İslamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İNGİLİZ ENİŞTE (VE YERLİ-MİLLİ DERİN GÖLGESİ) İBN ARABÎ'Yİ NİYE ÖPÜYOR?

 










1923 yılında [Niğde] Ulukışla’da ilkokul arkadaşım olan Hasan Erdoğan’ı çok severdim. 

Bu arkadaşım daha sonraki yıllarda mahkeme başkatipliği, Belediye başkanlığı ve dava vekilliği de yaparak Ulukışla’ya iyi hizmetler yaptı. Sınıf arkadaşlarımızın bir bölümüyle Hasan Erdoğanların evinde sık sık toplanırdık. Arkadaşımın babası Memiş emmi (amca) sevecen, çocukları seven biriydi. Bize sık sık harp hikayeleri anlatırdı. Biz çocuklar da onun sözlerini can kulağıyla dinlerdik. 

Memiş emmi, 1915 ve 1916’da [29 Nisan 1916] İngiliz ordularından General Tausend’in [Townshend] ordusunun generaliyle birlikte teslim alınmasında da bulunmuştu. Daha sonra İngilizlerin başka bir ordusu tarafından teslim alınarak Mısır’a götürülmüş, tel duvar içindeki İngiliz kampında Alman esirlerle birlikte iki yıl kadar esir kalmıştı. Memiş emmi, İngiliz düşmanlığı ile harbe başlamış, ... Amma sonunda tam bir İngiliz dostu olarak Türkiye’ye dönmüştü. 

Bunun nedenini araştırdım. İngilizler kendi dinlerinde olan Almanların dinleri uzerinde hiç durmuyorlar. Yalnız Türk esirlerini her gün namaz kılmaları, Arapça yazılı Kur’an’ı okumaları konusunda zorluyorlarmış. Kendisi de Kur’an okumayı İngilizlerden öğrenmiş. Bu çalışmalar sonunda fikir değiştirmişti. “Muslumanlığın koruyucusu İngilizlerdir” diyordu. “Adalet İngilizlerdedir. İslam ülkelerinde adil düzeni ancak İngilizler kurabilir. Ben bu adaleti gördükten sonra İngilizlere karşı silah kullanmam.” 

Bir gun Memiş emminin evine gittiğimizde, onun yanında, Ulukışla’dan Balcı ve Deli Hüseyin adıyla ünlü muhtar Hüseyin Şahin’i de gördüm. Hüseyin Şahin doğrulukta ve yiğitlikte gözünü budaktan sakınmayan bir kişiliğe sahipti. Ulukışla Pozantı savaşında subay olmadığı halde aklı ve cesareti sayesinde halk tarafından İkinci Bölük Komutanlığına ve Ulukışla Merkez Komutanlığına getirilmişti. Memiş emmi yine İngilizleri övmeye başlayınca, Hüseyin Şahin itiraz etti. "Memiş Ağa!” dedi. “Şu kafir İngiliz, Müslümanlığı ve İslamları bu kadar çok seviyor, hep Müslümanlara adil düzen getirdiğini ve getireceğini söylüyor da neden kendisi Müslüman olmuyor? Neden kendi dinindeki Almanları kiliseye gitmeye zorlamıyor? Bunlar üzerinde düşünmen gerekir. Mısır’daki esirlerden duydum. İngilizler [esir bizim] subaylara küçük bir maaş da veriyormuş. …”

*

Yukarıdaki satırlar, Kemalist bir öğretmenin hatıratında geçiyor. (Mehmet Ali Eren, Bir Eğitimcinin Düşünce ve Anıları, Birinci Kitap, Ankara: Kardelen Ofset, 1999, s. 96.)

İngilizler, kafaya aldıkları Araplar’a da bu şekilde yaklaştılar.. Onları da “İngiliz adaleti”ne inandırdılar.

Mehmet Ali Eren gibi Kemalistlerin farkında olmadıkları gerçek şu: Taparcasına sevdikleri Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’e olan hayranlığı Memiş Emmi’ninkinden daha fazlaydı.

Ancak gerekçesi Emmi’ninkinden çok farklıydı.

O, Emmi gibi Kur’an okuma, namaz kılma meraklısı değildi.. İngiliz şapkası giymek, frak ve smokin ile balolara katılmak, İngiliz kadınları gibi giyinmiş hanımlarla İngiliz dansları yapmak istiyordu.

*

İngiliz bu, oyununu iyi kuruyor, anahtarı da, ipi de sağlam.

İslam’a olan “hizmet”ini günümüzde de sürdürüyor.

Bunlardan birini, (İngiliz gizli servisinin aparatı olduğu anlaşılan) Ibn Arabi Society kurumu çatısı altında yaptıkları oluşturuyor.

Sırf İbn Arabî reklamı ve propagandası için düzenli olarak dergi çıkarıyor, sempozyumlar tertipliyor, kitaplar yayınlıyorlar.

İbn Arabî’yi temcit pilavı olarak ısıtıp ısıtıp her defasında sofraya getirmenin, “Benim oğlum Bina okur, döner döner yine okur” hesabı bu adamın laflarını ezberlemeye ve ezberletmeye çalışmanın mantığı ne?

Şu: İslam dünyasındaki akademisyenlerden bazılarının sürekli olarak bu alana yönlendirilmesinin sağlanması..

Ve onlar üzerinden, İbn Arabîciliğin revaçta tutulması.

Boşuna dememişler, marifet iltifata tabidir.

İltifat yoksa, marifet yok olur.

*

Türkiye’de İngilizsever (ya da İngiliz sempatizanı) Memiş Emmi’ler az değil.

Bunlardan biri, gizli servis bağlantılı muhafazakâr (fakat İslamcılık düşmanı) yazarlardan Mehmet Şevket Eygi idi.

“Mürşid”i (sözde Nakşbendî şeyhi) Kıbrıslı Nazım da fanatik bir İngiliz dostuydu.

Kral Charles’ın müslüman olduğunu “keşf”i sayesinde biliyordu.

Evet, Eygi, Millî Gazete’deki köşesinde rahatça İngiliz propagandası yapabildi.. İngilizler’i yere göğe sığdıramıyordu.

Erbakan bu adama muhtemelen “Başka yerde yazıp da bize küfredeceğine, bizim gazetemizde yazsın da dilinden selamette olalım” düşüncesiyle kucak açmıştı.. Fakat, çoğu birbirinin tekrarı olan yazılarını okuya okuya birçok Millî Gazete okuru (hatta yazarı), onun gibi İslamcılık aeyhtarlığı yapmaya başladı.

Eygi, bu eğriliği yaparken, “İngiliz tipi (İngilizler’in onaylayacağı tipte) müslümanlığı” ve dindarlığı da elden bırakmıyordu. (Türk Müslümanlığı/İslamı olabiliyorsa, İngiliz Müslümanlığı/İslamı da olabilir.)

*

Bu da gösteriyor ki, Türkiye’nin sadece “laik” Kemalistleri değil, “dindar” Kemalistleri de “İngiliz tipi müslümanlığa” yatkınlar.

Daha doğrusu, laik Kemalistler ile dindar Kemalistler (solcu laiklerin İslamcı olarak nitelendirdikleri, fakat “İslamcı değil, müslüman” olduklarını söylemeyi adeta imanın yedinci şartı haline getirmiş olan yerli-milli müslümanlar) İngiliz tipi (Şeriat’sız, laiklikle, yani siyasal dinsizlikle uzlaştırılmış) müslümanlığı desteklemeyi, İslamcılığı bertaraf etmek için gerekli görüyorlar.

Bunun için de ellerinde münbit bir hammadde kaynağı var: Tasavvuf.

Ancak, her tür tasavvuf değil.. Sonuçta Şeyh Şamil de, Şeyh Said de mutasavvıf, tarikat ehli..

Onlara lazım olan tarikatçılar, zampara şeyh İbn Arabî gibiler.

*

28 Şubat süreci sonrasında moda olan “İslamcı-müslüman (Islamist-muslim) ayrımının mucitleri Batılı gazeteci, yazar ve akademisyenler.

Onlara göre, İslamcılar, “din olan İslam”ı bir ideolojiye dönüştürüyor, “ideoloji olan İslamcılık”ı savunuyorlar.

Oysa, Batılılar’ın İslamcı/İslamist olarak adlandırdıkları kişiler, İslamî terminoloji çerçevesinde “müslüman”a karşılık geliyor.. İdeoloji dedikleri Islamism (İslamcılık) ise İslam’a..

Buna karşılık, Batılılar’ın “muslim” (müslüman) olarak adlandırdıkları kişiler de, kendilerini (sosyolojik anlamda) müslüman saymakla birlikte, İslam’ın bazı emir ve yasaklarını günümüz için geçerli kabul etmeyen, yani geleneksel (otantik) İslam anlayışı çerçevesinde mürted (dinden dönmüş) kabul edilebilecek kişiler.

*

Ne yazık ki, Batılılar’ın bu “kelime oyunu” eksenli abrakadabralarını onların yerli-milli uzantıları aynen kopyalayıp papağan gibi tekrarlayageldiler.

Bunların bir kısmı Batılılar’la aynı zihniyet kodlarına sahip (devletçi, eyyamcı-konformist, Türkçü veya solcu) Kemalistler..

Bir kısmı ise, derin Kemalist devletle ya da derin devletin “kontrol”ü altındaki sivil oluşumlarla olan “duygusal” (maddî-manevî) bağlantılarının hatırına papağanlaşan ve aynı söylemi tekrarlayan “akredite (TSE damgalı) dindar” durumundalar.


ATATÜRKİST/KEMALİST AHLÂKSIZLIK İLE FETÖ’CÜ SAHTEKÂRLIK BİRBİRİYLE YARIŞIYOR

 

















Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu Mustafa Kemal’in soyunu sopunu tartışanlar var.

Kimisi “Kökeni, kendilerini üstün ırk kabul eden Yahudilere dayanıyordu; sabetayisttir, dönmelerdendir” diyor, kimisi sarı saç mavi gözüyle iftihar edip “Kökeninde Arnavutluk, Slavlık ‘asalet’i var” iddiasında bulunuyor.  

Kimisi Karaman kökenli Türkmen, Türk oğlu Türk olduğunu yazıyor..

Kimisi Malatyalı halis muhlis Türk yapıyor.

Bilmiyorum.. Önemli de değil..

Senin soyunun sopunun bir önemi yok, senin ne olduğun, ne yaptığın önemli.

*

Ancak, Selanikli Mustafa kardeşimizin kendisine tutup Ata-türk soyadını almış olması büyük bir haddini bilmezlik.

Türkoğlu olmak sana şeref olarak yetmiyor mu?!

Neden alay eder gibi kendini Türkler’in atası ilan ediyor, bu milletin mezarlardaki atalarının cümlesinin kemiklerini sızlatıyorsun?

Sen Satuk Buğra Han’ın, Selçuk Bey’in, Tuğrul Bey’in, Oğuz Han’ın, Sultan Alparslan’ın, Kürşad’ın, Bilge Kağan’ın, Fatih Sultan Mehmed’in, Yavuz Sultan Selim’in atası mısın?!

Atatürk soyadını almanda, zımnen, “Hepinizin ninesiyle tanışıyorum” imasının bulunduğunu anlamana yetecek zekâ sende yok mu?

Veya var da, bize el hareketi mi çekiyorsun?

Tamam şerefyab olmak, onurlanmak, kendinde bir asalet görmek istiyorsun.. Buna düşkünsün.. Anladık, fakat bunu, bütün bir milleti aşağılama anlamına gelen bir empati fukaralığı, nobranlık, haddini bilmezlik, bencillik, kibir, tekebbür ve hodbinlikle, yaşlısı genci, alimi cahili, şehidi gazisi, paşası neferiyle bütün bir milleti çocuk yerine koyarak mı yapmak zorundasın?!

Böyle bir garabet dünyanın neresinde görülmüş?!

Bu millete çocuğun muamelesi yapmaya ne hakkın var?!

Tevekkeli değil “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” diye bir icat çıkarmış.

Çocukların çocukça egemenliği.. Babalarının (daha doğrusu babalık taslayan ağalarının) nezareti ve gözetimi altında egemenlik.

Babalık heveslisi, çocuk yerine koyduğu millete bir de çocuk işi bayram bahşetmiş.

*

Selanikli Mustafa’nın kendi nineleriyle tanışmış olmasından mutluluk duyacaklar olabilir.. Ama herkes bunu içine sindiremez.

Kimsenin kimseye atalık, babalık taslamaya hakkı yoktur.

Türkiye’deki Kemalistler/Atatürkistler de, Selanikli gibi haddini bilmez bir topluluk.

Şöyle konuşuyorlar: “Atatürk olmasaydı babanızın kim olduğunu bilemeyecektiniz.”

Bu kafaya göre, şu anda Batı Trakya’da, Makedonya’da, Bulgaristan’da, Kırım’da vs. yaşayan Türkler’in babası belli değil.

Bir tane de Balkan göçmeni çıkıp bu Kemalistlere “Sizin ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Lan biz Yunan, Bulgar, Makedon, Sırp, Rus çocuğu muyuz laaan?” diye itiraz etmiyor..

Yok!.. Ses yok, tıs yok.. Pişmiş kelle gibi sırıtıyorlar.

Hatta bunların belki Kemalist olanları da "Atatürk olmasaydı babanız..." diyerek aynı koroya katılıyor.

Vatana bakıyorsun, herkesin babası olduğunu iddia eden biri var.. Tutmuş kendisine Atatürk soyadını almış. 

*

Bazılarının bir “devlet aklı”ndan söz ettiğini görüyoruz.

Türkiye’de devlet akılsızlığı var, aklı yoktur. Varsa da biraz kıttır.

Mesela Selanikli Mustafa Atatürk’ün laflarını alın.. Osmanlı’yı Türk milletine zulmetmiş olmakla suçluyor ve Kemalist devletçiler de hemen tasdik ediyorlar.

Fakat Ermeniler, Rumlar vs. çıkıp “Osmanlı bize zulmetti” dedikleri zaman, “Hayır, bizim atalarımız hiç kimseye zulmetmemiştir” diye konuşuyorlar.

Hani Osmanlı zalimdi?! Tu kakaydı?!

İşte Türkiye’deki devlet aklı böyle birşey..

Akılsızlıktan az birazcık hallice.

*

Türkiye’deki bu devlet akılsızlığı hiçbir suçunu ve hatasını kabul etmez.

Mesela 12 Eylül dönemindeki Diyarbakır Hapishanesi’ni alalım.

O dönemde “Devletin yanlış işleri var.. Diyarbakır Hapishanesi’nde akıl almaz zulümler yapılıyor” diyen biri çıksa, devlete iftira atma, tahkir etme, halkı devlete karşı kışkırtma vs. gibi suçlamalarla tutuklanır, perişan edilirdi.

Dolayısıyla kimseden ses çıkmıyordu.

Yıllar sonra gazetelerde çarşaf çarşaf işkence rezaletleri yayınlandı, kitaplar yazıldı, hatıratlar neşredildi, devlet erkânı da “Türkiye’ye artık hukuk ve demokrasi geldi, işkenceli günleri geride bıraktık” vs. türünden açıklamalar yaptılar.

Benzer şeyler 1990’lı yıllardaki faili meçhuller için de söylendi.

Başta inkâr edildi, sonra kabul edildi.

2000’li yıllar için de aynı şey geçerli..

Meşhur MİT’çi (Ki babası da MİT’çiydi) Mehmet Eymür, 2000’li yıllarda MİT’in başının altından çıkmış bazı gariplikleri atin.org adlı sitesinde yayınlamıştı.

*

Bugünümüze gelelim..

FETÖ’cü olmakla suçlanıp tutuklanan birçok kişiye akıl almaz işkenceler yapıldığı iddia ediliyor.

Bazı tutuklulara tecavüz edildiği, kadınların hamile kaldığı vs. söyleniyor, yazılıp çiziliyor.

Devletluların sicilini ve sabıka kaydını bilmesek, “Kesin iftiradır, Türkiye bir hukuk devletidir, Türk devleti adildir, geleneği olan köklü devlettir, gecekondu devlet değildir, devlet vakarına sahiptir, bunlar olabilemez” diyeceğiz.

Fakat diyemiyoruz.. Görkemli geçmişi buna izin vermiyor.

Şunu biliyoruz: Bugünün devletluları bu iddiaların gerçek dışı olduğunu söyleyeceklerdir.

Gerçek dışı olabilir mi?.. Olabilir, mümkündür.

Gerçek olabilir mi?.. O da olabilir, mümkündür..

Çünkü geçmişte de böyleydi.. İnkâr ediliyor, sonradan gerçek olduğu kabak gibi ortaya çıkıyordu.

*

İmdi, eğer bu iddialar gerçekse, mevcut iktidar, başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bütün yetkililer suç ortağıdır.

Bu dünyada değilse de ahirette, kendileri tecavüz etmiş gibi ceza görürler.

İşte “kul hakkı” denilen şey budur.

Kâfir bile olsa mazlumun duasına perde yoktur.. Korkmak gerekir.

Adam idamı hak ediyorsa idam da edersin, fakat idamının yanı sıra ona hakaret etmeye, işkence yapmaya, tecavüz etmeye hakkın yoktur.

Hukuk (Ki gerçek hukuku/hakları Şeriat belirler) ne diyorsa onu yaparsın, onun ötesinde birşey yapamazsın.

Yaparsan, zalimsin.. Zalimin önde gidenisin.

*

Eğer dersen “Türk devletinin memurları böyle şeyler yapmaz”..

O zaman şunu derim: Her melaneti işlemekle (kumpasçılıkla, şantajcılıkla, darbecilikle, kasetçilikle, cinayetle vs.) suçladığınız FETÖ’cüler asker, polis, hakim, savcı, MİT’çi, öğretmen vs. değiller miydi?!

Türk devletinin memurları değiller miydi?!.

Demek ki Türk devletinin memurları arasından her melaneti işleyebilenler çıkabileceğini kabul ediyorsunuz.

FETÖ ile ilgili iddialarınız böyle düşündüğünüzün kanıtı. 

O halde, benzer melanetlerin şu anda da yapılıyor olması mümkün.. Olmayacak şey değil.

Dünkülere her istediklerini verip şımartmışsanız, bugünkülere de her istediklerini veriyor olabilirsiniz.

*

Gelelim FETÖ’cülere (Fetullahçı Takiyye Örgütü mensuplarına)..

Bu FETÖ’cülerde (onları temsilen konuşanlarda) bir Şeriatçılık, Şeriat hassasiyeti göremiyoruz.

Varsa yoksa dertleri demokrasi, insan hakları, laiklik, Batı’nın ezber mavalları..

İslam’da Yahudi ve Hristiyanlar’ın beğenmediği ne varsa onları bir şekilde Siyasal İslam ya da İslamcılık diyerek lanetleme derdindeler.

Türkiye laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu, AK Parti de son tahlilde Kemalist/Atatürkist bir parti olarak politika ürettiği halde (Ki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Siyasal Partiler Yasası çerçevesinde faaliyet gösteren, İslamcı olmadığını sürekli vurgulayan bir parti), bunu görmezden ve bilmezden gelerek suçu Siyasal İslam’a (kısaca İslam’a) yüklüyor, AK Parti’yi Siyasal İslamcı ilan ediyorlar.

Necmettin Erbakan “Milli Görüş” vs. diyerek bir “kuş dili” icat etmişti.. AK Parti ve lideri Erdoğan öyle değil..

Buna rağmen FETÖ’cüler, AK Parti’yi İslamcı gibi göstererek, onun üzerinden, dolaylı olarak İslam’a kin kusuyorlar.

Böylece yeni efendileri Batılılara “Bakın biz de sizin kadar değilse de az birazcık İslam düşmanıyız” mesajını vermek istemiyorlarsa, bu salağa yatma ve milleti salak yerine koyma numarasını niçin sürdürüyorlar?

Çağdaş uygarlık düzeyi meraklısı Batıcı ve laik Kemalizmle bir dertleri yok gibi görünüyor.

Devletin laikliğini, Kemalistliğini, Batıcılığını sorun yaptıklarını görmüyoruz.

Kıyamet alâmeti şaşkın bir topluluk durumundalar.

Sadakatleri Yahudi ve Hristiyanlar’a, gâvura, fakat yardımı Allahu Teala’dan bekliyorlar.


DEMOKRASİZM İDEOLOJİSİNE (LAİK DEMOKRASİYE) TESLİM OLAN SÖZDE MÜSLÜMANLIK (Kİ ÖZDE KÜFÜRDÜR), “ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMEDİLMESİ” TALEBİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİ” DİYEREK REDDEDİYOR

 



İslam ve demokrasi, seküler sosyal bilimlerin kavramsal çerçevelerinden hareketle karşılaştırıldığında varılacak sonuç, ikisinin bağdaşmadığıdır.

Gerçekten de seküler ya da laik insanlar ikisinin bağdaşmadığını öne sürmekte ve tercihlerini demokrasi ya da totalitarizmden yana yapmaktadırlar.

İkisinin bağdaşacağını düşünen müslümanlar bu durumu, sözkonusu çevrelerin İslam’ı iyi bilmemeleri, anlamamaları ya da İslam’a karşı önyargılı olmalarıyla açıklamaya çalışmaktadır.

Oysa şunu görmek gerekir: Şayet Kur’an ve Sünnet’ten hareketle geliştirilmiş bir usul/yöntem, kavramsal çerçeve ve anlayış bizi demokratik hedefler olarak sunulan ilke ve uygulamalara götürüyorsa, İslam’ın demokrasi ile bağdaştığını ancak o zaman söyleyebiliriz.

Aksi takdirde, İslam’ı iyi bilmemekle suçladığımız muhataplarımız, bizim hem demokrasiyi hem de İslam’ı iyi bilmediğimiz, neyi savunduğumuzdan habersiz olduğumuz sonucuna varacaklar ve haksız da olmayacaklardır.

*

Kullandığımız araçlar, varacağımız noktayı da belirler. Bir gemideysek, varacağımız yer bir limandır, otobüs terminali değil.. Kavramların genetiği de bu şekilde varacakları sonucu kendi içlerinde taşırlar.. Bir kayısı çekirdeğinden ancak bir kayısı ağacı yeşerir, ondan elma ya da ceviz ağacı olmasını bekleyemezsiniz.

Demokrasi tabirinin durumu da budur; o, "kolektif heva ve heves" olarak yeşeren küfrün meyvesidir, ve siyasî ideoloji veya rejim olarak bir nüve/çekirdek halinde savunulurken vaad ettiği şey de ya doğrudan doğruya küfrün hakimiyetidir ya da küfrün hakimiyetine giden yolun ideolojik zeminini oluşturmaktır. 

Burke kavramlar konusunda şunu demektedir:

“... kavramlar nötr ‘aletler’ değildir. Bunlar çoğunlukla, dikkatle irdelenmesi gereken varsayım paketleri içinde gelir.... kavramların --en hafif bir deyişle-- kültür-bağlı olmaları son derece yüksek bir olasılık taşır.”

(Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 45.)

Evet, kavramlar belirli varsayımların kabulü durumunda anlamlı hale gelir ve belirli bir kültürün bakış açısını yansıtır. Pekçok kavram gerçekte kültür-bağımlıdır, nötr (kültürler ya da dünya görüşleri arasında tarafsız) değildir:

“... özellikle antropoloji alanında yapılan çalışmalar sonunda, modern Batı düşüncesinin en çok kullandığı referans noktalarından biri olan ‘insan doğası’ kavramının içeriğinin büyük oranda kültür bağımlı olduğunun gösterilmesi, tüm insanları içine alan genellemelerin aslında belli bir kültürün içinde anlamlı olan davranış biçimlerinin ve o davranış biçimlerini sembolize eden kavramların etnosentrik bir şekilde diğer kültürlere de dayatılmasından başka bir şey olmadığı sonucunu getirmiştir.”

(Ömer Demir, Bilim Felsefesi, İstanbul: Ağaç Yayıncılık, 1992, s. 91.)

Benzer şekilde Carr da şunları söyler:

Eşitlik, özgürlük, adalet ya da Doğal Hukuk gibi varsayımsal mutlak kavramların pratik içerikleri dönemden döneme ya da kıtadan kıtaya değişir.” (Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, çev. Misket Gizem Gürtürk, İletişim Yayınları, 5. b., İstanbul 1996, s. 98.)

Tarih (zaman) ve coğrafya (mekân) boyutlarına işaret eden “dönemden döneme, kıtadan kıtaya değişme” ifadesine dinden dine, medeniyetten medeniyete, kültürden kültüre, ideolojiden ideolojiye kayıtları da eklenebilir.

Eşitlik, özgürlük ve adalet gibi kavramlar evrensel değerler gibi görünse de, muhtevaları evrensel değildir.. Kuzguna yavrusu şahan göründüğü gibi, herkese de kendi “algısı ve anlayışı” evrensel görünür.

Evrensel olan ilkeler, evreni yaratanın ilkeleridir.

*

Hülasa, düşünsel ve teorik açıklamalar gerçekliği her zaman olduğu gibi yansıtmaz, çoğu zaman, benimsenen “paradigmanın / kavramsal çerçevenin / kavramlar paketinin” imkân tanıdığı sonuçları verir:

“Bir dünya görüşünü içkin her paradigma, gerçekliği algılama biçimini belirler. Paradigmadan bağımsız bir düşün-gerçek, teori-olgu ilişkisinden söz edilemez.”

(Ahmet Kara, “Post-modern Epistemolojiler ve Modern Bilim”, Bilgi, Bilim ve İslam-II, haz. Ahmet Tabakoğlu ve Sadık Çelenk, İstanbul: İlmi Neşriyat, 1992, s. 157.)

Poulantzas’ın ifadesiyle, “Her düşünce veya kavram, yalnızca onun temelini oluşturan tüm teorik sorunsal içinde anlamlıdır”. (Nicos Poulantzas, “Kapitalist Devlet Sorunu”, Kapitalist Devlet Sorunu, haz. R. Miliband, N. Poulantzas, E. Laclau, çev. Yasemin Berkman, İstanbul: İletişim Y., 2. b., 1990, s. 20.)

Chalmers da, “kavramların anlamlarını, hiç değilse kısmen, bir teoride oynadıkları rolden aldıkları”nı ifade etmektedir. (Alain Chalmers, Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul: Vadi Y., s. 139.)

Doğal olarak, teoriler için bir “kesin doğruluk”tan söz edilemez ise (Ki tanım gereği edilemez; fizik “yasa”ları da aynı durumdadır), anlamlarını o teorilerden alan kavramlar da zeminini yitirecek, muallakta kalacaktır.

*

Bilimsel Devrimlerin Yapısı adıyla dilimize çevrilen kitabın yazarı ünlü bilim felsefecisi Kuhn'a göre, bir paradigma, "genel teorik varsayımlar ve [o varsayımlar üzerine kurulu] yasalar" ile (Evet, “yasa”ların da kesin bir doğruluğu yoktur, varsayımların kabulü çerçevesinde doğru görünürler), ve de o yasaların olay ve olgulara uygulanmaları (giydirilmeleri) için belirli bir bilimsel topluluğun üyeleri tarafından benimsenen "teknikler"den oluşur.

Ona göre, olgunlaşmış bir bilim tek bir paradigmaca yönlendirilir ve bu paradigma, yönlendirdiği bilimdeki meşru/anlamlı çalışmanın standartlarını koyar.

Buna karşılık rakip paradigmalar, (egemen paradigmanın meşru/anlamlı saymadığı) farklı soru türlerini meşru veya anlamlı sayarak varlık gösterirler.

Bu paradigmaların standartları da farklılık gösterir.

Mesela gezegenlerin kütleleriyle ilgili sorular Newtoncular için "önemli", Aristocular için anlamsız sorulardır.

Belirli bir ölçüde açıklanamamış bir hareketi Newton "makul" saymış, fakat Kartezyenler tarafından "metafizik" ve hatta "büyü" diye reddedilmiştir, yani standart dışı görülmüştür.

Nedensiz hareket Aristo'ya göre "saçma", Newton'a göre ise "aksiyomatik"tir, başka bir ifadeyle ispata muhtaç olmayan doğrudur, veridir.

Modern mikrofizik içinde "tanımlanabilir" olan çok sayıda olay türü, Newtoncu programa göre, dikkate alınmaması gereken (makul kabul edilmeyen) bir "indeterminizm"i ihtiva etmekteydi.

Bu farklılıkların kaynağı nedir?..

Kuhn’un ifadesiyle şudur: Paradigması hakim konuma gelen egemen/galip ekol, “kendine özgü inançları ve önyargıları nedeniyle”, bilgi birikiminin “belli kısımlarına ağırlık vermek” durumundadır. (Bkz. Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş, İstanbul: Alan Y., 3. b., 1991, s. 50.)

Bilgi birikiminin belli kısımlarına ağırlık vermek, diğer kısımlarına karşı kör ve sağır olmak, onları görmezden gelmek ve duymamak demektir.

Evet, maalesef bilimsel teoriler (yani kısaca bilim), “kendine özgü inançlar ve önyargılar” taşır.

Öyle bir inanç ki, Amerikalı kimyager ve zoolog Standen’in ifadesiyle, bilim, öyle olmadığı halde, Hindular’ın ineği gibi kutsal hale getirilmiş durumdadır. (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, çev. Burçak Dağıstanlı, İstanbul: Çıdam Y., 1990.)

İşin kötü tarafı, sadece “avam” tabakası değil, birçok (özde cahil) sözde bilim insanı da ona kutsallık atfetmektedir.  

*

Benzer şekilde siyaset bilimci Talcott Parsons da bilimi, “gerçeğe seçmeli bir bilimsel yönelmeler sistemi” diye tanımlar. (Carr, s. 17.)

Bu seçim, bilgi birikiminin bir kısmının seçilmeyip ihmal edilmesi anlamına geliyor.

Bu durumda mutlak bir doğruluk ve geçerlilikten nasıl söz edilebilir ki?!

Mardin’in ifadesiyle, “bugünkü bilim anlayışımız artık bilimsel kuramların ‘mutlak’ bir geçerliliği olmadığını, zamanla bunların değiştiğini” kabul etmektedir. (Şerif Mardin, İdeoloji, İstanbul: İletişim Y., 3. b., 1995, s. 17.)

Chalmers, bu konuda oldukça kesin konuşur:

“Bilimsel teorilerin isbatlanmış doğru veya muhtemelen doğru olmalarını mümkün kılacak doğru hiçbir yöntem yoktur.... Bilimsel teorilerin kesinkes doğrulanmış veya yanlışlanmış olamayacakları tezini destekleyecek argümanların bazıları, büyük ölçüde felsefi ve mantıki düşüncelere dayanır. Diğer argümanlar bilim tarihinin ve modern bilim teorilerinin detaylı bir analizine dayanmaktadır.” (Chalmers, s. 27.)

Bu gerçeği, 1950’lerde Ord. Prof. Dr. Başgil şu şekilde ifade etmişti:

“Esasen dikkat edilirse, ilim de neticelerinde, din gibi, bir inanç sistemidir. Şu farkla ki, ilmî inanç tecrübe [deneyim], müşahede [gözlem] ve muhakemeden [akıl yürütmeden] neş’et ettiği halde, dinî inanç sezilerden, hislerimizin akışından ve içimizin yalvarışından teşekkil etmekte; ilim, zekadan; din ve iman, his ve iradeden doğmaktadır.”

(Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, 4. b., İstanbul: Yağmur Y., 1979, s. 63.)

[Mesele tam böyle değil.

Başgil, İslamî ilimlerle fazla meşgul olmamış bulunduğu için meseleyi eksik biliyor.

İmanın his ve iradeyle de ilgisi varsa da, son tahlilde akla dayanır

Bu meseleleri İmam Matüridî Kitabu’t-Tevhîd’inde geniş bir şekilde ele almış ve sonraki devirlerin (Teftâzanî, Seyyid Şerif Cürcanî ve Fahreddin Razî gibi) muhakkik “kelâm” alimleri de derin bir vukuf ve büyük bir yetkinlikle çok daha ayrıntılı ve teferruatlı biçimde tartışmışlardır.]

*

Üzerinde durduğumuz mesele hakkında Wallerstein da şunu demektedir:

“... bilimsel pratik bütün diğer uygulamalar gibi toplumsal olarak biçimleniyordu ve dolayısıyla nesnel veya tarafsız telakki edilemezdi.... Böylece evrenseli [evrensellik iddiasını] ‘nispileştirme’ ve bilim uygulayıcılarını yönlendiren saikleri bulma arayışına girdiler.”

(Immanuel Wallerstein, “Sosyal Bilim Nereye Gidiyor?”, Tarih Risaleleri, ed. ve çev. Mustafa Özel, İstanbul: İz Y., 1995, s. 254.)

Konuyla ilgili olarak Carr şunları söyler:

“... bilim adamları artık eskiden olduğu gibi, doğanın yasaları hakkında konuşmaya fazla istekli değildirler. Günlük hayatımızı etkileyen bilimin yasaları denilen şeyler, aslında eğilim gösteren önermelerdir; bunlar, başka herşey değişmeden kalırsa ya da laboratuvar koşullarında ne olacağını söylerler. Somut durumlarda ne olacağını önceden bildirebileceklerini kendileri de ileri sürmezler.... Çağdaş fizik teorilerinin olan olayların ihtimalleriyle ilgilendiği söyleniyor. Bilim, bugün tümevarımın aklî olarak ancak ihtimaller ya da akla uygun inanışlara götürebileceğini hatırlamaya daha çok eğilimlidir....” (Carr, s. 81.)

Carr’ın bu sözleri, Doç. Nurettin Topçu’nun (ve Prof. Necmettin Erbakan gibi kimi meşhurların) hocası Nakşbendî şeyhi Abdülaziz Bekkine rh. a.’in “İlmin görevi ihtimalleri hesaplamaktır” şeklindeki sözünü akla getirmektedir.

*

Bütün bu hususlar dikkate alındığında, siyaset biliminde benimsenen yaklaşımların “doğrudan ya da dolaylı olarak belli bir dünya görüşünü de içermekte” olduğunu söyleyen Saybaşılı’ya hak vermek gerektiği inkâr edilemez biçimde ortaya çıkar. (Bkz. Kemali Saybaşılı, Siyaset Biliminde Temel Yaklaşımlar, Ankara: Doruk Y., 1999, s. 91.)

Demokrasizm başlı başına bir dünya görüşüdür ve onun bilimsellikle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Duverger’nin şu sözleri, meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“Toplum bilimlerinin az-gelişmişliği, çok sayıda kesin ve kanıtlanmış gözlemle çalışmaya olanak vermediğinden ve kuram kurmak için çok sayıda izlenim, sezgi ve sağduyu verisine başvurmak zorunlu olduğundan, kavramlar, ister istemez bir ideoloji niteliğine bürünür. Gözlemcinin, gözlemlediği olayların bir ögesi olması da, bilim adamını, farkına varmaksızın öz ideolojisinden beslenen kuram ve varsayımlar geliştirmeye iterek, bu karışıklığı daha arttırır. Toplum bilimci, dürüst, nesnel ve tarafsız olmak için ne kadar çabalarsa çabalasın, bunu tam anlamıyla hiç bir zaman gerçekleştiremez. Gerçekleştirdiğini sanansa egemen ideolojiden beslenendir. Çünkü, egemen ideoloji en azından yaygın biçimde kabul gördüğü için daha ‘nesnel’ görünür. Bu konuda; ‘Tarafsız bilimin öncülerinin ... sonunda Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline dönüşmesi tuhaf değil midir?’ diyen Stanley Hoffman’ın bu sözünü hatırlatmak yerinde olur. Böyle bir durumun tekeli de Birleşik Devletler’e ait değildir.”

(Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, İstanbul: Varlık Y., 1982, s. 21-22.)

ABD’deki sözde tarafsız bilimin öncülerinin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmeleri bir dereceye kadar normal karşılanabilir ve “hayatın olağan akışı”na uygun görülebilir; peki, müslüman olduğunu, düşüncesinin Kur’an ve Sünnet temeli üzerinde şekillendiğini söyleyenlerin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmelerini nasıl yorumlamak gerekiyor?

*

Ne yazık ki FETÖ’cüler (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve hatta eski Milli Görüşçü AK Partililer (ekseriyet itibariyle) bu durumda.

Bediüzzaman’ın talebesi olduklarını söyleyenlerin bir bölümü de bu çığırtkanlar arasında yer alıyor.

Çığırtkanlık zincirinin son halkalarından birini ise, kurdukları Sağduyu Partisi ile bu hizmetkârlık kervanına gecikmeli biçimde katılmış olan İskenderpaşacılar (ya da Hakyolcular) oluşturuyor.

Böylelerine, uyanmaları için nasıl seslenmek gerekiyor?.. “Quo vadis?” mi demeliyiz, yoksa “Eyne tezhebûn?” mu?

*

Demokrasizm ideolojisine (laik demokrasiye, siyasal dinsiz halkçılığa) teslim olan sözde müslümanlık (Ki özde küfürdür), “Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi” talebini “İslamcılık ideolojisi” diyerek reddediyor.

Kedi, yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş.

Kinci değil kindarım, emekçi değil emektarım” demek suretiyle zahmetsiz ve emeksiz “emekli” olmak isteyen açıkgöz üçkâğıtçılara rastlanmıyor, çünkü kimse bu numaraları yemez. Fakat, aynı akıl yürütüş ve mantıkla “İslamcı değil müslümanım, dinci değil dindarım” diyen istismarcı sahtekârlar alkışlanıyorlar.

Çünkü Türkiye’deki laik (siyasal dinsiz) “düzen” böyle müslümanımsılar istiyor.. Laikliğin (siyasal dinsizliğin) bekasını bu “İslamsız müslümanlık”ta görüyor.

*

Bundan 12 yıl önce, 2012’de medyada bir İslamcılık tartışması patlak vermişti.

FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) Zaman gazetesi bu tartışmada başı çekiyordu.. İslamcılığı yerden yere vuruyorlardı.

Fakat AK Partililer ve (Saadet Partili) Milli Görüşçüler onlardan geri kalmadılar.. Her ne kadar FETÖ halay başı idiyse de, diğerleri de Anadolu irfanı folklor ekibinin oynak ve kıvrak üyeleri olarak, bu çılgınca naralar atarak kan ter içinde hoplayıp zıplama işinde FETÖ’yü yalnız bırakmadılar.

Temel Karamollaoğlu’nun Saadetçiler adına “İslamcı değilim müslümanım” diye konuşmasına o camiadan bir tepki geldiğine şahit olamadık.

AK Parti yandaşı ve yancısı yazar çizer taifesi de İslamcı olmadığını ilan etmek için sıraya girdi.

(Mesela AK Parti’nin gözde yazarlarından birinin Yeni Şafak gazetesinin 12 Ağustos 2012 tarihli sayısında yayınlanan yazısının başlığı şöyleydi: “Neden İslâmcı değilim?”

Cevabı basit, onun ve diğerlerinin İslamcı olmamalarının ardındaki temel etken şu: Dünyalıklarının yolunda gitmesi için Batılılar’a ve onun yerli-milli derin acentalarına şirin görünmeye ve yaranmaya ihtiyaçları var.

Fakat bunu söylemelerini sağlayacak bir açık yüreklilik ve dürüstlüğe sahip değiller.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."