Esra Aslan Turan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Esra Aslan Turan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ





Şunu hep söylüyorum:

Bilgi felsefesini (epistemolojiyi) ve (neyin “bilimsel bilgi” olduğu sorusuna cevap arayan) bilim felsefesini bilmeyenden bilim adamı olmaz. (Toplumsal cinsiyetsizler “adam” lafına bozulmasınlar, kadını adamdan saymazlık etmiyoruz.)

Bilim adamı olmaz, ezberci olur.. Okumuş cahil olur.

*

Modern bilim, bilgiyi parçalamaktadır..

Zaten, “bilimsel bilgi”den söz ettiğimizde, böylesi bir parçalanmışlığı başlatmış oluyoruz.

“Bilimsel bilgi”den söz edenlerin genelde “Bilimsel bilgi, bilimsel yöntemler ile elde edilen bilgidir” şeklinde totolojik bir cümle kurarak lafa girdikleri görülür.

Ardından da, “Bilimsel yöntem akıl, deney ve gözleme dayalıdır” derler.

Oysa, “bilimsel” etiketine layık görmediğimiz başka pekçok bilgi birikimi de akıl, deney ve gözlem sayesinde oluşmaktadır.

*

Örnekle açıklayalım:

Bir ekonomi profesörünün iktisadî konulardaki lafları “bilimsel analiz” kabul edilirken, sıradan vatandaşın değerlendirmeleri “bilimsel” kabul edilmez.

Oysa, ikisi de akla ve gözleme dayalı olarak kanaat oluşturmaktadır.. Sonuçta sıradan vatandaşın da bir aklı var ve gözlem yapıyor.

Ayrıca, ekonomi profesörü “çuvallıyor”, hatalı değerlendirmeler yapıyor, hatta bazen (siyasal iktidarın talepleri doğrultusunda “kendini doğrulayan kehanet” üretmek ve piyasaları manipüle etmek için) yalan yanlış şeyler söylüyor, vatandaş ise son derece doğru laflar ediyor olabilir.

Burada ekonomi profesörünün laflarının bilimsel kabul edilmesinin birinci nedeni, onun iktisat biliminin terminolojisini/ıstılahatını (dilini, jargonunu) kullanıyor olmasıdır.

İkinci neden ise, (kendi kendilerine bilimsellik madalyası takan) akademik camianın (ya da çetenin) bir üyesi olmasıdır.

Hayat, bilimsel faaliyeti de kapsar, fakat bilim hayatı bütünüyle kuşatamaz, öyle ki, ekonomist ile sıradan vatandaşın iktisat bilgilerini “piyasa”da yarıştırmaları durumunda bilim adamı nal topluyorken sıradan vatandaş kazandığı parayı nereye harcayacağını şaşıracak kadar para içinde boğuluyor hale gelebilir.

*

Hayat, gerçeklik; bir “bütün”dür.

Bilim, onu anlamak için, zihinde “parçalar”.. Öğelerine ayrıştırır.

Analiz (tahlil) dediğimiz şey budur..

Bilimsel disiplinlerin oluşması, bu analiz faaliyetinin sistematik ve örgün hale gelmesinin sonucudur.

Hayat ve gerçeklik bir bütün olduğu gibi, ilkçağların bilimi de bütünseldi ve felsefe adını taşıyordu.

Felsefe tabirinin ilk kullanıldığı dönemde bu kavramla bugünkü bilim dallarının hepsi kastediliyordu..

Yani fen bilimleri de, sosyal bilimler de, metafizik de, hatta müzik gibi meşgaleler de buna dahildi.

Zamanla önce fen bilimleri ve sosyal bilimler ayrımı zuhur etti.

Daha sonra bunu, fen bilimlerinin ve sosyal bilimlerin kendi içlerinde parçalanmaları izledi..

Mesela fen bilimleri fizik, kimya ve biyoloji gibi dallara ayrıldı..

Aynı şey sosyal bilimlerde de yaşandı.. Siyaset bilimden, sosyolojiden, iktisattan vs. bahsedilir oldu.

*

Aynı durum İslamî ilimler için de söz konusudur.

İslamî bilgi aslında Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashaba hiçbir zaman “Size bugün kelam/akaid/itikat, yarın fıkıh (muamelat, ibadet bahisleri), ertesi gün ise tasavvuf (kalb ve nefs halleri, ahlâk) hakkında ders vereceğim” dememiştir.

Ashab, 23 yılda peyderpey nazil olmuş olan ayetleri büyük bir iştiyakla takip ediyor, yeni ayetleri heyecanla bekliyorlardı.

Şimdi insanların sosyal medyada birbirlerini bağımlılık derecesinde bir tutkuyla takip etmeleri gibi ashab da inen her ayeti işitmeye, öğrenmeye çalışıyordu.

Aynı şey, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kısa ve özlü, efradını cami ağyarını mani nitelikteki cevâmiü’l-kelim sözleri için de geçerliydi (Ki Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem nadiren uzun konuşmuştur.)

Ashabın “sözlü sosyal medya”sı onun sözlerini (hadîslerini), davranışlarını, hatta suskunluklarını (belli söz ve hareketler karşısında sessiz kalışını) bile kulaktan kulağa hızla aktarıyordu. 

(Hadîs kitaplarında ashabdan bazılarının rivayetlerinin fazla olmasının nedeni, onların Hz. Peygamber s.a.s.’in sağlığında genç olup uzun yaşamaları, Peygamberimiz’i görmemiş insanların onun sözlerini öğrenmek için bu eskinin gençlerinden başkasını bulamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.)

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in yaşadığı dönemde durum buydu.. Neredeyse herkes Kur’an ve Sünnet hakkında yeterli bilgiye sahipti.

Fakat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının artık hayatta olmadığı bir sonraki yüzyılda, Kur’an ve Sünnet’i iyi bilenler, kendilerini bu işe adayanlardı.

İşte onlar, kendilerini ilme adayan talebelerine geniş malumat verirken, sadece kendileri için zorunlu olan bilgiyle yetinmek, onun dışında dünyevî meşgalelerinin başında durmak isteyen kişiler için Kur’an ve Sünnet’teki bilgiyi tasnif etmeye, sınıflandırmaya, parçalamaya, tabiri caizse “hap” haline getirip sunmaya başladılar.

Mesela, İmam-ı Azam’ın sonradan uzun şerhlerin konusu olan Fıkh-ı Ekber gibi üç beş sayfalık konsantre şaheser muhalled risaleleri (kitapçıkları) böyle ortaya çıkmıştır.

Muhasibî gibi başka birileri de tasavvufî mahiyette er-Riâye gibi eserler kaleme aldılar.

Böyle olması gerekiyordu.. Çünkü insanlar ashab gibi değildi, cehalet yaygınlaşmıştı..

Cahiller yüzünden söz çoğalır, Hz. Ali’nin dediği gibi “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı”.

Cahiller, ahmaklar ve aptallar yüzünden yazdıkça yazarsın, ve böylece ortaya ciltlerce lüzumlu lüzumsuz kitap çıkar.

Evet, İslamî ilimlerdeki kelam, fıkıh ve tasavvuf şeklindeki tasnif bir ihtiyacın sonucuydu.

*

Ancak, bilginin bu şekilde parçalanması, cahillerin cehaletini kısa yoldan gidermek için icat edilmiş patikalarken, başka tür bir cehalete de yol açabilmektedir.

Mesela tasavvuf (ve irfan soytarılığı) adına bazı geri zekâlılar kelam ve fıkıh kapsamında öğretilen bilgileri önemsiz (hatta lüzumsuz) kabul edebilmekte, fakihlere “kışır alimleri” diyebilmektedirler.

Tam tersi de olabilmekte, tasavvufu tümden reddedenlere rastlanabilmektedir.

İşte burada, Kur’an ve Sünnet ekseninde “bütüncül” bir bakış açısına sahip olma, öze, asl’a, ana kaynağa dönme gereği ortaya çıkmaktadır.

Doğal olarak, ilimde derinleşmiş olanlar bunun öneminin farkındaydılar.

İmam Malik’e atfedilen şöyle bir söz var:

Fıkıhsız tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz fıkıh fasıklığa götürür. İkisi birlikte hakikate ulaştırır.”

Dönemin “dil”i gözönüne alındığında bu sözün İmam Malik’e ait olamayacağı söylenebilir, çünkü o dönemde “zühd (zahidlik)” tabiri kullanılıyordu, tasavvuf ve dervişlik gibi kavramlar değil.. Zındıklık kavramı da sonradan yayıldı.

Ancak, verilen mesaj doğrudur.

Feridüddin AttarTezkiretü’l-Evliya’da büyük mutasavvıflardan Ebu Bekir Verrak’ın şöyle bir sözünü naklediyor:

“Zühd ve Fıkhı bırakıp Kelam ilmiyle yetinen zındık, Kelam ile Fıkhı bırakıp zühde sarılan bid’atçi, zühd ve Kelam’ı terk edip sırf Fıkıh’la uğraşan da fasık olur. Bu fenlerin, ilim dallarının hepsinden nasip alan kurtulur.”

*

İslamî ilimlerdeki bu parçalanmışlığa bağlı cahilleşmeyi günümüz ilahiyatlarındaki (Batı’dan ithal) “yeni icat”lar daha da büyütmüş, ilahiyatçıların önemli bir bölümünün kafalarını akademik çöplüğe ya da akademik atık merkezine çevirmiş durumda.

Din psikolojisi, din sosyolojisi, din antropolojisi, eleştirel düşünce, çağdaş yaklaşımlar vs. gibi icatlar ders diye okutuluyor, kürsüler kuruluyor, ve böylece “toplumsal cinsiyetsiz” ilahiyat doçenti Esra Aslan Turan örneğinde görüldüğü gibi, akademik makale diye hilkat garibesi ucubeler üretiliyor.  

İslamî ilimler ile seküler bilimlerin gayrimeşru (nikahsız) beraberliğinden başka birşey olmayan din sosyolojisi gibi icatlar havalı ve pek bir bilimsel görünseler de, elma ile armudu toplama kabilinden ne yaptığını bilmezliğe ve şaşkınlığa karşılık geliyor.

Bir defa burada bir organ ve doku uyuşmazlığı var.. At da binektir, otomobil de binek.. Fakat bu ikisini bir arada değerlendirme ve inceleme konusu yapamaz, “at otomobil” ya da “otomobil at” üretemezsin.

*

Din sosyolojisinden söz ettiğinde önüne paradigma ya da kavramsal çerçeve meselesi çıkar.

Meseleye dinin paradigması ile bakıp Batılılar’ın sosyolog adı verilen seküler peygamberlerinin teorileri hakkında dine göre hüküm mü vereceksin (Mesela İmam Gazzalî Tehafüt'te buna benzer birşey yapmıştı), yoksa, seküler sosyolojinin paradigmasını esas alıp, dini, bir kadavra olarak Batılı sosyologların kanlı neşterlerine mi emanet edeceksin?

Mevcut durumda yapılan şey, ikincisi..

Nitekim, Esra Aslan Turan adlı "dinimsi sosyoloğumsu", toplumsal cinsiyet meselesinde bunu yapmış durumda..

“Toplumsal cinsiyet”ten söz eden din sosyolojisi tanrılarının ve peygamberlerinin (akademik şarlatanların) laflarını mutlak doğrular olarak aktarıp, onların hatırına, değil sadece içtihadî fetvaları, ayet ve hadîsleri bile sakatat gibi atık kutusuna atmış bulunuyor.

*

Başa dönersek, bilginin parçalanması nasıl İslamî ilimlerde “bilimsel cehalet”e, ilim etiketli cahilliğe neden oluyorsa, bugünün fen ve sosyal bilimlerindeki (uzmanlaşma zannedilen, gerçekte ise at gözlüğü takma anlamına gelen) aşırı parçalanma da “hayata ve gerçekliğe” bakışta çarpıklığa, şaşılığa ve hatta körlüğe neden olmaktadır.

Örnekle anlatalım: İnsan, insan olarak bir bütündür.. Ona “fizik” açısından bakarsanız sadece ağırlık, hacim vs. haline gelir.. 

Kimya ile bakarsanız su’dur, asittir, toksinlerdir, şudur budur.. 

Biyoloji ile bakarsanız hücrelerdir, alyuvarlardır, akyuvarlardır, hormonlardır, sinirlerdir, damarlardır, kandır, böbrektir, akciğerdir.

Sadece fizikle, sadece kimya ile, sadece biyoloji ile insanı tanıyamazsınız.. Anlayamazsınız.. Hepsi ile birlikte bakmanız gerekir.

Dahası, sadece fen bilimleri ile bakmakla da insanı tanıyamazsınız.

Beşerî/sosyal bilimlerin de araştırma ve incelemede kullanılması gerekir.

Ancak, insana söz konusu sosyal bilimler çerçevesinde sadece psikoloji, sadece sosyoloji, sadece iktisat, sadece siyaset bilim vs. açısından bakarsanız onu yine tam tanıyamazsınız.

Anlama çabanızda sosyal bilimlerden hiçbirini devre dışı bırakamazsınız.. Böyle bir lüksünüz olamaz.. Bunu yaptığınız anda, yanlış ya da eksik sonuçlara varmanın yolunu açmış olursunuz.

*

Evet, sosyal bilimler insanın faaliyetlerini parçalar, böler, kendi ilgi alanı çerçevesinde tek yönlü ve tek boyutlu ele alır.

Mesela vatandaşlardan birinin bir gazeteye abone olması durumunu alalım.

İktisatçı/ekonomist bu olaya ekonomik nitelikte bir arz ve talep meselesi, bir ticarî alışveriş olarak bakar.

Bir psikolog onda başka anlamlar bulacaktır.. Abone olunan gazetenin muhtevasına göre “entellik gösterişçiliği”nden tutun da “bağımlılığa” kadar birçok şeyden söz edebilecektir.

Bir sosyolog, bunu sosyalleşminin bir tezahürü, abone olan kişinin belirli bir topluluğa aidiyetinin alameti olarak görebilecektir.

Bir siyaset bilimci ise, şayet abone olunan gazete siyasal bir akımın sözcülüğünü yapıyorsa, abonelik olayını siyasal bir tutum olarak değerlendirecektir.

Bu örneği mesela bir tiyatro gösterisi için alınan bilete vs. de uyarlayabilirsiniz.

*

Ancak insan, hayatını yaşarken bu şekilde hayatı ve evreni/dünyayı parçalı görmez.

Yani eylemlerini “Şimdi biraz kültürel takılayım, biraz da sosyal olayım, az buçuk da siyasete bulaşalım, bir tutam da ekonomi olsun, sosyallik de lazım” diye düşünmez..

Böyle bir tavır geliştirmiş olsa hayatını “hayat gibi” yaşayamaz.. Bu, “hayatı anlama” da değildir, hayattan kopmadır.

İşte, sosyal bilimlerdeki parçalanmışlığa bağlı olarak belirli bir akademik disipline gömülen akademikimsilerde böylesi bir akademik cehalet veya bağnazlık ortaya çıkabilmektedir.

Akademisyen psikolojiye gömüldüğünde, herşeyi psikoloji disiplini çerçevesinde görüp yorumlamaya başladığında yaptığı şey bilimsel bir anlama çabası olmaktan çıkar, psikolojizm diye adlandırılması gereken bir ideolojiye dönüşür.

Aynı şey ekonomist, sosyolog vs. için de geçerlidir, ekonomizmin, sosyolojizmin vs. tuzağına düşebilir.

Bunu yaptıklarında, benimsedikleri teoriler onlar için (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir” (yanlışlanmaya müsait, yeni araştırmalar çerçevesinde yanlış oldukları gösterilebilecek) kanaatler olmaktan çıkar, mutlak doğrular haline gelir.

Esra Aslan Turan adlı doçentin “sosyal cinsiyet” gevezeliği yapmış “sosyolog” unvanlı akademikimsi ve yazarımsıların ezberlerine olan yaklaşımının, “bilimsel” faaliyet olmaktan çıkıp “iman”a dönüşmesi olayında olduğu gibi..

*

Evren hakkındaki (hikmet, irfan ve bilgelik olarak adlandırabileceğimiz) gerçek bilgi, modern bilimler çerçevesindeki “parçalanmış bilgi” ile değil, “bütüncül bakış”la oluşur.

Modern bilimler, günümüz insanının, son tahlilde (ona olan inancı ve bağlılığı nisbetinde) cehaletini artırıyor.

Yeni Şafak yazarı Gökhan Özcan, “Satırlar arasında” başlığını taşıyan 30 Mayıs 2024 tarihli yazısında Richard P. Feynman’ın Her Şeyin Anlamı adlı kitabından şu cümleleri aktardı:

“Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, gözlem sonuçlarına dair her beyan, detayları dışarıda bırakan bir özettir; çünkü hiçbir şey kesin olarak ifade edilemezBilimsel yasalar, öndeyilerin şimdiye kadar elekten süzülmelerinin ardında kalan iyi tahminlerdir.”

Feynman sıradan bir yazar değil.. 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş bir teorik fizikçi.

Evet, yasa dediğimiz şeyler aslında tahminlerdir ve bu tahminler için kesin doğrular demek mümkün değildir.. Mesela yerçekimi yasasını alalım, kesin değildir, yanlış ya da doğru olması "aklen mümkün" bir tahmindir; kesin olan sadece nesnelerin “düşme”siyle ilgili gözlemimizdir.

Dolayısıyla, yerçekimi yasasının “mutlak doğru” olduğuna inanan kişi, “düşmenin nedeni”nin ne olduğunu bilmediğini düşünen eğitimsiz/tahsilsiz bir kişiden daha cahildir..

Ve bu “okumuş/eğitimli cehalet”, düz cehaletin aksine çok tehlikelidir.

Bu okumuş cehaletin Türk tarihindeki en parlak ya da sivri örneği, Selanikli Mustafa Atatürk.. Yarım yamalak okumuşluğunun, okumamışları (ya da farklı şeyler okumuşları) sırf şapka giymiyorlar diye astırma hakkını kendisine kazandırdığını düşünecek kadar “kafayı sıyırmıştı”.

Asılanların ardından okuttuğu laik fatiha ise "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" tekerlemesiydi. 

*

Evet, günümüzde sosyal bilimlerin konusunu teşkil eden "olay, olgu ve süreçler" farklı pekçok disiplin tarafından ele alınıyorsa da, kuramsal yaklaşımlardaki bütünselliğin önemi, pekçok düşünür ve bilim adamı tarafından gündeme getirilmiştir.

Hatta, sosyolojinin kurucuları, sosyal bilimlerin birbirinden ayrılıp bölümlere parçalanmasına karşı çıkmış bulunuyorlar.

Mesela Auguste Comte, toplumsal olayların temelde birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve sadece belirli bir kategori içinde yer alan olguların incelenmesiyle yetinmenin faydasız olacağını ileri sürmüştür. Aynı şekilde Marx da sosyal bilimlerin bir bütün olduğunu ısrarla savunmuştur. (Maurice Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, çev. Ünsal Oskay, 4. b., İstanbul: Bilgi Y., 1990, s. 20-21.)

Hegel de aynı görüşte.. Knutsen’in ifadesiyle, “Hegel, Comte ve diğerleri toplumun bölünemez olduğunu ve bundan dolayı toplum çalışmalarının bütüncül ve parçalanamaz olduğunu söylediler”. (Torbjon L. Knutsen, Uluslararası İlişkiler Teorisi Tarihi, çev. Mehmet Özay, İstanbul: Açılım Kitap, 2006, s. 201.)

Benzer şekilde Amerikalı tarihçi Frederick J. Turner de sosyal olayların bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirtmektedir. (Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 14.)

Aynı görüşü paylaşan C. Wright Mills ise, “sosyal bilim ‘dallarından’, şu ya da bu, birinde yetişmek ve gelişmek isteyen bir kimsenin, diğer ‘dallarda’ da kendisini yetiştirmesi; yani klasik geleneğe ait olan tüm alanlarda bilgili olması gerekli görülmeye başlamıştır” demektedir. (C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Ünal Oskay, Ankara: Kültür Bakanlığı Y., 1979, s. 216-219.)

Ona göre, “artık, hangi sosyal bilim dalı olursa olsun, hiçbir disiplinin kendi başına kapalı kutu gibi kalamıyacağı; bunun entelektüel yönden anlamlı birşey olamayacağı” bilim adamlarınca görülmeye başlamıştır. (s. 220.)

*

Sosyal olgunun parçalanmazlığının ve sosyal bilimlerin köken birliğinin hiçbir zaman ciddi bir kuşku konusu olmadığını belirten Duverger ise, uzmanlaşmış disiplinlerde görülen ufalanıp parçalanmaya karşı üç çözüm yolu teklif edildiğini belirtmektedir.

Bunlardan biri, Comte’un önerdiği şekilde “genel konularda uzmanlaşmış kimseler” yetiştirmektir.

İkincisi, disiplinler arası araştırmaların ve değişik dallardaki bilim adamları arasındaki düzenli temasların yaygınlaştırılmasıdır.

Üçüncüsü ise, genel çerçeve yerine geçecek ve genel bir kabul görecek bir doktrin kurulmasıdır.

Böyle bir doktrini henüz kimsenin kuramadığının altını çizen Duverger’ye göre, “bazı bakımlardan günümüzde sosyal bilimlerin bölünmesi sona ermekte, göreceli bir yeniden-birleşme aşamasına girilmiş bulunmaktadır”. (Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, s. 23-24.)

*

Hülasa, insanı fen bilimleri açısından ayrı, sosyal bilimler açısından ayrı değerlendirme konusu yaparak tanıyamayız..

Bu insandaki “bütünlüğü” göremememize, insanın “insan”lığını unutmamıza, onun “kendiliği”ni gözden kaçırmamıza, şahsiyetini yok saymamıza neden olur.

İnsanın cinsiyeti için de durum budur..

Cinsiyet olgusunu “fen bilimleri açısından cinsiyet”, “sosyal bilimler açısından cinsiyet” diye bölüp parçaladığımızda “hayatın bütünlüğünü” atlamış ve ıskalamış, Duverger'nin dikkat çektiği olgunun parçalanamazlığı gerçeğine kulak tıkamış oluruz.

Böylesi bir "yöntem arızası" bizi “daha bilgili” hale getirmez.. Cahilleştirir.. Ve usulsüzlük vusulsüzlüğü getirir.

Hele bir de “sosyal bilimler açısından cinsiyet”i “bireysel cinsiyet – toplumsal cinsiyet” ya da “toplumsal cinsiyet – siyasal cinsiyet – ekonomik cinsiyet – antropolojik cinsiyet” şeklindeki saçma ayrımların konusu haline getirirsek, ortada cinsiyet diye birşey kalmaz.

İnsan kalmaz.

*

İşte “toplumsal cinsiyet”ten söz eden akademikimsi hokkabaz şarlatan ve deccalî sapık illüzyonistlerin yapmak istedikleri şey tam da bu..

Böylesi bir “parçalanmış, parçalayıcı” bakış açısıyla insanın kişiliğini, şahsiyetini, cinsiyetini (kısaca insanlığını) parça parça edip yok etmeye, ortada erkek ve kadın, daha doğrusu “insan” bırakmamaya çalışıyorlar.

Uyan, ey insan!


HOMOSEKSÜELLİĞİN (EŞCİNSELLİĞİN) TEORİK ZEMİNİ TOPLUMSAL CİNSİYET CİNNETİ VE SAPIKLIĞI








Önceki yazılarda, ilahiyat doçenti bir (saçının uzunluğu kısalığı önemsiz) aklı kısa ve kıt bir kadının KADEM’in dergisinde yayınlanan (Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın Büyük İslam İlmihali üzerinden) Şeriat’e, İslam fıkhına (hukukuna, hükümlerine) çemkirdiği bir makalemsisi (zırvalar koleksiyonu) üzerinde durmuştuk.

Makalemsinin giriş bölümünde şunu diyor:

“Bu çalışmada Büyük İslam İlmihali’nin toplumsal cinsiyet yaklaşımını yansıtan … ifadeler metin analizi yöntemiyle ortaya konularak değerlendirilecektir.”

Metin analizi yöntemiymiş..

Laf havalı ve artistik de, bunun metin analizinden anladığı, ilmihaldeki ifadeleri aktarmak ve sonra da onlara dair vehimlerini, mantık dışı çıkarımlarını sıralamaktan ibaret.

Bir önceki yazıda örnekler vermiştik.

Toplumsal cinsiyet kavramı ekseninde yazdıkları ise, ispata muhtaç faraziye ve varsayımlardan, delilsiz, içi boş iddalardan ibaret..

*

Superwoman doç., normalde giriş bölümünde değinilmesi gereken toplumsal cinsiyet kavramı için ayrı bir başlık açmış: “Toplumsal Cinsiyet Üzerine Tartışmalar”.

Gel gör ki, ortada tartışma diye birşey yok..

Toplumsal cinsiyetçilik ideolojisinin reklamı, propagandası, havariliği, “kesin inançlı” müminliği var.

Ey superwoman, madem “tartışma” diye bir başlık attın, bari toplumsal cinsiyet yaygaracılarına itiraz edenlerin görüşlerinden bir gıdımcık olsun aktarsaydın ya!..

Bir cümlecik..

Hayır, yok!

*

Superwoman doç.un söz konusu başlık altında yazdığı ilk cümle şu:

“Cinsiyet terimi kadın ya da erkek olmanın biyolojik yönünü ifade ederken, toplumsal cinsiyet bu bedenlere giydirilen toplumsal anlamlardır.”

İmdi, ey superwoman, o biyolojik yön ister istemez kendi toplumsallığını üretir, üretiyor.. Kadın hamile kalıyor, anne oluyor, çocuğunu emzirecek sütü oluşuyor.. Bütün bunların kendine göre bir toplumsallığı var.

Topumsal cinsiyet, bu bedenlere giydirilen toplumsal anlamlarmış, superwoman böyle diyor.

Ağzındaki bakla şu: Bugünün toplumundaki (geleneksel diye adlandırdığımız erkek ve kadın rolleri) yaratılıştan gelmez, bunlar sonradan toplum tarafından (biraraya gelip ilişki kurduklarında toplum diye adlandırılan bireyler topluluğu tarafından) üretilmiş topumsal anlamlardır; bu anlamlar o cinsiyetlere toplum (yani "birleşik bireyler") tarafından giydirilmiştir, dolayısıyla bunları kabul etmek zorunda değiliz.

*

Böylece şu noktaya geliyoruz: 

Aslında erkeklik ve kadınlık diye birşey yok.. Bunlar "toplum" tarafından icat edilmiş.. Erkek dediklerimizin vücudunda bir fazlalık var, kadınlarda da onun yerine "rahim" (dölyatağı) denilen bir uzuv mevcut.. Olay bundan ibaret..

Bu uzuvlara bakarak "toplum"da erkek ve kadın rollerinden (ve dolayısıyla erkek ve kadından) söz etmemek gerekir. 

Yani toplumda cinsiyet (erkeklik ve kadınlık) diye birşey olmamalı.. 

Var diyorsanız, bu, toplum tarafından inşa edilip üretilmiş, gerçekte var olmayan cinsiyet simülasyonlarını "toplumsal (toplum tarafından üretilmiş) cinsiyet" olarak insanlara dayatmak istiyorsunuz demektir. 

O halde, bu "toplumsal cinsiyet"i bir tarafa bırakıp Soner'lere ve Songül'lere baktığımızda göreceğimiz şey, bunların gerçekte (toplumsal birer varlık olarak) ne erkek ne de kadın olduklarıdır.. 

Soner'i erkek olarak görmemiz de, Songül'ü kadın olarak algılamamız da, toplum tarafından gözümüze takılmış gözlüklerden kaynaklanmaktadır.

Bu toplumsal gözlükleri çıkarıp attığımızda özgürleşir, kimin kadın kimin erkek olduğuna "bireysel" olarak kendimiz karar veririz.

*

Böylece, "toplumsal cinsiyet"in bağlarından kurtulunduğunda, "cinsiyetsiz" Soner'i erkek veya kadın olarak görmek insanların "hayal gücüne" emanet edilmiş olur.

Soner, "toplumsal"dan bağımsız olarak kendisini ne hissediyorsa odur, erkek hissediyorsa erkek, kadın hissediyorsa kadındır.

Songül için de aynısı geçerlidir.

Ayşe, "toplumsal cinsiyet"çiliğin kayıtlarından kurtulup özgürleştiğinde Songül'ü isterse kadın olarak görür, isterse erkek.. Onu kadın olarak görmesi "toplumsal cinsiyet"ten kaynaklanan bir şartlanmışlıktır, kendi "bireyselliğini" yaşayamamasıözgürleşememesi, kendisindeki "yaratıcı" potansiyeli keşfedememesidir.

Soner ve Songül'ün (toplumsal alanda cinsiyetin doğal temeli ve kanıtı olarak dile getirilmesi "özgürleştirici yasakçılık" ve "hürriyetçi sansür" tarafından artık yasaklanan ve lanetlenen) uzuvlarına gelince.. 

Onların (hormon takviyesinin eşlik ettiği) bir ameliyatlık canı vardır.

Bu da yapıldığında, artık İstanbul Sözleşmesi'nin mucidi Tayyip efendi Bülent Ersoy'u âlâ-yı vâlâ ile sofrasında baş köşeye oturtabilir, kızına KADEM'i kurdurabilir, diğer taraftan da oğlunu rektör yaptığı Hayrettin Karaman'a "en dindar başkan" diye reklamını yaptırabilir, yine oğlunu YÖK başkanlığı koltuğuna oturttuğu Emin Saraç Hoca'ya rahatça sırtını dayayabilir.

Ben de soruşturmalardan soruşturma, sürgünlerden sürgün beğeneyim.

*

Evet, sen "toplumsal cinsiyet"e kafa tutup cinsiyete kendi kafandan farklı bir anlam yüklediğinde, benimsediğin anlam, “kişisel cinsiyet” olacaktır.. 

Toplumsal” olmayacaktır, toplum tarafından benimsenen anlamla ilişkisi bulunmayacaktır.

Şayet toplum, senin yüklediğin anlamı kabul ederse, bu defa senin keşfettiğin anlam “toplumsal” hale gelecektir.

Böylece başa dönmüş olacağız, önceki anlam da toplumsal anlamdı, senin icat ettiğin bu anlam da (Ki örneğimizde "toplumsal cinsiyetsizlik" demek oluyor).  

Toplumsallık bakımından aralarında bir fark yok..

Fark, senin, senden önce oluşmuş olan toplumsal anlamı kabul etmeyip “Bana ne, bana ne, illa da bu bedenlere benim diktiğim toplumsal anlamlar giydirilecek, bana ne! Ben Soner'i kadın, Sonğul'ü de erkek olarak görüyorum” diye yerlere yatıp şımartılmış çocuklar gibi bağırıp çağırmandan ibaret.

Senin dediğin olduğunda “toplumsal”lık durumu ortadan kalkmış olmuyor ki.. Sadece "sapık bir toplumsallık" oluyor.

*

Görüldüğü gibi, “toplumsal cinsiyet” kavramında “toplumsal”a yüklenen anlam ile modernist İslam güncellemeciliği tahrifat ve tahribat hareketinin kullandığı “tarihsellik” kavramı arasında paralellik, hatta özdeşlik var.

Şeriat hükümlerinin tarihsel olduğunu söyleyenler, o hükümlerin belirli bir tarih ve coğrafya (zaman ve mekân) için geçerli kabul edilmesi gerektiğini, farklı zaman ve mekânlarda hükümlerin değişebileceğini (hatta mutlaka değişmesi gerektiğini) iddia ediyorlar.

Mesela Allahu Teala’nın Kur’an’daki “hırsızın elinin kesilmesi” emrini alalım.. Bunlara göre, bu şart değildir, farklı bir ceza da verilebilir.. Verilmelidir.

Neden?

Çünkü “el kesme” tarihsel?

Peki tarihsel olduğunun, sadece Kur’an’ın nazil olduğu döneme ve coğrafyaya hitap ettiğinin, başka zaman ve mekânlar için geçerli olmadığının “delil”i ne?

Delil yok..

Var da, şöyle: Goldziher gibi Batılı oryantalistler böyle olması gerektiğini buyurmuşlar.. Allahu Teala ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem, Goldziher gibi Batılılardan daha mı iyi bilecek?!

*

Toplumsal cinsiyet” kavramında “tarihsel”in yerini “toplumsal” alıyor.. Fakat işlev aynı..

Toplumda erkeğin erkek, kadının da kadın gibi davranmasından, erkeğin erkekliğinin, kadının da kadınlığının bilincinde olmasından rahatsızlık duyanlar, bunların toplumsal (toplumun ürettiği) birer davranış kalıbı olduğunu, yani bireylerin erkeklik ve kadınlığının "görece"lik taşıdığını, (postmodernizm"in ruhuna uygun olarak) herkesin kendi erkeklik ve kadınlığına kendisinin karar vermesi gerektiğini, bizim de karşımızdaki bireyi kadın veya erkek olarak görmekte özgür olduğumuzu kabul etmemizi istiyorlar. 

Böyle olunca, erkek ve kadın olmak da anlamını yitiriyor.. Ortaya kafa karıştırıcı bir durum çıkıyor: Hayata Soner olarak başlayıp Songül olarak devam eden ile Songül olarak başlayıp Soner'leşenin toplumdaki "rol dağılımı" nasıl olacaktır?

Burada imdadımıza "toplumsal cinsiyetsizlik" yetişiyor.. 

Kadınlığı ve erkekliği halının altına süpürüyor, "Toplumda kadın ve erkek yoktur" diyorsunuz, ortada sorun kalmıyor. 

*

Sığınılacak sloganlar da hazır.. Sağolsun Fransız Devrimi irticası her kapıyı açan maymuncukları "gerici beyin"ler için hazır hap olarak "tarihsel"e emanet etmiş: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik.

Toplumda erkek ve kadın diye cinsiyetler bulunmadığına, bir erkeğin (kendisini erkek olarak görenin) şunu "hemcins"i, bunu da "karşı cins" olarak görmesi yanlış olacağına göre, toplumda erkek ve kadın için farklı düzenlemeler yapmak ve kurallar getirmek, eşitsizlik ve adaletsizlik olacaktır.

*

Görüldüğü gibi, toplumsallık (toplum tarafından kabullenilmişlik) anayasalar, siyasal rejimler ve hukuk kuralları söz konusu olduğunda meşruiyetin temeli kabul edilirken, kadın-erkek ilişkileri söz konusu olduğunda, o “toplumsallık” (toplumun ortak aklının ürünü oluş), birdenbire anlamsızlaşıyor, bütün değerini yitiriyor.

Toplumsal üstü” (toplumun ve toplumu oluşturan bireylerin kendi akıllarıyla tespit edemeyecekleri) bir “adalet” anlayışı ortaya çıkıyor.

Yani toplum, “Bize göre adalet, erkeğe ve kadına bazı konularda farklı yetki ve sorumluluklar yüklenmesini gerektiriyor” dediğinde, toplumun bu “adalet” anlayışı kabule şayan görülmüyor.

Böylece, “toplumsal cinsiyet” hurafesinin mucitlerinin “adalet” anlayışına “tanrısal” (özünde dinî mahiyette) bir anlam yüklenmiş oluyor.

Çünkü, belirli bir durumda bütün insanların (toplumun) yanılmış olduğunu bilme ve söyleme hakkı sadece (o insanları yaratan ve bireysel özellikler bahşetmek suretiyle diğer canlılardan ayıran) Tanrı'ya ait olabilir.

Sadece Tanrı, “Sizin bireysel ya da toplumsal kabulleriniz değil, benim ne dediğim önemlidir; ben ne yarattığımı biliyorum, sizi yaratırken sizden akıl almadım” diyebilir.

*

İşte toplumsal cinsiyet hurafesinin mucitleri topluma bunu diyorlar: 

“Sizin cinsiyet konusundaki toplumsal kabulünüzü, şuna erkek buna kadın demenizi biz reddediyoruz, bizim sözlerimizi tanrısal vahiy gibi kabul edecek, bizim tanımlarımıza ve uydurma adalet anlayışımıza boyun eğip iman edeceksiniz.”

Bu, şirkin, küfrün ve sapıklığın daniskasıdır.

Söz konusu ilahiyat doçenti aklı kısa aptal soytarının kafası da aynı durumda.. 

Müşrik kafası.. Saf ve som şirk zihniyeti..

*

Konu cinsiyet olmaktan çıktığında “toplumsallık”, demokratik reimin, laik devlet felsefesinin ve laik hukuk anlayışının temeli haline geliyor.

Öyle ki, toplum (millet) adına Allahu Teala’ya savaş açılabiliyor.

Fakat bu “topumsallık”, bir tek, toplumu “toplumsal cinsiyetsizliğe” çağıran “toplumsal cinsiyet” yaygarasına söz geçiremiyor, onun karşısında ellerini havaya kaldırıp teslim oluyor.

Kısacası, “toplumsal cinsiyetsizlik” söylemi, modern toplumun “soyut tanrısı” ya da “put”u haline gelmiş durumda..

Ancak, o söylemi icat eden sapıklar soyut değil.. Yiyip içip tuvalete giden kanlı canlı, etli butlu canavarlar (can-âverler, can sahipleri).. (Dil-âver, cenk/ceng-âver.)

Dolayısıyla, o soyut putlara (ideolojik söylemlere) tapanlar aslında o söylemleri icat eden şeytanlaşmış sapık “uygar ve çağdaş” canavarlara tapmış, kulluk etmiş oluyorlar.

*

Bu canavarlar, o bildiğimiz canavarlardan daha aşağılık.. Bel hum adall.

Bütün toplum bir yana, bu söylem ve bu söylemin sahibi aşağılık sapık canavarlar bir yana..

Toplum, bu söylemsel puta ve onun yontucusu pisliklere zihniyet düzeyinde secde etmek zorunda..

Düşünün, felsefeci bile değil, ilahiyatçı bir bayan bu putperestliğin tebliğcisi olarak makalemsi yazıyor.

Salak bir de başında başörtüsü taşıyor, kim bilir o başörtüsüyle kendisini nasıl dindar zannediyordur bu dangalak.. Halbuki, meddahlığını ve borazanlığını yaptığı zihniyete göre kendisinin de (toplumsal cinsiyetçi olmamak için) erkekler gibi takke giymesi gerekiyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."