Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DERDİN ZULÜMLE MÜCADELE İDİYSE ...











Esed zalim miydi?

Zalimdi.

Alçağın önde gideniydi.

Fakat Erdoğan bunu bildiği halde, 2011 senesi öncesinde Esed'le can ciğer kuzu sarması dosttu. 

"Bu adam zalim, bununla arama mesafe koymalıyım" demiyordu.

*

Sonra bir Arap Baharı yaşandı.. 

Arap dünyasında rejimler birer birer yıkılıyordu.

İsrail ile ABD, İsrail'in istikbali için Suriye'ye de bahar gelmesinin çok iyi olacağını düşündüler.

Ve Erdoğan, ABD istediği için, Esed'in zalim olduğunu hatırladı.

"Büyük Türk büyükleri" bir taraftan (Türkiye'ye kapıları açmış, Türkler'in Suriye'ye pasaportsuz vizesiz, T. C. kimliğiyle girmesine izin vermiş olan) Esed'le sözde dostluk görüşmeleri yaparken diğer taraftan ABD ile, Suriye'ye müdahale planları yaptılar.

Dönemin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakki Pekin bunu bir televizyon kanalında açıklamıştı.

Adana'da bir yandan Suriye heyeti ile dostça görüşmeler yapılırken diğer yandan saman altından su sevkiyatı gerçekleştirilmiş, ABD ile birlikte bu ülkenin altını oyma kararı alınmıştı.

Daha doğrusu ABD karar vermiş, bizim büyük adamlar da büyüklüğün hakkını vermiş, "Hikmet buyurdunuz, zaten Esed zalim oğlu zalim, Irak ve Afganistan gibi Suriye'ye de demokrasi lazım" demişlerdi.

Dönemin MİT Başkanı Hakan Fidan bunu Korgeneral Pekin'e "ABD ile anlaştık" diyerek müjdelemişti.

Çok yiğitler ya, ABD tak diye emir vermiş, bunlar şak diye askerce selam durmuşlardı. 

Sanki ABD zalim değildi.

Aynı ABD iki-üç yıl sonra Erdoğan'ı da hedefe koyacak, Arap Baharı'ndan ilham alan Gezi Parkı eylemleri yaşanacak, dönemin ABD Büyükelçisi Ricciardone, Batılı ülkelerin büyükelçilerine Erdoğan için "İmparatorluğun yıkılışını izleyeceksiniz" diyecekti.

*

Suriye politikamızın rotasını belirleyen, ABD.

Ondan sonra da gelsin "Suriye zalimdi, onun zulmüne seyirci kalamazdık, vicdanımızın sesini dinledik" mavalları.

Emperyalist ABD'nin sesini dinlediniz.

Aha işte İsrail daha zalim.. Niye İran'la birlikte ona saldırmıyorsun? Fırsat ayağına gelmiş..

Madem zalim ABD ile komşun Suriye'ye karşı işbirliği yapmayı içine sindirebildin, şimdi de diğer zalim komşun İran ile İsrail'e karşı işbirliği yap..

Buyur, yiğitliğini, kahramanlığını, mücahitliğini göster.

"Dünya beşten de, şeşten de büyüktür" demenin tam zamanı.

Galata Köprüsü'nde bağırıp çağırmanı İsrail'in umursadığı yok.

*

Ya İsrail'e "Teşkilat seni bulur" de, silahı eline alıp kahramanlığını göster, ya da "Yok zulme karşı direniştir, yok şehitliktir, yok adalettir, yok hakkaniyettir" diye nutuk atmayı bırak!

Açıkça ve dürüstçe "Ben bir garip Keloğlan'ım, ABD nereye çekerse oraya giderim" de!

Biz de "Ne yapsınlar, bizim gibi aciz ve naçiz insanlar, biz ne yapabiliyoruz ki bunlardan birşey beklemeye hakkımız olsun. Biz nasıl, bizimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan bu Kemalist laik devletin karşısında acziyet destanı yazıyorsak, halimizden şikayete bile kolay kolay cesaret edemiyorsak, onlar da ABD'den çekinip korkuyorlar. Bizden farkları yok" diyelim.

Ve susalım.


KİMİN YÜZYILI?

 (İlk yayın tarihi: 11 Kasım 2023)

KİMİN YÜZYILI?.. ALLAH'IN RASULÜ'NÜN HALİFESİ MEHDÎ'NİN Mİ, ALİ RIZA OĞLU MUSTAFA'NIN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) TÜRKİYE'SİNİN Mİ?

 









Yazımızın başlığındaki sorunun cevabı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a göre, ikincisi: Önümüzde "Türkiye yüzyılı" varmış.

Mehdî mi?

Ali Rıza oğlu Mustafa'nın (Ki sonradan Türkler'in atası olduğunu ilan etme anlamına gelecek şekilde Atatürk soyadını almıştı) laik (yani “siyasal dinsiz”) Türkiye'sinde Mehdî'den bahsedilebilir mi?

Nitekim Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Adnan Tanrıverdi Paşa Mehdî'den bahsetme gafletinde bulunduğu için görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

Ve dün (10 Kasım 2023), Anıtkabir'i ziyaret edip Anıtkabir Özel Defteri'ni imzalayan Erdoğan, "Türkiye'nin yükselişine, Türkiye Yüzyılı'nın inşasına ve milletimizin asırlık hedeflerine ulaşmasına hiçbir güç engel olamayacaktır" demiş bulunuyor. (https://www.haber7.com/siyaset/haber/3366574-anitkabir-ozel-defterini-imzalayan-erdogandan-turkiye-yuzyili-vurgusu)

*

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Devleti'nin geleceği söz konusu olunca gaybtan haber vermek, kehanette bulunmak, mucize ya da kerametlere rakip olacak şekilde parlak istikbal müjdesi vermek serbest.

Makbul.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in geleceğe dair verdiği haberlere gelince..

Bunlar söz konusu olduğunda birden bire "şirk" hassasiyeti depreşen, gaybı Allah'tan başkasının bilemeyeceğini ve bildiremeyeceğini söyleme kahramanlığı sergileyen tarihselci, modernist, "part time deist", “kripto Kemalist” ilahiyatçı soytarılar, mevzu laik (siyasal dinsiz) Türkiye Devleti’nin geleceği olunca, dut yemiş bülbül.

*

"Türkiye'nin yükselişine, Türkiye Yüzyılı'nın inşasına ve milletimizin asırlık hedeflerine ulaşmasına hiçbir güç engel olamayacaktır"mış.

Eskiler “Büyük lokma ye de büyük konuşma” demişler..

İnsan hiç olmazsa bir “inşallah” der.

“Hiçbir güç engel olamayacaktır”mış.

Sen Allahu Teala’dan bir söz mü aldın, sana bir vaatte mi bulundu?

Mezarlıklarda Kur’an okumasıyla ve Kur’an’ın mezarlıklarda okunmasını tavsiye etmesiyle meşhur olan Erdoğan acaba şu ayetleri hiç okumuş mudur:

Bir de dediler ki: “Bize ateş, sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır.” Sen onlara de ki: “Siz bunun için Allah’tan söz mü aldınız? Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Bakara, 2/80)

Âyetlerimizi yok sayan ve “Elbette bana mal (zenginlik, refah, dünyevî ilerleme) ve evlâd (nüfus artışı ve çoğalma) verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?

Gaybı mı bildi, yoksa Rahmân'ın katından bir söz mü aldı?

Hayır! Onun söylediklerini yazacağız. Ve ona azabı uzattıkça uzatacağız.

Ve o söylemekte olduğu şeylere (biz) vâris olacağız, (kendisi de) bize yalnız olarak gelecektir. (Meryem, 19/77-80)

Bir devlet başkanının mezarlıkta Kur’an okuması marifet değil, ondan beklenen, Kur’an doğrultusunda bir “devlet aklı” oluşturmasıdır.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın mezarında niye Kur’an okumuyor,  oradaki deftere niye ayet yazmıyorsun?

Evet, Allahu Teala’dan söz  almış gibi gelecek müjdesi veriyorsun da, bari “Türkiye’nin yükselişine Allah’tan başka hiçbir güç engel olamaz” deseydin ya..

Allahu Teala’nın iradesini ve takdirini yok sayar şekilde konuşmasaydın..

Hiçbir güç engel olamazmış.

Bu söz karşısında “La havle ve lâ kuvvete illâ billah” (Değişim ve güç ancak Allah iledir, Allah’ın dilemesiyledir) demekten başka ne yapabiliriz?

*

Cumhurbaşkanı’nın deftere yazdığı cümleler, bir ölüye hesap verircesine kaleme alınmış.

Ne yazık ki bu devlet, laik (siyasal dinsiz) olduğu için, Hayy ve Kayyum olan Allahu Teala’ya hesap verme zihniyetiyle hareket etmiyor.

Bir ölünün mezarına gidip laik (siyasal dinsiz) tarzda hesap vermeyi tercih ediyor.

Peki, bu tablo karşısında o çok bilmiş modernist ve tarihselci ilahiyat soytarılarından neden hiç ses çıkmıyor?

(Bu bahiste Cübbeli Felaket gibi yerli-milli ehlî sünnetçiler "part time deist" tarihselci modernistleri geçtiler ya, neyse..)

*

Evet, Erdoğan, peygamberî bir üslup ile Türkiye yüzyılı müjdesini veriyor.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın mezarına gidip hesap verebilen laik (siyasal dinsiz) bir devletin yükselişine hiçbir güç engel olamayacakmış.

Sanki Allahu Teala’nın bunlara bir borcu var..

Buna karşılık bazı Müslümanlar da bu yüzyılın Mehdî yüzyılı olacağına inanıyorlar.

Yahudiler ile kimi Hristiyanlar da Mesih yüzyılı olacağı inancını taşıyorlar.

Mesela internette Yisroel Moshe Sorotzkin diye bir hahamın bu konuyla ilgili videoları paylaşılıyor. “The End Illuminated” adı altında, Mesih’le gelecek aydınlık günleri anlatan iki ciltlik bir kitap da yazmış.

İnternet ortamı böylesi hahamların videolarıyla dolu.. Yüz binlerce, milyonlarca kişi tarafından takip ediliyorlar.

Hristiyanların bir bölümü de bu Yahudilere destek veriyor.

Türkiyeli Yahudiler’in yayın organı Şalom gazetesinde de konuyla ilgili olarak (tam da iki yıl öncenin 10 Kasım günü) şunlar söylenmiş bulunuyor:

Yahudi teolojisinde Maşiyah [Mesih], Kral Davut’un [Hz. Davud a.s.’ın] soyundan Tanrı tarafından gönderilecek karizmatik bir liderdir. Bu lider, Yahudileri yabancıların boyunduruğundan kurtaracak, sürgünü sonlandıracak ve tüm Yahudilerin döneceği Eretz İsrael’de İsrail Krallığını kuracaktır. Yahudi Mesihçiliği; İsrail kimliği, milliyetçilik ve Eretz İsrael ile iç içe bir kavramdır. Aynı zamanda Mesih sadece Yahudileri değil, yapacağı tüm radikal değişikliklerle ahir zamanda bütün insanlığı, dünyayı kurtaracaktır. Mesih kavramı, önce Saadia Gaon, sonrasında Rambam aracılığıyla dinin içine güçlü bir doktrin olarak yerleşmiş, Reformist hareketin doğmasına dek Yahudi toplumunda gücünü korumuş, İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bilakis güçlenmiştir. …

Yahudi milliyetçiliğinin güçlenmesi Mesih beklentisini de arttırdı. Nitekim Yahudi sorununa bir devlet kurmak suretiyle çözüm bulmak isteyen Siyonizm, Mesih’i bir hareket [şahs-ı manevî] olarak yorumlar. İsrail’in kurulmasından sonra Mesih beklentileri azalmamış ve dünyadaki gelişmeler Mesih’in gelmesi ile ilişkilendirilmiştir. …

… Talmud bilgilerine göre David’in [Hz. Davud’un] oğlu [torunu] Maşiah, ancak kötülük tüm dünyada yayıldığı zaman gelecektir. Mesih gelmeden önce tüm dünyada gençler yaşlılara hakaret edecek, yaşlılar gençlere saygı duyacak, kızlar annelerinin, erkekler babalarının önüne geçecek, imanlı olanlar aşağılanacaktır (Babil Talmudu, Sanhedrin 97a). Devlet sapkınlık içinde olacak… Alimlerde bilgi kalmayacak (Yeşaya 32:14), ayrıca ırklar tüketim topluluklarına dönüşecek ve hiçbir maddi zenginlikle tatmin olamaz hale geleceklerdir. Hastalıklar ve pahalılık artacak, dünya verimsiz olacaktır. Zohar’ın kurucusu Rabi Şimon Bar Yohay ise, Mesih’in gelişinden hemen evvel dünyanın üzerinde on alamet gelişeceğini belirtmiştir. …

… Diaspora’da yaşama gücü Mesianik umuttan kaynaklanmış, her gün tefilalarda söylenen temel dua olan Amida’da bu umut dile getirilmiştir.  Modern Ortodoks Yahudi inancı, Mesianik dönemde sürgündekilerin bir araya geleceğini, Yahudilerin atalarının toprağı olan Eretz Yisrael’de toplanıp, burada Yeruşalayim’deki Mabet’teki Korban ritüeli dahil tüm mitsvotu (farzları) icra edebileceklerini ifade eder. Siyonizm ise, Mesianizm inancından ziyade Yahudi halkının kurtuluşu için kendisinin köklü değişiklikleri yaratma inisiyatifini oluşturmasını öngördüğünden, ultra-Ortodokslar ile çelişmektedir. Fakat, Filistin mandasındaki ilk Aşkenaz baş hahamı ve dinsel Siyonizm’i savunan R. Abraham Isaac Kook ise, Kutsal Topraklarda başlayan Yahudi yerleşiminin, aslında manevi kurtuluşun ilk aşamasını oluşturduğunu ve Mesianizmi sürüklediğini savunmuştur. …

Maşiyah’ın gecikmesi hususuna değinen ultra-Ortodoksların çok ünlü lideri Rebbe Menaehem MSchneerson ise kurtuluş hakkında bilgilenmenin, dini yasalara hâkim olmanın, Maşiyah’ın daha çabuk gelmesini sağlayacağını vurgulamıştır.

(https://www.salom.com.tr/haber/120289/yahudilikte-mesih-beklentisi)

*

Müslümanlardan Mehdî’nin çıkışıyla ilgili tarih vermiş olanlar var.

Mesela biri şu meşhur İbn Arabî..

Bu keramet şampiyonu, İbn Haldun’un Mukaddime’de söylediğine göre Mehdî’nin miladî 1200’lü yıllarda (yaklaşık sekiz asır önce) çıkacağını müjdelemiş..

Bu fos kerametine bakarak diğer saçmasapan kerametlerinin doğruluk derecesini tahmin edebilirsiniz.

Günümüzde de, Mehdî’nin yakında çıkabileceğini söyleyenler mevcut.

Mesela Bediüzzaman, geçen asrın ortalarında, yüz yıl sonra ortaya çıkacağını ifade etmiş.

Bu tür ifadeler kullananların bir bölümü, konuyla ilgili rivayetlere dayanıyorlar.

Bazıları da rüyalardan hareketle bu sonuca varıyor.

*

Konuyla ilgili rivayetlerden hareketle Mehdî’nin çıkış tarihini hesaplayanlardan biri, Tarık Mahmud (Tariq Mehmood) adlı bir yazar.

İnternette (Amazon’da) satışta olan bir kitapçığı var: Imam Mahdi 2029.

Mehdî’nin ya 2029 ya da 2036 yılında çıkacağını öne sürüyor.

Bu iddiasının “hadîslere, bilime ve İncil’e” dayandığını iddia ediyor.

Ona göre, Suriye’deki kargaşa (Şam fitnesi), Mehdî’nin çıkışının habercisi..

Bu fitnenin ne kadar devam edeceğine gelince.. Ebu Hureyre r. a.’in rivayet ettiği bir hadîse göre 12, yine onun rivayet ettiği bir hadîse göre de 18 yıl sürecek..

Yazara göre, fitnenin biteceği yıl, (Kudüs’ü kurtarmak üzere) Horasan’dan gelecek olan siyah bayraklıların ortaya çıkacağı yıl.. (Ebu Hureyre hadisine göre, Fırat’ın suyunun kesilmesi olayı da bu sırada yaşanacak.)

Yazar, yine rivayetlere dayanarak, siyah bayraklıların çıkışından 72 ay sonra (2029’da) Mehdî’nin çıkacağını ileri sürüyor.

*

Suriye olayları 2011’de başlamıştı.

Yazara göre, fitne 12 yıl sürerse siyah bayraklılar 2023 yılında ortaya çıkacaklardı.

Çıkmadılar.

İkinci ihtimale göre fitne 18 yıl sürecek, siyah bayraklılar 2029 yılında çıkacak, Mehdî ise 2035’te.

Yazar, ayrıca İncil’e dayanarak bu dönemde küresel ekonomik çöküş yaşanacağını ileri sürüyor. (Usul ilkesi gereği Tevrat ve İncil’in bu tür haberlerini tasdik etmek de, yalanlamak da uygun değil.)

*

Konu hakkında rüyalarından hareketle konuşanlara gelince..

Arap dünyasında hem hadîslere hem de rüyalara dayanarak İsrail’in yakın zamanda yok olacağını (ve dolayısıyla Mehdî’nin geleceğini) öne sürenler var.

Türkiye’ye gelince.. Erbakan’ın eniştesi merhum Prof. Osman Çataklı Mehdî bekleyerek öldü denilebilir.

Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca da, 1994 (veya 1995) yılında Aksaray şehrinde yaptığı bir konuşmada, dört beş yıl önce kendisine rüyasında Mehdî’nin o gün (veya o gece) dünyaya gelmiş olduğunun bildirildiğini söylemişti.

Benzer şekilde, Nurcu camianın tanınmış yazarlarından Mustafa Kaplan da Akit gazetesindeki bir yazısında, 1990’lı yıllarda hapis yatarken rüyasında gördüğü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, Mehdî’nin o gün hayatta olduğunu kendisine söylemiş bulunduğunu ifade etmişti.

Esad Efendi’nin rüyası ve Mehdî’nin 40 yaşında çıkacağına dair rivayetler doğruysa önümüze 2029 yılı gelir. (Kamerî 40 yaş, Güneş takvimiyle 39 yıla karşılık geliyor.)

Haseki Eğitim Merkezi hocalarından merhum Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın da 2029 yılı ile ilgili bir rüyası var.

Yıldırım Alkış’tan dinleyelim:

Ağustos 2007 Yalova Esenköy’de İmam Hatip Liseleri müdürleri seminerindeyiz. O tarihlerde Mersin İmam Hatip Lisesi Müdürlüğü görevini yürütmekteydim. Kıymetli fikir insanı, yazar ve hatip Münir Arıkan da seminere hoca olarak gelmişti. Ahmet Muhtar Büyükçınar’ı ziyaret ettiğini söyledi. Mesele anlaşıldı ki Hoca Esenköy’de. Esenköy’e yerleşmiş, yazlı-kışlı burada ikamet edermiş. Hemen üç kafadar bir araya gelip, tarif edilen adrese koşar adımlarla yel olduk. Evin altında fırın vardı, fırını da oğulları çalıştırıyorlarmış. Selam verip Ahmet Muhtar Hocayı görmek istediğimizi söyledik. Fırından ekmek çıkartan arkadaş belli ki oğluydu. Bizden tarafa: “Çıkın görün, üçüncü katta” dedi. “Bir haber verseydiniz” deyince de “Gerek yok, babam alışık” dedi. Bu kadar kolay olacağını beklemiyorduk.

Kapıyı hanımefendi açtı, sanki uzun zamandır beklenen ve tanıdık bir misafirmişiz gibi hiç tereddüt etmeden “buyurun, buyurun” diyerek bizi içeriye buyur etti. Uzunca bir süre beklememize rağmen hocayı göremedik. Meğer yan odada hasta yatıyormuş. Kabul edildiğimiz odaya yürüme aparatından destek alarak zahmetlice geldi. Üzüldük tabi rahatsız etmiş olmaktan dolayı. O bizi rahatlattı, ziyaretimizden duyduğu memnuniyetini beyan etti. Malta humması rahatsızlığı varmış, başka da yürümesine engel ne rahatsızlığı var fazla irdelemedik. …

İmam Hatip Liselerinin ve Din eğitiminin öneminden bahsetti. “Sizin en hayırlılarınız Kur’an’ı öğrenenleriniz ve öğretenlerinizdir.” “Beşikten mezara kadar ilim öğrenin.” hadis-i şeriflerini okudu ve kısaca açıkladı. Sonra da yıllar önce gördüğü bir rüyasından mülhem olarak: “2029 da dünyada büyük bir olay olacak, içinde ben de varım. İnşallah iyileşeceğim.” dedi ama Hoca 2013’de vefat etti. 2029’da ne olur, olan şeyin içinde Hoca olur mu, olursa nasıl olur, onu hakikat ehline havale edelim.

(https://www.maarifinsesi.com/ulu-cinar-ahmet-muhtar-buyukcinar/)


İSRAİL-HİZBULLAH-İRAN ÜÇGENİNDEKİ MEZHEPÇİLİK

 



AK Parti iktidarının sesi soluğu Yeni Şafak gazetesinin yazarları, “İsrail Hizbullah’ı mahvediyor ama Hizbullah da bunu haketmişti, çok da üzülmeyelim” modunda yazılar döşeniyorlar.

Özellikle Hizbullah’ın geçmişte Suriye iç savaşına müdahil olmuş bulunmasından rahatsızlar.

Onu buna yöneltenin İran olmasından dolayı İran’a olan hınçları daha da büyük.

Bu yazarlarda biri şöyle diyor:

“2016 yılında “İsrail ile Hizbullat savaşsa taraf tutmam” yazdığımı net şekilde hatırlıyorum mesela.

“Bununla da kalmadı emperyalist İran’ın ve Hizbullah’ın yapıp ettikleri. Yemen’den Nijerya’ya, Irak’tan Afganistan’a değin her coğrafyada “Sünnilerin can düşmanı” haline geldiler.

“İran, zaten biliyoruz, “öteki”sini “gâvur” olarak değil “Sünni Müslümanlar” olarak belirleyen bir ideolojik akıl tutulmasına zaten savruldu süreç içerisinde. Türkiye’deki etki ajanlarının tüm karartma çabalarına rağmen açıkça görülüyor ki yürüttükleri ajandada “gâvura karşı olmak” yer almıyor.”

Evet sözleri böyle.. 

Kulağa hoş geliyor, fakat yanlış.

*

İmdi, şunu baştan söyleyeyim: İran İslam Devrimi’nin yüceltildiği zamanlarda bile İrancı olmadım.

Şia’nın Ehl-i Sünnet’inkine aykırı görüşlerine de hiçbir zaman sıcak bakmadım.

Prof. Hüseyin Hatemi 2000’li yıllarda Yeni Şafak gazetesinde Şiîlik propagandası yaparken dorduncukuvvetmedya.com’da müstear isimle yayınlanan yazılarımda ona cevap verdim. (Bu tartışmam yüzünden o mecradaki yazılarıma son vermek zorunda kaldım.. Hatemi'ye cevap vermeyi sürdürmeme engel olundu, yazıma sansür uygulandı.. Meselenin arka planını bilmiyorum.)

Yine Yeni Şafak’ın fıkıhçı yazarı Prof. Hayrettin Karaman “Muaviye buğzu” güzellemesi yaptığında onu tenkit ettim.

Aynı şekilde Yeni Şafak’ın müzmin İbn Arabî hastası yazarı Prof. Mahmut Erol Kılıç Hz. Hüseyin hesabına Hz. Muaviye düşmanlığı yaparken de yazılarımla ona karşı çıktım.

Yukarıda yazısından alıntı yaptığım yazarın Hizbullahçılık yaptığı zamanlarda da Hizbullah sempatizanı olmadım.

Ancak, şimdi Hizbullat olarak adlandırdığı Hizbullahçılar ve İran hakkında yaptığı değerlendirmeler tümden doğru değil.

*

İran’ın birçok yerde Sünnîlerle karşı karşıya geldiği doğru.

Mezhepleri (yolları) yanlış.. İçlerinde tekfiri hak edenleri de var, bid'atçı müslüman olarak kabul edilebilecek olanları da var. 

Ancak, İran'ın dış politikasına bir bütün olarak baktığınızda  “öteki” olanı “gâvur” değil “Sünni Müslümanlar” olarak belirlediğini söylemek abartı olur.

Hatta abartıdan da öte çarpıtma.

Öteki meselesi tam böyle olsaydı ABD ve İsrail ile de bir sorunları bulunmazdı.

Mesela, İran’ın desteklediği Yemen, Kızıldeniz’de “öteki” olarak kimleri görüyor?

Şiî Yemen'in yaptığını Sünnî Türkiye olarak sen niye yapmıyorsun?

Senin korkuların var da onların yok mu?!

Seninki can da onlarınki patlıcan mı?!

*

(Burada bir parantez açalım: Türkiye Cumhuriyeti Devleti için Sünnî denilemez.. Müslüman değil ki Sünnî olsun!. Laik, yani siyasal dinsiz.. 

İran "Şiî müslüman" olduğunu söylüyor, sen ise "Müslüman değilim, siyasal dinsizim" diyorsun.. Kendi kendini "müslüman olmayan öteki" yapıyorsun.. 

Üstelik bir de siyasal dinsizliğini "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" ilke haline getirmişsin.. Evrensel hukuk kuralıdır, "Kişi ikrarı ile muaheze olunur".

Başkaları seninle ilgili bir iddiada bulunduklarında onlardan iddialarını ispat etmeleri beklenir, o iddia tek başına seni bağlamaz, fakat senin kendi beyanın seni bağlar.

Şayet kendi iradenle "siyasal dinsiz" oluyorsan senin için söylenecek birşey yok demektir, kendi tercihini kendin yapmışsındır.. Yok, buna mecbur bırakıldıysan, bu durumda da senin için bağımsız ve hür [hukukuna malik/hakim] denilemez.)

*

Yeni Şafak Sünnîcilerinin şunu hatırlamaları gerekiyor: Suriye’deki iç savaş bir Amerikan-İsrail projesiydi.

Türkiye ile Suriye’nin arası bir zamanlar gayet iyiydi.

İran, iki ülke arasındaki iyi ilişkileri sabote etmek için herhangi birşey yapmadı.

Buna karşılık Türkiye, bir yandan Suriye ile dostluk türküleri söylerken diğer yandan Suriye’de ABD’nin talimatıyla yanlış dümenler çevirmeye başladı.

Dönemin Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, zamanın MİT Müsteşarı (Başkanı) Hakan Fidan’ın kendisine “ABD ile anlaştıklarını, Suriye’ye müdahale edeceklerini” söylediğini açıklamıştı.

Hakan Fidan’dan bir itiraz gelmedi.

Şimdi burada soralım. İsrail’in baş destekçisi ABD gâvur mu değil mi?

Türkiye, ABD ile elele verip Suriye’yi karıştırırken ajandasında “öteki” olarak kimler vardı?

“Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!”

*

Yeni Şafak yazarlarının hafızaları iyi sayılır, istedikleri zaman geçmişi hatırlayabiliyorlar, fakat hoşlarına gitmeyen şeyleri hatırlamamak, unutturmaya çalışmak gibi pis bir huyları var.

Meselenin anlaşılması için biraz daha geriye gidelim..

ABD-İsrail cephesi, Ortadoğu’daki bütün devletlerin parçalanması ve bölünmesini, İslam dünyasının birleşememesi için Sünnî-Şiî ihtilafının (ve de etnik ayrışmaların) palazlanmasını ve derinleşmesini istiyor.

İran’da 1979 yılında devrim oldu ve akabinde bir yıl sonra ABD’nin (ve dolayısıyla İsrail’in) talimatıyla Irak İran’a saldırdı.

Savaş sekiz yıl sürdü.. Saddam’ın Irak’ı İran’a karşı başarılı olamadı, hatta Saddam’ı İran’ın elinden ABD kurtardı.

Bunun ardından Saddam, yine ABD’nin göz kırpması ve dolaylı teşviki ile Kuveyt’e saldırdı.. Ancak ABD Saddam'a bu defa "Papaz her gün pilav yemez, yiyemez" dedi. 

Böylece ABD-İsrail ittifakının Irak’ı parçalama ve İsrail’in doğal müttefiki olacak bir Kürt devletinin kurulması projesinin başlama düdüğü çalınmış oldu.

Irak’taki oyunun benzeri Suriye’de de oynanmak istendi.. ABD’nin Suriye’de izlediği politikadan, herşeyin Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürt devleti kurulması için tezgâhlanmış olduğu açık bir şekilde anlaşılıyor.

Burada sorun, ABD’nin Suriye’yi karıştırma projesine yeşil ışık yakan ve hatta suç ortağı olarak yanında yer alan Türkiye’nin bunu hesap edememiş, müttefiki Sam Amca’sının “demokrasi, insan hakları vs.” masallarına aldanmış olması.. (Türkiye, ABD'nin Irak'a müdahalesine de tepki göstermedi. Hatta 2003'te az kalsın "tezkere" ile onun askerlerini Türkiye'de ağırlayacak, Irak'a birlikte saldıracaktı.)

Laik (siyasal dinsiz) ve de Kemalist/Atatürkist Türkiye’nin İslam ya da Sünnîlik adına Suriye’ye müdahale etmediğini biliyoruz.. Zaten (İsrail’in hamisi) ABD’nin böylesi “dinci/İslamcı” emellere geçit vermesi, ortak olması, hizmet etmesi düşünülemez.

*

Sünnîlik istismarcılarının şunu anlaması gerekiyor: Bu yaptığınız Sünnîlik değil.

Başka bir şey.. Adını siz koyun.. Ya da bulun!

Bu babda söylenecek çok şey var da, anlayana bu kadarı kâfi.


TÜRKİYE İRAN TARAFINDAN KUŞATILMASINA NİÇİN KAYITSIZ KALIYOR?

 






İran’ın dinî lideri Hamaney’in hayatını anlatan Şerh-i İsim: Seyyid Ali Hamanei'nin Hayat Öyküsü adlı kitabı okudum.

Yaklaşık 800 sayfa..

Hamaney, seyyid (Hz. Hüseyin’in soyundan) biliniyor.. Elinde şeceresi, soy ağacı varmış.. İlim ehli bir aileden..

Aşırı mezhepçi olduğu söylenemez.. Mesela merhum şehid Seyyid Kutub’un kitaplarını Farsça’ya tercüme etmiş..

Ancak, Hz. Hasan’ın Hz. Muaviye’ye karşı izlediği politikada ona takiyye izafe ediyor ki, bu, sadece Hz. Muaviye’yi değil, Hz. Hasan’ı da aşağılamak anlamına gelir..

Kabul edilemez.

Kitapta, Hamaney’in aşırı Şiîler tarafından Sünnîler’e fazla hoşgörülü olmakla suçlandığı da ifade ediliyor.

*

Rekabet, haset ve çekememezlik, konum ve durum bakımından birbirine yakın olanlar arasında yaşanır..

İnsanlarda da böyledir, kurumlarda da, devletlerde de..

Mesela, bir öğrenci hocasına haset etmez, o, not yarıştırdığı arkadaşına haset eder..

Bir profesyonel sporcu, bir bilim adamına haset etmez, kendisiyle aynı sporu yapan arkadaşına haset eder.

Polis istihbaratı, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’ne haset etmez, MİT’e haset eder, “Ondaki imkânlar ve yetkiler niye bizde yok?” der.. Tersi de doğrudur.

Devletler de böyle..

İran, tutup Japonya’ya haset etmez, fakat Türkiye’ye eder..

Aynısı Türkiye için de geçerli.. Kanada’yla bir alıp veremediği olmaz, fakat İran’la yarışır, kendisini onunla kıyaslar.

İran’la Türkiye arasında alttan alta böyle bir çekişme var.. İki taraf da bir yandan birbirinin yüzüne gülerken diğer yandan “gizli servis”leri eliyle piyonlarını harekete geçirir, karşı tarafı karalamaya, kendisini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermeye uğraşır.

*

Başta Heniye olmak üzere Hamas ileri gelenlerinin Türkiye kadar İran’la da iyi ilişki içinde oldukları görülüyor.

Niye?

Heniye, ölen Cumhurbaşkanı Reisi için Hamaney’e taziye ziyaretinde bulundu.

Niye?

Bu ilgi karşılıksız mı?

*

Laik “Türkiye”ciler ile “dindar”-muhafazakâr “laik Türkiye”ciler, İran’da bir (eksik gedik, kusurlu da olsa) “İslam devrimi” yaşanmış olmasından çok rahatsızlar..

Bu rahatsızlık, son tahlilde Şia’nın İslam anlayışındaki eksiklik ve yanlışlıklardan kaynaklanmıyor, bu devrim yüzünden Türkiye'nin “İslamî” durumunun sorgulanıyor oluşundan ileri geliyor.

Aynı rahatsızlık şimdilerde Afganistan’a karşı da sergileniyor.. Türkiyeciler “Ben Afganistan’ın az zeki, hiç çevik, ve aynı zamanda Amerikan tipi ahlâklı olanını severim” modundalar.

Türkiye’de “seçilmiş” bir milletvekili TBMM’de “Ne bu Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık riyakâr yemini!.. Ben fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir insan olarak bu ilke ve inkılaplara bağlı olmak zorunda mıyım?! Değilim işte!” dese Meclis’ten yaka paça dışarı atılacakken bu Türkiyeciler bunu hiç dert etmezler, Afganistan’da bazı okullara kız öğrencilerin devamının bir süre ertelenmesi yüzünden karalar bağlarlar.

Hak ve hukuka çok bağlılar, haksızlık ve zulüm kimden gelirse gelsin karşı koyma kararlılığı taşıyorlar ya, yerlerinde duramıyorlar, taa Afganistan’a buradan laf sokuşturuyorlar.

Geçmişte de özellikle Suudi Arabistan rahatsızlık konusu oluyordu.. Fakat Selman’ın nursuz oğlu Türkiyecilerin yüreğine su serpmeye başladı.

İran, açıkça İslam devleti olduğunu, Şeriat’i benimsediğini söylüyor, Türkiye ise “Varsa yoksa Atatürk ilke ve inkılapları” diyor.

“Laik Türkiye”ciler, İran tümden dinsiz olsa daha fazla memnun olacaklar..

O zaman ellerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin (“resmen” olmayan, yok durumundaki) müslümanlığıyla iftihar etme ve övünme fırsatı geçecek.

Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmesi, “Selanikli ölü Mustafa Atatürk’e teslim olmuşluğu” bırakıp “Hayy ve Kayyum Allah’a teslim olmuşluğu” benimsemesi (İslam devleti olması) ne yazık ki bunların umurunda değil.

Bugünkü laik (siyasal dinsiz) halinden şikâyetçi oldukları görülmüyor..

Düzenden şikâyetleri varsa da bu, “İslamîlik eksikliği”nden değil, “batılılaşma eksikliği”nden, Batı tipi demokrat olamamasından kaynaklanıyor gibi görünüyor.

*

Bunların bir de İranlı rejim muhaliflerinin söylemlerine sarıldıkları müşahede ediliyor.

Kuşkusuz bu muhaliflerin eleştirilerinin tümden haksız olduğu söylenemez..

Ancak, bu muhaliflerin özellikle de sesi çok çıkanlarının (Batılılar tarafından sesi duyurulanların) şikâyetlerinin ardındaki etkenin ya menfaat paylaşımında görece olarak ikinci plana düşmüş olma ya da “devletin laikliğini (siyasal dinsizliğini)” isteme olduğu görülüyor.

LGBT’si, İstanbul Sözleşmesi vs. olan, İslam’a rahatça hakaret edebilecekleri, irticadan dem vurabilecekleri, “devletin laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olduğunu ilan edecek bir İran istiyorlar.

Yoksa, “Ne bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı arasında ayrım yapılıyor, bazıları aşağılanıyor, ayrıca Sünnî kardeşlerimiz mağdur oluyorlar, Şia ile Sünnîliğin en azından eşit konumda olduğu bir İslam devleti istiyoruz” diyor değiller.

Bu muhalifler, bizim İran’ı beğendiğimiz noktalarda beğenmiyor, beğenmediğimiz noktalarda da ya beğeniyor ya da bunu “üzüntüden uzak bir alâka ile” seyrediyorlar.

Dolayısıyla, İranlı muhaliflerin sözcülüğüne soyunarak İran’a atıp tutanların kendilerini sorgulamalarında fayda var.. Bana arkadaşını, söylem yoldaşını, dert ortağını söyle, sana kim olduğunu ve derdinin ne olduğunu söyleyeyim.

*

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, bugünkü (24 Mayıs 2024 tarihli) yazısına şu başlığı atmış: “Türkiye niçin İran tarafından kuşatılıyor?

Eğer gerçekten durum buysa, Kaplan’ın yazısına şu başlığı atması gerekirdi: “Türkiye İran tarafından kuşatılmasına niçin kayıtsız kalıyor?

İran bunu yapıyorsa senin devletinin eli armut mu topluyor, neyi bekliyor?

İran doğuda bizi kuşatmış.. Ona “Kalk öte git, senden bıktım, uzaklaş” deme şansımız yok.

Burada sorun, İran’ın Suriye ile olan bağlantısı..

Ancak, bu İran’ın suçu değil, Suriye’ye sırt çevirip onu İran’ın kucağına iten sensin..

Bunun sebebi senin hırsın ve ABD’nin “gazına gelmen”.. Hırslarını dizginleyememiş olman.. (2003 yılında Irak’a ABD ile birlikte çöreklenme fırsatını kaçırmış olmaktan üzüntü duyduğunu yakın zamanlarda bile dile getirmiş olan Erdoğan’a “Geçti Irak’ın pazarı, sür eşşeğini Suriye’ye” denilmemiş olmasını çok isterdim.)

*

Empati sadece bireyler arası ilişkilerde değil, devletler arası ilişkilerde de önem taşır..

İran açısından bakıldığında da, senin Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Irak, Irak Kürt Yönetimi, ve hatta Ermenistan ile iyi ilişki kurmaya çalışman, İran’ın “NATO müttefiki laik (siyasal dinsiz) Türkiye tarafından kuşatılması” olarak yorumlanabilir.

Onların da aklına bu gelir.

Bunu hiç düşündün mü?

Sen Türkiye’nin kuşatılıyor olduğunu düşünecek zekâya sahipsin de onlar aptal mı?!

Dünyada bir tek akıllı sen misin?!

*

Yusuf Kaplan’dan söz etmişken, yazısını da olduğu gibi kesip kırpmadan buraya almakta fayda var.

Sözlerinde ne kadar haklı, ne kadar haksız, okurlar karar versinler.

Ancak, ona bazı itirazlarımız olacak.. Bunları kendisine yöneltilmiş sorular olarak düşünsün..

Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.. Aklımıza yatmayan hususları sormazsak zihnimizdeki istifhamlardan nasıl kurtulacağız?!

Evet, Yusuf Kaplan’ın yazısı şöyle:

Benim İran yazılarım, İran düşmanlığından kaynaklanmıyor. Mezhepçilik hastalığından da kaynaklanmıyor.

İran düşmanlığı da yapmıyorum, Şiî düşmanlığı da.

Aksine İran’ın kitlesel, ürpertici bir Sünnî katliamı yaptığını, “vahdet, vahdet” diyerek büyük bir vahşet gerçekleştir-diğini görüyor ve buna dikkat çekiyorum. Buna dikkat çekmek mezhepçilik yapmak mıdır?!

Mezhepçi Şiî İran, kimsenin gözünün yaşına bakmadan yüzbinlerce masum Sünnî Müslümanı katledecek, biz de “bu yaptığınız şey vahşettir, yapamazsınız!” diye çıkışınca mezhepçilik mi yapmış olacağız?

Yok öyle yağma!

Kaldı ki, İslâm dünyasının, tarihinin en zorlu dönemlerinden birinin eşiğinden geçtiği, Müslümanların birbirlerine omuz vurmaya değil omuz vermeye şiddetle ihtiyaç duydukları bir zaman diliminde mezhepçilik yapılır mı? Olacak iş midir bu? 

İRAN NE YAPMAK İSTİYOR? 

Konuşulması gereken şu: İran ve içimizdeki İrancılar hem sürekli olarak “vahdet, vahdet” diye slogan atıyorlar hem de İran her yerde vahşet yapıyor, Sünnî kanı akıtıyor oluk oluk… Buna sessiz kalınır mı? Olacak iş midir bu?

Suriye’de tam yarım milyona yakın Sünnî Müslüman kanı akıttı bu İran. Dile kolay! İnanılır gibi değil!

Ne için akıttınız Suriye’de yarım milyon masum insan kanını?

Sünnî Suriye’nin yarısı Suriye’den sürüldü!

Çok büyük bir tezgâh var burada. İngilizler, Yahudiler ve İranlılar bölgenin kaderini silbaştan yeniden belirleyecek, İslâm’ın kalbini hem Şiîleştirecek hem de Fars emperyalizmine teslim ederek İslâm dünyasının omurgası demek olan Sünnî İslâm’a büyük darbe vuracak, İslâm’ın tarihin akışını değiştirecek büyük bir medeniyet meydan okuması gerçekleştirmesini imkânsız hâle getirecek gelecek bin yılı belirleyecek büyük bir tezgâh!

Türkiye’nin kuşatılmasıdır bu aynı zamanda.

Emperyalistler tarafından değil, doğu komşusu İran tarafından kuşatılması.

Niçin bu şekilde kuşatılıyor Türkiye?

Şunun için: Sünnî dünyanın durdurulması Türkiye’nin kuşatılmasından geçer!

Siz kimsiniz?

Ne işiniz var Suriye’de?

Suriye’de emperyalistlerle mi savaştınız, mazlum Sünnî Müslümanların mirasının kökünü kazıyarak, Sünnî Müslümanların şehirlerini, mesela Halep’i harabeye çevirerek, hem Halep’te hem de bütün Suriye genelinde, Irak’ta Sünnî katliamı yaparak hangi emperyalistle savaştınız?

Emperyalistlerin yapmaya bile cesaret edemeyeceği katliamı siz yaptınız, hâlâ da yapmaya devam ediyorsunuz!

Aşağılıksınız siz!

Ortadoğu babanızın çiftliği olmuş: Bir taraftan İsrail, bir taraftan emperyalist Batılılar ve vekil savaşçıları uşakları, bir taraftan da siz Sünnî Müslümanların kökünü kazıyacak büyük bir savaş, büyük bir katliam yapıyorsunuz!

Allah sizin belanızı versin!

Allah sizi perperişan etsin!

DİKKAT! TÜRKİYE, ŞİMDİ DE İRAN TARAFINDAN KUŞATILIYOR! 

Türkiye’nin güneyi, Doğu’daki Şiî komşusu (!) İran tarafından işgal ediliyor ve kuşatılıyor!

Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Körfez ülkeleri ve Yemen ile birlikte bütün Arabistan yarımadası devrimden bu yana yarım asır bile geçmeden mezhepçi Şiî İran rejimi tarafından işgal edildi, nüfus yapısı katledildi, hallaç pamuğu gibi savruldu yerle bir edildi, Sünnî nüfus bölgeden sürüldü, yerlerinden yurtlarından uzaklaştırıldı, Sünnî akîdevî, fikrî, kültürel, sosyal ve tarihî miras yağmalandı, tecavüze uğratıldı, iz bırakılmayacak kadar yok edildi!

İran, Irak’ta, Suriye’de mezhep haritalarını, etnik haritaları yeniden çizdi, çiziyor bizim gözümüzün içine baka baka üstelik de. Sadece bizim gözümüzün içine baka baka değil, bütün Arapların, bütün dünyanın gözünün içine baka baka haritalarla oynuyor…

Kimsenin gıkı çıkmıyor!

Bütün bunlar İran devriminden sonra oldu. İran’ın seküler şahlık döneminde Fars yayılmacılığı gibi bir projesi yoktu, olamazdı da zaten. Tutmazdı bu. Ama ne zaman ki İran’da devrim oldu, o zamandan itibaren İran, bütün Arabistan Yarımadası’na yerleşti adım adım…

Fars yayılmacılığı, seküler şahlık rejimi zamanında değil, sözümona İslâmcı İran devrimi zamanında hız kazanıyor ve kök salıyor!

Bu çok düşündürücü ve sinsi bir strateji.

İran’ın derdi, Fars yayılmacılığı.

Batılı emperyalistlerin (Amerikalıların, Amerika’ya hükmeden Siyonist vesayet rejiminin) tek derdi, Şia yayılmacılığı.

Batılılar, Şia yayılmacılığı üzerinden İslâm dünyasını, bin yıldır İslâm dünyasının kurucu, konumlandırıcı ve koruyucu öncü kolu olan ama yüz yıldır seküler vesayet rejimi ile kapana kıstırılan Türkiye’yi durdurdurma ve kuşatma savaşı veriyorlar!

Biz ise, henüz başımıza ne geldiğini bile görebilecek durumda değiliz!

Böyle giderse, İran, bölgeye yerleşecek ve Sünnî dünya asla özgürlüğüne kavuşamayacak. Bu kez Batı emperyalizminin yanısıra bir de Fars / Şiî emperyalizminin pençesinde kıvranacak, ölüm kalım savaşı verecek…

Benden hatırlatması…

*

Görüldüğü gibi, Kaplan “Allah sizin belanızı versin! Allah sizi perperişan etsin!” diyor.

Bu bana Fethullah’ın meşhur bedduasını hatırlattı.

Benzerlik sadece bedduacılıkta değil, Fethullahçılar da acayip İran düşmanıydılar.. Bu işin şampiyonluğu onların elindeydi..

Ancak, Kaplan’a biraz sakin olmasını, bedduadan vazgeçmesini tavsiye ederim.

Çünkü komşun belaya uğradığında, perperişan olduğunda bundan sen de zarar görürsün.

Allahu Teala, yıllarca PKK’ya ev sahipliği yapan, Müslüman Kardeşler mensuplarına olmadık zulmü reva gören Suriye’nin belasını verdi, perperişan oldular, fakat o perperişanlık bize de sirayet etti, bizim de sırtımıza yük oldu..

Bela geldi mi, iyi kötü ayırmıyor, herkesi vuruyor.

Yarın İran parçalanırsa (Ki bu gidişle er geç parçalanacak gibi görünüyor) bundan en çok zarar gören muhtemelen Türkiye olacak..

Böyle bir durumda İranlılar Taliban yönetimi altındaki Afganistan’a gitmezler, akın akın Türkiye’ye gelirler.

*

Burada şunu da belirtelim, bu dostluk ve düşmanlık işleri son derece girift ve karmaşıktır, beklenmedik sürprizlere açıktır..

İmam Maverdî “İnsanın düşmanları dostları arasından çıkar, başka yerden gelmez” diyor.

Erbakan-Erdoğan, Bahçeli-Akşener, Akşener-İmamoğlu, Erdoğan – Abdüllatif Şener, AK Parti – FETÖ ilişkilerinin seyri bundan haber veriyor.

Hz. Ömer de “Düşmanından uzaklaş, dostuna karşı da ihtiyatlı ol” diyor.

İhtiyatlı ol, çünkü bir gün düşmanın olabilir, düşmanlık yapabilir.

Yine, hadîste belirtildiği gibi, düşmanlıkta da ölçüyü kaçırmamak, durulacak yeri bilmek gerekir.. Bir gün yüz yüze bakma, yan yana gelme durumu ortaya çıkabilir.

Mesela, bir Bahçeli’nin, bir Süleyman Soylu’nun, bir Numan Kurtulmuş’un geçmişte Erdoğan için söylediklerini buraya alsam, bilmeyenlerin dudakları uçuklar.

Evet, düşmanlıkta da ölçülü olmak gerekiyor ve de düşmanın bile felaketini, yok olmasını istememek en akıllıca tavırdır..

Çünkü onun yokluğuyla doğacak boşlukta nelerin ortaya çıkacağını bilemezsiniz..

*

Tarihten örnek verelim.. Timur’un Altınordu Devleti’ni ezmesi, Moskova’nın önünü açtı, bugünkü Rusya’nın teşekkülünü sağladı.

Şunu unutmayacaksın: Birşeyi yok ederken başka birşeyin önünü açarsın..

Mesela bu laik düzen doğuda medreseleri, tekkeleri, tarikatları ezerken laik (siyasal dinsiz) bir Kürtçülük hareketi ve PKK adlı (kuruluşu itibariyle aşırı sol eğilimli) terör örgütü için araziyi hazırlamakta olduğunu anlayamadı..

Nerede durması gerektiğini bilenler, güçlerini korurlar.. Bilmeyenler ise, düşmana zarar veriyorum derken kendi sonlarını da hazırlarlar.

Mesela Evliya ÇelebiSeyahatname’sinde, Kanunî Sultan Süleyman’ın “Osmanlı’nın kendi döneminde batıda doğal sınırlarına ulaştığı” kanaatine vardığını, daha ötesinin zorlanmaması yönünde tavsiyede bulunduğunu dile getiriyor..  

Evliya, bir elçilik heyeti içinde Viyana’ya da gitmiş, bu şehri de gezip görmüş, tanımış durumda.. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kendisiyle görüştüğünü, Viyana ile ilgili uzun uzadıya sorular sorduğunu anlatıyor..

Merzifonlu, Kanunî’nin yapamadığını yaparak adını tarihe altın harflerle yazdırmak istedi, fakat işler (kendisinin basiretsizlik, firasetsizlik, tedbirsizlik, nobranlık, istişaresizlik ve öfkeli kibrinin de etkisiyle) umduğu gibi gitmedi.. Söz konusu hadisede Merzifon’un hata ve hilekârlıkları bir değil, iki değil.. Hem yalan söyleyip Padişah’ı aldattı, hem de Avusturya ile olan barış anlaşmasını önemsiz bir bahaneyle bozdu.. Sonrası malum..

Fakat şu anlaşılıyor ki, Kanunî’de sıradışı bir “siyasî akıl” ve basiret, bir bilgelik vardı.. Öngörü ve sezgileri güçlüydü.

*

Benzer bir “siyasî deha”yı Bismarck’ta da görüyoruz..

Düşmanlarını hiçbir zaman (eline fırsat geçtiği halde) tümden ezmedi, yok etmeyi düşünmedi..

Mesela Avusturya ordusunu mağlup ettiğinde generalleri Viyana’nın artık avuçlarının içinde olduğunu, orayı işgal etmek için yürümekten başka yapmaları gereken birşey bulunmadığını söylediklerinde buna izin vermemiş, Avusturya ile bir barış antlaşması imzalamıştır..

Daha önce de Fransa’yı mağlup ettiğinde daha ileriye gitmek mümkünken Alsace-Lorraine’i almakla yetinmişti..

Bu şekilde Fransa ve Avusturya cephelerinde arkasını sağlama aldıktan sonra kuzeyde Danimarka’ya yönelmiş, fakat orada da açgözlülük yapmamış, kanaatkâr davranmıştır..

Çünkü o “sürdürülebilirkalıcı” bir barış istiyor, “barışa son veren barış”lar yapmaktan kaçınıyordu..

Aynı siyasî akıl Hitler’de bulunmadığı için Almanya sonradan felaket yaşadı.

*

Benzer bir politik uyanıklığı, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı mağlup eden İngiltere’nin dışişleri bakanı Lord Curzon’da da görüyoruz..

İstanbul’un yine Türkler’e bırakılması gerektiğini düşünüyordu.. Çünkü İstanbul müttefiklerden kime bırakılsa diğeri bundan rahatsız olacaktı.. Ayrıca eski müttefik Rusya da burnunun dibinde güçlü bir işgalci devlet görmek istemezdi..

Yine, Anadolu’nun eskiden olduğu gibi Türkler’e bırakılması gerektiğini savunuyordu.. Anadolu’nun işgal edilmesinin ve Türkler’in devletsiz bırakılmasının ya da fazla hırpalanmasının uzun vadede kendileri için zararlı sonuçlara yol açacağını düşünüyordu..

Bunun yerine Türkler’e (kapitülasyonların kaldırılması, kabotaj hakkının tanınması gibi) bazı maddî tavizler verilmeli, fakat karşılığında ondan, onu İslam dünyasının gözünden düşürecek bedeller alınmalıydı; İstanbul’un değil Anadolu’daki bir şehrin başkent olması, Ayasofya’nın ibadete kapatılması, halifelik kurumunun “siyaset dışı” hale getirilmesi vs..

Curzon bu planlarını, İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla anlaştığı taşeronu Selanikli Mustafa Atatürk eliyle hayata geçirdi.

(Konunun teferruatı, ilgili yazı dizimizde mevcut.. Ayrıca Curzon’un yeni Türkiye ile ilgili planlarına dair sözleri Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” ve “Lord Curzon” maddelerinde yer alıyor.)

*

Yusuf Kaplan’ın sözlerine dönelim..

İran’a “Siz kimsiniz? Ne işiniz var Suriye’de?” diyor.

Tuhaf bir soru.. Mantığını anlamak mümkün değil.. Suriye diye bir devlet var, ve bu devlet İran’a “Gel bana yardım et!” demiş.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, İran’ın orada olmasına itiraz etmek mümkün değil.

Ancak, İran savaş suçları işlemişse, bunun üzerinde durmak, hesabını sormak gerekir.

Burada yanlış yapan, yanlış yerde duran, maalesef Türkiye..

Bunu, bu ülkenin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin açıkladı.. Türkiye ile Suriye heyetleri Adana’da dostça görüşmeler yaparken Türkiye, ABD’nin (emperyalistlerin) gazına gelerek Suriye’ye müdahale kararı aldı.

Böyle bir karar alındığını, ABD ile bu konuda anlaştıklarını Korgeneral Pekin’e söyleyen kişi, şu anki Dışişleri Bakanı, dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan.

Yine, dönemin kültür bakanı Ertuğrul Günay da, konunun bakanlar kurulu toplantısında gündeme geldiğini, altı ay içinde Şam’ın ele geçirileceğinin ileri sürüldüğünü, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ise “Altı ayı bulmaz” diye konuştuğunu, kendisinin itirazlarını duymaya tahammül edemediklerini açıklamıştı.

Ne de olsa kahraman Merzifonlu Mustafa’nın torunları..

Bu torunlardan Yusuf Kaplan, İran’a, “Suriye’de emperyalistlerle mi savaştınız?” diye soruyor.

Emperyalistlerle savaş hassasiyeti güzel..

Ancak, Suriye’ye ABD’nin girmesinde, orada Kürtler’i kullanmaya başlamasında İran’ın bir suçu yok.. Olsaydı söylerdim, İran babamın oğlu değil.

Peki ya Türkiye?.. Türkiye’nin suçu var mı, yok mu, cevabı Kaplan versin..

*

Değerli kardeşim, ne yazık ki Erdoğan, Şubat 2016’da Güney Amerika dönüşü uçakta gazetecilerin sorularına cevap verirken, Irak’ı işgal edecek ABD askerlerinin Türkiye’den geçmesine izin veren 1 Mart tezkeresini şu sözlerle savundu:

Ben 1 Mart tezkeresinin yanındaydım. 1 Mart tezkeresi ilk anda kabul edilip Türkiye Irak’ta olsaydı, Irak’ın durumu böyle olmazdı. 1 Mart tezkeresinde çıkacak netice Türkiye’yi masaya getirecekti. O zaman Bush, benle yaptığı görüşmelerde bir ricada bulundu. Ama maalesef biz kendi arkadaşlarımızın yanlışıyla başbaşa kaldık.”

Erdoğan bunları söylerken “Irak’ta düşülen hataya Suriye’de düşmek istemiyordum” da demiş bulunuyor.

Suriye’de hataya düşmedi ve manzara ortada..

Muhterem kardeşim, bize masal anlatma, herşey sadece şiirsiz şair İsmet yaşarken olup bitmedi, biz de yaşamdan payımızı aldık.. Sen bunları yazabildiğine göre kim bilir nerde yaşıyorsun, Mars’ta mısın, Ay’da mı, her neredeysen Dünya’ya inmende fayda var.

*

İmdi, İranlılar’da (tıpkı Türkiye’deki Türklük yaygarası gibi) bir Fars milliyetçiliğinin bulunmadığını söylemek mümkün değil..

Çünkü, resmî dili Farsça ve Fars kültürü bir şekilde öne çıkarılıyor..

Fars milliyetçiliği Şah döneminde daha fazlaydı, eskiye göre azalmış olsa da varlığını sürdürüyor.

İranlılar’ın İslam tarihini yorumlayışları da Farslılıkla ilişkili.. Ali Şeriati’nin Hz. Ömer devrinde İran’ın fethini anlatan satırlarını okuduğumda onda da bir Fars milliyetçiliği bulunduğunu farketmiştim.

Ancak, İran devletine atfedilen bu tür kusurların (Ki bunlar gerçekten kusur) aynısı daha fazlasıyla Türkiye için de varit.

Buradan İran’a verip veriştirmek marifet değil.. İran’da oturup Türkiye’ye atıp tutmak da kolay.. Mesele şu: Sen aynı yanlışları Türkiye Cumhuriyeti Devleti de yaparken buna ses çıkarmıyor, hatta dolaylı destek veriyorsan, İran’a yönelik eleştirilerin bir “devlet hizmeti” kabul edilebilir, fakat ne “müslüman aydın”a yakışır bir tavır sergilemiş olursun, ne de (dürüst ve doğru tarihçilik, objektif gazetecilik veya bilimsel uluslararası ilişkiler analistliği açısından bakıldığında) tutarlı ve adil bir bakış açısı benimsemiş olursun.

*

İran’ın mollalarının şunu anlaması kendi hayırlarınadır: Her ne kadar müslüman ülkelerle olan ilişkilerinde dikkatli bir dil kullanıyorlarsa da halktaki Şiî fanatizmini törpülemeleri gerekiyor.

Bunu yapmadıkları sürece Sünnî kitlelerle “sürdürülebilir ve kalıcı” iyi ilişkiler kurmaları mümkün olmayacaktır.

Türkiyecilerin de artık şunu farketmeleri gerekiyor: Türkiye’deki samimiyetsiz Sünnîlik edebiyatı ile bir yere varamazsınız.. Şu anda Türkiye’de Sünnî literatür mevcut laik (siyasal dinsiz) rejimi aklayıp paklamak için çarpıtılıyor, istismar ediliyor.

Dini olmayanın (din içi) mezhebi olur mu?!

Türkiye Cumhuriyeti’nin dini yok ki mezhebi olsun!

“Dinime dahleden bari müselman olsa!” Hem din iman nedir bilmiyor hem de laf şişmanı herkesten.

*

Son olarak Yusuf Kaplan’a şunu söyleyelim: İslam’ın geleceğini laik (siyasal dinsiz) Türkiye parantezine hapsediyorsun.

Bunun için delilin nedir?

Bu konuda bir ayet ya da hadîs varsa söyle de bilelim.. Cahil kalmayalım.

Yoksa sana vahiy mi geliyor, Allahu Teala sana Türkiye’nin gelecekteki rolleri ile ilgili vaadlerde mi bulundu?

Sen peygamber misin?

“… De ki: (Buna dâir) Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah sözünden aslâ dönmez, yoksa Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

“Hayır! Kim bir kötülük yapar ve günâhı kendisini kuşatırsa, işte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.” (Bakara, 2/80-81)


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi     MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-   D...