lozan antlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lozan antlaşması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İNGİLİZLER'İN SİYASAL DOLANDIRICI ATATÜRK İLE VAHİDEDDİN’E YAPTIKLARI "OYUN İÇİNDE OYUN"

 





Milne Hattı (En soldaki kesik çizgiler)




"Mandacılık maskeli tavşana kaç, sözde istiklalci tazıya tut" alavere dalaveresi.. Rauf Bey'in önerisini fırsat bilmişmiş.. Rauf Orbay'a o öneriyi yaptıran kimdi ki!.. Tiyatro.. Maksat dostlar alışverişte görsün, Osmanlı Devleti ile antlaşma yapma işi karambole gelsin, M. Kemal "paralel devlet" için zaman kazansın





Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi’nin 1952 yılında yayınlamaya başladığı bir dergi var: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi.

İsminden anlaşılacağı gibi, savaş tarihi belgelerini yayınlıyor. Dergi sayılarının baskısı Ankara’da Genkur. Baş. Basımevi’nde yapılmış.

Eylül 1952’de yayınlanan birinci sayısı İstiklal Harbi belgelerini içeriyor.

Doğal olarak belgeler Osmanlıca, fakat asıllarına ilaveten latinize edilmiş halleri de yayınlanmış bulunuyor.

“Vesika No. 1” başlığı altında yayınlanan 30 Nisan 1919 tarihli belge, Sadrazamlık (Başbakanlık) makamına imza için arz edilmek üzere hazırlanmış.. Mustafa Kemal Paşa’nın “Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişliğine tayin olunduğu” belirtiliyor. 

Emri altına (taht-ı emrine) verilen Üçüncü ve Onbeşinci Kolordular mıntıkaları olarak ise şu şehirler sıralanıyor: Sivas, Van, Trabzon, Erzurum ve Samsun.

*

Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın imzasını taşıyan “3 No.lu vesika” ise bir hafta sonraya ait, 7 Mayıs 1919 tarihini taşıyor.

Metni biraz uzun.

Belgede yer alan ilk cümlede, Mustafa Kemal’in tayininin Padişah tarafından onaylanmış olduğu belirtiliyor.

Adam Anadolu'ya vatan aşkı ve hürriyet sevdasıyla etkisiz yetkisiz, kimsiz kimsesiz, parasız pulsuz kaçak göçek gitmiş değil.. Padişah'ın onayıyla hükümet görevlisi olarak gidiyor.

İkinci cümle daha bir dikkate şayan:

“Ancak işbu müfettişlikteki vezaif-i âlileri (yüce görevleri), yalnız askerî olmayıp müfettişliğin ihtiva eylediği (içerdiği) mıntıka dahilinde aynı zamanda da mülkîdir.”

Vazife sahası oldukça geniş: Van, Erzurum, Samsun, Sivas ve Trabzon.

Yetikisi ise “genel valilik” ya da “süper valilikve komutanlık anlamına geliyor.

Çünkü vazifesinin aynı zamanda mülkî olması, sadece subayların değil, vali, mutasarrıf ve kaymakamların da amiri haline gelmesi demek.

Söz konusu mıntıkada istediği komutan, vali ve kaymakamları görevden alabilir, başka görevlere atayabilir. İstediğini vali ve kaymakam yapabilir.

Belgede şu ifade de yer alıyor: “Müfettişliğin verdiği talimatı Kolordu Kumandanlıkları aynen tatbik edeceklerdir.”

Aynen tatbik.. İtiraz hakları yok.. Ali kıran baş kesen gönderiyorlar.

*

Bir başka önemli husus, bu ikinci belgede müfettişliğin (yani Selanikli Atatürk'ün) yetki alanına Erzincan ile Canik’in de dahil olduğunun belirtilmiş olması.

Ayrıca, sözü edilen mıntıkalar dışında kalan Diyarbakır, Bitlis, Mamuretülaziz (Elazığ, Malatya, Adıyaman, Tunceli), Ankara ve Kastamonu vilayetleri ile buralardaki kolordu kumandanlıklarının da “Müfettişliğin ifa-yı vazife sırasında re’sen vaki olacak müracaatlarını nazar-ı dikkate alacakları” belirtiliyor.

Körün istediği bir göz, Allah vermiş 12 göz.. 

Yani “fiilen” bu vilayetlerdeki mülkî ve askerî erkân da Mustafa Kemal’in emrine veriliyor. 

Van’dan Ankara ve Kastamonu’ya kadar uzanan havalide “Anadolu genel valisi” haline getirilmiş durumda.

Bilahare 12, 13 ve 14 no.lu vesikalar ile bu beldelere Kayseri ile Maraş da ekleniyor.

Anlaşıldığı kadarıyla ilk atama emrini yazarken unutmuşlar, sonra akıllarına gelmiş (ya da getirilmiş), eklemişler.

*

“Vesika No.: 11” başlıklı belge ise 13 Mayıs tarihli.. M. Kemal’in Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) sunduğu dilekçesinden oluşuyor.

Atamasının yapılmasının üzerinden sadece altı gün geçmiş ve o, Osmanlı Hükümeti'nden şu taleplerde bulunuyor:

Bir: Kendisine en az iki binek otomobili verilmesi.

Sözde basit bir müfettiş, fakat havası Mısır sultanında bile yok.

İki: Maiyetindeki subaylar ile (geride kalan) aileleri için gereken paranın elden ödenmesi ("Bilfiil" tabirini kullanıyor).

Selanikli, söz konusu paranın verilmesinden üç gün sonra Anadolu’ya hareket edeceğini belirtiyor. (Vatandaş para konusunda hassas.. Nitekim Hindistan-Pakistan-Afganistan Müslümanları'nın sonraki süreçte "hilafetin savunulması" için göndereceği paranın üstüne resmen yatacaktır.)

Para o gün ödenmiş olmalı ki, üç gün sonra, yani 16 Mayıs’ta Bandırma Vapuru ile yola çıkacaktır.

Otomobiller de temin edilecek, Anadolu’da iki otomobille istediği yerde gezip tozması mümkün olacaktır.. Nazik mabadı at sırtında rahatsızlık çekmemelidir. (En az iki tane otomobili bulunmalı; n'olur n'olmaz, bakarsın birisi bozulur, yedeği hazır tutulmalı.)

Nitekim 27 Aralık 1919’da Ankara’ya da bu iki otomobille gitmiş durumda.

Padişah’ın bile emri altında otomobil yok, faytonla idare ediyor, fakat buna iki otomobil veriliyor.

Alem buysa kral kesinlikle Selanikli Mustafa Atatürk'tü.

*

“Vesika No.: 15”, 21 Mayıs tarihini taşıyor.. Selanikli’nin Samsun’a varışından iki gün sonrası.

Belgede, İngilizler’in Karadeniz Ordusu Kumandanı General Milne’nin Harbiye Nezareti’ne gönderdiği 19 Mayıs tarihli yazının tercümesi yer alıyor.

Tarih ilginç.. 19 Mayıs..

İngilizler Selanikli’ye gerekli vizeyi verip Samsun’a çıkmasını sağlamışlar, oraya varır varmaz da başka makamdan türkü “çığırmaya” başlamışlar.

Milne, gönderdiği yazıda şunu diyor:

“Dokuzuncu Ordu’nun bir teşkilat icabı olarak lağv edildiği (organizasyon gereği varlığına son verildiği) anlaşılmışken Dokuzuncu Ordu Kıtaatına (kıtalarına) bir müfettiş-i umumî (genel denetçi) ve [varlığına son verilmiş olması gereken] Dokuzuncu Ordu için dahi bir erkan-ı harbiye reisi (kurmay başkanı) ile büyük bir erkan-ı harbiye heyetinin (kurmay topluluğunun) neden dolayı Sivas’a izam olunduğunun (gönderildiğinin) anlaşılamadığını …

“Bu zabitânın (subayların) ne gibi vezaif (görevler) ifa edeceğinin … izah buyurulmasını istirham eylerim.”

*

Olayın başlangıcı şöyle: 

İngilizler, Karadeniz’deki karışıklıkları (müslüman-hristiyan çatışmasını) öne sürerek Osmanlı Hükümeti’nden bölgeye müdahale etmesini istemiş, aksi takdirde kendilerinin müdahale edeceğini bildirmişlerdi. (Selanikli'nin sonradan Falih Rıfkı Atay'a söyleyeceğine göre, "ültimatom" vermişlerdi.)

O günlerde ne yapacağını bilemez halde kıvranan Padişah Vahideddin de bu krizi bir fırsata çevirmek istemiş, güvendiği yaveri M. Kemal’i Anadolu’yu derleyip toparlaması için görevlendirmiş bulunuyordu. 

O yüzden müfettişlik yetkileri (eski sadrazam Mareşal İzzet Paşa'nın dikkat çektiği gibi, tarihte görülmemiş biçimde) çok geniş tutulmuş, Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede hem askerî hem de mülkî erkana hükmetme mevkiine getirilmişti. 

Bir tür Anadolu genel valisi ya da padişah vekili/naibi yapılmıştı.

Ayrıca maiyetine oldukça kalabalık bir ekip verilmişti. Sayıları 30’a yaklaşıyordu.

İngilizler, Anadolu’ya görevli gönderilmesini kendileri istemiş oldukları için vize konusunda sorun çıkarmayacaklardı. İngilizler’e oyun oynamaya çalışan Vahideddin’in hesabı buydu.

Bilmediği ise şuydu: Aslında İngilizler M. Kemal ile kendisine oyun oynuyorlardı. Vahideddin’in, taleplerini bir fırsata çevirmek isteyeceğinin farkındaydılar..

Ona verdikleri ültimatom, aslında oltanın ucundaki yemdi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, İstanbul’da geçirdiği (Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından iki hafta sonra 13 Kasım 1918'de başlayıp 16 Mayıs 1919'da biten) altı aylık sürenin ilk iki ayında İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yaparak İngilizler’le anlaşmış durumdaydı. 

Birlikte, Selanikli’nin Anadolu’da bir “paralel devlet” kurması için gereken yol haritasını hazırlamış bulunuyorlardı. (Ki, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında, “milli mücadelenin başarısının İngilizler’in bu yönde karar almasının eseri olduğunu” açıklayacaktı.)

İngilizler İstanbul’da işe yarar kim varsa tutuklayıp Malta’ya sürgün ederken (Ki bunlar arasında Selanikli’nin en yakın arkadaşı durumundaki üç kişi de vardı: Rauf Orbay, Fethi Okyar, İsmail Canbolat) Selanikli’ye hiç dokunmamışlar, hatta 1919’un Şubat ayı başında İstanbul’a gelen General Allenby, Osmanlı Hükümeti’ne (o sırada iki buçuk ayı aşkın süredir İstanbul’da bulunan) Selanikli’nin Altıncı Ordu Komutanlığına atanması tavsiyesinde bulunmuştu. 

Yani tabiri caizse “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” kabilinden Osmanlı Hükümeti’ne işmarda bulunuyor, “İlerde Anadolu’ya gizli görevle adam göndermek isterseniz kolay vize vereceğimiz biri var” bilinçaltı mesajını iletiyordu.

Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a çıkmasıyla birlikte İngiliz komplosunun (gizli planının) ilk aşaması tamamlanmış bulunuyordu.

Ancak, Selanikli’nin, “paralel devlet” kurmak için yetkisini ve meşruiyetini, Osmanlı Devleti’nin resmî görevlendirmesine değil, kuracağı bir millet meclisinden ("Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" illüzyonu çerçevesinde) alacağı yetkiye dayandırması gerekiyordu. 

Bunun için de önce askerlik görevinden istifa etmesi şarttı.

Fakat bunu durduk yere yapamazdı.. O takdirde Anadolu'da etkisiz ve yetkisiz bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa durumuna düşerdi..

İstifasına bir meşruiyet (meşrutiyet değil) ve mazlumiyet kılıfı gerekiyordu.

*

İşte General Milne’nin tam da 19 Mayıs günü pişmiş aşa su katma gibi görünen adımı atmasının ardındaki etken buydu..

Selanikli'nin istikbal ağacının büyümesi için gereken suyu ve gübreyi alelacele yetiştirmiş durumdaydı.

Selanikli, sözde İngiliz baskısından bunalan Osmanlı Hükümeti’ni rahatlatmak için askerlik görevinden istifa etmek zorunda kalan bir mazlum haline getirilecek, Anadolu’daki askerî ve mülkî erkân da “İngiliz keferesinin canı cehenneme, bizim açımızdan değişen bir şey yok, M. Kemal Paşa, Osmanlı Devleti’ni, saltanat ve hilafeti kurtarmak için çalışmaya devam ettikçe biz onun arkasındayız” diyecekti.

Usta tiyatrocu Selanikli de, "Padişah efendimiz"li, "İslam"lı, "saltanat ve hilafet"li vird-i zebanından asla vazgeçmeyecekti.

Ancak, Selanikli’nin ("paralel devlet"in zeminini oluşturacak) bir meclis toplamak için zamana ihtiyacı vardı.. O yüzden, İzmir’e çıkarma yapmış olan Yunan’ın Anadolu içlerine yürümesinin engellenmesi, Selanikli'nin sadece nutuk atarak vatan kurtarmaya çalışacağı bir ortamın oluşturulması gerekiyordu.

Gerekeni yine General Milne yapacak, 1919 yılının Haziran ayı sonlarında (yani Selanikli'nin Samsuna'a çıkışından bir ay sonra) Yunan’ı durduracak, sonraki aylarda da bu bekleyişi kendi adını taşıyan Milne Hattı ile resmiyete dökecekti.

Yunan, General Milne tarafından, (Mustafa Kemal hesabına) İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamak ve ot yolmakla görevlendirilmiş bulunuyordu. 

(Yunan'ın sonradan Anadolu içlerine yürüyüp Eskişehir'i de işgal ederek Polatlı'ya kadar gelmesi, Yunanistan'da Almanya yanlısı eski kral Konstantin'in tekrar tahta oturması ve İngiliz yanlısı Venizelos'un başbakanlık koltuğunu kaybetmesi yüzünden oldu. Yoksa Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması'nın bir benzeri Yunanistan'la da yapılır ve muhtemelen Batı Trakya ile 12 Adalar gibi İzmir de Yunan'a bırakılabilirdi. Nitekim Misak-ı Millî'ye dahil olduğu halde Halep Fransızlar'a bırakılmıştı.)

*

Fakat bir sorun daha vardı..

İngilizler ile müttefiki Fransızlar ve İtlalyanlar, Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubu durumundaki Almanya ve Bulgaristan ile birer barış antlaşmasını çoktan imzalamış bulunuyorlardı. 

Osmanlı ile de bir barış antlaşması yapılması gerekiyordu. 

Fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler’in taraf olduğu bir barış antlaşmasını Osmanlı Devleti ile değil, M. Kemal’in kuracağı “paralel devlet” ile yapmak istiyordu.

Bunun için de M. Kemal’e zaman kazandırılması gerekiyordu.

Lord Curzon bunun için bütün beceri ve yeteneklerini devreye koydu, Osmanlı ile antlaşma imzalanması meselesinde sürekli ipe un serdi, müzakereleri daima sabote etti, bu arada bir Amerikan mandası meselesi ortaya atıp Sivas Kongresi’nde ABD’ye bu yönde bir talepte bulunulması kararı çıkarttırmayı da ihmal etmedi.

Böylece barış görüşmeleri bir süre için daha yattı.

ABD’nin Wilson Prensipleri’ne aykırı olan böylesi bir manda teklifini kabul etmesinin o günkü şartlarda mümkün olmadığını aklı başında herkes biliyordu. Fakat maksat üzüm yemek değil, Osmanlı Devleti’ni döverek öldürmek için M. Kemal’e zaman kazandırmaktı.

İngilizler ile Mustafa Kemal'in saz ekibi bile bile lades diyor, Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti de eli böğründe çaresiz vaziyette kıvranıyor, olan biteni şaşkın bir biçimde seyrediyordu. 

*

M. Kemal TBMM’yi kurup ipleri eline aldıktan sonra Lord Curzon, niyeti Osmanlı ile barış yapmak olmadığı için, Sevr’de saçmasapan ve kabulü mümkün olmayan şartlar içeren bir antlaşma taslağını Osmanlı’ya dayatmaya kalkıştı.. 

Nitekim bu antlaşmayı Padişah Vahideddin onaylamadı.. Onaylayıp onaylamaması zaten İngilizler’in umurunda değildi.

Maksat hasıl olmuş, sorun çözülmüş, (İnönü’nün açıklamış bulunduğu "İngiliz kararı" doğrultusunda) Selanikli’nin zaferi garantiye alınmıştı.. 

Selanikli ile yapılacak her antlaşma, Sevr’le kıyaslandığında mutlak bir zafer gibi görünecekti.

Nitekim Lozan’da Misak-ı Millî delik deşik edildiği, Batı Trakya, Kuzey Suriye, Kuzey Irak ve Batum elden çıkarıldığı halde, bu antlaşma millete büyük bir zafermiş gibi sunuldu.

 

MEVZUBAHİS RİYAKÂRLAR “MEVZUBAHİS OLAN VATANSA SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK DE TEFERRUATTIR” DİYEMİYOR

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 63

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Misak-ı Millî’yi (Osmanlı parlamentosunun, yani Meclis-i Mebusan’ın kabul ettiği “vatan sınırları”ndan taviz verilmeyeceğine dair ulusal yemini) kaale almadığını, hatta onu bir dert kaynağı saydığını görmüştük.

Zannedilenin aksine..

Selanikli’nin dilinde Misak-ı Millî, gönlünde ise (daha Samsun’a gitmeden İstanbul’dayken) İngilizler’le yaptığı gizli anlaşma vardı.

Daha doğrusu, İngiliz keferesi bir kara karar vermiş, ve kendisine hizmet etmek istediğini söylemiş bulunan Selanikli’ye kararını tebliğ etmiş, ona bir yol haritası sunmuştu.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, bu gerçeği son derece veciz ve özlü bir şekilde, açık ve seçik biçimde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, kararı veren, senaryoyu yazan, İngilizler..

Selanikli, bu tiyatroda (ya da filmde) sadece baş rol oyuncusu..

Ama nasıl Baba filmi Marlon Brando ile hatırlanıyor ve anılıyorsa, diğer oyuncular, hatta yapımcı, senarist ve yönetmen gölgede kalıyorsa, İnönü’nün sözünü ettiği “istiklâl mücadelesi”ndeki İngiliz etkisi de gözardı ediliyor.

Bunu Kemalistler ve Kemalist rejim bilinçli olarak yapıyor.. Anti-Kemalistler ise Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun bir şekilde pençesine düşmemek için söylemekten kaçınıyorlar.

Ama İnönü söylemiş, ve Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun canına okumuş.

İyi yapmış.

*

İsmet İnönü’nün itiraf ettiği gerçeği, Osmanlı’nın sondan ikinci şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi 50 yıl önce söylemiş bulunuyordu.

Tıpkı İnönü gibi olayların canlı şahidi olarak, Vahideddin’in, “çok güvendiği, karşısında iki büklüm olan dalkavuk yaveri Mustafa Kemal ile İngilizler’e oyun oynamak” istediğini, fakat tam aksinin yaşandığını, İngilizler’in M. Kemal ile Vahideddin’e (ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne) oyun oynadıklarını söylemişti.

Şeyhülislam, olayı tarih kitaplarından okumadı; tarihin ta kendisiydi.

Evet, İngiliz, işbirlikçi Selanikli Mustafa Atatürk ile Osmanlı Devleti’ne oyun oynamaya “karar” vermişti.

Şairin “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır” dediği gibi, Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti ne yapsa boştu.

Oyun kuruculuk virtüözü İngiliz, tezgâhı iyi kurmuştu.

Oyun kuruculuk edebiyatı yapmadan, övünmeden, şişinmeden, böbürlenmeden, hatta oyuna gelmiş numarası yaparak, salağa yatarak “karar”larının gereğini yerine getirdiler.

*

İngilizler, Selanikli’nin başarı hikâyesinin senaryosunu İngiliz “devlet aklı” ve “istihbaratçı aklı”nın tüm maharetini devreye koyarak yazdılar, ve sahnelenmesi hususunu müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar’a cebren (mecbur bırakarak) kabul ettirdiler.

Selanikli’yi mecbur bırakmadılar, çünkü o zaten kendi başarısının peşindeydi.. Körün istediği bir göz, Allah vermişti dört göz.

İşte bu İngiliz kararına güvendiği için, Selanikli, Samsun’a çıkışının üzerinden daha henüz iki ay geçmişken, ortada hiçbir şey yokken, Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, Osmanlı Devleti’nin canına okuyacağını, cumhuriyet ilan edeceğini (yani cumhurbaşkanı olacağını), devlet başkanı sıfatıyla memleketten tesettürü (İslamî örtüyü) kaldıracağını, millete şapka dayatmasında bulunacağını, geleneksel alfabeyi yasaklayıp Latin harflerini getireceğini müjdelemişti.

Gerçek gündeminde (İngiliz “karar”ının bir parçası olan gizli gündeminde) bunlar vardı..

Misak-ı Millî edebiyatı ise, milleti aldatmak, oltaya çekmek için kullanılan yemdi.

*

Mesele Misak-ı Millî’nin hayata geçirilmesi değil, Osmanlı Devleti'nin yıkılması ve  İngilizler’in kararı doğrultusunda bir çağdaş ve uygar Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması meselesiydi.

Ve Selanikli, Misak-ı Millî’yi çiğneye çiğneye, ayaklar altına ala ala bu hedefe doğru emin adımlarla yürüdü.

İlk taviz, Suriye’ye çöreklenmiş olan Fransızlar’a verildi.. Halep ve havalisi elden gitti.

Allah’tan ki millet Maraş’ı, Anteb’i ve Urfa’yı Selanikli’ye sormadan Fransızlar’ın elinden kurtarmıştı.

Asıl büyük tavizler ise Lozan’da verildi, Batı Trakya, Kerkük, Musul ve 12 Adalar gitti.

*

İşte o zaman, TBMM’de itiraz sesleri yükseldi.

Sesi en gür çıkan, Ali Şükrü Bey’di..

Selanikli’nin korumalarının başı durumundaki Topal Osman Ağa tarafından aldatılıp tuzağa çekilerek öldürüldü.

Olay faili meçhul (yapanı bilinmeyen) bir cinayet olarak tasarlanmıştı, fakat ortaya çıktı.

Bunun üzerine, emri kimden aldığına dair bir açıklamada bulunmasına fırsat verilmeden Topal Osman da infaz edildi.

Ancak, olay “resmen” kapansa da, gayriresmî olarak herkes gereken dersi çıkardı.

Birden bire herkes Lozancı oldu.

Böylece, Misak-ı Millî’nin cenaze töreni olan Lozan Antlaşması, Selanikli’nin bir başarısı olarak tarihe geçti.

Başarının bir İngiliz hediyesi olduğunu resmen ilan etme şerefi ise İsmet İnönü’ye kaldı.

Gerçi başarının asıl sahiplerinin İngilizler olduğunu Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi 50 yıl önce söylemişti ama, bu bir gayriresmî açıklamaydı, kaale alan yoktu.

*

Dediğimiz gibi, Selanikli Misak-ı Millî’yi ayak bağı olarak görüyordu..

Onun asıl gündemi başkaydı.

Lozan’da verilen tavizlere itiraz eden İzmit milletvekili Sırrı Bey’e cevap olarak, bir önceki bölümde de aktardığımız gibi, Misak-ı Millî diye bir harita yok” diyerek resmen yalan söylemişti:

“Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı] Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınır] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [Lozan’daki temsilcilerin] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, [Devre: 1, İçtima Senesi: 3, 27 Şubat 1339 (1923)], İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1318.)

Sırrı Bey buna karşı şu cevabı vermişti:

“… Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz, min gayri haddin, muharrirlerindenim [yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].”

Bu beklemediği cevap, her zaman ihtiyatlı ve dikkatli konuşan Selanikli’nin dengesini bozmuş, ağzındaki baklayı çıkarmasına yol açmıştı:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.” (A.g.e., C. 3, s. 1319.)

*

Gerçekte, Batı Trakya ve 12 Adalar gibi İzmir de Yunanistan’ın elinde kalabilirdi.

İngiliz’in başlangıçtaki “karar”ının bu olduğu anlaşılıyor.

Ancak, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Almanya yanlısı olduğu için İngilizler’in baskısıyla tahttan çekilen Kral Konstantin tekrar başa geçip Venizelos’u etkisiz hale getirince, ve İngilizler’in arzusu hilafına Anadolu içlerine yürüme kararı alınca, İngiliz'in planladığı Ankara-Atina barışı gerçekleşmedi, mahut Türk-Yunan Savaşı yaşandı.

Teferruatını (internetten okuyabileceğiniz) Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımız ile bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde genişçe anlatmıştık.

Yunanistan, Türk-Yunan Savaşı’nda yenilen taraf olunca İzmir elinden çıktı.. Fakat yine de Batı Trakya ile burnumuzun dibindeki 12 Adalar elinde kaldı.

Ayrıca savaş tazminatı da ödemedi.

*

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk TBMM kürsüsünde Misak-ı Millî konusunda yalan söylemişti. 

Vatan toprağı diye birşey yoktur, mevcut menfaat hesaplarımız ve Lozan’daki delege efendilerimizin (benim keyfimin türevi olan) keyfi vardır” demek istiyordu.

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağı masallarını üfüren babayiğitti.

İkinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey, kürsüde şunu demişti:

“Paşa hazretlerinin son beyanatlarından (sözlerinden) kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. “

Kırdığı potun farkına yeni varan Selanikli Atatürk ise, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

*

Yıllar sonra, Selanikli’nin has adamı Falih Rıfkı şöyle yazacaktır: 

“Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez.” 

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Selanikli’nin eline su dökemezler.

Selanikli’nin Misak-ı Millî’yi dilinden düşürmediği doğruydu, fakat sonradan, yukarıya aldığımız laflarının ortaya koyduğu gibi, İngiliz’in ve Yunan’ın hatırı için onu kökten reddetti.

Oysa, dilinden düşürmediği zamanlarda, mesela 1 Mart 1922 tarihinde, TBMM’de şöyle diyordu:

“Siyaset-i dahiliyemizde (iç politikamızda) olduğu gibi siyaset-i hariciyemizde de (dış politikamızda da) umde-i esasiyemiz (temel ilkemiz) Misak-ı Millî mevâddından (maddelerinden) ibarettir.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 5. b., Ankara: Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Y., 1997, s. 250.)

Misak-ı Millî maddeleri, dış siyasetimizin temel ilkesiymiş..

Temel..

Peki Misak-ı Millî aleyhtarlığı bu durumda ne anlama gelmektedir?

Anlamı vatan hainliği olabilir mi?

*

Evet, Mustafa Kemal’e göre, Misak-ı Millî karşıtlığının anlamı tam da budur:

Vatan hainliği.. 

Vatana ihanet:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin ferda-i küşadında (açılışının ertesinde) kendi meşruiyetine kavlen (sözle), fiilen, tahriren (yazıyla) ve her hangi vasıta ile tariz edenleri (söz dokunduranları) Meclis hangi hak ile hain-i vatan (vatan haini) addettiyse, Misak-ı Millî’ye aleyhtarlık edenleri hangi esbab-ı siyasiye ve içtimaiye (siyasî ve toplumsal nedenler) ile hain tanıdıksa, ve nihayet bütün ihtişam ve şevketiyle, bütün kavanin (kanunlar) ve kudretiyle Meclis’in ve Millî Misak’ın aleyhinde vaziyet alan asırdîde (uzun ömürlü) bir idare ile onun mensuplarını hangi sebepler ve hangi haklarla hiyanetle vasfeyledikse, bugünkü hâkimiyet-i millîye (ulusal egemenlik) düşmanlarını da aynı haklar ve aynı sebeplerle hain telâkki ederiz.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, s. 328.)

Demek ki neymiş, Misak-ı Millî’ye laf söyleyenler vatan haini muamelesi görmüş.

Bu durumda, yaptığı antlaşmalarla Misak-ı Millî’yi fiilen ayaklar altına alan Selanikli’nin, bu yaptığı yetmiyormuş gibi, onu bir de “kavlen” (sözle) bela olarak nitelendirmesini nasıl yorumlamak gerekir?

O günkü Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre Mustafa Kemal’in “hakk”ı ne olabilirdi?

"Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!"

*

Bu soruya, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözünü besmele yapmış olan vatanperverler cevap versinler, böylece, vatanseverliklerinin boyunun ölçüsünü almış oluruz.


OSMANLI'NIN ÖMRÜNÜ ÇALAN YILLAR VE ŞAHISLAR

(UYGAR TÜRK GERİCİ İNGİLİZ'E ÇAĞDAŞLIĞIYLA ÖRNEK OLURKEN..)





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 26

 

İngiliz savaş lordu Curzon ile Türkiye topraklarındaki kader arkadaşı Selanikli Mustafa Atatürk’ün maceralarını okumaya devam ediyoruz.

Curzon’un 18 Nisan 1919 tarihinde (Selanikli’nin Samsun’a çıkmasından bir ay önce) sarfettiği şu sözler, İngiltere Dışişleri Bakanı olarak kafasında şekillendirmiş olduğu “yeni Türkiye” projesinin ana hatlarını veriyor:

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılmalarına ilişkin kararı, Anadolu'da isyanlar ve katliamlar ve Doğu Müslüman dünyasında büyük kargaşaların izleyecek olması çok muhtemeldir.

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılması, bence, her ne kadar savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak kaçınılmaz ve arzu edilir olsa da, Türklerin mülteci durumuna düşürüleceği, pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu [Osmanlı Devleti] ve muhtemelen hiçbir hilafet artık olmadığı anlaşıldığında, Doğu dünyasındaki Müslüman tutkulara ve bu asık suratlı hınca onu kolayca vahşi bir çılgınlığa dönüştürebilecek en tehlikeli ve en gereksiz teşvikleri vereceğimize inanıyorum.

Anadolu, bölünmemelidir. Savaşın herhangi bir aşamasında Müttefiklerden [İngiltere, Fransa ve İtalya] herhangi birinin bildirisinde, bizi yalnızca Türk'ün tüm gücünü elinden almaya değil, aynı zamanda Anadolu'yu bölüp el koymaya zorlayan herhangi bir duyuru bulamıyorum. Anadolu bir bütün olarak kalmayı tercih edecektir.

“Neredeyse çok geç olmadan bir şeyler yapmalıyız. İslam'ın kurtarılması için zaman veriliyor. Zaman Türklerden yana ve bunu biliyorlar. Geçen her hafta, her bölgede yeni sorunlar ortaya çıkarır. Hindistan'da, tüm İslam coğrafyasında, hatta Londra'da bile. Türklerin başkent İstanbul'dan çıkarılmasına, Ayasofya'ya ve hilafete Hristiyan müdahalesine karşı aktif olarak ajitasyon yapılan her yerde.. Türk, acil bir barıştan ne bekleyebilir? O, gecikmenin her anını bir kazanç olarak sayıyor. Paris'te [Paris Barış Konferansı’nda] herhangi bir çözüme ulaşılamaması ve İtilafların [İngiltere, Fransa ve İtalya’nın] artan anlaşmazlıkları, onu, her gün kendisine dayatılacak koşullara direnmek için daha iyi bir konuma getiriyor ve hatta sonunda intikamını almasını bile sağlayabilir.”

(“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Bunlar, Curzon’un müttefiklerini (Fransa ve İtalya’yı) ikna etmek için sarfettiği sözler.

Buradan anlaşılıyor ki, “yeni Türkiye”ye İstanbul’un ve Anadolu’nun bırakılmasını istiyor.

Buralar Türkler’e bırakılmalı, ve böylece hem onların hem de gözü kulağı onlarda olan İslam dünyasının gururu biraz okşanmalı.

Evet, İslam dünyasının gözü kulağı o günlerde Türkler’deydi, Osmanlı’daydı..

Nitekim İstiklal Harbi sırasında Hindistan ve Afganistan müslümanları Anadolu’daki direnişe maddî ve manevî destek sağlamış durumdalar.

Arap dünyasında Selanikli Mustafa Atatürk’ü büyük İslam kahramanı ilan eden yayınlar yapılmış, hatta kitaplar yazılmış.

Prof. Zekeriya Kurşun şunları yazmıştı:

“Atatürk’ün ilk biyografisi 1922 yılında, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Hayatı: Anadolu’da Türk Milli Mücadelesi adıyla yazıldı. Belki tuhaf gelecek, şaşıracaksınız ama söz konusu biyografi, Türkiye’de değil, dışarıda basıldı. Türkiye’de, Gazi hakkında sıcak tartışmaların yaşandığı bir dönemde; İzmir’in Yunanlılardan tahliyesinin hemen akabinde, Arapça olarak kaleme alınan bu eser Mısır’da yayımlandı. …

“Kitapta, ilk Meclis’in çalışmaları anlatılırken şu ifadelere yer veriliyordu:

Büyük Millet Meclisi Anadolu’nun mevcut kalkınma döneminde ve Milli Mücadele esnasında ihtiyaç duyduğu çeşitli kanunlar çıkardı, bütün idari birimlere düzen getirdi, maliyeyi tanzim etti, eğitimi yükselterek gereken önemi verdi. Çıkardığı kanunlar arasında Anadolu’da içkinin ve içki ticaretinin yasaklanmasına dair bir kanun, ayrıca muhabbet tellallığına ve kadının modern çağda süslerini açığa çıkarmasıyla mücadeleye ve ziynet eşyalarının ithal edilmesinin yasaklanmasına dair bir kanun vardı.

(Zekeriya Kurşun, “Algıya kurban edilen Gazi Mustafa Kemal”, Yeni Şafak, 24 Ocak 2019.)

*

Türkler’in gururu bir nebze okşanmazsa ne olur, Lord Curzon onu da söylüyor.

Anadolu'da isyanlar ve Doğu Müslüman dünyasında (Hindistan, Pakistan coğrafyasında) büyük kargaşalar başgösterebilir.

Doğu dünyasındaki Müslüman tutkular (cihat ruhu, radikal Batı karşıtlığı) harekete geçebilir.  

Emperyalistlere yönelik “bu asık suratlı hınç”, “vahşi bir çılgınlığa dönüşebilir”.

Peki çare?

Çare, öncelikle İstanbul’daki Türkler’in mülteci durumuna düşürülmemesi, yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.

Türk İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) elbette ortadan kaldırılmalı, hilafet elbette tarihe gömülmeli, Ayasofya’nın statüsü elbette değiştirilmeli, fakat bu doğrudan Hristiyan müdahalesiyle yapılmamalı.

Curzon’un 16 Aralık 1918’de söylediği gibi, bu konulara “doğrudan dokunmamalarıgörünürde bu yönde hiçbir adım atmamaları” politikalarının esası olmalı. (Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi.)

Ki “müslüman tutkular” harekete geçmesin, İslam dünyası uyumaya devam etsin.

İntikam almak gibi bir düşünceye kalkışmasınlar, öfke ve hınç biriktirmesinler.

*

İmdi, diyelim ki bir adamı göstere göstere öldürdünüz, ister istemez o adamın yakınlarının, akrabasının, kavim ve kabilesinin (ve varsa dava arkadaşlarının) kin duymasına ve öç alma duygularının harekete geçmesine neden olursunuz.

Maktul, Gazze halkı gibi sahipsiz bile olsa, zayıf birine yapılan orantısız saldırı ve cinayet insanların nefret ve öfke duygularını harekete geçirir.

Fakat böyle bir şahsın katlini bir şekilde intihar gibi gösterebilirseniz, veya (petrolü Batı ve İsrail karşısında bir silaha dönüştüren) Kral Faysal’ın yeğeni tarafından öldürülmesi gibi aile içi bir kavga gibi sunabilirseniz, yahut adamı (zehirleme, trafik kazası gibi yollarla) doğal bir ölüm gibi algılanacak şekilde ortadan kaldırabilirseniz, cinayetin üstü örtülecek ve ölen şahıs üç gün sonra unutulacaktır.

Dolayısıyla, Türk İmparatorluğu’nu (Osmanlı Devleti’ni) yıkma işini (Kral Faysal’ı yeğeninin öldürmesi gibi), yine Türk’ün kendisine yaptırmak gerekiyordu.

Hele bir de onları iyi bir iş yaptıklarına inandırabiliyor, “Zalim padişahtan kurtulduk, özgürleştik, kul olmaktan kurtulup vatandaş olduk” diyerek imparatorluklarının enkazı üzerinde (rakıyı fazla kaçırmış sarhoş gibi) çılgınca dans ettiklerinde çağdaş ve uygar olacaklarına ikna edebiliyorsanız, “Bundan iyisi Şam’da kayısı “ diyerek kendinize madalya takmayı, kutlamalar yapmayı hak ediyorsunuz demektir.

Türkler'in İslam dünyasındaki itibarının ve saygınlığının yok edilmesi operasyonunu tereyağından kıl çeker gibi zahmetsizce yine bizzat Türkler'in eliyle gerçekleştirme becerisi kutlama ve taltifi nasıl hak etmesin ki!

Bu çağdaş ve uygarca hizmetleri yapan, Türk'ün İslam dünyasındaki tartışılmaz liderliğini tarihe gömen, onu Avrupa'nın kuyruğuna takan “kahraman” Türkler de artık bir Dizbağı Nişanı’nı hak ediyorlardır elbette.

Nişanı verecek olanın İngiliz padişahı olması (Onlar padişah değil king/kral diyorlar) olayı biraz tuhaflaştırıyor ama o kadarcık kusur kadı kızında da olur.. 

Hem, padişahlık İngiliz haspasına yakışıyor da.

*

Evet, Curzon’un projesine göre, hilafet kurumunu ortadan kaldırma ihalesi de yine “dost Türkler”e bırakılmalıydı.

Böylece İslam dünyasının öfkesi İngiltere’ye değil, Türkler’e yönelecekti..

Türkler de kendilerine hesap sormaya kalkışan diğer Müslümanlar’a, “Size ne gardaşım, hilafet bizim değil mi, nasıl aldıysak öyle de bırakıyoruz; hemi de biz çağdaş olduk la, uygar olduk, sizi gidi çağdışı gerici yobazlar” diyecekler, böylece dünya Müslümanları ne yapacaklarını bilemez halde elleri böğürlerinde kalakalacaklardı.

Bu arada Ayasofya’yı da unutmamak gerekiyordu. Bu ihale de yine Türk’ün kendisine verilmeliydi.

*

Yani Lozan Antlaşması’nın metninde Osmanlı Devleti’nin yıkılması, hilafetin kaldırılmasıKemal Ohri Bey’in Cumhurbaşkanı İnönü’ye mektubunda dile getirdiği dinî eğitimin yasaklanması ve Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması mevzuları asla yer almamalıydı.

Bunlar (günümüzde de dört nala, doludizgin dünyayı turlayan) “gizli diplomasi”nin gelir hanesine kaydedilmeliydi..

Türkler açısından bu konular “örtülü ödenek” harcamaları gibi bir “örtülü taviz” ya da “örtülü ödeme” olarak kalmalı, gururları incitilmemeliydi.

Karşılığında İstanbul’u alıyorlar, kapitülasyonlardan kurtuluyorlar, kabotaj hakkı elde ediyorlardı, yetmez miydi?!

Bunlar için bol bol bayram yapabilir, kutlamalar, resepsiyonlar, balolar tertip edebilirlerdi.

Evet, görüldüğü gibi İngiliz anahtarı gayet işlevsel.. Her kapıyı gürültüsüz gıcırtısız, sessiz sedasız açıyor.

İngiliz sicimi de şöhretinin hakkını veriyor.. Astı mı iyi asıyor, ölenin boğazından ne bir ses seda, ne de bir hırıltı geliyor.. Ver elini mezarlık..

*

(Hamiş: Bu İngiliz siyaseti ülkemizde derin devlet tarafından İslamî gruplara karşı takip ediliyor ve böylece onların “içeriden” Kemalistleşmeleri/Atatürkçüleşmeleri, “ılımlı laik” hale gelmeleri, İslamcılık eleştirisi adı altında İslamî idealleri terk etmeleri sağlanmaya çalışılıyor.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."