nablus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nablus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİRİSİ YALANCI AMA HANGİSİ?.. KÂZIM KARABEKİR Mİ, SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK MÜ?

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI - 2


Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabında (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) belirttiği gibi, 1933 yılında Paşa’ya karşı Milliyet gazetesinde Selanikli Mustafa Atatürk tarafından saldırı başlatılmış, bunun üzerine Paşa, İstiklal Harbimizin Esasları adlı kitabını yazmıştı.

Fakat bu kitap, daha baskıdayken toplatılıp yakılmış; Paşa'nın İstanbul Erenköy'deki evi basılarak kitabın kaynağı olan belgelere el konulmuştu.

Ancak, Selanikli’nin bu kitaba karşı yazdığı dokuz sayfalık notları var.

Bazıları eften püften lüzumsuz şeyler..

Önem taşıyanlardan birini Uğur Mumcu şöyle aktarıyor (s. 30):

İstiklâl Harbimizin Esasları adlı kitabında 1918'de komutanlığını Mustafa Kemal'in yaptığı 7. Ordu'nun İngilizler karşısında yenildiği ve geri çekilmek zorunda kaldığı yazılıyor.

Atatürk, Karabekir'e bu konuda da karşı çıkıyor ve şunları yazıyor :

6) «S: 37'de 7. Ordu hakkındaki sözleri yalandır. Katma sırtlarındaki muharebeyi yapan 7. Ordu'dur. 2. Ordu Adana havalisine nakil olunmuştur.»

*

Burada Selanikli’nin, “Kur’an’da ‘Namaza yaklaşmayın’ emri var, o yüzden namaz kılmıyorum” diyerek ayetin baş tarafını (“sarhoşken” kaydını) saklayan Bektaşî gibi konuştuğu görülüyor.

İmdi, Birinci Dünya Savaşı’nda Yedinci Ordu’nun savunmakla görevli olduğu yer, Nablus..

Ve Selanikli, Katma sırtlarında yapılanı yapmak yerine Nablus’u bırakıp kaçmış, gerideki orduların da İngilizler karşısında hazırlıksız yakalanmalarına neden olmuş.

Evet, İngiliz 20’nci Kolordu birlikleri Nablus’a yürüyünce Selanikli 1918 Eylülü’nün 20’sini 21’ine bağlayan gece (Mondros Mütarekesi’nden 40 gün önce, Vahideddin padişah olduktan iki buçuk ay sonra) Nablus’u boşaltmaya başladı.

Resmen kaçtı.

“Ya istiklal, ya ölüm!” demedi.

Ve 21 Eylül günü bir İngiliz uçağı, kaçmakta olan Yedinci Ordu’nun bir bölümünün güzergâhını tespit etti.

Bunun üzerine İngiliz uçakları Yedinci Ordu’yu bombalamaya başladı.

Askerlerin büyük bölümü öldü, kalanlar bütün askerî malzemeyi geride bırakarak başıboş, nizam ve intizamdan uzak bir kitle olarak canlarını kurtarmaya çalıştılar.

İngilizler arkada bırakılan 87 top, 55 kamyonet, 4 motorlu araç, 75 araba, 837 dört tekerlekli vagon ve çok sayıda su arabasını, sonradan, meyve bahçesinden elma toplar gibi topladılar.

Meşhur Lawrence bu konuda şunu yazdı:

“RAF (Kraliyet Hava Kuvvetleri) dört askerini kaybetti. Türkler ise bir kolordu kaybettiler.

İngiliz generali Allenby, savaşla ilgili raporunda şunları kayda geçirmişti:

“Operasyonlar birbirini takip eden beş aşamadan oluşuyor.

“İlk aşama kısa sürdü.

“Otuz altı saatte, 19 Eylül 04:30 ile 20 Eylül 17:00 saatleri arasında 8. Türk Ordusu’nun büyük bir kısmı altüst olmuştu. 7. Ordunun birlikleri, çıkışları süvarilerimin elinde olan Samiriye tepelerinde tam olarak geri çekiliyorlardı.

“İkinci aşamada bu başarının meyveleri toplandı.

“Geri çekilen düşmanın arkasına acımasızca bastıran piyade, onu süvarilerimin kollarına itti ve sonuç olarak neredeyse 7. ve 8. Türk Ordusu’nun tamamı silahları ve nakliye araçlarıyla ele geçirildi. Bu aşama aynı zamanda Hayfa ve Akka’nın ele geçirilmesine ve Taberiye’nin ve Celile Denizi’nin güney ve batısındaki toprakların işgaline de sahne oldu. 7. ve 8. Orduların bozguna uğratılması sonucunda Ürdün’ün doğusundaki 4. Türk Ordusu geri çekildi ve Maan tahliye edildi. (...)

“Beşinci aşamada birliklerim muhalefet görmeden Humus ve Trablusşam’a ulaştı. Süvarilerim daha sonra Halep’e doğru ilerledi ve 26 Ekim’de o şehri işgal etti.”

*

Yedinci Ordu’nun hikâyesi bu..

Nablus ile Katma sırtları arası 500 (yazıyla beşyüz) km..

İstanbul ile Ankara arasının sadece 350 km olduğunu gözönüne alırsanız, mesafenin büyüklüğünün zihinde canlandırılması kolaylaşır.

Şöyle anlatalım: Mesela şimdi Allah göstermesin Yunan Türkiye’ye saldırsa, İzmir’e tekrar girse, ve sen “Yunan ordusu çok kuvvetli” diyerek tabanları yağlayıp tek kurşun atmadan kaçsan, ricat psikolojisiyle dağınık halde kaçan askerlerini Yunan süvarileri ve piyadeleri keklik gibi avlasalar, ordunun bütün ağır silahları, araç gereç ve malzemeleri ganimet olarak düşmanın eline geçse, sonra (500 km uzaklıktaki) Kayseri’de (artık yorulmuş, işgal ettiği topraklarla ve ganimetlerle gözü doymuş) Yunan’ı durdurmuş olsan, yenilmemiş, zafer kazanmış mı olursun?

Sen yenilmediysen, burada kim yenildi, Yunan mı?

İşte her meydana heykeli dikilmiş, deha diye pazarlanan adamın akıl yürütüşü..

Bu, deha ise, çocuk aklı nedir?

*

İkincisi, Katma sırtlarındaki Yedinci Ordu, başlangıçtaki Yedinci Ordu da değil..

Durum şöyle:

“General Allenby, Halep kuzeyinde bulunan Katma’da İngiliz ve Arap Ordularını durduran ve geri atan 7. Ordunun mevcudunu, 4 ve 8. Orduların kalan personeli dâhil 2.500 piyade, 150 süvari ve 8 top olarak değerlendirmiştir.”

(Cemal Kemal, “Osmanlı’nın Filistin Cephesi’ndeki Son Muharebesi”, Atatürk Yolu Dergisi, Cilt: 12, Sayı: 45, Yıl: 2010, s. 57.)

Yani bu orduya Yedinci yerine Dördüncü veya Sekizinci Ordu demek de mümkün.

Nasrettin Hoca'nın hanımıyla olan "Bu kediyse, et nerde, etse, kendi nerde?" muhasebesi gibi.. 

Elde kalan asker 2 bin 650 kişi.. Düz hesap 2 bin 700 diyelim.. Üçe bölersek eski Yedinci Ordu'ya 900 kişi düşer.

Saldıran İngiliz kuvvetleri ise 500’er mevcutlu iki süvari alayıyla çeşitli cins 200 otomobilden kurulu bir birliktir. (A.g.m., s. 57.)

İngiliz ordusunun bütün mevcudu bu kadar mıydı?!

Anlaşılıyor ki İngilizler daha fazla ilerlemek istememişler, küçük bir kuvvetle şöyle bir yoklamışlar.

Ve Selanikli, bundan büyük bir kahramanlık hikâyesi, yenilmezlik destanı üretiyor.

Yenmek, senin elinden toprağını almış olan gücü durdurmak değildir, topraklarından çıkarmak, ondan toprak almaktır.

Düşman senin evine girmiş, bütün odaları işgal etmiş, sen de mutfağa çekilmiş, düşman oraya da girmesin diye kapıya omuz vermişsin.. Ve, girmemişler, böylece güya hane tecavüzcülerini durdurmuşsun.. 

Ve de bunu yenilmezlik olarak gösteriyorsun.

Burada gerçekten de bir deha var.. Mağlubiyeti bile zafer gibi gösterebilme dehası..

Dehanın bu palavrasını iştahla yeme ahmaklığı ise “aziz” Türk milletine düşüyor.

*

Mumcu’nun Mustafa Atatürk’ün notlarından yaptığı bir alıntı da şu (s. 30):

7) S: 38. “21 Eylül'de taarruz edecek düşman bulunmayan İngilizler”.. Yalan!. İngilizler 7. Ordu tarafından muhasara edildikleri icin durduruldular; aksi takdirde niçin Adana'ya kadar yürümeyeceklerdi?

Karabekir’i yalancılıkla suçlayan adama bakın!

21 Eylül’deki olay, Nablus Savaşı..

Katma sırtlarındaki savunma ise 35 gün sonra, 26 Ekim’de oldu..

Selanikli’nin illüzyonist abrakadabrasına bakarsanız, 21 Eylül’de İngilizler’i muhasara etmiş, kuşatmış, ve durdurmuş olduğunu düşünmemiz gerekiyor.

Halbuki, ardına bile bakmadan topukları yağlayıp kaçmış.. 

Ve İngiliz, savaşmak için kendisine düşman aramış, Selanikli’nin kaçış hnızına gözleri yetişememiş, ancak uçaklarıyla yerini tespit edebilmişler.

Üstelik, Katma sırtlarında bile İngilizler’i muhasara diye birşey söz konusu değil.. Sadece, küçük bir İngiliz birliğinin karşısında kaçmadan durmayı başarmışlar.. Hepsi bu..

*

Mumcu’nun kitabını okumaya devam edeceğiz inşaallah.




FİRARLARIN EFENDİSİ SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, KARA ÇARŞAF GİYİP KADIN KILIĞINDA NASIL KAÇMIŞTI?

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 12

 

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajında şu ifadelerin yer aldığını görmüştük:

Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır. 

Bir taraftan Saray'da zaten yaverdi, Saray'da yükselme gayretleri içindeydi, bir taraftan Hükümet'i devirip [yeni bir hükümet kurmak için] Meclis'e [Meclis-i Mebusan'a] girip çıkmıştır. Hatta onun için Anadolu'ya gönderdiler, Hükümet'i devirme gayretleri içindeydi. … [Atatürk] bir taraftan İngilizler'le sıkı ilişkiler içindeydi, bir taraftan İtalyanlar'la sıkı temastaydı, herkesle sıkı temastaydı.

M. Kemal Paşa’nın bu faaliyetleri olunca, İstanbul’da da kuşku başladı. Ve Vahideddin aslında vatan haini değil, Vahideddin kurtuluş nerede olacak bilemiyor, şaşkına dönmüş, saray İngilizler’in elinde, İngilizler’in avucuna düşmüş.. Genç, kuvvetli komutanlar var. İngilizler bunları çağırmışlar, toplamışlar İstanbul’a, hepsini toplamışlar, hepsi İstanbul’da. Ve (Vahideddin) bunları tayin ettirmekten korkuyor, tayin emrini çıkarmaktan da korkuyor. O hengâme içinde M. Kemal Paşa zaten, aşırılıkları bilindiği için, bir taraftan kuşkulanıyorlar, bir taraftan da güveniyorlar.”

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 170-1.)

*

Olayların seyrini hatırlayalım.

Vahideddin 3 Temmuz 1918’de padişah oldu.

İki buçuk ay sonra Filistin’de İngilizler’le Nablus (Megiddo) Savaşı yaşandı.

Selanikli Mustafa Kemal bu savaşta üstün firar ve kaçış yeteneğini sergileyerek Osmanlı ordusunun hezimetine büyük katkı sağladı.

Selanikli, Nablus’ta bulunan Yedinci Ordu’nun komutanıydı.

İngiliz 20’nci Kolordu birlikleri Nablus’a yürüyünce Selanikli Eylül’ün 20’sini 21’ine bağlayan gece Nablus’u boşaltmaya başladı.

Resmen kaçtı.

“Ya istiklal, ya ölüm!” demedi.

Şimdi Hamas’ın Gazze’de yaptığı türden bir direniş sergilemek yerine tabanları yağladı.

Peki kurtuldu mu?

*

Kendisi kurtuldu da, ordusu, tıpkı Anafartalar’daki 57’inci Alay örneğinde olduğu gibi, kurtulamadı.

21 Eylül günü bir İngiliz uçağı kaçmakta olan Yedinci Ordu’nun bir bölümünü tespit etti.

Bunun üzerine İngiliz uçakları Yedinci Ordu’yu bombalamaya başladı.

Askerlerin büyük bölümü öldü, kalanlar bütün askerî malzemeyi geride bırakarak canlarını kurtarmaya çalıştılar.

İngilizler arkada bırakılan 87 top, 55 kamyonet, 4 motorlu araç, 75 araba, 837 dört tekerlekli vagon ve çok sayıda su arabasını, sonradan, meyve bahçesinden elma toplar gibi topladılar.

Bunlar, Selanikli’nin İngilizler’e bir tür hediyesiydi.

Meşhur Lawrence bu konuda şunu yazdı:

RAF (Kraliyet Hava Kuvvetleri) dört askerini kaybetti. Türkler ise bir kolordu kaybettiler.”

Bu rezalet ve facia, Selanikli’nin yere göğe sığdırılamayan efsanevî askerî dehasının eseriydi.

İngilizler açısından bakılırsa bu, kendilerine yapılmış dahiyane bir hizmet..

*

Filistin cephesindeki yenilginin en büyük sorumlusunun Selanikli Mustafa Kemal olduğu görülüyor.

Nedeni, Nablus’u hemen terk edip kaçmaya başlaması..

Gerekçesi de şu: Nablus’ta kalsaymış düşman tarafından kuşatılacakmış..

Zavallı deha, tabiî ki kuşatılacaksın, boru değil bu, savaş..

Tiryaki Hasan Paşa da Kanije Kalesi’nde kuşatılmıştı. Emri altında 9 bin asker vardı. Kendisini kuşatan Avusturya Ordusu ise neredeyse 10 katıydı.

Hasan Paşa kaleyi bırakıp kaçmadı.

Gazi Osman Paşa da Plevne’de kuşatılmıştı..

O da büyük bir kahramandır, fakat Tiryaki Hasan Paşa gibi karşısındaki orduyu (Rus ordusunu) mağlup etmiş değildi..

Sonunda teslim olmak zorunda kalmıştı.

Başarısı, Rus ordusunu 1877 yılında tam 145 gün (yaklaşık beş ay) Plevne önlerinde tutmuş, oyalamış olmasıdır.

O bunu yapmayıp kaçsaydı, daha sonra Ayastefanos’a (İstanbul’un Yeşilköy semtine) kadar gelen Rus ordusu kim bilir daha nereye kadar giderdi..

*

Eğer Selanikli Mustafa Atatürk de Nablus’u bırakıp kaçmasa, savunma hattı oluşturup Nablus’ta dursaydı, Filistin cephesi bu kadar kolay çökmezdi.

Nereye kaçıyorsun zavallı deha, İngiliz’in arkandan gelmeyeceğini mi sanıyorsun?

İngiliz uçaklarının peşine düşeceğini hesap etmeyen, bu kadar öngörüsüz ve basiretsiz bir adama askerî deha demek için ahmak olmak gerekiyor.

“Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!”

*

Bu pejmürde dehanın palaspandıras kaçışı “domino etkisi” yaptı, diğer Osmanlı birliklerinin de moralman çökmesine neden oldu.

İngiliz generali Allenby, savaşla ilgili raporunda şunları yazmıştı:

“Operasyonlar birbirini takip eden beş aşamadan oluşuyor.

“İlk aşama kısa sürdü.

“Otuz altı saatte, 19 Eylül 04:30 ile 20 Eylül 17:00 saatleri arasında 8. Türk Ordusu’nun büyük bir kısmı altüst olmuştu. 7. Ordunun birlikleri, çıkışları süvarilerimin elinde olan Samiriye tepelerinde tam olarak geri çekiliyorlardı.

“İkinci aşamada bu başarının meyveleri toplandı.

“Geri çekilen düşmanın arkasına acımasızca bastıran piyade, onu süvarilerimin kollarına itti ve sonuç olarak neredeyse 7. ve 8. Türk Ordusu’nun tamamı silahları ve nakliye araçlarıyla ele geçirildi. Bu aşama aynı zamanda Hayfa ve Akka’nın ele geçirilmesine ve Taberiye’nin ve Celile Denizi’nin güney ve batısındaki toprakların işgaline de sahne oldu. 7. ve 8. Orduların bozguna uğratılması sonucunda Ürdün’ün doğusundaki 4. Türk Ordusu geri çekildi ve Maan tahliye edildi.

“Üçüncü aşama, … 4. Ordunun takibi ile başladı ve Amman’ın ele geçirilmesi ve teslim olan Maan garnizonunun geri çekilmesinin durdurulmasıyla sona erdi.

“Dördüncü aşama, Çöl Atlı Kolordusunun Şam’a ilerlemesine, 4. Türk Ordusu’nun ele geçirilmesine ve XXI. Kolordu’nun Hayfa’dan Beyrut’a kıyı boyunca ilerlemesine sahne oldu.

“Beşinci aşamada birliklerim muhalefet görmeden Humus ve Trablusşam’a ulaştı. Süvarilerim daha sonra Halep’e doğru ilerledi ve 26 Ekim’de o şehri işgal etti.”

*

Savaşın özeti bu..

Bunlardan anlaşılan şu: Filistin yenilgisinin (Ki Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı defterini mağlubiyetle kapatmasına yol açmıştır) mimarı, çürük çarık askerî deha Selanikli Mustafa Atatürk’tür.

Savaşın ilk merhalesinde 8’nci Ordumuz “altüst” oluyor, ve bunu gören Selanikli Atatürk ona yardıma koşmak yerine tabanları yağlıyor.

Dahiyane bir fikir..

Sözümona öyle öngörülü, öyle basiretli, öyle hesaplı planlı bir askerî deha ki, kuşatmadan kurtulayım derken ordusunu tam da düşmanın kucağına itiyor.

Kendisi ise askerini bırakıp kaçıp gidiyor.

Ardına bile bakmadan.

Sonrası zincirleme rezalet.. 

Başlama düdüğünü çalan ise kaçma sanatının büyük virtüözü Selanikli Atatürk.

*

Bu noktada aklıma Barbaros'un ağabeyi büyük kahraman Oruç Reis geldi.

Cezayir'in doğusundaki Tilimsan'da İspanyollar tarafından kuşatılmıştı. 

Yedi aylık bir savunmadan sonra batıya gitmek üzere düşman güçlerini yarıp çıktı..  

Düşman takip ediyordu.

Önlerine gelen nehri geçtiler, fakat 20 kadar Türk levendi, nehri geçemeden İspanyollar'a yakalanmışlardı.

Bunu gören kolsuz kahraman Oruç Reis, kurtulma ümidi olmadığını bildiği halde, nehri gerisin geriye geçerek leventlerine yardıma koştu. 

Ve çarpışa çarpışa şehit oldu.

Selanikli Atatürk ise Filistin'le ilgili hatıralarında kahramanlık olarak, kaçış sırasında sergilediği maharet ve beceriyi anlatıyor.

Görgüsüz deha..

*

Selanikli'nin en büyük marifeti iyi kahramanlık nutukları atması, savaş meydanlarında değil fakat barış meyhanelerinde dumanlı kafayla yiğitlik söylevleri vermesiydi.

Cepheden kaçıyor, cephe gerisinde ise “Vuralım, kıralım, savaşalım, vatan toprağı kutsaldır, ya istiklal ya ölüm, hattı (sınır çizgisini) müdafaa yoktur sathı (bütün yüzeyi) müdafaa (savunma) vardır, vatanın bir karış toprağı bile kan dökülmeden terk olunamaz” diye ahkâm kesiyor.

Kaçtıktan sonra hemen sağa sola kahramanca vatansever telgraflar çekiyor..

Kerameti kendinden menkul deha.

Dehasının şahidi de yine kendisi.

*

Kaçma konusundaki dehasını İstiklal Harbi sırasında da gösterdi.

Samsun’a çıktıktan sonraki bir yıl boyunca düşmana attığı tek bir kurşun yok.

Bu arada Yunan da Ege’de bekliyor. Çünkü Selanikli Atatürk’ün İngiliz dostları bunlara (General Milne’nin adından hareketle) Milne Hattı denilen bir sınır belirlemişler, “Burada bekleyeceksiniz” demişler.

Bekleyecekler, çünkü Selanikli’nin, Osmanlı Devleti’nin altını oyması için kongreler tertip etmeye, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının (Millet Meclisi’nin) yerini alacak bir meclis oluşturmaya ihtiyacı var..

İngilizler tam da TBMM’nin açılışından bir ay önce İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ı basıp kapatacaklar, Selanikli Mustafa’yı adamdan saymayan tecrübeli ağır topları Malta’ya sürgün edecekler, döküntülerin ise TBMM’nin doğal üyesi olarak Ankara’ya geçmelerine ve böylece ona meşruiyet kazandırmalarına göz yumacaklardır.

İngilizler’in (Filistin’de kendilerine beleş ve kolay bir zaferi altın tepsi içinde sunan) Selanikli Atatürk’e hizmetleri bununla da sınırlı kalmayacaktır, Osmanlı Milli Savunma Bakanlığı’nı ve Genelkurmay’ın basarak Anadolu’daki bütün mülkî amirlerin ve askerî yetkililerin tek otorite olarak Ankara’yı görmelerini sağlayacaklardır.

Tezgâh iyi kurulmuştur.

*

Ne diyorduk?.. Selanikli savaş meydanından kaçıp kaybolma alanındaki dehasını İstiklal Harbi sırasında da gösterdi dedik, söz başka tarafa kaydı.

Selanikli Atatürk TBMM’yi açınca İngilizler devreye girdiler, Yunan’a “Sizi Ankara ile barıştıralım” dediler. (Bunların teferruatı için Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi kitabımıza bakılabilir.)

İngilizler, Selanikli Atatürk’ü riske atmak istemiyorlardı. Ne olurdu ne olmazdı, belki Yunan’a yenilirdi.

Kendileri açıkça Selanikli’nin yanında yer alsalar o da olmazdı, o güne kadar oynadıkları oyun açığa çıkar, Selanikli’nin kendileriyle işbirliği içinde olduğu anlaşılırdı. (Bu işbirliğini İsmet İnönü, önceki yazılarda aktardığımız gibi, Cumhuriyet'in 50'nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde itiraf edecekti.)

Ancak Yunanistan’da hükümet değişmişti, İngilizler’in teklifini kabul etmediler. “Bizim için Milne Hattı artık bitti” dediler.

Ve Ankara önlerine, Polatlı’ya kadar geldiler.

*

İşte tam bu noktada Selanikli Atatürk, kaçış ve ricat alanındaki eşsiz yeteneğini tekrar sergilemeye koyuldu.

TBMM’yi Kayseri’ye taşıyacaktı, aldığı karar buydu.

Sonradan Kayseri Lisesi olarak hizmet gören tarihî bina, yeni TBMM binası olarak hazırlandı, bazı milletvekilleri hemen Kayseri’ye gittiler.

Selanikli kaçış dehası, Ankara’yı da bırakıp kaçma derdindeydi.

Fakat TBMM’nin Kemalperest değil vatansever olan üyeleri, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diye palavradan kahramanlık taslayan Selanikli’nin aksine “Hiçbir yere gitmiyoruz, savaşacağız” dediler.

Selanikli baktı ki kendisi bırakıp gitse TBMM gitmiyor, yeni bir başkan seçip yollarına devam edecekler, mecburen olduğu yerde kaldı.

Fakat ricat sanatının gereğini Sakarya Savaşı’nda da sergiledi.

Kâzım Karabekir’in ve Rıza Nur’un yazdığına göre, savaş uzayınca canı sıkıldı, eski huyu depreşti, yine ricat emri verdi.. 

Fakat Mareşal Fevzi Çakmak bu emri uygulatmadı, orduya tebliğ etmedi, bekletti. 

O arada Yunan ordusunun çekilmeye başladığı anlaşıldı. 

Çünkü gıdasızlık ve yanlış beslenme vs. yüzünden ordularında ishal salgını başgöstermiş, perişan olmuşlardı.

Namağlup komutan General İshal’in korkunç saldırısının ve Mareşal Fevzi’nin sebat ve teennisinin eseri olan bu zafer, sonradan Selanikli’nin olmayan askerî dehasının kazanç hanesine yazıldı.

Ve bu gerçeği yazma cesaretini sadece Kâzım Karabekir gösterdi. 

(Rıza Nur da yazdıysa da, ölümünden sonra yayınlanmasını istediği hatıratında yer aldığı için cesaret sayılmaz.)

*

Bu konuya girmişken Selanikli dehanın bir başka kaçış hikâyesini daha anlatalım.

(Deha olduğu doğru da, kaçma konusunda deha.. Fakat Nablus’ta bunu da yüzüne gözüne bulaştırdı, doğru dürüst kaçmayı bile beceremedi.. Geriye kala kala takiyye, gizli gündemcilik, süs püs düşkünlüğü, heykelini yaptırıp hava atma merakı, İngiliz tarzı giyinip fotoğraf çektirme tutkusu gibi "deha" türleri kalıyor.)

Neyse, sözkonusu kaçış hikâyesini biz anlatmayalım.

İpek Çalışlar anlatsın.

Kemal Sunal’ın kara çarşaf giydiği bir filmi var.. Selanikli Kemal de kara çarşaf giyip düşmanlarının önünden kaçmış.. 

Okuyalım:

… 28 martta [1923] mecliste İkinci Grup diye anılan muhaliflerin lideri ola­ rak bilinen Ali Şükrü kayboldu. …

Mecliste sert tartışmalar oluyordu. Eleştiri oklarının hedefi meclisin önderi olarak Mustafa Kemal’di.

Ali Şükrü Bey’in kaybolduğu akşam Karaoğlan Çarşısı’ndaki Kuyulu Kahve’de oturduğu, daha sonra Osman Ağa’nın müfreze­ sinden Mustafa Kaptan’la kol kola yürüdükleri görülmüştü. Ay­rıca Şükrü Bey’in kaybolduğu gece Osman Ağa’nın evinden çığ­lıklar duyulmuş, ertesi gün de evin kapısına eşya nakli bahane­siyle bir araba getirilmişti.

Topal Osman Giresunluydu. Mustafa Kemal 1919 mayısında Samsun’a geldiğinde, Pontus Rumlarını ezmek üzere Millî Mücadele’nin emrine girmiş, gönüllü alayları oluşturmuştu. Karadeniz yöresinde acımasızlığıyla ün yaparak 5 000 kişilik silahlı gücüyle öne çıkmış, yarbaylığa kadar yükselmişti. Ama cahil ve ümmiydi.

Cinayete kurban giden 39 yaşındaki Ali Şükrü Bey, Trabzon­luydu. İkinci Grup’un temsilcisi olarak mecliste bulunuyordu. İh­tisasını Amerika’da yapan Ali Şükrü Bey, mükemmel İngilizce bilen, bilgili bir aydındı. (…)

Ali Şükrü Bey’in kaybolması Ankara’da şok etkisi yaratmıştı. Her taraf didik didik aranıyordu. Beşinci günün sonunda, 2 ni­sanda, sineklerin uçuştuğu bir toprak kümesinin altında Ali Şükrü’nün cesedi bulundu. Ali Şükrü güçlü kuvvetli bir adamdı, To­pal Osman ise cılız… Olay sırasında direndiği, sekiz on kişinin boynuna çadır ipi geçirmesi sonucu boğulduğu anlaşılıyordu. Ce­set, Çankaya’ya çok yakın bir yere, Topal Osman’ın Papazın Ba­ğı diye bilinen yazlık evinin bahçesine gömülmüştü.

Osman Ağa ve Mustafa Kaptan için tutuklama kararı verildi.

Çankaya’da resmî muhafız kıtası kurulmadan önce Mustafa Kemal Topal Osman ve çetesi tarafından korunuyordu. Bu göre­vi devralmak üzere düzenli bir muhafız taburu kurulmuş, başına da İsmail Hakkı (Tekçe) getirilmişti. Topal Osman’ın çetesine ar­tık ihtiyaç kalmamıştı, ama bunu onlara bir türlü kimse cesaret edip de söyleyemiyordu. Sonunda korkulan olmuş Topal Osman çetesi Mustafa Kemal’i hedef almıştı.

Topal Osman çetesi Çankaya’yı kuşattı. Latife’nin kız kardeşi Vecihe de oradaydı. Vecihe İlmen yıllar sonra yakın akrabalarına o gün yaşadıklarını anlatmıştı. Bu anlatım Topal Osman olayının bilinmeyen bir yönünü gün ışığına çıkartıyor:

“Millî Mücadele’nin lideri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa’nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbirimiz hayatta kalamazdık. Dışarıdakilerle pazarlık başladı. Âdet olduğu üzere ‘Kadınlar ve çocuklar önden çıksın’ dediler. Plan şuydu. Mustafa Kemal Paşa kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı. Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu. Latife muhafızlar­la birlikte evde kalmaktan yanaydı. ‘Ben onları oyalarım’ diyor­du. Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. Ancak Lati­fe’nin inadını bilirdi. Bir çarşaf buldum getirdim. Mustafa Kemal çarşafı giydi benimle birlikte dışarı çıktı.

Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı. Erlerden birine ‘Mutfaktaki portakal sandıklarını getir’ dedi. Sandıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden ba­kıldığında içerdekiler fark ediliyordu. Boyunun kısalığı dışardan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yürüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Kemal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm teh­didi altında çeteyi oyalamayı sürdürüyordu. O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman’a karşı yürütülecek harekâtı planlıyordu. Sonunda Topal Osman’ın adamları eve kurşun yağdırmaya baş­ladılar. Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal’in gittiğini anla­yınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal’di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada Topal Osman çetesi muhafız taburu tarafından sarıldı.”

Osman Ağa ve altı yardımcısı öldürüldü.

Topal Osman gömüldüğü mezardan çıkartılıp meclisin kapısı­na topuğundan asılmış, bütün dünyanın dikkatle izlediği Türki­ye Büyük Millet Meclisi dünya önünde bir yara almış, Çanka­ya’daki huzurlu ortam kesintiye uğramıştı.

Latife ölümün eşiğinden dönmüştü….

(İpek Çalışlar, Latife Hanım, İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2006, s. 55-7; https://docplayer.biz.tr/37789905-Latife-hanim-yazan-ipek-calislar.html)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."