e-kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
e-kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: İSTİHBARAT HİLE VE OYUNLARI

 

https://archive.org/details/istihbarat-hile-ve-oyunlari 


İSTİHBARAT

HİLE VE OYUNLARI

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

CASUSLUĞA, TECESSÜSE VE RÖNTGENCİLİĞE DAİR 5

ŞEYTANIN AVANESİNİN DİNLEMELERİ, AJANLARI, BÖCEKLERİ VS. VARDIR.. MÜMİNİN DE ŞAŞMAZ FİRASETİ.. 7

BÜYÜKLÜK İDDİASI VE İSTİHBARATÇILIĞIN TUZAK, ŞANTAJ VE KONTROL MERAKI 9

PARALEL OLMAYAN YAPILAR DA BÖYLE ÇALIŞIYOR KARDEŞ 12

“CASUS, O İDİ” 17

"DAVUNCU BİZE BUHRAN İMİŞ" KONUŞUYOR: BİZİ SALÇA YAPARLAR! 24

PROF. HAYRETTİN KARAMAN'I KİMLER ÖLDÜRMEK İSTEMİŞ OLABİLİR? 33

BİR SURİYE GAZİSİ: ÜMİT ÖZDAĞ 52

KOMPLO “TEORİ”Sİ DEĞİL, İSTİHBARAT “YASA”SI 60

BAYAT OPERASYON 82

CHARLIE'YE MELEKLER, NUH'A KELEKLER 87

HİRANUR VAKFI OLAYI BİR KUMPAS MI (KUMPAS BİR TEK ERGENEKON'DAN YANA MI DÜŞER USTA)? 93

MAKBUL KUMPAS 105

ANLATILAMAYAN 109

İSKENDERPAŞA CEMAATİ, TAĞUT, FETÖ, VE DERİN OYUNLAR 116

“SANA DARBENİN YOLLARI, BANA SORUŞTURMA KURŞUNLARI” 128

DAHLEDEN DİNİMİZE BARİ MÜSELMAN OLSA 139

2011 YILINDA YAPTIĞIMIZ “ZORUNLU BİR AÇIKLAMA” 144

CÜMLENİN MAKSUDU BİR AMMA… 151

PSİKOLOJİK SAVAŞ, GİZLİ SERVİSLER VE ÜNİVERSİTELERDE OYNANAN DERİN(LİKSİZ) KOMEDYALAR 163

GİZLİ SERVİSLERİN “ZEK” VE “TECRÜBE”Sİ 173

NASIL SÖYLEMELİDİR? 175

YUSUF KAPLAN, AYAKTA UYUYORSUN! YA DA MİLLETİ UYUTMAYA ÇALIŞIYORSUN 177

FUAT AVNİ KİM? 180

BÖYLE OLACAĞI BELLİYDİ 186

BU NASIL BİR MUSİBETMİŞ ARKADAŞ! 208

ŞİFRE VE KRİPTO 221

MİT DE BÖYLE Mİ ÇALIŞIYOR? 226

FUAT UĞUR ŞUNU DA AÇIKLAR MI: “TARDAKİ TAVUKLAR”IN SUÇ İŞLEMELERİNİ BEKLEYEN “DEVLET”, SUÇLU OLSUNLAR DİYE TUZAK DA KURAR MI? 232

KUNG FU SİYASÎ BİLGELİĞİ: ALMANYA’DAKİ KÖKSÜZ 238

“KAFDAĞINI ASSALAR BELKİ ÇEKER DE BİR KIL / BU İFRİTTEN SUALİN KILINI ÇEKMEZ AKIL” 242

DERİN ODAĞIN ŞEYHİNİ DERİNLER DE KURTARAMAZ 246

KILCAL DAMARLARDAKİ VATANSÖVERLİK VE VATANDAŞDÖVERLİK 251


E-KİTAP: BİR İNGİLİZ OPERASYONU: TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI

 

https://archive.org/details/bir-ingiliz-operasyonu-turk-kurtulus-savasi



BİR İNGİLİZ OPERASYONU:

TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

DİBACE 4

İNGİLİZLER'İN ATATÜRK İLE VAHİDEDDİN’E YAPTIKLARI "OYUN İÇİNDE OYUN" 9

YENİ OYUN: KEMALİZM-KAMALİZM KAVGASI 21

İNGİLİZ 'DEVLET AKLI' VE OSMANLI PAŞALARI: KİMİNE MALTA ESARETİ, KİMİNE 'VİZE'Lİ 'GAZOZ'LU SAMSUN SEYAHATİ 41

SELANİKLİ ATATÜRK, İNGİLİZ İSTİHBARATININ (GİZLİ SERVİSİNİN) TÜRKİYE ŞEFİ RAHİP FREW (FRO, FRU) İLE NİÇİN BAŞBAŞA GİZLİ GÖRÜŞMELER YAPMIŞTI? 80

İNGİLİZLER İLE BLACK JUMBO KOD ADLI AJANLARI ATATÜRK'ÜN PADİŞAH VAHİDEDDİN'İ İSTANBUL'DAN KAÇIRTMAK İÇİN ÇEVİRDİKLERİ DOLAP 101

SELANİKLİ ATATÜRK'ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATININ AJANI BİR HAİN OLDUĞUNUN İSPATI 116

DR. SELİM ERDOĞAN’IN SELANİKLİ ATATÜRK’ÜN BLACK JUMBO’LUĞUNA İTİRAZINA DAİR 127

BİR “HALK DÜŞMANI”: SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK 137

OSMANLI DEVLETİ'NE KARŞI CURZON-ATATÜRK KUMPAS VE KOMPLOSU 160

ZAMPARA ATATÜRK'ÜN TÜRK KADININA YÖNELİK "COUP"SU 174

*


DİBACE

 

Selanikli Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde gerçekleştiği söylenen Türk Kurtuluş Savaşı’nın bir İngiliz operasyonu olduğu kesindir.

Çünkü, söz konusu savaşın iki komutanı, yaşanan olayın bir İngiliz operasyonu olduğunu itiraf etmiş durumdalar.

Bunlardan ilki, Selanikli’yi askerlikten istifa ettiği en zayıf anında destekleyerek önünü açan (Kurtuluş Savaşı’nın Doğu Cephesi Komutanı) Kâzım Karabekir Paşa.

Selanikli zamparanın has adamlarından Ahmet Akif Ağaoğlu’nun (Agayef) oğlu Samet Ağaoğlu şunu yazmış bulunuyor:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

İkinci isim ise, tahmin edilebileceği gibi, Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü.

Selanikli’nin sağ kolu ve baş destekçisi olarak uzun yıllar başbakanlık yapan, ve onun ölümünün ardından Cumhuriyet’in ikinci cumhurbaşkanı olan İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde aynen şunu demişti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Türk Kurtuluş Savaşı’nın bir İngiliz operasyonu olduğunun anlaşılması için başka belge ve tanığa ihtiyaç bulunmamaktadır. Çünkü, savaşın iki asal komutanı bu gerçeği itiraf etmiş durumdadır.

İtirafın bulunduğu yerde şahit ve delil aramak lüzumsuz işgüzarlıktır. Daha doğrusu aptallık.

Doğal olarak (sonradan Atatürk soyadını alarak millete dolaylı biçimde “Hepinizin ninesini gördüm” demek anlamına gelecek bir saygısızlık yapmış olan) Selanikli’nin, kendisinin İngiliz işbirlikçisi olduğunu itiraf etmesi beklenemezdi.

Sözlü olarak böylesi bir itirafta bulunmadıya da, Kurtuluş Savaşı’nın ardından benimsediği (“hayatın olağan akışı”na aykırı) radikal ve keskin söylem değişikliği ile darağaçlarının gölgesinde sergilediği diktatöryal icraatı, itiraftan daha güçlü bir karine durumundadır. 

*

Olayın bir İngiliz operasyonu olduğu Kurtuluş Savaşı’nın iki asal komutanının beyanıyla sabit olduğu için, bu gerçeği ispat çabası içine girmek, hâsılı tahsil nevinden bir tekrara düşme anlamına gelecektir.

Yapılması gerekenin, İngiliz “devlet aklı”nın ve “istihbarat (gizli servis)” mekanizmasının bu operasyonu nasıl bir ince planlama ve ne tür hilelerle gerçekleştirmiş olduğu hususuna ışık tutmaktan ibaret olduğu söylenebilir.

Söz konusu operasyonun temel amacı, Osmanlı Devleti’nin siyasî ve hukukî varlığına son vermekti. İngilizler bunda başarılı oldular, fakat onların asıl başarısı bu değildir. Asıl başarıları, bunu Türk milletine, “kendisi yapıyormuş gibi” gösterme becerisini göstermiş olmalarıdır.

Tarihte illüzyon harikası bu çapta başka bir operasyon yok. Eşsiz ve emsalsizdir.

İngiliz “devlet aklı”, bu operasyonu, profesyonel istihbaratçılardan beklenen bir mahviyetkârlığı, özveriyi ve duygusallıktan uzak rasyonaliteyi (ismini ve cismini, operasyondaki rolünü saklama, başarının başkalarının gelir hanesine yazılmasına razı olma hasletlerini) politikasının esası yaparak başarmış durumda.

Bütün başarıyı, Black Jumbo kod adını verdikleri işbirlikçileri ya da ajanları Selanikli’ye bahşedebildiler. (Ki varlığı bilinen fakat kimliği meçhul olan Black Jumbo’nun anlı şanlı Mustafa Kemal Atatürk olduğunu tarihçi-yazar Yaşar Gören titiz ve sabırlı inceleme ve araştırmasıyla ortaya koymuş durumda.)

*

Max Weber, geçtiğimiz asırlarda dünyada (esas itibariyle Batı’da) yaşanan modernleşme ve sekülerleşmeyi, (bir başka deyişle) binlerce yıllık geleneksel yaklaşım ve anlayışların terk edilişini, Entzauberung (büyünün bozulması) kavramıyla ifade ediyordu.

Türkiye’de İngilizler’in gerçekleştirdiği operasyon da bir büyüye (Zauber) karşılık geliyor ve bir Entzauberung’a ihtiyaç var.

Aksi takdirde Türkiye Cumhuriyeti Devleti “Made in England” damgası ile varlığını sürdürmek zorunda kalacaktır. Kendisi olamayacaktır. Büyülenmiş bir otomat olmaktan kurtulamayacaktır.

Büyünün esasını, Selanikli Black Jumbo’nun bir kurtarıcı gibi gösterilmesi oluşturuyor.

Türk devleti, 1923’te kurulmuş (Afrika’nın muz cumhuriyetlerini andıran) hüdai nabit köksüz ve nevzuhur bir devlet değildir. 1923’te yapılan şey, Osmanlı Devleti tabelasının kaldırılıp yerine cumhuriyet levhasının asılmasından ibaretti. Devlet teşkilatı bütünüyle aynıydı.

Ancak, İngiliz büyüsü, devletin bedeni ile ruhu arasındaki irtibatın kesilmesine yol açmıştı.

Yeni “gasıp” devlet eliti millete, milletin medeniyet ve kültürüne, dinine ve imanına savaş açmış bulunuyordu.

*

İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’nda burnunun sürtülmesi ve dünya siyasetindeki ağırlığının azalması ile birlikte üzerimizdeki büyüsünün etkisinde de tedricî bir zayıflama ortaya çıktı, fakat tümden son bulmuş değil.

Büyünün son bulması, Türkiye’nin Kemalizm/Atatürkizm yükünü sırtından atmasına bağlı.

İnsanüstü-tanrısal Atatürk mitosu kaldırılıp atılmalı ve Selanikli Mustafa Kemal’in gerçekte İngilizler tarafından Osmanlı Devleti’ni yıkmakla görevlendirilmiş bir taşeron olduğu millete anlatılmalıdır.

Bu gerçeğin İsmet İnönü ve Kâzım Karabekir’in yaptığı şekilde masum kelimelerle söylenmesi yeterli değildir, milletin anlayacağı şekilde (“büyüyü bozacak” dozajda ve açıklıkta) dile getirilmesi gerekmektedir.

Milletin, Ata Türk diyerek yücelttiği şahsın, Türk tarihinin en büyük hainlerinden biri olduğunu öğrenmeye hakkı vardır.

Selanikli İngilizler’le işbirliği yaptı diye bizim de İngiliz’in operasyonunun anıt mezarında mum yakmamız gerekmiyor.

 

E-KİTAP: DAĞLARDA PARÇALARIN TOPLANMAZ (MUHSİN YAZICIOĞLU DOSYASI)

 

https://archive.org/details/daglarda-parcalarin-toplanmaz

 

DAĞLARDA

PARÇALARIN TOPLANMAZ

(MUHSİN YAZICIOĞLU DOSYASI)


Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM” 4

SUİKAST VE KISAS 5

SİYASETEN KATL (SİYASET GEREĞİ CİNAYET, HUKUK DIŞI İNFAZ) 7

MUHSİN YAZICIOĞLU’NUN 13 “PARANOYA”SI 18

DÜNYA BEŞTEN BÜYÜKTÜR, TÜRK DERİN DEVLETİ VE MİT DE FETÖ’DEN 21

“TÜRKİYE’YE DÖNME, ÖLDÜRÜLECEKSİN!” 24

“İNGİLİZ İSTİHBARATI VE CIA TUTMADI, ABİME BARNABAS İNCİLİ VERELİM” 28

MUHSİN YAZICIOĞLU DAVASI DURUŞMALARINDAN BİR ÖRNEK 123

DAN BROWN BİLE BU KADARINI DÜŞÜNEMEZDİ 128

YAZICIOĞLU’NUN HELİKOPTERİ, İKİ UÇAĞIN YOLAÇTIĞI BASINÇ YÜZÜNDEN Mİ DÜŞMÜŞTÜ? 138

SAHTEKÂR BİR "DİN YOLU HARAMİSİ" SAPIK 136

BİR ZAMANLAR KAHRAMANMARAŞ KEÇİLERİ 140

BARNABAS İNCİLİ’Nİ ÖPME SEANSLARI 15 TEMMUZ’LA BİRLİKTE BIÇAK GİBİ KESİLDİ 158

YAZICIOĞLU SUİKASTİ, MİT, EMNİYET İSTİHBARATI VE FETÖ 170

ESAD COŞAN VE MUHSİN YAZICIOĞLU: SATILMIYORSAN BİR İHTİMAL DAHA VAR 177

“BÜTÜN BUNLAR VARKEN HİÇBİR ŞEY YOKMUŞ GİBİ YAPAMAM!” 184

ALGI OPERASYONU ALANINDA BİR ZİRVE: MUHSİN YAZICIOĞLU SUİKASTİ 199

ESKİ EMNİYET İSTİHBARAT MÜDÜRÜ BÜLENT ORAKOĞLU’NUN YAZDIKLARI 206

*

“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM”

 

 (Kütüb-ü Sitte’den)

 

4924 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor:

"Bir erkek çocuk, hile (suikast) suretiyle öldürülmüştü. Hz. Ömer radıyallahu anh:

‘Bunun öldürülmesine San'a ahalisi iştirak etmiş olsaydı, bu tek kişi yüzünden bütün San'a ahalisini öldürürdüm!’ dedi."

4925 - Bir başka rivayet: "Dört kişi bir çocuğu öldürmüştü. Hz. Ömer dedi ki.." diye başlar, yukarıdaki gibi devam eder.

Buharî, Diyat 21; Muvatta, Ukûl 13, (2, 871).

 

4926 - İmam Mâlik anlatıyor:

"Hz. Ömer radıyallahu anh, tek bir kişi için beş veya yedi kişiyi öldürttü. Bunlar hile ile birini öldürmüşlerdi. Hz. Ömer talimatında şunu da ilave etmişti: "Bu tek kişinin öldürülmesine bütün San'a halkı katılmış olsaydı, hepsinin öldürülmesine hükmederdim."

Muvatta, Ukûl 13, (2, 871).

 


E-KİTAP: İBN ARABÎ’NİN MUTLAK TEŞVİŞİ

 

https://archive.org/details/ibn-arabinin-mutlak-tesvisi


İBN ARABÎ’NİN MUTLAK TEŞVİŞİ

 

Dr. Seyfi SAY


 

İÇİNDEKİLER

 

ŞARLATANIN SALAKLAR İÇİN UYDURDUĞU AKILLARA ZİYAN İBN RÜŞD PALAVRASI 3

SAĞDAN SOLDAN TOPLADIĞI ZIRVALARI KEŞF DİYE PAZARLAYAN SAHTEKÂR 14

ZAMPARANIN KERAMETİ 25

ZIRVALAR KOLEKSİYONUNDA ÜSLUB ARAMAK 32

ZAMPARALIĞA MARİFETULLAH KOSTÜMÜ GİYDİRMEK 41

ESKİ YUNAN’IN “HEYULA”SINI “NEFES-İ İLAHΔ YAPAN “HYLE”KÂRLIK 50

ALTIN KERPİÇ DEĞİL, TEZEK 56

KERAMETİ VE ÖZGÜNLÜĞÜ KENDİSİNDEN MENKUL ŞARLATAN 63

ENDÜLÜSLÜ KÜÇÜK BOY DECCAL 78

VAHDET-İ VÜCUD HEZEYANI 83

SAHTEKÂR BİR "DİN YOLU HARAMİSİ" SAPIK 135

 *

ŞARLATANIN SALAKLAR İÇİN UYDURDUĞU AKILLARA ZİYAN İBN RÜŞD PALAVRASI

 

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesi üç isim tarafından kaleme alınmış bulunuyor. O isimlerden Prof. Mahmut Erol Kılıç şunları söylüyor:

… İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini takdir edenler onun tasavvufta otorite oluşunu kendisine “Şeyhü’l-Ekber”, dinî ilimlerde müceddid oluşunu da “Muhyiddin” lakaplarını vererek ifade etmek istemişlerdir. Mâlikî kadısı ve kelâm âlimi Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’den (ö. 543/1148) ayırt edilebilmesi için bazı kaynaklarda adı İbn Arabî şeklinde de yazılmıştır. …

… İbnü’l-Arabî, bulûğ çağlarında bir mânevî işaretle inzivaya çekilip kendi iç âlemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar verdiğini, bazan on dört ay kadar süren bu halvet ve riyâzetlerin neticesinde mârifet kapılarının kendisine yavaş yavaş açılmaya başladığını söyler (el-Fütûḥât, I, 616). …

Bu sıralarda henüz on beş - on altı yaşlarında bulunan İbnü’l-Arabî, İbn Rüşd’ün dikkatini çekmiş, İbn Rüşd bu gençle tanışmak için babasından görüşme talebinde bulunmuştu. İbnü’l-Arabî, felsefî bakış açısıyla tasavvufî bakış açısının mukayesesi bakımından önemli semboller içeren bu görüşmede filozofun kendisine, “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye sorduğunu, ona hem “evet” hem “hayır” diye cevap verdiğini, “Bu ‘evet’ ve ‘hayır’ arasında ruhlar yerlerinden, boyunlar cesetlerinden fırlar” deyince İbn Rüşd’ün benzinin sarardığını, titremeye başladığını, birden sanki elli yaş yaşlandığını söyler ve bu görüşmenin sonunda İbn Rüşd’ün, herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükrettikten sonra, “Zira artık bu gibi hallerin erbabı kalmadı, biz hiç görmedik” dediğini, kendisinin de, “Allah’a hamdolsun ki işte biz bu zamanda bunlardan biriyiz” diye karşılık verdiğini kaydeder (el-Fütûḥât [nşr. Osman Yahyâ], II, 372-373).

Çocuk ne sanat öğrenmiş, ne mektebe gitmiş, ekmek elden su gölden, yan gelip yatmış..

Neymiş, keşf bekliyormuş.

Tembelliğin ve asalaklığın adını inziva koymuş.

*

İddiasına göre, bulûğ çağlarında bir mânevî işaretle inzivaya çekilmişmiş.

Büluğ çağından öncesi çocukluktur, çocukken inzivaya çekilmeyip de topluma karışsan ne yazar?

Ve de daha yeni âkil baliğ olmuş bir çocuğun manevî işaret hikayesini kim takar?

Senin anan baban yok mu, sana “Oğlum böyle inziva minziva ayaklarıyla temsel tembel asalakça bir hayat süremezsin, ya bir mektebe medreseye gideceksin, ya da bir sanat öğreneceksin, elinin emeğiyle geçinmenin yolunu yordamını bilmen gerekiyor” demiyorlar mı?

Neymiş, kendi iç âlemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar vermişmiş.

İç aleminde çocukluktan başka ne vardıysa?

Hz. Musa aleyhisselam gibi bir ulu’l-azm peygamber bile o yaşta “iç alemindeki hazineleri” ortaya çıkarabilmiş değil..

Lafa bakın, o yaştaki çocuk “bazan on dört ay kadar halvet ve riyâzetler” yapmışmış. Ve bunun neticesinde mârifet kapıları kendisine yavaş yavaş açılmaya başlamışmış..

Neyin marifeti?

İbn Rüşd’le ilgili hikayesine bakılırsa, herşeyin marifeti..

*

Hem inzivaya çekiliyorsun, hem de (İbn Rüşd de dahil olmak üzere) herkesin dikkatini çekiyorsun, bu nasıl oluyor?

Mesela şimdi şu yaşadığımız çağda 15-16 yaşlarındaki bir genç evinden hiç dışarı çıkmasa, insanların dikkatini nasıl çekebilir?. Milletin işi gücü yok da egzantrik bir çocuğu mu merak edecek?!

Dikkat çekmek için inzivada olmamak, insanlarla haşır neşir olmak gerekir. (Günümüzde inzivaya çekilen biri internet ve telefonla başkalarıyla temas kurabilir de, o devirde insanlarla ihtilat halinde olmadan dikkat çekmek mümkün değil.. İnsanlarla görüşüp konuşan biri inzivaya çekilmiş sayılmaz. Mesela sarayında oturup ayağına gelen kişilerle görüşen bir padişah inzivaya çekilmiş sayılabilir mi?!)

Dikkat çekmek için başkalarıyla görüşmek de yetmez, bunun için “sıra dışı” eylem ve sözler gerekir.

Ancak, ulema ve meşayihin önünde uzun yıllar diz çöküp ilim ve edep öğrenen alim ve fazıl kişiler, öyle duydukları her zırtabozluğa müşteri olmazlar.

Hele o yaştaki mektep medrese görmemiş bir çocuğa, bir tembel asalağa İbn Rüşd gibi bir adam asla itibar etmez.

Keşf ve marifet iddiasına da çöp kadar kıymet vermez.

*

Diyelim ki İbn Rüşd gibi biri böyle bir cahil çocuğa Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye sordu..

Sormaz da, sordu diyelim.

Bunu, verilecek cevabı (anlatılan hikayedeki gibi) kabul etmeye hazır bir öğrenci edasıyla sormaz, imtihan ve deneme için sorabilir.

Karşısındaki tüyü bitmemiş tıfıl, mantıksız şeyler söylerse, onun keşf hikâyelerinin batıl olduğu sonucuna varır.

İbn Arabî’nin anlattığı hikâyede ise İbn Rüşd, (Türkiye’de şeyhlik taslayan bazı sapık sahetkârların cahil halkı keşf, ilham vs. masallarıyla aldatarak şehevî arzularına ram etmelerini hatırlatacak şekilde) aptal bir cahil gibi davranıyor.

Güya tüyü bitmemiş tıfıl, İbn Rüşd’e hem evet, hem hayır diye cevap vermiş..

Cevap ya evet ya da hayır olabilir.. “Üçüncü hal” imkânsızdır.

“Bazısı uyuyor, bazısı uymuyor” dese, onu anlayacağız. Demiyor.

“Ne evet, ne hayır!” dese, bunun da bir mantığı var.. Böylece dolaylı olarak “Cevap vermiyorum” demiş olur..

Öyle yapmıyor, cevap veriyor, akıl ve mantığın bütün kurallarının içine ederek.

İbn Rüşt böyle salakça bir cevaba kıymet verecek adam mıdır?!

Sararıp solmuşmuş da, titremişmiş de, 50 yaş yaşlanmışmış da..

Gel de inan!

*

İnsanlar, “âdeten imkânsız” mucizeler gösteren yaşlı başlı, toplumda saygınlığı olan peygamberler karşısında bile böyle haller sergilemiyorlardı.

Hele de sahip oldukları ilim dolayısıyla herkesin saygı gösterdiği kişiler hiç..

Mesela, Yahudiler’in arasından çıkan Hz. İsa aleyhisselam’a yahudi alimleri, itibarlı bir aileden geldiği, olağanüstü ve şaşırtıcı mucizeler gösterdiği, daha üç günlük bebekken konuşmuş olduğu halde tabi olmadılar.

Sayısız mucize gösterdiği halde..

Böyle bir dünyada, İbn Rüşd gibi bir adam, peygamber olmadığı kesin olan, elinden mucize vs. de çıkmayan bir cahil yeniyetme çocuk karşısında böylesi aptalca haller sergileyebilir mi?!

Sergilemeyeceği kesin, fakat şu yaşlı dünyada, İbn Arabî şarlatanının aptalların aklını almak için uydurduğu bir masala sorgusuz sualsiz inanancak sürü sepet dangalak var.

*

İbn Rüşd gibi bir adamın böyle bir soruyu sorulabilmesi için, karşısındaki kişinin uzun bir medrese öğrenimi görmüş, Kelâm ve Mantık ilimlerini yalayıp yutmuş bir otorite olması gerekir.

Onun gibi bir adam, büluğ çağına girince inzivaya çekilen (mektep medrese görmemiş) cahil bir çocuğa, sanki kendisinin “aklî ve naklî ilimler” çerçevesinde bildiği herşeyi biliyormuş gibi, “Keşfin o bilgilere uyuyor mu?” diye sorabilir mi?!

Keşf ile kazanılan bilgi (marifet), Kelamcıların bilgisine karşılık geliyorsa, keşf sahiplerinin Kelamcılara (hem manen, hem de bilgi açısından) hiçbir üstünlüğü yok demektir.

Yok eğer keşf ile kazanılan bilgi (marifet), Kelamcıların bilgisi ile ilgisizse, o takdirde de, bir kimse, keşf ile ulaştığı bilginin Kelamcıların bilgisi ile ne kadar örtüşüp ne kadar örtüşmediğini bilemez.

Bilebilmesi için önce Kelamcıların ilmini öğrenip sonra keşfte bulunmuş olması gerekir.

*

Evet, İbn Arabî denilen kalpazan soytarı güzel hikâye uydurmuş.. İbn Rüşd’e “Bu ‘evet’ ve ‘hayır’ arasında ruhlar yerlerinden, boyunlar cesetlerinden fırlar” demişmiş de, İbn Rüşd’ün benzi sararmış da, titremeye başlamışmış da, birden sanki elli yaş yaşlanmışmış da..

Sen onu külahıma anlat!..

Beş on yaş da değil, birden bire elli yaş yaşlanmışmış.. Hey babam, dile kolay, 50 yaş.. Yarım asır..

Niye yaşlanmışsa?.. Sanki kıyamet suruna üfürülmüş..

Peygemberlerle karşılaşan insanlar bile onların sözleri karşısında böyle bir hale girmiyorlardı. Küçük at da civcivcler yesin!

Dahası da var, bu görüşmenin sonunda İbn Rüşd, “herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan” birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükretmişmiş.

Hikayede bilgi diye birşey de yok.. Som ve saf zırva var.

Çocuk cahil.. Mektep medrese görmemiş.. Hocaların önünde diz çökmemiş.. Bütün yaptığı halvete girmek.. Tembelin önde gideni, mektep kaçkınlığının, tembellik ve asalaklığın adını halvet koymuş.

Sanki halvete girmek zor birşey..

Halvetin en keskin biçimi, hapishanede hücreye kapatılıp bütün insanlardan tecrit ve izole edilmektir.

Evinden çıkmazsın, al sana halvet!.. Oh, yan gel yat!. Yaptığın hiçbir şey yok, oturmuş keşf bekliyorsun..

Yani bu çok mu önemli birşey?!

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hadîsini öğrenmek için günlerce yol kateden ilim aşıkları nerde, bu tembel asalak nerde!

*

Hani İbn Rüşd bu tüyü bitmemiş cahil tıfıla imtihan için bazı sorular sormuş, o da bunlara (medresede yıllarca dirsek çürütüldükten sonra zar zor öğrenilen hususlarda) şaşırtıcı derinlikte cevaplar vermiş olsa, anlayacağız.

Anlatılan hikâyede bu da yok.

Masala göre İbn Rüşd, “Artık bu gibi hallerin erbabı kalmadı, biz hiç görmedik” diyor.

Böyle diyen bir insan, 15-16 yaşındaki bir çocuk hakkında birşeyler duyduğunda buna önem verir mi?!

“Artık bu gibi hallerin erbabı kalmadı, önce medrese tahsili görmüş nice büyük büyük şeyhler gördük, hiçbirinde böyle bir hal yok yok, cahil bir çocukta mı olacak!” der, geçer.

Hikayeye göre İbn Rüşd bunu demiyor,  “herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan” birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükrediyor.

Bilgi dediği de (masala göre) evet ve hayırı buluşturma salaklığı..

Zır cahil çocuk, gayet mütevazi bir şekilde “Allah’a hamdolsun ki işte biz bu zamanda bunlardan biriyiz” diye karşılık vermeyi de unutmamış.

Yersen!

Yaşadığı devrin sahtekâr sapık yalancılarından biri.. Başka da birşey değil.

*

Belli ki bu İbn Arabî denilen soytarı, Eski Yunan filozoflarından Plotinus’un bu intihalci müridi, memleketi Endülüs’te dikiş tutturamamış, cemaziyelevvelini bilen insanlara masal anlatamayacağı için denizi aşıp çok uzaklara, Mısır, Suriye ve Anadolu’ya gitmiş, uydurduğu masallarla, mazisini bilmeyen aptalları peşine takmış.

O devirde telefon yok, internet yok, kim kalkıp da adamın soyunu sopunu, Endülüs’teki halini araştıracak, gidip onu tanıyanlardan gençliği hakkında malumat toplayacak?

Dolayısıyla atış serbest..

Yalandan, palavradan kim ölmüş?!

*

Bir başka husus şu: İbn Rüşd, öyle keşf ü keramet babından söylenecek sözlere itibar edecek biri değil.

Böyle mektep medrese görmemiş cahil bir çocuğu geçtik, ömrü medrese ve tekkelerde geçmiş yaşlı bir alim ya da şeyhin bile keşfiyat adına söyleyeceği sözlere dönüp bakmayacak biri.

Onun, 15 yaşındaki tüysüz bir cahil çocuğa, vahyin muhatabı peygamber muamelesi yaparcasına “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye (Türkiye’deki sapık şeyh taslaklarının peşine takılmış hurafeci cahil vatandaşlar gibi saftirikçe, verilecek cevabı ilkokul öğrencisi safiyetiyle kabul etmeye hazır şekilde) bir soru yöneltmesi mümkün değildir.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbn Rüşd” maddesinde yer alan şu satırlar bunu anlamak için yeterlidir:

Ona göre vahiy ile akıl uyum halindedir. Bu uyum, ya doğrudan nassın zâhirinden anlaşılan mâna ile veya hakikatin birliği ilkesine dayalı olarak yapılan te’villerle gerçekleşir. … Akıl burhan yöntemini kullanır, vahiy ise hem akla hem hayale hem de hisse hitap eder; dolayısıyla akıl yürütme (burhan), diyalektik (cedel) ve retorik (hitabet) yönteminin üçünü birden kullanır. Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel şekilde tartış” (en-Nahl 16/125) buyururken bu konuda her üç yöntemin (hikmet, öğüt ve cedel) kullanılmasını istemektedir. İbn Rüşd’e göre kesin bilgi burhanadiyalektik bilgi zan ve tahmine, retorik ise hayale dayanır. …

… Bu demektir ki şeriat, insanların Allah’ı ve bütün var olanları burhana dayanarak bilmesini emretmektedir. …

… İbn Rüşd, Aristo mantığının genel kavramlarından yola çıkarak zihnî ve kültürel kapasite açısından insanları üç grupta değerlendirir: Bilgi edinme sürecinde aklî yöntemi kullananlar (burhan ehli), diyalektiği kullananlar (cedelciler), başkalarından duyup işiterek bilgi edinenler (hitabet ehli). … Hakikat hakikate zıt olamayacağına göre akılla elde edilen bilgi ve delillerle vahiy yoluyla elde edilen bilgi ve deliller asla birbirine ters düşmez

*

İşte İbn Rüşd, bu kafada bir adam.. Ona göre, bilgi ve marifet bahsinde keşfin yeri yok.

Böyle birinin, 15 yaşındaki cahil bir keşf pazarlamacısına (ahmak bir öğrenci ya da ilkokul birinci sınıf öğrencisi edasıyla, verilecek cevaba inanmaya hazır halde), “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” şeklinde aptalca bir soru yöneltmesi mümkün müdür?!

İbn Arabî soytarısına göre bunu yapmış, aldığı cevaplar karşısında da titremiş, sararıp solmuş, hatta neredeyse elli yaş yaşlanmış.

Soytarı büyük palavracı, büyük şarlatan.

*

Sözde daha 15-16 yaşlarında keşf yoluyla herşeyi öğrenmiş, hatta İbn Rüşd’ün bütün bildiklerine vakıf olmuş, onun Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” şeklindeki sorusuna cevap verecek hale gelmiş.

Ve de verdiği evetli ve hayırlı saçmasapan cevabıyla İbn Rüşd’ün sararıp solmasına, titremesine, neredeyse 50 yaş yaşlanmasına neden olmuş.

Ancak, M. Erol Kılıç’ın laflarının devamı, İbn Arabî’nin o yaşlarda bomboş bir cahil çocuk olduğunu ortaya koyuyor:

“On sekiz yaşında iken Lahmî’den kırâat-i seb‘a, aşere ve takrîb öğrenimi gördü. Lahmî’den ayrıca İbn Şüreyh’in el-Kâfî’sini, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’den de bazı hadis kitaplarının yanı sıra İbn Hişâm’ın es-Sîre’sinin şerhi olan er-Ravżü’l-ünüf isimli kitabını okudu. Kadı İbn Zerkūn’un derslerine uzun bir süre devam edip icâzet aldı (kendisi, bütün hocalarının ve okuduğu kitapların listesini el-İcâze adlı eserinin başında saymıştır [s. 23-32]). Bu suretle zâhirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra mânevî ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murakabeye daha fazla yönelen İbnü’l-Arabî, 580 (1184) yılında seyrüsülûkünün henüz başında iken bazı tasavvufî makamlara ulaştı (el-Fütûḥât, II, 425). Başlangıçta kendisine dertlerini açacağı hiçbir rehberi olmadığını söyleyen İbnü’l-Arabî sonraları gerek zâhir gerekse bâtın ehli birçok üstattan istifade etmiş; büyük bir kadirşinaslık örneği olarak kendilerinden faydalandığı 300’ü aşkın kişinin mânevî hallerine ve hikmetli sözlerine yeri geldikçe el-FütûḥâtKitâbü’l-ḲuṭbDürretü’l-fâḫire ve Rûḥu’l-ḳuds gibi eserlerinde isimlerini de vererek temas etmiştir. İlk mürşidinin adını Ebü’l-Abbas el-Uryebî olarak verir.”

İlk mürşidi Ebu’l-Abbas el-Uryebî diye biriymiş.. Hani sen daha büluğ çağında keşf ü keramet sahibi olmuş, herşeyi bilir hale gelmiştin, ne oldu, niye mürşid eteğine yapışıyorsun?

Üstelik, bunu terbiye için bir mürşid de kâfi gelmemiş.. Ebu’l-Abbas onun ilk mürşidi.. Turpun büyükleri geride..

Görüldüğü gibi, sözleri birbirini çürüten saçmasapan palavralar durumunda.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."