İnternette yayınlanan bir yazıma,
Esad Efendi ile ilgili tartışmalarda adı geçen S. G., Ağustos 2014’te şöyle bir
e-posta mesajıyla cevap vermişti:
Submitted on 2014/08/16
at 7:00 am
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM i
Sayın Seyfi Bey,
İslamda en büyük günahlardan biri iftira etmek ve
fitne çıkarmaktır.
Rahmetli Es’ad efendiye
mürşidim(peygamber s.a.s vekili) diye
hizmet etmeye çalıştım.HASETÇİ ve
zavallı bazı şahıslar bana
iftira ederek çok büyük günaha
daldılar.
Kaza günü ben olay yerinde değil 800 km uzakta
brisbane şehrindeydim.
Bunu Hüseyin Kara ve cevdet bey(araçta
olan insanlar) teyit eder.
Ayrıca eski yazılarınızda sizin de
belirttiğiniz gibi ben 1 sene daha AİLEMLE
Brisbane de cemaatin içine ,aynı
camiide kaldım .Türkiye ye dönünce
çocuğum ES’AD efendinin okulu ASFA da
ögretimine devam etti…10 senedir
aynı camiide sabah akşam ”sakallı
”olarak beni görebilirsiniz.İsmim ve
kimliğim ise 50 senedir aynı
elhamdulillah.
Kurduğum vakıfla (bunu söylemek istemezdin ama)
Türkiye ve Afrika da
Prof. Es’ad COŞAN adına 4 tane
Camii/mescid ve 3 tane su kuyusu ve
kuran kursları yaptık.
Sizin gibi yüksek fasih ve belagat sahibi ve
doktorasını yapmış bir zatın
masum bir insanı delilsiz ispatsız
mesnetsiz bir şekide suçluyacağını
zannetmiyorum. Ahir zaman da İFTİRA
atıp insanları sıfırlamak maalesef çok
kolaylaştı ama bunun ALLAH katında
elbet bir hesabı vardır. Bana iftira atıp
yayanlara cevabı ALLAH c.c verecektir.
ALLAH sizi de kuru iftira dan korusun.
Hasbünallahü nimel vekil.
s.g
*
Evet, S. G.’ün açıklamasının ikna
edici bir dille yazılmış olduğu görülüyor. Ancak, bazı sorulara cevap
olmaya yetmiyor.
Bir vakitler, S. G.’ün, hakkındaki
dedikodularla ilgili olarak, Prof. Dr. M. Esad Coşan Hoca’nın oğlu Nureddin’le
görüşmüş olduğunu, ancak ona bile ev adresini vermekten
kaçındığını, nerede nasıl ikamet ettiğinin kimse tarafından
bilinmediğini duymuştum. (Hadi kimden duyduğumu da söyleyeyim, Hakyol Vakfı
Genel Müdürü Av. Hasan Pak’tan..)
Bana söylendiğine göre, Nureddin, “Adam bana ‘Hocam’ diyor fakat adresini istediğimde vermiyor” demiş
bulunuyordu.
Kaza günü olay yerinde değildiyse,
ve buna Hüseyin Kara ile Cevdet Bey şahitlik ediyorsa, “Hayır,
öyle değildir” diyemeyiz. (İkisiyle de 1997 yılında Avustralya’da tanışmıştım.)
Öyledir, dediği gibi, o gün 800 km
uzaktaki Brisbane’da kalmış olabilir.
Belki de bu, olağanüstü ya da sıradışı “şans”ının
zannettiğimizden de büyük olduğunu gösteren bir işarettir.
Yani kalkıp, taa Avustralya’ya, Esad
Efendi’nin yaşadığı şehre, sırf ona olan derin bağlılığınız yüzünden
yerleşecek, gönüllü şoförlüğünü yapacaksınız,
fakat, öldüğü kazada, yanında olmayacaksınız.
Muhteşem!
Yani muhteşem bir şans..
*
On senedir aynı camide ise S. G.,
neden bu caminin adını ve adresini vermemektedir?
Elli senedir aynı kimlikle yaşıyorsa, neden doğduğu, çocukluğunu ve
gençliğini geçirdiği, öğrenim gördüğü yer hakkında bilgi yok?
Mesela ben, Sivas’ın Gürün ilçesinin
Karadoruk köyünde dünyaya geldim.
Çocukluğum köyümde ve Gürün’de
geçti. İlkokulu Gürün’de Kurultay İlkokulu’nda,
ortaokulu Yıldızeli’de Pamukpınar Öğretmen Lisesi’nde, liseyi ise Gürün
Lisesi’nde okudum. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni
bitirdim.
Evet, S. G., kurduğu vakfın adını,
gerçekleştirdiği hizmetlerin “nerelerde” yapılmış
olduğunu da açıklamalıydı, gölgeler üzerinden mesaj vermemeliydi.
Bunları açıklamasının bir zararı
yok. Tam aksine, teyit etme, doğrulatma imkânı olurdu.
Bu hizmetleri yapmış olsa bile (Ki, “çakma”
vakfının internet sitesinde sözü edilen camilerin/mescitlerin “açık adreslerini, telefonlarını ve fotoğraflarını” görmeden
buna kesin bir şekilde inanmak mümkün değil), bu, onunla ilgili “derin
bağlantı” şüphesini şu anda izale etmeye yine de yetmez.
*
Hiç kimse, “meşru” zenginliğinin
kaynağını açıklamaktan kaçınmaz.
Tam aksine, “Babam şöyle bir zengin
tacirdi, çok sıkıntılar çekip servet edinmişti” veya “Ben şu şu işleri, filanca
yerde yaptım, şansım yaver gitti” der.
S. G., bu hizmetleri hangi parayla yapıyor, şu anda geçimini nasıl
sağlıyor?
“Çakma” vakfını, bazıları gibi bağışlarla mı finanse ediyor?
Eğer öyleyse, isimlerini internette yayınlayarak bağışçılarını onurlandırması
yanlış mı olur?!
S. G.’ün (adını sanını, yerini
yurdunu bilmediğimiz) vakfını, kimler hangi saiklerle veya
dürtülerle desteklemektedir?
*
Elimizdeki bilgiler, S. G.’ü merhum
Esad Efendi’nin ölümünden sorumlu tutmaya yetmez.
Fakat onun, birtakım “derin bağlantılar içinde” olmadığına ikna olmamıza da yetmez.
Özetle:
Bir: S. G.’ün
cevabı ikna edici bir dille yazılmış olmakla birlikte, müşahhas bilgiler taşımamaktadır.
İki: Verdiği
cevap, Hasan Mezarcı’nın kendisi hakkında ortaya attığı iddiayı tümden geçersiz kılacak nitelikte değildir.
Elbette Hasan Mezarcı da
yanılabilir.
Fakat…
Yanılmayabilir de..
*
S. G. için üç ihtimal var..
Birincisi: S. G. samimi, kendisini
28 Şubat’ın zulmü yüzünden çile çeken şeyhi Esad Efendi’ye ivazsız garezsiz
adamış olağanüstü fedakâr bir derviştir.
İsmi de (S. G.) sahte değildir,
gerçektir.
Bu durumda, şimdi paranoyakça
denilebilecek bir tedirginlikle saklanması, ismiyle ve cismiyle ortaya
çıkmaması, mazisini (doğduğu belde, yaşadığı yerler ve komşuları, okuduğu
okullar, çalıştığı yerler) gizlemesi anlamsız hale gelir.
*
İkinci ihtimale gelelim..
S. G., CIA’in, MOSSAD’ın ya da
İngiliz Gizli Servisi’nin Türkler arasındaki ajanlarından biridir..
Böyle olduğu varsayılırsa, MİT’in bu
şahsın peşine hiç düşmemiş olması, bu güzide kurumumuzu o gizli servislerin
(dış güçlerin) suç ortağı haline
getirir.
Son (üçüncü) ihtimal: S. G.’ün,
(geçmişte yaptıklarını gelecekte yapacaklarının teminatı kabul edebileceğimiz)
MİT’in adamı olmasıdır.
Hangi ihtimale inanmalıyız?
*
Kısacası, S. G.’ün S. G. olarak
hayatını sürdürmemesi, kayıplara karışmış olması, geçmişi hakkında hiçbir şeyin
bilinmemesi, bu ismin sahte olduğunu, ve kullanım süresinin Esad Efendi’nin
ölümüyle bittiğini düşündürüyor.
Esad
Efendi vefat edince hemen ortadan kaybolmamış olması bir anlam ifade etmiyor..
Çünkü
hemen ortadan kaybolması, Esad Efendi’nin vefatı ile kendisinin varlığı
arasında kesin bir ilişki bulunduğunun düşünülmesine, şüphelerin derhal kendisi
üzerinde toplanmasına neden olurdu.
*
Bu
S. G. konusunda Esad Efendi’nin “varis”i/oğlu “doğal lider” Nureddin Coşan’ın
ve AK Parti iktidarının hiçbir adım atmamış olması tuhaf..
“Doğal
lider” Nureddin, 23 yıldır ülkeyi yöneten Erdoğan’dan, dördüncü kat göğe
yükseltilmiş Hz. İsa ya da Dünya’yı terk edip Mars’a yerleşmiş bir uzay yolcusu
gibi kayıplara karışan S. G.’ün gerçek
kimliğinin tespitini isteyebilirdi.
S.
G.’ün bulunması Erdoğan’ın sadece bir işaretine bakar..
Ne
diyorlardı, “Hırsız evin içinden ise
kilit kontrol edilmez” mi diyorlardı?..
Buna benzer birşeydi o söz.
S.
G., gerçekten S. G. idiyse, sorun yoktu.. Bütün hayatı boyunca bu isimle
yaşamıştıysa, ondan şüphelenmekten vazgeçebilirdik.
Ama,
öyle anlaşılıyor ki, gerçekte S. G. diye biri yok.
Saklanıp
gizlenmesine neden olan eşsiz paranoyası da numara..
Saklanması,
korkması için hiçbir neden yok.. Ama adam bütün hayatını da uydurma/kurgusal (mazisiz,
tarihsiz, tarifsiz) bir sahte kimlikle de geçiremez ki! Ne yapsın!
*
Bu
süreçte “doğal lider” Muharrem Nureddin Coşan’ın da tuhaf açıklamalar yapmış
olduğu görülüyor.
Mesela
bir seçim sırasında “Aziz Başkan”ı Erdoğan’a yönelik destek açıklamasında “4 Şubat 2001’i tasarlayanlar kahrolmuştur”
diyebilmişti.
4
Şubat 2001, Esad Efendi’nin vefat tarihi.
“Aziz
Başkan”ı, bunu söylemesini gerektiren ne yapmıştı?
Bunu
öğrenemedik..
Ne
olmuştu da “4 Şubat 2001’i tasarlayanlar
kahrolmuştur” diyerek dosyayı kapatıyordu?
Zafer
türküleri ve marşları söylemeyi gerektiren ne yaşanmıştı?
4
Şubat 2001’i böylece “tatlıya bağlayarak” unutturmak istemesinin ardındaki
sır ya da etken ne?