Hasan Mezarcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan Mezarcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ESKİ MÜFTÜ VE MİLLETVEKİLİ (28 ŞUBAT ZULMÜNÜN SEMBOLÜ) HASAN MEZARCI VE TRT'NİN TEŞKİLAT DİZİSİNİN SELEN'İ İLE YARBAY LEVENT'İ

 












Yaşadığımız dünyada rejim muhaliflerini zehirleme konusunda en büyük şöhrete sahip isim, Rusya Devlet Başkanı Putin.

Zehirlettiği muhaliflerden biri, Alexander Litvinenko’ydu.

‘Ölüm emrini Putin verdi’ başlıklı bir haberde şunlar söyleniyordu:

“İngiliz istihbaratı için çalışan eski Rus ajanı Alexander Litvinenko’nun ölümüyle ilgili yürütülen soruşturmada, ‘Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Litvinenko’nun ölüm emrini verdiği’ iddiasında bulunuldu.

“Litvinenko ailesini temsil eden avukat Ben Emmerson Londra’daki Yüksek Mahkemede yürütülen soruşturmanın kapanış oturumunda yaptığı açıklamada, “Rusya devletinin Litvinenko’nun ölümünden sorumlu olduğunu ve buna şüphe vermeyecek kanıtların ortada olduğunu” iddia etti.

“Emmerson, “Litvinenko’nun ölüm emrini Putin vermiştir. Bu organize suçun kanıtları ortadadır” dedi.

“Alexander Litvinenko’nun eşi Marina da, “Soruşturmayla eşinin katillerinin ve onlara ödeme yapanların foyasının ortaya çıktığını” kaydetti.

“Ancak İngiliz basınında yer alan haberlerde, Kremlin’in Londra’da 6 aydır yürütülen soruşturmaya güvenmediği belirtiliyor. Soruşturmanın başkanı Sir Robert Owen’ın dinledikleriyle ilgili bir rapor hazırlaması ve bu yıl sonuna kadar raporu İçişleri Bakanlığı’na sunması bekleniyor.

“Litvinenko 2006 yılında, Londra’da bir otelde iki eski Rus arkadaşı Andrei Lugovoy ve Dimitri Kovtun ile çay içtikten sonra, Polonyum-210 maddesinden zehirlenerek 43 yaşında hayatını kaybetmişti.

“Rusya, Lugovoy ve Kovtun’u İngiltere’ye iade etmeyi reddetmiş, olay iki ülke ilişkilerinde gerginliğe neden olmuştu. Litvinenko’nun eşi Marina eski Rus ajanının ölümünden Rusya’yı sorumlu tutarken, Moskova yönetimi Litvinenko’nun ölümüyle ilişkili olduğu yönündeki iddiaları reddediyor.”

(http://www.timeturk.com/olum-emrini-putin-verdi/haber-37776)

*

Putin’in bereketli zehirinden nasiplenen bir başka muhalif, Aleksey Navalny idi.

Konuyla ilgili olarak 3 Eylül 2020’de medyaya yansıyan AB, NATO ve BM'den Rusya'ya kınama: Navalny'nin zehirlenmesi alçakça ve ödlekçe” başlıklı haber şöyleydi:

Almanya’nın Rus muhalif Aleksey Navalny’nin Sovyet dönemi Noviçok sinir gazı ile zehirlendiğini açıklamasının ardından AB’nden ve NATO’dan Rusya’ya sert kınama geldi.

Çarşamba günü yapılan açıklamalarda Rusya’ya suikast girişimi ile ilgili detaylı bir soruşturma yapma çağrısında bulunan AB, sorumluların zaman kaybedilmeden mahkemeye çıkarılmasını istedi.

Euronews’in haberine göre, “Kimyasal silahların kullanımı hiçbir koşul ve şart altında kabul edilemez ve uluslararası hukukun açık bir ihlalidir” diyen AB Dışişleri Temsilcisi Josep Borrell, konunun takipçisi olacaklarını kaydetti.

Almanya Başbakanı Angela Merkel de tüm batı ülkelerinin Kremlin’den konuya ilişkin cevap talep etmesini ve kınamaya katılmalarını istedi. Merkel “Aleksey Navalny’nin bir suç kurbanı olduğu kesin. Susturulmak istendi ve ben bunu Alman devleti adına en sert şekilde kınıyorum” şeklinde açıklama yaptı.

İngiltere Başbakanı Boris Johnson da gelişmeyi ‘akıl almaz’ olarak değerlendirirken Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “şok edici ve sorumsuzca” şeklinde değerlendirdi. İtalyan Dışişleri Bakanı da ayrıca Navalny’nin zehirlenmesini ülkesi adına sert biçimde kınadı.

KOMİSYON BAŞKANI: ALÇAKÇA VE ÖDLEKÇE

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise “Bir kez daha alçakça ve ödlekçe bir hareket” ifadelerini kullandı.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de “askeri bir sinir gazının bu şekilde şok edici kullanımını kınadığını” duyurdu ve Rusya’ya şeffaf ve detaylı bir soruşturma yapma çağrısında bulundu.

BMGK SÖZCÜSÜ: RUS HALKI KENDİNİ KORKMADAN İFADE EDEBİLMELİ

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) Sözcüsü John Ulyot da sosyal medya hesabından paylaştığı mesajda “Rus halkı görüşlerini özgürce, korkmadan ve hiçbir yaptırıma uğramadan ifade etme hakkına sahiptir. Hele sinir gazı gibi yaptırımlar hiç olamaz.”

Çarşamba günü Almanya’nın askeri laboratuarlarında yapılan testlerin sonuçları açıklanmış ve bulunan kanıtların Türkçe’deki tabiri ile “su götürmez” (unequivocal) olduğu belirtilmişti.

(https://tr.euronews.com/2020/09/03/ab-nato-ve-bm-den-rusya-ya-k-nama-navalny-nin-zehirlenmesi-alcakca-ve-odlekce)

*

Bu zehirleme taraklarında ABD ve İsrail gibi ülkelerin bezlerinin olmadığı zannedilmesin, hiç kuşkusuz onlar da bu işlerde en az Rusya kadar tecrübe ve maharet sahibidir.

Fark şurada ki, Rusya dışındaki ülkelerde bu zehirleme işlerine bizzat devlet başkanı değil de daha alt düzey yetkililer karar veriyor gibi görünüyor.

Mesela şu habere bakalım:

“IRAK’ın Musul kentindeki 45 IŞİD militanının yemeklerine zehir katılarak öldürüldüğü bildirildi

“Erbil’deki İRNA muhabirine açıklamada bulunan yerel kaynaklar, yemekten zehirlenen 100 kadar militanın da hastaneye kaldırıldığını söyledi. Musul’un Vadi Hicr mahallesinde verilen bir toplu iftarda IŞİD militanlarının yemeklerine zehir katıldığını belirten kaynaklar, halkın, yaptığı katliamlar nedeniyle IŞİD’den bu şekilde intikam almak istediğini söyledi.

“Zehirlendikten sonra hastaneye kaldırılan bazı IŞİD militanlarının durumunun ağır olduğunu belirten kaynaklar, Musul’da IŞİD’e karşı direniş komiteleri oluşturulduğunu ve bunların çeşitli yöntemlerle militanlarla mücadele ettiklerini ifade etti.”

(http://www.internethaber.com/isid-militanlarini-iftarda-zehirlediler-799671h.htm)

Görüldüğü gibi, 45 kişi ölmüş, 100 kişi hastaneye kaldırılmış, ve bunlardan bazılarının durumu ağırmış. Aralarından ölen mutlaka olmuştur.

45 kelimesi kolay söyleniyor da, o kadar basit değil.. 5 değil, 15 değil, 25 değil..

Bu kadar kişi ölünce tabiî mesele anlaşılmış.. Sadece bir kişi zehirlenmiş olsa, “Eceli gelmiş ki öldü” denilir, geçilirdi.  

*

Yukarıda, Putin’in muhalifleri zehirletmiş olduğunu görmüştük.

Bizim 28 Şubatçılar bu noktada Putin’e fark atmış bulunuyorlardı. Çünkü portföyleri daha zengindi, çünkü, zehirleyip öldürmek yerine daha işe yarar çözümleri devreye koyma becerisi gösterebiliyorlardı: Delirtmek gibi.

Öldürmekten daha beter bir ceza.. Adam zihnen ve manen ölüyor, fakat ceset olarak yaşıyor. Buna yaşamak denirse..

Evet, Hasan Mezarcı’dan söz ediyoruz.

Mezarcı, aklı başında bir müftü idi. Sonra Refah Partisi’nden milletvekili oldu. Sıkı bir anti-Kemalistti. Sesini bütün Türkiye’ye duyurmayı başarmıştı. 

Şimdilerde MİT'le ve başka derinliklerle iltisaklı oldukları izlenimi veren haber sitelerinin ikide bir haber yaptıkları, casuscasına özenle takip edip unutturmamaya çalıştıkları, sinsice alay ederek hunharca keyif çattıkları Mezarcı, 1990'lı yıllarda, "Bir zamanlar kartaldı" destanını nakış nakış örmekle meşguldü. Gayet aklı başında, zeki, cesur, atak, bilgili, aşırı derecede sosyal ve cevval bir adamdı. 

Dikkat çekici çıkışlar yapıyordu. Mesela Ali Şükrü Bey cinayetini TBMM gündemine getirmişti. Anıtkabir adlı anıt yatırın yıkılmasını teklif edecek kadar "vicdanı hür, irfanı hür, fikri hür" bir adamdı. 

Sonra tutuklandı, hapis cezası aldı, ve hapishaneden Hz. İsa olarak çıktı.

Bir başka Refah Partisi milletvekili, Şevki Yılmaz, onun hakkında “Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi, o nedenle ondan intikam aldılar” diye konuşmuştu.

Şevki Yılmaz, Yeni Şafak gazetesine şunları söylemişti:

“HASAN MEZARCI’YI İĞNELERLE BU HALE GETİRDİLER

“Eski Milletvekili Şevki Yılmaz, bir dönem sözleri çok tartışılan, hapse giren ve hapis sonrası rahatsızlanan Hasan Mezarcı için şu sözleri sarfetti.

Hasan Mezarcı çok eski arkadaşımdır, çok zeki, hafız ve hatiptir. Kitleleri sürükleyen biriydi. Biliyorsunuz, emperyalistlerin sömürdüğü ülkelerde sohbet etmek en büyük terör aletinden daha tehlikelidir. Hasan Mezarcı müftülük yaptı sonra parlementoya girdi. Bir milletvekili olarak bilinmeyen arşive girmek istedi. Suçu budur. Kardeşimizi cezaevine attılarO zaman da beni zehirliyorlar diye bağırmıştı. İğnelerle bu hale getirdiler. Normal konuşuyor ama sonra ben İsa’yım diyor. Bunlar bugün tıpta yapılabiliyor. Biz de hicret etmeseydik belki size Musa’yım diyecektim. (Onlar) Silivri’de beş yıldızlı otelde yattılar, her tür hakları vardı. Ama bunların (Silivri’de yatanların) eline bir düş bakalım. Cezaevinden çıkan Mirzabeyoğlu ne haldedir? Bugün Sivas’ta hiçbir eyleme katılmayan onlarca kardeşimiz müebbet hapis aldılar. Onlara yapılan eza ve cefayı bir düşünün. Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi o nedenle ondan intikam aldılar.”

(http://www.yenisafak.com.tr/gundem/saadet-partisine-yakisan-ak-parti-ile-birlik-yapmaktir-2090275)

Evet, Hasan Mezarcı, yargılamalar sırasında “Beni zehirliyorlar” diye bağırmış.. Fakat dinleyen kim!..

1954 doğumlu Mezarcı Düzce'nin Aydınpınar köyünden.. İlkokuldan sonra Düzce Merkez Kur'an Kursu'nda hafız olmuş.. Mezun olduğu okullar Düzce İmam Hatip Lisesi ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.. Sakarya'nın Akyazı ilçesinde beş, Ümraniye'de ise üçbuçuk yıl müftülük yaptı. 1991-95 yılları arasında Refah Partisi milletvekili olarak TBMM'de bulundu. Atatürk hakkındaki açıklamalarından dolayı medyada aleyhinde kampanya başlatıldı, bunun sonucu olarak hem Refah Partisi'nden ihraç edildi hem de bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu yüzden Almanya'ya gitti, sonra döndü, ve hapse atıldı. 

Hapisten çıktığında artık eski Hasan Mezarcı yoktu.

*

Yılmaz, "Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi o nedenle ondan intikam aldılardiyor. Sadece ondan intikam almadılar, onun şahsında bütün bir (Kemalizm şirk ve küfürüne bulaşmak istemeyen) müslüman kitleden intikam aldılar.

Onun şahsında Müslümanlar'ı aşağıladılar.

Hasan Mezarcı, 28 Şubat ihaneti ve zulmünün "yaşamıyor gibi yaşayan" sembolüdür.

Öldürülen sembolleri ise "kaza sonucu" ölen Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca ile Muhsin Yazıcıoğlu idi. 

Süründürülen sembolleri de, siyasî hayatı bitirilen ve "trilyon davası" ile itibarsızlaştırılıp kolu kanadı kesilen Prof. Necmettin Erbakan ile, hapse attırılan ve sonra yalnızlaştırılıp unutturulan Hasan Celal Güzel idiler.

Bir de 28 Şubat'tan nemalanan, önü açılanlar var. 

Onlara hiç girmeyelim.. Onlar kendilerini biliyorlar.

*

Devlet televizyonu TRT'nin MİT'i konu edinen Teşkilat dizisinde verilen mesaja bakılırsa, istihbarat dünyasında bu tür dümenlerin çevrilebildiğini dost düşman herkesin kabul etmesi gerekiyor.

Baş kahraman MİT görevlisi Kurtbey Altay'ın MİT'çi kızkardeşi Selen, düşmanlar tarafından yakalanıp esir edilince iğneler ve ilaçlarla zombileştirilmiş, başka bir insan olduğunu zannedecek şekilde hafızasıyla oynanmıştır.

"İlaçlandığı" için, gerçekte Türkiye düşmanlarının kendisine yaptığı şeyi MİT'in yapmış olduğuna inandırılmıştır. 

Öyle ki, Altay'ın kendisinin gerçek "abi"si olmadığına, (MİT'çiler tarafından beyin yıkamasına tabi tutulmuş bulunması yüzünden) onu abisi zannetmeye başlamış olduğuna kani olmuştur. 

Böylece, öz babası ve abisini, "kendisini aldatıp zombileştirmiş düşmanlar" olarak görür hale gelmiştir.

*

Teşkilat dizisi, bu mevzuyu Selen örneği ile bırakmadı, buna bir de, düşman karanlık odağın Türkiye sorumlusu Davut’u ekledi. 

Dizinin yeni sezonunun süper kötü adamı "kusursuz kötülük" Davut, MİT’çilerle samimiyet kurmayı başarmış, aralarına sızmıştır. Çünkü, “epilepsi” (sara) hastası olan yaşlı bir kahraman subayın, Yarbay Levent Karayurt’un yüzünü kendisine naklettirmiş, onun kimliğini çalmış, sanki Davut değil de Yarbay Levent’miş gibi yaşamaya başlamıştır. 

(Bu arada Davut, ABD’de yaşayan Doruk adlı üstün yetenekli bir bilgi işlem uzmanı Türk’ten de entrikaları için yararlanır, fakat sonra onu öldürür. Kara Doruk, Sarı Davut’un kurbanı olmuştur.)

Ancak Davut, bütün ustalığına rağmen, “Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar” hesabı, yakayı Türk istihbaratına kaptırmaktan kurtulamaz. 

Dişleri kadar koku alma duyusu da olağanüstü gelişmiş olan Kurtbey Altay, onun maskesini düşürmeyi başarır. Dizinin 180’inci bölümünün sonu ve 181’inci bölümünün başında buna şahit oluruz. Altay, sahte Yarbay Levent’i, her zaman devam ettiği kahvehanede çay içerken enseler. Davut’a, Yarbay Levent kimliğine bürünmüş olduğunu nasıl anladıkları sorusuna cevap olacak şekilde şunu der:

“- (Yüz ameliyatını yapan doktor) İsmet Hoca ölmeden önce senin ve rahmetli Levent Yarbay’ın yüzlerini çizmeyi de başarmıştı.”

Davut şaşırmıştır:

“- Bu kadarını kimse hesaplayamaz.”

Devreye Hilal girer:

“- Senin problemin bu. Yani tek akıllı sen kendini sanıyorsun di mi?!”

Konuşma bu minval üzere devam eder. Altay, Davut’a şunu der:

“- Yarbay’ın hastalığından faydalandın. Ameliyattan (yüzlerinizi değiş tokuş ettikten) sonra yıllarca adama ilaç verip beynini yıkadın.”

Davut, Altay’ın sözünü tamamlamasına fırsat vermez, araya girer:

“- Öldüğünde kendisini Davut sanıyordu. O benim ustalık eserim. Yazık oldu.”

*

Eski müftü ve eski milletvekili Hasan Mezarcı’ya da yazık oldu. O, ölmedi, "yaşamıyor gibi yaşıyor", ve kendisini Hz. İsa zannediyor.

Ve günü geldiğinde kendisini Hz. İsa zannediyor olarak ölecek.

Peki, "O benim ustalık eserim" diyerek onun felaketiyle övünme makamında olan kim?

"İbrahim, kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?"


“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM”

 









ESAD EFENDİ ÖLDÜ, SEVDAM GÖZLERİNDE (S. G.) KALDI


Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocayla ilgili olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan yazının başlığı böyleydi: “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” (http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141328).

Söz konusu yazıdan, ancak bir – birbuçuk ay sonra, Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak’ın beni bilgilendirmesi sonucunda haberdar olacaktım.

Haber, siteden kaldırılmıştı. Çünkü, ilgili isim (“kilit isim”), kaldırılması için teşebbüse geçmiş bulunuyordu.

Ancak, bir defa ok yaydan çıkmış, söylenenler söylenmişti.

*

“Kilit isim”in, hakkındaki iddiaların yüksek sesle söylenmesine yasak getirmek yerine. o iddiaları çürütecekyanlışlıklarını ortaya koyacak açıklamalar yapması beklenirdi.

Cevap vermeyip salt “yayın yasağı” getirmek, dolaylı olarak iddiaları onaylamak olarak da anlaşılabilirdi.

Yazı, şöyleydi:

“Prof. Coşan, bilindiği gibi 28 Şubat sonrasında önce Almanya’ya gitti. Dost grubunun yoğun bulunduğu Essen eyalet merkezine yerleşti. Hizmetlerini yalnızca Almanya değil, çevre ülkelere de yayarak yürüttü. Bu sırada, çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bıraktı ve kısa sürede Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başardı. 30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kendini bir çok kişiye farklı tanıştırmaya başlamıştı. Kimine göre, İngiltere’de filoloji okumuştu, kimine göre şeker ticareti yapıyordu, kimine göre de babasının İstanbul’da işhanları vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi. S. G. adındaki bu genç, hizmette o kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi. ‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu için çalışmak zoruda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de Hocaefendi’ye vakfedebiliyordu. Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet etmesini sağladı. Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha bulundu. 400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı. ‘S. G.’ olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de bir tür kontrol altına almıştı. Milletvekilliği ile birlikte dokunulmazlık zırhı da kalkan Hasan Mezarcı da 28 Şubat depremi sonrasında yurt dışında yaşamak durumunda kalmıştı. Bir gün Ankara Üniversitesi’nden hocası olan Prof. Coşan’ı ziyaret etmek istemişti. Ne var ki evin sahibi olan S. G., Hocaefendi’nin biraz rahatsız olduğunu söyledi ve görüştürmeye bir türlü yanaşmadı. Mezarcı, bu kez Prof. Coşan’ın çevresinde bulunan öteki isimlerden yardım istedi. Yıllardır tanıyıp bildiği İbrahim Balçok’a gitti. Mezarcı, Balçok’a, ‘Ben artık imkan olsa bile Hocaefendi ile o adamın evinde görüşmek istemiyorum. Beni Hocam ile görüştür’ dedi. İbrahim Balçok, ilk fırsatta Hocaefendi’yi kendi evine davet etti. Hasan Mezarcı ile dar kapsamlı bir görüşme yapıldı. Sözünü sakınmaması ile bilinen Mezarcı sözü uzatmadan konuşmaya başladı. ‘Hocam bu S. G. denilen adam istihbarattan. Ben bu işin kitabını yazdım. Kendinize dikkat edin’ dedi. Hocaefendi biraz durakladı ve ‘Olabilir. Haklı olabilirsiniz’ karşılığını verdi. Sonra başka konular konuşulmaya başlandı. Hocaefendi, 1998 yılında bazı şeyleri bahane ederek Avustralya’ya geçti…. Hocaefendi’nin Avustralya’ya göçmesinin hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti. Almanya’daki evini satmış ve Prof. Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti. Almanya’da olduğu gibi yine Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu. Yerel saatle 12.00 civarı (Türkiye saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası yakınlarında bir trafik kazası yaşandı. Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali Yücel Uyarel birlikte can verdi. O gün S. G. biraz rahatsızdı, Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu. S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti. Kimilerine göre, sürücünün dikkatinin karşıdan gelen araca odaklandığı bir anda öndeki stop lambası bozuk aracın ani fren yapması sonucu, arkadan gelen aracın çarpması suretiyle yapılan bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı. S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü. Prof. Ahmet Akgündüz ve Nuri Yazar’ın da katıldığı bu anma toplantısında bir konuşma yapmak istedi. Önce hayır diyenler sonradan ‘buyur’ edip mikrofonu verdiler. S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.”

*

Haberde doğrularla yanlışların harmanlandığını görüyoruz.

“S. G.’ü bir daha da cemaatten gören olmadı” ifadesi doğru değil.

S. G., Esad Efendi’nin vefatından bir ya da iki yıl sonra, yanına aldığı Zübeyr Somuncu (Zemçi Somuncu) ile birlikte evimin kapısına kadar gelmiş, kendi kullandığı arabayla beni Beykoz’a, Yuşa Tepesi’ne götürüp getirmiş ve bu sırada, maruz kaldığı ithamları bana anlatmıştı.

Ayrıca, o görüşmede, hâlâ Avustralya’da Brisbane’da ikamet ettiğini de belirtmiş durumdaydı.

Yani oradaki cemaat mensupları onu “görüyorlardı”.

Ancak, daha sonra ortadan kaybolduğu doğru.

*

Bunun yanı sıra, haber7.com’daki yazıda yer alan “… bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı” ifadesi dikkat çekici.

Doğal olarak, bu tür “kaza”lar hiçbir gizli servisin tekelinde değildir. 

Bu kayıt aslında, okurlara, “Hasan Mezarcı’nın sözünü ettiği istihbarat, İngiliz istihbaratı” mesajını vermek anlamına geliyor. Çaktırmadan yapılan bu tür yönlendirmelere NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar.

(Hasan Mezarcı’nın bugünkü haline bakmayın, 1990’larda aklı başında meşhur bir milletvekiliydi. Kemalizm eleştirisi yüzünden hapse atıldı ve iddiaya göre verdikleri ilaçlarla delirttiler. Dava duruşmalarından birinde “Bana ilaç veriyorlar, beni delirtecekler” dediğini eski milletvekili Şevki Yılmaz açıklamıştı.

İlginç bir başka husus, Emin Pazarcı’nın “Barnabas İncili” hikâyesine dört elle sarılan ve bu “öykü”yü gözümüze sokan “ulusal” medyamızın şu S. G. olayı karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilmiş olması.

Dahası, Kültür Bakanlığı, yani devlet, tiyatrocu Ahmet Yenilmez’e Barnabas İncili masala etrafında bir sinema filmi de yaptırdı: Sevdam Gözlerinde Kaldı.

Fakat söz konusu S. G. hakkında kimse kılını kıpırdatmadı.

Buna, Esad Efendi’nin oğlu ve varisi “doğal lider” Nureddin de dahil.)  

*

Gerçekte, S. G.’ün Esad Coşan hoca ile Hasan Mezarcı’nın görüşmesine engel olmaya çalışması, İngiliz istihbaratı açısından düşünüldüğünde gereksiz ve anlamsız birşeydir.

Mezarcı’nın kastettiği “(the) istihbarat”ın İngiliz istihbaratı olmadığı da malumdur.

Diyelim ki, söz konusu yazıda geçen “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyor. Bu durumda, Türk istihbaratının neden S. G.’ün peşine düşmediği, onun taa İstanbul’a gelip yanına birini de takarak “cemaatten biri”ni ziyaret etmesini bile niçin kayıtsızlıkla izlediği, ve ayrıca, S. G.’ün hakkındaki yayınlara daha sonraki süreçte Türk avukatlar aracılığıyla müdahalede bulunmasını hangi saiklerle ilgisizce seyrettiği sorularına cevap bulamayız.

Türk avukatları üzerinden S. G.’e (veya onun gerçek kimliğine) ulaşmak bir istihbarat teşkilatı için bu kadar mı zordur?!

(Ancak, S. G. isminin söz konusu şahsın gerçek ismi olmadığı anlaşılıyor. Olayın gelişimi, bu ismi Esad Efendi’nin etrafına sızmak için kullandığını ve sonra bıraktığını gösteriyor. Bu isimle ilgili haberlere yayın yasağı getirmesi ise, isimle ilgili gerçeklik algısı oluşturma ve sahteliğinin açığa çıkmasını önleme gayesine matuf gibi görünüyor.)

*

Burada cevap arayan bazı sorular var:

S. G.’ün geçmişi (ailesi, memleketi, okuduğu okullar, komşuları, öğrencilik dönemi arkadaşları vs.) neden bilinmiyor?

2002-2003’ten sonra nerelerde vakit geçirdiği, nerelerde çalıştığı, nerelerde ikamet ettiği meçhul olduğu gibi, Esad Efendi’nin yanında bitivermeden önce nerelerde ne yaptığı da meçhul.

Bunun nedeni “S. G.” isminin salt Esad Efendi’yi “takip” sırasında kullanılan sahte bir isim olması gibi görünüyor. Durumun makul başka bir açıklaması yok.

Esad Efendi’nin vefatını bir suikast olarak değerlendiren ve bu yönde ifadeler kullananlar (Arslan Bulut, Alper Tan, Ramazan Kurtoğlu vs.) S. G.’den neden hiç bahsetmediler?

Gazeteci Arslan Bulut’un yazdığına göre, Esad Efendi’nin “yabancı istihbarat örgütleri” tarafından öldürüldüğü değerlendirmesini yapan “Türk istihbarat kaynakları”, neden S. G. konusunda sağır, kör ve dilsiz numarası yaptı?

Neden S. G. hakkında tek kelimelik bir açıklama bile yapmadılar?

Bu, S. G.’ün MİT’in adamı olmasından kaynaklanmıyorsa, ardında nasıl bir “dokunulmazlık” var?

Esad Efendi’nin gönüllü özel şoförlüğünü yapan, böylece onu “adım adım takip” eden ve nefes alışını bile “kontrol” altında tutan S. G.’ün, onu ölüm yolculuğunda yalnız bırakmış, (kendi açıklamasına göre) Brisbane'da evinde kalmış olması, bir tesadüf müydü yoksa keramet mi?


"KAZA"LI-ZEHİRLİ SUİKASTLER, FAİLİ MEÇHUL (YAPANI BİLİNMEYEN) CİNAYETLER DÜNYASI

 

(İlk yayın tarihi: 27 Mayıs 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/05/27/prof-cosanin-olumunde-kilit-isim/)

“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM”



Görsel







Mehmet Çevik

 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan’la ilgili olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan yazının başlığı böyleydi: “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” (http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141328).

Söz konusu yazıdan, ancak bir – bir buçuk ay sonra, birisinin [Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak'ın] beni bilgilendirmesi sonucunda haberdar olacaktım.

Haber, siteden kaldırılmıştı. Çünkü, ilgili isim (“kilit isim”), kaldırılması için teşebbüse geçmiş bulunuyordu.

Ancak, bir defa ok yaydan çıkmış, söylenenler söylenmişti.

*

“Kilit isim”in yapması gereken şey, hakkındaki iddiaların yüksek sesle söylenmesine yasak getirmek değil, o iddiaları çürütecekyanlışlıklarını ortaya koyacak açıklamalar yapmak olmalıydı.

Cevap vermeyip salt “yayın yasağı” getirmek, dolaylı olarak iddiaları onaylamak olarak da anlaşılabilirdi.

Haber7.com'daki yazı, şöyleydi:

“Prof. Coşan, bilindiği gibi 28 Şubat sonrasında önce Almanya’ya gitti. Dost grubunun yoğun bulunduğu Essen eyalet merkezine yerleşti. Hizmetlerini yalnızca Almanya değil, çevre ülkelere de yayarak yürüttü. 
Bu sırada, çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bıraktı ve kısa sürede Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başardı. 
30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kendini bir çok kişiye farklı tanıştırmaya başlamıştı. Kimine göre, İngiltere’de filoloji okumuştu, kimine göre şeker ticareti yapıyordu, kimine göre de babasının İstanbul’da işhanları vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi. 
S. G. adındaki bu genç, hizmette o kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi. ‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu için çalışmak zoruda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de Hocaefendi’ye vakfedebiliyordu. 
Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet etmesini sağladı. 
Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha bulundu. 400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı. 
'S. G.’ olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de bir tür kontrol altına almıştı. 
Milletvekilliği ile birlikte dokunulmazlık zırhı da kalkan Hasan Mezarcı da 28 Şubat depremi sonrasında yurt dışında yaşamak durumunda kalmıştı. Bir gün Ankara Üniversitesi’nden hocası olan Prof. Coşan’ı ziyaret etmek istemişti. Ne var ki evin sahibi olan S. G., Hocaefendi’nin biraz rahatsız olduğunu söyledi ve görüştürmeye bir türlü yanaşmadı. 
Mezarcı, bu kez Prof. Coşan’ın çevresinde bulunan öteki isimlerden yardım istedi. Yıllardır tanıyıp bildiği İbrahim Balçok’a gitti. Mezarcı, Balçok’a, ‘Ben artık imkan olsa bile Hocaefendi ile o adamın evinde görüşmek istemiyorum. Beni Hocam ile görüştür’ dedi. 
İbrahim Balçok, ilk fırsatta Hocaefendi’yi kendi evine davet etti. Hasan Mezarcı ile dar kapsamlı bir görüşme yapıldı. Sözünü sakınmaması ile bilinen Mezarcı sözü uzatmadan konuşmaya başladı. ‘Hocam bu S. G. denilen adam istihbarattan. Ben bu işin kitabını yazdım. Kendinize dikkat edindedi. 
Hocaefendi biraz durakladı ve ‘Olabilir. Haklı olabilirsiniz’ karşılığını verdi. 
Sonra başka konular konuşulmaya başlandı.

Hocaefendi, 1998 yılında bazı şeyleri bahane ederek Avustralya’ya geçti…. 
Hocaefendi’nin Avustralya’ya göçmesinin hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti. Almanya’daki evini satmış ve Prof. Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti. Almanya’da olduğu gibi yine Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 
4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu. Yerel saatle 12.00 civarı (Türkiye saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası yakınlarında bir trafik kazası yaşandı. Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali Yücel Uyarel birlikte can verdi. 
O gün S. G. biraz rahatsızdı, Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. 
Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu. S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı.
Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti. 
Kimilerine göre, sürücünün dikkatinin karşıdan gelen araca odaklandığı bir anda öndeki stop lambası bozuk aracın ani fren yapması sonucu, arkadan gelen aracın çarpması suretiyle yapılan bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı. 
S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü. Prof. Ahmet Akgündüz ve Nuri Yazar’ın da katıldığı bu anma toplantısında bir konuşma yapmak istedi. Önce hayır diyenler sonradan ‘buyur’ edip mikrofonu verdiler. 
S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.”

 *

Haberde doğrularla yanlışların harmanlandığını görüyoruz.

S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı” ifadesi doğru değil. 

S. G., bir süre sonra, yanına aldığı bir başkasıyla [Z. Somuncu] birlikte “cemaatten biri”ni [Seyfi Say'ı] ziyaret etmiş, kendi kullandığı arabayla onu Beykoz’a, Yuşa Tepesi’ne götürüp getirmiş ve bu sırada, maruz kaldığı ithamları ona anlatmış bulunuyor.

Ayrıca, o görüşmede, hâlâ Avustralya’da Brisbane’da ikamet ettiğini de belirtmiş durumda. Yani oradaki cemaat mensupları onu “görüyorlardı”.

Ancak, daha sonra ortadan kaybolduğu doğru.

*

Bunun yanı sıra, haber7.com’daki yazıda yer alan “… bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı” ifadesi dikkat çekici. 

Doğal olarak, bu tür “kaza”lar hiçbir gizli servisin tekelinde değildir. 

Bu kayıt aslında, okurlara, “Hasan Mezarcı’nın sözünü ettiği istihbarat, İngiliz istihbaratı” mesajını vermek anlamına geliyor. 

Çaktırmadan yapılan bu tür yönlendirmelere NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar. 

*

[MİT'le iltisaklı oldukları izlenimi veren haber sitelerinin ikide bir haber yaptıkları, casuscasına özenle takip edip unutturmamaya çalıştıkları, sinsice alay ederek hunharca keyif çattıkları Hasan Mezarcı, 1990'lı yıllarda, "Bir zamanlar kartaldı" destanını nakış nakış örmekle meşguldü.

Milletvekilliği de yapmış olan eski müftü "yaşayan ölü" Hasan Mezarcı'nın Kemalizm'e muhalefeti yüzünden hapsedildikten sonra aklî dengesini yitirmiş olmasına bakmayın, gayet aklı başında, zeki, cesur, atak, bilgili, aşırı derecede sosyal ve cevval bir adamdı. 

İddiaya göre, ilaçlarla beyni tarumar edildi.

Bu doğruysa eğer, bir taraftan "ilaçlanırken" diğer taraftan "Mesih hazretleri, aramıza hoş geldiniz, ne mutlu ki 2 bin yıllık gök misafirliğiniz sona erdi, insanlığı kurtarmak için tekrar dünyayı teşrif ettiniz.. Fakat sizin aslında Hasan Mezarcı diye bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunuz yalanıyla kitleleri kandırmaya çalışan kâfirler ve sapıklarla mücadele etmek zorunda kalacaksınız.. İşiniz zor.. Sakın yılmayın ve geri adım atmayın" diyerek telkine tabi tutulmuş mudur, bilemeyiz tabiî.

Devlet televizyonu TRT'nin MİT'i konu edinen Teşkilat dizisinde verilen mesaja bakılırsa, istihbarat dünyasında bu tür dümenlerin çevrilebildiğini dost düşman herkesin kabul etmesi gerekiyor. Baş kahraman MİT görevlisi Kurtbey Altay'ın MİT'çi kızkardeşi Selen, düşmanlar tarafından esir edilince iğneler ve ilaçlarla zombileştirilmiş, başka bir insan olduğuna inandırılmıştır. Altay dağları ve kurt cihetinden hikâyede eksik yok, geriye Selen'in Ergenekon destanı yazması kalıyor.

Teşkilat dizisinde anlatılan MİT macerasına göre, MİT'çi Selen, "ilaçlandığı" için, gerçekte Türkiye düşmanlarının kendisine yaptığı şeyi MİT'in kendisine yapmış olduğuna, Altay'ın kendisinin "abi"si olmadığına, beyin yıkamasına tabi tutulmuş bulunması yüzünden onu abisi zannetmeye başlamış olduğuna inandırılmış, böylece, babası ve abisini, "kendisini aldatıp zombileştirmiş düşmanlar" olarak görür hale gelebilmiştir.

*

Evet, haber7.com’da 17 yıl önce yayınlanan “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim başlıklı haberde başka bir teşkilat değil, İngiliz istihbaratı "karpuz kabuğu" akıllara düşürülüyordu.. Sanki Esad Efendi Türkiye'den değil de İngiltere'den kaçıp Avustralya'ya yerleşmişti..

Kamuoyuna yönelik ilaçsız-iğnesiz yönlendirmelerin (algı operasyonlarının) bu türüne psikologlar ve özellikle NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar. Pandemi ilan edip bütün bir milleti iğnelemek ve ilaçlamak, altından kalkılamayacak kadar zor ve masraflı.. Dolayısıyla bazı durumlarda algı operasyonu ile yetinmek gerekiyor.

(İlginç bir başka husus, Emin Pazarcı’nın “Barnabas İncili” hikâyesine dört elle sarılan ve bu “öykü”yü gözümüze sokan “ulusal” medyamızın şu S. G. olayı karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilmiş, "üç maymun"u oynamış olması.) [Sonradan tiyatrocu Ahmet Yenilmez'e Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle, devletin parasıyla bu hikayenin filmini bile yaptırdılar: Sevdam Gözlerinde Kaldı.]

Gerçekte, S. G.’nin Esad Coşan hoca ile Hasan Mezarcı’nın görüşmesine engel olmaya çalışması, İngiliz istihbaratı açısından düşünüldüğünde gereksiz ve anlamsız birşeydir. 

Mezarcı’nın kastettiği “(the) istihbarat”ın İngiliz istihbaratı olmadığı da malumdur.

Diyelim ki, söz konusu yazıda geçen “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyor. Bu durumda, Türk istihbaratının neden S. G.’nin peşine düşmediği, onun taa İstanbul’a gelip yanına birini de takarak “cemaatten biri”ni ziyaret etmesini bile niçin kayıtsızlıkla izlediği, ve ayrıca, hakkındaki yayınlara S. G.’nin şu anda bile Türk avukatlar aracılığıyla müdahalede bulunmasını hangi saiklerle ilgisizce seyrettiği sorularına cevap bulamayız. 

Türk avukatları üzerinden S. G.’ye (veya onun gerçek kimliğine) ulaşmak bir istihbarat teşkilatı için bu kadar mı zordur?!

*

Şayet yazıdaki “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyorsa, (vardıysa eğer) Ergenekon’un aslında İngilizler’in ülke içindeki uzantısı (ya da işbirlikçi ajanlar çetesi) olduğunu düşünmemiz, İngilizler’in Esad Coşan hocayı Ergenekon’a (içerideki müttefiki ya da işbirlikçilerine) kovalatıp Avustralya’da tuzağa düşürdüklerini kabul etmemiz gerekecek. 

Bu durumda da, hem Türk istihbaratının, hem de Türk yargısının, Esad Coşan “kazası” üzerinden (vardıysa böyle bir "terör örgütü" ya da çete) Ergenekon’un İngiliz bağlantılarını araştırmasını beklemek hakkımızdır.

Söz konusu ima doğruysa, bunu Türk istihbaratı araştırmayacak da kim araştıracak?..

 Ya da, Türk istihbaratı bunu da araştırmayacaksa, neyi araştıracak, neyi araştırıyor?..

Evet, Türk istihbaratı şayet bu S. G. olayına açıklık getirirse, şahsen, “Berlin’de hakimler var” lafını akla getirecek şekilde “Türkiye’de istihbaratçılar var” sözünü iftiharla söyleyebileceğimizi düşüneceğim.

“Türkiye’de istihbaratçılar var” diyeceğim.

Hem de “Bunlar ‘millî’.. Türkiye’de ‘milî’ istihbaratçılar var”  diyeceğim.

*

(https://www.samsunsonhaber.com/haber/5153906/hasan-mezarci-ve-psikolojik-operasyon-ikilemi)

HASAN MEZARCI VE PSİKOLOJİK OPERASYON İKİLEMİ

HASAN MEZARCI VE PSİKOLOJİK OPERASYON İKİLEMİ

Ayşegül Asal'ın kaleminden...

HASAN MEZARCI VE PSİKOLOJİK OPERASYON İKİLEMİ

Bir Çin atasözü "Yüz savaş kazanmak hüner değil, hüner savaşmadan güvenliği sağlamaktır." der. Bazen açık yollardan değil, gizlilikle işi görmek maharet olandır der. Bunu zihin yıkama faaliyetleri için de diyebilir miyiz peki? Nitekim birilerinin çarkına çomak sokarsanız, bazen karşılığında ölür, bazen de yaşarken öldürülürsünüz.

İşte bu zihin yıkama faaliyetlerinin doğru olduğunu iddia eden ve arkadaşının da buna kurban gittiğini ileri süren eski Rize milletvekili Şevki Yılmaz, şöyle anlatıyor hatıratını. “Emniyet görevlilerine sordum ne zülüm yaptınız ona? Eski emniyet görevlisi arkadaş ağlamaya başladı.

*

(https://www.tarihistan.org/hasan-mezarciyi-ignelerle-bu-hale-getirdiler/8347/)

Hasan Mezarcı'yı iğnelerle bu hale getirdiler

28 Şubat'ın en çok konuşulan isimlerinden Şevki Yılmaz, A Haber’de yayınlanan Kadraj programında Zeynep Bayramoğlu’nun sorularını yanıtladı.

Hasan Mezarcı'yı iğnelerle bu hale getirdiler
02 Mart 2015 - 11:19


Eski Milletvekili Şevki Yılmaz, bir dönem sözleri çok tartışılan, hapse giren ve hapis sonrası rahatsızlanan Hasan Mezarcı için şu sözleri sarf etti:

"Hasan Mezarcı çok eski arkadaşımdır, çok zeki, hafız ve hatiptir. Kitleleri sürükleyen biriydi. Biliyorsunuz, emperyalistlerin sömürdüğü ülkelerde sohbet etmek en büyük terör aletinden daha tehlikelidir. Hasan Mezarcı müftülük yaptı sonra parlamentoya girdi. Bir milletvekili olarak bilinmeyen arşive girmek istedi. Suçu budur. 

Kardeşimizi cezaevine attılar. O zaman da beni zehirliyorlar diye bağırmıştı. İğnelerle bu hale getirdiler. Normal konuşuyor ama sonra ben İsa'yım diyor. Bunlar bugün tıpta yapılabiliyor. 

Biz de hicret etmeseydik belki size Musa'yım diyecektim. Silivri'de beş yıldızlı otelde yattılar, her tür hakları vardı. Ama bunların eline bir düş bakalım. Cezaevinden çıkan Mirzabeyoğlu ne haldedir? 

Bugün Sivas'ta hiçbir eyleme katılmayan onlarca kardeşimiz müebbet hapis aldılar. Onlara yapılan eza ve cefayı bir düşünün. 

Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi o nedenle ondan intikam aldılar."


ahaber

CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

  İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “ Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir ” d...