ankara ilahiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara ilahiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NE SİHİRDİR NE KERAMET, METİN TENKİDİDİR BU MERET

 



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 9

 

Evet, ilahiyatçı Doç. İlyas Canikli’nin, Müslümanların bir halife etrafında birlik ve beraberliği sağlanınca ikinci bir kişinin “Ben de halifeyim” diyerek ortaya çıkmasına izin verilmemesini emreden hadîsi (dört ayrı sahabîden rivayet edilmiş olmasına rağmen) sanki sübutu (varlığı) şüpheliymiş gibi göstermek için salak numarasına yatmış olduğunu, bu yazı serisinin ilk iki bölümünde göstermiştik.

Tüm diğer Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü mensupları gibi milleti salak zannettiği için kolayca salak numarasına yatabiliyor.

Öyle ki hiç utanmadan ve yüzü kızarmadan, kendilerinden buram buram yalan dumanı yükselen şu rezil cümleleri kurabilmiş durumda:

“Görüldüğü gibi rivayetin bizlere kadar ulaşmasında katkısı olan raviler hakkında birbiri ile çelişen değerlendirmelere rastlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle hem cerh hem de ta’dil yapılmaktadır. Bu değerlendirmeler esas alınarak iki hâlife rivayetinin sıhhatli olup olmadığı hususunda herhangi bir yargıda bulunmak bizleri iki halife hadisi hakkında sağlıklı bir sonuca götürmeyebilir. Bu nedenle söz konusu rivayetlerin metin bakımından da tetkîki lüzumludur.” (s. 153)

Metin bakımından tetkik dediği şey de, sansar Goldziher, tilki Schacht ve taklitçilik sanatının maymunlara parmak ısırtan yıldızı Fazlur Rahman’ın ezberlerini tekrarlamaktan ibaret.

*

Canikli efendi, yukarıya aldığımız sözlerinin ardından, “Rivayetlerin Metin Tenkidi” başlığı altında, beyninin tomografi filmini gözlerimizin önüne seriyor.

Hasar büyük..

Bu başlık altında yazdığı ilk paragraflar ve “tenkid” (eleştiri) diye “yumurtladığı” ilk zırva, beynindeki hasarın “teşhisteki gecikme” yüzünden tedaviye cevap vermeyecek raddeye ulaşmış olduğunu ortaya koyuyor.

Okuyalım (s. 153-4):

İki halifeye bey’at edildiğinde diğerini (sonradan halife olanı) öldürünüz rivayeti tespit edebildiğimiz kadar ile aşağıdaki kaynaklarda yer almaktadır.

Ebû Yusuf (ö. 182/799)’un Kitabu’l-Harac‘ında “İki Halife” rivayeti şu şekilde geçmektedir: Abdurrahman b. Abd Rabbu’l-Ka’be şöyle dedi: Abdullah b. Ömer’e ulaştım ve O Kâbe’nin gölgesinde oturuyordu ve insanlar da orada toplanmışlardı. Ondan Rasûlüllah’ın şöyle dediğini işittim: “Kim ki bir imama bey’at edip elini ona verip ve kalbini de ona bağlamışsa gücü yettiği kadar ona itaat etsin. Şayet diğer bir kimse imam olarak gelir ve daha önceki imamla çekişmeye girerse, sonradan gelen kimsenin boynunu vurunuz.

Bu rivayetin Said el-Hudrî kanalıyla gelen Muslim (ö. 261/874) varyantı da şu şekildedir: “İki halifeye bey’at edildiğinde diğerini öldürünüz.”

Aynı rivayet Ebû Davud (ö. 275/888)’da ise Ebû Yusuf’tan gelen şekliyle yer almakta, ancak rivayete bazı ilaveler yapıldığı görülmektedir. Rivayet, “Diğerinin boynunu vurun” ifadesinden sonra şu şekilde devam etmektedir: “Sen bunu Rasûlüllah’tan işittin mi? dedim. O da, “İki kulağımla ve kalbimle işittim” dedi. Ben de “Amcamın oğlu bu Muaviye bize bu şekilde yapmamızı emrediyor. O da “Ona Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık” dedi.

Rivayette geçen “İki kulağımla ve kalbimle işittim” ifadesi, hadise daha sonradan takviye yapıldığı (amaçlı ekleme / idrac, ziyade) şüphesini uyandırmaktadır. Bu te’kid ifadesi, rivayetin uydurma olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

*

Görüyor musunuz, bir rivayet, “metin tenkidi” sihirli sopasının hafif bir dokunuşuyla nasıl da “uydurma” hale geliyor.

İmdi, söz konusu hadîs dört ayrı sahabî tarafından, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, bunu söylerken dinleyenler arasında ben de vardım” denilerek rivayet edilmiş.

Bu sahabîlerin özelliği, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sağığında çok genç olmaları..

Zaman geçmiş, ashabın büyük bölümü vefat etmiş, o gençler yaşlanıp da halifelik eksenli kavgalara şahit olunca, Rasulullah s.a.s.’den konuyla ilgili olarak duyduklarını söylemek durumunda kalmışlar.

Canikli’nin yukarıya aldığımız ifadelerinde Ebu Yusuf’un Kitabu’l-Harac’ından aktarılan ilk rivayet, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah r. a.’e dayanıyor.

İmam Müslim’in Sahih’inde aktardığı ikinci rivayet ise bir başka “yaşlanmış” gencin, Ebû Saîd el-Hudrî r. a.’in rivayeti.

Ebu Davud’un Sünen’inde yer alan üçüncü rivayet ise, (her ne kadar Canikli’nin yukarıya aldığımız ifadelerinde adı geçmiyorsa da) Abdullah bin Amr’a, yani Amr ibnü’l-As r. a.’in oğlu Abdullah r. a.’e ait.

Hadîsi ayrıca Ebu Hureyre r. a. de rivayet etmiş.

Ey ilahiyatın beyni hasarlı zavallısı, böyle bir rivayet uydurma olabilir mi?!

*

Canikli’ye göre olabilir.. Olmalı!

Delili de sağlam: Amr ibnü’l-As’ın oğlu Abdullah’dan yapılan rivayette “ilave” (ekleme) varmış.

İlave dediği de şu: Abdullah bin Amr’dan hadisi duyan zat (Abdurrahman b. Abd Rabbu’l-Ka’be), ona “Sen bunu Rasûlullah’tan işittin mi?diye sormuş.

Sorması normal, çünkü bizzat duymamış, mesela babasından veya bir başkasından duymuş olabilir.

Böyle bir soruya muhatap olan adam ne yapar?

Bizim Türkiye’de olsa “Vallaha da billaha da ekmek Kur’an çarpsın işittim” gibi bir şey söyleyebilir.

Abdullah bin Amr Türk olmadığı için İki kulağımla ve kalbimle işittim (İki kulağım duydu, kalbim de anladı)demiş.

Böylece bir te’kid (pekiştirme, sağlamlaştırma, güçlendirme, vurgu) yapmış.

İşte, bir hadîse ait rivayetlerden birinde böyle bir pekiştirme “fazlalığı” olması, akademik cehaletin ve geri zekâlılığın çağdaş temsilcilerine göre, “rivayetin uydurma olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir”.

Hayır, tartışma konusu yaptığımız “metin” bir mizah kitabı değil, Ankara İlahiyat’ta hazırlanıp sunulmuş ve kabul edilmiş bir doktora tezi.

*

Görüyor musunuz, hadîs kitaplarımız üzerinde ipini koparmış danalar gibi tepinen ilahiyat sirki akrobatlarının “metin tenkidi” canbazlığı nelere kadir!

Demek ki, Abdullah bin Amr’ın, kendisine “Sen bunu Rasûlullah’tan işittin mi?diye soran kişiye hiç cevap vermemesi, susması gerekiyormuş.

Gerçi o zaman da Canikli gibi ilahiyatçı zekâ küpleri “Soruya cevap vermeyip susmasından yalan söylemiş olduğu anlaşılıyor” diyecekler ama, zararı yok, “metin tenkidi” demokrasisinde çare tükenmez.

Sussa da, konuşsa da, “metin tenkidi”nin elinden yakasını kurtaramaz.

Sözünün arkasında durmazsa, seyreyle sen “metin tenkidi” ilahiyatçılarındaki şenliği, davul zurnalı halay ve horonu..

Sözünün arkasında durunca da gelsin Sulukule tarzı “Vayy sen ne diye cevap verip sözünü pekiştirdin, te’kid yaptın, demek ki bu hadisi uydurdun” türünden kıvrak danslar.

*

Amr ibnü’l-As’ın oğlu Abdullah, ashabın en zahid isimlerinden biriydi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Abdullah b. Amr b. Âs” maddesinde şu bilgiler veriliyor:

Abdullah geniş hadis ve fıkıh bilgisinden dolayı abâdile arasında yer almıştır. İbadetle fazla meşgul olduğu, devamlı oruç tuttuğu, hâfız olması sebebiyle her gün Kur’an’ı hatmettiği (bk. Müsned, II, 163, 199) için aile hayatını ihmal etmiş, hatta bu yüzden babası tarafından Hz. Peygamber’e şikâyet edilmiştir. Peygamber de daha az oruç tutmasını, daha az Kur’an okumasını kendisinden istemiş, fakat Abdullah kuvvetini ve gençliğini ibadetle değerlendirmek arzusunda olduğunu ısrarla söyleyince, bu defa yedi günden (bazı rivayetlere göre üç günden) daha kısa bir sürede Kur’an’ı hatmetmemesini, Hz. Dâvûd gibi bir gün oruç tutup bir gün tutmamasını, ibadetten artakalan zamanını aile fertleriyle birlikte geçirmesini ve dinlenmesini tavsiye etmiştir. Abdullah, yaşlandığı zaman Hz. Peygamber’in kendisine gösterdiği kolaylıklardan yeteri kadar faydalanmadığından ötürü pişmanlık duyduğunu söylemiştir. Babasıyla birlikte Şam’ın fethinde ve Yermük Savaşı’nda bulunmuş, bu savaşta babasının sancaktarlığını yapmış, Sıffîn Savaşı’na katılması için babasının ısrar etmesi üzerine onunla beraber Muâviye ordusunda yer almış, fakat müslümanlara silâh çekmemiştir. Savaş sırasında her biri Ammâr b. Yâsir’i kendisinin öldürdüğünü iddia eden iki kişi, Muâviye’nin huzurunda tartışırken Abdullah söze karışmış ve bunun iftihar edilecek bir şey olmadığını, çünkü Ammâr’ın âsi bir topluluk (el-fietü’l-bâğıye) tarafından öldürüleceğini bizzat Peygamber’den duyduğunu söylemiştir. Bunun üzerine Muâviye, “Öyleyse sen aramızda ne arıyorsun?” diye sormuş, o da babasının evvelce kendisini Peygamber’e şikâyet ettiğini, Resûl-i Ekrem’in, “Hayatta olduğun müddetçe babana itaat et, sakın ona karşı gelme” dediğini, bu sebeple savaşa katıldığını ve fakat savaşmadığını söylemiştir (bk. Müsned, II, 164). Diğer bir rivayete göre, hayatının son yıllarında Sıffîn’de bulunmuş olmaktan duyduğu derin üzüntüyü, “Keşke yirmi yıl önce ölseydim!” demek suretiyle dile getirmiş, ayrıca müslümanlar arasındaki savaşlara fiilen katıldığından dolayı babasını tenkit etmiştir.

Konuya dönersek, Abdullah bin Amr r. a., muhatabına, “Muaviye’ye, Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık” diyor.

Yani, günümüzün dindarımsı hurafecileri gibi “Sonuçta o halifedir, itaat et, bu yöneticilik işleri zordur, içyüzünü bilmediğin şeyler olur, sonra bazı şeyler devlet sırrıdır, açıklanamaz, dolayısıyla hüsnüzanda bulun, itaatten ayrılma! Haddini bil, fitne çıkarma!” demiyor:

“Ona, Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık!

*

Böyle bir insan birilerinin hatırı, mevcut siyasal konjonktürün gereği, dünyevî menfaati, zevk ü sefası için hadîs uydurabilir mi?

O, (günümüzün dünya için dinini satan modernist ilahiyatçı soytarıları gibi) lafı evirip çevirebilir, hakikati çarpıtabilir, menfaat için yanını eğip bükebilir mi?

İşte, “Muaviye’ye, Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık” diyor, daha ne desin!

Şimdi bu Canikli (ya da bir başka ilahiyatçı) çıkıp, “Ey cemaat-ı müslimîn, Erdoğan’a Allah’a itaat ettiği sürece itaat edin, Şeriat’e aykırı yasalar yapmak, öylesi yasaları savunmak suretiyle Allah’a isyan ettiğinde ise itaat etmeyin!” dese, onun hakkında ne düşünmek gerekir?

Sahabîlerin güvenilirliği hakkında konuşmaya kendilerini yetkili kabul eden modernist/çağdaş soytarılar böyle birşeyi söylesinler de görelim.

Dört gözle (te’kidli olarak) bekliyoruz..

*

Bu kadarı, hem bu Canikli’nin, hem tez danışmanı Hayri Kırbaşoğlu’nun, hem de onun tezine onay veren akademisyenlerin bilgi ve zekâ düzeyinin, ilme saygı derecelerinin anlaşılması için kâfi aslında.

Evet bu kadarı, ilahiyatçılar mutfağı miçolarının tarifini sansar Goldziher ile tilki Schacht’tan öğrendikleri “metin tenkidi” adlı berbat bulamaçlarının tadı tuzu hakkında fikir sahibi olmak için yeterli.

Fakat konuya devam edeceğiz inşaallah..


ÇIFIT GOLDZIHER’İN MANEVÎ DÖLÜ (MANEN ÖLÜ) ANKARA EKOLÜ

 






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 6

 

Evet, Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi çıfıtın, özellikle “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin, o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış olduğunu belirtmiştik.

Yahudilerin böyle hareket ettiklerini, hem Tevrat ayetlerinde hem de peygamberlerinin sözlerinde zaman ve zemine göre değişiklikler yaptıklarını, dinlerini “donukluk”tan kurtarıp “yaşanabilir” hale getirmek için sürekli güncelleme ve “düzeltme”lere başvurduklarını biliyoruz:

“Ve onlardan bir fırka da vardır ki, Kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu Kitap'tan sanasınız diye. Halbuki o Kitap'tan değildir. Ve derler ki, «O Allah katındandır.» Halbuki o, Allah tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler.” (Ömer Nasuhi Bilmen meali, Âl-i İmran, 3/78)

Allahu Teala böylece Goldziher tipi çıfıtların durumunu açıklıyor.

Hz. Musa’ya indirilmiş olan Tevrat’ı bile tahrif edebilen, kendi peygamberlerinin sözlerini değiştirebilen, hatta onları ahlâksız insanlar gibi gösterebilen bu çıfıtların, kendi sabıkalarını, adlî sicil kayıtlarını ortaya döken Kur’an hakkında ne tür “iyilikler ve güzellikler” düşüneceklerini varın siz hesab edin!

*

Bu çıfıtlar herhalde, İsrail’in oğullarından, kendi soylarından olmadığı için, bile bile inkâr ettikleri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin doğru anlaşılması ve yaşanması, uydurmalardan arındırılması için alın teri dökecek değiller.

O alın terini, elimizdeki hadîs kitaplarını binbir meşakkat ve hadsiz hesapsız fedakârlıkla meydana getirmiş olan İmam Buharî, İmam Müslim ve İmam Tirmizî gibi müstesna âlimlerimiz döktüler.

Uydurma rivayetlere geçit vermemek için son derece ince eleyip sık dokuyucu doğruluk kriterleri belirlediler, yalan ve dolanların sızmasına izin vermeyecek aşılmaz ve geçilmez bariyer ve duvarlar ördüler, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “hadîs usulü (metodolojisi)” geliştirdiler.

Öyle ki, bugün revaçta olan tarih kitaplarındaki anlatılara (rivayetlere) o “usûl” (yöntem) uygulandığında ortada neredeyse tarih diye bir şey kalmıyor.

Diyelim ki elinizde bin sayfalık bir tarih kitabı var, o usulü uyguladığınızda geriye beş, bilemediniz 10 sayfalık “sağlam” (güvenilir) bir şey kalıyor. Gerisi “zayıfın da zayıfı” güvenilmez rivayet kategorisine giriyor.

Bazı kitapları ise toptan çöpe atmanız gerekiyor. Çünkü, yazılanlardan tek bir cümle bile hadîs usûlünün güvenilirlik kriterlerini karşılayamıyor.

*

Ancak, hayatında bir tane bile hadîs usulü kitabı okumamış Caner Taslamanlıman gibi şımartılmış ekran külhanbeyleri, kahvehane berduşu edasıyla yaylanarak oturdukları televizyon yayınlarında (bazen gömleklerinin üst düğmelerini de çözerek raconun gereklerini tamamlamayı unutmadan), İmam Buharî gibi hadîs imamlarımızı itibarsızlaştırmak için deve sidiği servisi bile yapabiliyorlar. (Galiba içmek için evlerinde epeyce miktarda stoklamışlar, lâzım olduğunda ellerinin altında.)

Pîrleri Çıfıt-ı Azam Goldziher sergerdesinin izinde sidik yarışı yapıyorlar.

Goldziher çıfıtı “Ecdadımın ajan tıynetlileri münafıklık yaparak Müslümanlar arasına sızma konusunda yeterince başarılı olamamışlar, onların Peygamberleri adına hadîs uyduramamışlar, âlimleri devreye girip hemen ‘Bunlar uydurmadır, mevzudur’ demişler, geriye tek bir yol kaldı, bari onların ellerindekilere uydurma diyelim, dinlerini bu şekilde bozalım der de, onun yerli milli manevî veletleri (döletleri) boş durur mu?!

*

Sadece Caner Taslamanlıman gibi ekran soytarıları değil, bütün bir Ankara Manen Ölü Goldziher Dölü Ekolü ayaktakımı da, pîrleri çıfıtın kesip biçip diktiği yahudi kefenini hadîs-i şerîflere giydirmek için canhıraş bir gayret gösteriyor, acayip ter döküyor, neredeyse kendilerini paralıyorlar.

İbn Haldun’un Mukaddime’sinde, “Sanatlarda fazîlet (üstünlük) başlatanlarındır, fakat kemâl (olgunluk ve gelişmişlik) onların izleyicilerine nasip olur” anlamına gelen bir tespit mevcut.. Çıfıt-ı Azam Goldziher’i pîr kabul edip onun Çıfıtiye tarikatını yayma işini bu ülkede Mehmed Said Hatipoğlu adlı duayen soytarı başlatmış olmakla birlikte, boynuz kulağı geçer hesabı çıfıtlığı kemâle erdirme arsızlık, densizlik ve şirretliği Caner Taslamanlıman gibi kendini bilmezlere nasip olmuş durumda.

Evet, sağ olsa da çağdaş müritlerinden mesela İlyas Canikli’nin şu satırlarını okusaydı çıfıt Goldziher herhalde “Bu kadar saçmalamayı ben bile beceremezdim, beceremedim, bu kadarına cesaret edemedim, ektiğim tohumlar Türkler’in başkenti Ankara’da, hem de onların ilahiyat fakültelerinde filizlenip yeşermiş, ortaya bir ebucehil karpuzu tarlası çıkmış, artık ölsem de gam yemem, gönül rahatlığıyla Cehennem’de emeklilik moduna geçebilirim” derdi:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

İmam Buharîlere, İmam Müslimlere, İmam Tirmizîlere artık Goldziher gibi çıfıtların saldırması gerekmiyor.

Goldziher çıfıtının manevî döllüğünü en büyük asalet unvanı kabul eden, ona yaraşır "dölüt" olmak için hezeyanlarını bir harf bile atlamadan ezberleyip tekrarlayan yerli milli (laik yani siyasal dinsiz rejimin istediği türden) ilahiyatçı kepazeler, bayrağı ondan devralmış durumdalar.

Çıfıtlık bayrağını yere düşürmemek için işkembeden atıyor, Goldziher’den düşünmeden, sorgulamadan aldıkları “ezber”lerini, içinde “düşünce” kelimesini kaynattıkları kapkara çıfıt kazanına daldırıp daldırıp çıkarıyorlar.


ANKARA İLAHİYAT TİPİ “ZAMAN MAKİNASI” YA DA “GAYBA VUKUF” MUCİZESİ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 3 


Önceki iki yazıda, Ankara İlahiyat’ın modernizm-tarihselcilik karnavalında “metin tenkidi” deresine baş aşağı batırılıp vaftiz edilmiş olan İlyas Canikli adlı azgelişmiş zekânın “doktora tezi” diye hazırlamış olduğu zırvalar koleksiyonunu konu edinmiştik.

Sahih bir hadîs-i şerifi inkâr için başvurduğu ahmakça (ve de sahtekârca) çarpıtmalara vakıf olmuştuk.

Sadece söz konusu hadîs hakkındaki akılsızca lafları bile, bu akademik zavallının diğer “bilimsel keşif”lerinin mahiyeti hakkında fikir vermeye yeter.

Dolayısıyla, diğer zırvalarına da değinip zaman harcamaya gerek olmadığını düşünmek uygun olabilir.

Ancak, “laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”ni Türkiye tipi bir “ulusal bayram günü”, hatta “bayram haftası” haline getirmiş olan modernizm-tarihselcilik karnavalı palyaçolarının tipik bir temsilcisi olması hasebiyle, İlyas efendinin sanatını icra ederken sergilediği komiklikler üzerinde biraz daha ayrıntılı biçimde durmakta fayda var gibi görünüyor.

Çünkü söz konusu akademik tüberküloz salgını sadece İlyas efendinin değil, aynı vaftiz ameliyesinden geçen pekçok ilahiyat zombisinin ciğerini hurdahaş etmiş durumda.

Üstelik kuyruklarını dik tutuyor, beş para etmez ciğerleriyle övünerek kendilerini “Ankara ekolü” diye adlandırıyorlar.

*

Ekol diye adlandırılmayı hak ediyorlar, çünkü bunlar birbirinin kopyası tipler..

Ezber”leri, dillerindeki tekerlemeler aynı.. 

Aynı bayat ve mikroplu sakızı ağızdan ağıza aktararak yaşayıp gidiyorlar.

İçlerinden birini dinlediğinizde hepsini dinlemiş gibi oluyorsunuz. Diğer "Ankara fabrikası robotları"na dönüp bakmanıza ihtiyaç kalmıyor. 

Birinin ciğerinin tomografisini çektiğinizde hepsininkini tanımış oluyorsunuz.

Öyle ki, İlyas efendi hazretlerine cevap verdiğinizde, duayen maskara Prof. Mehmed Said Hatipoğlu'na da, İlyas’ın (Sezen Aksu’nun eski, Eda Taşpınar’ın turfanda hayranı) hocası Hayri Kırbaşoğlu’na da, diğer bilumum gözünü kan bürümüş hadîs kasabı (katili) ilahiyat mezbahası personeline de, hak ettikleri “hadîs katilliği başarı belgesi”ni hazırlayıp sunmuş olursunuz.

*

Dolayısıyla, İlyas efendinin türrehatı için biraz zaman ayırmaya değer..

Böylece, onun üzerinden bütün tarihselci-modernist soytarılar kumpanyası ekibi için bir tür anma merasimi düzenlemiş olacağız inşaallah.

Yani muhatabımızın görünüşte İlyas’tan ibaret olması okurları yanıltmamalı, aslında sözlerimiz soytarılık, maskaralık, palyaçoluk ve türevleri ekolünün tüm mensuplarına..

Anlattıkları masallar, sergiledikleri şaklabanlıklar, “çığırdıkları” türküler, tekrarlayageldikleri komiklikler duayen maskara Hatipoğlu’ndan beri tıpatıp aynı olduğu için, bizim İlyas dediğimiz yerde siz onu “Ankara hadîs kasaplığı ekolü” diye anlayın.

*

Bir önceki yazıda, Ankara ilahiyat kasaplığı ekolünün orta yaşlı üyesi İlyas’ın şu vecizesini aktarmıştık:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

Önceki yazılarda, bahis mevzuu rivayetlerin sübutunun (mevcudiyetinin) kesin olduğunu, sübutu şüpheli olan şeyin İlyas’ın beyni olduğunu ortaya koymuştuk.

Beyin ölümü gerçekleşmiş olduğu için İlyas, dört ayrı sahabînin rivayetiyle sabit olan hadîs için “… ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir” diyor.

Sanırsınız ki “zaman makinası” vasıtasıyla Asr-ı Saadet’e gitmiş, bir hafaza meleği gibi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün hayatı boyunca yanı başında durmuş, o dönemde böyle bir konunun hiç gündeme gelmediğine şahit olmuş.

Ya da, “zaman makinası” ile gidip bu kadar uzun bir zaman harcamamış olmakla birlikte, (bizim gibi sıradan fanilerin aksine) “gaybe vakıf” hale gelmiş, Hz. Peygamber s.a.s. döneminde hangi konunun gündeme gelip gelmediğini en ince ayrıntısına kadar biliyor.

Ve, gaibten haber getirerek, söz konusu dört sahabînin yalancı olduğunu bize bildiriyor.

Zaman makinası” icadıyla ya da “gaybe vukuf” gibi bir olağanüstülükle böyle bir bilgiye sahip olduğunu (şıracının şahidi bozacıdır hesabı) tasdik eden tanıkları ve destekçileri de var.

Başta geleni, hocası Kırbaş oğlu Hayri..

Jüri adı verilen sazendeler takımı (ilahiyat caz orkestrası) da İlyas’ın söylediklerinin doğru olduğunu YÖK’ün huzurunda ikrar etmiş durumdalar. 

Peygamberlerin mucizelerini inkâr edenler varsa da, Ankara ekolünün İlyas gibi yetenekli kâhin ve arraflarının modernist-tarihsel nitelikteki mucizelerine kimse itirazda bulunmuyor.

Ankara ekolü mucizesi karşısında dört tane sahabînin lafı mı olur!

Ankara ekolünün yetiştirdiği süper zekâ aslanlar, kaplanlar, develer, düveler, danalar, camızlar, tilkiler ve çakalların yanında ashab nedir ki!

*

Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğiz inşaallah..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."