Hayri Kırbaşoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayri Kırbaşoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NE SİHİRDİR NE KERAMET, METİN TENKİDİDİR BU MERET

 



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 9

 

Evet, ilahiyatçı Doç. İlyas Canikli’nin, Müslümanların bir halife etrafında birlik ve beraberliği sağlanınca ikinci bir kişinin “Ben de halifeyim” diyerek ortaya çıkmasına izin verilmemesini emreden hadîsi (dört ayrı sahabîden rivayet edilmiş olmasına rağmen) sanki sübutu (varlığı) şüpheliymiş gibi göstermek için salak numarasına yatmış olduğunu, bu yazı serisinin ilk iki bölümünde göstermiştik.

Tüm diğer Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü mensupları gibi milleti salak zannettiği için kolayca salak numarasına yatabiliyor.

Öyle ki hiç utanmadan ve yüzü kızarmadan, kendilerinden buram buram yalan dumanı yükselen şu rezil cümleleri kurabilmiş durumda:

“Görüldüğü gibi rivayetin bizlere kadar ulaşmasında katkısı olan raviler hakkında birbiri ile çelişen değerlendirmelere rastlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle hem cerh hem de ta’dil yapılmaktadır. Bu değerlendirmeler esas alınarak iki hâlife rivayetinin sıhhatli olup olmadığı hususunda herhangi bir yargıda bulunmak bizleri iki halife hadisi hakkında sağlıklı bir sonuca götürmeyebilir. Bu nedenle söz konusu rivayetlerin metin bakımından da tetkîki lüzumludur.” (s. 153)

Metin bakımından tetkik dediği şey de, sansar Goldziher, tilki Schacht ve taklitçilik sanatının maymunlara parmak ısırtan yıldızı Fazlur Rahman’ın ezberlerini tekrarlamaktan ibaret.

*

Canikli efendi, yukarıya aldığımız sözlerinin ardından, “Rivayetlerin Metin Tenkidi” başlığı altında, beyninin tomografi filmini gözlerimizin önüne seriyor.

Hasar büyük..

Bu başlık altında yazdığı ilk paragraflar ve “tenkid” (eleştiri) diye “yumurtladığı” ilk zırva, beynindeki hasarın “teşhisteki gecikme” yüzünden tedaviye cevap vermeyecek raddeye ulaşmış olduğunu ortaya koyuyor.

Okuyalım (s. 153-4):

İki halifeye bey’at edildiğinde diğerini (sonradan halife olanı) öldürünüz rivayeti tespit edebildiğimiz kadar ile aşağıdaki kaynaklarda yer almaktadır.

Ebû Yusuf (ö. 182/799)’un Kitabu’l-Harac‘ında “İki Halife” rivayeti şu şekilde geçmektedir: Abdurrahman b. Abd Rabbu’l-Ka’be şöyle dedi: Abdullah b. Ömer’e ulaştım ve O Kâbe’nin gölgesinde oturuyordu ve insanlar da orada toplanmışlardı. Ondan Rasûlüllah’ın şöyle dediğini işittim: “Kim ki bir imama bey’at edip elini ona verip ve kalbini de ona bağlamışsa gücü yettiği kadar ona itaat etsin. Şayet diğer bir kimse imam olarak gelir ve daha önceki imamla çekişmeye girerse, sonradan gelen kimsenin boynunu vurunuz.

Bu rivayetin Said el-Hudrî kanalıyla gelen Muslim (ö. 261/874) varyantı da şu şekildedir: “İki halifeye bey’at edildiğinde diğerini öldürünüz.”

Aynı rivayet Ebû Davud (ö. 275/888)’da ise Ebû Yusuf’tan gelen şekliyle yer almakta, ancak rivayete bazı ilaveler yapıldığı görülmektedir. Rivayet, “Diğerinin boynunu vurun” ifadesinden sonra şu şekilde devam etmektedir: “Sen bunu Rasûlüllah’tan işittin mi? dedim. O da, “İki kulağımla ve kalbimle işittim” dedi. Ben de “Amcamın oğlu bu Muaviye bize bu şekilde yapmamızı emrediyor. O da “Ona Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık” dedi.

Rivayette geçen “İki kulağımla ve kalbimle işittim” ifadesi, hadise daha sonradan takviye yapıldığı (amaçlı ekleme / idrac, ziyade) şüphesini uyandırmaktadır. Bu te’kid ifadesi, rivayetin uydurma olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

*

Görüyor musunuz, bir rivayet, “metin tenkidi” sihirli sopasının hafif bir dokunuşuyla nasıl da “uydurma” hale geliyor.

İmdi, söz konusu hadîs dört ayrı sahabî tarafından, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, bunu söylerken dinleyenler arasında ben de vardım” denilerek rivayet edilmiş.

Bu sahabîlerin özelliği, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sağığında çok genç olmaları..

Zaman geçmiş, ashabın büyük bölümü vefat etmiş, o gençler yaşlanıp da halifelik eksenli kavgalara şahit olunca, Rasulullah s.a.s.’den konuyla ilgili olarak duyduklarını söylemek durumunda kalmışlar.

Canikli’nin yukarıya aldığımız ifadelerinde Ebu Yusuf’un Kitabu’l-Harac’ından aktarılan ilk rivayet, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah r. a.’e dayanıyor.

İmam Müslim’in Sahih’inde aktardığı ikinci rivayet ise bir başka “yaşlanmış” gencin, Ebû Saîd el-Hudrî r. a.’in rivayeti.

Ebu Davud’un Sünen’inde yer alan üçüncü rivayet ise, (her ne kadar Canikli’nin yukarıya aldığımız ifadelerinde adı geçmiyorsa da) Abdullah bin Amr’a, yani Amr ibnü’l-As r. a.’in oğlu Abdullah r. a.’e ait.

Hadîsi ayrıca Ebu Hureyre r. a. de rivayet etmiş.

Ey ilahiyatın beyni hasarlı zavallısı, böyle bir rivayet uydurma olabilir mi?!

*

Canikli’ye göre olabilir.. Olmalı!

Delili de sağlam: Amr ibnü’l-As’ın oğlu Abdullah’dan yapılan rivayette “ilave” (ekleme) varmış.

İlave dediği de şu: Abdullah bin Amr’dan hadisi duyan zat (Abdurrahman b. Abd Rabbu’l-Ka’be), ona “Sen bunu Rasûlullah’tan işittin mi?diye sormuş.

Sorması normal, çünkü bizzat duymamış, mesela babasından veya bir başkasından duymuş olabilir.

Böyle bir soruya muhatap olan adam ne yapar?

Bizim Türkiye’de olsa “Vallaha da billaha da ekmek Kur’an çarpsın işittim” gibi bir şey söyleyebilir.

Abdullah bin Amr Türk olmadığı için İki kulağımla ve kalbimle işittim (İki kulağım duydu, kalbim de anladı)demiş.

Böylece bir te’kid (pekiştirme, sağlamlaştırma, güçlendirme, vurgu) yapmış.

İşte, bir hadîse ait rivayetlerden birinde böyle bir pekiştirme “fazlalığı” olması, akademik cehaletin ve geri zekâlılığın çağdaş temsilcilerine göre, “rivayetin uydurma olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir”.

Hayır, tartışma konusu yaptığımız “metin” bir mizah kitabı değil, Ankara İlahiyat’ta hazırlanıp sunulmuş ve kabul edilmiş bir doktora tezi.

*

Görüyor musunuz, hadîs kitaplarımız üzerinde ipini koparmış danalar gibi tepinen ilahiyat sirki akrobatlarının “metin tenkidi” canbazlığı nelere kadir!

Demek ki, Abdullah bin Amr’ın, kendisine “Sen bunu Rasûlullah’tan işittin mi?diye soran kişiye hiç cevap vermemesi, susması gerekiyormuş.

Gerçi o zaman da Canikli gibi ilahiyatçı zekâ küpleri “Soruya cevap vermeyip susmasından yalan söylemiş olduğu anlaşılıyor” diyecekler ama, zararı yok, “metin tenkidi” demokrasisinde çare tükenmez.

Sussa da, konuşsa da, “metin tenkidi”nin elinden yakasını kurtaramaz.

Sözünün arkasında durmazsa, seyreyle sen “metin tenkidi” ilahiyatçılarındaki şenliği, davul zurnalı halay ve horonu..

Sözünün arkasında durunca da gelsin Sulukule tarzı “Vayy sen ne diye cevap verip sözünü pekiştirdin, te’kid yaptın, demek ki bu hadisi uydurdun” türünden kıvrak danslar.

*

Amr ibnü’l-As’ın oğlu Abdullah, ashabın en zahid isimlerinden biriydi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Abdullah b. Amr b. Âs” maddesinde şu bilgiler veriliyor:

Abdullah geniş hadis ve fıkıh bilgisinden dolayı abâdile arasında yer almıştır. İbadetle fazla meşgul olduğu, devamlı oruç tuttuğu, hâfız olması sebebiyle her gün Kur’an’ı hatmettiği (bk. Müsned, II, 163, 199) için aile hayatını ihmal etmiş, hatta bu yüzden babası tarafından Hz. Peygamber’e şikâyet edilmiştir. Peygamber de daha az oruç tutmasını, daha az Kur’an okumasını kendisinden istemiş, fakat Abdullah kuvvetini ve gençliğini ibadetle değerlendirmek arzusunda olduğunu ısrarla söyleyince, bu defa yedi günden (bazı rivayetlere göre üç günden) daha kısa bir sürede Kur’an’ı hatmetmemesini, Hz. Dâvûd gibi bir gün oruç tutup bir gün tutmamasını, ibadetten artakalan zamanını aile fertleriyle birlikte geçirmesini ve dinlenmesini tavsiye etmiştir. Abdullah, yaşlandığı zaman Hz. Peygamber’in kendisine gösterdiği kolaylıklardan yeteri kadar faydalanmadığından ötürü pişmanlık duyduğunu söylemiştir. Babasıyla birlikte Şam’ın fethinde ve Yermük Savaşı’nda bulunmuş, bu savaşta babasının sancaktarlığını yapmış, Sıffîn Savaşı’na katılması için babasının ısrar etmesi üzerine onunla beraber Muâviye ordusunda yer almış, fakat müslümanlara silâh çekmemiştir. Savaş sırasında her biri Ammâr b. Yâsir’i kendisinin öldürdüğünü iddia eden iki kişi, Muâviye’nin huzurunda tartışırken Abdullah söze karışmış ve bunun iftihar edilecek bir şey olmadığını, çünkü Ammâr’ın âsi bir topluluk (el-fietü’l-bâğıye) tarafından öldürüleceğini bizzat Peygamber’den duyduğunu söylemiştir. Bunun üzerine Muâviye, “Öyleyse sen aramızda ne arıyorsun?” diye sormuş, o da babasının evvelce kendisini Peygamber’e şikâyet ettiğini, Resûl-i Ekrem’in, “Hayatta olduğun müddetçe babana itaat et, sakın ona karşı gelme” dediğini, bu sebeple savaşa katıldığını ve fakat savaşmadığını söylemiştir (bk. Müsned, II, 164). Diğer bir rivayete göre, hayatının son yıllarında Sıffîn’de bulunmuş olmaktan duyduğu derin üzüntüyü, “Keşke yirmi yıl önce ölseydim!” demek suretiyle dile getirmiş, ayrıca müslümanlar arasındaki savaşlara fiilen katıldığından dolayı babasını tenkit etmiştir.

Konuya dönersek, Abdullah bin Amr r. a., muhatabına, “Muaviye’ye, Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık” diyor.

Yani, günümüzün dindarımsı hurafecileri gibi “Sonuçta o halifedir, itaat et, bu yöneticilik işleri zordur, içyüzünü bilmediğin şeyler olur, sonra bazı şeyler devlet sırrıdır, açıklanamaz, dolayısıyla hüsnüzanda bulun, itaatten ayrılma! Haddini bil, fitne çıkarma!” demiyor:

“Ona, Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık!

*

Böyle bir insan birilerinin hatırı, mevcut siyasal konjonktürün gereği, dünyevî menfaati, zevk ü sefası için hadîs uydurabilir mi?

O, (günümüzün dünya için dinini satan modernist ilahiyatçı soytarıları gibi) lafı evirip çevirebilir, hakikati çarpıtabilir, menfaat için yanını eğip bükebilir mi?

İşte, “Muaviye’ye, Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık” diyor, daha ne desin!

Şimdi bu Canikli (ya da bir başka ilahiyatçı) çıkıp, “Ey cemaat-ı müslimîn, Erdoğan’a Allah’a itaat ettiği sürece itaat edin, Şeriat’e aykırı yasalar yapmak, öylesi yasaları savunmak suretiyle Allah’a isyan ettiğinde ise itaat etmeyin!” dese, onun hakkında ne düşünmek gerekir?

Sahabîlerin güvenilirliği hakkında konuşmaya kendilerini yetkili kabul eden modernist/çağdaş soytarılar böyle birşeyi söylesinler de görelim.

Dört gözle (te’kidli olarak) bekliyoruz..

*

Bu kadarı, hem bu Canikli’nin, hem tez danışmanı Hayri Kırbaşoğlu’nun, hem de onun tezine onay veren akademisyenlerin bilgi ve zekâ düzeyinin, ilme saygı derecelerinin anlaşılması için kâfi aslında.

Evet bu kadarı, ilahiyatçılar mutfağı miçolarının tarifini sansar Goldziher ile tilki Schacht’tan öğrendikleri “metin tenkidi” adlı berbat bulamaçlarının tadı tuzu hakkında fikir sahibi olmak için yeterli.

Fakat konuya devam edeceğiz inşaallah..


BİR İLAHİYAT GAZİNOSU ASSOLİSTİNİN ENCAMI

 









ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 1 


Önümde Ankara İlahiyat’ta hazırlanmış bir doktora tezi var. Başlığı şöyle: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki”.

Tetkik, inceleme demek oluyor.

Başlık yanlış konulmuş, doğrusu şu olmalıydı: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Çarpıtılması ve İnkârı”.

Hazırlayan tipin adı İlyas Canikli.. İnternetteki malumattan anlaşıldığına göre şu anda doç. unvanıyla bir ilahiyat fakültesinde engin ve derin cehaletini öğrencilerle paylaşıyor durumda.

Tezin hazırlanması sürecinde danışmanlık yapan kişi ise Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu..

Danışmanlığını yapıp onayladığı teze bakarak Kırbaşoğlu’nun ilmî yeterlilik ve ciddiyet notunu veriyoruz: Sıfır.

Bu vatandaşın durumuna baktığımızda, notlandırma sisteminde bir yenilik yapıp “eksi” notlar da icat etmek gerektiği kanaatine varıyoruz.

Gerçekten de Hayri’nin hak ettiği not aslında “eksi 10”.. 

İlmî kepazelikte sınırları zorlamış.

*

İlyas Canikli’nin 2004 yılında assolistlik yaptığı bu ilahiyat eğlence ve gösteri merkezinde saz ekibi olarak yer alan jüri üyeleri ise şunlar: Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal, Prof. Dr. Mehmet Özdemir, Prof. Dr. Şamil Dağcı, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım.

Böyle eşsiz bir şova sazende olarak katkıda bulunmuş olmaları bu beyzadelere şeref ve övünç kaynağı olarak ölene kadar yeter.

Evet, İlyas’ın şovu sıradan bir şov değil.

O yüzden önümüzdeki birkaç yazıyı (istemeyerek de olsa) ona ayıracağız nasipse.

Eşsiz şovunun tam bir “tetkik”ini yapmamız durumunda tuğla kalınlığında kitap yazmak gerekeceğinden işin kolayına kaçacak, "Arif olana bir işaret kâfidir" diyerek mümkün mertebe kısa bir tetkikle yetineceğiz.

Umarım gücenmezler.

*

Söz konusu şov (tez) bir “giriş” ve üç “bölüm”den oluşuyor.

Biz “tetkik”imizde şovdaki sıralamayı takip etmeyecek, İlyas’ın sanatçılıkta sınırları zorladığı noktaları öne alacağız.

İkinci bölümden bir örnekle başlayalım..

Bölümün başlığı şöyle: “Rivayetlerde Saltanatla Yönetim ve İki Halife Sorunu”.

“İki halife de ne demek, nerden çıktı bu?” diyebilirsiniz.. Mesele şu: Hadîslerde Müslümanların iki halifesinin olamayacağı (yani iki devlet halinde bölünemeyecekleri, bir devletleri varken bölücü bir adamın halifeyim diye ortaya çıkarak bölücülük yapamayacağı ve bunun için silahlı terör anlamına gelen bir örgütlü isyan başlatamayacağı) bildiriliyor ve Müslümanların birliğini parçalayıp düzenini bozmak isteyen ikinci “sözde” halifenin (günümüzde PKK’lıların devletin şefkatli ve sevecen bombalarıyla parça parça edilip leş diye çukurlara atılmalarını hatırlatacak şekilde) öldürülmesi emrediliyor.

İşte, İlyas’ın ve hocası Hayri’nin dertlerinden biri bu.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle birşeyi söylememeliydi.. 

Söylememiş olması gerekiyor. Söylememiş olmalıydı..

O halde, laik (siyasal dinsiz) rejimin "siyasal ilahiyatçıları" olarak milletin “Söylememiştir” diye düşünmesi için gösteri ve şov sanatlarının bütün imkânlarını ve teknik hilelerini sonuna kadar kullanmaları lâzım.

Çünkü devlet İslam devleti olunca karpuz gibi bölünebilmeli, ulusçu (milliyetçi) açgözlü iştah şampiyonlarının önüne dilim dilim servis edilebilmeli..

Bölücülükle mücadele ancak “Tanrı korusun” Türk’ünün “ırk” esaslı devletine ait bir ayrıcalık olabilir..

Hatta İslam’ın (bölünmesi bir tarafa) devleti hiç olmamalıdır bile.. (İlyas, açıkça diyemese de bunu demeye getiriyor, sonraki yazılarda inşaallah eşsiz şovundaki bu türden ancak starlardan beklenebilecek performans şahikalarına da değineceğiz.)

*

Evet, assolist İlyas, şovunun ikinci bölümünü şu şirin laflarla bitiriyor:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

Görüldüğü gibi ilahiyat assolisti İlyas, çok düşünceli bir sanatçımız..

Onu düşünüyor, bunu düşünüyor, biraz ara verip kaşınıyor, sonra tekrar düşünüyor..

Düşünüyor da düşünüyor.

*

Sorun şurada ki, Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşünüyor.

Kafası çalışmadan..

Bununla birlikte, hindide bulunmayan bir meziyeti var: Konuşabiliyor.

Fakat papağan gibi.. Ne söylediğinden, ne dediğinden haberi yok..

Ezbere şarkı söylüyor.. Sırf melodisi için.. Manasına aşinalığı yok..

Aşina olmadığını, ruhsuz ve akılsız bir “dijital ayna” olmaktan öteye gitmeyen “yapay zekâ” gibi hazırlamış olduğu “İki Halife Hadisinin Geliş Yollarının Şematik Olarak Gösterilmesi (Şema:3)” başlıklı şema da gösteriyor. (s. 151)

*

Şemadan şunu anlıyoruz:

İlgili hadîsi tam dokuz (rakamla 9) âlim, senediyle (rivayet zinciriyle, hadisin kendilerine hangi aktarıcılar vasıtasıyla geldiğini söyleyerek) eserlerine almışlar: Müslim, Ebu Davud, Beyhakî, Heysemî, Taberanî, Ebu Yusuf, Kudâî, Neysaburî ve Ebu Avane.

Ancak, ravîleri (rivayetçileri, aktaranları) ortak değil.

Hadisi Peygamber Efendimiz s.a.s.’den dört ayrı sahabî rivayet etmiş: Ebu Said el-Hudrî, Abdullah bin Amr, Ebu Hureyre ve Abdullah ibni Ömer.

İmdi, “yapay zekâ” İlyas’ın hadis hakkında şüphe uyandırmak için diline doladığı Ebu Nadra’nın adı, sadece Ebu Said el-Hudrî r. a.’e ulaşan senette geçiyor.

Üstelik hadisi Ebu Said el-Hudrî’den sadece Ebu Nadra değil, Muttalib bin Abdullah bin Handab da rivayet etmiş.

*

Gelelim “yapay zekâ” İlyas’ın diline doladığı ikinci isme, Ebu Hilal’e..

Ebu Hilal’in ismi de sadece Ebu Hureyre kanalıyla gelen senette (rivayet silsilesinde) yer alıyor.

Şemaya bakıldığında ortaya çıkan sonuç şu: Bu hadis kesinlikle sahih.. İmam Müslim’in “Sahih”ine almış olması sebepsiz değil.

*

İlyas gibi “yapay zekâ”ların bu kadarına aklı yetmeyebilir (sonuçta yapay); bir de bunlar “güncellik” ve “çağdaşlık” meraklısı oldukları için çağımızdan örnek getirerek anlatılmadığında zihinleri patinaj yapabiliyor.

Dolayısıyla bunların biraz özel ilgiye, sabırlı bir hoşgörüye ve merhamete ihtiyacı var.

Mesela bir ilkokul çocuğuna birşeyi öğretirken biraz sabırlı olmanız, meseleyi onun anlayacağı şekilde basitleştirerek anlatmanız gerekir.

Assolist İlyas’a da (ilkokul birinci sınıf değilse de ikinci sınıf çocuğuna anlatır gibi) şunları söylemekte fayda var:

Bak İlyas, kulağını iyi aç, şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dört tane önde gelen adamına (Bakan Ali Yerlikaya, Bakan Fahrettin Koca, Bakan Hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın) bir talimat verdiğini düşünelim..

Bunlar, talimatı birer yardımcılarına söylemiş olsunlar.

Bu yardımcılar da birer genel müdüre söylemiş olsunlar.

Genel müdürler de birer daire başkanına “Böyle bir talimat var” demiş olsunlar.

O daire başkanları da kendilerine bağlı birer şube müdürünü haberdar etmiş bulunsunlar.

Diyelim ki Ali Yerlikaya’nın meseleyi söylediği bakan yardımcısının adı (veya lakabı) Ebu Nadra.. Fakat, meseleyi diğer yardımcısı Mehmet Aktaş’a da söylemiş.

Sağlık Bakanlığı’nda mesele kendisine iletilen şube müdürünün adı ise Ebu Hilal..

İlk ödevin bu, İlyas.. Kafana iyice yaz..

*

Anladıysan devam edelim..

İmdi, bir gazetecinin Erdoğan’ın talimatından haberdar olduğunu, sonra da bunu haber yaptığını varsayalım..

Diyor ki: “Haberi önce Ali Yerlikaya’nın yardımcısı Mehmet Aktaş’tan duydum, sonra da başka pekçok kanaldan teyit ettim.” 

Buna karşı bir şaklaban çıkıp şöyle diyor: 

“Tamam Mehmet Aktaş böyle söylemiş olabilir, ama diğer Bakan Yardımcısı Ebu Nadra’nın sözüne itibar edenler de, etmeyenler de var. Biz etmeyenleri dikkate alıyoruz. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı’ndaki şube müdürü için de kimileri 'Sözüne itibar edilir' kimileri de 'Edilmez' diyor. Bizce de edilmez. Dolayısıyla bu haber inandırıcı değil."

Buna karşı söz konusu gazeteci haberini şöyle savunuyor: 

"Benim meselem Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in güvenilirliği değil, bu haberin doğruluğu.. Haber bana sadece bu iki isim kanalıyla ulaşmış değil.. Hakan Fidan ile İbrahim Kalın'ın ekibi bu haberi doğruluyor. Ayrıca Ali Yerlikaya'nın bildirimi bana Mehmet Aktaş vasıtasıyla da ulaştı. Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in teyitini yok saymanıza razıyım, benim diğer haber kaynaklarıma güvenim tam."

Buna karşı söz konusu şaklaban şöyle bir çıkıntılık yapıyor: 

"Bana ne, bana ne, ben kabul etmiyorum, bana ne!.. Ben 'metin tenkidi' yapacağım.. Benim cumhurbaşkanım böyle bir talimat vermiş olamaz, vermemiş olmalıdır, bir 'metin tenkidi' yapacağım ve ona göre bu haberin doğruluğu konusunda hüküm vereceğim."

*

Şu rezil ve laubali, çivisi çıkmış Türk medyasında bile böyle bir dangalak şaklabanla karşılaşmanız mümkün değildir. 

Çünkü, medyanın (hayatın soğuk ve acımasız kurallarının hüküm sürdüğü) işleyişi içinde hiç kimse, böyle bir angutu karşısına alıp gazetecilik dersi vermeye, onu eğitmeye çalışmaz..

Ona doğrudan kapıyı gösterir, hiç konuşmadan kovarlar. 

Çünkü böyle bir akılsız dangalağa bir şey anlatmaya çalışmanın zaman kaybı olduğunu bilirler.

Çünkü böylesi dangalaklara laf anlatmak isteseniz de başaramazsınız. 

Cehaletin ilacı var da, ahmaklığın yok.

*

Ne yazık ki böylesi dangalaklar ilahiyat fakültelerinde sözde tez hazırlıyor, dinî konularda ahkâm kesiyor.

İlahiyat fakülteleri laçkalık ve seviyesizlikte Türk medyasına nal toplatır hale gelmiş olduğu için "ilahiyatçı dangalaklar"ın tekerine taş değmiyor.

İşleri tıkırında.. Atış serbest.. Andavallar cennetinde yaşıyor olmanın keyfini çıkarıyorlar.

Doç., prof. vs. oluyor, İslam'ın Paul'ü (Pavlos'u), Augustinus'u, Martin Luther'i, Calvin'i olmak için canlarını dişlerine takıyorlar. 

Luther filan olamasalar da rezil ve kepaze olmayı hakkıyla başarıyorlar.

İlahiyat gazinosu assolisti İlyas ile hocası Hayri'nin durumu da böyle.. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."