misak-ı milli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
misak-ı milli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MEVZUBAHİS RİYAKÂRLAR “MEVZUBAHİS OLAN VATANSA SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK DE TEFERRUATTIR” DİYEMİYOR

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 63

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Misak-ı Millî’yi (Osmanlı parlamentosunun, yani Meclis-i Mebusan’ın kabul ettiği “vatan sınırları”ndan taviz verilmeyeceğine dair ulusal yemini) kaale almadığını, hatta onu bir dert kaynağı saydığını görmüştük.

Zannedilenin aksine..

Selanikli’nin dilinde Misak-ı Millî, gönlünde ise (daha Samsun’a gitmeden İstanbul’dayken) İngilizler’le yaptığı gizli anlaşma vardı.

Daha doğrusu, İngiliz keferesi bir kara karar vermiş, ve kendisine hizmet etmek istediğini söylemiş bulunan Selanikli’ye kararını tebliğ etmiş, ona bir yol haritası sunmuştu.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, bu gerçeği son derece veciz ve özlü bir şekilde, açık ve seçik biçimde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, kararı veren, senaryoyu yazan, İngilizler..

Selanikli, bu tiyatroda (ya da filmde) sadece baş rol oyuncusu..

Ama nasıl Baba filmi Marlon Brando ile hatırlanıyor ve anılıyorsa, diğer oyuncular, hatta yapımcı, senarist ve yönetmen gölgede kalıyorsa, İnönü’nün sözünü ettiği “istiklâl mücadelesi”ndeki İngiliz etkisi de gözardı ediliyor.

Bunu Kemalistler ve Kemalist rejim bilinçli olarak yapıyor.. Anti-Kemalistler ise Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun bir şekilde pençesine düşmemek için söylemekten kaçınıyorlar.

Ama İnönü söylemiş, ve Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun canına okumuş.

İyi yapmış.

*

İsmet İnönü’nün itiraf ettiği gerçeği, Osmanlı’nın sondan ikinci şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi 50 yıl önce söylemiş bulunuyordu.

Tıpkı İnönü gibi olayların canlı şahidi olarak, Vahideddin’in, “çok güvendiği, karşısında iki büklüm olan dalkavuk yaveri Mustafa Kemal ile İngilizler’e oyun oynamak” istediğini, fakat tam aksinin yaşandığını, İngilizler’in M. Kemal ile Vahideddin’e (ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne) oyun oynadıklarını söylemişti.

Şeyhülislam, olayı tarih kitaplarından okumadı; tarihin ta kendisiydi.

Evet, İngiliz, işbirlikçi Selanikli Mustafa Atatürk ile Osmanlı Devleti’ne oyun oynamaya “karar” vermişti.

Şairin “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır” dediği gibi, Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti ne yapsa boştu.

Oyun kuruculuk virtüözü İngiliz, tezgâhı iyi kurmuştu.

Oyun kuruculuk edebiyatı yapmadan, övünmeden, şişinmeden, böbürlenmeden, hatta oyuna gelmiş numarası yaparak, salağa yatarak “karar”larının gereğini yerine getirdiler.

*

İngilizler, Selanikli’nin başarı hikâyesinin senaryosunu İngiliz “devlet aklı” ve “istihbaratçı aklı”nın tüm maharetini devreye koyarak yazdılar, ve sahnelenmesi hususunu müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar’a cebren (mecbur bırakarak) kabul ettirdiler.

Selanikli’yi mecbur bırakmadılar, çünkü o zaten kendi başarısının peşindeydi.. Körün istediği bir göz, Allah vermişti dört göz.

İşte bu İngiliz kararına güvendiği için, Selanikli, Samsun’a çıkışının üzerinden daha henüz iki ay geçmişken, ortada hiçbir şey yokken, Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, Osmanlı Devleti’nin canına okuyacağını, cumhuriyet ilan edeceğini (yani cumhurbaşkanı olacağını), devlet başkanı sıfatıyla memleketten tesettürü (İslamî örtüyü) kaldıracağını, millete şapka dayatmasında bulunacağını, geleneksel alfabeyi yasaklayıp Latin harflerini getireceğini müjdelemişti.

Gerçek gündeminde (İngiliz “karar”ının bir parçası olan gizli gündeminde) bunlar vardı..

Misak-ı Millî edebiyatı ise, milleti aldatmak, oltaya çekmek için kullanılan yemdi.

*

Mesele Misak-ı Millî’nin hayata geçirilmesi değil, Osmanlı Devleti'nin yıkılması ve  İngilizler’in kararı doğrultusunda bir çağdaş ve uygar Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması meselesiydi.

Ve Selanikli, Misak-ı Millî’yi çiğneye çiğneye, ayaklar altına ala ala bu hedefe doğru emin adımlarla yürüdü.

İlk taviz, Suriye’ye çöreklenmiş olan Fransızlar’a verildi.. Halep ve havalisi elden gitti.

Allah’tan ki millet Maraş’ı, Anteb’i ve Urfa’yı Selanikli’ye sormadan Fransızlar’ın elinden kurtarmıştı.

Asıl büyük tavizler ise Lozan’da verildi, Batı Trakya, Kerkük, Musul ve 12 Adalar gitti.

*

İşte o zaman, TBMM’de itiraz sesleri yükseldi.

Sesi en gür çıkan, Ali Şükrü Bey’di..

Selanikli’nin korumalarının başı durumundaki Topal Osman Ağa tarafından aldatılıp tuzağa çekilerek öldürüldü.

Olay faili meçhul (yapanı bilinmeyen) bir cinayet olarak tasarlanmıştı, fakat ortaya çıktı.

Bunun üzerine, emri kimden aldığına dair bir açıklamada bulunmasına fırsat verilmeden Topal Osman da infaz edildi.

Ancak, olay “resmen” kapansa da, gayriresmî olarak herkes gereken dersi çıkardı.

Birden bire herkes Lozancı oldu.

Böylece, Misak-ı Millî’nin cenaze töreni olan Lozan Antlaşması, Selanikli’nin bir başarısı olarak tarihe geçti.

Başarının bir İngiliz hediyesi olduğunu resmen ilan etme şerefi ise İsmet İnönü’ye kaldı.

Gerçi başarının asıl sahiplerinin İngilizler olduğunu Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi 50 yıl önce söylemişti ama, bu bir gayriresmî açıklamaydı, kaale alan yoktu.

*

Dediğimiz gibi, Selanikli Misak-ı Millî’yi ayak bağı olarak görüyordu..

Onun asıl gündemi başkaydı.

Lozan’da verilen tavizlere itiraz eden İzmit milletvekili Sırrı Bey’e cevap olarak, bir önceki bölümde de aktardığımız gibi, Misak-ı Millî diye bir harita yok” diyerek resmen yalan söylemişti:

“Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı] Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınır] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [Lozan’daki temsilcilerin] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, [Devre: 1, İçtima Senesi: 3, 27 Şubat 1339 (1923)], İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1318.)

Sırrı Bey buna karşı şu cevabı vermişti:

“… Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz, min gayri haddin, muharrirlerindenim [yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].”

Bu beklemediği cevap, her zaman ihtiyatlı ve dikkatli konuşan Selanikli’nin dengesini bozmuş, ağzındaki baklayı çıkarmasına yol açmıştı:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.” (A.g.e., C. 3, s. 1319.)

*

Gerçekte, Batı Trakya ve 12 Adalar gibi İzmir de Yunanistan’ın elinde kalabilirdi.

İngiliz’in başlangıçtaki “karar”ının bu olduğu anlaşılıyor.

Ancak, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Almanya yanlısı olduğu için İngilizler’in baskısıyla tahttan çekilen Kral Konstantin tekrar başa geçip Venizelos’u etkisiz hale getirince, ve İngilizler’in arzusu hilafına Anadolu içlerine yürüme kararı alınca, İngiliz'in planladığı Ankara-Atina barışı gerçekleşmedi, mahut Türk-Yunan Savaşı yaşandı.

Teferruatını (internetten okuyabileceğiniz) Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımız ile bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde genişçe anlatmıştık.

Yunanistan, Türk-Yunan Savaşı’nda yenilen taraf olunca İzmir elinden çıktı.. Fakat yine de Batı Trakya ile burnumuzun dibindeki 12 Adalar elinde kaldı.

Ayrıca savaş tazminatı da ödemedi.

*

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk TBMM kürsüsünde Misak-ı Millî konusunda yalan söylemişti. 

Vatan toprağı diye birşey yoktur, mevcut menfaat hesaplarımız ve Lozan’daki delege efendilerimizin (benim keyfimin türevi olan) keyfi vardır” demek istiyordu.

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağı masallarını üfüren babayiğitti.

İkinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey, kürsüde şunu demişti:

“Paşa hazretlerinin son beyanatlarından (sözlerinden) kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. “

Kırdığı potun farkına yeni varan Selanikli Atatürk ise, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

*

Yıllar sonra, Selanikli’nin has adamı Falih Rıfkı şöyle yazacaktır: 

“Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez.” 

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Selanikli’nin eline su dökemezler.

Selanikli’nin Misak-ı Millî’yi dilinden düşürmediği doğruydu, fakat sonradan, yukarıya aldığımız laflarının ortaya koyduğu gibi, İngiliz’in ve Yunan’ın hatırı için onu kökten reddetti.

Oysa, dilinden düşürmediği zamanlarda, mesela 1 Mart 1922 tarihinde, TBMM’de şöyle diyordu:

“Siyaset-i dahiliyemizde (iç politikamızda) olduğu gibi siyaset-i hariciyemizde de (dış politikamızda da) umde-i esasiyemiz (temel ilkemiz) Misak-ı Millî mevâddından (maddelerinden) ibarettir.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 5. b., Ankara: Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Y., 1997, s. 250.)

Misak-ı Millî maddeleri, dış siyasetimizin temel ilkesiymiş..

Temel..

Peki Misak-ı Millî aleyhtarlığı bu durumda ne anlama gelmektedir?

Anlamı vatan hainliği olabilir mi?

*

Evet, Mustafa Kemal’e göre, Misak-ı Millî karşıtlığının anlamı tam da budur:

Vatan hainliği.. 

Vatana ihanet:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin ferda-i küşadında (açılışının ertesinde) kendi meşruiyetine kavlen (sözle), fiilen, tahriren (yazıyla) ve her hangi vasıta ile tariz edenleri (söz dokunduranları) Meclis hangi hak ile hain-i vatan (vatan haini) addettiyse, Misak-ı Millî’ye aleyhtarlık edenleri hangi esbab-ı siyasiye ve içtimaiye (siyasî ve toplumsal nedenler) ile hain tanıdıksa, ve nihayet bütün ihtişam ve şevketiyle, bütün kavanin (kanunlar) ve kudretiyle Meclis’in ve Millî Misak’ın aleyhinde vaziyet alan asırdîde (uzun ömürlü) bir idare ile onun mensuplarını hangi sebepler ve hangi haklarla hiyanetle vasfeyledikse, bugünkü hâkimiyet-i millîye (ulusal egemenlik) düşmanlarını da aynı haklar ve aynı sebeplerle hain telâkki ederiz.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, s. 328.)

Demek ki neymiş, Misak-ı Millî’ye laf söyleyenler vatan haini muamelesi görmüş.

Bu durumda, yaptığı antlaşmalarla Misak-ı Millî’yi fiilen ayaklar altına alan Selanikli’nin, bu yaptığı yetmiyormuş gibi, onu bir de “kavlen” (sözle) bela olarak nitelendirmesini nasıl yorumlamak gerekir?

O günkü Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre Mustafa Kemal’in “hakk”ı ne olabilirdi?

"Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!"

*

Bu soruya, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözünü besmele yapmış olan vatanperverler cevap versinler, böylece, vatanseverliklerinin boyunun ölçüsünü almış oluruz.


KURNAZ İNGİLİZ “DEVLET AKLI”, ATASINI BİLMEKTEN ACİZ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜ SAFDERUN TÜRK MİLLETİNE BİR “ATA” ARMAĞAN ETTİ

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 62

 

Evet, Kurtuluş Savaşı, İstiklal Harbi ve Millî Mücadele gibi isimlerle adlandırılan ve Osmanlı Devleti’nin yıkılıp yerine laik (siyasal dinsiz) ve Batıcı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açan olayın içyüzünü, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, açık ve seçik biçimde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Demek ki İngilizler şunu yapmışlar:

Bir: Selanikli Mustafa Atatürk’ü destekleme, başarıya ulaştırma kararı almışlar.

İki: Müttefikleri olan Fransızlar ile İtalyanlar’ı, bu karara uymaya mecbur bırakmışlar.

İtalyanlar’ın işgal ettikleri Antalya gibi yöreleri hırgür çıkarmadan sühuletle terk etmeleri nedensiz değil.

Aynı şekilde, Fransızlar’ın da (her ne kadar Maraş, Urfa ve Antep’te halkla çatışmak durumunda kalmışlarsa da), Selanikli ile, hiç kavga etmeksizin hemen masa başına oturup (Misak-ı Millî’nin Halep’ini de yan ceplerine koyarak) Ankara Antlaşması’nı yapmış olmaları, gerçekte, İngilizler’in Selanikli’ye yaptıkları dolaylı bir jest imiş.

İngilizler, Selanikli’ye Yunan cihetinden de bir jest yapacaklardı, fakat Yunanistan’da tahta yeniden oturan Almanya yanlısı Kral Konstantin, Venizelos’un İngilizler’e verdiği sözleri geçersiz sayarak Anadolu içlerine yürüme kararı aldı.

Bununla birlikte, İngilizler, Yunan’ı (Selanikli TBMM’yi kurup Anadolu’da ipleri eline alıncaya kadar) Milne Hattı ile İzmir dağlarındaki çiçekleri toplama işiyle meşgul etmek suretiyle, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “karar”a bağlılıklarını ispatladılar.

*

İngilizler’in İstanbul’da izledikleri siyaset de tamamen Selanikli’nin önünü açma gayesine yönelikti.

Mesela Osmanlı Meclis-i Mebusan’ını (Milletvekilleri Meclisi’ni) kapatmak ve oradaki (Selanikli’yi adamdan saymayacak) deve dişi gibi isimleri tutuklayıp Malta’ya sürmekle de Ankaralı Kemal’e büyük iyilikte bulundular:

“… Tutuklananlar arasında İttihat ve Terakkiciler de ağırlıkta bulunmaktadır. İngilizler’in bu siyaseti, Ankara’yı önemli ölçüde rahatlatmış, [TBMM’nin açılışının ardından kurulan] Ankara hükümeti üzerindeki baskıları hafifletmiştir.

“Herhalde, Malta sürgünleri olayı gerçekleşmediği varsayımını esas alsa idik, Mustafa Kemal’in işinin hayli güçleşeceğini söylemekle, olmayacak bir şeyi iddia etmiş olmazdık.

“Daha sonra sürgünden gelenlerin önemli bir kısmı Ankara’ya gelerek harekete katılmışlardı. Ancak ilk günler eğer bu sürgün olayı yaşanmamış olsa idi, herhalde Ankara’daki Meclis Mustafa Kemal’in başkanlığında İstanbul Meclisi’nin devamı niteliği kazanmış olacak, gelen politikacı, asker ve bürokratlar yeni siyasi yapıda yer isteyecekti!”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 295.)

*

İngiliz’in burada oynadığı oyun (Selanikli’nin başarısı için çevirdiği dolap) çok katmanlı ve kapsamlı.

Misak-ı Millî’yi ilan ederek, yapılacak bir antlaşmanın kırmızı çizgilerini belirleyen Meclis-i Mebusan kapatılmasa, TBMM’nin meşruiyeti (meşruluğu) tartışmalı hale gelecekti.

Meclis-i Mebusan, Misak-ı Millî’yi ilan etmekle Selanikli için de çıtayı yükseltmiş oldu.

Nitekim, 18 Haziran 1920’de TBMM de, Misak-ı Millî ile ilan edilen “vatan” topraklarından taviz verilemeyeceğini ilan etti.. Etmek zorunda kaldı.

Meclis-i Mebusan’dan “daha az vatansever” olmaları yakışık almazdı.

Fakat, bu, lafta kaldı.

*

Selanikli liderliğindeki Ankara Hükümeti, Misak-ı Millî’den epeyce bir taviz vererek yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ilan etti.

İlk taviz, Fransızlar’la yapılan Ankara Antlaşması ile verildi.

Lozan’da da taviz verilince TBMM’de milletvekilleri Misak-ı Millî’yi hatırlatarak itirazda bulunmuşlardı.

İzmit milletvekili Sırrı Bey şunları söylemişti:

“Arkadaşlar, biliyoruz ki, birkaç seneden beri Misâk-ı Millî nâmı altında toplanan bir kül etrafında dolaşıp durmaktayız ve onun bir kelimesi için milletimiz binlerce kan dökmüştür Bu Misâk-ı Millî’nin lâ-yetegayyer [değişmez] olduğunu, harfinden vazgeçemiyeceğimizi âleme ilân için mümkün olsa arş-ı azama yazacakdık. … [Lozan delegeler kurulumuz] … Lozan’a gittiler ve orada … Misâk-ı Millî’den feragat ettiler … arazi [vatan toprağı] meselesinde tamamen feragat etti. Hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilân edilen Misâk-ı Millî çiğnendi, heba oldu, İptal edildi, battal edildi.”

(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, [Devre: 1, İçtima Senesi: 3, 27 Şubat 1339 (1923)], İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1310.)

Bunun üzerine Selanikli Mustafa Atatürk kürsüye gelmiş, “Misak-ı Millî diye bir harita yok” diye resmen yalan söylemişti:

“Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı] Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınır] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [Lozan’daki temsilcilerin] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(A.g.e., C. 3, s. 1318.)

Sırrı Bey, verdiği cevapla Selanikli’yi ters köşe yapmış, kalesine doksandan bir gol hediye etmişti:

“… Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz min gayri haddin muharrirlerindenim [yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].”

Yediği bu golle sersemleyen, şoka giren Selanikli, vatanseverlik edebiyatının palavradan ibaret olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştı:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.” (A.g.e., C. 3, s. 1319.)

*

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağı masallarını üfüren babayiğit..

İkinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey, kürsüde şunu der:

“Paşa hazretlerinin son beyanatlarından kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. “

Kırdığı potun farkına yeni varan Selanikli Atatürk ise, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

*

Yıllar sonra, Selanikli’nin has adamı Falih Rıfkı şöyle yazacaktır: 

“Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez.” 

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Selanikli’nin eline su dökemezler.

*

Mustafa Kemal, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

“Siyaset-i dahiliyemizde (iç politikamızda) olduğu gibi siyaset-i hariciyemizde de (dış politikamızda da) umde-i esasiyemiz (temel ilkemiz) Misak-ı Millî mevâddından (maddelerinden) ibarettir.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 5. b., Ankara: Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Y., 1997, s. 250.)

Misak-ı Millî maddeleri, dış siyasetimizin temel ilkesiymiş..

Temel..

Peki Misak-ı Millî aleyhtarlığı bu durumda ne anlama gelmektedir?

Anlamı vatan hainliği olabilir mi?

Evet, Mustafa Kemal’e göre, Misak-ı Millî karşıtlığının anlamı tam da budur:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin ferda-i küşadında (açılışının ertesinde) kendi meşruiyetine kavlen (sözle), fiilen, tahriren (yazıyla) ve her hangi vasıta ile tariz edenleri (söz dokunduranları) Meclis hangi hak ile hain-i vatan (vatan haini) addettiyse, Misak-ı Millî’ye aleyhtarlık edenleri hangi esbab-ı siyasiye ve içtimaiye (siyasî ve toplumsal nedenler) ile hain tanıdıksa, ve nihayet bütün ihtişam ve şevketiyle, bütün kavanin (kanunlar) ve kudretiyle Meclis’in ve Millî Misak’ın aleyhinde vaziyet alan asırdîde (uzun ömürlü) bir idare ile onun mensuplarını hangi sebepler ve hangi haklarla hiyanetle vasfeyledikse, bugünkü hâkimiyet-i millîye (ulusal egemenlik) düşmanlarını da aynı haklar ve aynı sebeplerle hain telâkki ederiz.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, s. 328.)

Demek ki neymiş, Misak-ı Millî’ye laf söyleyenler vatan haini muamelesi görmüş.

Bu durumda, yaptığı antlaşmalarla Misak-ı Millî’yi fiilen ayaklar altına alan Selanikli’nin, bu yaptığı yetmiyormuş gibi, onu bir de “kavlen” (sözle) bela olarak nitelendirmesini nasıl yorumlamak gerekir?

O günkü Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre Mustafa Kemal’in “hakk”ı ne olabilir?

Buna, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözümü besmele yapmış olan vatanperverler cevap versinler, böylece, vatanseverliklerinin çapını ölçmüş oluruz.

*

Evet, dediğimiz gibi, Misak-ı Millî’yi ilan ederek, yapılacak bir antlaşmanın kırmızı çizgilerini belirleyen Meclis-i Mebusan İngilizler tarafından kapatılmasaydı, Ankara’da faaliyete geçirilmek istenen TBMM’nin meşruiyeti (meşruluğu) tartışmalı hale gelecekti.

Selanikli’ye şöyle denilecekti:

Samsun’a çıkışından bu yana geçen zaman tam 11 ay.. Nerdeyse bir yıl.. Ve senin Anadolu’da turist gibi gezme, kongre mongre ayaklarından nutuk atma dışında yaptığın hiçbir şey yok.. Düşmana attığın tek bir kurşun bile mevcut değil.. Tutmuş meclisçilik oynuyorsun.. Meclis diyorsan işte Meclis İstanbul’da!”

Dolayısıyla İngilizler’in Meclis-i Mebusan’ı kapatıp TBMM’yi alternatifsiz hale getirmesi, İnönü’nün açıkladığı şekilde, Selanikli’yi “başarı”ya götürecek yolun taşlarını döşemesi gerekiyor.

*

Ancak, sadece kapatma yetmiyor..

Ortada bir sorun daha var:

Selanikli, kapatılan Meclis’in üyelerine (mebuslara, milletvekillerine) yeni mecliste (TBMM’de) yer vermek, böylece eski meclisin meşruiyeti üzerinden kendisine meşruiyet üretmek durumunda.

Onların milletvekilliğini tanımıyorum!” dese, onlara İngiliz’le beraber tavır almış, sırtlarına İngiliz’le birlikte tekme vurmuş olacak..

Takke düşecek kel görünecek, yolunun İngilizler’le kesişmiş bulunduğu, “düşmanlarının ortak olduğu” anlaşılacak.

Çare?..

Çare şu: İngilizler’in (İnönü’nün açıklamış olduğu üzere destekleme kararı aldığı) Selanikli’ye sorun çıkaracak olan ağır topları tutuklayıp Malta’ya sürmeleri.

Selanikli’ye diş geçiremeyecek garip guraba takımından mebuslara ise Ankara’ya gidip TBMM’de “doğal üye / tabiî aza” olma imkânının verilmesi.

Nitekim, 80 civarında mebus (milletvekili), TBMM’ye katılmış durumda..

(İngiliz’in evdeki hesabı çarşıya büyük ölçüde uydu.

Meclis-i Mebusan’ın mebuslarından Ali Şükrü Bey bir istisna idi.. Yol kazasıydı..

Selanikli’nin korumalarının başı Topal Osman onu aldatıp “faili meçhul” kontenjanından öldürdü..

Fakat olay açığa çıkıp faili malum hale gelince de Seanikli’nin yeni koruma başı İsmail Hakkı Tekçe Topal Osman’ı “itirafta bulunma” fırsatı vermeden infaz etti.

Dönen dolabı herkes anladı.. Fakat, kimsenin hayata “ikinci Ali Şükrü” olma ihtimaliyle devam etme niyeti yoktu.)

*

Evet, İngiliz’in “devlet aklı” muhteşem.. Şeytan’a pabucunu ters giydirir.

Ama Selanikli’nin de hakkını yemeyelim.. Sıradışı, olağanüstü bir işbirlikçiydi.

Yeteneği göz kamaştırıcı.

Böyle yetenekli bir adam bulmayı başardıkları için, İngiliz “devlet aklı” karşısında şapka çıkarılır.


İNGİLİZLER'İN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'Ü KULLANARAK OSMANLI DEVLETİ İÇİN KAZDIKLARI KUYU






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI - 4 

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde İngiliz Yarbayı Alfred Rawlinson’un Erzurum’da Kâzım Karabekir ile yaptığı görüşmeyi konu edinmiştik. 

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon’un yeğeni olan bu yarbay, Karabekir’e İngilizler’in “anlaşma teklifi”ni getirmiş durumdaydı.

Karabekir’e verilen mesajlar şunlardı:

1. İngiltere olarak siz Türkler’le barış yapmak istiyoruz, fakat muhatap olarak karşımızda Osmanlı padişahı ve onun hükümeti değil Mustafa Kemal bulunmalı..

2.  Padişahlık kaldırılmalı, cumhuriyet ilan edilmelidir.

3. Halifelik kurumu siyasî niteliğinden arındırılmalı, hükümet üzerinde hiçbir etki ve yetkisi bulunmayan (non-governmental türde) sembolik bir sivil makama dönüştürülmelidir.

4. İstanbul'un Türkler’de kalmasına razıyız, siz de Çanakkale'nin Müttefikler’de (İngiltere, Fransa, İtalya) kalmasına razı olun.

5. Bununla birlikte İstanbul Türkler’e, başkent olmama şartıyla bırakılacaktır. Başkent Anadolu’daki (mesela Bursa gibi) bir şehir olacaktır.

6. Türkler, gelecekte başkent olacak şehirde (ileride cumhuriyet ilan edecek) yeni bir hükümet kurmakta serbesttirler. Anadolu'da güçlü bir hükümetin bulunmasını yapacağımız barış açısından faydalı ve gerekli görüyoruz. 

(Bkz. Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.)

*

Bir önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, bu Rawlinson'la, daha önce Selanikli Mustafa Atatürk de defalarca görüşmüş durumda. (Selanikli'nin, İstanbul’da defalarca yalnız başına görüştüğü bir başka isimle, İngiliz İstihbarat Teşkilatı İstanbul Şefi Rahip Robert Frew’la “yol haritası” konusunda prensipte anlaşmış olduğu kabul edilebilir.)

İngilizler’in aynı teklifleri Selanikli Mustafa’ya da yaptıkları ve olumlu cevap aldıklarını, Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı “gizli gündem”inden anlayabiliyoruz.

(Bu tür “istihbarat / gizli servis” manevraları saman altında su yürütülerek, karda yürüyüp iz bırakmama çevikliğiyle “gizli” icra edildiği için ancak karînelerle anlaşılabilirler. Selim Edes’in şu meşhur “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!” vecizesini hatırlamak, meselenin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Fakat Selanikli Mustafa Atatürk olayında daha fazlası var: İtiraflar.. En başta geleni İkinci Adam İsmet İnönü’nün itirafı: İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. [Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.])

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk, Kongre gecesi hempalarına, zaferden sonra cumhuriyet ilan edileceğini, Osmanlı hanedanına gerekenin yapılacağını söylüyor.

Bir yandan da Kongre sırasında milletin önünde Osmanlı Padişahı’na, Müslümanlar’ın Halifesi’ne bağlılık yemini ediyor, esir padişahı kurtarma edebiyatı yapıyor.

Yani yalan söylüyor, takiyye destanı yazıyor.

Son ana kadar da bu takiyyesini ve yalanlarını sürdürmüş durumda.

Düşman olarak hedefe Osmanlı Padişahı’nı koymuş, fakat onu kurtarmaya çalışıyormuş, bu yolda kendisini feda etmeye hazırmış gibi konuşuyor.

Perde arkasında İngilizler’le anlaşmış, fakat onların amansız düşmanıymış gibi rol kesiyor.

Hatta İngilizler'i tehdit ediyor, onlara kabadayılık taslıyor, görüşmelerde sert konuşuyor. (Buna karşılık mesela Fransızlar karşısında çok kibar ve ürkek.. Ayrıntılar için Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi kitabımıza bakılabilir.)

Durum biraz filmlerdeki sahneyi hatırlatıyor: Gözüne girmek istediği kıza hava atmak isteyen bıçkın delikanlı, birkaç serseriyi onun önünde evire çevire döver, sonra kızın bulunmadığı bir yerde ise onlara hizmetlerinin ve emeklerinin karşılığını nakit olarak öder, zararlarını tazmin eder.

*

İkinci Adam İnönü’nün “tarihî” itirafı, İngilizler’in Selanikli Mustafa Atatürk’le anlaşmış olduklarını, ayrıca Fransızlar, İtalyanlar ve hatta Yunan hakkında garanti verdiklerini gösteriyor.

Çünkü İnönü, İngilizler’in diğer müttefikleri “mecbur etmesi”nden söz ediyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Bu mecbur etme Selanikli'nin sarı saçı ve mavi gözünün hatırı için olamayacağına göre, altında bir "Al gülüm, ver gülüm" pazarlığının yatıyor olması gerekiyor.

İngilizler, bu mecbur etme işini "tehdit"le de gerçekleştirmiş olamazlar; işin içinde mutlaka bir "uzlaşarak ikna" boyutu bulunuyordur, ve bu ikna, birtakım maddî ve manevî kazançlar gösterilmeden yapılamaz.

Bu ikna işi "Sarı saçlım mavi gözlüm nerdee, nerdee, nerdesin dost?" diye türkü "çığırılarak" da başarılabilecek birşey değil. 

*

Kararı veren İngilizler.. 

"Mecbur edilme" ise ortakların payına düşüyor.

İngilizler hedefleri belirlemişler, yol haritasını hazırlamışlar, ihaleyi verecekleri partneri ya da işbirlikçiyi (Selanikli’yi) bulmuşlar, ve müttefiklerini de “kabule mecbur” etmişler.

İşte o yüzden Selanikli, Samsun'a çıkarken ve Anadolu'da "cumhurbaşkanlığı" hedefine doğru yürürken müttefikler (Fransızlar ve İtalyanlar) cihetinden rahat..

Anasına yazdığı (ve Salih Bozok'un götürdüğü) mektupta söylediği gibi, netice alacağından emin.. İngilizler buna sağlam garanti vermişler: 

“Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.”

(Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık  2006. s: 72-74;  Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)

Netice görmese vatan savunması için kılını kıpırdatmaz.

Yani "Mevzubahis olan benim alacağım netice ise vatan savunması da teferruattır!"

*

Selanikli’nin önünde tek bir sorun vardı: Bütün bu harala gürele arasında Anadolu’ya, millete kendisini kabul ettirmesi..

Bunun için temelde iki dayanağı vardı: Birincisi Padişah'tan ve Osmanlı Hükümeti'nden aldığı "Anadolu genel valiliği" anlamına gelen olağanüstü yetkiler, ikincisi çaresizlik içinde kıvranan milletin saflığı.

Yunan cihetinden de rahattı, çünkü (İngiliz Generali Milne’nin ismini taşıyan) Milne Hattı ile İzmir önlerinde durdurulmuşlar, İngilizler onlara “Burada duracaksınız, ileriye yürümek yok” demişlerdi.

Dolayısıyla Selanikli, Anadolu’da Yunan’ı hiç dert etmeden rahat rahat kongre tertip edebilir, yeni meclis kurmak için altyapı çalışmalarını aheste aheste yürütebilirdi.

Falih Rıfkı Atay’ın şu sözleri önemli:

“Haziranda [1921] İngiliz nazırları [bakanları], Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderekYunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

*

Buradan anlıyoruz ki, İngilizler Selanikli’yi Bandırma Vapuru’na bindirip Samsun’a yolcu ederken ona Yunan konusunda da güvence vermişler.

Ona şunları söylediklerini düşünebiliriz:

“Senin görevin, Anadolu’da uygun göreceğin bir şehirde bir meclis toplamak, sonra bu meclisin yeni bir hükümet kurmasını sağlamak, ardından da bu meclis ve hükümet adına bizim muhatabımız olarak bizimle anlaşma yapmak.. Ortak düşmanımız Osmanlı padişahı.. Onun ocağına elbirliğiyle incir dikeceğiz.. Fransızlar ve İtalyanlar açısından rahat ol, onları bunu kabule mecbur edeceğiz. Yunan’ı da İzmir kenarında bir hat/sınır çizip durduracağız.. Ancak, Vahideddin’i vatan haini haline getirmemiz gerekiyor. Bunun için ona, seni geri çağırması için ağır baskı yapacağız. O da ‘Kemal olmazsa Cemal olur, sorun değil’ diye düşünerek seni geri çağıracak, fakat sen dönmeyeceksin. Askerlikten istifa edecek, millete de ‘Padişahımız esir, mecburen böyle yapıyor, ben İngilizler istedi diye vatanı kurtarma davasından geri duracak adam değilim.. Ya istiklal ya ölüm!’ diyeceksin. Bunun üzerine biz Padişah üzerindeki baskıyı artıracağız, böylece o ‘işbirlikçimiz bir hain’ olarak görülecek. Senin tek yapacağın şey, Vahideddin’e isyan ettiğini söyleyerek Anadolu halkını sana karşı harekete geçirecek olan Şeyhülislam Mustafa Sabri gibilerden etkilenenlerin başını ezmek.. Bunun için de Fransız Devrimi'nin Jakobenleri gibi hareket eder, bir İstiklal Mahkemesi icat edip önüne geleni vatan haini diye asarsın, olur biter. Bir meclis toplayıp hükümet kurdun mu herşey hallolur, işin kilit taşı meclis.. Biz bu arada İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarını, Genelkurmay’ı basıp kapatacak, çalışmaz hale getireceğiz, böylece Anadolu’daki mülkî ve askerî yetkililer kuracağın yeni hükümete biat edip tabi olma dışında bir çare bulamayacaklar.”

Evet, eldeki karîneler, İngiliz-Selanikli anlaşmasının böyle birşey olduğunu söylüyor.

Ancak, Yunan’la ilgili hesaplar tutmadı.. 

Yunanistan, İngilizler'in “işin artık müttefiklere emanet edilmesi” talimatına uymayı kabul etmedi.

Sebebi, Yunanistan’da Venizelos hükümetinin yıkılmış, başa genç ve heyecanlı kral Konstantin’in geçmiş olmasıydı..

*

Eğer Venizelos hükümeti yıkılmasaydı, çok büyük ihtimalle Selanikli Yunan’la hiç savaşmadan Lozan barış görüşmelerine başlayacak, "Gâvur" İzmir (ve belki Aydın ve Manisa) Yunan’a, Çanakkale de Müttefikler’e bırakılarak bir barış antlaşması imzalanacaktı.

Bunun bir benzeri Fransızlar’la yaşanmış, onlarla yapılan Ankara Antlaşması ile Misak-ı Millî sınırları içindeki "müslüman" Halep gibi şehirler onlara bırakılmıştı. 

Fransızlar’la Maraş, Urfa ve Antep’te halk kendisi savaştı.. Selanikli diğer (Misak-ı Millî’ye dahil) vatan toprakları için onlarla savaşmaya gerek görmedi.

Onlarla hemen anlaştı..

İtalyanlar da Antalya civarını bırakıp kendiliklerinden çekildiler.

Eğer Yunan sorun çıkarmasaydı, “netice görmese işe başlamayacak” olan Selanikli, Ankara’da TBMM’yi topladıktan sonra rahatça “barış” yapacak, anasına yazdığı mektupta belirttiği gibi serbestçe (İngilizler’in Türkler’e bırakma sözü verdiği) İstanbul’a gidebilecekti.

Evet, Selanikli anasına şunu yazmıştı:

“Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan [yeni Millet Meclisi, TBMM] toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir. Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim.

Bu kolay ihtimal, Yunan’ın (daha doğrusu, Venizelos’un elinden ipleri alan Kral Konstantin’in) oyun bozanlığı yüzünden gerçekleşmeyecektir.

“Evdeki hesap çarşıya uymaz” atasözünün genellikle doğru çıkmak gibi bir özelliği var.

Nitekim papazlar da her gün ve her defasında pilav yemiyor.

*

Biz yine Falih Rıfkı’ya kulak verelim:

“Nihayet Temmuz sıcaklarında Kral Konstantin zarını attı. Umumî seferberlik yapmıştı. … Kral ordulariyle Ankara’ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal’e dikte edecekti.

“Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü.”

(Atay, Çankaya III, s. 83.)

Selanikli TBMM’yi toplayıp yeni bir hükümet kurduktan sonra ortaya çıkan tablo bu..

Buradan, şayet İngilizler Selanikli’nin Anadolu’ya geçişinin akabinde Milne Hattı ile Yunan’ı durdurmamış olsalardı neler olacağı anlaşılabilir.

Olacağı şuydu, Anadolu’daki subaylar, ellerindeki kuvvetlerle Yunan’a karşı direnişe geçecekler, sonunda Yunan, en büyük askerî birliğin başında bulunan Karabekir ile kavgaya tutuşacaktı.

Bu durumda da Karabekir, Millî Mücadele’nin doğal lideri haline gelecekti.

Bu kavga gürültü arasında Selanikli'nin yeni bir meclis toplama, hükümet kurma vs. tezgâhlarını hayata geçirmesi de mümkün olmayacaktı. 

*

İngilizler, Selanikli’nin Anadolu’da “meşru” bir meclis kurması için gereken adımları attılar.

İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı (Milletvekilleri Meclisi’ni), 16 Mart 1920 tarihinde basıp kapattılar.

Zamanlama çok manidar.. İngiliz demiri tavında dövmeyi biliyor.

Ankara’da TBMM’nin toplanacağı 23 Nisan gününden 38 gün (bir ay, bir hafta) öncesi..

Böylece TBMM’yi alternatifsiz ve rakipsiz hale getirmiş oluyorlardı..

“Zaten bir meclis var, ikincisine ne gerek vardı?” diyecek olanların söyleyecek sözü kalmıyor.

Normalda İngilizler’in, “hayatın olağan akışı” göz önüne alındığında, toplarının, tüfeklerinin ve süngülerinin gölgesi altındaki Meclis-i Mebusan’ı yaşatmaları, böylece Ankara’da toplanan TBMM’yi geçersiz ve yetkisiz, gayrimeşru ilan etmeleri, bu iki meclisi birbiriyle tabiri caizse “tokuşturmaları” gerekirdi.

Fakat bunu yapmadılar.

TBMM’ye meşruiyet, hareket alanı ve rakipsizlik kazandıracak şekilde Meclis-i Mebusan’ın başını ezdiler.

Evet, o günlerde Türkiye’de hayat, “olağan akışı”nın dışında yol alıyor, farklı mecralarda seyrediyordu. (Hukuk tahsili görmemiş olanlar genelde bilmezler fakat "hayatın olağan akışı" tabirinin hukukçular açısından önemi "böyük"tür.)

*

Aradaki 38 gün, tutuklanıp Malta’ya sürülmeyen mebuslardan/milletvekillerinden bir bölümünün Ankara’ya gidip TBMM’ye katılmaları için yeterli bir süreydi.

Böylece, TBMM, 172 üyeli Meclis-i Mebusan’ın 80 üyesini resmen (fiilen 68’ini) bünyesine katacak, Osmanlı devlet yapısına dayanan bir meşruiyeti de cebine koyacaktı.

İngilizler, tereyağından kıl çeker gibi Osmanlı devlet teşkilatının içini boşaltıyor, Selanikli'ye, örmekte olduğu ağ için malzeme üstüne malzeme sunuyorlardı. 

İstanbul'daki devlet kadrolarını işsiz güçsüz bırakıyor, "Ya Malta ya Ankara" seçenekleri arasında tercihe zorluyor, herkesi Selanikli'ye biate mecbur ediyorlardı.

Plan öyle başarılı biçimde işliyordu ki, hırs ve ihtiras defterini dürüp kapatmış bir zahid zannedilen Selanikli, Meclis-i Mebusan üyelerini ikbal düşkünü olmakla suçlayabiliyordu.

Falih Rıfkı’yı dinleyelim:

“Mustafa Kemal’in son İstanbul Meclisine güveni yoktu. Kâzım Karabekir’e yazdığı bir telgrafta ‘mebusların ikbal düşkünlüğü yüzünden grupta dayanışma sağlanamadığını, daha fazla hükûmetin aldatıcı politikasına kapıldıklarını’ söylemişti. Bazı vali ve komutanlar da Ankara’nın İstanbul ile ilgi kesilmek emrine karşı, hükûmet İstanbul’da onunla ilgiyi kesmek nasıl olur, yollu tenkitlerde bulunmuşlardı. Bir 23 Nisan akşamı Çankaya’da Atatürk o günün hikâyesini şöyle anlattı idi: ‘İç isyan Ankara kapılarındadır. Başta ben olmazsam tehlikenin hafifleyeceği fikrinde olanlar böyle bir denemenin faydalı olacağını bana kadar işittirdiler. Ben nereye gidebilirim, diye sormaklığım üzerine de, şarka doğru, tavsiyesinde bulunmuşlardı. (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise fedakârlık etmelisiniz, demiştin. Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen toplanması için tedbir aldım.”

(Atay, Çankaya III, s. 21).

Meğer adamın (kimsenin bilmediği) "tarihî" bir görevi varmış.

“Memleketin menfaati için fedakârlık etme” de ne demekti ki?

Memleketin menfaati bekleyebilirdi..

Mevzubahis olan, başına Selanikli’nin geçeceği bir meclis ise, memleketin menfaati teferruattı.

Bu, "tarihî" bir görevdi..

Kim ya da kimler vermişti bu görevi ona?

Görünüşe göre, tarih.. Tarih tanrısı..

Ancak, "tarihin verdiği görev"leri anlama yeteneği sadece Selanikli'ye bahşedilmiş bir "olağanüstülük" değildi.

İngilizler de "tarihin verdiği görev"leri keşfedip bulma konusunda maharet kesbetmiş durumdaydılar.

*

Meclis işi tamamdı, fakat Yunan’la ilgili hesaplar tutmamıştı.

Eskişehir bozgunu deyip geçmeyin, ciddi bir yenilgiydi.. Yunan ordusu Ankara’nın ensesindeydi.

Ordu Yunan karşısında tutunamamıştı, Falih Rıfkı’nın verdiği rakamlara göre, 70 bin kişilik ordudan geriye sadece 30 bin kişi kalmış bulunuyordu.

40 bin kişi kayıptı.

Silah, cephane, mühimmat ve erzak bakımından da durum kötüydü.

İşler Selanikli’nin umduğu gibi gitmemişti..

Filistin'deki tecrübelerinden yararlanarak Ankara’yı boşaltıp Kayseri’ye çekilme kararı aldı.. 

Meclisçilik ve hükümetçilik oyununu orada kavgasız gürültüsüz daha rahat sürdürebilirdi.

Memleketin menfaati için şarka (doğuya) gitmeyen Selanikli, şimdi artık (kendi menfaati için) gidebilirdi.

Tarih tanrısı, "Şimdi tarihî bir görevin var, Yunan'la savaşmak" demiyordu.

Selanikli'nin Yunus Nadi gibi bazı has adamı milletvekilleri hemen Kayseri’nin yolunu tuttular, sonradan Kayseri Lisesi olarak hizmet görecek olan tarihî yapıyı yeni meclis binası olarak hazırladılar.

*

Fakat TBMM’nin “Selanikli dalkavuğu” olmayan milletvekilleri Kayseri'ye kaçmayı kabul etmediler.

“Hiçbir yere gitmiyoruz. Burada kalacağız ve savaşacağız. Gerekirse öleceğiz” dediler.

Selanikli baktı ki kendisi gitse Meclis gitmiyor, elinden Meclis de, Hükümet de kayıp gidecek, o yüzden, cepheye gidip savaşmaya çarnaçar razı oldu.

Tam dört gün boyunca TBMM'de "Selanikli cepheye gider mi, gitmez mi" tartışması yaşandı.

Sonunda (Meclis-i Mebusan üyelerini ikbal düşkünü olmakla suçlayan) Selanikli iki şartla cepheye gitmeyi kabul etti.

Birinci şartı şuydu: TBMM’nin bütün yetkileri kendisine bırakılacak, yani “astığı astık kestiği kestik, la yüs’el, sorgulanamaz ve hesap sorulamaz” diktatör olacak.

İkinci şart ise, bir yenilgi durumunda kendisine (kusur ve kabahati olsa bile) suçlamada bulunulamayacaktı.

Polatlı'ya kadar gelmiş olan Yunan yüzünden TBMM "Denize düşen ne bulsa sarılır" hesabı bu şartları kabul etti. 

Ve fedakâr Selanikli, kaptığı diktatörlüğü bir daha hiç bırakmadı.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."