Osmanlı Devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İNGİLİZ'İN "DOĞRUDAN DOKUNMAYAN, GÖRÜNÜRDE HİÇBİR ADIM ATMAYAN" SİNSİ POLİTİKASI (DEVLETLEŞMİŞ İSTİHBARATÇILIK/HİLEKÂRLIK)

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 24

 

Evet, Lord Curzon’un (George Nathaniel Curzon), (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “İngiliz desteği” çerçevesinde) Selanikli Mustafa Kemal’in Atatürk olması, Türk milletinin (Osman Gazi ve ahfadı gibi atalarının sırtına tekmeyi vurup) kuzenleri (o günün yaşlıları açısından yeğenleri) Selanikli’yi ata kabul etmesi için çevirdiği dolapları anlatıyorduk.

Adam Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmeyi, yıkmayı kafaya koymuş..

Bunun için yapmayacağı şey yok.

İkinci bir derdi, hilafet (halifelik) kurumu.

Üçüncü karın ağrısı ise, Türk’ün (imparatorluk “hava”sı verecek şekilde) “İstanbul” merkezli (başkentli) bir devlete sahip olması..

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde Lord Curzon’un şu sözü aktarılıyor:

“Türk'ün İstanbul'daki varlığı, Avrupa'da savaşların, İslam dünyasında aşırı ve mağrur tutkuların özendirici bir kaynağı oldu.”

Aşırı ve mağrur tutkular dediği, îlâ-yi kelimetillah davası, cihat ruhu, kızılelma ülküsü.

Curzon’un şu sözleri ise, Vikipedi’nin hem “ Lozan Antlaşması” hem de “George Curzon” maddesinde yer alıyor:

“Konstantinopolis'i (İstanbul’u) elinde tutan güce muazzam bir stratejik ve siyasi önem verilir. Tarih bunu kanıtlamıştır. Asırlar boyunca Türkiye'nin dünyanın en büyük güçlerinden biri olduğu izlenimini veren, İstanbul'daki Türk varlığıydı. Onun Avrupa'daki varlığının, İslam'ın dünya çapındaki itibarını ve gücünü artırmada ve Pan-İslam inancını teşvik etmede çok büyük bir etkisi oldu.

"… Osmanlı hânedânı asırlar boyunca hilafeti nasıl elinde tutabildi? Bunun iki temel sebebi var. Birincisi, Kutsal Topraklar (Mekke ve Medine), Sultan'a, tüm dünyadaki Müslümanlar üzerinde büyük bir manevi ayrıcalık ve yetki verdi. İkincisi, İstanbul, Türkiye'nin büyük bir İslami güç olarak görünmesini sağladı. Türkiye, Kutsal Yerler'den sonra Konstantinopolis'i de kaybederse, bana öyle geliyor ki, hilafeti elinde tutma şansı yok olacaktır. İslam dünyası, İstanbul, Mekke ve Medine'den çıkarılan ve Asya'nın dağlık bölgelerine sürülen bir Sultan'ı halife olarak kabul etmeyecektir.”

Curzon’un bunları söylediği tarih 23 Aralık 1918.

O sırada padişah, Sultan Reşad.. Altı ay 10 gün sonra Reşad vefat edecek, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Berlin seyahati sırasında “kafaya almış olduğu” Vahideddin tahta geçecektir.

Bundan dört ay sonra ise Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalanacak, 13 Kasım 1919 tarihinde hem İngilizler, hem de Selanikli İstanbul’a ayak basacaktır.

İşgalci İngiliz subayları da, Selanikli de aynı otele yerleşecektir: Pera Palas.

Kader birliği başlamıştır.

*

Görüldüğü gibi, Curzon “Osmanlı padişahının İstanbul’dan çıkarılıp Anadolu’ya sürülmesinden” söz ediyor.

Selanikli Mustafa Atatürk bundan daha fazlasını yapacaktır.. Sultan’ı (“İstanbul halkı” görünümlü “bindirilmiş linç çeteleri”yle korkutarak) İstanbul’dan sürdüğü gibi, Asya’nın (Anadolu’nun) dağlık bölgelerine de sokmayacak, taa Malta’lara, İtalya’lara postalayacaktır..

Fakat öfkesi ve kini bununla da teskin olmayacak, halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte Osmanlı hanedanı, kundaktaki bebeğe varıncaya kadar vatandan sürülecektir..

Böylece Selanikli, İngiliz’in Dizbağı Nişanı’na layık görülmeyi elinin emeği, yüzünün akıyla sonuna kadar hak edecektir.

Bu arada İngiltere Kralı Edward’ı ilk fırsatta Dolmabahçe Sarayı’nda ihtiramla, izzet ü ikramla ağırlamayı da ihmal etmeyecektir.

Türk’ün (Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin, Murat Hüdavendigâr’ın, Fatih’in torunu olan) padişahına öyle, emperyalist düşman İngiliz’in kralına böyle..

*

Curzon’un yine 1918 yılının Aralık ayında (daha ortada Vahideddin’in padişahlığı ve Selanikli’nin yaverliği yokken) söylediği bir söz var ki, İsmet İnönü’nün açıkladığı “millî mücedeleye / İstiklal Harbi’ne İngiliz desteği”nin (resmî tarihte okutulduğu üzere) “İngiliz kösteği” gibi gösterilmesi illüzyonunun ve abrakadabrasının ardındaki “üst akıl”ın kim olduğunu anlamamızı sağlıyor:

“Yapmamamız gereken bir şey var ki bu bizim politikamızın bir gereğidir, hilafet meselesine doğrudan dokunmamalıyız. Hilafet elbette bizi endişelendirecek. Fakat bu kararı etkilemek için görünürde hiçbir adım atmamalıyız.” (“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

İşte “psikolojik savaş”ın ustası olmak, “algı operasyonu” alanında uzmanlaşmak böyle birşey..

Bunu söylediği tarih 16 Aralık 1918.

Demek ki “İngiliz politikasının gereği”, bazı konularda “yerli milli” maşalar kullanmak, ajanlar, kuklalar ve işbirlikçiler marifetiyle perde arkasından dolap çevirmek, netameli konularda taşeronlar ve kiralık tetikçiler kullanmakmış.

Ne diyordu Sun Tzu usta: “Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler, kazanma ustası olanlar korkmazlar, akıllılar dövüşmeden kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler. Düşmana savaşmadan boyun eğdirmek, ustalığın doruk noktasıdır.” 

*

Öyle bir düzenek kuruyorlar ki, hem öldürüyorlar, hem de ölümün doğal bir ölüm olduğu izlenimi veriyorlar.

Hatta, öleni gözden düşürmek, itibarını beş paralık etmek için cinayetin intihar gibi görünmesini sağlıyorlar.

İşte bu “kusursuz cinayet” profesyonelliğini İngilizler, hem Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılması, hem de hilafetin canına okunması sürecinde sergilediler..

Taşeronları Selanikli eliyle..

Sözde Türk milletinin kendisi TBMM’de aldığı kararla (millî intihar anlamına gelecek şekilde) Osmanlı Devleti’nin varlığına son verdi.

Bu da yetmedi, bir de “Biz kiiim, Müslümanlar’a halifelik yapmak kim!.. Bizden ancak baloların kavalyesi olur, çilingir sofraların süngeri olur” dediler ve hilafetin ruhuna Fatiha okudular.

Böylece İngiliz, (İsmet İnönü’nün beyanına göre “milli mücadele”yi destekleyen İngiliz [Artık bu nasıl bir “milli” mücadeleyse?] hilafet meselesine, Curzon’un dediği gibi “İngiliz politikası gereği doğrudan dokunmamış, görünürde (onun ilgası yönünde) hiçbir adım atmamış” oldu.

Selanikli’nin Dizbağı Nişanı’na layık görülmüş olması tesadüf değil.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde Curzon’un başka sözleri de aktarılıyor.

2 Ocak 1919’da, Mondros Mütarekesi’nden iki ay sonra ve Selanikli’nin Samsun’a hareketinden dört buçuk ay önce şunu demiş:

“… Türk'ün tüm gücü elinden alındığında [bizim açımızdan] saygın olmasa da zararsız bir hale gelecektir ve bizimle ilişkileri [bu zararsız haliyle] tekrar başladığında, Avrupa'nın ihtirasları ile İstanbul'dan çıkarılmasının İslam dünyasında oluşturacağı büyük öfkeye karşı [İslam dünyası ile bizim aramızda, bizim için] iyi niyetli bir tampon bile sağlayabilir.

Türkiye’nin bu “iyi niyetli tampon” rolü bugün de devam ediyor.

Afganistan’da bu tampon rolüyle NATO saflarında arz-ı endam etti.

1990 yılında Irak meselesinde yine tampondu.

2003 yılında tamponluğa teğet geçti.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında gönüllü bir tampon olarak hizmet vermeye çalıştı.

2011’de Suriye meselesinde de (ABD’nin “gaz” vermesiyle) tampon olarak devreye girdi.

*

Curzon, Mondros Mütarekesi’nden dört ay sonra, Selanikli’nin Samsun’a gidişinden ise iki buçuk ay önce, 5 Mart 1919’da, meselenin İstanbul’un Türkler’de kalıp kalmaması değil, Türkiye’nin başkenti olup olmaması meselesi olduğunu belirtiyor:

Sultan, halife olarak Doğu dünyasının tarihi başkentinde [İstanbul’da], kendisini çevreleyen hiyeratik prestij hâlesiyle kaldığı sürece, dünya müslümanları onu sadece manevi liderleri olarak görmekle kalmayacak, aynı zamanda yenilmemiş olarak da görecekler. Böylece Türkiye, gelecekte uluslararası durumda rahatsız edici, endişe verici bir güç olmaya devam edecektir.

Türk Hükûmeti orada kaldığı sürece İstanbul, dünyadaki tüm Müslümanların yöneldiği merkez ve etrafında döndükleri eksen olacak ve İslam dünyasının desteğini alan Türkler, bu sayede [İslam dünyasından aldığı güçle], Avrupa'nın [kendi aralarındaki] rekabetleri ve kıskançlıkları üzerine [Sultan Abdülhamid gibi] oyun kurmaya devam edecekler.

“Konstantinopolis'ten çıkarıldıktan sonra, Türkiye, İran veya Afganistan ile hemen hemen aynı temelde bir Asya devleti olacak ve Türkler, dünya milletleri arasında, en azından, ikinci veya üçüncü sıraya [lige] düşeceklerdir.

“Dahası, Müslüman dünyası Türk'ün Konstantinopolis'te kalmasını [onun açısından] bir zafer işareti ve [başkenti itibariyle] kovulmasını [ise] yenilgi[si]nin en büyük kanıtı olarak görecektir, çünkü Avrupa'dan çıkarılmasının Müttefiklerin [İngiltere, Fransa ve İtalya] savaş hedeflerinden biri olduğu iyi biliniyor.” (A.y.)

Curzon, kendi ekibine meramını açık ve anlaşılır bir biçimde anlatmış.

Türkler’in yenilgisinin tescili için Osmanlı padişahının İstanbul’dan çıkarılmasını şart görüyor.

Halife sıfatıyla İstanbul’da kalmaya devam etmesi durumunda Avrupa’nın başını gelecekte de ağrıtacağını tahmin ediyor.

Çünkü İslam dünyasının desteğini arkasına almaya devam edecek.. Bu desteğin gelecekte nelere yol açacağını kestirmek güç.

Osmanlı padişahı, devletinin başında kalmaya devam etse bile, İstanbul’u terk edip Anadolu’daki bir şehri başkent yaptığında büyüsü bozulacak, “havası” inecek, dünya devletleri liginde küme düşecek, Afganistan gibi bir devlet haline gelecektir.

*

Anlaşılıyor ki bunları söylediği sırada Curzon’un henüz Osmanlı’dan tümden kurtuluş ümidi yok.

Veya, bu yöndeki beklentisinin o an için uçuk bulunacağını düşünerek “büyük hayalleri”ni kendisine saklıyor, yanındakilere açmıyor.

O sırada Selanikli’nin Samsun’a gitmesine daha iki buçuk ay vardır ve onun Anadolu’da ne yapıp yapamayacağı konusunda birşey söylemek için erkendir.

Fakat yaklaşık 10 ay sonra şartlar Curzon’un istediği kıvama gelecek ve 27 Aralık 1919 tarihinde, tam da Selanikli’nin Ankara’ya vardığı gün Yarbay Rawlinson, Curzon’un “yeni Türkiye” projesi için desteğini istemek üzere Erzurum’da Kâzım Karabekir’i ziyaret edecektir.

Artık mevzubahis olan Osmanlı payitahtının Anadolu’daki bir şehre taşınması değildir, burada “yeni bir hükümet”, yani yeni devlet kurulmasıdır.

Selanikli kongrelerle bunun altyapısını hazırlamıştır.. İzmir’e çıkan Yunan ise (Milne Hattı engeli yüzünden) İzmir dağlarındaki çiçeklerin açmasını seyretmekte, ot yolmaktadır.

Rawlinson Karabekir’e, Curzon’un barış masasında karşısında Selanikli Mustafa Kemal’i (veya onun temsilcisini) görmek istediği, Osmanlı Devleti temsilcisiyle işinin kalmadığı mesajını verir.

*

Karabekir’in bundan, Selanikli’nin, (kendisinin bilgisi dışında) İngilizler ile anlaşmış olduğu sonucunu çıkarması gerekirken, uyanamaz.

Bayram değil seyran değilken İngiliz enişte Selanikli’yi niçin öpmektedir?

Hangi dağda hangi kurt ölmüştür de bit pazarına nur yağmış, henüz elinde hiçbir kuvvet bulunmayan Selanikli Lord Curzon için kıymete binmiştir? (Ki Selanikli güçsüzlüğü yüzünden sonraki süreçte mesela bir Çapanoğlu isyanı karşısında Çerkez Ethem’in tabiri caizse ayaklarına kapanacak, onun azarları karşısında süklüm püklüm susacaktır.)

Karabekir kendisine bu soruları sormaz.

Çünkü Selanikli, “gizli gündem”ini ve takiyyesini sadece Mazhar Müfit ve Süreyya gibi sadık bendelerine açıklamakta, başkalarının yanında ise Halife-Padişah’a sadakat yeminleri etmekte, İngilizler’e sövüp saymakta, hakaretler yağdırmaktadır.


DEVLETİN ZOR SINAVI: DEVLETİN BEKASI MI, SELANİKLİ'NİN İTİBARI MI?

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 17

 

TBMM Hükümeti’nin Osmanlı Devleti’nin “varis”i olması meselesi üzerinde de durmak gerekiyor.

TBMM, 1 Kasım 1922’de aldığı karar ile sadece ülkedeki “Osmanlı hanedanı saltanatı”na değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin hukukî varlığına da son verdiğini ilan etmişti.

Hatırlanacağı gibi, söz konusu karar şöyle:

Kararname No: 307

Osmanlı İmparatorluğunun münkariz (yıkılmış) olduğuna ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-u millî dahilinde yeni vârisi olduğuna ve Teşkilâtı esasiye kanuniyle (anayasa ile) hukuk-u hükümrani (egemenlik hakları) milletin nefsine verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum (yok) ve tarihe müntakil (geçmiş) bulunduğuna ve İstanbul’da meşru bir hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisi’ne ait ve binaenaleyh oraların umum idaresinin de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine ve Türk Hükümeti’nin hakk-ı meşruu olan makam-ı hilâfeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.

30 Teşrinievvel 1338 (1 Kasım 1922)

Evet, Osmanlı Devleti’nin varlığına son veren, düşmanlar (İngiltere, Fransa ve İtalya) değildi.

TBMM idi..

Daha açık konuşmak gerekirse, düşmanlar Osmanlı Devleti’nin varlığına Selanikli Mustafa Atatürk eliyle son vermeyi siyasetleri açısından daha faydalı ve verimli buldular.

Maşa varken ellerini ateşe uzatmadılar, kestaneyi ateşten alma işini Selanikli’ye yüklediler.

*

Normal şartlarda Lozan’da Türkiye’yi Osmanlı Hükümeti’nin temsil etmesi uluslararası hukukun gereğiydi, ve bu yapılabilirdi.

Fakat TBMM yukarıya aldığımız kararı ile “İstanbul’da meşru bir hükümet mevcut olmayıp” diyerek onu tanımadığını açıkladı.

Bunun yanısıra İstanbul’daki padişahı da madum (yok) ilan etti.

Ki bunlar, Osmanlı İmparatorluğu’nu münkariz (yıkılmış) ilan etmenin doğal sonucuydu.

Ancak, Osmanlı Devleti, bu karar alınıncaya kadar yıkılmış değildi.. Hukukî varlığı devam ediyordu..

Devleti yıkan, bu TBMM kararı oldu.

Yani Selanikli, amiyane tabirle Osmanlı Devleti’ni katletti, öldürdü.

*

Normaldir, öldürebilir, bu dünyada Kabil’in Habil’i öldürmesinden beri cinayetlerin ardı arkası kesilmiş değil.

Ancak, “hukuk” ve adalet diye birşey de var.

Buna göre, katil ile maktul arasında miras ilişkisi olamaz.

Diyelim ki babanızı öldürdünüz, artık ona varis/mirasçı olamazsınız.

Bu İslam hukukunda da (Şeriat’te de) böyledir, bugünkü laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti mevzuatında da..

Dünyanın her yerinde böyledir.

Dolayısıyla, TBMM’nin kararında “Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine kaim” olmaktan ve “varis”likten söz edilmesi hem bir hukuk garabetine, hem de yavuz hırsızın ev sahibini bastırması kabilinden bir pişkinliğe, ahlâk nosyonundan mahrumiyete karşılık geliyor.

*

Durum böyleyken, yeni Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti’nin mirasına hazırlop konmaktan geri kalmadı.

Devlette değişen sadece tabela idi..

Selanikli “müfettişlik” etiketli “Anadolu genel valiliği” yetkileriyle gittiği Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin bütün imkânlarını, devlet teşkilatını, kurumsal yapıyı, insan kaynaklarını dilediği gibi kullandı.

O yüzden bugün Türkiye’de devlet kurumlarının hemen hepsi (TSK, polis teşkilatı, Ziraat Bankası, Sayıştay vs. vs.) Türkiye Cumhuriyeti’nden yaşça daha büyüktür.

*

Buna karşılık Osmanlı Devleti, bu şekilde bir başka devletin mirasçısı olarak ortaya çıkıp neşv ü nema bulmuş değil..

Küçücük bir obadan, “Allah’ın sözünü yüceltme” davası ve cihat ruhuyla, büyük fedekârlıklar sonucu, iğneyle kuyu kazarcasına sabırla, azimle, binbir emekle büyük bir imparatorluk inşa edildi.

Osmanlı’nın, Selçuklu’yu dolandırıp mirasına konması, kuyusunu kazması gibi bir durum yaşanmadı.

*

Türkiye Cumhuriyeti açısından Selanikli’nin durumuna baktığımızda, onun Makyavel’den bile fazla Makyavelist bir siyaset dehası, (gizli gündem, takiyye, yalan dolan da dahil olmak üzere her vasıtayı kullanarak algı operasyonu destanı yazan) bir iletişim harikası, hemen herkesi kendi hedefleri doğrultusunda kullanmayı başarabilen bir manipülasyon sihirbazı, yerine göre tatlı dil ve yaltaklanma, yerine göre de tehditle insanları idare etmeyi beceren bir kurmay zekâ olduğunu söylemek mümkün olabilir.

Ancak, kendisini yetiştirip paşa yapan Osmanlı Devleti açısından bakıldığında, devletin düşmanlarıyla gizli pazarlıklar yapıp ajanlık olarak nitelenebilecek ilişkiler kuran bir hain, devletin verdiği unvan, yetki ve imkânları istismar ederek paralel devlet kuran bir yıkıcı sabotör, kendisine duyulan güveni istismar eden ve verdiği sözleri yalayıp yutan bir siyaset dolandırıcısı olduğu söylenebilir.

Olay biraz Türkiye’deki “darbeci asker”lerin macerasına benziyor.

Darbe başarılı olursa, Cemal Gürsel ve Kenan Evren gibi cumhurbaşkanı olursunuz.. Başarısız olursa Talat Aydemir gibi darağacının yağlı ipini öper ya da 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sorumlu tutulan Fethullah Gülen gibi şeytan ilan edilirsiniz.. Hasretinden prangalar eskitilmese bile nutuklar tüketilen gönüller sultanı hocaefendilik makamından dinini satmış bir iblislik mezelletine düşersiniz.

*

Selanikli (İkinci Adam İsmet İnönü’nün açıkladığı) “İngiliz desteği”ni arkasına almamış olsa ve başarısızlığa uğrasaydı, Osmanlı Devleti’nin “devlet duruşu” karşısında cezası idamdı.

Ve de, ruhunu şeytana satarak yabancı güçlerin emrine girmiş bir ajan diye nitelenerek ebediyen lanetlenmeydi.

Tıpkı bir zamanların “Hocaefendi”si Fethullah’ın şimdi sahtekâr bir CIA ajanı ve işbirlikçisi olarak lanetleniyor olması gibi.

(Fakat kanaatimce Selanikli başarısızlık durumunda da yapıp ettiklerine birer “tevil” madalyası takıp paçayı kurtarırdı.. "Tamam, yaptım, ama hele bir sor niye yaptım?" diye söze başlar, “Padişah efendimizin aciz bir bendeleri olarak İngilizler’i oyuna getirip kullanmak için böyle hareket etmek zorundaydım” filan der, saf Vahideddin’i yine kandırırdı.. Adam Erzurum’dan Padişah’a gönderdiği askerlikten istifa dilekçesinde bile Vahideddin’e beş defa “bendeniz, köleniz, kulunuz” diye hitap ediyor.)

*

Evet, Selanikli çok kolay yalan söylüyordu.

Mesela, 21 Eylül 1915’te, kendisine rahatsızlığı nedeniyle “geçmiş olsun telgrafı” çeken Enver Paşa’ya Çanakkale’den yazdığı teşekkür mektubunda, bu fırsatı değerlendirerek hemen “ödül” talebinde bulunuyor:

Bendenizi yakında meydana gelmesi muhtemel olaylar için hazırlanan kuvvetin başında bulundurarak daha büyük hizmetler görülmesine eriştirmekle taltif buyuracağınızdan eminim.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y., s. 23.)

Yani rütbemi yükseltin demek istiyor.. “Oldubitti”ciliğini burada da gösteriyor; taltif buyurulacağından eminmiş..

Enver Paşa'nın onun hakkındaki kanaatini ise, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da aktardığı şu sözü yansıtıyor: “... biliniz ki onu paşa yapsanız padişah, padişah yapsanız Allah olmak ister.

Evet, Enver Paşa’ya bunu yazan adam, Selanikli, bir gün sonra arkadaşları Fuat, Salih ve İbrahim Beylere yazdığı mektuplarda ise “Terfim (yükseltilmem) dahi konu oldu. Tabiî ben terfi için çalışmadığımdan ‘Sıram geldiği zaman’ cevabını verdim” diye yazacaktır. (Dilipak, s. 23.)

Adamın bütün hayatı böyle; yalan üzerine kurulu. (İyi yalan uydurabilme, bazıları için bir meziyet durumundadır; psikolojik savaş ustası ve algı operasyonu dahisi olduklarını düşünerek bundan keyif alır, övünme payı çıkarırlar.)

Selanikli’nin “hatasız, sorgulanamaz, hikmetinden sual olunamaz” bir tanrı değil, en yakın arkadaşlarının onun hakkındaki kanaatlerinden (Ki, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında naklettiğine göre onun hakkında “haris, muhteris, sarhoş ahlâksız, sefih, fırsatçı, menfaat düşkünü” değerlendirmesini yapıyorlar) az çok pay almış kusurlu bir kul olduğu kabul edilmeden Türkiye’nin yakın tarihini doğru bir şekilde yazmak mümkün değil..

*

Adalet, “her hak sahibine hakkını vermektir”.

Bir kere daha yazalım: “Adalet, her hak sahibine hakkını vermektir”.

Mevlana’nın ifadesiyle, adalet, dikeni bırakıp ağaca su vermektir.. Ağacı bırakıp dikene su veriyorsanız zalimsinizdir.

Ağaç ile dikeni eşit görmek, dikeni ağaca ortak etmek de zulümdür.

İçinde yaşadığımız zulüm düzeni, yerlerin ve göklerin banisi Allahu Teala’nın hakkını, Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi olması gerekçesiyle (Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölüp gitmiş, cesedi çürümüş oğlu) günahkâr kul Mustafa Atatürk’e veriyor, sadece Allahu Teala’ya mahsus olan “koruma”yı ona tahsis ediyor.

Ve bu zulüm, ister istemez “şirk”e de kapı açıyor.

Öyle ki, birileri çıkıp, bu şekilde Allahu Teala’ya ortak edilen ya da onun makamına çıkarılan Selanikli adına Allahu Teala’nın dinine/şeriatine hakaret ediyor, sövüp sayıyor.

*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sorunu işte bu: Hem (kendisinin İngiliz destekli) banisi (kurucusu) olması yüzünden (yalanlarıyla ve zikzaklarıyla maruf) Selanikli’nin itibarını kurtarmaya, hem de “yalan söylemeye tenezzül etmeyen onurlu bir devlet” olarak görünmeye çalışıyor.

Ancak, bu denklemin çözüm kümesi boş.

Devlet, su üstüne yazı yazmak gibi mümkün olmayan, imkânsız/olanaksız bir beyhude çaba ile kendi itibarını da yok etmekte olduğunu anlamalı, gerçekle dürüstçe yüzleşme olgunluğunu gösterebilmelidir.

İtibarını ve geleceğini kurtarması, (dünya hayatına mahsus) bekası buna bağlıdır.

Çünkü yalan ve yalancılar için beka mümkün değildir, er geç gerçeğe "toslar" ve parçalanır.

Devlet, "Mevzubahis olan vatansa, Selanikli de teferruattır" diyebilmelidir.


TAKİYYE, GİZLİ GÜNDEMCİLİK VE DİN İSTİSMARI SANATININ AŞILAMAZ ZİRVE İSMİ: SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 13

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün,  Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in çıkaracağı Tan gazetesi için Ankara’ya matbaa getirtmiş olduğunu duyunca “hür fikir” krizine girip “Yakın, yıkın!” diye emirler yağdırmış olduğunu görmüştük.

Bu sırada Anadolu’da (yanında Kâzım Karabekir de olduğu halde) seyahat etmektedir.

Uğur Mumcu, Karabekir’den şu alıntıyı yapıyor (Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 68):

“15 Ocak'ta Eskişehir'deyken gelen haberde Afyon mebusu (milletvekili) Şükrü Efendi'nin “Hifâfetin saltanatı havi olması (içermesi) hakkında tab ettirdiği (bastırdığı) risalenin (kitapçığın) bugün Ankara'da intişar ettiği (yayınlandığı) haberi geldi.

“Gazi buna cok kızacak diye beklerken daha cok düşünmeye dalıyordu. Ve hilafetin lüzumundan bahsediyordu.”

Öncelikle saltanat kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

Şükrü Efendi “hilafetin saltanatı içerdiğini” söylerken, hilafetin “babadan oğula geçen bir padişahlık/krallık” olduğunu iddia ediyor değil.

Burada saltanat, “devlet gücü, siyasal otorite, politik iktidar” anlamına geliyor.

Bu anlamda cumhuriyet rejimi de bir saltanattır.

Demokratik usulle iktidar olan otoriteler de saltanat sahibi durumundadırlar.

Yani Şükrü Efendi, halifenin siyasal gücü elinde bulundurması gerektiğini, aksi takdirde hilafetten söz edilemeyeceğini ifade etmektedir.

O yüzden mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, son halife diye bilinen Abdülmecid’in hilafetinden söz edilemeyeceğini söylemektedir.

*

Biz “saltanat” kelimesini sanki “sad” harfi varmış gibi telaffuz ediyoruz fakat aslında “sin” harfiyle yazılıyor.

Hans Wehr, Arapça-Almanca sözlüğünde saltanat (seltanatün) kelimesine şu karşılığı vermiş: “Sultanlık, aynı zamanda bir sultanın idaresi altındaki devlet işi/durumu (Staatswesen).”

Burada karşımıza şu soru çıkıyor: Peki, sultan, padişah/kral demek değil midir?

Değildir. Her padişah sultandır da, her sultan padişah/kral değildir.

Seçimle gelip giden devlet başkanları da sultandır.

Nitekim Hans Wehr, atıfta bulunduğumuz sözlüğünde “sultan” kelimesinin anlamı için önce kuvvet, güç ve hükmetme anlamına gelen kelimeleri sıralıyor [Macht (güç, kudret), Kraft (kuvvet), Stärke (güç), Gewalt (zor, kuvvet, hakimiyet)], ardından da diğer bir grup kelimeye geçiyor: Herrschaft (egemenlik, hakimiyet), Regierung (hükümet), Vollmacht (tam yetki), Autorität (otorite), Ermächtigung (yetki).

Evet, Arapça’daki anlamı itibariyle demokratik yollarla seçilmiş bir cumhurbaşkanı da “sultan”dır.

*

Nitekim TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Sultan” maddesinde Sözlükte … ‘karşı konulamayacak bir güce sahip olmak, mutlak üstünlük sağlamak’ mânasına gelen selâta masdarından türeyen sultân kelimesi ‘hüccet, delil, kahr, kudret satvet ve bu sayılanlara sahip olan kimse’ demektir” deniliyor.

Aynı maddede şu da söyleniyor:

Sözlükte “güç, kuvvet, otorite, iktidar” anlamında soyut bir kavram olan sultân (çoğulu selâtîn) Kur’ân-ı Kerîm’de “hüccet, mûcize, mutlak güç ve üstünlük” mânasında geçmekle birlikte, “Cihadın en faziletlisi zalim sultan katında hakkı söylemektir” (Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 17; Tirmizî, “Fiten”, 13); “Sultan velisi olmayanın velisidir” (Ebû Dâvûd, “Nikâḥ”, 19; Tirmizî, “Nikâḥ”, 14) gibi hadislerin varlığı (Wensinck, el-Muʿcem, “slṭ” md.), kelimenin Asr-ı saâdet’ten itibaren “yönetici, hükümdar, devlet başkanı” anlamında kullanıldığını göstermektedir. 

(Burada şunu da belirtelim, Farsça “dar” ekiyle vücuda getirilmiş olan “hüküm-dar”, “hüküm sahibi, hükmetme konumunda olan” demektir ve bir cumhurbaşkanı da bir padişah gibi hükümdardır.)

*

Başa dönersek, hilafetin saltanatı içerdiğini” söyleyen Şükrü Efendi, 1 Kasım 1922’de Osmanlı Devleti’nin TBMM eliyle yıkılması sonucunda halife unvanını taşıyan şahsın devlet başkanı değil de “sivil” bir sıradan vatandaş haline getirilmiş olmasına itiraz etmektedir.

Saltanatsız (siyasal güçten yoksun) bir hilafetin hilafet sayılamayacağı mesajını vermektedir.

*

Evet, 1 Kasım 1922’de “saltanatın kaldırılması” adı altında yapılan şey sadece Osmanlı ailesinin “devlet başkanlığı imtiyazı”na son verilmesi değildi, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıydı.

Saltanat kaldırılmadı, devlet katledilip kaldırıldı.

Osmanlı Devleti’ni “tanımayan”, daha doğrusu “yıkan” karar şöyle:

Kararname No: 307

Osmanlı İmparatorluğunun münkariz (yıkılmış) olduğuna ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-u millî dahilinde yeni vârisi olduğuna ve Teşkilâtı esasiye kanuniyle (anayasa ile) hukuk-u hükümrani (egemenlik hakları) milletin nefsine verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum (yok) ve tarihe müntakil (geçmiş) bulunduğuna ve İstanbul’da meşru bir Hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh oraların umum idaresinin de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine ve Türk Hükümetinin hakk-ı meşruu olan Makam-ı hilâfeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.

30 Teşrinievvel 1338 (1 Kasım 1922)

Osmanlı Devleti’ni “esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtarmak” yerine uzaktan silah sıkarak, bombardımana tabi tutarak kendileri öldürüyorlar.

Fakat “hilafet makamı”nı kurtaracaklarmış.

Ancak, kurtardıkları şey (Şükrü Efendi’nin yazdığı gibi) gerçekte hilafet değil.

İçi boş bir unvan.

Nitekim memleketimizde ismi (Ali, Veli türünden özel isim olarak) Halife olan bir yığın vatandaş var (Bazılarını ben de tanıdım).

Halife ismini taşıyan o vatandaşlarımız ne kadar halife ise, Abdülmecid de o kadar halifeydi.

*

Uğur Mumcu’nun kitabına dönelim..

Karabekir’den yaptığı nakiller arasında, onun Selanikli’nin 1 Kasım konuşmasından aktardığı bölümler de var.

Karabekir, “1 Kasım nutkunun mühim yerlerini okuyalım” diyor ve önce Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor (s. 68-9):

“Efendiler!

“Bu dünya-yı beşeriyette asgari 100 milyonu mütecaviz (aşkın) nüfusta mürekkep bir Türk millet-i azimesi vardır, yine 100 milyonluk Arap kitlesi vardır. Mazhar-ı Nübüvvet ve Risalet (peygamberlik ve elçiliğe mazhar) olan Fahr-i Alem (âlemin övüncü) Efendimiz bu kitle-i Arap içinde Mekke'de dünyaya gelmiş bir vücud-i mübarek (kutlu varlık) idi.

“Ey arkadaşlar, Tanrı birdir; büyüktür. …”

Selanikli’nin sonraki eylem ve söylemleri, bunları münafıkça söylemiş olduğunu ortaya koydu.

Fakat, aslında geçmişteki eylem ve söylemleri de, bir münafık olduğunu gösteriyordu.

Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da yazdığına göre, İttihatçı arkadaşları onu “ahlâksız, haris, sarhoş, sefih ve fırsatçı” olarak nitelendiriyordu. Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile onun için “menfaat düşkünü, muhteris” diyebilmişlerdi.

Evet, Selanikli bu dindar nutkundan üç sene üç ay önce, Erzurum’da, Kongre sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “Gelecekte tesettürü kaldıracağını, Arap (Kur’an) harflerini atıp Latin harflerini alacağını, millete şapka giydireceğini” söyleyebilmişti.

Daha başka şeyler de söyleyecekken Mazhar Müfit “Paşam darılma ama sen de çok hayalcisin, benim uykum geldi, yatıyorum” dediği için “devrim” zincirinin diğer halkalarını sayma imkânı bulamamıştı.

Evet, adam “mazhar-ı takiyye ve gizli gündem”..

Bir kafasındaki plana, gizli gündeme bakın, bir de 1 Kasım konuşmasında takiyye makamında söylediklerine..

*

Allahu Teala şöyle buyruyor:

“(Ey Rasûlüm!) Münâfiklar sana geldiklerinde, “Şâhitlik ederiz ki, hiç şüphesiz sen, gerçekten Allah'ın Rasûlüsün!” dediler. Allah da biliyor ki, hiç kuşkusuz sen, hakikaten O’nun peygamberisin! Bununla birlikte Allah elbette, o münâfıkların yalancıların ta kendileri olduklarına şahitlik eder.” (Münafikûn, 63/1)

Selanikli’nin sözü doğru, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Allahu Teala’nın peygamberi ve elçisidir, âlemin övüncüdür, bununla birlikte Selanikli yalancının ta kendisidir.

Çünkü bunları inanmadan söylemektedir.

Sonradan Allahu Teala’nın kitaplarını “gökten indiği sanılan” diyerek inkâr edip aşağılayacak, küfrünü kamuoyu önünde (amelinin yanı sıra sözüyle de) açığa vuracaktır.

Bu açık tavrıyla, günümüzde onu sevip izinden gitmek için yarışanların işini biraz zorlaştırmış ve kafalarını karıştırmış oldu..

Öyle ki bazısı (mesela mütevaffa şeyhtan Haydar Baş) onun münafıklık mesleğini sürdürürken, kimileri de “açık küfür” yolu üzerinde iz sürerek Cehennem’e yol alıyorlar.

Ancak pek fazla dert etmelerine gerek yok, nasıl olsa yolları bir noktada birleşecek, “ata”larının izinde aynı adrese teslim olacaklar.

* * *



SELANİKLİ'NİN EGEMENLİK (HAKİMİYET) ANLAYIŞI: İLMİN CANI CEHENNEME, SEN KUVVET, KUDRET VE ZOR'DAN BAHSET!

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 11

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabını 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) okumaya devam ediyoruz.

Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, 1 Kasım 1922 Çarşamba günü TBMM toplanıyor.

Saltanatın kaldırılması için kanun teklifi veriliyor.

İlk konuşmayı Selanikli Mustafa Atatürk yapıyor..

Hilafetin feyizkârlığından bahsediyor, onun sayesinde Türkiye’nin dünyanın en bahtiyar devleti olacağının müjdesini veriyor.

Kanun teklifi Şer’iyye (Şeriat), Adliye ve Kanun-ı Esasî (Anayasa) Encümenlerine (komisyonlarına) havale ediliyor. (s. 63)

Evet, o sırada TBMM hükümeti bir İslam hükümetidir. Laik (siyasal dinsiz) değildir. Meclis’te Şeriat Komisyonu vardır.

*

Mumcu, bu süreçle ilgili olarak Karabekir’in şu ifadesini aktarıyor:

“İstiklal Harbi'nde olduğu gibi bu inkılap hareketlerimizde de fikirlerimizi serbestçe bildirmek ve münakaşadan çekinmemek suretiyle ben vazifemi büyük bir vicdan hazzıyla yaptığım gibi kendisini ilk günden gerek İstanbul Hükümetine ve gerekse henüz tanıyan halka karşı muhafaza ve tanıttırmaya calıştığım Başkomutanım ve eski silah arkadaşım Gazi Mustafa Kemal Paşa da benim fikir ve münakaşalarıma kıymet ve ehemmiyet vererek hepsini kabul etmişlerdi.” (s. 64)

Aslında kabul etmemişti.

Kabul etmiş görünmek zorunda kalmış, hilafet konusunda geri adım atmış, meselenin hallini ertelemişti.

Karabekir’in “fikir ve münakaşaları”na kıymet ve ehemmiyet verdiği yoktu.

Karabekir’in Karabekir olarak değil, Şark (Doğu) Ordusu Komutanı olarak bir ağırlığı, kuvveti ve kudreti vardı.

Selanikli, ağırlığı, kuvveti ve kudreti olmayanlara ise şöyle seslenmişti:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmezHâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin [saldırganların] hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyor.

Bu bir emrivakidir [oldu bittiye getirmedir]. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş [olup bitmiş] bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır.

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

*

Selanikli’nin bu laflarının gündelik dile tercümesi şöyle:

Hayatta en hakiki mürşit, ne ilimdir, ne Cevat Akşit, ne de Eczacı Hurşit.. Kim başkası üzerinde zorla hakimiyet kurabiliyorsa, mürşit odur.. Egemenlik (hakimiyet) milletin de değildir, kuvvet, kudret ve zor kimdeyse, onundur.. Kuvvet, kudret ve zorun olduğu yerde ilmin icabından, fikirden, görüş alışverişinden, tartışmadan söz etmek gereksizdir.. Şu anda kuvvet, kudret ve zor benim elimde olduğu için Osmanlı Devleti’ne isyan etmiş durumdayım.. Burada artık benim sözüm geçer, Padişah’ın değil.. Milleti temsil ettiği söylenen bu Meclis, TBMM, bu emrivakiyi (olup bitmiş işi) tartışma değil, onaylama durumundadır.. Adam gibi tıpış tıpış onaylarsanız onaylarsınız, onaylamazsanız kafalarınız gider.. Sözün tamamı ahmağa söylenir, siz ahmak olduğunuz için işte tamamını söylüyorum.”

Selanikli’nin sözlerinin avamcası bu..

Ancak, Osmanoğulları (Osman Gazi’nin nesli) hakkında söyledikleri doğru değil.

Onlar hakkında söylediği şey, kendisi için doğru..

Yukarıya aldığımız sözlerinin de ortaya koyduğu gibi, kendisi zorla, Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuştu.

Ve bu tasallûtunu [hakimiyetini] ölene kadar sürdürdü.

Osman Gazi, millete bu şekilde Selanikli gibi mi hitap etmişti?

Asla!

Osman Gazi ve ahfadı “Allah’ın adını yüceltmek, Haçlılar’la mücadele etmek, Allah’ın arzında olabildiğince Şeriat adaletini ikame edebilmek” için kıyam ettiler, fedakârlık yaptılar, millet de onları takip etti, baş tacı yaptı.

*

İmdi, ülkemizdeki Kemalist/Atatürkçü taifenin mantıklı ve tutarlı düşünmeye karşı biraz alerjileri bulunduğu için, bu sözlerimizi anlamakta güçlük çekecekleri kesin.

Kafalarının çalışmasını sağlamak için “tulumbaya su koyma” kabilinden onlara biraz “tüyo” verelim.

Ey imtiyazlı ve de tuzu kuru "beyaz Türkler"! Selalnikli’nin gururunuzu okşayıp gözünüzü boyamak için rüşvet-i kelâm kabilinden “Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi” demesi, Etrâk-ı bî-idrak (anlayışsız Türkler) olduğunuz, “idrak sahibi Türkler”den olmak bir yana, onlara kan kusturduğunuz, ve madalyonun arka tarafına bakmayı akıl edemediğiniz için, hoşunuza gidiyor.  

Halbuki adam, mesela Araplar’a, siz farkında değilsiniz ama, şunu demiş oluyor:

“Osmanoğulları, Yavuz Sultan Selim’den itibaren zorla Arap milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] dört asırdan beri idame eylemişlerdi.. Ey Araplar, biz Türk milleti olarak onların boyunduruğundan kendimizi isyan ederek kurtarıyoruz.. Sizin Şerif Hüseyin’iniz ile adamları bizden daha akıllı oldukları için Birinci Dünya Savaşı’nda isyan etti, bağımsızlıklarını sağlayıp kendi devletlerini kurdular.. Biz biraz geç kaldık..”

Araplar için kurulan bu cümleler, Kürtler, Arnavutlar, Çerkezler, Boşnaklar vesaireye de uyarlanabilir..

Selanikli’nin yukarıya aldığımız sözlerini alkışlayan herkes, mesela Şeyh Said "isyan"ını onaylamış olur.

İmdi, müslüman topluluklar bile Osmanlı Devleti için böyle düşünürlerse (Genelde düşünmediler, Selanikli kafasında değillerdi), bir dönem Osmanlı egemenliği altında kalmış olan Ermeni, Rum, Yunan, Bulgar, Sırp, Makedon, Romen vs. gibi gayrimüslim kavimler Osmanlı için ne düşünür?

Selanikli, o aptalca konuşmasıyla, müslüman olsun olmasın bütün bu milletlere, “Osmanlı’ya ne zaman isyan ettiyseniz isabet ettiniz, ne zaman itaat ettiyseniz yanlış yaptınız” demiş olmuyorsa ne demiş oluyor?!

Şurası bir gerçek: Osmanlı Devleti sonuçta bir “müslüman Türk” devletidir.. Ve Selanikli, sözde Türk milleti adına konuşarak, Türk’ün yerleşip "vatan" haline getirmiş olduğu topraklar üzerindeki hakimiyetini aşağılıyor.

Osmanlı’nın şahsında Türk’e hakaret ediyor.

Türk’ün “bî-idrak” kesimi ise, “idrak sahibi” olanlarına kan kusturmakla meşgul.

*

Garibim saf Türk Karabekir’in sözlerine dönelim.

Selanikli’nin onun fikirlerine değer verdiği yoktu.. Onun saflığını, samimiyetini, vatanseverliğini ve iyi niyetini istismar edip kullandı.

O gün için Karabekir’i tasfiye edebilecek güçte değildi. Uygun zamanı bekliyordu.

Evet, Karabekir, Selanikli’yi “ilk günden, Samsun’a çıktığı andan itibaren gerek İstanbul Hükümeti’ne ve gerekse yeni tanıyan halka karşı muhafaza ve tanıttırmaya” çalışmış, onu koruyup kollamış, onun propagandasını ve reklamını yapmış bulunuyor.

Aksi takdirde İstanbul Hükümeti onun “müfettişlik” maskeli “Anadolu genel valiliği”ne son verecekti.. Halkın da Anadolu’ya “Padişah yaveri” olarak gelmiş “Sarı Çizmeli Kemal Ağa” modundaki şahsı tanıdığı, ona özel bir önem atfettiği yoktu. (Nitekim Selanikli bunu sağlamak için, TBMM’nin açılışının hemen ardından Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkarıp, başında kendisinin bulunduğu TBMM’nin otoritesini kabul etmeyen herkesi “vatan haini” ilan ederek asmaya başladı. Halka kendisini bu şekilde zorla, asıp keserek kabul ettirdi.)

Adamın geçmişte kayda değer bir başarısı yoktu ki halk ona önem verip saygı duysun.. Filistin cephesinde topukları yağlayıp kaçarak cephenin çökmesine neden olmuştu.

Abartılan Anafartalar savunması ise, yaklaşık bir yıl süren Çanakkale muharebelerinde birkaç günlük fasıldan ibarettir.. Sanki orada bir tek Selanikli vardı!. Üstelik bu “vatansever” asker, savaş bitmeden Çanakkale cephesini bırakıp gitmişti.

*

Evet, Samsun’a çıkan Selanikli’nin, halk nezdinde bir itibarı ve kıymeti yoktu..

Selanikli’nin bütün “büyü”sü, Padişah Vahideddin’in onu “özel” görevle Anadolu’ya göndermiş, ve Karabekir’in de, “Padişah’a onu geri çağırması için baskı yapan İngiliz’e inat” ona sahip çıkmış olmasından kaynaklanıyordu.

Ancak, Selanikli’nin İstanbul’da İngilizler’le anlaşmış olduğunu bilmiyordu. (İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın, gizli servisinin İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yapması herhalde “özel Hristiyanlık dersleri” almak istemesinden kaynaklanmıyordu.)

Karabekir, Selanikli'nin sadece has adamlarına açıkladığı "gizli gündem"inden ve işgalci düşman devletlerle olan gizli bağlantılarından habersizdi.

Arkadaşı İsmet (İnönü) bunu biliyordu ve herşey olup bittikten 50 yıl sonra açıklayacaktı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli bu dört dörtlük İngiliz "oyun"unda basit fakat olağanüstü yetenekli bir piyondan ibaretti.

İngilizler, Osmanlı Hilafet Devleti’nin (İslam devletinin) Selanikli eliyle tarihe gömülmesine, yerine, başkenti İstanbul değil Anadolu'daki başka bir şehir olan laik (siyasal dinsiz) bir ulus(çu)-devletin kurulmasına karar vermişlerdi..

Ve Selanikli bunu, onların desteğiyle başardı. (Hangi hilelerle nasıl destek verdiklerini önceki bölümlerde kısaca anlatmıştık.)

Olay bundan ibarettir.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...