"ETKİ AJANI" MI, "ARTİZLİK" MERAKLISI BİR KENDİNİ BİLMEZ KİFAYETSİZ MUHTERİS Mİ? HANGİSİ, SİZ KARAR VERİN

 











WALDO İSMET, NEDEN AKLIN BAŞINDA DEĞİL?

 

Birileri bize şu iki yaklaşımı “benimsetmeye” çalışıyorlar:

Birincisi şu anlayış: Modern teknolojiden yararlanacaksanız, modernizmin (çağdaş Batı uygarlığının/medeniyetinin) “laik kültürel projesi”ni de almak zorundasınız.

Bunu (zamanında Türk Genelkurmayı tarafından da misafir edilip ağırlanmış olan Almanya'da mukim) anti-İslamcı Prof. Bassam Tibi şöyle ifade ediyor:

“Köktendinciler, modernizmin teknik-bilimsel yönünü, laik kültürel projesinden ayırmak istiyorlar ve seçici davranarak sadece işlevsel yönünü almak istiyorlar.”

Tibi’nin bu sözleri, 7 Mayıs 1997 tarihinde, tam da 28 Şubat Süreci yaşanırken Milliyet gazetesinde yayınlanmış olan "İslamcılar yarı-modernist" başlıklı röportajında yer alıyor.

Aynı röportajında şöyle bir cümlesi de var: 

“Köktenciler modernitenin teknoloji yanını kabul ediyor, ama kültürel yanını, yani demokrasiyi, insan haklarını, akılcılığı, din-devlet ayrımını ve insan yaratıcılığını reddediyor.”

*

Türkiye’deki Batıcılar (Atatürkistler), Prof. İlter Turan’a göre, tam da Tibi’nin istediği şeyi yapıyorlardı:

Batı yanlısı düşünce tarzını benimseyenler, uygarlığın bileşik bir bütün olduğunu, teknoloji ve kültür gibi iki bileşkeye ayrılamayacağını öne sürüyorlar. Değişim, modern teknolojinin benimsenmesiyle sınırlı kalamazdı. Eğer imparatorluk parçalanmaktan ve yıkılmaktan kurtarılacaksa, değişim kültürel dönüşümü de içermek zorundaydı.”

(İlter Turan, “Türkiye’de Din ve Siyasal Kültür”, Çağdaş Türkiye’de İslam, ed. Richard Tapper, çev. Özden Arıkan, İstanbul 1993, s. 42-43.)

Turan’ın ifadelerinde eksik olan, önceliğin teknolojiye değil kültüre verilmiş olması ve teknolojiye bir türlü sıra gelmemiş olmasıydı.

Ortada bir teknoloji bulunmadığı için, teknolojinin (“Batı kültürünün taklitçisi” boş kafa İsmet’in Heidegger ve Sombart gibi isimlerden arakladığı) mevhum özüne ve manevi yanına teslim olmuş insanlar da bulunmuyordu, ama bir başka kültüre teslim oluş vakıası herşeye rağmen yaşanıyordu.

*

Görüldüğü gibi, düşüncesiz düşünür müsveddesi “artiz” İsmet, tam da (Prof. İlter Turan’ın görüşlerini özetlediği) Batıcılar (Kemalistler/Atatürkistler) gibi düşünüyor.

Uygarlığın (medeniyetin) bileşik bir bütün olduğunu, teknoloji (teknik) ile kültürün birbirinden ayrılamayacağını savunuyor. (İsmet kalpazanıyla ilgili diğer yazılarda bu anlama gelen ifadelerini aktardık.)

Sıkı bir Atatürkist gibi akıl yürütüyor.

Ancak, Atatürkistlerden daha hin ve daha kurnaz..

*

Atatürkistler ve de (Prof. Bassam Tibi gibi Türk olmadığı için Atatürkist olmayan fakat Batıcılıkta onlardan geri kalmayan) diğer anti-İslamcılar gibi Müslümanlar’a doğrudan saldırmıyor, “beşinci kol” faaliyeti yaparak cepheyi içeriden çökertmeye çalışıyor.

Sömürgecilerin canını çok sıkan ve başını ağrıtan, Bassam’ın da onlar hesabına şikayetçi olduğu bir dertten Batılı efendilerin kurtulması için suret-i haktan gelerek şeytanî bir görevi ifa ediyor.

Müslümanlar’a, “Batılılar’ın canını sıkmayalım, teknolojiye sırt çevirelim, hatta o kadar sırt çevirelim ki, teknolojiyi hatırlattığı için medeniyet kavramına bile düşman olalım. Bugünkü teknoloji gâvur malıdır, onun bir ‘öz’ü, dini imanı vardır, ondan tümden uzak duralım, traktör çikletsiz olmaz lo!” diyor.

Kısacası İsmet, Bassam’ın hin ve daha hain versiyonu.. 

Kelek karpuza benzer şekilde içi Bassam gibi kırmızı, dışı ise yeşil.. (Daha doğrusu dışı da kırmızı, fakat Müslümanlar’ı aldatmak için yeşile boyanmış.)

*

Fırıldak İsmet bu zırvaları ne zaman seslendiriyor?

Tam da Erbakan’ın ortaya çıkıp Müslümanlar adına ağır sanayiden, teknolojiden söz ettiği, Batıcı Atatürkistlere “Batı’nın kültürünü bütün rezaletleriyle birlikte aldınız, teknolojisinden ise uzak durdunuz, biz tam tersini yapacağız, kendi kültürümüze sahip çıkarken Batı’nın teknolojisini alıp onları bu alanda da geçeceğiz” dediği sırada..

Ve tam bu esnada eskinin sıradan solcusu komünist İsmet birden bire hidayete eriyor, Amentü diye bir şiirimsi laf kalabalığı karalayarak, “derin” mirahorların altına çektiği beyaz ata binip İslamcı şair prens pozlarıyla meydana fırlıyor.

Avaz avaz bağırıyor: “Durun lo, herşey ben yaşarken oldu, teknoloji ve medeniyet Müslüman’ın nesine gerek.. Biz Batılılar karşısında, toplu tüfekli İngiliz askerlerine mızrakla hücum ederek telef olan Afrika Hotantoları gibi medeniyetsiz ve teknolojisiz olmalıyız.”

Merhum Necip Fazıl “Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap” diyor, hokkabazlığın küçüğünden yakınıyordu.

İsmet'inki büyük hokkabazlık.. Çevirdiği dolap da şaşaalı..

*

Yazıya başlarken şunu dedik: Birileri bize şu iki yaklaşımı “benimsetmeye” çalışıyorlar:

Birincisi şöyle: Modern teknolojiden yararlanacaksanız, modernizmin (çağdaş Batı uygarlığının/medeniyetinin) “laik kültürel projesi”ni de almak zorundasınız.

Sorun şurada ki, Müslümanlar bunu kabul etmiyor, bunların ayrı şeyler olduğunu söylüyorlar.

Bu da, Prof. Bassam gibilerin dile getirdiği gibi, Batılı sömürgecilerin canını sıkıyor.

Ne yapılması lazım?.. Laikleşmeyen (siyasal dinsiz olmayı kabul etmeyen) Müslümanlar’ın teknolojiden uzak durmalarının sağlanması lâzım.

E, bunu yasaklayarak yapmanız kolay değil.. 

En iyisi, istihbarat (gizli servis) taktiklerini hatırlatır şekilde Müslümanlar’ı aldatıp ikna etmek, onların teknolojiden “sözde” kendi “İslamî duyarlılıkları” gereği uzak durmalarını sağlamak.

Soru şu: 1970’li yıllarda FETÖ’yü, PKK’yı icat eden MİT-CIA konsorsiyumu, Siyasal İslamcı diye bilinen kesim için de İsmet gibileri devreye koymuş mudur, koymamış mıdır?

*

Kabul ettirilmek istenen ilk yaklaşımı söyledik: Modern teknolojiden yararlanacaksanız, modernizmin (çağdaş Batı uygarlığının/medeniyetinin) “laik kültürel projesi”ni de yanında almak zorundasınız.

Gelelim ikinciye..

İkincisi, teknoloji hakkında "yeni bir Amentü" getiriyor, modern fakat lafta anti-modernist bir "metafizik öğreti" icat ediyor.

Buna göre, modern teknoloji öyle bir “öz”e sahiptir ki, onun elinden yakanızı kurtaramazsınız. Ona hükmetmeniz mümkün değildir, o size hükmeder.

O bir tür kontr-tanrıdır.

Şeytan’dan “Eûzü Besmele” ile Allahu Teala’ya sığınıp kurtulmak mümkündür, ama teknik Besmele de tanımaz.

Teknolojiye Besmele’nin gücü yetmez.. Teknolojinin “manevî” gücü Besmele’ninkinden fazladır.. 

E peki çare ne, ne yapmak gerekiyor?.. Tek çare teknolojiden uzak durmak.

İşte bu anlayış, fırıldak İsmet’in üç masalından birini oluşturuyor.

Şiirsiz şair İsmet, Türkiye’nin çapsız bir solcusu iken müslümanlığını ilan edince koyunun olmadığı yerde keçi çelebi olarak arz-ı endam etmiş ve de saçmasapan masallarıyla İslamcı gençlerin zihnini ifsat etmişti.

Hâlâ da ifsat ediyor.. 

Zehiri altın tas içinde ve bal ile sunmak adettendir.. İşte İstiklal Marşı sevdası gibi teatral şovların ardındaki sır bu.

*

Tam da İsmet’in “hidayet”inin yaşandığı sıralarda, dünya çapında şöhreti olan bir Batılı gerçek düşünür müslümanlığını ilan etmişti: Roger Garaudy.

Türkiye’nin düşüncesiz 'artiz' şovmeni İsmet’in zırvalarının aksine Garaudy, Müslümanlar’ın Batı kültürü ve teknolojisi karşısında takınacağı tutumn “seçicilik ve eleştirellik” olması gerektiğini söylüyordu. (Roger Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, çev. Cemal Aydın, İstanbul 1990, s. 93.)

Garaudy’ye göre, Müslümanlar, bilim ve tekniği İslam’ın “amac”ına “araç” olarak bağımlı kılmalı ve “eleştirici ve ayıklayıcı” bir bütünleşmenin mümkün olduğunu göstermelidirler. (Roger Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, çev. A. Zeki Ünal, 2. b., Ankara 1998, s. 274.)

Ahmet Cevdet Paşa’nın teklifi de aşağı yukarı buydu:

“Ahmed Cevdet Paşa’nın dediği gibi, ‘yeni bir medeniyyet yoluna gidilmek’ fikrinin ortaya çıktığı bu dönemde ‘İşin başından başlanmayup kuyruğundan tutulmuş, bu binanın temeline bakılmayup sakfin (tavanın) nakşine özenilmiş; ya’ni Frengistan’da münteşir (yayılmış) olan fünun (fenler) ve sanayiin neşr ü tervicine himmet olunmak lazım gelürken enhar-ı medeniyyetin getürdügi hass ü haşak, israf ü sefahete aldanılmış idi’.”

(Bekir Karlığa, “Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Yeni Bulunan Bir Fizik Kitabı Tercümesi ve Onsekizinci Yüzyılın Başında Osmanlı Düşüncesi”, Bilim-Felsefe-Tarih, Sayı 1, Mayıs 1991, İstanbul: Hikmet Neşriyat, s. 325.)

Cemil Meriç’in ifadesiyle, Paşa şunu söylüyordu:

“(Vaka-i Hayriye’den) Sonra da sırf taklit yoluna gidildi. Bunda da ifrat edildi. Binanın temeline ve duvarlarına bakılmadı, nakşına özenildi.”

(Cemil Meriç, Bir Facianın Hikayesi, Ankara 1981, s. 120.)

*

Yani Batıcılarımızda bir seçicilik vardı, fakat bu, yanlış bir seçicilikti ve “eleştirellik”ten yoksundu.

Garaudy’ye göre, Müslümanlar’ın önünde tek değil çifte tuzak mevcuttur: “Batılı büyüme ve kültür modeliyle körükörüne bir bütünleşme” ya da “Ortaçağ geleneği olmayan herşeyin toptan reddi”. (Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 274.)

“Gelenekçiler”in, geleneği “Ortaçağ geleneği” olarak adlandırması nedeniyle Garaudy’yi suçlamaları ve Ortaçağ kavramının Batı’nın tarih yorumunun ürünü olduğunu ileri sürmeleri mümkündür.

Fakat bu durumda, “modernlik” kavramının da aynı şekilde Batı’nın tarih yorumunun ürünü olduğunu hatırlamaları ve önce kendilerinin bu kavramı terk etmeleri gerekir.

Üstelik, Garaudy’nin değil fakat kendilerinin tutumu bir çelişki içermektedir; modern olana onun kendi kavramlarıyla karşı çıkarken, “modernlik” eksenli söylemin egemenliğini (“öteki” rolünü gönüllü olarak üstlenerek) ürettiklerini fark edememektedirler.

*

Herşeyden önce, İslam açısından Hz. Peygamber (s.a.s.) sonrası dönemin zamansal olarak bir bütünlük taşıdığını görmek gerekir.

Müslümanlar için “Ortaçağ”, İslam öncesidir. Ahmet Cevdet Paşa’nın, Tezâkir adlı eserinde, Hicret öncesini Kadîm, sonrasını ise Yeni Zamanlar olarak adlandırması tesadüf değildir. (Ş. Teoman Duralı, Çağdaş Küresel Medeniyet, İstanbul 2000, s. 64, dn. 66.)

Yeni Zamanlar’ın Batı’ya ait kurumlarını (onlar böyle tanımlıyor ve sınıflandırıyor diye) “modern ve geleneksel” olarak ikiye ayırmak zorunda değiliz.

Yaklaşımımız eğer “hak-batıl” ayrımı ekseninde şekillenirse, tekniğe salt teknik olduğu için “batıl” diyemeyeceğimizi görürüz.

Ama “hak ve batıl” ayrımını unutup “modern ve geleneksel” ayrımını benimsersek, yani bir Batılı gibi düşünmeye başlarsak, “geleneksel” olan hesabına “modern” herşeye ve bu arada tekniğe de karşı çıkmamız mümkün olabilir.

Doğal olarak bu “Batılı” yürüyüşümüz yine Batılı “üstad”ların izinde devam edecek, tekniğe neden mesafeli durmamız gerektiğini Batı’nın (Heidegger ve Sombart gibi) çağdaş “aziz”lerinden (modern saint) öğreneceğizdir.

Sonra da, kendilerine “gelenekçi” rolü biçtiğimiz köklü İslamî kurumları “geleneğe sırt çevirmekle” suçlayacağızdır.

*

Her halükârda hatırlanması gereken, gelenek ile sanayileşme arasında zorunlu bir karşıtlık ilişkisi kurulamayacağıdır.

Sosyoloji ve sosyal psikoloji, “olması gereken” değil “olan”la ilgilenir; deskriptiftir, normatif değildir; norm getirmez, “olan”ı açıklamaya çalışır. Bu disiplinler (her ne kadar ideolojiden tümüyle soyutlanamasalar da) metafizik spekülasyonlara itibar etmeme iddiasındadırlar.

Bir sosyal psikolog, Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı şöyle der:

“... gelenekler, sanayileşmeye karşın devam edebilir, Japonya’da görüldüğü gibi. Ayrıca, kültürel yayılma ve taklit yoluyla, sanayileşme olmadan da bir toplumda modern kişilik eğilimleri belirebilir. Fransız etkisiyle Tunus’da görüldüğü gibi.”

(Çiğdem Kağıtçıbaşı, İnsan ve İnsanlar, 6. b., İstanbul 1985, s. 281.)

Kağıtçıbaşı’nın kullandığı “kültürel yayılma” ve “taklit” kavramları önemlidir.

Meselenin temelinde “teknolojinin özü” diye ifade edilen metafizik “kuruntu”lar değil, “taklid”e yol açan yenilgi psikolojisi yatmaktadır.

Bu noktayı İbn Haldun şöyle açıklar:

“Nefis ve kalp daima kendi kavimlerine galebe çalmış ve kendi kavmine boyun eğdirmiş olanların olgunluk ve üstünlüklerine inanır. Bu da, kendisinin ona boyun eğmesinin tabiî sebeplerden değil, kendisini yenen kimsenin kemal ve fazilet sahibi olmasından ileri gelmiş olduğu inancında olmasından ve bu hususta yanılmasından ileri gelir. Yenilen kimse buna inandıktan sonra, bütün iş ve hareketlerinde kendini yeneni örnek edinir ve ona benzemeye çalışır. Yahut kendisine üstün gelen kimsenin galebesinin asabiyetten (toplumsal dayanışmadan), şecaat ve kuvvetten ileri gelmeyip, onun alıştığı adet, mezhep [ideoloji] ve mesleğinden [yolundan] ileri geldiği vehmine kapılır, bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır. İşte bu gibi sebeplerden dolayı yenilgiye uğrayan kimse giyim ve kuşam, hayvana binmek [ulaşım araçları], silahlanmak ve bütün diğer hal ve işlerinde kendisini yeneni örnek edinir. Bütün etraf ve ülkelere baktığında, ahalisinin çoğunlukla, kendilerini koruyanların ve hükümet askerinin [bürokrat ve memurlarının] giyim ve kuşamını kendilerine örnek edinmiş olduklarını görürsün. Çünkü onlar kendilerine galebe çalmıştır. Bir kavim diğer bir kavimle komşu olup, o kavim komşusu olan diğer kavimden üstün ise, büyük ölçüde üstün olan kavme benzeme ve o kavmi örnek edinme hali görülür. Bu, çağımızda Endülüs’te de gözükmektedir. Bu ülkedeki Müslümanlar, kendilerine galebe çalmakta olan Galleri kendileri için örnek edinir, giyim ve kuşamları, birçok adet ve halleri itibariyle onlara benzemeye çalışır, onlar gibi duvarlarına ve su havuzlarının ve evlerinin duvarlarına resim ve heykeller çizer ve korlar. Bunları gören, bu hallerin istila belgesi olduğunu hikmet gözü ile görebilir.”

(İbn Haldun, Mukaddime, C. 1, çev. Zakir Kadirî Ugan, İstanbul 1990, s. 375-376.)

*

Tanzimat’ın mimarı İngiliz uşağı Mustafa Reşit soytarısı, “Biz medeniyetsiz hiçbir şey olamayız. O medeniyet de, sadece Avrupa’dan bize gelir” derken (Bilâl Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İstanbul 1992, s. 124.), İbn Haldun’u bir kez daha haklı çıkarmaktan başka birşey yapmıyordu.

Mustafa Reşit’in temelini attığı rezaleti kemale erdirme şerefi bir başka Mustafa’ya, Selanikli zampara Mustafa Atatürk’e nasip oldu.

Tıpkı zamparanın İngiliz ilke ve inkılapları gibi Tanzimat projesi de bir bilim ve teknoloji veya sanayi hamlesi değildi, kültürel ve sosyal içerikli bir reform paketiydi:

“Tanzimat geniş anlamda bir ‘kültürel değişme’ olayıdır; bir medeniyetten başka bir medeniyete, bir kültürden başka bir kültüre geçme isteğinin ifadesidir.... Bu kültürel değişikliğin ideolojisi ‘Avrupalılaşma’; araçları ise ‘bürokrasi’ ve ‘ekonomi’dir.” (A.g.e., s. 125.)

Les lois d’Imitation (1890, Taklit Yasaları) adlı kitabını yazınca Durkheim’la çatışmak zorunda kalan Gabriel Tarde (Bkz. Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul 1994, s. 128.), insanların kişisel farklılıklarına rağmen nasıl olup da benzer davranışlar göstererek bir sosyal düzen kurabildikleri sorusuna cevap olarak, “Toplum taklittir” diyordu. (G. Tarde, The Laws of Imitation, New York: Henry Holt, 1903, s. 74’ten aktaran Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 16.)

1908 yılında ilk defa “Sosyal Psikoloji” adı altında bir ders kitabı yayınlayan Amerikalı sosyolog E. A. Ross, Tarde’ın etkisiyle, taklidin sosyal davranışın anahtarı olduğunu öne sürmüştür. (Kağıtçıbaşı, s. 16.)

Taklit, amaçsız bir çaba değildir elbette. Kağıtçıbaşı’nın ifadesiyle:

“... sevilen, beğenilen iletişim kaynağı, ... aynı zamanda taklit edilebilecek ya da özdeşleşilebilecek bir kişi olarak belirebilir. Örneğin, güzel bir sinema yıldızının bir sabun reklamını seyreden 16 yaşındaki Ayşe, o yıldıza benzeyebilmek ya da onunla özdeşleşebilmek için o sabunu kullanmaya başlayabilir”. (A.g.e., s. 173.)

Leon Mann’a göre de, “Özdeşlemenin ödülü veya ondan beklenen sonuç; statü, tanınma, desteklenme ve kabul edilmedir.” (Leon Mann, Social Psychology, Brisbane: John Willey and Sons, 13rd ed., 1984, s. 127.)

Ve “insanlar, kendi saygınlıklarını yükseltmek için hep kendilerinden daha saygın kimselerle beraber görünmek, ilişkiler kurmak isterler”. (Kağıtçıbaşı, s. 143.)

(O yüzden “entel” olma meraklıları kimi zaman, “entel” olarak ün yapmış kişileri körükörüne destekler, onların yanında yer alırlar.

Statü açısından gelecek vaat etmediğini düşündükleri mekan ve şahıslardan ise bucak bucak kaçarlar.

“Derinler” İsmet gibi boş beleş adamlarını geniş eleman ağı, araç ve personel desteği ile parlatırlar, saygınlık budalası aptal sinekler de bu zehirli bal tabağına üşüşürler.

Sonunda derinler bile kendi uydurdukları yalana inanmaya başlar, kendi diktikleri kumdan şatoya hayanlık duyarlar.)

*

Tarih bir tekerrürse eğer, bunun en çok “taklit” olarak ortaya çıktığı söylenebilir.

Bizanslılar’ın Trakya üzerinden Hun saldırılarına maruz kaldıkları sıralarda, kılık-kıyafet ve saç-sakal traşı alanında da “Hun modası” ülkeyi kasıp kavurmuştu. (Bkz. Prokopius, Bizans’ın Gizli Tarihi, çev. Orhan Duru, 3. b., İstanbul 1999, s. 49-50.)

Meşhur Romalı tarihçi Tacitus da, Romalılar tarafından işgal edilen İngiltere’de Roma’nın (“dil”den giyim kuşama kadar) her alanda taklit edildiğini anlatır.

Garaudy, Cezayirli bir alimin, Şeyh İbrahimî’nin şöyle dediğini nakleder:

“Batılı kültürü benimseyenlerin en kötü kusuru, İslam’ın gerçeklerinden bütünüyle bir habersizlik ve İslamî kültürü en iyi bilenler olarak kendilerini gösterenlerin en kötü kusuru, çağımızın problemleri ve gereklerinden bütünüyle bir habersizliktir.” (Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 271.)

Günümüz Türkiyesi sözkonusu olduğunda, “çağımızın problemleri ve gereklerinden bütünüyle (veya kısmen) bir habersizlik”, İslamî kültürü en iyi bilenler olarak kendilerini gösterenlerin elbette bir kusurudur, ama en kötü kusuru değildir. Onların kahir ekseriyetinin en kötü kusuru, İslam’dan da (Kur’an, Sünnet ve deyim yerindeyse “gerçek gelenek”) pek fazla haberdar olmayışlarıdır.

Bunun bir sonucu olarak Türkiye’de tarih bir kez daha tekerrür ediyor, Batı’nın tekniğine duyulan hayranlıktan hareketle onun kültür ve medeniyetini, siyasal kurumlarını ve laik dünya görüşünü ithal etme geleneği bugün de kendi mecrasında emin adımlarla ilerliyor.

Müslümanlar bir kez daha Batı’nın “laik kültürel projesi”ni savunan Batıcılar haline geliyorlar.

Onların ürettikleri kavramların alıcısı haline geliyor, o kavramları “tüketiyorlar”.

Batı’yla (ırkçılığı ve ulus-devleti putlaştırıcı söylemlerle) sözde hesaplaşınca, onların laikliklerinin (siyasal dinsizliklerinin) “tüketen”i ve ortağı olmak onlar için onur kırıcı olmaktan çıkıyor. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."