alparslan kuytul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alparslan kuytul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AHLÂK, SAMİMİYET, ERDEM, FETÖ, SURİYE, ALPARSLAN KUYTUL, KÜRTLER, HİZBULLAH, İSMAİLAĞA VS. VS.

 






 

Önce fikriyat.com’un Arap medyasının serabında kaybolmuş ve girdabında boğulmuş yazarı Mustafa Özcan’ın (3 Mayıs 2024 tarihli) son yazısı üzerinde duralım.

Söze şu cümlelerle girmiş:

“Küresel tekerlek tümsekte sıkıştı; ne ileriye ne de geriye gidebiliyor. Ehl-i hak da ehli batıl da maruz oldukları girdap dairesinde çırpınıp duruyorlar. Sahil-i selamete yol bulamıyorlar. Çırpınıyorlar. Süreç iki taraf için de uzuyor. Beni İsrail bunu Tih sürecinde yaşamıştır.”

Bunlar boş ve yanlış laflar.

Özcan salt kendisi adına konuşsa “eyiymiş”, herkesi kendi sıkışmışlığı ve “girdap dairesi içindeki çırpınışı”na ortak etmesi kıyas bi’n-nefs kabilinden bir hüsn-ü kuruntu.

Sünen-i Tirmizî’de şöyle bir hadîs yer alıyor:

“Ümmetimden bir taife, mansur ve muzaffer olmakta kıyamete kadar devam eder. Onları yardımsız bırakanların kendilerine bir zararı olmaz.”

Diğer kaynaklarda benzer başka hadîsler de yer alıyor (Bkz. https://dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2742).

*

Özcan’ın sözlerinin devamı “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” türküsü söylüyor:

“Bu Tirmizi’nin tahriç ettiği bir hadisin ifadelerine de tekabül ediyor. Şöyle ki, ahir zamanda bir takım insanlar çıkar, din ile dünyayı isterler. Yumuşaklıkta kuzu postuna bürünürler. Kalpleri ise kurt kalbinden katıdır. Allah onlara şöyle hitap eder: Beni mi kandırıyorlar yoksa bana karşı cüret mi ediyorlar? Ahdim olsun ki, onları öyle fitnelere uğratırım ki dini bütün kimseleri bile (keskin görüşlü alimler bile) şaşkına dönerler. Bu fitneler halim kişiyi bile hayrette bırakır!”

Özcan’ın başta söyledikleri ile aktardığı bu hadîs alâkasız..

Bu ümmette her zaman hak üzere mücahede ve mücadele edenler de bulundu.. Bugün de varlar.. Misal, Taliban.

İşin açıkçası bu hadîs akla Fethullah Gülen grubunu getiriyor.. Kalpleri hakkında birşey söyleyemem, onu Allahu Teala bilir, fakat söylemleri, hareket tarzları, ve uğradıkları akıbet bu hadîsle örtüşüyor. (Ancak, kendileri gibi “ılımlı” olmaya rıza göstermeyen müslümanlara karşı sergiledikleri katılık, ılımlılıksızlık, şiddet ve celâlin “kurt kalbi”nden haber vermediği de söylenemez.)

*

Özcan’ın lafları mantıksızlık ve tutarsızlık bakımından istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Yazıya başlarken onlara da değinmeyi düşünmüştüm fakat vazgeçtim.. Çünkü yazı çok uzayacak..

(Bir neden de, fikriyat.com’daki yazıların kopyalanıp yapıştırılamaması.. İlke olarak, birinin ifadelerini tartıştığım zaman, “anladığım gibi” değil, şahsın kendisinin “yazdığı gibi” aktarmayı gerekli görüyorum. Günümüzde birçok kişi, tartıştığı muhatabının ifadelerini aynen aktarmak yerine çarpıtarak aktarıyor. Evet, fikriyat.com’daki ifadeleri kopyalayıp yapıştıramadığımız için yeniden yazmak, bir de ona vakit ayırmak durumundayız. Zahmetli..)

İkinci yazarımız Yeni Şafak gazetesinin köşe sahiplerinden Taha Kılınç..

Mustafa Özcan yaşlı ve tecrübeli bir yazar.. Dolayısıyla, “Cahil cesur olur” kuralından gönlünce yararlanamıyor, yazılarındaki cesaret dozu, yeterince cahil olmadığı için düşük.

Taha efendi öyle değil.. Maşallah cesur.

Kendisine “Herkese lo lo da bize de mi lo lo?” denilebileceğini aklına getirmeden mugalata vadisine destursuz girebiliyor.

Yazısında şunları söylüyor:

“Sizi bilmem, ama ben bir samimiyet ölçüsü olarak, Gazze ve Filistin için sesini yükselten birinin Suriye’de 2011’den bu yana can veren 500 binden fazla Müslüman hakkında ne yorum yaptığına bakıyorum. Yanlış anlaşılmasın: ‘Acı yarıştırmak’ derdinde değilim. Yalnızca ahlâkî bir tutarlılık, erdemli bir çizgi ve kalplerde bir samimiyet arıyorum. Bir coğrafyada katledilen Müslümanlara ağıt yakarken, onun hemen yanı başında katledilen başka Müslümanlara gözlerinizi ve kulaklarınızı tamamen kapatıyorsanız… Bir coğrafyadaki Müslüman katillerini lanetlerken, onun hemen yanı başındaki başka Müslüman katillerini coşkulu bir şekilde destekliyorsanız… Bir bölgedeki Müslüman mazlumları sosyal medyada sürekli paylaşırken, hemen yan bölgedeki başka Müslümanları ‘emperyalistlerin kuklaları’ olarak zemmedip yerin dibine batırıyorsanız… Kusura bakmayınız, derdinizin Filistin, Gazze ve Kudüs olduğuna kimseyi inandıramazsınız.

Dostum, sırça köşkte oturuyorsan, başkalarının evine taş atmaya kalkışmayacaksın. (Çok dert etme, gençsin, zamanla öğrenirsin.)

Sen bu lafları söylediğin zaman birileri çıkıp sana Türkiye’de Kürtler’in (sadece ellerinde olmadan Kürt olarak dünyaya gelmiş olma bahtsızlığına uğradıkları için) yaşadıkları haksızlıkları, zulümleri, aşağılanmaları, yok sayılmaları hatırlatabilirler.

Ve şunu diyebilirler: Gazze ve Filistin konusunda samimi isen, Kürtler konusundaki bu duyarsızlığın ne?

Evet Taha, Türkiye Kürtleri hakkında bugüne kadar ne yazdın?

Hayır, Gazze konusundaki samimiyetinin ölçüsü olarak bunu kendi inisiyatifimle alıyor değilim..

Ölçüyü koyan sensin, dolayısıyla bu ölçü (başkalarını değilse bile) seni kesinlikle bağlıyor..

Seni, senin terazinle tartıyoruz.. Tartmak mecburiyetinde kalıyoruz.

*

İmdi, sen şunu diyebilirsin: Ama her Kürt bunları yaşamadı.

(O “bunlar”ı burada sıralamayalım.. Bunun içinde köylülere insan pisliği yedirme de, saf dindar Kürtler’i Kur’an’daki Hizbullah kavramını oltadaki yem olarak kullanmak suretiyle aldatıp laik Kemalist rejim hesabına “laik fakat Kemalist olmayan” Kürtler’e saldırtmak da var.)

Evet, her Kürt bunları yaşamadı.. Fakat Kürt kimliğinden vazgeçmeyi kabul ettiği, laik Kemalist rejimin dayatmalarına boyun eğdiği için yaşamadı.

İşte, Suriye’de de durum böyle..

Suriye’de rejim karşıtı Müslümanlar şayet Suriye rejiminin dayatmalarına boyun eğselerdi, onlar da “rahat” ederlerdi..

Böyle yapıp rahat edenler vardı.

*

Bir de İslamî hareket açısından olaya bakalım.

Türkiye ile Suriye’de yaşananlar biraz birbirine benziyor.

Mesela Suriye’de 1982 yılında yaşanan bir Hama katliamı var.

Türkiye’de de Şeyh Said isyanı yaşandı.. İsyan (birileri öldürülerek) bastırıldı, Şeyh Said ile bazı arkadaşları da asılarak idam edildiler.

Ancak, Türkiye’de İslam’a karşı yürütülmüş olan dehşetengiz, canavarca ve acımasız yok etme kampanyası Suriye’de yaşanmadı.. Medreseler, tekkeler kapatılmadı.. Alenî bir Şeriat düşmanlığı yapılmadı.. Müslümanlar’ın kılık kıyafetine, örtüsüne dokunulmadı. Şeriat aşağılanmadı.

Bununla birlikte, bazı müslümanlar, Müslüman Kardeşler Teşkilatı gibi örgütler etrafında toplandılar.

Rejim, bu örgütleri yasakladı.. Çünkü bu teşkilatların devleti ele geçirme gayesi taşıdıkları kanaatine sahipti.

Medrese ve tekkelerde böyle bir gaye görmediği için onlarla uğraşmadı.

Türkiye’de ise İslam tamamen yok edilmeye çalışıldı.

Tarikatlar bugün bile yasak..

Siyaset sahnesinde “Şeriatçı” olarak yer almak mümkün değil.. Şeriatçı olduğunuz anda vatandaşlık haklarınız elinizden otomatikman kayıp gidiyor.

Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmezseniz memur bile olamıyorsunuz. 

Milletvekili hiç olamıyorsunuz.

Bu yemini ederseniz, mevcut Anayasa’nın “kısıtlama ve yasaklama”larına gönüllü biçimde boyun eğerseniz, sorun yok.

Suriye’de de Hafız Esed’in ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye hazır olan, “devletine bağlı olduğunu” ilan edenlere birşey diyen yoktu.

(İsmailağa Cemaati’nin önde gelenleri bazı gazetecilerle bir toplantı yapmışlar ve orada “devlete bağlı olduklarını” ifade etmişler. Mahmud Efendi’ye halef olabilecek evsafta iki hocaları müphem cinayetlere kurban giden, Cübbeli Ahmet üzerinden terbiye edilmeye çalışılan bir cemaatin [laik (siyasal dinsiz) olduğu halde] devlete bağlılık vurgusu yapması, devletten gözlerinin fena halde korkmuş olduğunu gösteriyor.. Korkmaları doğal, ortada iki şehit var, kim olsa korkar.. “Vallahi billahi bizim devlette gözümüz yok, FETÖ gibi değiliz, devlet sizin olsun, bizim devlet işlerine karışmak ne haddimize efendim, bizim payımıza ancak vesayet altındaki sabi sübyan gibi devlete bağlı kalmak düşer; laik abiler kurbanınız oluruz n’olur bize dokunmayın” modundalar.. Ne yapsınlar?! Her biri merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi evine kapanıp kimseyle biraraya gelmeden ölümü beklemeye nasıl katlanabilir?!)

*

Söz buraya gelmişken FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) bahsi üzerinde durmakta da fayda var.

İmdi sen devlet olarak bir FETÖ tehdidinden hareketle dünya kadar insanı işten atmış, tutuklamış, yargılamış durumdasın.

FETÖ’yü (Latif Erdoğan gibi isimlerin de söylediği gibi) MİT-CIA işbirliği çerçevesinde sen kendin kurmuşsun, dünya genelinde örgütlenmesi, okullar açması için devlet olarak ona yardımcı olmuşsun, onun önünü açmışsın, sonra da gaflete düşüp kontrolünü dış güçlere kaptırmışsın.

Suriye’deki adam da Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı Mısır kökenli, yurtdışı bağlantıları olan bir hareket olarak görüyor. Tehdit olarak algılıyor. Ve yasaklıyor. Fakat orada durmuyor, ona sempati beslediğini veya üye olduğunu düşündüğü kişileri tutukluyor, onlara işkence yapıyor, vatandaşlık haklarından mahrum ediyor.

Benzer şeyleri FETÖ’cüler de yaşamadı mı?!

Yani adam, sadece, yasal izinle faaliyet gösteren bir bankaya para yatırdı diye örgüt üyeliğiyle suçlanabildi.

Böyle bir şey olabilir mi?!

Oldu.. Gelecek kuşaklar bunu bir zulüm ve gadr olarak hatırlayacaklar.

İmdi, ey Taha efendi, sendeki bu “ahlakî tutarlılık, kalbinden taşıp coşan samimiyet, erdemli çizgi”, “emperyalist Batı’nın kuklaları” diye uyduruk ve kıytırık bahanelerle, sudan gerekçelerle FETÖ torbasına doldurulan yüz binler söz konusu olduğunda nereye gidiyor?

Evet, haklısın, Suriye’de zalim bir rejim hüküm sürüyor. Fakat bölgedeki tek zalim devlet Suriye değil.

Ve tek zalim lider de Esed değil.

İmdi, mesela Alparslan Kuytul’u iyi tanımıyorum, samimiyetine kefil olamam, fakat yaşadıkları, “Beraet-i zimmet asıldır” hukuk ilkesi çerçevesinde makul ve mazur görülebilir mi?!

Hukuk hepimize lazım.

Evet, cesur cahil Taha’nın lafları pek havalı:

“Bir bölgedeki Müslüman mazlumları sosyal medyada sürekli paylaşırken, hemen yan bölgedeki başka Müslümanları “emperyalistlerin kuklaları” olarak zemmedip yerin dibine batırıyorsanız… Kusura bakmayınız, derdinizin Filistin, Gazze ve Kudüs olduğuna kimseyi inandıramazsınız.”

Adresini ver de, doya doya samimiyetsiz yüzü seyretmen için sana bir ayna gönderelim.

Hali buyken bir de tutmuş artistlik yapıyor.. Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü.

*

Gadr kelimesi üzerinde durmak gerekiyor.

Gadr, sözünde durmamak, ahdi/sözleşmeyi çiğnemek, vaadinden dönmektir.

Mağdur (gadre uğrayan), kendisine verilen söz (mesela yasal güvenceler) çiğnenen kişidir.

Tarihten bir örnek verelim.. Taifli Sakif kabilesinden Muğire bin Şube, (Asım Köksal Hoca’nın İslam Tarihi’nde anlattığına göre) aynı kabileden müşrik birkaç arkadaşı ile birlikte Mısır’a gitmişti. Dönerlerken bununla arkadaşları arasında bir gerginlik yaşandı. Tuttu gece, uyurlarken bu arkadaşlarını öldürdü. Sonra da onların mallarını da alıp Medine’ye geldi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e müslüman olduğunu söyledi, yanında getirdiği gasbedilmiş malları da ganimet olarak bağışlamak istedi. 

Peygamber Efendimiz s.a.s. de, müslümanlığının kabul edildiğini, fakat yaptığı şeyin gadr (ahde vefasızlık ve ihanet) olduğunu, bu malı kabul etmeyeceğini bildirdi.

Evet, gadr, sadece müslümanlara karşı yapılan haksızlıklar değildir. Müşriklere ve kâfirlere karşı da sergilenebilir.

İmdi, Türkiye-Suriye ilişkilerine bu çerçevede baktığımızda, Türkiye ile Suriye heyetleri dostça görüşür gelecek planları yaparken (Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere) tutup ABD ile anlaşılarak Suriye’nin içinin karıştırılmış olmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Bu bir gadr mıdır, değil midir?..

(O yıllarda gördüğüm bir rüyaya göre, dönemin başbakanı Erdoğan, Esed’e karşı iki kere gadr sergilemiş bulunuyordu. Biri işte bu ABD ile anlaşılarak atılan “kazık”.. İkincisinin ne olduğunu bilmiyorum.. Tabiî bu benim rüyam, sadece beni bağlar, fakat yaşananlar da ortada.. 

Bu arada şunu da söyleyeyim.. 2015 yılında Ulaştırma Bakanlığı’nın Sivas Bölge Müdürlüğü’nde uzman sıfatıyla vazifeliydim.. Orada çalışan bir elektrik-elektronik yüksek mühendisi, bir Türkmen aşiretinden olduğunu, aşiretinin bir kısmının Suriye’de bulunduğunu, onlarla temas halinde olduğunu, ve Suriye olayları sırasında MİT’in onlarla birtakım işler çevirdiğini söylemişti.. Bu arkadaş, geçmişte memuriyeti sırasında MİT’çilerin kendisinden, uhdesindeki görev çerçevesinde bazı taleplerde bulunmuş olduklarını da anlatmıştı.. 

Yine bir ara bana, aile çevresi üzerinden AK Parti hanımlar teşkilatı ile bağlantısının olduğunu, benden onlara bahsettiğini, benim kendilerine bir konuşma yapmamı istediklerini söylemişti. İlke olarak artık hiçbir yerde konuşma yapmadığımı söyleyerek teklifi reddetmiştim.)


BAHÇELİ KADAR YÜZEYSEL BİR DETAY

 



Haberin başlığı şöyle: "Alparslan Kuytul'dan Mahir Ünal'ın görevi bırakmasına dair derin detay".

İlk iki paragrafta ise şu söyleniyor:

Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul'un sosyal medya hesabından AKP'li Mahir Ünal'ın görevden ayrılmasıyla ilgili önemli bir paylaşım yapıldı.

Mahir Ünal'ın görevden alınmasının hükümetin üstünde bir olay olduğunu ve devlet müdahalesiyle görevden alındığını belirten Kuytul, sosyal medya hesabından şu ifadelere yer verdi:

Evet, Millî Gazete'nin internet sitesi Kuytul'un sözlerini haber yapmış.

Sözleri şöyle:

"2018'de ilk tutuklandığımda Mahir Ünal benimle ilgili televizyonda konuşurken; 'Alparslan Kuytul'a doğrudan doğruya devlet müdahalesi yapıldı.' demişti. Yani konu hükümeti de aşıyor demek istemişti. Şimdi gördüğüm kadarıyla yine konu hükümeti aştı, Mahir Ünal'a da devlet müdahalesi yapıldı ve görevinden alındı."

*

Anlaşılıyor ki Mahir Ünal, "Alparslan'la hükümet olarak biz uğraşmıyoruz, devlet uğraşıyor" demek istiyordu.

Tamam da devlet kim? Ya da ne?

Anayasa'ya bakarsan devletin teşkilatı şu üçlüden (adına kuvvet diyorlar) oluşuyor: Yasama (Türkiye'de TBMM), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler).

Devlet, bunların dışında birşey mi?

Ya da şöyle soralım: Bunları aşan bir "devlet" mi var?

Görünmeyen bir devlet.. Haşa Allahu Teala'ya ait sıfatlarla nitelendirilen görülemez, dokunulamaz, la yüs'el (sorgulanamaz), fakat sizi gören ve size ulaşan, kaderinizi elinde tutan cismânîlikten uzak bir devlet.

Yürütme, yargı, yasama ne peki? Zebellâ gibi bakanlık binaları, tay'lar (Yargıtay margıtay), adı adalet olan saraylar ne?

Onlar devlet değil, onlar "hikmetinden sual olunmaz kadir-i mutlak devlet"in, devletlikten nasipsiz gölgeleri.

*

Türkiye'deki devlet fetişizmi putperestliğin bir türü durumunda.

Mahir Ünal'ın Kuytul'la ilgili sözleri muhtemelen Akparti'yi aklama gayesi taşıyordu; fakat gerçekte hükümetin acziyetinin, acziyeti değilse işbirlikçiliğinin tescili anlamına gelmektedir. 

Hukukî açıdan bakıldığında yasama, yürütme (hükümet) ve yargı dışında bir devlet gücünden söz etmek, anayasal düzeni kabul etmemek ya da yok saymaktır. Başkası değil.

Eğer böyle yasama, yürütme ve yargıdan bağımsız olarak devlet gücünü kullanan bir odak varsa, o, "paralel devlet yapılanması" niteliğini taşıyor demektir.

O, hükümeti aşan "devlet" değildir, hukuk dışı bir çetedir. Bir suç örgütüdür.

Eşkıyalığın katı ve sıvı değil, (görünmeyen) gaz hali demektir.

Varsa eğer böyle bir devlet, onu şımartanlar, yürütme (hükümet), yasama (TBMM) ve yargıdaki "paralel devlet çetesi"yle iltisaklı satılmışlardır.

*

Söz konusu haber şu cümleyle devam ediyor:

Kuytul'un "Mahir Ünal'a da devlet müdahalesi yapıldı ve görevinden alındı" şeklindeki değerlendirmesi devlet içindeki derin ilişkilere dikkat çekmek istediği düşünülüyor.

Doğrudan "Biz böyle düşünüyoruz, böyle değerlendiriyoruz" demiyorlar, gazeteci ağzıyla "Düşünülüyor" diyerek topu taca atıyorlar.

Bu üslubun şirret ve azgın versiyonu Odatv adlı kanalizasyonun tekelinde. Kimsenin umurunda olmayan bir konuda bakarsınız ki "Falanın şu sözleri büyük tepki çekti" diye yaygara koparırlar, medyatik olma meraklısı bir iki çenebazı da konuştururlar, böylece "Ey millet ne duruyorsunuz, hemen büyük tepki gösterin!" diye amigoluk yaparlar.

Ancak, bu olayda "devlet içindeki derin ilişkiler"den söz etmek, sığlığı derinlik olarak görmek anlamına gelir.

Olay, Akparti'nin MHP'ye muhtaç olmasından kaynaklanıyor. MHP ise, konjonktürün sunduğu fırsatları değerlendirerek Akparti'ye "kayyumluk" yapma görevinin üzerine atlamış bir düzen/rejim partisi.

*

Habere dönelim.. Devamı şöyle:

Ayrıca Kuytul'un Ağrı Patnos L Tipi Cezaevi'ndeki tutukluluğu devam ediyor.

Mahir Ünal, AKP Genel Başkan Yardımcısı olduğu dönemde katıldığı televizyon programında şu ifadeleri kullanmıştı:

"Bugün önümüze şapkamızı koyup düşünelim, eğer bugün Türkiye'de işte Adnan Oktar gibi, eğer bugün Türkiye'de devletin doğrudan müdahale etmek durumunda kaldığı Alparslan Kuytul gibi ve bugün eğer Türkiye'de daha büyük oranda devleti ele geçirmek için harekete geçmiş FETÖ gibi yapılar varsa bunun temel sebebi dine ve dindarlara dönük baskıdır."

Türkiye'de Adnan Oktar gibi adamların, gerçek adı Eyyüp Fatih Şağban iken Fatih Nurullah adıyla şeyhlik taslayan soytarıların türemesinin nedeni bu rejim.

Kemalist tarikat şeyhi Haydar Baş'ın şımarık artist oğlu da (görüldüğü kadarıyla) tarikat şeyhi ve aynı zamanda parti başkanı.. Fakat kimse ona "Devleti ele geçirmeye çalışıyor" demiyor. 

Niye?

Cevabı hem Cübbeli'nin sakalı kadar uzun, hem de saçı kadar kısa..

*

İslam hukukunun (Şeriat'in) yürürlükte olduğu bir ülkede bir Adnan Oktar çıkmaz.

Bu rejimde ise "kedicik"leriyle havuz başında poz verir. Bu, onun "anayasal hakkı"dır.

Düzen de bundan memnundur. Çünkü Adnan Hoca, aydınlanmış çağdaş bir hocadır. (Bu noktada insanın aklına Atatürk'ün uşağı Cemal Granda'nın hatıratındaki havuzlu sahneler geliyor.) Başörtüsü gibi "siyasal simge"lerle rejimi tehdit etmemekte, yanındaki kadınların havuzlu şovlarıyla çağdaşlaşma ve uygarlaşmanın zaferini ilan etmekte ve perçinlemektedir.

Ancak, Mahir Ünal'ın değerlendirmesi tam doğru da değil.

Bir defa, Alparslan Kuytul hareketi bir FETÖ olamaz. 

Olamazdı.

Çünkü devlet tarafından desteklenmiyor olduğu ortada..

Devlet tarafından desteklenmeyen hiçbir cemaat, tekke vs. fazla güçlenemez. 

Ha, bir tarikat mensubu başbakan da, cumhurbaşkanı da olabilir, fakat yine de onun mensup olduğu tarikat devlete hakim hale gelemez.

Bir gruptan üç beş kişinin bürokraside yer tutması da birşey ifade etmez.

Mesela II. Mahmud döneminde Halet Efendi bir dönem bütün gücü elinde toplamıştı, fakat kendisi Mevlevî olmakla birlikte bu, Mevlevî tarikatının devleti ele geçirmesi anlamına gelmiyordu.

Alparslan hiçbir zaman devleti ele geçiremezdi, geçiremez..

Buna gücü ve çapı yetmez.

FETÖ de devlet tarafından desteklenen bir hareket olmasaydı o kadar palazlanamazdı.

Devletin kurumları (daha doğrusu kurumlardaki işbirlikçiler ya da suç ortakları) tarafından desteklenmeyen hiçbir hareket gelişme gösteremez.

Göz yumulması bile yetmez, destek gerekir.

*

İşin komik tarafı başka..

İktidar partisinin grup başkanvekilinin bile "vicdanı hür, irfanı hür, fikri hür" olmanın bedelini kısmî "dışlanma" ile ödediği bir Türkiye için "Türkiye yüzyılı" hülyaları kurmak, aç tavuk ve darı hikâyesini akla getiriyor.

Dünyanın geleceğinde söz sahibi olman için öncelikle dünya kubbesinde yankı yapacak hoş bir sedaya sahip olmalısın, söyleyecek bir sözün, insanlığa sunacağın bir destanın olmalı. 

Hakkı söylemekten acizsen ve batıl karşısında hemen yelkenleri suya indiriyorsan seni kim ne yapsın?!

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovan bir köylülüğün "yüzyıl"ına kim nasıl umut bağlayabilir, bundan kim nasıl heyecan duyabilir?!.

Nasıldı o söz, "Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü" müydü, neydi?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."