ismailağa cemaati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ismailağa cemaati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEVLET AKLI, İSTİHBARATÇI AKLI

 




Odatv.com’da “istihbarî” bilgileri “kulis” diye Hürrem Elmasçı takma adıyla aktaran kişi, son yazısına şu başlığı uygun görmüş: “Erdoğan Cübbeli’ye kızdı: Geveze... 45 dakikalık ses kaydı”.

Yazı şöyle:

Çocuklar biliyorsunuz İsmailağa Cemaati’nde “post çekişmesi” var.

Pek bir popüler isim olduğu için Cübbeli Ahmet (Mahmut Ünlü) Hoca’nın bir kanatta olduğunu biliyorum. Şunu da eklemeliyim bizim “laikçi kızlar” bana kızacak ama Cübbeli Hoca’nın özellikle Atatürk’e değer veren sözlerini, ulusalcı çıkışlarını önemsiyorum.

Geçtiğimiz günlerde kendini “arabulucu” olarak gösteren bir kişi İsmailağa merkezi ile Cübbeli Hoca’yı barıştırmak için kolları sıvıyor. Cübbeli Hoca’yı ziyaret ediyor. Sohbet ediyorlar. Hatta Cübbeli Hoca “arabulucu beye” o kadar güveniyor ki aile içi hayatını bile anlatıyor. İsmailağa merkezindeki bazı kişilerin kendisi için ne kötülükler yaptığını söylüyor.

Fakat samimi sohbetin bir yerinde Cübbeli Hoca’nın söyledikleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kızdırıyor.

Diyeceksiniz ki, Sayın Erdoğan ikili arasındaki sohbeti nereden biliyor? Cübbeli Hoca’nın o sözleri ettiğini nereden biliyor?

Yanıt çok basit: “Arabulucu” 45 dakikalık sohbeti kayıt altına alıyor… Bizim zamanımızda teyp kaydı olurdu çocuklar, şimdi nasıl yaptılar bilemiyorum.

“HEP GEVEZELİK YAPIYOR”

Evet çocuklar, sohbet kaydı İsmailağa cemaati merkezi tarafından Sayın Erdoğan’a ulaştırılıyor.

Peki Erdoğan’ı kızdıran sözlerde ne var?

Cübbeli Hoca diyor ki; “Mahmut (Ustaosmanoğlu) Efendi döneminde rahmetli Erbakan ziyaretimize gelirdi. Ben o dönem Efendi hazretlerinin ‘sır katibi’ idim. Görüşmeye rahmetli Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan ile de gelirdi. Ben Tayyip Beyin odaya girmesine izin vermezdim. İkili görüşme yapmalarını sağlardım..”

Kısaca özetlediğim ses kaydı Sayın Erdoğan’a dinletilince, Cübbeli Hoca için “yine gevezelik yapmış” diyor!

KAVGANIN SEBEBİ

Çocuklar bu kulisi bana anlatan kişi cemaatlere yakın bir isim. Ondan duyduğuma göre Sayın Erdoğan milli gördüğü İsmailağa Cemaati’nin bölünmesine karşı çıkıyor. İçlerindeki tartışmaların da bir an önce bitmesini istiyor.

Diğer yanda İsmailağa Cemaati içinde kimi FETÖ içinde yetişmiş kişilerin olmasını da endişeyle karşılıyor.

Çocuklar 45 dakikalık kasetin bana ulaşması için çok istekli oldum, bakalım gelecek mi?

Bu olay bana ikisi rahmetli olmuş Erbakan ile Esat Coşan’ın Gümüşhanevi “postnişin” tartışmasının ses kaydını hatırlattı.

Bir “gelenek sürüyor” dedim içimden!

Haydi hayırlısı…

(https://www.odatv.com/yazarlar/hurrem-elmasci/cumhurbasani-recep-tayyip-erdogan-cubbeli-ahmete-kizdi-geveze-45-dakikalik-ses-kaydi-120071772)

*

Yazarın” Geçtiğimiz günlerde kendini ‘arabulucu’ olarak gösteren bir kişi İsmailağa merkezi ile Cübbeli Hoca’yı barıştırmak için kolları sıvıyor” şeklindeki cümlesi ile “… Sayın Erdoğan milli gördüğü İsmailağa Cemaati’nin bölünmesine karşı çıkıyor. İçlerindeki tartışmaların da bir an önce bitmesini istiyor” şeklindeki lafını bir araya getirdiğimizde şu sonuca varırız:

Söz konusu “arabulucu” büyük ihtimalle “devlet” tarafından görevlendirilmiş bir kişi.. 

Ama “durumdan vazife çıkaran bir hayırsever (ya da işgüzâr)” numarası yapıyor.

Peki niçin böyle bir “operasyon” yapılıyor derseniz, tahminim şu: Turfanda Kemalist Cübbeli’nin Güneş görmüş kar yığını gibi yavaş yavaş eriyip gideceği anlaşılmış olmalıdır.

Merkezle barıştırılıp Kemalist aşının bünyede tutulması “derin devlet” açısından önem taşır..

Emeklerin zayi olmaması bakımından.

*

İki gün önce Prof. Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak’taki tarikatlar konulu yazısını ve atıfta bulunduğu Mahmut Bıyıklı’ya ait (haber7.com’da yayınlanan) “Tarikatlarda neler oluyor!” başlıklı makaleyi okuyunca, “Menzil, İsmailağa ve Süleymancılar için birşeyler planlıyorlar gibi” diye düşünmüş olduğumu saklamayacağım.

Hadi birşeyi daha itiraf edeyim:

Bu bıyıklı zata Ankara’daki birileri tarafından böyle bir yazı kaleme alması talimatı verilmiş, ayrıca Hayrettin Hoca’ya da “Hocam, Mahmut kardeşimiz ağır bir yükün altına girdi, siz de bir ucundan bir el verseniz minnettar kalırdık” denilmiş olabileceği aklıma geldi.

(Ne yapayım, benim Hürrem Nine gibi dedikodu, pardon kulis kaynaklarım yok, fakat kafamdan bazı şeylerin geçmesine engel olamıyorum.)

*

Nine rolü yapan sahte Hürrem, her ne kadar zahiren Cübbeli’ye “çakıyor” görünüyorsa da aslında “Evet çocuklar, sohbet kaydı İsmailağa cemaati merkezi tarafından Sayın Erdoğan’a ulaştırılıyor” diyerek İsmailağa Cemaati merkezinin sırtına hançeri dibine kadar batırmış durumda.

Hiç acımadan.. (Benim bildiğim, dürüst bir gazetecinin açıp onlara sorması lazım, "Siz mi ulaştırdınız?" diye.)

Böylece cemaat merkezi kamuoyu önünde “kasetçi ve ispiyoncu” konumuna düşürülüyor.

"Cemaat merkezi", işi yoksa ayıklasın pirincin taşını!

Hürrem efendinin (pardon hanımefendinin) “arabulucu”nun adından hiç bahsetmemesi de ilginç..

Arabulucunun adı yok.

Kim bu arabulucu?

Böyle bir olayda arabuluculuk yapabilmek için her iki tarafça da güven duyulan saygın biri olmak gerekir.

Böyle güvenilir ve muteber birinin ismi de saklanmaz.

Kimse saklama ihtiyacı duymaz.

Böyle hayırlı bir işe samimi bir şekilde soyunan saygıdeğer bir kişi isminin saklanmasını ister mi, bunu hiç dert eder mi, bundan kaygı duyar mı?!

*

İmdi, “Sayın Erdoğan milli gördüğü İsmailağa Cemaati’nin bölünmesine karşı çıkıyor. İçlerindeki tartışmaların da bir an önce bitmesini istiyor”sa, herhalde MİT’ten, İsmailağa’da neler döndüğüne ve de neler yapılabileceğine dair rapor da istiyordur.

İstemiyorsa, onda devlet (devlet adamı) aklı yok demektir.

Ama var.

Fazlasıyla..

Hatta bu aklın zekâtı bile acemi siyasetçilere yeter de artar.

*

Dolayısıyla, söz konusu arabuluculuğun Başkan Erdoğan’ın bilgisi dahilinde (ve de MİT’in değerli katkılarıyla) kotarılmış olması ihtimalini yabana atamayız.

Bu durumda Erdoğan, arabulucunun “milli” hizmetlerinin encamı hakkında bilgi sahibi olmayı isteyecek, ve ilgililer de gelişmeler konusunda onu bilgilendirmeyi ihmal etmeyeceklerdir.

Böylesi olaylarda “devlet aklı”nın bir alt başlığı olarak “istihbaratçı aklı” da devreye girer.

İstihbaratçı aklı çerçevesinde düşünüldüğünde, Cübbeli’nin gevezeliğinin Cumhurbaşkanı’na “Cemaat merkezi” tarafından ulaştırılmış olması algısı bir taşla bir düzine kuş vurulması anlamına gelir.

Hem Cumhurbaşkanı’ndan hiçbir şeyi saklamamış, şeffaf ve dürüst hizmet etmiş olursunuz, hem Cübbeli’yi bir ölçüde mağdur (kasetçilik ve ispiyonculuk kurbanı mazlum) haline getirirsiniz, hem de  “cemaat merkezi”ni “FETÖ”leştirir ve onları suçluluk duygusuna itersiniz.

Bunu sen ben beceremeyiz, fakat bir istihbarat teşkilatı için çocuk oyuncağıdır.. Cemaatin merkezine monte edilmiş istihbaratçılar (veya devşirilmiş elemanlar) güya cemaat merkezi adına bu hizmeti yapabilirler, ya da cemaat merkezi tarafından yapılmasını “etki ajanlığı” ile sağlayabilirler.

Tecrübeleri, zekâları, becerileri, kısaca "istihbaratçılıkları" buna yeter.

Bir istihbarat teşkilatı bu kadarını da yapamıyorsa kapısına kilit vur, kapat gitsin!..

Olayın böyle gelişmiş olduğunu elbette ispat edemeyiz.. Bilemeyiz de.

Ama “istihbarat aklı”nın devreye girdiği yerde herşey mümkündür.

İstihbarat aklı, devlet aklının (özellikle de "çağdaş ve uygar" devlet aklının) ayrılmaz bir parçası, mütemmim cüzüdür.

*

Öze gelelim..

Merhum Kadir Mısıroğlu’nun, kitaplarında ve konuşmalarında döne döne dile getirdiği (başka pekçok kişinin de bilmediği ya da bilmezlikten geldiği) bir "derin devlet kararı" yürürlükte:

Türkiye’de “laik (siyasal dinsiz) devlet aklı”, 1960 darbesinden sonra, “Selanikli Mustafa Atatürk ile müslüman halkı” buluşturmayı kafaya koydu.

“Derin devlet”, Türkiye Müslümanlarının şu iki hususu benimsemesini istiyor: Laik rejime iman ve Atatürk’ü hayırla yad etme.

O yüzden, laikliği (siyasal dinsizliği) onaylayacak (Şeriatsız/hukuksuz, salt ahlâk ve ibadete indirgenmiş, hristiyanîleştirilmiş) ve Atatürk’e “rahmet okunması”na cevaz verecek (hatta tenkit edilmesini haram ilan edecek) bir Türk Müslümanlığı (Türk İslamı, Anadolu İslamı) inşa edilmeye çalışılıyor.

Evet, bu “bid’at” Türk Müslümanlığı masasının bir ayağını Şeriat’ın (güncelleme, tarihsellik vs. alavere dalavereleriyle) rafa kaldırılması, ikinci ayağını ise “Atatürk’e rahmet okuyacak” bir “dinler ile yerli-milli dinsizlikler arası diyalog” oluşturuyor.. (Şeriat fiilen zaten rafa kaldırılmış da, zihniyet düzeyinde de yok edilmeye çalışılıyor.) 

Fakat bir masa iki ayak üzerinde durmaz, üçüncü bir ayak daha lâzım.. O da, Türk milliyetçiliği.. “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavraları bunun için üretiliyor.

Türkiye’nin derinlerinde alınmış olan "son karar" ise şu: Laikler imam hatip liselerine, başörtüsüne, sakala vs. laf söylemesin, buna karşılık dindarlar da laik (siyasal dinsiz) rejimi benimsesin ve Atatürk’e rahmet okusunlar.

Ve de Türk milliyetçiliğinde (laik Türkiyecilikte) birleşilsin.

*

Devletin Atatürk havarisi Haydar Başçı tarikatçılarla, Mustafa İslamoğlu ve Cübbeli gibi çiçeği burnunda Kemalistlerle, Cevat Akşit gibi Mustafa Kemal’i hayırla yad edenlerle, boz kurtçu neo-İskenderpaşacılarla bir sorunu yok.

Çünkü onlar, istenilen çizgiye (kimisi tam, kimisi kör topal) gelmiş durumda.


AHLÂK, SAMİMİYET, ERDEM, FETÖ, SURİYE, ALPARSLAN KUYTUL, KÜRTLER, HİZBULLAH, İSMAİLAĞA VS. VS.

 






 

Önce fikriyat.com’un Arap medyasının serabında kaybolmuş ve girdabında boğulmuş yazarı Mustafa Özcan’ın (3 Mayıs 2024 tarihli) son yazısı üzerinde duralım.

Söze şu cümlelerle girmiş:

“Küresel tekerlek tümsekte sıkıştı; ne ileriye ne de geriye gidebiliyor. Ehl-i hak da ehli batıl da maruz oldukları girdap dairesinde çırpınıp duruyorlar. Sahil-i selamete yol bulamıyorlar. Çırpınıyorlar. Süreç iki taraf için de uzuyor. Beni İsrail bunu Tih sürecinde yaşamıştır.”

Bunlar boş ve yanlış laflar.

Özcan salt kendisi adına konuşsa “eyiymiş”, herkesi kendi sıkışmışlığı ve “girdap dairesi içindeki çırpınışı”na ortak etmesi kıyas bi’n-nefs kabilinden bir hüsn-ü kuruntu.

Sünen-i Tirmizî’de şöyle bir hadîs yer alıyor:

“Ümmetimden bir taife, mansur ve muzaffer olmakta kıyamete kadar devam eder. Onları yardımsız bırakanların kendilerine bir zararı olmaz.”

Diğer kaynaklarda benzer başka hadîsler de yer alıyor (Bkz. https://dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2742).

*

Özcan’ın sözlerinin devamı “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” türküsü söylüyor:

“Bu Tirmizi’nin tahriç ettiği bir hadisin ifadelerine de tekabül ediyor. Şöyle ki, ahir zamanda bir takım insanlar çıkar, din ile dünyayı isterler. Yumuşaklıkta kuzu postuna bürünürler. Kalpleri ise kurt kalbinden katıdır. Allah onlara şöyle hitap eder: Beni mi kandırıyorlar yoksa bana karşı cüret mi ediyorlar? Ahdim olsun ki, onları öyle fitnelere uğratırım ki dini bütün kimseleri bile (keskin görüşlü alimler bile) şaşkına dönerler. Bu fitneler halim kişiyi bile hayrette bırakır!”

Özcan’ın başta söyledikleri ile aktardığı bu hadîs alâkasız..

Bu ümmette her zaman hak üzere mücahede ve mücadele edenler de bulundu.. Bugün de varlar.. Misal, Taliban.

İşin açıkçası bu hadîs akla Fethullah Gülen grubunu getiriyor.. Kalpleri hakkında birşey söyleyemem, onu Allahu Teala bilir, fakat söylemleri, hareket tarzları, ve uğradıkları akıbet bu hadîsle örtüşüyor. (Ancak, kendileri gibi “ılımlı” olmaya rıza göstermeyen müslümanlara karşı sergiledikleri katılık, ılımlılıksızlık, şiddet ve celâlin “kurt kalbi”nden haber vermediği de söylenemez.)

*

Özcan’ın lafları mantıksızlık ve tutarsızlık bakımından istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Yazıya başlarken onlara da değinmeyi düşünmüştüm fakat vazgeçtim.. Çünkü yazı çok uzayacak..

(Bir neden de, fikriyat.com’daki yazıların kopyalanıp yapıştırılamaması.. İlke olarak, birinin ifadelerini tartıştığım zaman, “anladığım gibi” değil, şahsın kendisinin “yazdığı gibi” aktarmayı gerekli görüyorum. Günümüzde birçok kişi, tartıştığı muhatabının ifadelerini aynen aktarmak yerine çarpıtarak aktarıyor. Evet, fikriyat.com’daki ifadeleri kopyalayıp yapıştıramadığımız için yeniden yazmak, bir de ona vakit ayırmak durumundayız. Zahmetli..)

İkinci yazarımız Yeni Şafak gazetesinin köşe sahiplerinden Taha Kılınç..

Mustafa Özcan yaşlı ve tecrübeli bir yazar.. Dolayısıyla, “Cahil cesur olur” kuralından gönlünce yararlanamıyor, yazılarındaki cesaret dozu, yeterince cahil olmadığı için düşük.

Taha efendi öyle değil.. Maşallah cesur.

Kendisine “Herkese lo lo da bize de mi lo lo?” denilebileceğini aklına getirmeden mugalata vadisine destursuz girebiliyor.

Yazısında şunları söylüyor:

“Sizi bilmem, ama ben bir samimiyet ölçüsü olarak, Gazze ve Filistin için sesini yükselten birinin Suriye’de 2011’den bu yana can veren 500 binden fazla Müslüman hakkında ne yorum yaptığına bakıyorum. Yanlış anlaşılmasın: ‘Acı yarıştırmak’ derdinde değilim. Yalnızca ahlâkî bir tutarlılık, erdemli bir çizgi ve kalplerde bir samimiyet arıyorum. Bir coğrafyada katledilen Müslümanlara ağıt yakarken, onun hemen yanı başında katledilen başka Müslümanlara gözlerinizi ve kulaklarınızı tamamen kapatıyorsanız… Bir coğrafyadaki Müslüman katillerini lanetlerken, onun hemen yanı başındaki başka Müslüman katillerini coşkulu bir şekilde destekliyorsanız… Bir bölgedeki Müslüman mazlumları sosyal medyada sürekli paylaşırken, hemen yan bölgedeki başka Müslümanları ‘emperyalistlerin kuklaları’ olarak zemmedip yerin dibine batırıyorsanız… Kusura bakmayınız, derdinizin Filistin, Gazze ve Kudüs olduğuna kimseyi inandıramazsınız.

Dostum, sırça köşkte oturuyorsan, başkalarının evine taş atmaya kalkışmayacaksın. (Çok dert etme, gençsin, zamanla öğrenirsin.)

Sen bu lafları söylediğin zaman birileri çıkıp sana Türkiye’de Kürtler’in (sadece ellerinde olmadan Kürt olarak dünyaya gelmiş olma bahtsızlığına uğradıkları için) yaşadıkları haksızlıkları, zulümleri, aşağılanmaları, yok sayılmaları hatırlatabilirler.

Ve şunu diyebilirler: Gazze ve Filistin konusunda samimi isen, Kürtler konusundaki bu duyarsızlığın ne?

Evet Taha, Türkiye Kürtleri hakkında bugüne kadar ne yazdın?

Hayır, Gazze konusundaki samimiyetinin ölçüsü olarak bunu kendi inisiyatifimle alıyor değilim..

Ölçüyü koyan sensin, dolayısıyla bu ölçü (başkalarını değilse bile) seni kesinlikle bağlıyor..

Seni, senin terazinle tartıyoruz.. Tartmak mecburiyetinde kalıyoruz.

*

İmdi, sen şunu diyebilirsin: Ama her Kürt bunları yaşamadı.

(O “bunlar”ı burada sıralamayalım.. Bunun içinde köylülere insan pisliği yedirme de, saf dindar Kürtler’i Kur’an’daki Hizbullah kavramını oltadaki yem olarak kullanmak suretiyle aldatıp laik Kemalist rejim hesabına “laik fakat Kemalist olmayan” Kürtler’e saldırtmak da var.)

Evet, her Kürt bunları yaşamadı.. Fakat Kürt kimliğinden vazgeçmeyi kabul ettiği, laik Kemalist rejimin dayatmalarına boyun eğdiği için yaşamadı.

İşte, Suriye’de de durum böyle..

Suriye’de rejim karşıtı Müslümanlar şayet Suriye rejiminin dayatmalarına boyun eğselerdi, onlar da “rahat” ederlerdi..

Böyle yapıp rahat edenler vardı.

*

Bir de İslamî hareket açısından olaya bakalım.

Türkiye ile Suriye’de yaşananlar biraz birbirine benziyor.

Mesela Suriye’de 1982 yılında yaşanan bir Hama katliamı var.

Türkiye’de de Şeyh Said isyanı yaşandı.. İsyan (birileri öldürülerek) bastırıldı, Şeyh Said ile bazı arkadaşları da asılarak idam edildiler.

Ancak, Türkiye’de İslam’a karşı yürütülmüş olan dehşetengiz, canavarca ve acımasız yok etme kampanyası Suriye’de yaşanmadı.. Medreseler, tekkeler kapatılmadı.. Alenî bir Şeriat düşmanlığı yapılmadı.. Müslümanlar’ın kılık kıyafetine, örtüsüne dokunulmadı. Şeriat aşağılanmadı.

Bununla birlikte, bazı müslümanlar, Müslüman Kardeşler Teşkilatı gibi örgütler etrafında toplandılar.

Rejim, bu örgütleri yasakladı.. Çünkü bu teşkilatların devleti ele geçirme gayesi taşıdıkları kanaatine sahipti.

Medrese ve tekkelerde böyle bir gaye görmediği için onlarla uğraşmadı.

Türkiye’de ise İslam tamamen yok edilmeye çalışıldı.

Tarikatlar bugün bile yasak..

Siyaset sahnesinde “Şeriatçı” olarak yer almak mümkün değil.. Şeriatçı olduğunuz anda vatandaşlık haklarınız elinizden otomatikman kayıp gidiyor.

Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmezseniz memur bile olamıyorsunuz. 

Milletvekili hiç olamıyorsunuz.

Bu yemini ederseniz, mevcut Anayasa’nın “kısıtlama ve yasaklama”larına gönüllü biçimde boyun eğerseniz, sorun yok.

Suriye’de de Hafız Esed’in ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye hazır olan, “devletine bağlı olduğunu” ilan edenlere birşey diyen yoktu.

(İsmailağa Cemaati’nin önde gelenleri bazı gazetecilerle bir toplantı yapmışlar ve orada “devlete bağlı olduklarını” ifade etmişler. Mahmud Efendi’ye halef olabilecek evsafta iki hocaları müphem cinayetlere kurban giden, Cübbeli Ahmet üzerinden terbiye edilmeye çalışılan bir cemaatin [laik (siyasal dinsiz) olduğu halde] devlete bağlılık vurgusu yapması, devletten gözlerinin fena halde korkmuş olduğunu gösteriyor.. Korkmaları doğal, ortada iki şehit var, kim olsa korkar.. “Vallahi billahi bizim devlette gözümüz yok, FETÖ gibi değiliz, devlet sizin olsun, bizim devlet işlerine karışmak ne haddimize efendim, bizim payımıza ancak vesayet altındaki sabi sübyan gibi devlete bağlı kalmak düşer; laik abiler kurbanınız oluruz n’olur bize dokunmayın” modundalar.. Ne yapsınlar?! Her biri merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi evine kapanıp kimseyle biraraya gelmeden ölümü beklemeye nasıl katlanabilir?!)

*

Söz buraya gelmişken FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) bahsi üzerinde durmakta da fayda var.

İmdi sen devlet olarak bir FETÖ tehdidinden hareketle dünya kadar insanı işten atmış, tutuklamış, yargılamış durumdasın.

FETÖ’yü (Latif Erdoğan gibi isimlerin de söylediği gibi) MİT-CIA işbirliği çerçevesinde sen kendin kurmuşsun, dünya genelinde örgütlenmesi, okullar açması için devlet olarak ona yardımcı olmuşsun, onun önünü açmışsın, sonra da gaflete düşüp kontrolünü dış güçlere kaptırmışsın.

Suriye’deki adam da Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı Mısır kökenli, yurtdışı bağlantıları olan bir hareket olarak görüyor. Tehdit olarak algılıyor. Ve yasaklıyor. Fakat orada durmuyor, ona sempati beslediğini veya üye olduğunu düşündüğü kişileri tutukluyor, onlara işkence yapıyor, vatandaşlık haklarından mahrum ediyor.

Benzer şeyleri FETÖ’cüler de yaşamadı mı?!

Yani adam, sadece, yasal izinle faaliyet gösteren bir bankaya para yatırdı diye örgüt üyeliğiyle suçlanabildi.

Böyle bir şey olabilir mi?!

Oldu.. Gelecek kuşaklar bunu bir zulüm ve gadr olarak hatırlayacaklar.

İmdi, ey Taha efendi, sendeki bu “ahlakî tutarlılık, kalbinden taşıp coşan samimiyet, erdemli çizgi”, “emperyalist Batı’nın kuklaları” diye uyduruk ve kıytırık bahanelerle, sudan gerekçelerle FETÖ torbasına doldurulan yüz binler söz konusu olduğunda nereye gidiyor?

Evet, haklısın, Suriye’de zalim bir rejim hüküm sürüyor. Fakat bölgedeki tek zalim devlet Suriye değil.

Ve tek zalim lider de Esed değil.

İmdi, mesela Alparslan Kuytul’u iyi tanımıyorum, samimiyetine kefil olamam, fakat yaşadıkları, “Beraet-i zimmet asıldır” hukuk ilkesi çerçevesinde makul ve mazur görülebilir mi?!

Hukuk hepimize lazım.

Evet, cesur cahil Taha’nın lafları pek havalı:

“Bir bölgedeki Müslüman mazlumları sosyal medyada sürekli paylaşırken, hemen yan bölgedeki başka Müslümanları “emperyalistlerin kuklaları” olarak zemmedip yerin dibine batırıyorsanız… Kusura bakmayınız, derdinizin Filistin, Gazze ve Kudüs olduğuna kimseyi inandıramazsınız.”

Adresini ver de, doya doya samimiyetsiz yüzü seyretmen için sana bir ayna gönderelim.

Hali buyken bir de tutmuş artistlik yapıyor.. Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü.

*

Gadr kelimesi üzerinde durmak gerekiyor.

Gadr, sözünde durmamak, ahdi/sözleşmeyi çiğnemek, vaadinden dönmektir.

Mağdur (gadre uğrayan), kendisine verilen söz (mesela yasal güvenceler) çiğnenen kişidir.

Tarihten bir örnek verelim.. Taifli Sakif kabilesinden Muğire bin Şube, (Asım Köksal Hoca’nın İslam Tarihi’nde anlattığına göre) aynı kabileden müşrik birkaç arkadaşı ile birlikte Mısır’a gitmişti. Dönerlerken bununla arkadaşları arasında bir gerginlik yaşandı. Tuttu gece, uyurlarken bu arkadaşlarını öldürdü. Sonra da onların mallarını da alıp Medine’ye geldi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e müslüman olduğunu söyledi, yanında getirdiği gasbedilmiş malları da ganimet olarak bağışlamak istedi. 

Peygamber Efendimiz s.a.s. de, müslümanlığının kabul edildiğini, fakat yaptığı şeyin gadr (ahde vefasızlık ve ihanet) olduğunu, bu malı kabul etmeyeceğini bildirdi.

Evet, gadr, sadece müslümanlara karşı yapılan haksızlıklar değildir. Müşriklere ve kâfirlere karşı da sergilenebilir.

İmdi, Türkiye-Suriye ilişkilerine bu çerçevede baktığımızda, Türkiye ile Suriye heyetleri dostça görüşür gelecek planları yaparken (Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere) tutup ABD ile anlaşılarak Suriye’nin içinin karıştırılmış olmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Bu bir gadr mıdır, değil midir?..

(O yıllarda gördüğüm bir rüyaya göre, dönemin başbakanı Erdoğan, Esed’e karşı iki kere gadr sergilemiş bulunuyordu. Biri işte bu ABD ile anlaşılarak atılan “kazık”.. İkincisinin ne olduğunu bilmiyorum.. Tabiî bu benim rüyam, sadece beni bağlar, fakat yaşananlar da ortada.. 

Bu arada şunu da söyleyeyim.. 2015 yılında Ulaştırma Bakanlığı’nın Sivas Bölge Müdürlüğü’nde uzman sıfatıyla vazifeliydim.. Orada çalışan bir elektrik-elektronik yüksek mühendisi, bir Türkmen aşiretinden olduğunu, aşiretinin bir kısmının Suriye’de bulunduğunu, onlarla temas halinde olduğunu, ve Suriye olayları sırasında MİT’in onlarla birtakım işler çevirdiğini söylemişti.. Bu arkadaş, geçmişte memuriyeti sırasında MİT’çilerin kendisinden, uhdesindeki görev çerçevesinde bazı taleplerde bulunmuş olduklarını da anlatmıştı.. 

Yine bir ara bana, aile çevresi üzerinden AK Parti hanımlar teşkilatı ile bağlantısının olduğunu, benden onlara bahsettiğini, benim kendilerine bir konuşma yapmamı istediklerini söylemişti. İlke olarak artık hiçbir yerde konuşma yapmadığımı söyleyerek teklifi reddetmiştim.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."