islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“DEVLETÇİ” (KARİKATÜR) İSLAM, “İSLAMCI” İSLAM’A KARŞI

 

















Sözde dindar özde devletçi ajanların dinî ve ahlâkî öğütler vermeleri, irfan edebiyatı yapmaları, rahatça İslamcılık yerine devletçilik yapabilmelerinin, adını koymadan Faşizm idelolojisinin propagandisti olarak faaliyet gösterebilmelerinin önünü açıyor.

Bu tipler, bir taraftan “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim” diyor, diğer taraftan da, “Müslümanım, İslamcı değilim” diye konuşuyorlar.

Evet, bu ifadeleri aynen kullanan okur-yazarlar var.

Başı çeken kişi ise duayen ajanlardan Mehmet Şevket Eygi idi.. (Diğer duayen Fethullah Gülen’di.. Şayet iktidar partisi ile muktedirlik yarışına girmese ve marabalığına bakmayıp CIA’in yerli-milli şubelerine/kâhyalarına diklenmeye kalkışmasaydı şimdi gönüller sultanı irfan ehli bir arif olarak hocaefendiliğin sefasını sürmeye devam ediyor olacaktı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ziyaret ettiği Türkçü Türkçe olimpiyatlarında hasretinden prangalar eskitilecekti.)

Evet, Mehmet Şevket, “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim.. Müslümanım, İslamcı değilim” şeklindeki demagojik hurafe ve mugalataları yazılarında sürekli tekrarladı.. (Onun kadar yanık sesli söyleyemeseler de aynı türküyü repertuarlarında bulunduran başkaları da vardı.. Fethullahçılar, Karamollaoğlu taifesi, şiirsiz şair İsmet gibi edebiyat satan edebiyat-çılar..)

Mehmet Şevket’in bu saçmalıkları sürekli tekrarlaması, bunamış ve beyninin çalışma düzeninin bozulmuş olmasından kaynaklanmıyordu. Propaganda tekniği bunu gerektiriyordu.

En düşük zekâ seviyesine hitap edecek şekilde basitleştirilmiş olan mesajı, bilinçaltına yerleşecek şekilde biteviye tekrarlamak icab ediyordu.

Mesajın mantıklı olup olmaması propaganda ve algı operasyonu için önem taşımıyordu; önemli olan, basit olması ve böylece düşünce tembeli kitleleri düşünme zahmetinden kurtarmasıydı.

*

Kısacası, böylesi irfanist, ahlâkist derin tipler İslamcı değil, devletçi olarak kalem oynatıyorlar, oynattılar..

Adamlar, bozuk düzen ve sistemine rağmen, devletlerini tutuyorlar..

Devletleri de, o bozuk düzen ve sistemi tutuyor.. 

Böylece, bu “İslamcılık karşıtı devletçi müslüman”lar, devletleri üzerinden, bozuk düzeni ve sistemi de nazikçe ve kibarca, “İstemez, yan cebime koy” babından zahmetsizce tutuyorlar..

Batıl’ı desteklemenin (vekâlet/proxy üzerinden yapılan) örtülü biçimi bu: Onlar devletlerine tam destek veriyorlar, devletleri de bozuk düzen ve sisteme..

*

Kuşkusuz bu tavır kendi içinde bir tutarlılık taşıyor.. Putperestliğin çağdaş bir formu olan devletçiliği benimseyen bir kimsenin İslamcı olması, olabilmesi mümkün değildir.

Kutsallaştırılmış, tanrılaştırılmış, la yüs’el ve sorgulanamaz kılınmış bir “devletçi“lik ideolojisini savunan bir adam, asla İslamcı olamaz. Olsa olsa faşist olur.

Bu açıdan, böylesi adamların bir ölçüde tutarlı olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Fakat bunu, tutarlı olma adına yapmıyorlar..

Malum derin odakla aynı hedefe kilitlenmiş durumdalar.. Devlet, her halükârda savunulsun.. İslam ise, İslamcılık olarak hayata yansımasın, sadece dindarlık gösterişçiliği ve ahlâkî öğüt pazarlamacılığı olarak gündelik hayatta insanların “uyutulması” için kullanılsın..

İstismar edilsin..

İstismar edilip kullanılsın ki, İslamcılık için değil, fakat “rejimi ve düzeni bozuk” bile olsa devleti için ölen insanların yakınları “İslam” adına “gaza getirilebilsin”..

 Onlara, “Yakınınız şehit oldu, şimdi Cennet’te.. Ne mutlu size!.. Allah yolunda cihattan bahsedip de terörist olarak can verseydi ne kötü olurdu, değil mi?! Rejimi ve düzeni bozuk bile olsa devleti için öldü, Cennet’i hak etti, şehitlik mertebesine yükseldi” anlamına gelen hikâyeler anlatılabilsin.

*

Evet, rejimi ve düzeni bozuk bile olsa “devleti tutan” ideolojinin adı, İslamcılık değil, Faşizm‘dir..

İslamcılığa karşı adını koymadan faşist devletçiliği savunanlar, bir taraftan da, utanmadan Ehl-i Sünnet edebiyatı yapabiliyorlar..

Fakat, gerçekte Hegel‘in yolundadırlar.

Ne demişti Hegel?.. “Es ist der Gang Gottes in der Welt, daß der Staat ist.” “Devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür.”

Bu anlayış çerçevesinde, devleti tutmak, Tanrı’yı tutmak oluyor..

Devlete karşı çıkmak da, Tanrı’ya karşı çıkmak, Tanrı’nın yürüyüşüne itiraz etmek anlamına geliyor.

Evet, malum derin odağın Müslümanlar için ürettiği şeytanî uyutma formülü böyle: “Müslüman ol, devleti tut, devlet de küfür düzen ve rejimini tutsun, böylece sen de dolaylı olarak küfrü tut.. Ama İslamcılığı tutma!.. Sakın haa!”

Bunu malum derin odak, kendi adına söylese, reddedilecek, millet uyanacak..

Onun için, dindarlık gösterisi yapan kullanışlı ajanlara söyletiyor..

*

Bu tipler, mesela müslüman olmuş bir Güney Kıbrıs Rum vatandaşının “devletçilik” yapmasının ne anlama geleceğini hesap edemiyor.

Ya da, hesap etmek işlerine gelmiyor.

Böylesi tiplerin, müslüman olmuş bir Rum’dan beklediği, şöyle demesi olabilir: “Evet, Güney Kıbrıs Rum Devleti‘nin düzeni bozuk, rejiminde iş yok.. Ama, Rum Devleti’ni yine de tutarım.. İslamcı olmamalıyım, devletimi tutmalıyım.. Yaşasın Rum Devleti!..!

Ya da, Bosnalı kadınlara tecavüzü “milli ve yerli” bir vatandaşlık görevi haline getirmesiyle tanıdığımız Sırbistan‘da bir Sırp din değiştirip müslüman olduğunda şöyle düşünmeli: “Sırbistan’ın rejimi kötü, burada küfür sistemi hâkim, ama devletimi tutarım.. Tı, İslamcılık olmaz! Ben sadece müslümanım, İslamcı değilim.. Gözlerimi kaparım, devletimi tutarım! Yaşasın Sırbistan!”

*

Sanki Hz. Nuh a.s., “Tamam, rejim ya da düzen kötü, ama devletimizi tutuyorum” demişti.

Devletçi tiplere göre, Hz. Nuh a.s., sadece rejim ya da düzenle uğraşmalı, devletin bekası için de elinden geleni yapmalıydı..

Allahu Teala da, yok edecekse düzeni ya da sistemi yok etmeli, o günün devletini/milletini korumalıydı, tutmalıydı..

Halbuki, hepsini yerle yeksan etmiş, devletlerini başlarına geçirmişti.. Ortada millet kalmamıştı ki devleti kalsın.

Ancak, bu devletçilere göre, böyle olmamalıydı.. Allahu Teala, tabiri caizse İslamcılık yapmamalı, devletçi olmalıydı.. Devleti tutmalıydı..

Rejim, düzen ya da sistem fena imiş… Olabilir… Devlet tutulmalıdır…

Devletçi dalalet ehlinin kafası böyle çalışıyor..

*

Evet, bu sapıtmışlığa göre, Hz. İbrahim a.s.‘ın, “Nemrut kötü, tamam.. Ama devletimizi tutmamız lazım” demiş olması gerekiyor..

Yine bu şaşırmışlığa göre, Hz. Lut a.s.’ın, meleklere, “Tamam, bu şehir devletinin sistemi ya da rejimi kötü, ama devletimizin korunması lâzım.. İslamcılık olmaz!.. Devletçi olmalı, devleti tutmalıyız!” diyerek itiraz etmiş olması gerekiyor..

Bu mantı(ksızlı)ğa göre, Rasulullah s.a.s.‘in de şöyle konuşmuş olması gerekiyor: “Tamam, Kureyş/Mekke şehir devletinin düzeni ve sistemi bozuk, ama bu devleti yine de tutmalıyız.. Vatan kutsaldır, vatanımızı, milletimizi, devletimizi terk edip başka diyarlara gitmeyiz.. Müslüman’a yakışır mı vatanını, milletini, devletini bırakıp da Habeşistan gibi bir hristiyan zenci devletine sığınmak?!”

Öyle yapmamış, Medine’ye gidip Kureyş/Mekke şehir devleti ile çatışmış.. İslamcılık yapmış....

*

Günümüz devletçi dindarlığına göre, Hz. Musa a.s.’ın da, Firavun’a şöyle demiş olması gerekiyordu: “Buradaki bozuk düzen ve sisteme karşıyım.. Ama, başında bulunduğun devleti tutuyorum. Devletime bağlıyım.”

Öyle yapmamış, İslamcılık yapmış.. Şu anlama gelen şeyler söylemiş: “Ey Firavun, İsrailoğulları’nın bu devleti bırakıp başka ülkelere gitmelerine izin vermiyorsun. Bunu yapma! Onları bırak, buradan gidelim.. Devletin senin olsun, başına çalınsın!”

Firavun da, İslamcı olmayan, fakat bugünkü faşist devletçi zihniyet açısından altın harflerle yazılması gereken cevabında, “Yok öyle İslamcılık!.. Devletçi olacaksın, devleti tutacaksın!.. Rejimi ya da düzeni beğenmeyebilir, bozuk bulabilirsin, ama devlet başkaa.. Devlete sadakat ve bağlılık esastır. Tamam mı!” anlamına gelen laflar söylemiş..

*

Laik (siyasal dinsiz) devlet, dinler arasında tarafsız olduğu için, İslam hesabına batıl dinlerle uğraşmıyor.

Fakat İslam’la uğraşıyor.. Çünkü İslamcılığı kendisi için (siyasal dinsizlik için) tehlike olarak görüyor..

Bu yüzden ajanları vasıtasıyla İslam’ı laikliğe uydurmaya çalışıyor.

Laikliğe ve Atatürk’e.. Atatürkçülüğe..

Bu gaye doğrultusunda dinî grupları (tarikatları, cemaatleri, sivil inisiyatifleri) ajanları vasıtasıyla içeriden dizayn ediyor.

Başarısız olduğu söylenemez.. Bunun sebebi, dindarlık iddiasındaki insanların büyük çoğunluğunun dünya için dinini satmaya hazır oluşu.


İSLAMCILIK ADI ALTINDA İSLAM DÜŞMANLIĞI

 



Osmanlı’da leylî ve neharî okullar (mektepler) mevcuttu.

Leyl gece, nehar ise gündüz demek.. Leylî gececi, neharî ise gündüzcü demek oluyor.

Buradan anlaşılabileceği gibi, Türkçe’deki “ci, cı” eki, kimi durumlarda Arapça’daki “î” ekine karşılık geliyor.

O yüzden, “İslamî düşünce” diyen ile “İslamcı düşünce" diyen, aynı şeyi kastetmiş olur.

Durum buyken, İslamcılık tabirini aşağılamak için bu ülkede (şiirsiz şair İsmet Özel gibi “sütçü” vezninde) “İslamcı değilim, İslam satmıyorum” diyen şarlatanlar çıkmış bulunuyor.

Kimse de geri zekâlı ayağına yatan böylesi zihniyet yankesicilerine “Bre nadan, denizci deniz mi satıyor, ‘Gel vatandaş gel, Karadeniz var, Akdeniz var, Marmara var’ mı diyor?” diye sormadı.

Sanki güreşçi güreşen değil de güreş satandı..

Sanki avcı, avlanan değil de av satandı.

Sanki bu ülkede Ecevitçi Ecevit, Atatürkçü Atatürk, Erdoğancı Erdoğan, Erbakancı Erbakan, Demirelci Demirel satıyordu: 

Gel vatandaş gel, çok taze Atatürk var gel!

*

İslamcılığın İngilizce’deki karşılığı Islamism..

Batılı bir akademisyen İslamcılığı şöyle anlatıyor:

“Batılı gözlemciler, çağdaş dönem İslamî diriliş olgusuna işaret etmek üzere bir dizi tabir kullandılar: Bunların en yaygın olanlarından biri İslamî köktendinciliktir. Diğer terimler ise siyasal İslam, İslamî dirilişçilik, İslamî radikalizm ve (daha tartışmalı biçimde) İslamo-faşizmdir. Her ne kadar bu terimlerin hepsi de söz konusu olgunun bir yüzünü aydınlatmakta başarılıysa da, hiçbiri manayı tam yansıtmamaktadır. Daha iyi bir terim, bilim adamları ve gazeteciler tarafından giderek artan biçimde benimsenen İslamcılık’tır (Islamism). İslamcı oluşumlar, diğer modern dönem izm’lerinde, mesela komünizm ve faşizmde görüldüğü gibi, dünya sorunlarının hepsine çözüm sunma iddiasında bulunan dogmatik bir bakış açısına sahiptirler.... Bununla birlikte, bizim İslamcılar olarak adlandırdığımız insanlar, kendilerini tanıtmak için bu adlandırmaya başvurmazlar.”

(John Calvert, Islamism: A Documentary and Reference Guide, Westport, CT, 2008, s. 1)

Donnald K. Emmerson ise, İslamcılığı şöyle tanımlamaktadır:

“İslamcılık nedir? İyi bir tanım, İslam ve Müslümanlar üzerine bilimsel araştırmalar yapan çok tanınmış bir isim, James Piscatori tarafından yapılandır: İslamcılar, İslamî hedefler listesi olarak gördükleri şeyi hayata geçirme amaçlı siyasal faaliyete kendilerini adamış müslümanlardır.

(Donnald K. Emmerson, “Inclusive Islamism: The Utility of Diversity”, Islamism: Contested Perspectives on Political Islam içinde (17-32), ed. Richard C. Martin ve Abbas Barzegar, Stanford, 2010, s. 27.)

Bernard Platzdasch ise, İslamcılığı, “siyasal bir ideoloji olarak anlaşılan ve sunulan İslam” olarak tanımlamaktadır. Bu düşüncesini şu şekilde temellendirmektedir:

“İslamcılığın temel gündemi, devlet için, Şeriat’in (İslamî yasaların) yürürlüğe konulması ve İslamî ilkelerin yüceltilmesi yolunda aktif hale gelmektir. Bazı İslamcılar, nihai hedef olarak uluslarüstü bir hilafetin yeniden kurulmasını savunmaktadırlar.”

(Bernard Platzdasch, Islamism in Indonesia: Politics in the Emerging Democracy, Pasir Panjand, 2009, s. xvi.)

Bernard Platzdasch’ın tespitinin aksine, Türkiye’de hilafet konusunu gündeme getiren Mehmet Şevket Eygi gibileri, kendi istekleri doğrultusunda İslamcı olarak adlandırmaktan kaçınmak gerekir.

Bu, iki nedenle böyledir: Birincisi, Eygi’nin savunduğu hilafet gerçekte Ehl-i Sünnet itikadı ile ilgili temel kitaplarda (Örnek olarak Matüridiyye’nin en önemli iki temsilcisinin, İmam Nesefî ile İmam Pezdevî’nin akaid kitaplarına bakılabilir) çerçevesi çizilen hilafet kurumuyla ilgisizdir.

İkinci olarak, günümüz şartları dikkate alındığında, hilafetin artık ancak Mehdî ile birlikte yeniden kurulabileceği söylenebilir.

Bugünkü hilafet projelerinin ise, doğrudan veya dolaylı olarak Batı güdümlü yönlendirmeler olduğu görülmektedir.

Mesela, İngilizler’in kılavuzluğunda Osmanlı’ya ihanet eden, ödül olarak Hicaz’ı ele geçirmesine izin verilen ve sonra da burayı Suud’a kaptıran, fakat haleflerine Ürdün Haşimi Krallığı bağışlanan Şerif Hüseyin, halifelik umuduna kapılarak Sultan Vahideddin’i Hicaz’a davet etmişti.

Vahideddin’e sağlayacağı maddî imkânlar karşılığında onun halifelik unvanını kendisine devredeceğini umuyordu.

(Laik rejimin dindarlar arasındaki ajanı olarak görev yapmış olduğu İçişleri bakanlarından Faruk Sükan ve Genelkurmay İstihbarat Dairesi başkanlarından Korgeneral İsmail Hakkı Pekin tarafından açıklanmış bulunan ehlî sünnetçi Eygi, bu noktada da “ikiyüzlülük” sergiledi. Bir yandan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin adını ağzından düşürmez ve “Ben kendiliğimden birşey söylemiyorum, böylesi ulemanın izindeyim” derken, diğer yandan da, Abdülmecid’in “sultasız/otoritesiz kukla hilafeti”nin fıkhen hükümsüz olduğunu söyleyen Mustafa Sabri Efendi’nin aksine, Molla Şevket Eygi hazretleri olarak ictihatta bulundu, hilafetin 1924’e kadar devam ettiğini yazıp durdu. Böylece, hilafetin nasıl ve ne kadar devam ettiği konusunda Ehl-i Sünnet ulemasıyla ihtilafa düşse de, Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk ile aynı safta yer almayı başardı. Bu kadar çok çelişkiyi bir kafanın birarada taşıması normalde olacak şey değil, fakat ajanlıkta mümkündür.)

*

Emmerson’un ifadeleri, Batılılar’ın “müslüman” (müslim) kelimesini Kur’an’daki (bir başka deyişle İslam’a göre ifade ettiği anlam çerçevesinde) anlamadıklarını ortaya koymaktadır.

Onların din tanımı, Hz. İsa’nın tebliğiyle fazla bir ilgisi kalmamış bulunan Hristiyanlığa aittir.

Nitekim Max Farrar, bir “İngiliz araştırma raporu”nun İslamcılığı şu şekilde tanımladığını ifade etmektedir:

“Anahtar ilkeleri şunları içeren bir siyasal ideolojidir: İslam’ın bir din değil, bütüncül bir sosyo-politik sistem olduğu inancı, ilahî devlet yasası olarak Şeriat (İslam) hukukunun savunulması, Müslümanlar’ın ümmet olarak bilinen uluslarüstü topluluğunun siyasal bir blok olarak birleşmesi gerektiği inancı.

(Max Farrar, “Islamism and Terror”, Islam in the West: Key Issues in Multiculturalism içinde (216-238), ed. Max Farrar, Simon Robinson, Yasmin Valli ve Paul Wetherly, s. 217.) 

Yani Batılılar, İslam’ın bir din, İslamcılığın ise bir ideoloji olduğunu söylerken, Kur’an ve Sünnet’e göre bir İslam tasavvurunu değil, Hristiyanlığın din anlayışı çerçevesindeki bir İslam tasavvurunu dile getirmektedirler.

Peter R. Demant’ın konuyla ilgili kitabının “İslam, İslamcılığa Karşı” (Islam Versus Islamism) başlığını taşıyor olması nedensiz değildir.

Batılılar, Hristiyanlığın din tanımına değil, Kur’an ve Sünnet’e dayanan bir İslam tasavvurunu benimseyenleri İslamcılar (ya da siyasal İslam veya İslamî köktendincilik yanlıları) olarak adlandırırken, İslam ülkelerindeki yerli-milli işbirlikçilerini ya da gafilleri, onlara karşı “İslamcı olmayan müslüman” olarak cepheye sürmeye çalıştırmaktadırlar.

Çalıştılar.

Tipik örnek, şu sıralarda FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) olarak adlandırılan grup..

Bunların yerli-milli versiyonunu ise Mehmet Şevket Eygi, İsmet Özel, Rasim Özdenören vs. gibi yazar çizer taifesi oluşturuyordu. 

Bu çizgiyi sürdüren yazarlardan bazısı nüfuz/tesir/etki ajanı, bazısı da o ajanlardan “etki”lenen şahsiyetsiz taklitçiler durumundaydılar..

*

Batı’nın İslam’a karşı yürüttüğü psikolojik savaşın enstrümanlarından birini bu İslam-İslamcılık ayrımı oluştururken, uluslararası ilişkiler alanında Batı’nın safında ya da etkisi altında bulunan rejimler de, kendi halklarına karşı aynı araçları kullanmaktadırlar.

Bu çerçevede kimilerini Batı’da üretilmiş böylesi ayrımları gündemde tutmak için örtülü biçimde istihdam ederken, kimileri de ya cahilliğinden, ya özenti sonucu ya da gaflet ürünü olarak bu ayrımlar çerçevesinde düşünmeye başlamaktadır.

Mesela, 2010’lu yılların başında Mümtazer Türköne’nin başlattığı İslamcılık tartışması çerçevesinde birilerinin yer aldıkları saflara bakıldığında, onların tercihlerinin ardındaki temel saikleri anlamak mümkün olmaktadır. 

Zaman Gazetesi yazarlarından Cemaat (sonraki adlandırmayla FETÖ) mensubu olanların bu tartışmada İslamcılık karşıtı cephede yer almış bulunmaları şaşırtıcı değildir.

*

Demant’ın şu ifadeleri, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“İlkin kavram kargaşasından kurtulalım. İslam ve İslamcı terimleri dine ve onun yarattığı kültüre işaret ederler; Müslüman terimi ise sosyolojik olguya işaret etmektedir: Kültür ile kimliğini belirleyen inanan insan ya da şahıstır. İslam kelimesi ayrıca, İslam’ın baskın din haline geldiği coğrafya ve uygarlık bölgelerini de ifade eder. Ancak, her ne kadar Pakistan müslüman nüfus çoğunluğuna sahipse de, bunun zorunlu sonucu olarak İslamî bir devlet olmak zorunda değildir. İslamcılık ve İslamcı, “siyasal İslam”ın radikal dinî hareketlerini ifade eder. Onun çok bilinen bir eşanlamlı karşılığı olan İslamî köktendincilik tabiri de kabul görmüş durumdadır.

(Peter R. Demant, İslam Versus İslamism, Westport, CT, 2006, s. xxii.)

Demant’ın müslüman tanımının Kur’an’ın müslüman tanımı olmadığı açıktır.

O, bununla, tıpkı Olivier Roy’un yaptığı gibi, İslam’a göre “olması gereken”i değil, yaşayan kültür çerçevesinde “olan”ı (olguyu) ifade etmektedir.

Bu, fıkhî ya da itikadî değil, sosyolojik bir tanımdır.

Böyle olmakla birlikte, aynı Demant, “İslamcılık, dini ideolojiye dönüştürmektedir” de diyebilmektedir (A.g.e., s. 180.)

Kısacası, İslam’ın bir din, İslamcılığın ise bir ideoloji olduğunu “keşfeden” Mehmet Şevket Eygi gibi yandan çarklı (işi ajanlık çarkıyla götüren) Ehl-i Sünnet fedaileri, hele de türbeler vs. söz konusu olduğunda Sünnet’ten kolayca yan çizebiliyorlarsa da, Demant gibi Batılılar’la (gâvurla) aynı yerde durmaktan nedense “gocunmuyorlar”, gocunmadılar.

Böylece, sürekli eleştirdikleri reformist ve modernist ilahiyatçılarla, Batılılar’ın din anlayışlarından etkilenme bakımından ortak bir çizgiyi yakalamayı başarmış bulunuyorlar.

*

Demant’ın müslüman tanımı çerçevesinde, mesela Aziz Nesin, İslam kültür havzasında yetişmiş ve nüfus cüzdanında “Dini: İslam” yazmasına itirazda bulunmamış biri olarak, müslümandır.

Daha iyi anlaşılması için, Kemal Gürüz’le ilgili olarak Yeni Şafak’ta yayınlanmış şu haberi hatırlatmak faydalı olur:

Eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz, "Ben sosyolojik olarak Müslüman'ım. Müslüman bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Müslüman adetlerine göre defin yapılacak" dedi. Gürüz, Yeditepe Üniversitesi Kayışdağı Yerleşimi'nde düzenlenen "Dünyada ve Türkiye'de Üniversitelerin Gelişimi" konulu konferansta kendisine "Müslüman mısınız?" diye soranlar olduğunu kaydederek, "Ben sosyolojik olarak Müslüman'ım. Müslüman bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Müslüman adetlerine göre defin yapılacak. Arada ne olduğu beni ilgilendirir. Değiştiremeyeceğim tek şey, Türk'lüğümdür benim" dedi. Gürüz, "YÖK'te yapılmak istenen değişiklikle Türk yükseköğrenim sistemi tahrip edilmek üzeredir" dedi.

(http://yenisafak.com.tr/arsiv/2004/nisan/29/gkisa.html)

Buradan da anlaşılabileceği gibi, Batılılar’ın yaptığı İslam-İslamcı ayrımı, siyasal bir ayrımdır.

Yapacakları siyasal ve sosyolojik analizler için ihtiyaç duydukları kavramsal araçları üretirken böylesi ayrımları tedavüle sokmaktadırlar. (Nitekim, bir siyaset bilimi ders kitabında İslamcılık şu şekilde tanımlanmaktadır: “İslamcılık, en genel anlamıyla, Batı karşıtı ve modernleşmeye muhalif bir ideolojidir.... Yönetimin yapısı için İslam hukukunu temel olarak savunan bir ideolojidir.” Bkz. Lowell Barrington, Michael J. Bosia ve Kathleen Bruhn, Comparative Politics: Structure and Choice, Boston, 2010, s. 135.)

İslam’a karşı psikolojik savaş yürüten birtakım (CIA gibi) mihrakların da kendi faaliyetleri çerçevesinde akademisyenlerin çalışmalarından yararlandıkları şüphesizdir.

Bizim beyinsiz (ya da satılmış) yazarlarımız ise, Batı’nın şuurlu ya da şuursuz kültür ajanları olarak böylesi ayrımları İslam dünyasına taşımaktadırlar. 

*

Türkiye gibi ülkelerdeki İslam düşmanlığı (ya da İslam’a karşı yürütülen hain ve sinsi savaş) salt İslamcılık karşıtlığı şeklinde ortaya çıkmıyor.

İslamcılık kavramı çerçevesinde kopartılan gürültünün sonuç vermemesi durumu için bir “B planları”nın mevcut olduğunu gösteren çok alamet var.

O planın, cepheden saldırı ile yok edilemeyen İslamcılığı içeriden kontrol altına alma, çarpıtma ve yamultma projesi olduğu anlaşılıyor..

Bu çerçevede bir İstanbul İslamcılığı, Anadolu İslamcılığı, Türk İslamcılığı, yerli-milli İslamcılık vesaireden söz etme abrakadabrası ile olayın "sahte" bir mecraya yönlendirilmesi mümkün.. (Nitekim İstanbul İslamcılığı’ndan söz eden bir boşboğaz ve boş kafa işgüzâr çıktı.)

Yeni değil, eski bir taktik..

*

Evet, eski bir taktik.

Bu ülkede 1920 ve 30’larda İslam’a doğrudan savaş açıldı..

Kendini bilmez bir adam “gökten indiği sanılan kitaplar, Arapoğlunun yaveleri” filan diyerek İslam’ı aşağılayabildi, Allahu Teala’ya ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e savaş açabildi.

Ve öldü.. İslam ise yaşamaya devam ediyor.

İzinden gidenler taktik değiştirdiler, İslam’ı doğrudan hedef almak yerine Anadolu Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı, Türk İslamı gibi adlar altında “güncellenip laikleştirilmiş” bir İslam icat etmeye çalıştılar.

İslam’ı olduğu gibi (siyaseti, ekonomisi, hukuku, ibadeti, ahlâkı vs. ile bir bütün olarak) savunanları ise İslamcı olarak yaftaladılar. Onların İslam’ı din olmaktan çıkarıp ideoloji haline getirdiklerini öne sürdüler.

Akıl hocaları (üst akıl) Batı'dan öğrenmeleri gerekenleri öğrenmiş durumdaydılar. İyi öğrenciydiler.

Ve böylesi "ithal akılları" Mehmet Şevket gibi dindar bilinen ajanlarına sözde İslamîlik libası giydirip söylettiler.

Mehmet Şevket gibi ajanların ardındaki odağa göre, ortada benimsenmesi gereken bir ideoloji (devletçiliğiyle, pozitif hukukuyla) zaten vardı, İslam haddini bilip din olarak sadece ibadet ve ahlâkla yetinmeliydi.

Müslümanlar, müslüman olmalıydı, İslamcı olmamalıydı.

İslam-cı olmamalı fakat devlet-çi olmalıydılar.

Bu zihniyeti Mehmet Şevket, engin tecrübesinden faydalanarak Ehl-i Sünnet Müslümanlığı olarak pazarladı.

İslamcılık ise "sapıklık"tı.. Evet, böyle yazdı. 

*

Görünüşte modernist ve tarihselci ilahiyat tufeylileri ile kavga ediyor, onlara çalım atıyordu, gerçekteyse aynı kaleye gol atmaktaydılar.

Ajanlık böyle birşeydir.. 

Mehmet Eymür'ün tabiriyle "oyun içinde oyun" demektir. 


İSLAMCILIK VE "ŞAHSİYETSİZ" TÜRK SİYASETİ

 




Merhum Kadir Mısıroğlu “Bugün ülkemizde … bozuk düzenher muhalifini ürkütmüşyok etmiş veya icabî bir tavize zorlamış ve bunda da akıllara durgunluk verecek derecede bir başarı elde etmiş bulunmaktadır” diye yazmıştı (Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 24).

Ona göre, bu bozuk düzenin herhangi bir “din dışı” prensibine tariz yollu temas etmek mecburiyetinde kalanlar, onun öz muhtevası yerine daha ağır ve şiddetli yorumlarına hücum etmekte, bunu yapmakla bir dava adamlığının icabını ifa etmiş oldukları zannına kapılmaktadırlar.

 “İhtimal bir taktik icabı olan bu tavır yüzünden” diyor Mısıroğlu, “ülkemizde bütün sivrilikler yuvarlaklaşmış, ve muhalefet, rejim taraftarlarından -adeta- bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale gelmiş bulunmaktadır”.

İşte bu yüzden Türkiye’de “gizli gündem” ya da “takiyye” kabilinden bile bir İslamcı muhalefet kalmamış durumdadır. (Böylesi bir takiyyenin caiz olmaması ve hedeflenenin tam tersine yol açıyor olması ayrı konu.)

Nitekim “Milli Görüş”çü Karamollaoğlu ikide bir “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek insanların kendisi hakkındaki hüsnüzannını dinamitlemekle meşgul.

Saadet Partililerin İslamcı olmadıkları, Millî Gazete’de baş köşede yazdırdıkları Mehmet Şevket Eygi’nin ikide bir “İslamcılık sapıklıktır” diyerek sergilediği som ve saf sapıklığı büyük bir huşu ve vecd içinde sessizce dinlemelerinden de anlaşılıyordu.

Akparti’nin ise “İslamcılık”la (Şeriat’in bireysel yaşamı aşıp devlete hâkim olması hedefiyle) hiç alâkası yok.. O, “muhafazakâr demokrat”.

Ha, ara sıra “İslamcı” olduklarını düşündürecek laflar etmiyor da değiller elbette.. Fakat “Asıl Atatürkçü biziz, Aziz Atatürk, Mısır ve Tunus da Şeriat’i bırakıp laik olsun, laikliğin teminatıyız” filan diyen de onlar.

*

Buna karşılık, Akparti muhaliflerinden sahtekârlıkta ve ahlâksızlıkta rekor kırmak için yarışanların bu parti üzerinden İslam’a (İslamcılığa) sövmek için onu İslamcı ilan ettikleri sıkça görülüyor.

Ancak, biraz dürüst olanlar, Akparti’ye İslamcı denilemeyeceğini söylemekten geri kalmıyorlar.

Mesela Cengiz Çandar, "İçimde Kalmasın / Tanıklıklarım" adlı kitapta yer alan söyleşisinde şöyle diyordu:

“Başta Tayyip Erdoğan, iktidarı “mutlak iktidar” haline dönüştürmek için büyük gayret gösterdiler ve mutlak surette bozuldular. İktidar onları öyle bozdu, muktedir olarak onlar Türkiye’yi ve İslamcılığı öyle bozdular ki, onları tahlil etmek ve yargılamak için ‘İslamcı’ sıfatı kullanmak caiz mi, emin değilim.

(https://t24.com.tr/haber/cengiz-candar-buyuk-bir-yanilgiya-kapildim-zalim-olma-kapasitelerini-akil-almaz-derecede-yalanci-olabileceklerini-fark-etmedim,631425)

Benzer şekilde Mümtaz’er Türköne de, Temmuz 2015’te bazı tutarsızlık, çelişki ve hatalar da içeren  “ ‘Türkiye terörist, AK Parti İslâmcı’ mı?” başlıklı yazısında şu tespitleri yapmış bulunuyordu:

İkisi de kimsenin aklından geçmiyor. “Türkiye terörist” demek, bu ülkeye düşmanlık etmek dışında bir anlama gelmez. “AK Parti İslâmcı” lafı ise, -ortada askerî vesayet endişesi olmadığına göre-, üstüne alınacak olanlar için büyük bir iltifat. Ali Bulaç da ben de AK Parti’nin İslâmcı olmadığı konusunda hemfikiriz. Tam da bir takiyye konusu. İşinize yaradığı zaman İslâmcılara göz kırpacaksınız, güç arayışında yüke dönüştüğü zaman da anayasal-yasal düzene sığınıp bu ideolojik yükü sırtınızdan atacaksınız. Yıllardır tecrübe ettiğimiz ikiyüzlülüğün üzerini örten “İslâmcılık” yaftası iktidar sahiplerinin bütün meşruiyet problemlerini çözebilir, ancak İslâmcılığı çok ağır bir töhmet altına sokar. …

Kimse İslâmcılığın arkasına saklanmasın, İslâmcılık fikirler ve hakikatler dünyasında yenildiği için değil diktatörlük arayışının çerezi haline geldiği için tükendi.

…  İslâmcılığın vazgeçilmez vaitlerinden hiçbiri kuvveden fiile yükselemedi. Laik anayasal düzenin, AK Parti iktidarında bir İslâmcılık problemi hiç olmadı. Parti rekabetinin yeni bir iktidar oluşturması, “kazanım” denilen her şeyin birkaç günde yok olması demek. Türkiye değişmedi ve dönüşmedi; sadece İslâmcılığın aşırı tüketilmesi devletin eksik kalan meşruiyetini tamamladı.

…  Devletin din üzerindeki tekeli üzerine İslâmcılık inşa edenler, sonunda sadece her tarafı oynayan bir otokrasiye vücut verdiler. İslâmcılığı biriktirdiği bütün tezleri ile çürütüp, devlete teslim edenler, kendileri adına değil yakından bildiğimiz o derinlikli devlet adına sivil topluma savaş açtılar. …, sivil İslâm’a karşı yürüttükleri savaşı İslâmcılık adına değil “kahhar ve kerim devlet”in hizmetinde yürüttüklerini …

Kısaca Türkiye terörist değil, bizim sevgili ülkemiz; AK Parti de İslâmcı değil, …

(http://www.zaman.com.tr/yazarlar/mumtazer-turkone/turkiye-terorist-ak-parti-islamci-mi_2304055.html

*

Evet Akpartililer, bir yandan “Kaz gelecek yerden”, pardon “Oy gelecek yerden İslamcılık esirgenmez” fehvasınca kendileri için İslamcı denilmesini memnuniyetle izliyorlar, diğer yandan da İslamcı olmadıklarını üstüne basa basa söylüyorlardı.

Böylece, eski İslamcıların İslamcılıktan tövbe etmesi furyası 10 yıl önce yükselen trend haline gelmiş, 15 Temmuz darbesinden sonra ise zirve noktasına ulaşmıştı.

Ne ilginçtir ki, “Nuh’un kelekleri” denilince ilk akla gelen isimlerin yuvalandığı Odatv’de yazmakta olan Nihat Genç, bu darbeden bir gün önce yayınlanan “Öldüler bittiler geberdiler” başlıklı yazısında İslamcılığın ölümünü anlatıyordu:

… Bakın, eskiden kendine İslamcı diyen bir arkadaşla on yıl sonra oturduk, neler konuştuk!

‘Ben artık İslamcı değilim’ dedi.

‘İslamcılık girilip-çıkılan bir yer mi, mesela sinema salonu gibi mi?’ dedim..

Mesela ben de yazarlığımdan çıkabilir miyim, geçmişte yazıp söyleyip yapıp ettiklerimi kapıyı kapatıp gidebilir miyim?

Gidemem, çünkü, kişi yapıp ettikleri yazıp çizdikleri söyledikleri davranışlarıyla toplum önünde insanlık ve vicdan önünde sorumludur.

Ama sanki sen bir kafeye girmiş çıkmış gibi, İslamcılık’tan çıktım, diyorsun.

İslamcı değilim diyerek yapıp ettiklerinin sorumluluklarını üstlenmiyor. …

Ve ne hazin bu İslamcı gencin iftiharla ezberinden şiirlerini okuduğu şairleri de artık İslamcıyım demiyor, siyasetçisi, köşe yazarı da demiyor..

Evet, arkadaş, sinema salonundan çıkar gibi, İslamcılık’tan çıkması konumuz için çok güzel bir örnek.

Sinema salonuna kalabalıklar girer-çıkar.

Ve o sinemada oynatılan filmden o filmin konusundan da yapımından da hiç sorumlu değildir.

Yani, ‘sorumlu’ olmadıkları bir yere girip çıkarlar, yani, cemaatler ve aşiretler ve topluluklar ‘sorumluluk’ taşımadığınız yerlerdir.

Sorumluluk taşımanız için önce bir kişiliğiniz olmalı sonra o kişinin vicdanı ahlakı söz konusudur.

İslamcı arkadaş muhtemeldir ki statü makam para maaş iş bulabilirim endişesiyle sinemaya girmiş ve bulamayınca çıkmış olmalı. …

Kardeşlerim, kimsenin iplemediği kimsenin görmediği kimsenin iş vermediği kimsenin yüzüne bakmadığı bir ‘insan’ olabilmek pek zahmetlidir.

Modern uygarlığımızda insanlık değerleri ve vicdanda, kişisel bir görüş beyan etmenin maliyeti çok büyüktür.

Modern uygarlığımızda kişisel bir söz söyleyip önyargıları yıkmanın maliyeti çok amansızdır.. Topluluklara cemaatlere sığınanlar yalnız ve tek başına kalmış insan hikayelerinin asıl ve gerçek ve hakiki ve sahici ‘aşağılanma ve mağduriyetleri’ bilmezler, yaşamamış tecrübe etmemişlerdir, çünkü onlar kişiliklerini bir tayinle bir emirle bir ricayla bir yağcılıkla edinmişlerdir. …

Evet, İslamcı kardeşim üzgünüm böyledir, bir gün film bitecek the end yazdığında, kalabalıklar salonu boşaltacak.

(https://www.odatv4.com/yazarlar/nihat-genc/olduler-bittiler-geberdiler-1407161200-97266)

*

Nihat Genç, “İslamcı arkadaş muhtemeldir ki statü makam para maaş iş bulabilirim endişesiyle sinemaya girmiş ve bulamayınca çıkmış olmalı” diyerek İslamcılık “sinema”sını terk edenlerin tutumlarına bir anlam vermeye çalışıyordu.

Sözlerinde haklılık payı olabilir.

Ancak, böylesi saiklerle İslamcı olanların, “Ben bunun için İslamcı oldum” demeyecekleri gibi, “İslamcılığı bu yüzden bıraktım” demeleri de beklenmemelidir.

Onların, dönekliklerine makul görünen bir gerekçe icat etmeleri gerekiyordu.

O gerekçeyi “derin” çevreler onlara sundular. Ki o “derin” çevrelere de gerekçeyi acentalığını yaptıkları dış “üst akıl” vermiş bulunuyordu.

Buna göre, İslamcılık (Islamism) aslında bir ideolojiydi, İslam’ın kendisi değildi, İslam’ın yorumlarından bir yorum olmanın ötesine gitmediği gibi, ideoloji olması nedeniyle lanetlenmeyi hak ediyordu.

Batılı istihbarat servislerinin akademideki uzantıları olan oryantalist ve İslamologlar bu minvalde makaleler karaladı, kitaplar üfürdüler. "Islam versus Islamism" (İslam, İslamcılığa Karşı) adlı masallar ürettiler.

Böylesi ajan akademisyenlerin en meşhuru, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı’nın da misafir edip akıl öğrendiği Prof. Bassam Tibi..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."