristiyanî üslup konusunda “İslâmcılık ve modernlik karşıtları” yalnız değiller..

Çakma müçtehitler de onların safında.

Bunların bir müctehid edasıyla “geçiş dönemi fıkhı”ndan söz etmesi boşuna değil..

Ancak, bu “geçiş dönemi fıkhı” ile geleneksel fıkhî birikim arasındaki ilişki konusunda hiçbir şey söylemiyorlar.

Onlara göre, bu “geçiş dönemi fıkhı”, yaşayan müctehidlerimizin üstesinden gelmeleri gereken bir husus.. Nedense, sanki geleneksel fıkhî birikimde bu konuya dair hiçbir şey yokmuş gibi yazıp çiziyorlar.

Öyle ki, bazı İslâmî düzen yanlılarını, bu “geçiş dönemi fıkhı”nı anlamamakla suçluyorlar. Onlara, aşağılayıcı bir dille, “hayal aleminde tahta ata binip cevelan etme” suçlaması yöneltiyorlar.

*

Bu geçiş dönemi fıkıhçıları bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş durumdalar.

Geleneksel Kelâm, Allahu Teala’nın varlığının aklen kesin bir konu olduğunu ispatlama üzerine kuruludur.

Bunun için de, sofistlerle (geçmiş zamanların postmodernistleriyle) ve agnostiklerle hesaplaşmış bulunuyorlardı.

Mesela, Mevâkıf ve Cürcanî’nin Şerhü’l-Mevâkıf’ı, Teftazanî’nin Makasıd’ı gibi kitaplar, kendi zamanlarına kadarki bilgi felsefesini (epistemolojiyi) efradını câmi, ağyarını mâni bir şekilde mükemmelen tasnif eder, özetler, her bir yaklaşımın iddialarını ve delillerini aktarır, ve söz konusu iddia ve delillerin değerlendirmesini yapar.

Aynı geleneği sürdüren Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ise, Mevkıfu’l-Akl’da daha yakın dönemlerde ortaya çıkan görüşleri tartışma konusu yapmıştır.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da, gerek Hak Dini Kur'an Dili'nde, gerekse “Metâlib ve Mezâhib” adlı tercümesine eklediği notlarda, aynı çabayı sergilediği görülmektedir.

Mustafa Sabri Efendi’nin söz konusu kitabının ana fikri ya da tezi şudur: 

Allahu Teala’nın varlığının kabulü aklen/mantıken zorunludur.

Elmalılı ve Bediüzzaman gibi alimler de aynı şeyi söylemiştir.

İslâm’ın hristiyanlaştırılması anlamına gelen “geçiş dönemi kelâmı”ı ise, Allahu Teala’nın varlığının “aklen zorunlu” olduğunun söylenemeyeceğini ileri sürebiliyor.

Nedeni, İslam’ı Kelam ilmi çerçevesinde hristiyanlaştırmaya başlamış olmaları.

Çünkü, Hristiyanlık (Teslis akidesi ve başka bazı hususlarda) akla aykırı olduğu için, İsevî din bilginleri, dinlerini müdafaa faliyetlerini “akıl” yerine “bilinemezcilik” (agnostisizm ve septisizm) gibi felsefî akımlar üzerine bina etmeye çalışmaktadırlar. 

Böylece, galip gelemeyecekleri bir mücadelede hiç değilse berabere kalmaya çalışıyorlar.. Kurnaz adamlar.

Bu noktada hristiyan din bilginlerinin bir başka sığınağını “vicdan” kavramı oluşturuyor. Onlara göre, din, akılla değil, “vicdan”la, bir başka deyişle “gönül”le, “kalp gözü”yle anlaşılır.

Doğal olarak, hristiyan din bilginlerinin yapmaya çalıştığı şey, “kalp körlüğü”nü “kalp gözü” adı altında “pazarlama” gözbağcılığından ibaret.

(Ne yazık ki Türkiye'de bu "akıl" meselesini anlayabilmiş adama pek rastlanmıyor. Aklın "asla yalanlanamayacak" hükümleri ile "gözlemlerden hareketle akıl yürütme yoluyla ulaşılmış" birtakım "yanlışlanabilir" çıkarımları birbirine karıştıran insanlar akıl konusunda ahkâm kesebiliiyorlar. Aklın ne işe yaradığını en az anlamış olanların ise akılcılık bayraktarlığı yapan modernist-tarihselci ilahiyat sirki soytarıları olduğu görülüyor.)

*

Akıl meselesini merhum “büyük âlim” Elmalılı Hoca şöyle açıklıyor:

Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor...

Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, ..., Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. “Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat ‘üçlü bir Allah’ı anlayamaz” deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor.... 

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

... Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor....

Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, “imkânın isbatı” gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması].... (s. xxxviii.)

Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakka olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür.... Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, “hakikat”te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder.... Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar [muhal] sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat her mümkünü idrak edemez. Mesela uzayda Dünya dışında canlılar bulunmasını "mümkün" görür, fakat bu mümkünün varlığı salt akılla anlaşılamaz, gözlem gerekir.].... Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, ... Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [mutlak bilinemezcilik, agnostisizm] ile de müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, [postmodernizmde kendisini gösterin] mutlak sofizm bile, tenakuzun esasını [akla aykırı şekilde çelişki taşıyan önermelerin geçersizliğini] itirafa mecburdur. (s. xlii-xliii.)

 *

İşte bizdeki, son zamanlarda Batılılar’ın teşvikiyle revaç bulan “akılsız” tasavvufun, amelsiz “gönül” edebiyatının, Şeriatsiz ahlâk davasının ana mecrasını oluşturan süreç budur: İslâm’ın giderek hristiyanlaştırılması..

Ve laikleştirilmesi.

Şeriat’e uygun bir tasavvuf anlatıldığında ve Allah’a iman mevzuu Ehl-i Sünnet akaidi çerçevesinde açıklandığında, vahdet-i vücudculuk gibi düşünceleri savunanların, “İyi ama, bu çok pozitivistçe bir din anlayışı” itirazlarına işte bu yüzden muhatap olunuyor. 

İlham perileri, akıl hocaları ve sarıldıkları söylemin mucidi, Hristiyanlar..

Bu, İslâm’ın hristiyanlaştırılmasıdır..

Laikleştirilmesidir.

Dinin dinsizleştirilmesidir.

*

Evet, Hristiyanların din felsefelerinden (ayrıca din sosyolojilerinden, din psikolojilerinden vs.) etkilenen “ilahiyatçılarımız”, Batılılar’dan esinlenerek sözde bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş bulunuyorlar.

Böyle adlandırmıyorlar, o başka..

İslâm’ın hristiyanlaştırılmasının (Ki laikleştirilmesinin temeli durumunda) bir boyutunu bu “geçiş dönemi kelâmı” oluşturuyor. Geleneksel Kelâm mirasını anlamaktan aciz bu sözde kelâm, sanki matah birşeymiş gibi getirip önümüze “agnostisizm”i, septisizmi ve postmodernizmi koyuyor.

Kelamın durumu böyle.. “Geçiş dönemi fıkhı” ise, çok daha karmaşık, dallı budaklı.. Birçok konuda kavga eden farklı grupların, bu “geçiş dönemi fıkhı”na birer ucundan omuz verdikleri görülüyor.

Bunlarınki, “geçiş dönemi tüzük kardeşliği”.. Düşman kardeşler..

Geçiş dönemi “fıkhının” esasını, hanımı başörtülü olanların ya da namazla ilişkilerini cuma, cenaze, kandil vs. münasebetiyle sürdürmeye devam edenlerin makam ve mevki sahibi olmalarını “İslâmî gelişme” diye kabul ettirme çabası oluşturuyor.

*

Bu sözde geçiş dönemi fıkhı, “Hedef Turan, rehber Kur’an” bile demiyor, “Hedef Avrupa Birliği, rehber uyum yasaları” diye haykırıyor.

Evet, bir geçiş dönemi var; fakat sözde fıkhî temelini hristiyan Avrupa Birliği hukuku, “itikad”ını ise “muhafazakâr demokrasi”ye olan iman, “din milliyetçiliği”nin reddi ve şer’î düzene tamamen geçmek isteyen Mısır’a bile laikliğin ihracı çabası oluşturuyor.

Değilse, ne?..

Heva ve hevesten başka bir dayanağı olmayan tavır ve tutumlara “geçiş dönemi fıkhı” gibi orijinal bir isim verdiğinizde, bu görüşler gerçekten “fıkıh” mı oluyor?..

İctihad kelimesini laf enflasyonunun konusu haline getirdiğinizde, mesnetsiz görüşleriniz hemen fıkıh ıstılahı anlamında “ictihad” vasfını kazanmış hâle mi geliyor?..

 *

Geçiş dönemi fıkhının bir diğer ucuna yapışanları ise, (Fethullah Gülen’in başını çektiği) diyalogçular oluşturuyor.

Bunlara göre, “radikal müslümanlar” dışında bütün dünya, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in “dırahşan çehresi”ni tanımaya teşne.

Dünyanın tek ciddi sorunu, Müslümanlar arasından ara sıra çıkan “canlı bomba”lar.

Cansız bombalar ise insanlığın hizmetinde.. 

Örnek: Gazze, Hiroşima, Nagazaki, Körfez Savaşı’nın Bağdat’ı, Afganistan vs.. 

Bu bombalar, dünyayı pisliklerden temizliyor. Vietnam, Guantanamo, Ebu Gureyb, Filistin, Keşmir, Irak, tecavüzler, suikastler, zehirlemeler, işkenceler, uçaklarla “sorti”ler... 

Bunlar, Yüzük Kardeşliği filmi gibi birer kurgu.. Dert edinilecek asıl konular başka.. Mesela, Libya’daki "masum" Amerikan büyükelçisi niye öldürülmüştü? 

Ağıt yakılacak tek derdimiz bu tür şeyler..

*

Geçiş dönemi fıkhının diğer bir ucundan tutanlar, tasavvufsuz tarikatçı, Şah-ı Nakşbendsiz Nakşî ahlâk edebiyatçıları.. Bunlara göre, kendileri insanları ahlâken olgunlaştırmakla meşguller; gerisi kanun baskısı..

Ahlâk bunların tapulu arazisi, kendileri dışındaki herkes ahlâksız.. 

Türkiye "derin"lerinin oyuncağı ve aparatı haline gelmiş olan bunlar, 3000 yılına kadar insanlığı ahlâken olgunlaştırıp kanun baskısından kurtulmuş bir dünya kurarak Marks’ın “devletsiz/kanunsuz toplum” düşüncesini hayata geçireceklerini, böylece “erdemli toplum”cu Farabî’nin ruhunu da şâd edeceklerini zannediyorlar. 

Daha doğrusu, zannetmemizi istiyorlar.

Mesela Gazze'deki müslümanlar güzel ahlâk alanında mesafe kat edip Yahudiler'e örnek olacaklar, ve böylece dünya güzelleşecek.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."