tevhid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tevhid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SEFER- ZAFER EDEBİYATI (YOLDA OLMAK MI, HEDEFE VARMAK MI?)

 




Son zamanlarda klavye kahramanlarının çok tekrarladığı sözlerden biri şu: “Seferle emrolunduk, zaferle değil.

Bazı “artist”ler de “Amacımız bir yere ulaşmak değil, yolda olmak” filan gibi laflar ediyorlar.

Doğru diyorlar, fakat bu sözleri tekrarlayan “artist”lerin (özellikle de çok tekrarlayanların) yanlış yerde durduklarını görüyoruz.

Böyle konuşuyorlar fakat tavır ve hareketlerine bakıldığında tek dertlerinin “sefersiz, yolsuz, kestirmeden zafer” olduğu anlaşılıyor.

Bir başka deyişle, “yolu terk ederek zafer kazanma” derdindeler: Yolsuz, yolsuzlukla malul zafer.

Davranış ve tutumları, sözlerini yalanlıyor.

*

Açalım..

Bizim yapmamız gereken, İslamî hakikatleri açık ve net bir şekilde duyurmak olmalıdır.

Tebliğle, gücümüz ölçüsünde “iyilikle emredip kötülükten men etmek"le sorumluyuz, hidayet vericiler değiliz.. Şayet hakkı ve hakikati olduğu gibi dosdoğru söylemiyor, lafı eğip büküyorsak, hidayet yolundan sapmışız demektir.

İslamî gruplardaki sapmaların çoğunun nedeni, tebliğ ve davet faaliyetinde bulundukları çevrelere İslam’ı sözde sevdirmek için bazı hakikatleri saklamaları ve “sulandırma”larıdır.

Halbuki onlar için gerekli olan, hakikatleri söyleyip vebalden kurtulmaktan ibarettir.

Fakat onlar, “yolda olma”yı değil, hedefe ulaşmayı (tebliğ adını verdikleri faaliyetin başarısını ve zaferini) önemsiyorlar.

Bir süre sonra, anlattıkları eksik gedik ve güdük İslam, onların “dava”larının (davetlerinin) esası haline geliyor.

Ve bu çarpık davaları uğruna İslam’ı “tam” anlatanları hedef almaya başlıyorlar.

“Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir koruyucu (muhafaza edici) kılmadık. Sen onların (onları savunup kurtarma konumunda olan) vekili de değilsin.” (En’am, 6/107)

“Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.’ Ve yine, kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: 'Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?' Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, ancak tebliğdir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.” (Âl-i İmran, 3/20)

*

Biraz daha açalım..

“Efendim falancalar devletçi, filancalar Türkçü, feşmekanlar Kürtçü, beriki demokrat, öteki Atatürkçü, diğeri laikçi, o yüzden bunların da hoşuna gidecek şeyler söylemeliyiz, rahatsız olacakları hakikatleri dile getirmekten kaçınmalıyız” diyorsan “ana yol”u (sırat-ı müstekîmi) terk etmiş, kestirme bir yan (batıl) yola sapmışsındır.

Derdin böyleleri tarafından “dışlanmamak”, onlara şirin görünmek ise varmak istediğin hedefin “kişisel, kliksel (grupsal/çetesel) kazanımlar sağlamak” olduğu anlaşılır.

Doğruyu ve gerçeği yerine göre kavl-i leyyin (yumuşak söz) ile ifade etmek başka şey (Ki yerine göre kılıç devreye girer), doğrulara yanlışları da eklemek (hakkı batıla karıştırmak) ve hakikati (yanlış yorumlanmaya açık biçimde) zemininden kaydırarak dile getirmek başka şeydir.

İslam’a davette önceliği, Allahu Teala’ya iman ve O’na şirk koşulmaması hususu oluşturur.

Şirk koşulmaması, birey, topluluk (mesela devlet) ve nesnelere (mesela vatan) “Allah’a bağlanır gibi” bağlanmamak, onları “vazgeçilmez” olarak görmemek demektir. (Hz. İbrahim aleyhisselam vatanını da, ulusunu da, devletini de terk etti.)

Allahu Teala’nın, peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bildirdiği ilkeler (ve Hz. Peygamber s.a.s.’in yaptığı inkılaplar) ile Ali Rıza oğlu Mustafa’nın (şu kendisine “Türkler’in atası” anlamında Atatürk soyadını layık gören şahsın) ilke ve inkılapları çatıştığı ve çeliştiğinde ikincisini tercih edenler, müşriktirler, şirk koşmaktadırlar.

“İkisini bir arada beraber götürmeye, aralarında bir denge kurmaya çalışalım” diyenler de müşriktir.

Ortak koşmak zaten bu uzlaşı ve paylaşımdan ibarettir.

*

Evet, “yolda olma” edebiyatı yapmak kolay da, “yolda olmak ve kalmak” azim ve sebat istiyor.

Siyasetten örnek verelim: İktidar olmak ya da iktidarda kalabilmek, “düzenin nimetleri”nden tepe tepe yararlanabilmek için Atatürkçülük yapmak, (İslamî açıdan) “sefersiz-yolsuz zafer” peşinde olmaktır.

"Yol"u terk etmektir.

Bir başka deyişle dünya için ahireti satmaktır.

Bunun bir adım sonrası, “yoldan sapmayan”lar ile uğraşmak, onların kendileri gibi yoldan çıkması için seferber olmaktır.

Sırat-ı müstekîm” (doğru yol) üzere olmak, (Fatiha Suresi’nde belirtildiği gibi) “kendilerine gazap olunanlar (Yahudiler) ile dalalete düşenlerin (Hristiyanlar’ın)” sıratı üzerinde olmamak, “Allahu Teala’nın (hidayetle) nimetlendirdiği” peygamberlerin (şirksiz, hak olan) sıratı (yolu) üzerinde olmaktır.

Yahudi ve Hristiyanlar’ın yoluna “çağdaş uygarlık düzeyi” (muasır medeniyet seviyesi) adını verip onların peşinden gidiyorsan, yoldan çıkmışsın demektir.

 Evet, “muasır medeniyet” diyerek Yahudi ve Hristiyanlar’ın yolunu (şapkasına kadar) örnek alan Atatürkçülük de yoldan çıkmak demektir.

İslam açısından durum budur. İslamcı (İslam taraftarı, müslüman) olmayanlar bu sözlerimizi üzerlerine alınmasınlar.

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şöyle bir açıklaması oldu:

"Cumhuriyeti balo salonlarına hapsedenlere, cumhuriyet adına bu ülkede yıllarca cumhur karşıtlığı yapanlara, velhasıl cumhuriyeti tapulu mülkü gibi görenlere bu tarihi yıl dönümünün nasıl idrak edilmesi gerektiğini gösterdik. Gazinin mirasına sahip çıkanlar millete efendilik taslayanlar değil 85 milyonun tamamına hizmetkarlık yapanlardır. Biz işte bunu başardık. Kadro Atatürkçüleri yıllarca bu ülkeyi ikinci sınıf demokrasi ve ekonomiye mahkum etmişlerdir."

(https://m.t24.com.tr/haber/kabine-toplantisi-sona-erdi,1136752)

İslam’ın doğru yolu (sırat-ı müstekîmi) açısından bakıldığında bu sözler sağlam bir duruşa karşılık gelmiyor.

Muasır medeniyet”ten (çağdaş uygarlıktan) söz ederek Batıcılık (Ki yahudi-hristiyan uygarlığı demek oluyor) yapan, onları “şapka”larına kadar taklit edip bu taklitçiliğini millete dayatan “Gazi’nin mirası”nın, “Allahu Teala’nın nimet verdiklerinin yolu” ile bir ilgisi yok.

*

Yeri gelmişken, Gazze ile ilgili açıklaması çerçevesinde takdir ve teşekkürü hak ettiğini söylediğimiz Bahçeli’nin de “yol” meselesinde tekdir ve teessüfü hak ettiğini belirtelim.

Haber7.com’un haberine göre Bahçeli TBMM’deki grup toplantısında parmağındaki “yüzüncü yıl yüzüğü”nün tanıtımını yapmış. (https://www.haber7.com/guncel/haber/3363889-mhp-lideri-bahcelinin-100-yila-ozel-yuzuk-ve-rozeti-dikkat-cekti)

"Devletin adı Turan'dır, Göktürk'ler var, kurt var, Orta Asya var, her şey var" demiş.

Herşey var da, İslam yok.

İslam, atalarla övünmeyi, cahiliye dönemini (İslam öncesi dönemi) yüceltmeyi yasaklamıştır.

Cahiliye dönemi sadece Araplar’a özgü değil.. Türk’ün, Kürt’ün, İranlı’nın İslam’dan önceki dönemleri de cahiliyedir.

Bu cahiliyede, “gazaba uğrayan, gadap olunan” Yahudiler’e özgü “üstün ırk” davası da bir nebze var.

Damarlardaki asil kan edebiyatı buna karşılık geliyor.

Hiç kimsenin kanının diğerine üstünlüğü yok, hepsi ortak babamız Hz. Adem’e dayanıyor.

Fakat Yahudiler, İsrail’in (Hz. İbrahim oğlu İshak a.s.’ın oğlu Yakub a.s.’ın) torunları olma hasebiyle kendilerini üstün ve asil görüyorlar.

Gazaba uğramalarında ve bugünkü azgınlık, taşkınlık ve zulümlerinde bu (enaniyet ve kibirden ibaret) asalet davasının da rolü var.

Evet, ırk (soy sop) davası, hadîs-i şerîflerde de belirtildiği gibi, cahiliye kalıntısıdır.

Kurtçuluğa gelince.. Kurt, bir totemdir.. 

Kurtlar, "Allahu Teala'nın nimetlendirdiği" ve yolları üzerinde olmamızı istediği bir topluluk değil.

Allahu Teala'nın ahsen-i takvîm üzere yarattığı, (melekleri bile secde ettirdiği) Adem a.s.'ın soyundan gelen, eşref-i mahlukat olan "insan"a "kurtçuluk" yakışmaz.

İslamlık yakışır. 


YÜZ YILLIK "İSLAM’IN İSTİMLAK EDİLİP KAMULAŞTIRILMASI, DEVLETLEŞTİRİLİP MİLLÎLEŞTİRİLMESİ" İHALESİNİN YOLSUZLUK VİRTÜÖZÜ YENİ YERLİ-MİLLİ TAŞERONLARI

 






Batı’da laiklik, devletin (siyasal otoritenin), Kilise teşkilatının (ruhban örgütünün) vesayetinden kurtulması anlamına geliyordu.

Dinin baskı altına alınması değil..

Ve bu, Kilise teşkilatının (Türkiye’de medrese ve tekkelere yapılanın aksine) kapatılması, yasaklanması, baskı altına alınması ve yağmalanması demek değildi.

Kilise’ye (ruhban sınıfına), “Sen istediğini savunabilir, istediğin faaliyeti yapabilir, istediğin gibi örgütlenebilir, devleti istediğin gibi eleştirebilirsin, siyasete karışma demiyoruz, devlete akıl da verebilirsin, fakat emir veremezsin, onun üstündeki bir güç gibi otorite sahibi olamazsın” denildi.

Türkiye’de siyasetin (devletin) Diyanet İşleri Başkanlığı’na “Şu konuları öne çıkaracaksın, şu konulara hiç girmeyeceksin, şu türden vaaz ve nasihatlerde bulunacaksın, şöyle hutbeler okuyacaksın, siyasete karışmayacaksın, onun emrinde olacaksın, onun emirberliğini yapacaksın” diye emir vermesine, "Aksi takdirde ağızını burnunu kırar, anandan doğduğuna seni pişman ederim, anladın mı lan! İskilipli Atıf'ı unutma!" diye hal diliyle tehdit etmesine, gözlerini belertip parmak sallamasına benzer bir durum Batı’da yaşanmadı.

Kilise kendi yoluna, devlet kendi yoluna gitti.

Siyaset, Kilise’nin (dinin değil, din adamları zümresinin) emirberi olmaktan kurtuldu.

*

Bu, zamanla Batı'da siyasetçilerin sadece din adamlarını değil, dini de “takmaması”na yol açtı.

Takmamak zorundaydılar, çünkü tahrif edilmiş dinin, bilimin teori düzeyinde kalan zannî-tahminî verilerinin ötesinde kesin gerçeklerle çatışır durumda olduğu bilinir hale gelmişti. 

Bu gelişme yüzünden din adamlarının bizzat kendileri de dini “takmamaya” başladılar. Buna mecbur kaldılar.

Ancak, bindikleri dalı kesmemek için minareye bir kılıf uydurmaları gerekiyordu.

Yaptılar.

“Tarihsel”lik (tarihîlik) ve sembolizm kavramlarını kullanmaya başladılar.

Dinin emirlerini lafız düzeyinde “takmak” gerekmiyordu, önemli olan "ruh"tu ve ruha bağlı olan "anlam"dı, ve anlam yoruma (dolayısıyla yorumlayana) bağlıydı. 

"Ruh"u yakalamayı becerebilen "aydınlanmışlar" (bağnazlık ve yobazlıktan kurtulmuş, "dini günceleme"yi sağlayacak formasyona sahip olduğuna inanan irfan sahipleri ve entelektüeller) için lafzın kendisi “tarih”te kalmış (tarihsel) şeyler olabilirdi, olmalıydı.

Bilimin (gözlem ve deneyin, akıl ve mantığın) verileri ile çelişen (tahrif edilmiş) dinî metinlerdeki ifadeler de sembolik anlamları üzerinden değerlendirilmeli, böylece reddetmeye (ve metinlerin tahrif edilmiş olduğunu itiraf etmeye) gerek kalmadan yeni bir yoruma tabi tutulabilecek ifadeler olarak anlaşılmalıydı.

*

Batı’da laiklik, devletin tahakkümüne ve zorbalığına karşı bireyin hak ve özgürlüklerinin korunmasını da sağladı.

Çünkü, Kilise’nin desteğini alarak (onun vesayeti altında) din adına devleti yönetenler, kendilerine muhalefet edilmesini sadece “pozitif (mevcut) hukuk” çerçevesinde suç değil, aynı zamanda Tanrı’ya başkaldırma ve affedilmeyecek bir günah olarak gösteriyorlardı.

Din ise, gerek Katolikler gerekse Protestanlar tarafından kendi heva ve heveslerine göre şekillendirilip tahrif edildiği için, dini yorumlama, daha doğrusu güncelleyip (konjonktüre uydurup) tahrif etme tekelini ya da gücünü elinde bulunduranlar, her halükârda haklı çıkıyorlardı.

Böylece, Allahu Teala’nın Kur’an’da açıkladığı gibi (Tevbe Suresi, 31’inci ayet), hristiyan Batı toplumlarında papazlar “rabler” haline getirilmekte, halk da o rablere kulluk eden putperestlere dönüşmekteydi.

*

Batı’da laiklik, işte bu zulme son verilmesinin önünü açtı. (Ancak, büyük âlim Muhammed Hamdi Yazır rh. a.'in Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde ilgili ayeti açıklarken belirttiği gibi, rab edinilen ruhban sınıfının yerini yeni rabler aldı: Parlamenterler/milletvekilleri; insanlara parlak gelecek pazarlayan siyaset esnafı.)

Batılı düşünürler, devlet kurumunun varlık gerekçesini ve meşruiyet zeminini (dinden bağımsız biçimde) "akıl"a bağlı olarak inşa etmek için, “toplumsal sözleşme” (social contract) diye bir teori ortaya attılar.

Buna göre, devlet yöneticilerinin toplumu yönetme yetki ya da hakları tanrısal bir nitelik taşımıyordu. 

Bir siyasal otoritenin bulunmadığı (Ki buna “doğa hali” diyorlardı) bir ortamda “anarşi” ve “kaos” ortaya çıkacağı, hiç kimse güvende olamayacağı için, halk, toplumda “adalet”i ve güvenliği sağlasınlar diye, hak ve özgürlüklerinden bir kısmını, yönetme yetkisi verilen kişilere devretmekte ve aralarındaki bu (zımnî, açıkça telaffuz edilmese de zımnen varolan) “toplumsal sözleşme” çerçevesinde onlara itaat etmekteydiler.

Bu “sözleşme” çerçevesinde ortaya çıkmış siyasal bütüne “devlet” adı veriliyordu.

Sadece yöneticiler değil, halk da, devletin bir parçasıydı. Hatta, asıl kurucu unsurdu. Yönetici yetkiyi Tanrı'dan değil halktan alıyordu.

Yöneticilik pozisyonu Tanrı'nın bir mevhibesi, lütfu, bağışı değil, halkın, "kendisine karşı sorumluluk"la birlikte emaneten verdiği bir yetkilendirme idi.

*

Ve devletin herhangi bir kutsallığı bulunmuyordu. 

Pratik zorunluluklardan doğmuş, daha kötüden koruyan kötü bir arızaydı.

Bir başka deyişle, devlet, meşruiyetini, kaynağı halkın kendi iradesinden (korku ve endişelerinden) ibaret olan zımnî bir sözleşmeden alıyordu, Tanrı’dan değil.

Ve bu sözleşmeyi çiğnediğinde devlet (kendilerini devlet diye adlandıran siyasetçi ve bürokrat/memur taifesi) meşruiyetini, yönetme hakkını kaybediyordu. 

Devrim (padişahları, diktatörleri devirmek) meşru bir hak haline gelebiliyordu.

Aynı şekilde halk da, bu sözleşmeyi durduk yere çiğneyip "meşru" yönetime itaat etmediğinde suçlu hale geliyor, yöneticiler tarafından cezalandırılabiliyordu.

Yöneticilerle yönetenler arasında, bu sözleşmeden doğan “karşılıklı hak ve sorumluluklar” bulunuyordu.

Bu düşünce Batı’da, 30 Yıl Savaşları’na son veren 1648 tarihli Vestfalya Antlaşması’ndan sonra giderek güç kazanmış ve zamanla “toplumsal sözleşme” fikrini temel alan anayasa”lar meydana getirilmiştir.

Anayasa Hukuku denilen, birtakım adamların prof. unvanıyla öğrettikleri disiplinin hikâyesi bundan ibarettir.

*

Ancak Batı’da, devleti Tanrısal nitelikten soyutlamakla birlikte, ona “laik” bir kutsallık ve yücelik atfedenler de ortaya çıkmıştır.

Bunun en uç örneği Faşizm’dir. Faşizme göre, devlet en yüce ve kutsal değerdir. Birey, her halükârda devlete itaat etmelidir.

İslam’a gelince.. İslam, insanın şahsiyetini, hak ve hürriyetlerini en kâmil manada teminat altına aldığı için, daha baştan, yönetme hakkını ve itaat sorumluluğunu “sözleşme”ye bağlamıştır.

Bu, farazî/varsayımsal (zımnen var olduğu düşünülen) bir sözleşme de değildir.

Fiilen yapılması istenen bir sözleşmedir.

Biat (bey’at) budur.

*

Biat eden kişi, yöneticiye, adil olması, kendi heva ve hevesine değil, Allahu Teala’nın hem kendisi hem de yönetilenler için koyduğu kurallara (Şerîat'e) uyması şartıyla biat eder.

Yönetici de, yönetilenin canını, malını, ırzını ve namusunu korumayı taahhüt ederek, ayrıca Allah’a isyan anlamına gelen taleplerde bulunmamak şartıyla, emirlerine itaat edilmesi hakkını kazanır.

İslam’da, yönetici (devlet) ile yönetilen arasındaki “sözleşme”, farazî bir sözleşme değil, gerçek bir sözleşmedir.

Bu gerçek sözleşmenin ortaya çıkma şartları ortadan kalktığı için, hadîs-i şerîfte belirtildiği gibi, hilafet rejimi Rasulullah s.a.s.’den sonra sadece 30 yıl devam etmiştir.

Ondan sonrası (Emevî, Abbasî ve Osmanlı dönemlerindeki) (hadîs-i şerifte geçen kavramlarla) “ısırıcı meliklik/padişahlık” ve  ardından gelen (günümüzdeki) “cebâbire/zorbalar (diktatörlük)" dönemleridir.

O 30 yıldan sonra da, yöneticilere her ne kadar halife denilmiş idiyse de, gerçekte onlar, saltanat sahibi hükümdarlardı; şeklen halifeydiler, fakat Rasulullah Efendimiz s.a.s.’e gerçek anlamda vekâlet ediyor değillerdi.

*

İslam, müslüman bireylerin biati ve rızası mevzubahis olmaksızın, bu biatten (sözleşmeden) bağımsız olarak itaat edilecek devlet adı verilen "itibarî" (isimlendirmeden ibaret mevhum) bir varlığın (Ki pratikte/gerçeklikte siyasetçiler ile onlara bağlı memurlar taifesinden ibarettir), o bireyler üzerinde hükmetme yetkisinin bulunmasını kabul etmemektedir.

Ne var ki, devlete laik (dinden bağımsız) bir kutsallık atfedenlere göre, insanlar her halükârda devlete (bu itibarî/zihnî, isimden ibaret varlığa) saygı duymak ve bağlı olmak zorundadırlar, bu noktada biatin bulunup bulunmaması önem taşımamaktadır. 

Ancak bu sözleşmesiz/biatsiz bağlılık "itibarî" kalmamakta, gölgesi gerçekliğin üzerine düşüp fiilen var olan devletluların (siyasetçi ve bürokratların, devleti temsil iddiasındaki memurların) bir kazanımına dönüşmektedir.

Devlet adı verilen bu masalsı varlığın (Hobbes'un tabiriyle Leviathan'ın, yani Tevrat ve İncil'de geçen kötülük temsilcisi deniz canavarının) insan zihninin ürünü olan bir vehim/kuruntu değil, (Allahu Teala gibi haşa) "varlığı kendinden olup kendi başına var olan" bir şeye dönüştürülmesinin ballı kaymağını, fiilen var olan yönetici sınıf (parlamentolar, laik hükümetler) yemekte, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca'nın (rh. a.) dile getirdiği gibi, bunlar, "yeni rabler sınıfı" (tapınılan laik ruhbanlar zümresi) haline gelmektedirler.

Ve bu rabliğin keyfini süren taife (siyasetçiler ve bürokratlar), bu putçu zihniyetin bekası için, elleri altındaki besleme laik papaz ve vaizlerine (kendilerini aydın ve entelektüel olarak adlandıran kapıkullarına), her halükârda devlete bağlı kalmak, yerli milli olmak gerektiğini anlattırmaktadırlar.

*

Bu anlayış çerçevesinde söz konusu saygı ve bağlılık mükellefiyeti/yükümlülüğü (laiklik gereği) Tanrı'dan (devletin Tanrı'nın emrinde olmasından) değil, devletin bizzat kendi varlığından gelmektedir.

Böylece devlet, (Hegel'in de savunduğu) bu faşist devletçi zihniyet çerçevesinde, kutsal kitapların Tanrı'sına rakip bir tanrı haline getirilmektedir. Getirilmiştir.

Cemal Bali Akal'ın tabiriyle "Sivil Toplumun Tanrısı".

Yönetilenler, bu masalsı tanrıya her halükârda saygılı olmak, böylece  Leviathan'ın yeryüzündeki gölgesi olan mevcut siyasetçi, bürokrat ve memurlara kulluk etmek durumundadırlar. 

Fakat bu, ne saf/pür laik zihniyette olduğu gibi "zımnî sözleşme"den kaynaklanmaktadır, ne de kutsal kitapların Tanrı'sının ona (Şeriat'le) verdiği (ve halkın kabulü/biati/onayı şartına bağlı, açık bir sözleşmeyle oluşan) bir haktan. 

Çünkü o, kendi zatı itibariyle saygıyı ve itaati hak eden bir tanrıdır. Yeryüzü tanrısı.

Kutsal kitapların Tanrı'sını "takmayan", kendisini onun emir ve yasaklarının (Şeriat'inin) üstünde gören, kendi şeriatini (yasalarını) kendisi koyan bir tanrımsı: Leviathan (kötülük canavarı)..

*

Bu şirk (küfür) zihniyeti bugün Türkiye'de özellikle kendilerini milliyetçi olarak nitelendirenler arasında revaçtadır. 

SSCB çökünce "ulusalcı-Atatürkçü" olduğunu farketme felaketiyle karşılaşan eski komünistler de onların izindedir.

Bu putçuluk, dünyevî getirisi olduğu için, eski İslamcılar arasında da "yerlilik millilik" mavalları etrafında müşteri buluyor.

Fakat bu zihniyetin en büyük destekçileri, iktidar olmanın nimetlerinden yararlanan bir kısım siyasetçiler ile bürokraside bir post kapmış olmanın keyfini süren (ya da kapmayı uman) tufeylîler ile onlardan nemalanan yağdanlıklardır.

(Allahu Teala'ya şirk koşmaktan sakınan muvahhid bürokrat ve siyasetçilere sözümüz yok.) 

*

İslam açısından bakıldığında, bugünün demokrasileri de gerçekte saltanattan ibarettir

Birçok Batılı siyaset bilimciye göre de durum budur.

Prof. Maurice Duverger’nin bir kitabı “Seçimle Gelen Krallar” adını taşır.

Hatta, ilgili hadîs-i şerîf çerçevesinde düşünüldüğünde bugünün demokrasileri despot ve zorba (cebrde/zorlamada bulunan) rejimlerdir (cebâbire)

Diktatörlüklerdir.

*

Bunları yazmamızın nedeni, Yeni Şafak’ın edebiyat paralamayı ilim zanneden boşboğaz yazarı Ömer Lekesiz’in son iki yazısındaki zırvalar..

Devlet hakkında şairane düşünceler” başlıklı 5 Ocak 2023 tarihli yazısında şöyle diyor:

Önceki yazımızı “Güçlü Müslüman otoriteler sayesinde, bu olmadığında bile Kur’an yoluyla duyguda ve pratikte kendilerini sürekli olarak bir devlete nispet edebilen büyüklerimiz, devleti koruma ve kollamada yani hamiyet esasında sabit olmuşlar, ancak sistemden kaynaklanan problemler nedeniyle devlete değil muktedirlere (siyasîlere) karşı muhalefet etmeyi seçmişlerdir.” diyerek, Mehmet Akif’in de bu anlayışta olduğunu, ancak önemli kimi nedenlere bağlı olarak konunun sadece bundan ibaret olmadığını belirtmiştik.

“Kendini sürekli olarak bir devlete nispet etmek” ne demektir?

Mesela "mübarek büyüğümüz" Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra kendisini hangi devlete nispet etmişti?

Ve Zahidü'l-Kevserî hangi devlete?

Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne mi, Mısır’a mı?

Hiç birine..

Fatih’in haksız bulduğu bir fermanını yırtıp Memluk Devleti’nin elindeki Kahire’ye giden Molla Güranî kendisini hangi devlete nisbet ediyordu? (Okuduğunu anlamaktan aciz kişiler, hemen Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Fatih’le ilgili müjdesini hatırlayacaktır. Efendimiz s.a.s. sadece “Ne güzel komutandır!” buyurmuyor, hadîsin “Ne güzel askerdir!” kısmı da var. Yani “güzellik” bakımından Fatih ile o günkü Osmanlı ordusunun basit bir neferi arasında bir fark yok. Fatih, o günkü “güzel”lerden bir güzel.)

Büyük ilim adamı vatansız (heimatlos) Muhammed Hamidullah kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

Ali Kemal gibi yargısız linç edilmemek için yanına beş kuruş bile almadan ülkesini terk eden Sultan Vahideddin kendisini hangi devlete nisbet etmekteydi?

İmam-ı Azam rh. a. kendisini hangi devlete nisbet etmişti, Emevî Devleti’ne mi, Abbasî Devleti’ne mi?

İbn Haldun kendisini hangi devlete nisbet ediyordu? Ki, zamanın Tunus devletinden yakayı kurtarmak için o günkü hükümdardan hacca gitme bahanesiyle izin alıp Mısır'a gitmiş ve orada kalmıştı. Hükümdar, ailesini, çoluk çocuğunu götürmediğine göre dönüp gelecektir diye izin vermiş, fakat İbn Haldun dönmemişti. Orada ölmüştü.

O, kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

Hacı Bayram-ı Velî'nin mürşidi Şeyh Hamid-i Velî (Somuncu Baba) kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

"Biz ol uşşâk-ı serbâzüz /Akl ü fikir bize yâr olmaz / Karanularda kalmayız / Bize leyl ü nehâr olmaz" diyen Şeyh Hamid k. s., Osmanlı'nın başkenti Bursa'yı terk edip Karamanoğulları'nın elindeki Aksaray'a yerleşmişti. 

O kendisini hangi devlete nisbet ediyordu, Osmanlı'ya mı, yoksa onu arkadan vurmayı dış politikasının değişmez esası ve devlet olarak adeta varlık gerekçesi haline getirmiş bulunan Karamanoğulları Beyliği'ne mi?

Hangisine?

Kemalist Türkiye'de yaşamak istemediği için Medine'ye gidip yerleşen ve orada ölen (Ali Ulvi Kurucu'nun babası) Hacı Veyiszade İbrahim Efendi kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

*

İslam’da kendini “devlet”e (hem de laik, yani siyasal dinsiz olup olmadığına bakmaksızın devlete) nisbet etme değil, “cemaat”e nisbet etme vardır.

Ve bu cemaat, günümüz Türkiye’sinde cemaat diye adlandırılan ve hocalarını yahut liderlerini “hocaefendi” diyerek yüceltmeyi en büyük meziyet bilen gruplar, topluluklar, örgütler, vakıflar, çeteler gibi fırkalar değildir, “hak üzere topluluk” anlamında (hakka tabi olan, Allahu Teala'ya şirk koşmayan, muvahhid) genel müslüman kitledir.

Evet, bu cemaat, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat terkibindeki cemaattir.

(Bir taraftan da Atatürkçülük yapan şöhret budalası soytarı ve komedyenlerin "çakma" Ehl-i Sünnet'inden değil, gerçek Ehl-i Sünnet'ten söz ediyoruz.)

*

Yeni Şafak'ta yazan söz konusu kurnaz şehir edebiyatçısı, yukarıya aldığımız ifadelerinde geçtiği üzere laik devlete bağlılığı “büyüklerimizin yolu” haline getirdikten sonra, laiklik (siyasal dinsizlik) körüğünün ateşiyle su verdiği bıçağını Brütüs marka bir hainlikle İslam Devleti kavramının sırtına saplıyor.

Sözleri şöyle:

… bilahare Ak Parti iktidarının yönetiminde de yer alan bu kuşaklar, Mehmet Akif’in … yeni siyasete (iktidara) karşı muhalefetini, onun şanlı mazideki devlet(ler)e olan özlemini had olarak alıp, bunu da içi boş bir ithal tanımdan ibaret olan “İslam Devleti” tanımı içine çekerek birbirlerine karıştırmışlar ve doğal olarak yanlış yönlere savrulmuşlardır.

Bu kafasının içi akıl ve fikir bakımından boş, fakat faşist tortular bakımından dolu şarlatan, böylece, bir yandan İslam Devleti kavramını hem içi boş bir şey olarak göstererek hem de ithal diye nitelendirerek aşağılıyor.

Değersizleştiriyor.. Tahkir ediyor.

İçi boş olan İslam Devleti kavramı değil, içi (değersizlik anlamında) boş olan, bu bozguncu müfsidin kafası..

İthal olan İslam Devleti’nin tanımı değil, ithal olan, bu şahıs gibilerin İslam Devleti kavramına yönelik tutumları..

*

Atatürk’ün Batı’dan ithal ettiği “devlet anlayışı” ve bu doğrultuda şekillendirdiği devlet yapısı, bunların zihniyetinin temelini oluşturuyor.

Bu yüzden, İslam Devleti idealinin yaşatılıyor olmasından rahatsızlar.

Yeni Şafak'ın edebiyatçısı bu ideali benimsemeyi “yanlış yönlere savrulma” olarak nitelendiriyor. Zihniyet bu!

Böyle düşünen ve bu gayri İslamî zihniyeti savunan "dindar" görünümlü tek kafasız da bu adam değil.. Sürüyle..

Bunlar, ne yazık ki, dış güçlerden ve 28 Şubatçılardan icazet alarak iktidar olan Akparti'nin iktidar döneminin getirdiği zihniyet kirliliğinin çerçöpü durumundalar.

Akparti'nin bu ülkeye en büyük zararı zihniyet alanında oldu. 

Daha doğrusu, birileri Akparti iktidarıyla önlerine gelmiş olan imtihanda kaybettiler. 

Gönülleri zaten bozuk olmasaydı, kaybetmezlerdi. 

İmtihan, hayatımızın kanunu. Hayatın anlamı.

Böyle bir imtihan önlerine gelmeseydi, mazrufları açığa çıkmazdı. "Kalıbı yerinde pehlivan"ların içinin kof olduğu anlaşılamazdı.

Dünya hayatı denilen imtihan, kimsenin kenarından dolaşmayı başaramadığı, herkesin ipliğini pazara çıkaran, içyüzünü ortaya seren bir panayır durumunda.

Bir gün olur herkes bu panayırı terk edip gider.

Kiminin geride Necip Fazıl gibi şarkısı kalır, kiminin şarlatanlığı.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...