tarikatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarikatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SUFÎLİK İSTİSMARCILARIYLA (Kİ İSTİSMARI SÜRDÜRMEK İÇİN "DEVLET"Çİ OLMAK ZORUNDALAR) MÜCADELE ETMEK GEREKİYOR, SUFÎLİKLE DEĞİL!

 



Risale-i Nur talebesi gazeteci Mustafa Kaplan’ın aktardığına göre, bir şakirdi, merhum Bediüzzaman'ın Nurculuk yaftasından hoşlanmadığını söylemiş:

Şimdi bu tabir çok hoşuma gitmiyor. Çünkü, insafsız insanlar ondan başka ma’nâ çıkarıyorlar. En iyisi, Nurculuk yerine, nurların, Kur’ân’ın şâkirdleri, tilmizleri denilmeli’ buyurmuşlardı. Bu hatıranın hürmetine biz de ‘Nurculuk’ tabiri yerine ‘şâkird, tilmiz’ tabirini kullanıyoruz.” (Son Şahitler, c. 1, s. 354)

Kaplan, bundan hareketle, “Evet, biz de Nurcu kelimesini kullanmıyoruz. ‘Biz Kur'ân şâkirdiyiz, Risâle-i Nûrları okuyoruz’ diyoruz” diyor.

Ancak, Kur’an’dan çok fazla haberi yok gibi görünüyor.

*

Neden bunu diyoruz?

Facebook hesabından yaptığı şu paylaşımından dolayı:

Efendiler! Bizim ölçümüz “Kur’ân ve Sünnet” değil mi? Eğer Müslümân isek, bütün hâdiseleri ve fiilleri bu ölçülere göre tartmamız gerekmiyor mu? “Evet” demeyenlere sözüm yok, diyenlerle berâber isterseniz bütün yeryüzünü bir teftîş edelim; nerede, kimin ameli o ölçülere uyuyor? Ma’bedlerin içini ve Ka’be’yi dahi kaybettik mi kaybetmedik mi? Dünyânın üstünde yaşanacak bir karış yer kaldı mı? Günâhsız geçen bir ânımız var mı?

Peki, bu çıkmazdan kurtuluş ümîdimiz var mı? Bakın Müslümânların ülkelerine, devletlerine, ordularına, cemâatlerine; hangisinin eliyle insânlık kurtuluşa çıkabilir? Sâdece “Gazze” herkesin gözünün önünde yanıyorsa, artık insânlık da, Müslümânlık da bitmiştir. Kıyâmetin kopmaması için gözle görünen bir maddî sebeb kalmamıştır!..

Sâdece Allah’ın bir vaadi var ki, Rasûlullah Efendimiz (sav) müjdelemiş: Hz. Mehdî (as) ve Meryem’in oğlu Ísâ (as)! “Zuhûr ve nüzûl” dışında álemde hiçbir yeşil ışık kalmamıştır. Ümmetin de tek ümîdi burasıdır. Biz de bunu sık sık nazarlara sunuyoruz ki, kitleler ümidsizliğe düşmesin; zîrâ ümidsizlik küfürdür.

Maddî ve ma’nevî işâretler, 2025-2027 yıllarında böyle bir müjdenin gerçekleşebileceğini haber veriyor. Mustafa Kaplan’ın üzerine basa basa söylediği budur. Ammâ…

Bir: Vaad eden Allah’tır, ama Allah’ın her vaadini yapma mecbûriyyeti yoktur, kimse O’nun irâdesine ipotek koyamaz. Dilerse yapar, dilemezse yapmaz veyâ başka zamân yapar. “Lâ ya’lemü’l-gaybe illâllah” esâstır. Hiçbir istihrâc, çıkarım, işâret, bu káideyi delemez.

İki: Beşeriyyet –hepimiz dâhil- öyle bir kurtuluşu hak etti mi? Allah kıyâmeti koparsa, hak değil midir? İnsanlığın dibe vurduğu bir zemînin hakkı mıdır felâh, huzûr, sükûnet?

Daha sözü uzatmak istemiyorum. Bendeniz, Allah’ın vaadine, Rasûlünün müjdesine gönülden inanıyorum. Yapsa da, yapmasa da, te’hír de etse, inancım değişmez. Peygamberlerin kıssaları rehberimizdir. Bizim ise günâhtan başka imtiyâzımız yoktur.

*

Bizim ölçümüz ‘Kur’ân ve Sünnet’ değil mi?” diyor.

İyi diyor. Da, yukarıya aldığımız laflarının ölçüsü Kur’an değil.. Kendi kafasından ürettiği hurafe.

Marifetullah” bahsinde de sınıfta kaldığının farkında değil.. Ne yazık ki daha Allahu Teala’yı tam tanıyamamış..

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Sakın Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Allah, azîzdir ve intikam alandır.” (İbrahim, 14/47)

“Onlar, Allah verdiği sözden asla dönmeyecek olduğu halde, tehdit edildikleri azabı hemen getirivermeni istiyorlar. Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 22/47)

“Bu, Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden asla dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/6)

“(İlimde rüsuh sahibi olanlar derler ki:) Rabbimiz! Hakkında şüphe olmayan bir günde insanları bir araya getiricek olan muhakkak ki sensin! Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez.” (Al-i İmran, 3/9)

 “(Yahudiler) ‘Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacak’ dediler. De ki: Allah’tan söz mü aldınız; -böyleyse Allah sözünden dönmeyecektir- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Bakara, 2/80)

Allahu Teala’nın vaadinden dönmeyeceğini bildiren başka ayetler de var. Mesela Zümer Suresi’nin 20’nci, Ra’d Suresi’nin 31’inci ayetleri.

Mustafa Kaplan’ın yukarıya aldığımız türden laflarına “Kur’an’ı ölçü alarak” baktığımızda onun “bilmeyenler”den ve “ilimde rüsuh sahibi olamamışlar”dan olduğunu farkediyoruz.

Bununla birlikte, günahkârlığının farkında olması bir meziyet.

Bizim ise günâhtan başka imtiyâzımız yoktur” diyor.

Hatta, “Günâhsız geçen bir ânımız var mı?” sorusunu yöneltiyor.

Günahları arasında bu türden yazılarının da yer alıp almadığı hususu üzerinde düşünmesinde fayda var gibi görünüyor.

*

Mustafa Kaplan sadece Kur’an’ı değil, okuduğu Risale-i Nur’u da anlamamış.

Bediüzzaman şöyle diyor:

Hulf-ül va'd ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celal ve kudsiyetine yanaşamaz.” (Sözler, Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat)

“İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir vechile hulf ve hilafa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilaf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun.” (A. y.)

“İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelal'in va'dine iman ve itimad et. Ona va'dinde hulfetmek muhaldir.” (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam)

*

Mehdî ve “nüzul-ü İsa (a.s.)” meselesine gelince..

Evet, hadîslerden, onların geleceği anlaşılıyor.

Ancak, zamanı konusunda açık bir bildirim yok.. 2025, 2027, 2030 vs. diye tarih verenler, bu konuda açık bir delil getirebiliyorlar mı?

Hayır!.. Tahmin vs. söz konusu.. Bunlarda ise yanılma da, isabet de olur.. Fakat bu tür tahminleri “Allah’ın vaadi” katına yüceltmek cehalettir. (Öyle bir cehalet ki, frensiz gidildiğinde son durak, "haham ve rahiplerin rab edinilmesi"ne benzer bir şirk olabilir.. Hatta ondan da kötü, çünkü böyleleri bazen "tarih"leri ulemadan da değil, kahinlerden, astrologlardan, falcılardan, medyumlardan vs. alıyorlar.)

Söz konusu tahminleri yapanlar için “Çuvalladılar netekim” demek gerekirken onları sorgulamayıp Allahu Teala’ya (Kur’an ayetlerini de gözardı ederek) haşa döneklik izafe etmek büyük bir cüretkârlık ve had bilmezlik.

Allahu Teala için değil vaadinden dönmek, vaîdinden dönmek bile mevzubahis olamaz.

 (İbn Arabî’nin Cehennem azabı hakkında bu türden zırvaları, sözde keşfiyatı var.. Ancak bu zırvası, diğer birçok zırvası gibi, orijinal değil. Kendisinden önce bunu savunanlar olmuş ki, İmam Gazalî İhya’nın ikinci cildinin sonlarında bu türden iddialarda bulunanlara cevap veriyor.)

*

Kaplan’ın, yukarıya aldığımız paylaşımında “Bakın Müslümânların ülkelerine, devletlerine, ordularına, cemâatlerine; hangisinin eliyle insânlık kurtuluşa çıkabilir?” dediğini görüyoruz.

Bir başka paylaşımında ise, “… sekiz sene önce yazdığımız bir beyânnâmeyi, dört sene önce burada paylaşşım. Sufizm tehlikesine dikkat çekmişiz!” diyor.

Sufizm dediği, tarikatlar..

Günümüzde tarikatların büyük ekseriyetinde iş olmadığı kesin de, sufîliğin bir aslı esası, sahicisi yok mu?

Sufîlik nerden tehlike oluyor?

Türkiye için konuşmak gerekirse, sufîliğin günümüzde yozlaşıp çığırından çıkmasında laik (siyasal dinsiz) devletin de etkisi ve katkısı var.

Bu ülkede sufîliğin öncelikle laik (siyasal dinsiz) devletin “örtülü” operasyonlarının, laikleşme ve demokrasi (demosperestlik, halkın çoğunluğuna taparlık) eksenli "güncellemeciliğinin" nesnesi olmaktan kurtarılması gerekiyor.

*

Ancak, Mustafa Kaplan’ın laik (siyasal dinsiz) devlete “İslam'dan ve tarikatlardan elinizi çekin!” demek yerine, onları tarikatlara karşı harekete geçmeye çağırdığını görüyoruz.

Sözünü ettiği “beyanname”de şu ifadeler yer alıyor:

"İslâm ülkelerinin hemen her yerinde, Afganistan’da, Pakistan’da, Somali’de, Nijerya’da, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de sofizm hareketi mensubları Amerika’yı desteklemektedir.

"I5 Temmuz’da ülke olarak yaşayarak gördük ki, bir cemaat devleti ele geçirecek güce erişmiş! Devletin kılcal damarlarına sızan cemaatler, hiç Diyanetin kontrolüne girer mi? Bilakis onlar Diyaneti kontrol altına alacaklardır. Diyanet müfettişlerinin bu tür yapıları kontrol edemeyeceği geçmiş tecrübelerle bilinmektedir.

Şu an meşrûiyyeti yokken devlete kafa tutabilen yapılar meydanda iken, Diyanet bu cemaatleri meşrulaştırırsa, devlet yeni 15 Temmuz’lardan kurtulabilir mi? Sofizm hareketinin bir parçası olan FETÖ ile mücadelede zorlanan devletimiz, hareketin bilinmeyen unsurlarının birleşmesi hâlinde ne yapabilir?

"Ayrıca unutulmamalı ki, sofizm hareketinin başında bulunan hiçbir şeyh Diyanetin toplantısına bizzat gelmez, kendi yerine bir vekili gönderir. Diyanet çocuklarla muhatab olur. İhtiyac olduğu zaman kendileri Diyaneti çağırıp ayaklarına getirirler. Bu ise izzet-i İslâmiyyeyi kırmaktır. Diyanet İşleri Başkanı şahsı namına, kendi adına o tür ziyaretleri yapabilir, ama Diyanet Kurumunu ve Müslümanları temsilen yapamaz.

"Diyanet bu hatâsından vaz geçmeli, Müslümanlara bu hakareti yapmamalıdır. Böyle bir hareket, Kur’ân’a hakarettir, Hadîse hakarettir, Dîne de hakarettir, Memlekete de hakarettir… Her Müslüman, hak olmak şartıyla bir fikri kabul edebilir. Fakat, bu fikrin bir mensûbiyyeti ifade etmesi, “ca’cısı” “cu’cusu” olamaz.

Yani, kimseye karışmadan herkes kendisi ferd olarak bunu takip edebilir, cemaatçi olamaz. “Şafiîler böyle gelsinler, Hanefileri böyle ayrı toplayalım” gibi şeyler olamaz. Bu, dînde tefrikadır. Tefrika kabul edilemez. Herkes ferdî olarak bir meşrebi, bir mezhebi taklit ve takdir edebilir; ona mahsustur.

"Bunu cemaatleştirmek, örgütleştirmek suretiyle canlandırmak şer’an haramdır."

Dört sene önce söylediklerimiz bugün için de geçerli değil midir? Evvelâ kendi içinde millî birliği te'mîn etmesi gereken devletimizi biz uyarmazsak, kim uyaracak?

*

İlk paragrafta söylediklerini vakıa yalanlıyor.. Bir defa, Afganistan’da ABD’ye karşı mücadele eden Taliban mensuplarının önemli bir bölümü tarikat mensubu. (Afganistan’a gidip İçişleri Bakanı ile görüşmüş olan birisi bana, onun Nakşî şeyhi olduğunu söylemişti.)

Sufî bilinen birilerinin Amerikancı olmaları sufîliklerinden değil, sahici sufî olamamalarından kaynaklanıyor.

Mesela, (ABD ve İsrail güdümlü) 28 Şubatçıların karşısındaki en gür seda olan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, Amerikancı mıydı?!

Beyannamenin ikinci paragrafına geçelim.. FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü), sufî bir hareket mi ki onu örnek veriyorsun?!

Fethullah, “devlet”in adamıydı, palazlanıp güçlenince “ulusal” ligden “uluslararası” lige transfer oldu.. 

İşin trajikomik yanı ise, onun bu şekilde “sınıf atlamasını” sağlayan da devletin kendisiydi.

*

Üçüncü paragrafa gelelim.. Şeriat’te (Papalık benzeri) “diyanet işleri başkanlığı” diye bir makam ya da kurum mu var?!

Üstelik, söz konusu olan “laik (siyasal dinsiz, Şeriat’i “iplemeyen”) devletin yasalarına bağlı” bir başkanlık..

İzzet-i İslamiyeymiş.. Yesinler senin izzetini!

Yazar bir de “cemaatleştirmekten, örgütleştirmekten” söz ediyor.

Yani tekkeler, dergâhlar yasak olsun öyle mi?..

Diyelim ki sen bir Hanefî alimisin, ders verirsen ve ders halkan genişlerse fiilen bir medrese kurmuş ve örgütleşmiş, cemaat haline gelmiş olursun.. Sosyolojinin çarklarının dönmesine engel olamazsın. (İnzivaya/uzlete çekilirsin, ya da çekilmek zorunda kalırsın, bırakılırsın, o başka.)

Aynı şey Risale-i Nur dersleri için de geçerlidir.. Topluca ders yaptığınızda cemaatleşirsiniz.

Laik öğretim kurumlarında bile benzer bir durum yaşanıyor.. Bir Mülkiye cemaati, Galatasaray Lisesi cemaati oluşuyor. 

*

Tefrikaya gelince..

İşte bu şekilde sufîlik (tarikat) düşmanlığı yapmak, tefrikanın ta kendisidir.

Laiklik (siyasal dinsizlik) tandanslı bir birlik ve beraberlik, İslam’ın istediği birlik ve beraberlik midir?!

*

Günümüzde devletler, “tehlike” olarak gördükleri kesimleri parçalayıp bölerek, aralarına nifak sokarak idare ediyorlar.

Her tarafa ajan (suret-i haktan gelen bir tür "gönüllü" kayyum) yerleştiriyor, söz konusu yapıları suhuletle içeriden ele geçiriyor ve kontrol altına alıyorlar.

Bakarsın ki “selefî” görünümlü bir ajan, tarikatçılara küfreder, tekfir edip cehenneme yollar, en ağır hakaretleri yapar, bunun sonucunda da tarikatçı, bütün selefîleri aynı torbaya koyup düşman beller.

Yahut bir “özde ajan sözde tarikatçı”, Nurcu diye bilinenlere ipe sapa gelmez suçlamalar yöneltir, onların tasavvuf ve tarikat düşmanlığının coşup kabararak zirve yapmasına neden olur.

Devletlerin istihbarat örgütleri hedef aldıkları "sivil" gruplara her zaman (daha doğrusu hiçbir zaman) doğrudan saldırmazlar. 

Taşeron kullanırlar.

*

2014 öncesinin Türkiye'si için konuşalım.. 

Diyelim ki sen Fethullahçılara “gıcık” oluyor ve bunu söylüyordun.. 

İstihbarat teşkilatları seninle uğraşmak istediklerinde Fethullahçılar arasındaki ajanlarını harekete geçirip onlar üzerinden sana oyun kurabilirler(di). 

Bu, seninle uğraşan her Fethullahçının ajan olmasını gerektirmez. Bir ajanın diğer Fethullahçıları dolduruşa getirmesi yeterlidir. 

(Kaset çekimleri de böyle yapılır; sana tutup mini etekli telekız göndermezler, senin vasıtanla irşad olacak, hidayetini derinleştirecek "irşad heveslisi mütedeyyin bayan" gönderirler, ılık sudaki kurbağa gibi yavaş yavaş haşlanır kıvama gelirsin ve yoluna şantaj kurbanı devletçi "kaset gazisi" olarak devam edersin.. 

Böyle şeyler, çağdaş devletlerin ultra çağdaş gizli servislerinin doğasının/fıtratının/"şakile"sinin ayrılmaz parçası durumunda.. "Ayılana gazoz, bayına limon" babından erkeğe kadın, kadına erkek gönderirler.. TRT'nin MİT'i anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinin son bölümlerinde MİT'çi Korkut'un hedefteki Kraliçe kod Kate'e sırnaşıp asılarak kur yapması senarist cahilliğinin ürünü değil. "Mevzubahis olan vatansa namus da teferruattır" netekim. 

Zaten Selanikli Mustafa Atatürk'leri de Kâzım Karabekir Paşa'ya "Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdurlar.... din ve namus telakkisini kaldırmalıyız" dememiş miydi?! 

Atatürkist birileri istihbaratçılara, "Dini ve namusu olanlar istihbaratçı olamaz" şeytanî mottosunu ezberletiyor olabilirler mi?)

Dolayısıyla, kuklaların bol ve ucuz olduğu bir ülkede yaşıyorsan, FETÖ gibi devletin laik (siyasal dinsiz) serasında yetiştirilmiş hormonlu kuklaları bırakıp kuklacılar üzerinde kafa yormak zorundasın.


DEVLET, DÜZEN, DİN VE DİYANET














“Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyet döneminden beri özgür bir kurum değil, siyasetin emrindedir. Bu yüzden de ciddi konulara el atamaz hale geldi.”

Bunu diyen kişi, birçok eser yazmış bir emekli Diyanet görevlisi..

Ali Rıza Demircan.

Habertürk’ten Kübra Par’a bunları söylemiş. (https://www.haberturk.com/ilahiyatci-ali-riza-demircan-dan-tarikat-cikisi-1795683)

Kübra Par’ın ona yönelttiği bir soru şöyle:

İstanbul Müftüsü bu hafta, “Tarikatları denetleyecek bir yapının kurulması lazım” dedi. Tarikatları denetleyecek bir yapı kurulmalı mı sizce?

Demircan’ın cevabı şöyle:

“İstanbul Müftüsü çok değerli bir kardeşimizdir ama olaylar göründüğü gibi değildir. Benim kanaatime göre, Türkiye’deki bütün tarikatlar MİT’in denetimindedirMİT’in onay vermediği bir yapılanma olmaz.”

Burada denetimden kasıt, “kontrol”.

MİT, tarikatlara ve cemaatlere yerleştirdiği elemanları (ya da birtakım vaatler yahut tehdit ve şantajla angaje ettiği kişiler) ile onları kontrol altına alır, yönlendirir.

Söz konusu cemaat ve gruplarda dönen dolaplar, yapılan uçuk kaçık yenilikler, benimsenen akla ziyan yeni söylemler, o topluluklara mensup birtakım sivri zekâların icatları gibi görünür, gerçekteyse icatların asıl mucidi MİT’tir.

Bazen MİT, eğer cemaat lideri bu tür icatları veto ediyorsa, doğrudan ona yönelir.

Vefatından önce merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca’yı ziyaret edip işbirliği teklifinde bulunmaları gibi.

*

Demircan’a yöneltilen bir başka soru şöyle:

Son dönemde “FETÖ’den boşalan yerlere belli başlı tarikatlar yerleşmeye çalışıyor” iddiası gündeme geliyor. Siz buna dair bir şey gözlemliyor musunuz?

Demircan, cevabında şöyle diyor:

Tarikatların yüzde 80’i İslam’a zararlıdır. “İslam’a zarar veren devlete de zarar verir mi?” tartışması benim alanımın dışında. …

Evet, Demircan’a göre, İslam’a zararlı bu tarikatlar aynı zamanda MİT’in denetiminde.

Dolayısıyla devlete (devletin laikliğine, “siyasal dinsizliğine”) zarar verecek durumda değiller.

Yüzde 20’lik kısım da zaten kendi canının derdinde.

*

Demircan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ben devleti de, Diyanet’i de samimi bulmuyorum. Özel sektöre ait büyük kanalların dışında, en az 500 tane de mahalli kanal var. Bu kanalların bir tanesinde sağlam bir din anlatılmıyor. Peki, bu millete dinini kim öğretecek? …”

Devlet, aslında samimi.. Açıkça “Ben dinsizim” diyor.

Ayrıca “Atatürkçüyüm, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlıyım, sen ister buna şirk de, ister putperestlik, umurumda değil” mesajını veriyor.

“Kıblem Anıtkabir’dir” demeyi de unutmuyor.

Samimi olmayan, daha doğrusu devletin samimi olma hürriyeti tanımadığı, samimi olamayan kurum, Diyanet.

Öyle ki, bu Diyanet, laik (siyasal dinsiz) devleti için savaşıp ölen ateist ile Ataistin bile sanki Allah yolunda cihad etmiş gibi şehit olduğunu ilan etmek zorunda.

*

Demircan, Kübra Par’ın “Neden sizi konuşturmuyorlar?” şeklindeki sorusuna ise şöyle cevap veriyor:

“Beni radikal buluyorlar. Türk toplumunun ya da devletin istediği sınırlar içinde bu dini anlatmıyo­rum. …”

Evet, bu devletin laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) din için koyduğu sınırlar vardır.

Nasıl Siyasal İslam, siyasal dinsizliğe, kendisinin devletinde (İslam devletinde) izin vermezse, küfür devletlerinin siyasal dinsizliği de, Siyasal İslam’a (İslam’ın siyasetine), kendi devletinde izin vermez.

Yasaklar.. Yasaklıyor.

İslam, “Biz dinsiz (laik) devlet olamayız” der, dinsizlik için sınırlar koyar, laik (siyasal dinsiz) devlet de “Biz din devleti olamayız” diye konuşur, din için sınırlar koyar, aklınca Allahu Teala'ya sınırlar getirir, küfrünü ilan eder.

Ancak, İslam ile (siyasal dinsizlik) arasında samimiyet ve dürüstlük farkı vardır.

Bu fark, uçurum kadar büyüktür.

*

Siyasal İslam, olduğu gibi görünür. Sahte özgürlükçülük yapmaz. Dinsize, “Sen benim devletimde benimle aynı haklara sahipsin” diyerek yalan söylemez.

Laik demokrasi ise sular seller gibi yalan söyler.. "Düzen"i yalan üzerine kuruludur. Hem İslam’ı siyasal alanda yasaklar, hem de din ve vicdan hürriyeti masalları anlatır.

İnsanların çoğu da aptal olduğu, bu basit gerçeği anlamalarını sağlayacak kadarcık bir zekâdan bile mahrum bulundukları için, bu yalana kolayca inanırlar.

Aptal numarasına yatan dünyaperest kurnazlar ise, bu yalana inanmış görünmeyi kişisel veya zümrevî ayrıcalıkları, kazanımları, istikballeri ve bekaları için gerekli görürler.

*

Evet, sizi radikal bulduklarında, dini “devletin istediği sınırlar” içinde anlatmadığınızda, sizi konuşturmazlar.

MİT’in gönüllü olarak denetimi altına girmezseniz, ya da denetimine gönülsüzce de olsa rıza gösterip eylem ve söylemlerinizi onun standartlarına uygun hale getirmezseniz, sizin sesinizi keserler.

Tabiî sizi hapse bile atsalar tümden susturmaları mümkün değildir (Tümden susturma ölümle olur), fakat kendi kendinize konuşur, kendiniz söyleyip kendiniz dinlersiniz. Bir de takip için MİT'çiler dinlerler. 

Kitlelere ulaşamazsınız.

Çünkü MİT, denetim altındaki gönüllü ya da gönülsüz taşeronları ile sizin etrafınızı boşalttırır, yalnız kalırsınız.

*

Demircan, “İmam hatiplerde verilen din eğitimini nasıl buluyorsunuz?” şeklindeki soruya ise şöyle cevap veriyor:

Türkiye’de imam hatipler, ilahiyat fakülteleri ciddi İslam âlimi yetiştirmez ama demokratik, laik insan tipini yetiştirir…..”

İşte dobra dobra, dürüstçe konuşmak böyle oluyor.

Ciddi İslam âlimi olduğunuz zaman Şeriatçı olursunuz, MİT’in denetimine girmezsiniz, ve size “Siyasal İslamcı, İslamcı, radikal” vs. derler.

("Derin"ler, Şeriatçılığı itibarsızlaştırmak için, gecekondu tipi prefabrik Aczmendi tarikatının şeyhtanı Müslüm Gündüz gibi rezil kepaze olmuş zır cahil soytarılara Şeriatçılık yapma görevi ve izni de verebilirler, o ayrı konu.)

Şu ilahiyatçılar camiasına bir bakın bakalım, kaç kişi demokrasiyi (yani insanların çoğunluğuna tabi olmayı Allahu Teala’nın indirdiği hükümlere tabi olmaya tercih etmeyi) ve laikliği (siyasal dinsizliği) tenkid ediyor, bunları reddediyor?

*

Demircan şunu da söylüyor:

“… Kuran-ı Kerim’in mealinin bile baştan sona okunmadığı bir fakültede din eğitimi olur mu? …  Bir yığın laf ü güzaf. Devlet böylesini istiyor. Devlet, düzeni sorgulayacak adam istemiyor.”

Evet, devlet, düzeni sorgulayacak adam istemiyor.

Devlet kim? Düzen ne?

Devlet, itibarî bir kavramdır, fiilen var olan, siyasetçiler ve bürokratlardır, senin benim gibi vatandaşlar.

Anayasa hukukçusu Prof. İbrahim Kaboğlu’nun ifadesiyle “Kendi başına 'devlet' kavramı olsa olsa devleti yönetenleri ifade eder”. (https://artigercek.com/politika/prof-dr-kaboglu-yargi-devletin-degil-hukukun-emrinde-olabilir-76285h)

Bunların devlet olarak görünmelerini sağlayan mekanizma ya da manivela ise örgütlü oluşlarıdır. 

Kurumsallaşmadır.

Bu örgütlülük ya da kurumsallaşma, onlar arasındaki dayanışmanın (İbn Haldun’un tabiriyle asabiyetin) çimentosudur.

Söz konusu örgütlülük ve kurumsallaşmanın esasını dünyevî menfaatler (ayrıcalıklar da dahil her tür kazanımını koruyarak güven içinde yaşama, istikbalini sağlama alma) oluşturduğu halde, buna manevî, hatta mukaddes kılıflar uydurulur, menfaat dayanışması yüce değerlere bağlılık gibi sunulur.

*

Nitekim, Allahu Teala, kitabında, Hz. İbrahim a.s.’ın, mensubu olduğu devletin yöneticilerine ve milletine şöyle seslendiğini bildirmektedir:

Ve (İbrâhîm onlara) dedi ki: “(Siz) ancak dünya hayâtında aranızdaki meveddetten dolayı, Allah'tan başka birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü bazılarınız bazınızı inkâr edecek ve birbirinizi lânetleyeceksiniz. Varacağınız yer ise ateştir; (o gün) sizin için hiçbir yardımcı da yoktur!” (Ankebut, 29/25)

Putlar, yüceltilmiş şahıslar da olabilir, (haç, bayrak, totem, boz kurt kafası, nevruz ateşi, heykel, anıt mezar gibi) birtakım semboller de olabilir.

Hatta bazen, (Hz. İsa a.s. örneğinde olduğu gibi) bir peygamber bile, puta dönüştürülebilir.

Onları puta dönüştüren, maddî varlıkları değil, onlara Allahu Teala’ya şirk koşulmasına neden olacak şekilde yüklenen gerçek dışı abartılı manevî anlamdır.

*

Evet, Demircan’ın belirttiği gibi, “Devlet, düzeni sorgulayacak adam istemiyor”.

Düzen”, işte bu “meveddet” (dostane menfaat dayanışması) olgusundan ibarettir.

Düzenin meveddeti ile pekçok ayrıcalığa, heva ve heveslerine göre yaşama imkânına kavuşmuş olanlar, Allahu Teala’nın hükümlerinin hâkim olmasını ayrıcalıkları, kazanımları, istikballeri ve bekaları için tehlikeli görürler.

Bu yüzden de putlaştırılmış şahıslar ve semboller etrafında toplanarak sahte bir maneviyat ve mukaddeslik davası ile Şeriat’in adaletine savaş açarlar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."