Şu satırlar, İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı
kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın, eseri
tanıtmak için yazdığı hurafeler arasında yer alıyor:
“… İbn Arabî Tedbîrât’a yazdığı
girişte … “Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse
ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında fark vardır” (s.
46) diyerek tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden
söyleyen” kimseler olduğuna dikkat çekmiştir. … tasavvufî idrak “cüz’î akl”ın
ötesinde “kalp ve gönül” dediğimiz bir meleke ile ilgilidir. Bütün
“îman” konularında bu melekesini kullanmak durumunda olan insan, hususî bir
gayret ile bu melekesini daha da geliştirip “akıl tavrı”nı gerçekten
aşmak mertebesine yükselebilir.”
(İbn Arabî, Tedbîrât-ı
İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk,
haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix.)
Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile
Rabb’inden söyleyen kimse arasında elbette fark vardır.
Fakat, tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler
sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğu lafı bir palavradır.
(Ayet ve hadîs-i kudsî nakletmeleri durumu hariç.)
Değil tasavvuf ehlinin, peygamberlerin bile
söylediklerinin bir kısmı zanna dayanır. İçtihatlarının
durumu budur. (Ulemadan farkları, onların içtihat hatalarının vahiyle
düzeltilmesidir. İsabetli olunca mesele yok.)
Tasavvuf ehlinin sözleri “hadîs-i kudsî”
değildir.
Üstelik, tasavvuf ehli diye bilinenlerin birçoğu
resmen sapıktır, “şeytandan söyleyen” durumundadırlar.
Ancak, hadîs-i şerifte belirtildiği üzere bu ümmette “muhaddesûn”
(kendilerine ilham olunanlar) vardır, fakat bunun için tasavvuf ehli
zümresinden olmak şart değildir. Ya da şöyle söyleyelim: Tasavvuf ehli olmak,
muhaddesûndan olmayı gerektirmez ve garanti etmez.
*
İbn Arabîci hurafe prof.u Tahralı’ya
göre (O kendisini tasavvuf prof.u zannediyor) “Tasavvufî idrak
‘cüz’î akl’ın ötesinde ‘kalp ve gönül’ dediğimiz bir meleke ile
ilgilidir”miş.
Eğer böyleyse, tasavvufî idrak denilen şey,
idraksizlik ve ahmaklığın ta kendisi demektir.
Akılsız dindarlık da, tasavvuf da olmaz.
Ayrıca, kalb ile akıl birbirinden ayrı şeyler
değildir. Ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:
“Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki,
kendileri için onlarla akıl erdirecekleri kalbler ve onlarla
işitecekleri kulaklar olsun! Ama şu gerçek ki, gözler kör olmaz, fakat
göğüslerdeki kalbler kör olur.” (Hac, 22/46)
Kalb, akletmek için vardır. Kalbin akletmenin dışında
ya da ötesinde, aklı devre dışı bırakan bir hassesi yoktur.
*
İmam Gazzalî, fıkıh usûlü kitabı el-Mustasfa’da şöyle demektedir:
“Akıl deliline hiçbir şekilde muhalefet mümkün değildir.”
(Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev.
Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik Y., 2006, s. 37.)
Aynı şekilde Bediüzzaman da şunu
söylemektedir:
“Yerleşmiş usuldendir [İslamî ilimlerin temel usul
kaidelerindendir]: Akıl ve nakil [vahiy]
çatıştığında, akıl asıl alınır ve nakil tevil olunur. Fakat o
akıl, akıl gerektir.”
(Bediüzzaman Said
Nursî, Muhâkemat, İstanbul: Şahdamar
Y., 2005, s. 23.)
Evet, o akıl, senin akıl zannettiğin akılsızlığın
değildir.
*
Ehl-i Sünnet uleması, bilgi kaynakları (ya da bilgi
edinme yolları) olarak şu üç şeyi sıralamışlardır: Akıl, havass-ı
selime (sağlam duyular), haber-i sadık (doğru haber).
Vahiy (nakil), “doğru haber” kapsamına girmektedir.
Keşf, ilham, rüya vs., Ehl-i Sünnet tarafından “kesin” bilgi kaynağı
kabul edilmez.
Hiç bilgi vermez değiller, fakat hataya açıktırlar ve
“kesinlik” taşımazlar. Özellikle dinî meselelerde ve hak-hukuk bahislerinde
dikkate alınmazlar.
Basit bir misalle açıklamaya çalışalım:
Mahkemede hüküm verme konumunda olan hakim, herkesçe
kabul edilen aklî ilkelere, beş duyu vasıtası ile
algılanıp kayda geçen verilere, ve doğru olduğu anlaşılan haberlere
(şahitliklere) dayanarak karar verme durumundadır. “Ben dün bu konuyla
ilgili bir rüya gördüm, o yüzden şöyle hükmediyorum” veya
“Benim kalbime şöyle bir duygu geliyor, içimden bir
ses şunu diyor, o yüzden hükmüm şu” diyemez.
Dinî konular mahkemelerde karara bağlanan dünyevî
davalardan herhalde daha az ciddi değildir.
*
Hanefîler’in itikatta tabi oldukları büyük
alim İmam Matüridî rh. a., sağlam duyular ve nakil (haber,
vahiy) yoluyla erişilen bilginin doğruluğunun da yine akılla
anlaşılacağını ifade etmektedir:
“Aslında nesne ve
olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar
hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin gelişinden
sonra bile –şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde
edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve
bir de sadece tefekkür ve istidlalle ulaşılabilecek hususların ortaya
çıkarılmasıyla mümkündür.”
(Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b.,
İstanbul: İSAM, 2015, s. 51.)
Evet, sağlam duyular ve doğru
haber de "kesin" bilgi kaynağı ya da vasıtası iseler de,
“nihâî bilgi” akıl çerçevesinde ortaya çıkar.
Bu durumda, İbn Arabîci hurafe ehlinin “akıl”
ile bağını koparmış “gönül”ünün “bilgi” (marifet) bahsinde
yeri ne olabilir?
"Akletmeyen, akla savaş açmış kalb"
ile nereye varılabilir?!
“… Haktan sonra dalaletten (sapıklıktan) başka
ne vardır?! ....” (Yunus, 10/32)
*
Kelam ilminin müstesna otoritelerinden Seyyid Şerif Cürcanî, meseleyi şöyle açıklamakta
ve bir bakıma İmam Matüridî’nin sözünü şerhetmektedir (Normal
parantez içi ifadeler, Mevâkıf yazarı
Adudiddin el-Îcî’ye aittir. Parantez dışı ifadeler ise, Seyyid Şerif
Cürcanî’nin şerhi durumundadır. Köşeli parantezler ise tarafımızdan
eklenmiştir):
(Delil, ya) ister yakın ister uzak olsun
(bütün öncülleriyle aklîdir, ya) aynı şekilde (bütün
öncülleriyle naklîdir, ya da bu ikisinden bileşmiştir. Birincisi)
kesinlikle nakle dayanmayan saf (aklî) delildir. (İkincisi) ki bu, saf
naklî delildir ([böylesi bir delil türü] tasavvur edilemez. Çünkü) naklî delilin medlûlün [delâlet
olunan şeyin] bilgisini vermesi için (haber verenin doğru olması gerekir. Haber
verenin doğruluğu ise ancak akılla sâbit olur.) Bu, aklın,
onun [haber-i sadıkı yani doğru haberi getiren bir peygamberin] doğruluğuna delalet eden mucizede nazar etmesidir
[düşünmesi, ölçüp tartmasıdır]. Eğer [peygamberin getirdiği
haberin doğruluğu, mucize söz konusu olmaksızın salt] nakille
ispat edilmek istenirse devr veya teselsül olur [Devr,
modern tabirle totoloji, birşeyin yine kendisiyle ispatlanmasıdır. Yani peygamberin,
“Verdiğin haberin doğruluğunu nerden bilelim?” sorusuna, “Çünkü ben bir
peygamberim” şeklinde cevap vermesi, “Peki peygamber olduğunu nerden bilelim?”
sorusuna da, “Çünkü getirdiğim haber peygamber olduğumu bildiriyor” demesidir.
Burada teselsül/silsile ise, naklin/haberin doğruluğunun yine
bir başka haber ya da nakille ispatlanmaya çalışılması anlamına gelir. Ancak, o
haber ya da naklin doğruluğu için de bir başka haber ya da naklin delil olarak
getirilmesi gerekir ki, bu silsile sonsuz biçimde uzar, dolayısıyla varlığı ile
yokluğu eşit hale gelir]. (Üçüncüsü) yani aklî
ve naklîden bileşik olan (ise bizim) genel olarak nakle dayandığı için
(naklî diye isimlendirdiğimiz delildir.) Dolayısıyla delil, saf aklî ve aklî
ve naklîden bileşik olmak üzere iki kısımla sınırlıdır.
İşte tahkîk [deliller yardımıyla hakikati arama] budur.”
(Seyyid Şerîf
Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, çev. Ömer
Türker, İstanbul: Kırk Gece Y., 2011, C. 1, s. 211.)
[Bu
meseleler için, internetten okuyup indirebileceğiniz FELSEFE, BİLİM VE İMAN (SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ) adlı kitabımıza
bakılabilir: https://archive.org/details/felsefe-bilim-ve-iman-saf-akilsizligin-tenkidi]
*
Mesele bu kadar açıkken bu sözde “Rablerinden
söyleyen” boş beleş ukalalar neden akıl ile kalbi birbirine düşman ilan
ediyorlar diye sorarsanız cevap şu:
İlhamlarını Rableri Allahu Teala’dan değil, Eski
Yunan’ın kafası karışık filozoflarından alıyorlar da ondan.
Bazısı bunu dini bozmak ya da (İbn Arabî kalpazanı
gibi) farklı şeyler söyleyerek artistlik yapmak için kasten yapıyor, bazısı da,
tasavvuf ehli diye bilinen kişilerin her yazdıklarını “ilahî ilham ve keşf”
ürünü zanneden saftirik taklitçiler oldukları için.
Hristiyan ilahiyatçılar da, özellikle modern bilimin
gelişmesinin ardından, akıl-kalb (ya da akıl-gönül) ayrımına sıkı sıkıya
sarılmış durumdalar. Tahrif olunmuş haliyle Hristiyanlık akıl tarafından kabul
edilebilir olmaktan uzak olduğu için onlar, asırlar öncesinden, “İman akıl
değil gönül işidir” demeye başlamış bulunuyorlardı.
Batı'nın dünyevî başarısı ve teknolojik üstünlüğünün
etkisinde kalan bazı "yarım hoca" müslüman okumuşlar, hristiyan
ilahiyatçıların söylemlerini İslam dünyasına taşımakta gecikmediler.
Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mısır'a gitmek zorunda
kaldığında, oradaki Ezher hocalarının bile (tasavvufçu olanı
ve olmayanıyla) bu sakat ve yanlış görüşü savunmaya başlamış olduklarını
gördü. Mevkıfu'l-Akl kitabını bu zihniyetle mücadele
için kaleme aldı.
*
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca da, Fransızca’dan Metalib ve Mezahib adıyla
tercüme etmiş olduğu felsefe tarihi kitabı için yazdığı uzun “giriş”te bu konuyu
irdelemiş, Batı’daki düşünce akımlarından etkilenen müslüman aydınların/münevverlerin
söz konusu hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini taklit ederek akıl
düşmanlığı yapmalarındaki sakatlığa dikkat çekmiş durumda.
Şu ifadeler söz konusu "giriş"te
yer alıyor:
“Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile
felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din
bahsinde felsefenin [aklın] ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın
birliğini tesbitten başka birşey olmuyor…
“Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir
Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl
dinî mahiyete temas eden bu felsefe, …, Allah’ın birliğine varmaktan başka
birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine
felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor,
teslis ise akla zıt bir akide oluyor. ‘Akıl Allah’ın
birliğini anlar, fakat “üçlü bir Allah”ı anlayamaz’ deniliyor.
Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme
bularak iptal ediyor….”
(Elmalılı M. Hamdi
Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde,
çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)
“… Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din
felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm
[kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm
(Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor….
Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak
lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, ‘imkânın isbatı’ gibi mühim bir
vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile
varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması]….” (s. xxxviii.)
“Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık,
varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer
hissiyatının Hakk’a olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam
ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap
içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine
hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler.
Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar.
Onda güya bir sanat şiiriyeti görür…. Akıl, mutlak hakkın
bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden
ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, ‘hakikat’te tenakuz (çelişki)
bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz
bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında
anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl
buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin
büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız
eder…. Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat
etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın
idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar sahasında değil, mümkün olanlar
sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat mümkün
olanın mevcudiyeti salt akılla bilinemez, gözlem ya da haberle bilinir]…. Bu
bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse
de, … Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte
hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak
cehil [teorisi] ile de (insan bilgisini tümden reddeden ["şüphecilik" esaslı] sofizm ile de) müdafaa
edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, mutlak sofizm
bile, tenakuzun (çelişkinin) esasını itirafa mecburdur.” (s. xlii-xliii.)
Evet, merhum Elmalılı Hoca, "Hristiyanlık akidesi karşısında aklın
kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur" diyor.
Tasavvuf karşısında aklın kusurundan bahsetmek de abestir.