İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Tahralı, İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı
İlâhiyye adlı kitabını, Ahmed Avni Konuk’un yazdığı lüzumsuz
şerhle birlikte yayına hazırlayarak fuzulî işler koleksiyonuna eşsiz bir parça
eklemiş durumda.
Kitaba bir de “Tedbîrât-ı
İlâhiyye Hakkında” başlığını taşıyan
uzun bir giriş ya da sunuş yazısı yazarak, eserin temel mesajlarını özetlemeye
çalışmış.
Bunlar üzerinde önceki yazılarda durmaya
çalışmıştık.
Bir de kitabın bizzat kendisinden bir parça
ekleyerek bu bahsi kapatalım:
“Ve zuhûru ile emr
ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı).” Hakk Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile
emrettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır (Allah bilgisi, Allah’ı bilme). Nitekim “Ben cinleri ve insanları ancak
bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat,
51:56) buyurur. “Li-yaʻbudûn”u (“ibadet etsinler diye”) “li-yaʻrifûn” (“bilsinler
diye”) ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz. Ve
maʻrifet-i Hakk (Allah’ı bilme), ancak vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrının
nefs-i insânîde (insanın nefsinde) ve âfâkta (dış dünyada) zuhûruyla kâmil
olur. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki
âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ
ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her
şeye şâhit olması yetmez mi?!” ِ(Fussilet, 41:53) ve “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar
Rabbine ibadet et!” (Hicr, 15:99) İnsân-ı kâmil halkı, maʻrifet-i Hakk’a dâʻîdir
(davet eder). Zîrâ Hakk Teâlâ onun zuhûrunu (zahir olmasını, açığa çıkmasını) emr
etmiştir. Fakat zevke (hissedişe) taalluk eden vahdet-i vücûd sırrının avâma (sıradan
insanlara) ifşâsından nehy etmiştir. Zîrâ vahdet-i vücûd, hakîkattir. Bu
hakîkatin akvâl (kaviller, sözler) ile ifşâsı ukûl-i zaîfe erbâbı (zayıf akıl
sahipleri) indinde dalâlete (sapıtmaya) ve taʻtîl-i şerîata (Şeriat’i geçersiz
saymaya, atıl hale getirmeye) sebeb olur. Onun için “Hakikat (el-Hakikatu)
ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu” denilmiştir. Ve şerîat,
tevhîde daʻvet eder. Zîrâ şerîat, isneyniyyet (ikilik) üzerine müsteniddir.
Çünkü tevhîd “bir kılmak” demektir. Ve tevhîd için birleyenin ve birlenenin
vücûdları (var olmaları) ve birlemek keyfiyyeti (durumu) iktizâ eder (gerekir).
Bunlar ise kesrettir (çokluktur). Velâkin ittihâd (birleşme), tevhîd (birlik) gibi
değildir. Onun maʻnâsı bir olmaktır. Bu makâm, tevhîdden daha âlîdir. Ve bir
olmaktan maksad, kâsır-ı nazar (kısa görüşlü) olan kimselerin tevehhüm
ettikleri (vehmettikleri, zannettikleri) gibi hulûl (bir şeyin bir başka şeyin
içine girmesi) değildir; iki vücûdun (varlığın) birleşmesi de ًdeğildir. Allah
ondan büyük bir yücelikle münezzehtir, uzaktır. ...
“İmdi bu
makâm bir insân-ı kâmilin terbiye-i husûsiyyesiyle sülûk (özel terbiyesiyle yol
alma) ve mücâhedât (cehd ve gayret gösterme) netîcesinde sâlikin (yol alanın) nefsinde
münkeşif olan (ortaya çıkan) bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu
vahdet-i vücûd sırrının umumâ (genele) ifşâsından nehy olunmuştur. Velâkin
havâssa (seçkinlere) ifşâsından nehy olunmamıştır. Nitekim Ebû Hureyre
(radiyallahu anh) buyurur ki: “(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki
kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini boğazımı keserler havfıyla hıfz
ettim.” Zîrâ nehy-i ilâhî hikmete müsteniddir (dayanır). Halkın tahammül edemeyeceği
bir şeye daʻveti, haklarında muzırrdır (zararlıdır). Onların daʻveti eserden
müessiredir (esere bakarak eseri oluşturanı bilme ve anlamadır). Nitekim bu
tarz daʻvete müteallik olan (ilişkin) âyât-ı Kur’âniyye (Kur’an ayetleri) pek
çoktur.
(İbn Arabî, et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fî Islâhi’l-Memleketi’l-İnsâniyye, çev.
ve şerh: Ahmed Avni Konuk, Mine Kara ve Duygu Kara, 2023; (İbn Arabî, Tedbîrât-ı
İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk,
haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. 13-14.)
Bir yığın aptalca boş laf..
Akıl ve mantığın acımasızca katledildiği, sonra da cenaze namazı
kılınmadan, yıkanıp kefenlenmeden gömüldüğü bir manevî mezbaha..
Burada sadece
“Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin
ifşâsından onu nehy etti (yasakladı)” şeklindeki cümle İbn Arabî’ye ait..
Gerisi Ahmed Avni Konuk’un şerh olsun diye üfürdüğü türrehatı.
*
İmdi,
birşeyin zuhuru (ortaya çıkması, belirmesi, zahir olması) isteniyorsa, onun
ifşası yasaklanmaz.
Bir şeyin
ancak, tabiî olarak (engellenemez biçimde ya de emretme söz konusu olmadan
kendiliğinden) ortaya çıkıyorsa, ifşası yasaklanabilir.
Mesela
insanın def-i hacet yapması böyledir. İnsanlara “Tuvalete git” diye emredilmez,
o zaten buna mecburdur, fakat bunun ifşası, insanlara gösterilmesi
yasaklanabilir. Yasaklanır. Kimse, kendisine emredildiği için tuvalete gitme
ihtiyacı duyuyor değildir. Hiç def-i ihtiyaç durumu yaşamayan bir kimseye
kimsenin bir diyeceği olmaz.
Buna
karşılık, zuhuru “emredilen” birşeyin ifşası yasaklanmaz. Evliliği
emrediyorsanız, ifşasını da emredersiniz, “Düğün yapın, ilan edin, açıklayın,
duyurun” dersiniz, “Gizleyin!” demezsiniz.
Açık-gizli
sadaka ve zikir ayrımlarında da bu vardır.. Gizli zikir daha faziletli olmakla
birlikte açık zikir yasak değildir:
“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel!
Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve
günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla
haberdardır.” (Bakara, 2/271)
*
İlk düğme
yanlış iliklenince, gerisi de öyle gider.
Ahmed Avni
Konuk’un yaptığı şey, yanlış iliklenmiş düğmede “hikmet” arama akılsızlığı.
Söze şöyle
başlamış: “Hakk Teâlâ hazretlerinin
zuhûru ile emrettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır (Allah bilgisi, Allah’ı bilme).”
Delil olarak şu ayet-i kerimeyi ileri sürüyor:
“Nitekim ‘Ben cinleri ve insanları
ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’ (Zariyat, 51:56) buyurur.”
Bu durumda Allahu Teâlâ’nın zuhûru ile emrettiği şey, ibadet olur.
Ve de zampara İbn Arabî
soytarısı şunu demiş olur: “Allahu
Teala ibadetin zuhurunu emretti, fakat ifşasını nehyetti.”
Böyle bir şey
olabilir mi?!
Olamayacağı
için, Ahmed Avni enayisi ayeti tevil ediyor:
“ ‘Li-yaʻbudûn’u (“ibadet etsinler diye”) ‘li-yaʻrifûn’ (“bilsinler
diye”) ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz.”
Allahu Teala’ya ibadet için önce O’nu bilmek gerektiği doğrudur.
Fakat ibadet,
“bilme”ye (marifete) indirgenemez.
Eğer bu yetseydi, İblis’in Allahu
Teala’ya en çok ibadet edenlerden biri kabul edilmesi gerekirdi. Çünkü onun
Allahu Teala hakkındaki bilgisi kusursuzdur. Fakat bu bilgi onu kurtarmıyor. Lanetlenmesi
Allahu Teala’ya “Seni ilah olarak kabul etmiyorum, sana ibadet etmem”
demesinden kaynaklanmıyor, Adem
aleyhisselam’a secde etmeyi kabul etmemesinden kaynaklanıyor.
Yani ibadetin elçabukluğu ile “bilme”ye indirgenmesi hınzırca bir sahtekârlık.. Veya aptalca bir düşüncesizlik..
Birileri de tutup bu zırvalara eşi bulunmaz hikmet nazarıyla bakıyor.
*
Kelimeler hangi mana için konulmuşlarsa (vaz’ edilmişlerse) onun için kullanılmalıdır.
Bazen bir kelimeyi tevil etmek gerekebilir, çünkü kastedilen mana için ya lügatte uygun kelime bulunmuyordur ya da başka bir nedenden dolayı tevili gerektiren bir ifade, manayı asıl yansıtan kelimenin yerine kullanılmıştır.
Mesela Nisa Suresi’nin 43’üncü ayetinde geçen “lâmestumu‘n-nisâe” (kadınlara
dokunduğunuzda) tabirinden kasıt, cinsel
ilişkidir, fakat edeb öğretmek gibi hikmetlerle, tevil edilmesi gereken bir
ifade kullanılmıştır.
Allahu Teala ibadet ile salt “bilme”yi kastetseydi, buna göre bir tabir kullanırdı. Kimse işkembesinden kelimelerin anlamlarını kesip biçmemelidir.
Hele de ayetler söz
konusu olduğunda..
Bunu yapabilmek
için “vahiy” alan peygamber olmak gerekir.
*
Gelelim boş
kafalı geveze Ahmed Avni’nin bir sonraki zırvasına:
“Ve maʻrifet-i Hakk (Allah’ı bilme), ancak vahdet-i vücûd sırrının nefs-i
insânîde (insanın nefsinde) ve âfâkta (dış dünyada) zuhûruyla kâmil olur.”
Avanak ne
dediğinin farkında değil.. Hadi diyelim ki gerçekten vahdet-i vücud (varlığın
birliği) diye bir sır var, ve o, insanın nefsinde, yani aklında (zihninde,
gönlünde, kalbinde) zuhur ediyor; peki afakta (dış dünyada) zuhur etmesi ne
demek?
(Mevcud, vecd
ve vicdan kelimeleriyle aynı kökten gelen “vücud”, “varlık, var olma, var oluş”
demektir. “Beden” demek değildir. Vücud da, beden de Türkçe’ye Arapça’dan
geçmiş kelimeler.)
İnsan
düşünmeden ezbere konuşup yazınca böyle oluyor.
Tabiî Ahmed Avni’nin tekrarladığı bu ezber zırva, vahdet-i vücutçu taifenin “kendilerinden menkul bir keramet”leri durumunda..
İddiacı da, iddialarının doğruluğunun şahitleri de kendileri..
Kendilerinin, iddialarını ispatlama mükellefiyeti yok, yanlışlığını
ispatlama mükellefiyetini karşı tarafa yüklüyorlar.
Ne var ki, iddialarının yanlışlığını
bunlara ispatlama şansınız yok, çünkü ispat, akıl yürütme ile olur, bunlar ise
“Akıl bunları anlayamaz” diyerek işin içinden sıyrılıyorlar.
Sen
tımarhanedeki bir Napolyon’a, Napolyon olmadığını ispatlayabilir misin Abidin?
*
Neyse ki
Ahmed Avni budalası iddiasını ispatlamak için kolları sıvıyor.. Ne de olsa
“şerh” işine soyunmuş.. Şunu diyor:
“Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: ‘Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki
âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ
ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her
şeye şâhit olması yetmez mi?!’ ِ(Fussilet, 41:53) ve ‘Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar
Rabbine ibadet et!’ (Hicr, 15:99)”
Buna göre, ilk
ayetin anlamı şu oluyor:
“Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de
kendi nefislerinde (enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (“vahdet-i vücud”luk durumumuzun,
“varlığımızın birlikliği”nin) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun!”
İmdi, bir
sözün doğru anlaşılması için siyak ve sibakına (öncesine ve sonrasına) dikkat
etmek gerekir. Sözde bir kapalılık varsa, öncesi ya da sonrası, buna açıklık
getiriyor olabilir.
Buna göre ilk
ayete baktığımızda, “hak olduğu belli olacak” şeyin Kur’an olduğu anlaşılıyor (Ki vahdet-i vücutçu batınîlerin
aksine Ehl-i Sünnet uleması böyle anlamıştır):
“De ki: Söyleyin bana! Ya Allah katından (min
‘indi’llâh) olduğu halde sonra (siz) onu inkâr etmişseniz? (O zaman haktan)
uzak bir ayrılık içinde olan o kimseden daha sapık kim olabilir?
“Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de
kendi nefislerinde(enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o
Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit
olması yetmez mi?!’ ِ(Fussilet,
41/52-53)
*
Diğer ayet-i
kerimeye geçelim.. Burada da şerhçi budalanın mantık bakımından sıfırı tüketmiş
olduğunu görüyoruz.
Çünkü ayete
şu anlamı verme durumunda:
“Ve sana yakîn
(“vahdet-i vücud”a dair kesin bilgi) gelinceye kadar Rabbine ibadet et (Rabbin
hakkında bilgili olmaya devam et)!”
Ayette “yakîn” kelimesi geçiyor: “Va’bud
Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn.”
Yakîn, “kesin bilgi” demektir, “şüphe
karışmayan, tereddüte yer bırakmayan kesin bilgi”.
Bir önceki
ayette geçen “onun gerçekten hak olduğunun onlara belli olması”, “yakîn”
sahibi olmaları, şüphe ile lekelenmemiş bilgi edinmeleri anlamına geliyor.
İmdi, ulema,
“yakînin gelmesi”ni ölüm olarak
anlamışlardır. Nedeni, insanın ölüm sayesinde, “hayatın bu dünya hayatı ile
sınırlı olmadığını”, ruhun ölümsüz olduğunu, bir ahiret hayatının, kabir sorgu sualinin bulunduğunu kesin bir biçimde biliyor hale geliyor olmasıdır.
Yakînin
dereceleri vardır: İlme’l-yakîn,
ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn.
“Ayn”, göz demektir, ayne’l-yakīn de görme sayesinde
oluşan kesin bilgidir. Hakka’l-yakîn ise, yakînin en üst mertebesidir ve
ahirete ilişkin hususlarda ölümle gerçekleşir.
İlme’l-yakîn ve ayne’l-yakîn
tabirleri Tekasür Suresi’nde geçer:
“Sizi tekâsür'le (o çoklukla, zenginlik ve nüfus çokluğuyla) övünmek (o kadar) oyaladı ki, nihâyet kabirleri ziyâret ettiniz (ölmüş atalarınızla gururlandınız)!
"Hayır, ileride bileceksiniz!
"Sonra (yine) hayır, ileride bileceksiniz!
"Hayır! Eğer kesin bilgiye dayanan bir ilimle (ilme’l-yakīn ile) bilseydiniz (böyle yapmazdınız)!
"And olsun (siz) Cehennem’i mutlaka göreceksiniz!
"Sonra (yine) and olsun, siz onu gözün kat'î bilişiyle (ayne’l-yakîn olarak) göreceksiniz!
"Sonra o gün, (size
dünyada verilmiş olan) ni'metlerden (teker teker) mutlaka sorulacaksınız!”
Mesela şu anda bizim
Kuzey Kutbu ve Antarktika ile ilgili bilgimiz “ilme’l-yakîn” bilgidir.
Japonya’ya gitmemiş olanın bu ülke hakkındaki bilgisinin durumu da budur, şüphe
içermeyen kesin bilgidir, “Böyle bir ülke gerçekten var mı acaba?” sorusu
aklımıza gelmez. Gidip görürseniz bilginiz “ayne’l-yakîn” bilgiye dönüşür.
Bu noktada “Peki hakka’l-yakîn ne demek oluyor?” sorusu
akla gelebilir. Eğer Cehennem’e girerseniz orası hakkındaki bilginiz
“hakka’l-yakîn” mertebesinde bilgi olur.
Başka bir örnek:
Hiç ölü
görmemiş birisi olsanız bile ölüm hakkındaki bilginiz ilme’l-yakîn bilgidir, kesindir.
Gözlerinizin önünde ölen birini görürseniz bilginiz ayne’l-yakîn bilgiye
dönüşür. Kendiniz öldüğünüzde ise ölüm hakkındaki bilginiz hakka’l-yakîn bilgi
halini alır.
*
Asıl mevzuya dönelim.. Ahmed Avni avanağı “Va’bud Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn” ayetindeki “yakîn”i,
vahdet-i vücud sırrına ulaşma olarak anlıyor.
İddiasına göre, maʻrifet-i Hakk
(Allah’ı bilme), ancak vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrının nefs-i
insânîde (insanın nefsinde) ve âfâkta (dış dünyada) zuhûruyla kâmil hale gelirmiş.
O zaman ölümü beklemeye gerek yok,
hatta ölüme de gerek yok, vahdet-i vücud sırrına eriyorsunuz, “varlığın
birliği”ni kavrıyorsunuz ve ortada başka da bir “yakîn” sorunu kalmıyor.
Bir başka sorun, avanağın (yukarıda geçtiği üzere) “ibadet”e de “marifet” (bilme, biliş” anlamını vermiş olması..
Böylece ortaya eski ulemamızın “devir” ya da “müsadere ale’l-matlub”, Batılıların ise “totoloji” dedikleri mantık hatası çıkmış oluyor.
(Totolojik ifadeler bilgimize yeni bir
şey eklemez, bir şeyi yine kendisiyle açıklar. Mesela “Hava niye sıcak?”
sorusuna “Hava ısındığı için ortalık sıcak” diye cevap vermek gibi.. Ya da
mesela birisine “Bilgili olmak istiyorsan bilgi edinmek zorundasın” demek
gibi.)
Bu durumda
ayetin anlamı şu hali alıyor:
“Ve sana
‘vahdet-i vücud’a dair kesin bilgi
gelinceye kadar Rabbin hakkında vahdet-i vücud ekseninde bilgili olmaya devam
et!”
Bu geri
zekâlı aynı hatayı konuya girerken de yapmıştı:
“Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı).” Hakk Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile
emrettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır (Allah bilgisi, Allah’ı bilme). Nitekim “Ben cinleri ve insanları ancak
bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat,
51:56) buyurur. “Li-yaʻbudûn”u (“ibadet etsinler diye”) “li-yaʻrifûn” (“bilsinler
diye”) ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz.”
Buna göre, “ibadet”,
“marifet” (biliş) demek oluyor. Bu iki kelimeye aynı anlamı verdiğinizde, son
cümle ile şu denilmiş olur: “Zira bilinmeyen şey, bilinmez.”
Ya da şöyle: “Zira ibadet
edilmeyen şeye ibadet olunmaz.”
*
Avanağın laflarının
devamı daha da büyük facia.. Konuşmaya devam ettikçe kırdığı potlar kümülatif
(müterakim) hale geliyor, üst üste birikerek daynılmaz bir görünüm kazanıyor:
“İnsân-ı kâmil halkı, maʻrifet-i Hakk’a dâʻîdir (davet eder). Zîrâ Hakk
Teâlâ onun zuhûrunu (zahir olmasını, açığa çıkmasını) emr etmiştir. Fakat zevke
(hissedişe) taalluk eden vahdet-i vücûd sırrının avâma (sıradan insanlara) ifşâsından
nehy etmiştir.”
Böylece “marifet-i Hakk”, Allahu Teala’nın
kullara “hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde
(enfüsde) delillerini göstermesi” (Fussilet, 41/52-53) sonucunda
zuhura gelen birşey olmaktan çıkıyor, “insan-ı kamil” denilen (ve de
Hristiyanlar’ın günah çıkarıp Cennet’ten arsa dağıtan papazlarına benzeyen) bir
zümrenin tapulu arazisi haline geliyor.
Fakat tek sorun bu değil.. Mesele anlattığı gibiyse, “insân-ı kâmil” denilen insan türü halkı “maʻrifet-i Hakk”a davet etmekle halt etmiş olur. Çünkü halk (avam), bu zırvalar çerçevesinde “maʻrifet-i Hakk”tan mahrum kitle demek oluyor, ve o "marifet"in “zuhuru emredilmiş” olduğu için, davetçilik söz konusu.
Fakat aynı zamanda (zuluru emredilen) marifet-i Hakk’ı
(Ki vahdet-i vücud sırrı demek oluyor) halka ifşa etmiyorsunuz, edemiyorsunuz.
Con Ahmet'in yakıtsız çalışan devr-i daim makinası gibi bir eşsiz icat.
Peki, halkı bilmediği birşeye nasıl davet ediyorsunuz?
Tiyatroya bakın, insan-ı kamilimiz
ortaya çıkıyor, insanlara şunu diyor:
- Gel
vatandaş gel! Sizi davet edirem!
- Hele bir deyiver babam, bizi neye davet edirsen!
-
Bilmediğiniz birşeye davet edirem.
- Tamam da
babam, bilmediğimiz şeyin peşine niye takılalım! Hele sen bir anlat, aklımıza
yatarsa davetini kabul ederiz, başımız gözümüz üstüne..
- Tı, olmaz,
yassah hemşerim. Sır.
- Bizimle
dalga mı geçirsen? Nerden bilelim senin davat ettiğin şeyin matah birşey
olduğunu.
*
Evet,
avanak “Fakat zevke (hissedişe) taalluk
eden vahdet-i vücûd sırrının avâma (sıradan insanlara) ifşâsından nehy etmiştir”
diyor.
Bu “zevk” kavramı
üzerinde daha önce durmuştuk. “Zevk”, Arapça’daki anlamıyla “Tatma, tadına
varma” demek, Türkçe’deki gibi “keyif alma” demek değil.
Diyelim ki zehir gibi acı bir
ilacı içtiniz, bu yaptığınız şey de “zevk” (tatma) işlemidir, tadını almadır. Tadına
bakılan şey, acı, pis, bozuk ve kötü de olabilir. Ateist ve Kemalist/Atatürkist
prof. Celal Şengör, bu konuda iyi bir örnek, kendi pisliğinin
tadına bakmış, Arapça’daki anlamıyla “zevk alma” işlemini bu hususta
gerçekleştirmiş bulunuyor.
Ahmed Avni'nin
lafı, zevk kelimesi Türkçe’de anlam kaymasına uğramış olduğu için yanlış
anlaşılabilir. Çünkü dilimizde zevk, sadece hoşa giden şeyler için
kullanılıyor. TDK Türkçe Sözlük, bu kelimeye iki anlam veriyor. İlki
şu: “Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinin veya düşünülmesinin
insanda uyandırdığı hoş duygu.”. İkincisi de aynı minvalde: “Beğeni.”
Bir de “mecaz” olarak “eğlence” anlamı yüklenmiş.
İmdi, birşeyin, salt zevke taalluk ediyor (sadece tatma ile bilinebiliyor) diye, ifşasının nehyedilmesi söz konusu olamaz.
Fakat zevk ile (tadına bakılarak) bilinen
şeylerin anlatılması yanlış anlamalara yol açabilir. Mesela hayatında hiç
şeftali yememiş birine onun tadını anlatamazsınız. “Kayısıya benziyor” türünden
benzetmeler yapmanız da bir fayda sağlamaz.
*
Allahu Teala hakkındaki “zevk”e taalluk eden hususlara gelince..
Mesela “Allah sevgisi” ve
“Allah korkusu” böyledir. Herkes birşeyleri sevdiği ve birşeylerden korktuğu
için, Allah sevgisi ve korkusunu anlayabilir. Fakat bu, mutlaka Allah sevgisi ve
korkusuna sahip olmaları anlamına gelmez.
Ebu"d-Derdâ r. a.’den nakledildiğine göre, Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Dâvûd
Peygamber şöyle dua ederdi: Allah"ım, senden seni sevmeyi, seni seven
kişiyi sevmeyi, senin sevgine ulaştıran ameli isterim. Allah"ım, senin
sevgini bana kendimden, ailemden ve
soğuk sudan daha sevimli eyle.” (Tirmizî, Deavât, 72)
Evet, Allah sevgisi de
bir “zevk” meselesidir ve bunu anlama hususunda bir peygamberle avamın en avamı
adam arasında bir fark yoktur. Yazın sıcak bir gününde çölde susuz kalıp ciğeri
yanmış bir kimse için o anda bir bardak buz gibi sudan daha sevgili çok az şey
vardır.
Ahmed Avni
avanağının sözünü ettiği vahdet-i vücud “zevk”ine gelince, Allah sevgisi ve
korkusu gibi “zevk”ler insanın kendi nefsinde husule gelen şeyler olduğu halde,
bunlarınki “vücud” kavramı ekseninde Allahu Teala’ya uzanıyor.
Marifetullah için kendi “zevk”lerini esas alıyor ve ölçü kabul ediyorlar. O zevk belki de şeytanî bir zevk, nerden bilelim.
Belki de senin “vahdet-i vücud”un İblis’le irtibatlı
bir “vahdet”.
*
Allahu Teala’yı bilmek
“selim akıl” ile olur, “zevk” ile Allahu Teala hakkında bilgi sahibi olmaya
kalkışmak, “vücud” gibi kavramlar ekseninde Allah’u Teala hakkında fikir
yürütmek ve buna da “zevk” etiketini yapıştırmak, sapıklığa yelken açmak olur.
Makbul olan “zevk”,
anlatılabilen zevktir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu tür
bir zevkten Cibrîl hadîsinde bahsetmiş durumda:
“İhsan,
Allah"ı görür gibi ibadet etmendir. Sen O"nu
görmüyor olsan da O seni görmektedir…” (Buhârî, Tefsîr, (Lokman) 2)
Tasavvuf işte budur, “ihsan”dır.
Ve Allahu Teala’yı görme iddiasında bulunma değil, “görür gibi ibadet etmek”tir.
Buradaki “görür gibi”lik de, insanın, Allahu Teala tarafından “görülmekte
olduğunun” şuurunda olmasından, bunu hatırında tutmasından ibarettir.
İşte, Nakşbendiye tarikatında her gün yapılması istenen üç rabıtadan biri durumundaki “rabıta-i huzur, huzur rabıtası” (Allahu Teala’nın huzurunda olduğunu düşünme) bunun için ihdas edilmiştir. İhsan halini kazanma pratiğidir.
(Diğer iki rabıta ise
rabıta-i mevt yani ölüm rabıtası ile rabıta-i mürşiddir. Ömer Ziyaüddin
Dağıstanî rh. a., “Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar” kitabında esas olanın
rabıta-i huzur olduğunu belirtir.)
Şeyhülislam Mustafa
Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da belirttiği gibi, vahdet-i vücutçuların
zırvaları zevke taalluk eden şeyler değil. Savundukları şey, Plotinus
gibi Eski Yunan filozoflarından arakladıkları batıl bir felsefe.
Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem olayı “ihsan” kavramı çerçevesinde izah etmiş,
bunlar ise “görür gibi”liği bir tür “görürlük” iddiası noktasına taşımışlar,
haddi aşmışlar.
Eski Yunan
metafiziğini tasavvuf diye yutturuyorlar.
*
Bu noktada tekrar “yakîn” (kesin bilgi) meselesine dönmek durumundayız.
Yukarıda yakînin üç
mertebesi olduğunu söylemiştik. Allahu Teala hakkındaki yakîn ancak
ilme’l-yakîn olabilir:
“Mûsâ ta'yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi
ona hitab buyurunca: ‘Rabbim! Bana (kendini) göster; sana bakayım!’ dedi. (Rabbi) buyurdu ki: “Beni aslâ göremezsin; fakat dağa bak, şayet (o)
yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!” Derken Rabbi dağa
tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere) düştü! Nihâyet
ayılınca: ‘Seni her noksanlıktan tenzîh ederim! (Bu talebimden dolayı) sana
tevbe ettim ve ben îmân edenlerin ilkiyim!’ dedi.” (A’raf, 7/143)
Yakîn (kesin bilgi) akla
ve “burhan”a (kesin delile) dayanır. Zevk ise böyle değildir. “Burhanî bilgi”
herkes için bağlayıcılık taşırken, “zevk” insandan insana değişir. İnsanlar bu
yüzden “Zevkler ve renkler tartışılmaz” diyorlar. Birinin zevk aldığı müzik
türünden diğeri nefret edebiliyor. Biri bir meyveyi çok severken diğeri
tiksinebiliyor. Biri deniz manzarasını severken diğeri ormanlık dağlardan
hoşlanabiliyor. Biri bir kütüphaneye kapanıp kitaplara gömülmeyi nimet kabul
ederken diğeri bunu izbe, havasız ve karanlık zindana kapatılmakla eşdeğer bir
boğucu ve bunaltıcı esaret olarak görebiliyor.
TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Yakîn” maddesinde şu ifadeler yer
alıyor:
“… Diğer
bir tanıma göre yakīn tasdik ve inanca ulaştıran doğru bilgidir. Bu tür kesin
bilgiye “burhanî bilgi” denilir.
Yakīn şüphenin, bilgi cehaletin karşıtı sayılarak yakīn ile bilgi arasında bir
ayırıma gidilmişse de (Lisânü’l-ʿArab, “yḳn”
md.; Tâcü’l-ʿarûs, “yḳn” md.) bu iki
kavram arasında anlam yakınlığı bulunduğu, yakīnin şüphe karışmayan bilgi
olduğu ve mârifet, dirayet gibi
terimlerle ifade edilen diğer bilgi
türlerinin üstünde kesinlik taşıdığı kaydedilmiştir (Râgıb
el-İsfahânî, el-Müfredât, “yḳn” md.). Akıl yürütmeyle zihnin kesinliğe ulaşmasına îkān denir.
Yakīnin “düşünme ve akıl yürütme yoluyla
kazanılan bilgi” şeklindeki tanımını dikkate alanlara göre yakīn ve îkān
ile ulaşılan bilgi, belirli bir düşünme sürecinin sonunda elde edildiğinden
kesbî bilgi olarak da adlandırılmış, … (Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, s. 261;
Tehânevî, II, 1548).
…
Hadislerde yer alan yakīn kavramı “şüpheye
düşmeden inanmak, bilmek” (meselâ bk. Müsned,
V, 229, 366; Buhârî, “ʿİlim”, 24; “Enbiyâʾ”, 19; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 191), …
anlamında kullanılmıştır. Bir rivayette Abdullah b. Mes‘ûd’un yakīni “tam iman” diye tanımladığı bildirilir
(Buhârî, “Îmân”, 1). … Bazı hadislerde yakīn ölümün yalın gerçekliğini ifade eder (Müsned,
II, 22; Müslim, “İmâre”, 125).
“İslâm mantıkçılarının yakīn tanımlarını “hata
ve yanılma ihtimali bulunmayan, gerçekle örtüşen bilgi” şeklinde özetlemek
mümkündür. … “
*
Avni'nin sözlerinin
devamı şöyle:
“Zîrâ vahdet-i vücûd, hakîkattir. Bu hakîkatin akvâl (kaviller, sözler) ile
ifşâsı ukûl-i zaîfe erbâbı (zayıf akıl sahipleri) indinde dalâlete (sapıtmaya) ve
taʻtîl-i şerîata (Şeriat’i geçersiz saymaya, atıl hale getirmeye) sebeb olur.
Onun için ‘Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu’ denilmiştir.”
Tevhîd edebiyatı yapan bu
dangalaklara Kelime-i Tevhîd (“La ilahe illallah” sözü) hakikat olarak kâfi
gelmemiş, kafalarından hakikat uyduruyorlar.
Bu öyle bir hakikat ki,
zayıf akıl sahiplerini daha akıllı yapmıyor, tam aksine zıvanadan çıkartıyor,
sapıklığa yöneltiyor, Şeriat’i geçersiz/batıl ilan etmelerine, yani Allahu Teala’ya
İblis gibi başkaldırmalarına yol açıyor.
Bu avanak, bir sonraki cümlesi
ile, “Ben zayıf akıl sahibi bir dangalağım, bunu herkes bilsin” mesajını
veriyor:
“Onun için ‘Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu)
batıl olurdu’ denilmiştir.”
Evet “batıl” kelimesini
kullanıyor. E, bu lafınla sen kendin Şeriat’i batıl ve atıl hale getirdin mi, getirmedin mi?
Böylece, zayıf akıl sahibi
olduğunu ispatladın mı ispatlamadın mı?
Avanağın ne yazdığından
haberi yok.
Şeriat değil, sizin
“hakikat” dediğiniz şey, yani vahdet-i vücudunuz batıl. Eğer bu vahdet-i
vücudunuz hak ve hakikat olsaydı, Şeriat’le çelişmezdi. Allahu Teala şöyle
buyuruyor:
“Sonra
da seni (din ve dünyaya dair) o işten/emrden bir şeriat üzerinde kıldık. Artık
(sen) ona tâbi' ol; ve bilmeyenlerin (nefsânî) arzularına (hevalarına) uyma!”
(Casiye, 45/18)
Evet, Şeriat’ten yüz
çevirenler, Şeriat’i “hakikat karşısında batıl” görenler, sapıktır, zayıf
akıllıdır, ve “bilmeyen”dir. Zır cahildir. Heva ve heves ehlidir, hakikat ehli değil.
*
Bu budalaların vahdet-i
vücud sırrı filan dedikleri zırvaların düpedüz sapıklık, heva ve heves ürünü
şeytanî vesvese olduğu, bu dangalağın şu aktardığımız sözlerinden belli..
Neymiş, “Onun için ‘Hakikat (el-Hakikatu) ortaya
çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu’ denilmiştir”miş?
Kim demiş,
bari bunu da söyleseydin, İblis mi, Belam mı, Firavun mu, Nemrut mu, hangi
sapık?
Böyle bir
lafı bir müslüman söyleyebilir mi?!
Bu şaşkınlar bir de bu halleriyle kendilerini “hakikat ehli havas (seçkinler)",
itikadı düzgün temiz kalpli saf müslümanları da “hakikatten habersiz avam” ilan
ediyorlar.
Evet,
Şeriat’in dışında bir hakikat yoktur.. Şeriat’le çelişen tasavvuf da, hakikat iddiası da, sapıklıktan ibarettir.
Allahu Teala
kullardan “hakikat”i gizleyecek, ona aykırı olan bir “batıl”ı, şeriat olarak
emredecek, bu olabilir mi?
Bunların bu tür zırvaları, külliyen şeytanî vesvese..
Gâvurun biri,
“Bir aptal, kendisine hayran
olan daha aptal birini her zaman bulur" demiş. (Un sot
trouve toujours un plus sot, qui l'admire.)
Bizde durum
farklı: Bizde doğruyu söyleyeni sıkça dokuz köyden kovarlar, anasından emdiği sütü
burnundan getirirler, aptal sapıklar içinse anıt mezarlar yaparlar,
heykellerini dikerler, üstüne anıt türbe diker, kitaplarını Kur’an’dan
bile daha mübarek ilan ederler,
Bizim
aptallarımız kendisine hayran olan daha aptal birini değil, binlercesini, hatta
yüzbinlercesini, milyonlarcasını buluyor.
Aha işte
önümüzdeki canlı örnek: Ahmed Avni avanağı.. Yazdığı akla ziyan zırvalara
eşsiz hikmet muamelesi yapılıyor.
*
Evet, Avni avanağının “Sâlikin (yol alanın)
nefsinde münkeşif olan (ortaya çıkan) bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil
bu vahdet-i vücûd sırrının umumâ (genele) ifşâsından nehy olunmuştur”
dediğini görmüştük.
Sıkı durun,
bir sonraki cümlesi şöyle: “Velâkin
havâssa (seçkinlere) ifşâsından nehy
olunmamıştır.”
Böylece,
ustası İbn Arabî kalpazanının lafını düzeltmiş oluyor. O, “Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin
ifşâsından onu nehy etti (yasakladı)” diyordu.
Ustasına ayar
veriyor, “Tamam yasakladı da, o kadar da değil. Benim gibi havassa açıklayabilirsiniz, yasak değil” diyor.
İmdi, bu avam ile havassı nasıl ayıracağız?..
Havas olmak, “hâl ve zevk” yoluyla “vahdet-i vücud sırrına” muttali ya da nail
olmak ise, “havassa ifşadan nehy olunmamak”tan söz etmek abes olur. Adamın
zaten bildiği şeyi ona ifşa etmen, tereciye tere satma salaklığı değilse nedir?
Yok, adam “zevk” yolu ile
sırra mazhar olmadığı halde “vahdet-i vücud sırrı kendisine ifşa olunabilecek”
havastan ise, böyle sade suya tirit yağsız tuzsuz havas olunabiliyorsa, bu defa
da kendini yalanlamış, vahdet-i vücud sırrının "sâlikin (yol alanın) nefsinde
münkeşif olan (ortaya çıkan) bir hâl ve zevk olduğu” iddianı çürütmüş olursun.
Bu durumda o
sır, sadece “zevk ve hâl” ile anlaşılan değil, kavlen (sözlü olarak) ifşa
olunup aktarılabilen bir bilgi haline gelir. Zayıf akıllı değilsen mesele
kalmamış oluyor.
Oluyor da, o
zaman bunun neresi sır?!
*
Avara kasnak
avanağın görüşlerine delil olarak ileriye sürdüğü ayet çerçevesinde olaya
bakarsak, aslında ortada bir sır yok. Tam aksine, Allahu Teala’nın herkese
açıkladığı bir hakikat var:
“De ki: Söyleyin bana! Ya Allah katından (min
‘indi’llâh) olduğu halde sonra (siz) onu inkâr etmişseniz? (O zaman haktan)
uzak bir ayrılık içinde olan o kimseden daha sapık kim olabilir?
“Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de
kendi nefislerinde(enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o
Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit
olması yetmez mi?!’ ِ(Fussilet,
41/52-53)
Sözü edilen “hakikat”in
bilinmemesi bir “sır” olmasından değil, bazı insanların hakikati bile bile
inkâr edip yalanlamalarından, gerçeğe gözlerini kapamalarından ileri geliyor.
Ve bu gerçeği görme yükümlülüğü bakımından insanlar avam ve havas diye gruplara gerçekte ayrılmıyorlar.
Nasıl insanlar görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma gibi duyuları
bakımından avam ve havas diye iki gruba ayrılmıyorlarsa, ilke olarak bu
duyulara sahip olmak için havastan olmak gerekmiyorsa, ya da bu duyularından
bazılarını kaybedenler havas olmaktan çıkıp avamlık çukuruna
yuvarlanmıyorlarsa, Allahu Teala’ya iman hususunda da (kabiliyet bakımından)
insanların havas ve avam diye iki gruba ayrılmaları söz konusu değildir.
Bu noktada “havas” olmayı
sağlayan tek bir haslet var: Takva. Ve bu, vahdet-i vücut edebiyatı yapan
dangalakların tekelinde olan bir “sır” değil.
*
Avanak şerhçi “Velâkin havâssa (seçkinlere) ifşâsından
nehy olunmamıştır” diyor ve bu zırvasına delil ve şahit olarak Ebu Hureyre r.
a.’in bir sözünü gösteriyor:
“Nitekim Ebû Hureyre (radiyallahu anh) buyurur ki: ‘(Sallallahu aleyhi ve
sellem) Efendimiz’den iki kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini boğazımı
keserler havfıyla (korkusuyla) hıfz ettim’.”
Avanağın tam bir geri
zekâlı olduğu bu sözü delil olarak getirmesinden belli.
Bunun delil olarak
getirilebilmesi, şuna benzer bir söz olmasına bağlıdır:
“(Sallallahu
aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini
boğazımı keserler havfıyla avamdan gizledim, fakat ashab ve tabiînin havassına
açıkladım.”
Geri zekâlı
salağın kendisinden haberi yok, okuduğu ve dinlediği lafları anlamaktan aciz, fakat yine de “sadece
havassın anladığı sırlar”dan haber veriyor.
Sorun sadece
bu da değil.. Ebu Hureyre r. a.’in sakladığı bilgilerin (saklamış olduğu için)
bilinmemesi söz konusu.. Fakat bu dangalaklar, “vahdet-i vücud sırrı” olduğunu
ileri sürüyorlar. Nerden biliyorsunuz, öbür dünyaya gidip
de mi geldiniz?!
Ebu Hureyre r. a.'in akladığı bilgiler muhtemelen, gelecekteki fitnelerle ilgili haberlerdi. Vaktinden önce söylese,
bundan rahatsız olanlar çıkar ve fitne çıkarmakla, insanları birbirine düşürmeye
çalışmakla suçlarlardı.
Benzer bir sözü Nuyam bin
Hammad da Kitabu’l-Fiten’inde Huzeyfetü’l-Yemani r. a.’den
naklediyor: "Eğer bildiğim her şeyi
size anlatsaydım, beni öldürmek için geceyi beklemezdiniz."
(Bilindiği gibi, Peygamber Efendimiz s.a.s., münafıkların
isimlerini sadece ona söylemişti.
Bir tek o, bütün münafıkları biliyor ve “sır” olarak saklıyordu.
Asla kimseye söylemedi ve ağır bir yük olarak taşıdığı sırlar
onunla birlikte mezara gitti.)