ibn arabi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ibn arabi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİLMEDEN, OKUMADAN, BİRİLERİNİN ŞAHİTLİĞİNE ALDANIP HÜSNÜZANDA BULUNANLAR BİR YANA, İBN ARABÎCİ OLMAK, ADAMIN AHMAKLIĞININ YA DA FESATÇILIĞININ DELİLİDİR






 (Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/firavunlari-tanri-yapmanin-diger-adi.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 10


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserini okumaya devam ediyoruz:

“[İbn Arabîci vahdet-i vücutçular] Şöyle diyorlar: ‘Hristiyanlar, “Îsâ Allah’tır” demekle ulûhiyeti [tanrılığı] Îsâ’ya tahsis ettiklerinden [sadece ona has kıldıklarından] dolayı kâfir oldular, eğer ulûhiyeti onunla sınırlamasaydılar kâfir olmazlardı.” (105) Yine putperestler hakkında şöyle dediler: “Onlar, mazharların [“kendisinde zahir olunan, açığa çıkılan şeylerin”, mevcudatın, mahlukatın] bazısına ibadet etmekle hata ettiler. Hâlbuki hepsine ibadet etselerdi -onlar [İbnü’l-Arabi ve takipçileri (çevirenin eklemesi)] indinde- hata etmeyeceklerdi.” (106) Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’ Nitekim onlardan birisinin şöyle dediği nakledilmiştir: “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” (107) Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” (108) Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar. Allah’tan kendi katında hak olan hak üzere bizi sabit kılmasını ve bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi dalalete düşürmemesini istiyoruz.”

Dipnotlara geçelim:

105. İbnü’l-Arabî, Fusûsi’l-Hikem, 82-83; Fususu’l-Hikem metni: “ ‘Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.’ [Maide, 5/17] Onlar ‘O Allah’tır’ sözüyle ve ‘Meryem’in oğlu’ sözüyle değil, bu sözün bütününde [Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir önermesinde] küfür ve hatayı cem ettiler. ‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır. Böyle olunca bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar. Aksine onlar ilâhî hüviyeti evvelemirde beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler. [Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün] arasını ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı kılmadılar.

Dipnottaki köşeli parantez içi ilaveler, konu edindiğimiz makalenin yazarı durumundaki çevirmene ait.

Burada, İbn Arabî sapığının, cerbeze ve mugalata ile çok basit bir gerçeği anlaşılmaz bir hale soktuğunu görüyoruz.

Maide Suresi’ndeki ifade açık: Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.”

Bu sözün anlaşılmayacak bir tarafı yok. Kâfir olmalarının nedeni, böyle demeleri.. Mutlak bir ifade.. Herhangi bir kayıt ve şart içermiyor.. Neyin kastedildiği hiç önemli değil, bunu diyen kâfir olmuştur.

Bu İbn Arabî kaltabanı ise cerbeze, mugalata ve demagoji ile sözü çarpıtma derdinde. Maval okuyor.. Yaptığı şuna benziyor: Birisi tutuyor size ana avrat sövüyor, bir başka herzevekil de çıkıyor size şunu diyor: “Aslında söyledikleri küfür değildir, farzedelim ki baban öldü, anan dul kaldı, onunla evlenebilirdi ve de diyelim ki sen boşandın, hanımınla evlenebilir, öyle şeyler yapabilirdi, aslında bu söz hakaret ve küfür sayılmaz. Sözün kendisi hakaret değil.”

Ana avrat sövme şeklindeki bir sözü bu şekilde tevil etmek, ikinci bir hakarettir ve karşıdaki ile alay etmektir. 

Tescilli zampara İbn Arabî sapığının yaptığı da bu.. Resmen Allahu Teala’nın uluhiyeti (tanrılığı) ile alay ediyor.

*

Zampara kaltabanın ilk hilesi, ayette hiç geçmediği halde tutup meseleyi ölüyü diriltme mucizesine getirerek tartışmanın zeminini kaydırması.

Ayet, konuyu ölünün diriltilmesi mucizesinin yorumu ve değerlendirmesi bağlamında ele almıyor. Burada lafı getirip ölünün diriltilmesi olayına bağlamak, illüzyonist elçabukluğu türünden bir hokkabaz numarası.

Bu deli saçması mantıksız laflardan ne anlaşılabileceği hususuna gelelim.. Önce şu cümleler:

“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır.”

Buradaki “ölüyü diriltmesi ciheti”, kaltabanın uydurması. Asıl cihet, babasızlığı.. Bunu cehaletinden yapıyorsa fena, kasten yapıyorsa daha fena.

İkinci numarası, “nasutî-beşerî suret”ten bahsederek denkleme yeni değişkenler (ayn ve suret) eklemesi ve tek bilinmeyenli denklemi iki bilinmeyenli hale getirmesi. Sözünün devamında bir de “hüküm” lafı ekleyerek, tek bilinmeyenli, hemen çözülebilen denklemi, üç bilinmeyenli hale getiriyor. 

Ondan sonra çöz çözebilirsen!

“Beşerî suret”ten söz ederek suyu bulandırıyor. Halbuki, ayetten hareketle doğrudan Hz. İsa’nın şahsından söz etmek gerekir. Hz. İsa’nın “beşerî (ya da nasutî) suretinden bahsedersen, onun aynı zamanda ilahî (tanrısal) bir özünün (ayn’ının) bulunduğunu “zımnen” ifade etmiş olursun. Bunun ardından abrakadabra hokuskopus kabilinden laf ebeliğiyle “Suret önemli değil, asla bak!” demen mümkün hale gelir.

*

Bu deli saçması laflardaki sorunlar bunlarla sınırlı da değil.

“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)” şeklinde bir cümle kurulabilmesi, sadece “Meryem’in oğlu” ifadesinin kullanılmasıyla olabilecek bir şey değildir.

Bundan kasıt ancak şu olabilir: “‘Allah, Meryem’in oğludır’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)”.

Bunu söylemek ise, malumu ilam cihetinden bir gevezeliktir.

Bu, şöyle bir cümle kurmanıza benzer: “ ‘Erdoğan, cumhurbaşkanıdır’ diyenler, bu sözleriyle onun seçimlerde galip gelmiş olması cihetine rücu ettiler.”

E, bunu söylemekle, saçmalamaktan başka ne yapmış oldun?! Sen milletin rücusunun bekçisi misin, muhasebecisi misin, herkes kendine göre bir cihete rücu edebilir.

Hayır, Endülüs’ün dangalak kalpazanı kafasından birşey uyduruyor, onu başkalarına mal ediyor.

Bir sonraki cümlesi daha büyük facia: “Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır.”

O cümleden sonra bu cümle gelirse, “Bakmayın öyle surede rücu ettiklerine, işin aslında suret yok, ‘ayn” var, ve de şüphesiz O, yani Allah, Meryem’in oğlu İsa’dır” demiş olma ihtimali devreye girer. İkinci ihtimal, "Şüphesiz o (yani Meryem'in oğlu İsa), Meryem'in oğlu İsa'dır" demiş olması. Kime neyi haber veriyorsun, dangalak!

*

Bu kitap yüklü eşek, meramını anlatmaktan aciz bir geri zekâlı mı, yoksa böylesi cümlelerle Müslümanlar’la kafa mı buluyor, bunun cevabını İbn Arabîciler arayıp bulsunlar.

Ancak, bizim İbn Arabîciler, bu tür zırvalarını okuyunca, “Adamda öyle derin bir ilim var ki, ne demek istediğini biz de anlayamıyoruz” diyorlar.

Misal, Prof. Mustafa Tahralı.. Bir de bunun, prof., doç. dr. gibi içi boş unvanlar taşıyan boş kafalı çömezleri ile medyadaki avare şakşakçıları var. Onlar da aynı kafada, "Öyle derin hikmetler ki, anlayamıyoruz" türküsünü söylemekten hançereleri yırtılmış durumda. 

Bunlar bir taraftan da itikaden Matüridî-Hanefî olduklarını söylüyorlar.. Güler misin, ağlar mısın?!

Zampara İbn Arabî kalpazanının kazanına batırılmış Matüridîlikleri, bir kebapçı dükkanında pişirilmiş kebapları önce pislikle dolu lağıma batırıp sonra "İşte sosu da tamam" diyerek servis etmeleri gibisinden bir delilik.

Bunların durumu, kralın üzerindeki (ancak zekî insanların görebileceği iddia olunan) muhteşem elbiseyi göremedikleri halde koro halinde “Ooo, şu güzelliğe, şu görkeme, şu haşmete bakın, harikulade, müthiş, müthiş!” diye alkış tutan masal kahramanlarınınkinden daha kötü.

*

Sonraki cümleler:

“Böyle olunca bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar.”

Burada ilk sormamız gereken husus şu: Neyi duyan?

Cevap açık: “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” sözünü duyan..

Bunu duyan, onların (yani böyle deyip kâfir olanların) uluhiyeti (tanrılığı), İsa’ya ait surete nisbet ettiğini, ve tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etmişlermiş.

Burada suretten kasıt, Hz. İsa’nın beşerliği/insanlığı.. (Benzer şekilde falanca bahçedeki elma ağacının suretinin nebatlık/bitkilik, filanca yarış atının suretinin hayvanlık, feşmekanca alet edevatın suretinin metallik olduğu söylenebilir.) 

Peki, “tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kılmak” ne demek oluyor?

Bu ifade iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, tanrılığın o suretin gerisindeki “öz” ya da “ayn” yapılması.

İkincisi ise, o suretin gerisindeki “ayn” bahsine hiç girilmeden suretin bizzat kendisinin tanrılığın “ayn”ı olması.

İlki, İsa’nın sureti insandır fakat aslı tanrısaldır, tanrıdır demek olur. İkincisi ise, İsa’nın sureti bile tanrıdır, tanrısaldır demek anlamına gelir.

İbn Arabî kalpazanına göre, “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” sözünü duyanlar, bu sözü söyleyenlerin bu minvalde akıl yürüttüklerini “tahayyül etmişlermiş”, zannetmişlermiş, fakat öyle değilmiş.

“Böyle yapmadılar” diyor.

Öyle tahayyül ettiklerini nerden biliyorsa?.. Aslında işkembeden savuruyor. Atış serbest.. Nasıl olsa anlamadan inanacak enayi bol.

*

Öyle yapmamışlarmış..

Peki nasıl yapmışlar?.. Şöyle:

“Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle) beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler.”

Hasretme, tahsis etme, inhisarına (tekeline) verme anlamına geliyor.

Böylece sorun, Meryem oğlu İsa’nın tanrılaştırılması olmaktan çıkıyor, daha başka birşey haline geliyor. Adeta şu söylenmiş oluyor: Tanrılık beşerî surete (veya salt İsa'daki beşerî surete) tahsis olunmamalıydı, başka suretler de tanrı olabilir.

Hz. İsa’yı tanrı yapanların durumu buymuş.. Fakat başkaları, onların şöyle yaptıklarını tahayyül ediyorlarmış: “Bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti.”

İmdi, bu cümlenin ilk kısmı (“onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet etmesi” lafı), “Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle) beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler” şeklindeki ifadeyle aynı paralelde.

Aralarındaki fark, ikinci ifadenin, nisbete ilave olarak bir de hasr (tekel yapma) durumundan söz ediyor olması. Böylece İbn Arabî kalpazanı, “Onlar, Hz. İsa’nın beşerî suretine tanrılık izafe ya da nisbet etmekle yetinmediler, bunu sadece onun suretine/şahsına hasrettiler” demiş oluyor.

Buradan, hasretmeselerdi kâfir olmazlardı demiş olması manası da çıkar. Asla çıkmaz demek, laflarının siyak ve sibakı çerçevesinde mümkün değil. 

Eğer bunu kastetmiyorsa, nisbete ilave olarak hasr durumundan bahsetmesi anlamsız olur.

*

Gelelim son cümlelere:

“[Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün] arasını ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı kılmadılar.”

Bunlar tümden deli seçması..

İsa’ya ait suret (beşerî suret) ile ölüyü diriltme hükmünün arası ayrılmasa, o suret, ölüyü diriltme hükmünün “ayn”ı kılınsa, ne değişir?

İsa’ya ait suret ile ölüyü diriltme hükmünün arası tabiî ki ayrı, o suret ölüyü diriltme hükmünün “ayn”ı tabiî ki olamaz..

Ölüyü diriltmek bir mucize.. Çünkü kimse yapamıyor.. Fakat diriyi öldürmek de, ölüyü diriltmek kadar acayip ve büyük bir olay.. Peki, bir adam bir başkasını öldürdüğü zaman, onun sureti, öldürme hükmünün “ayn”ı mı oluyor?

Suret, ayn, hüküm vs. laga lugasına gerek yok.. Bir adam ölüyü diriltmekle tanrı oluyorsa, bir başkası da öldürmekle eşit derecede tanrı olmuş olur.

Gerçekte ise, öldürmede de, diriltmede de hüküm Allahu Teala’ya aittir. Öldürmede her insan hükmün ifasının bir vasıtası ya da aracı olabilir, diriltmede ise aracılık imtiyazı sadece Hz. İsa’ya verilmiş.

Kısacası, İbn Arabî denilen kitap yüklü eşeğin yazdıkları bir yığın boş laf kalabalığından başka birşey değil.

Bu adamın tescilli yalancı ve din dolandırıcısı olduğu, Mekinüddin’in kızı Nizam ile olan muarefe ve münasebetine dair yazdıklarından belli.. Ayrıca bir şahide gerek yok..

İnsanı, sözleri ele verir.. Hadi bu yazdıklarını anlamakta zorlandığınız için, diyelim ki masaldaki sahtekâr terziye aldanan dangalaklar gibi işi uyanıklığa vuruyor, zeki görünmek için ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz, peki Nizam için yazdıklarına da mı aklınız ermiyor?

Şurası açık, İbn Arabîcilik yapanlar, onun laflarından aslında birşey anlamıyorlar, anlaşılmaz göründüğü için bunlara efsunlu ve cazibedar görünüyor.

*

İbn Arabî’nin düşüncelerini konu edinen tasavvufçu akademisyenlerin, genelde bilimsel açıdan değeri sıfır metinler kaleme aldıkları görülüyor.

Dirayetten yoksun rivayet ehli olarak arz-ı endam ediyorlar.

Ancak, rivayetleri de bilimsel değil, çünkü tek yanlı aktarım durumunda.. İşi İbn Arabî goygoyculuğu haline getirmiş bulunuyorlar. İnsan hiç değilse ilaç için ya da nazar boncuğu kabilinden iki cümle de muhaliflerden nakil yapar, bunlarda hiç yok.

Bu sahtekârı bilimsel bir tenkide tabi tutanların başında, gördüğüm kadarıyla, Prof. Dr. Mustafa Akman geliyor. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinin okunmasında fayda var. (https://avesis.hakkari.edu.tr/mustafaakman/yayinlar)

O, yukarıda aktardığımız Hz. İsa’lı mesele hakkında şunları yazmış durumda:

“İbn-i Arabî … Hıristiyanlığın 'Tanrı'nın İsa'nın bedeninde cisimleşmesi' teorilerini reddeder. Zira ona göre İsa'nın Tanrı olduğunu söylemek, İsa dışındaki başka her şeyin de Tanrı olduğu anlamında doğru ve geçerlidir. Bu anlamda İsa'nın Meryem'in oğlu olduğunu söylemek de doğrudur. Ama Tanrı'nın Meryem oğlu İsa olduğunu söylemek yanlıştır, çünkü bu onun, yani Tanrı'nın, sadece İsa olduğunu iddia etmek olacaktır. Oysaki Tanrı hem İsa'dır, hem de İsa dışındaki maddi ve soyut her şeydir ki bu İbn-i Arabî'nin arı tekçiliğinden beklenecek bir açıklamadır.”

(Bkz. M. Akman, Haksöz Dergisi, Sayı: 293, Ağustos 2015;  https://www.haksozhaber.net/okul/ibn-i-arabide-vahdet-i-vucud-felsefesi-7292yy.htm)

Onun söylemediğini de ben söyleyeyim, zamparanın sözleri tamamen küfür ve şirkten ibaret.


FİRAVUNLARI TANRI YAPMANIN DİĞER ADI: İBN ARABÎ VAHDET-İ VÜCÛDÇULUĞU





(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/edebiyat-paralayan-sahte-tasavvufculuk.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 9


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eseri şöyle devam ediyor:

“Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] sözünü tasdik ettiler ve putperestleri [gerçekte putlara değil] ancak Allah’a ibadet eden kıldılar ve dediler ki: “Firavun tahakküm ve güç sahibi olduğunda Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] [dedi,] yani nisbetlerden bir nisbetle her şey rab’tır. Yani [nisbetlerden bir nisbetle rab olan Firavun şöyle dedi: (çevirenin ilavesi)] ‘ben sizin aranızda zâhirdeki tahakkümde bana verilen şey sebebiyle [tahakküm/hükmetme nisbetiyle, münasebetiyle] sizlerin en yüce rabbinizim.’” Yine dediler ki: “Sihirbazlar Firavunun dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu ikrar ettiler ve şöyle dediler: Hüküm ver, sen hüküm verici değilsin [sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin Tâhâ, 50/72.]” Şöyle dediler: “Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24]. Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavuna aittir. [“Firavun’un suretinde konuşan gerçekte Allah’tır” dediler.]” (104)

104’üncü dipnot şöyle:

“104. Hayât es-Sindî bu kısmı birebir İbn Teymiyye’den iktibas etti. Fususu’l-Hikem’in (s. 216) metni şöyledir: “Firavun tahakküm ve güç sahibi olduğunda -her ne kadar meşru şeriatta zulmetse de- Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] dedi. Her ne kadar nisbetlerden bir nisbetle her şey rab olsa da ben zâhirde tahakkümde bana verilen şey sebebiyle onlardan yüceyim. Sihirbazlar Firavunun dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu inkâr etmediler ve şöyle dediler: Hüküm ver, sen hüküm verici değilsin, sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin. [Tâhâ, 50/72] Devlet senindir. Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24]. Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavuna aittir.”

Olay şu (Tâ-Hâ Sûresi):

70. (Mûsâ'nın değneği, sihirbazların ipleriyle değneklerini yutunca) sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve, "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık" dediler.

71. Firavun, "Demek, ben size izin vermeden önce ona (Mûsâ'ya) inandınız ha! Şüphe yok, o size sihiri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış, mutlaka göreceksiniz."

72. Sihirbazlar şöyle dediler: "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin."

73. "Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi için, Rabbimize inandık. Allah'ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır."

Ayetlerden de anlaşılabileceği gibi, İbn Arabî sahtekârı  “Sihirbazlar Firavun’un dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerindediyerek gerçeği tersyüz ediyor. 

Firavun’u asıl tasdik eden kendisi, fakat bunu sihirbazlara malediyor.

Sihirbazlar Firavun'un dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu (yani rabliğini) inkâr etmediler” diyerek yalanını ikiye katlıyor. 

Çift katlı yalan.

Göz göre göre yalan uydurmak ancak bu kadar olur.

Durum onun iddia ettiği gibi olsaydı, Firavun da, "Bunlar benim sözümdeki doğruluğu biliyorlar ve de beni inkâr etmiyorlar" diye düşünür ve onlara "Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım" demezdi.

Bu kararı almasının nedeni, onların artık kendisinin sözlerini tasdik etmediklerini, onu inkâr ettiklerini kesin bir biçimde biliyor olması.

Görüldüğü gibi, İbn Arabî adlı kitap yüklü eşek, resmen Müslümanlar'la dalga geçiyor.

Deccallerden (çok yalancılardan) bir deccal.

Alim ve arif diye bilinip de bu alçağa kulak verenlere ne demek gerekir bilmiyorum.

*

Güya Firavun, “Her ne kadar nisbetlerden bir nisbetle her şey rab olsa da (ve o herşey arasında sihirbazlar da bulunduğu için, onlar da nisbetlerden bir nisbetle rab olsa da) ben zâhirde tahakkümde (hükmetmede) bana verilen şey sebebiyle onlardan yüceyim (en yüce rab durumundayım)” demek istemiş.

Bunu demek istemiş olması mümkün değildir.

Çünkü o takdirde, sihirbazların "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık" demelerini dert etmemesi gerekirdi.. Zira ona göre zaten "nisbetlerden bir nisbetle her şey rab".. Bu durumda "Varsın bir tane rab fazla olsun, bana zararı ne!" diye düşünmesi lazım gelirdi. 

Böylece, İbn Arabî kalpazanı, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini inkâr eden bir münkire dönüşmüş oluyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!

İbn Arabî’ye göre, anılanlar zaten “nisbetlerden bir nisbetle” rab durumundalar. Ve Meryemoğlu Mesih de, “zahirde hikmet ve peygamberlikle kendisine verilen şey sebebiyle” diğerlerinden daha “yüce rab” olma durumunda.

Ayrıca bu hahamlar ve rahipler, Hakk’ın “ayn”ı durumundalar, gerçekte Hakk’ın (Allah’ın) ta kendisiler. Sadece “suret” bunlara ait. (Zırvaya bak, ne demekse?)

*

Firavun bile rab olursa (Ki İbn Arabî eşeği "Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavun'a aittir” diyor) Meryemoğlu Mesih haydi haydi olur.. 

Allah (haşa) ete kemiğe bürünmüş, Firavun diye görünmüş.. 

Fakat, İbn Arabî eşeğine göre, Allah'ın suretleri arasında savaş var, bir sureti diğer suretine savaş açıyor. Firavun, Allah'ın "ayn"ı olduğu halde, "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine (yani Allah'a) inandık" demeleri yüzünden sihirbazları cezalandırıyor.

Bu mantıksızlık ve saçmalıkta nirvanayı yakalamış zırvaları, eğer kalem tutacak bir eli olsa, bir eşek  bile yazamazdı. "Ben bir eşşekoğlu eşşekken böyle bir zırvayı nasıl yazabilirim, bana uyar mı, eşşekliğin şanına şerefine bu rezalet yakışır mı?!" derdi.

Diyelim ki yazdı, diğer eşekler bunun yüzüne tükürür, bir daha insan içine (pardon, hayvan içine) çıkamazdı. Utancından ölürdü.

*

İşte, İbn Arabî sapığının vahdet-i vücutçuluğu böyle birşey. 

Nitekim (Mahmut Erol Kılıç ve Ekrem Demirli gibi şaşkınların dolmuşuna binen, gazına gelen) Dr. Kübra Zümrüt Orhan, “Ehl-i Tasavvufun İbnü’l-Arabî’ye Yönelik Tenkitleri: Alâüddevle Simnânî Örneği” başlıklı makalesinde (Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2019, 23 (2): 631—649) şunu diyor:

“… İbnü’l-Arabî, hakîkî varlığın, bir başka ifâdeyle kendisine vücûd denebilecek yegâne varlığın Hak olduğunu “Vücûd [varlık] Hakk’ın aynı olunca...”, “O mevcûdâtın aynıdır zira vücûd O’dur”, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ [şeyler, mevcudat] ise vücûdun sûretleridir” ve benzeri cümlelerle sık sık tekrar etmektedir.”

Evet, İbn Arabî sapığına göre Firavun, Allah’ın suretlerinden bir suretmiş. Fakat bu sadece görünüşte böyleymiş, gerçekte Allah’ın “ayn”ı imiş, ta kendisiymiş.

Alın size vahdet-i vücudçuluk!.. Bu da küfür değilse, küfür nasıl birşeydir?!

*

(Burada şu noktaya dikkat çekmeyi gerekli görüyoruz:

Selefîlerin de, tasavvuf ehlinin de hepsini toptan reddetmiyoruz. Halid-i Bağdadî k. s. da itikatta selefi idi.. İmam Matüridî ile İmam Eş’arî’den önce yaşayan selef de ne Matüridî idi, ne de Eş’arî..

Ancak, selefi geçinenlerin bir kısmının selefi, maalesef Hz. Ali döneminin Haricîleri.

Tasavvufçuların bir kısmı resmen sapık olduğu gibi, selefîlerin bir kısmı da o durumda.. Çünkü selefleri, Haricîler; dolayısıyla, selefîlik iddiaları yanlış da değil.

O selef durumundaki Haricîler’in bir kısmı gerçekten de sürekli ibadet eden abid adamlardı, içlerinden bazılarının ağzı laf da yapıyordu, her söyledikleri yanlış da değildi, fakat birçok şeye kafaları basmıyordu. Sakalları uzun, akılları kısa geri zekâlı hödüklerdi.

Hz. Ali'yi küfre düşmekle suçlayabilmişlerdi. 

Günümüzün selefîlerinin bir kısmının geri zekâlılık ve ahmaklıkta o dönemin Haricîler’ini bile geçmiş oldukları görülüyor. 

Tanınmalarını sağlayan alamet-i farikaları ise, tasavvuf ehlini toptan reddediyor olmaları.

Bunlar İbn Teymiyye'yi de istismar ediyorlar. Gerçekte İbn Teymiyye tasavvuf karşıtı değildir ve tasavvuf anlayışı, Seyda Mehmed Emin Er'in ifade ettiği gibi, düzgündür.)


(Devamı için bkz.: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/bilmeden-okumadan-birilerinin.html)


ULEMANIN İBN ARABÎCİ VAHDET-İ VÜCUTÇULUĞU KÜFÜR VE ŞİRK SAYMALARININ NEDENİ

 










Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Bunlar (bu putlar), sizin ve atalarınızın onlara taktığınız birtakım isimlerden başka bir şey değildir; Allah, onların hakkında hiçbir delil indirmemiştir. (Bu putlara tapanlar) ancak zanna ve nefislerin(in) arzu etmekte olduklarına uyuyorlar. Hâlbuki onlara doğrusu Rableri tarafından hidâyet (rehberi peygamber) de gelmiştir.” (Necm, 53/23)

Birtakım adlandırmalar yapıyorsunuz ama içi boş.. Adamın adı Aslan, fakat kendisi karakter olarak tavşan.

İşte, İbn Arabî’nin kullandığı (vahdet-i vücud terkibinde yer alan) “vücud” (varlık, varoluş) kavramı da (Ki bununla Allahu Teala’yı kastediyor) böyle bir şey.

Onun “vücud”a yüklediği anlam çerçevesinde aslında ortada Allah diye bir şey kalmıyor.

*

Neden böyle olduğunu açıklamamız gerekiyor.

Mervenur Tiryaki’nin “Alâeddin el-Buhârî’nin İbn Arabî ve Vahdet-i Vücûd’a Yönelik Eleştirileri” adlı yüksek lisans tezinde (Çanakkale: Onsekiz Mart Üniv. Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2021) şu satırlar yer alıyor:

“Bu bakımdan Buhârî, Tanrı’yı mutlak vücûd olarak adlandırmasından dolayı İbn Arabî’yi şiddetle tenkit eder. Oysa kanaatimizce mantık ve gramer üzerinden yapılan bu tartışmalar, özünde kavramlara yüklenen anlamların farklılığından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir.” (s. 79.)

Abdülmelik Yangın ise, “Alâeddin el-Buhârî’nin Fâdıhatü’l-Mülhidîn Adlı Eseri ve Vahdet-i Vücûd Nazariyesine İlişkin Eleştirileri” başlıklı yüksek lisans tezinde İstanbul: Marmara Üniv. Sosyal Bil. Enstitüsü, 2012) şunları diyor:

“Alâeddin el-Buhârî’nin Kâhire’de ne kadar kaldığı zikredilmemekle beraber H. 831 yılında Molla Fenârî ile “Elhamdu lillâh” cümlesi üzerine yaptığı tartışmadan sonra Mısır’dan ayrıldığı vâkidir. Mısırdan ayrılma sebebi olarak da Sehâvî şu hâdiseyi nakleder: “İlim meclislerinin birinde Alâeddin el-Buhârî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’yi eleştirmiş ve tekfîr etmişti. Mecliste bulunanlardan Kâdı Şemsüddin el-Bisâtî, buna karşı çıkmış İbnü’l-Arabî’nin bazı lafızları te’vîl edilirse tekfîr edilemeyeceğini belirtmişti. Alâeddin el-Buhârî, mutlak vahdeti (el-vahdetü’l-mutlaka) kabul edenlerin kâfir olduğunu söylerken, el-Bisâtî muhâtabının vahdet-i mutlakayı anlamadığını ileri sürüyordu. Bunun üzerine Alâeddin el-Buhârî çok sinirlendi ve eğer Sultan, el-Bisâtî’yi kâdılıktan azletmezse Mısır’dan ayrılacağına dair yemin etti.” (s. 3.)

Bu alıntılardan anlaşılabileceği gibi, Alâeddin el-Buhârî, İbn Arabî’nin “mutlak vücud” tabiriyle ifade ettiği düşüncesinin tevil edilmesinin mümkün olmadığını kabul etmektedir.

*

Alâeddin el-Buhârî, meseleyi şu şekilde ele alıyor:

“… bunların inançlarına göre, kainattaki aynlar (şeyler), yani gökler, yer ve bu ikisi arasında yer alan herşey, haricî (insan zihni dışında olan) mevcutlar (mevcudat, varlıklar)’dır. Kainattaki tüm bu  şeyler, Allah’ın ilminde sabit olan aynlardır. Allah ise, bunlara göre mutlak vücut (varlık) olup, hariçte değildir (insan zihnindeki “ikinci akledilir” durumunda bir soyutlamadır). (Mevcudatın ise o kadar bile varlığı/vücudu yoktur) Aksine hariçte görünen şeyler tamamen hayalden ve seraptan ibarettir. Dolayısıyla bunların taayyünleri de, yani kesin birer ayn (şey) oluşları da, bilimsel (bilişsel, zihinde olan) bir taayyündür (belirlenmedir), yoksa bunlar aynî anlamda (hariçte, insan zihni dışında ortaya çıkma anlamında), bir taayyün değildir….

“… bu, nass ile sabit olan hükmü de inkar anlamını taşır. Çünkü yüce Allah’ın kavli şöyledir.

“ ‘O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’ (Kasas: 28/88)

“İşte bu şahısların sapık görüşleri kabul edilirse, … bu âyetin bir manasının olmaması gerekir. Çünkü bu şeyler yani kainat önce (hariçte, insan zihni dışında taayyün edip / aynlaşıp) gerçekleşmiş olmalı ki, bu ayet sonradan bunların helakinden, ortadan yok olmasından söz etmiş olabilsin. Çünkü helak oluş, ortadan yok oluş, ancak o  şeyin önce gerçek bir  şekilde var olmasından, tahakkukundan sonra ve hariçte yani yüce Allah’ın zatının dışında (insan zihninin ürettiği bir şey olmaksızın) gerçekleşmiş olmalarından sonra sözkonusudur….

“Bu kesim, bu alanda kesin deliller sunmaktan acze düştüklerinde, öncelikle keşif ve ayan olayını ileri sürerek inkara gitmişlerdir…..”

(http://www.islah.de/menhec/men00010.pdf)

Burada mesele sadece mevcudatın (Allahu Teala dışındaki varlıkların) bir serap ve hayal olmasından (insan zihninin dışında ve Allahu Teala’nın zatından ayrı olarak hariçte varlığının bulunmamasından) ibaret değildir.

Bizzat Allahu Teala, “mutlak vücud” adı verilerek, ancak insan zihninde var olan (dolayısıyla insan zihni dışında varolmayan) birşeye dönüştürülmektedir. Hayal içinde hayal, serap içinde serap..

Putperestlerin salt isimlerden ibaret olan putlarından bir farkı kalmamaktadır.

Nitekim Tiryaki, yukarıda aktardığımız gibi, “Sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir” diyor.

Halbuki, İbn Arabî “mutlak vücud” tabirini Allahu Teala’ya isim yapmıyor, Allahu Teala’yı bizzat mutlak vücud olarak görüyor.

Ve bunu, mükaşefe/keşf ile anlaşılmış olan “hakikat” olarak pazara sürüyor.

Gerçekteyse Plotinus gibi Yunun filozoflarından araklanmış batıl bir zırvadan ibaret.

*

Öte yandan, “vücûdun (Ki Allahu Teala için söz konusu edilen vücud, mutlak vücud) ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki etme” şeklindeki ifade de sorunlu.

Vücud, adı üstünde vücud, yani varlık.. Siz bundan söz eder, ve mutlak vücuda tanrısal özellikler atfeder, sonra da mutlak vücud ile Allahu Teala’nın zatının özdeş olmadığını söylerseniz, o zaman Allahu Teala’nın yanına, O’na denk bir ikinci tanrı eklemiş olursunuz.

“Mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapma” meselesi de sorundan hâlî değil.. O zaman da “İsim, müsemmanın (isimlendirilenin) aynı mıdır, gayrı mıdır?” sorusuna cevap aramak gerekecektir.

Böyle bir isimlendirmenin caiz olup olmadığı da ayrı mesele..

*

Bu noktada, Tiryaki’nin İbn Arabî’yi yanlış anlıyor ya da görüşlerini yanlış aktarıyor olduğunu düşünenler çıkabilir.

Konuyu (İbn Arabî avukatlığı yaparak) daha ayrıntılı ele alan bir makale çerçevesinde anlamaya çalışalım.

Dr. Kübra Zümrüt Orhan, “Ehl-i Tasavvufun İbnü’l-Arabî’ye Yönelik Tenkitleri: Alâüddevle Simnânî Örneği” başlıklı makalesinde (Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2019, 23 (2): 631—649) şunu diyor:

“Alâüddevle Simnânî (ö. 736/1336), İbnü’l-Arabî’den (ö. 638/1240) bir asır sonra, Simnân’da yaşamış bir Kübrevî şeyhidir. … Simnânî’nin eserlerine bakıldığında onun İbnü’l-Arabî’ye yönelik eleştirilerinin iki temel noktada temerküz ettiği görülür. Bunlardan ilki Allah hakkında vücûd-i mutlak kavramını kullanmasına yöneliktir. Simnânî, eserlerinde Hak için vücûd-i mutlak kavramını kullanmayı doğru bulmadığını ifâde etmektedir.”

Peki, vücud kavramından neyi anlıyoruz? K. Z. Orhan, Ekrem Demirli’ye atıfta bulunarak şunları söylüyor:

“Vücûdun, birincisi var olmak demek olan mastar anlamı, diğeri var olan mânasında mevcûd anlamı olmak üzere iki temel anlamı vardır. Sûfîlerin varlık görüşünün anlaşılabilmesi için, meydana gelen, ortaya çıkan, sonradan olan varlık (mevcûd, mümkün varlık) ile Tanrı’yı anlatan bir kavram olan varlık arasındaki farkın göz önünde bulundurulması gerekmektedir.”

Böyle diyorlar, fakat laflarının devamında o farkı unutuyorlar.

İlk cümledeki anlamıyla vücud, zihinde yapılan bir soyutlamadan ibaret.. Masdar olarak düşündüğümüzde durum bu.. 

Mesela “gelmek” masdarını alalım, bir fiil olarak (masdar olarak değil) Ali’nin, Veli’nin gelmesinden söz edebilirsiniz, fakat bu fiil olarak ortaya çıkış dışında varlık aleminde “gelmek” diye bir şey bulunmaz. O, sizin zihninizde yaptığınız bir soyutlamadır.

“Var olan manasında mevcud anlamı”na gelelim.. 

Bu da, mevcud kelimesinin ism-i mef’ul kalıbında gelmesinin gösterdiği gibi, “varoluşun, kendisinde ortaya çıktığı şey” demek olur. Bu durumda da “vücud”dan ancak “mevcud” çerçevesinde söz edilebilir. Mevcud yoksa vücud da yok demektir, vücud sizin zihninizdeki (mevcuda dair) bir soyutlamadan ibarettir. (Mesela “mektûb / yazılan” kelimesini alalım.. Mektûb yoksa, “yazmak” da yok demektir. Canlılık gibi.. Canlı yoksa, canlılık da yok demektir; canlılık, canlıya dair bir soyutlamadır.)

Bu anlamlar çerçevesinde (masdar manası vererek) “Allah, vücuddur” derseniz, “Allah, zihninizde yaptığınız bir soyutlamadan ibarettir” demiş olursunuz.

*

Bunları bir tarafa atıp, “Sûfîlerin varlık görüşünün anlaşılabilmesi için, meydana gelen, ortaya çıkan, sonradan olan varlık (mevcûd, mümkün varlık) ile Tanrı’yı anlatan bir kavram olan varlık arasındaki farkın göz önünde bulundurulması gerekmektedir” derseniz, o zaman “mutlak vücud”dan söz edemezsiniz.

Çünkü bu yaptığınız şey bir takyiddir, kayıtlamadır, kavramı “Allahu Teala’nın varlığı ile kayıtlamak” ve mukayyed hale getirmektir.

Mutlak olan şey için hiçbir kayıt ve şart getirilemez. 

(Mesela “Ben iyiyim” dediniz diyelim.. “İyi” olmayı mutlak manada düşündüğümüzde her anlama gelebilir. Sağlık bakımından iyi olmak da, "insan" olarak iyi olmak da, bir dolandırıcı olarak iyi olmak, işini iyi yapmak da bunun içine girer.)

*

İbn Arabî’nin yazdıkları, birbirini tutmayan, birbirini yalanlayan ve çürüten tutarsız ve çelişkili lafazanlıklar olduğu gibi, İbn Arabîcilerin yazdıkları da birbirini tutmayan şeyler.. Vahdet-i vücud diye her biri başka birşeyi anlatıyor.

Mesela, yukarıda Tiryaki’nin Sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir” demiş olduğunu aktarmıştık. K. Z. Orhan ise tam tersini söylüyor:

“… İbnü’l-Arabî, hakîkî varlığın, bir başka ifâdeyle kendisine vücûd denebilecek yegâne varlığın Hak olduğunu “Vücûd Hakk’ın aynı olunca...”, “O mevcûdâtın aynıdır zira vücûd O’dur”, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ ise vücûdun sûretleridir” ve benzeri cümlelerle sık sık tekrar etmektedir.

“O hâlde İbnü’l-Arabî’ye göre vücûd-i mutlak yani sırf varlık Hak’tır.

Bunlar, birbirini tutmayan saçmasapan zırvalar.

*

Kaşar zampara İbn Arabî kalpazanından yapılan ilk alıntıya göre, vücud (varlık), Allah’ın kendisi..

İkinci alıntıya göre de O (yani Allah) mevcudatın (mevcutların, mevcudat diye isimlendirdiğimiz varlıkların) ta kendisi.. Çünkü, vücud (varlık), O’dur (yani Allah’tır).

Üçüncü cümlede iş biraz karışıyor, bu defa mevcudat yerine eşya (şeyler) kelimesini kullanıyor. İkinci cümledeki mantığın bir sonucu olarak “Allah, eşyanın aynıdır, ta kendisidir” demesi gerekirken, bu defa “vücud”un kendisi ile suretini ayırıyor, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ ise vücûdun sûretleridir” diyor.

Bu durumda eşya (mevcudat), Allah’ın (haşa) suretleri olmuş oluyor. İkinci cümleye göre ise, “O mevcudatın aynıdır” idi, suretlik yoktu.

Bu arada vahdet-i vücud hurafesi de ilk darbeyi içerden almış oluyor. Vahdet yok, ikilik var: Ayniyet ve suret.

*

K. Z. Orhan, söz bu noktaya gelince İbn Arabî şarlatanından yeni bir zırva aktarıyor:

“Bil ki eşyâ üç mertebedir, dördüncüsü yoktur. Bu üç mertebenin dışında bir şeye ilim taalluk etmez. Adem-i mahz ne mâlûmdur, ne mechûldür, ne de kendisine bir şey taalluk eder. Bunu anladıysan deriz ki bu üç varlık mertebesinden biri zâtı itibâriyle vücûd ile muttasıf olup “aynında mevcûd bi-zâtihî”dir ( عينه في بذاته موجود فهو). Onun vücûdunun ademden olması mümkün değildir, çünkü O mutlak vücûddur. (الوجود مطلق) Herhangi bir şeyden meydana gelmemiştir ki o şey O’na tekaddüm etsin. Aksine herşeyin mûcidi, hâlıkı, takdîr, tafsîl ve takdîr edeni O’dur. O hiçbir kayıtla mukayyed olmayan vücûd-i mutlaktır. O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr olan Allah’tır. O’nun misli hiçbir şey yoktur ve O Semî’ ve Basîr’dir.”

Soytarının “adem-i mahz” dediği, mutlak/sırf yokluk. Bundan bahsetmek lüzumsuz laf kalabalığıdır, zaten kendisi de ona herhangi birşeyin taalluk etmeyeceğini söylüyor. 

Dolayısıyla bundan bahsetmek aslında abesle iştigaldir ve lüzumsuz gevezeliktir. Buna sadece lüzumsuz gevezelik taalluk ediyor. (Ki bu soytarının kitaplarının tamamı lüzumsuz gevezelikten ibaret. Meşhur ifadeyle, söylediklerinden doğru olanlar yeni/söylenmemiş değil, yeni olanlar da doğru değil.)

İkinci cümleye geçelim.. “Bunu anladıysan deriz ki bu üç varlık mertebesinden biri zâtı itibâriyle vücûd ile muttasıf olup ‘aynında mevcûd bi-zâtihî’dir” diyor.

Böylece zat ile vücud ayrıldı. Ehl-i Sünnet’in kabul ettiği şekilde vücud, kendisiyle muttasıf olunan (sıfatlanılan) bir sıfat haline geldi.

Zatı itibariyle vücud ile muttasıf olmak, vücud sıfatının zatî bir özellik olması, zattan ayrı olmasının düşünülememesi demektir. Mesela beşerlik/insaniyet, insanın zatî bir sıfatıdır, insan, o sıfat olmaksızın düşünülemez. Fakat âkil oluş (akıllılık) zatî sıfat değildir, insanın zatından ayrılabilir. Delirmekle insan, insan olmaktan çıkmaz. Çünkü insan zatı itibariyle akıllılık ile muttasıf değildir.

Zatı itibariyle vücud (varlık, varoluş) ile muttasıf olan, Allahu Teala’dır.

Endülüslü soytarı, bunun ardından lüzumsuz yere “mutlak vücud” kavramını uyduruyor, “O hiçbir kayıtla mukayyed olmayan (kayıtlanmamış) vücud-ı mutlaktır” diyor, fakat (ne yaptığından habersiz bir dangalak olduğu için) kayıt getiriyor: “O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr olan Allah’tır.”

*

Ve K. Z. Orhan, İbn Arabî kadar bile kafası çalışmadığı için, onun bu sözlerini naklettikten sonra şunu diyor:

İbnü’l-Arabî ve takipçilerine göre, Hakk’ın mutlak vücûd oluşu, bu mertebede, bu varlıkta çokluk, bileşiklik, sıfat, nisbet ve hükmün bulunmadığı anlamına gelir.”

Halbuki, “O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr” derken sıfat izafe etmiş ve Allahu Teala hakkında hüküm vermiş oluyor, farkında değil.

O, mevcudatın yok aynıdır, yok suretidir filan diyerek gevezelik yapmak da hüküm vermektir.

Orhan, bu tür başka zırvalar da aktararak yazısını lüzumsuz yere uzatmış durumda.. Onlardaki çelişki ve tutarsızlıklara da değinirsek yazı fazla uzar, geçelim.

*

Toparlarsak..

Allahu Teala “mutlak vücud (varlık)” olarak adlandırılıp bu keyfiyet “ikinci akledilirler” meyanında ele alınırsa aslında ortada Allah diye birşey kalmamaktadır.

Allah inancı, putlar gibi içi boş bir isimlendirme halini almaktadır. Ortada sadece “mevcudat” kalmaktadır.

Buna karşılık vahdet-i vücud anlayışı çerçevesinde mevcudat/mahlukat mutlak vücudun (yani Allah’ın) “ayn”ı ya da sureti haline geldiğinde ise, bütün mevcudat tanrısallaşmakta, bu defa Allah değil fakat yaratılanlar yok olmakta, ortada sadece Allah kalmaktadır.

İbn Arabî kalpazanı, bu ikinci yaklaşım çerçevesinde mevcudatın Allah’ın “ayn”ısı mı yoksa sureti mi olduğu konusunda ise karar verememiş gibi görünmektedir.


(Devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/firavunlari-tanri-yapmanin-diger-adi.html)


“İSTİHBARATTA YATAK ODALARI ÇOK ÖNEMLİDİR” (BİZ VE "ONLARIN ÇOCUKLARI")

“İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir” diyen kişi, istihbaratçılar hakkında asılsız ithamlarda bulunan biri değil. İstihbaratçılığı ...