akparti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akparti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CİHAD MI, DEMOKRATİK MÜCADELE Mİ?

 







Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde, İhvan-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) gibi İslamcı hareketlerin demokrasi anlayışına yönelik tenkitler aktarılıyor:

İslamcıların İslamlaşma yolunda “demokrasiye alternatif olacak başka bir sistemin olmadığını” iddia etmelerine de bazı cihâdi düşünürlerden itirazlar gelmiştir. Mesela Ebû Abdurrahman eş-Şankîtî, kaleme aldığı Tehâfutu’l-Dimukrâtiyyînisimli kitapçığında, İslamcıların bu argümanını şaşkınlıkla karşıladığını ifade etmiştir. Zira ona göre ne İslam peygamberi ve ne de onun sahabelerinin uygulamalarında böyle bir metot bulunmaktadır. Öyle ki İslam dininin zafere ulaşması, üç temel rükün olan ilim, davet ve cihatile gerçekleşebilir. Şayet dini gruplar İslam devleti inşa etmeyi arzuluyorsa bu üç yolun dışında bir metot takip etmemelidir. Ona göre demokratik mücadeleyi benimseyenler, fedakârlık gerektiren cihat yolu yerine konforlu ve kolay olanı tercih etmektedirler. Oysa cihat yolu müminlerin üzerine vecibe olan yegâne metottur. Kaldı ki demokrasi gibi dinin haram gördüklerini “alternatif yoksunluğu” delili ile mubahlaştırmaya çalışmak da usul açısından yanlıştır (Eş-Şankîtî, ts., 15-16).

Gerçekte demokratik mücadele, “davet” kapsamında düşünülebilir. Yani demokratik mücadeleyi Şankîtî gibi toptan reddetmek gerekmez.

Ancak, bunun şartları var.

Birincisi, demokratik mücadele hesabına “cihad”ın alternatif olmaktan çıkarılmaması gerekir.

Yani “Tek yol demokratik mücadele” denilmemelidir. “İşe yaradığı sürece demokratik mücadele” demek, anlayışla karşılanabilir.

Cihadın demokratik mücadele lehine alternatif olmaktan çıkarılması, dini tahrif, tağyir ve tebdildir.. Yeni bir din (şeriat) getirmek suretiyle haşa Allahu Teala’dan “rol kapmaya” çalışmak, ilahlık taslamak gibi birşeydir.

İkincisi, demokratik mücadele, demokrasiye iman edilmeden, yani temel hedef demokrasinin "bütün kurum ve kurallarıyla hayata geçirilmesi” olmaksızın, İslam’ın hakim kılınmaya çalışılması gayesiyle yürütülmelidir.

*

Bir başka deyişle, gaye, millet iradesi”nin mutlak biçimde tecellisini sağlamak değil, (illa da gerekiyorsa) Allahu Teala’nın hükümleriyle (Şeriat’le) mukayyed (kayıtlı) olarak tecelli etmesini sağlamak olmalıdır. 

Ve, demokratik mücadele, vazgeçilmez yol mertebesine çıkarılmamalıdır.

(Türkiye’de millet iradesi, dindeki ayet ve hadîslerin muadili olacak şekilde Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” laik “nass”lar çerçevesinde tecelli edebilmektedir. Atatürk ilke ve inkılaplarının nasıl yorumlanacağı konusunda “içtihat” yani “mezhep” farklılığı olabiliyor, fakat bu ilke ve inkılapların “kâfir”i olan bir siyasal harekete izin verilmiyor. Şeriat sözlük anlamı itibariyle “hukuk düzeni”ne karşılık geldiği için Türkiye’nin “Atatürk şeriati” ile, yani kul yapısı şeriat ile yönetilmekte olduğunu söylemek gerekiyor. Şayet Türkiye’de “Atatürk şeriatçılığı” katı bir biçimde savunuluyor olmasaydı, Anayasa’da “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümler yer almazdı. Şurası bir gerçek ki, Atatürkçülerin/Kemalistlerin Atatürk’e olan imanı, Türkiye’deki “İslamcı değil müslüman” olduklarını söyleyen dindarımsıların Allahu Teala’ya olan imanlarından daha güçlü. Eğer bu ülkede "Müslümanım" diyenlerin Allahu Teala’ya olan imanı, Kemalistlerin Ali Rıza oğlu Selanikli Kemal’e olan imanlarından daha kuvvetli olsaydı bugün Atatürkçü şeriat ile değil Allahu Teala’nın Şer’-i Şerîf’i, yani şerefli Şeriat’i ile yönetiliyor olurduk. Kemalistlerin Selanikli’ye olan imanı güçlü olduğu için Kemalizm için cihat edip savaşmaya, fırsat bulduklarında darbe yapmaya, kan dökmeye hazırlar. İslamcı değil müslüman olduğunu söyleyen mıymıntı, sünepe ve sümsükler ise bu Kemalistler karşısında süklüm püklüm sümüklü böcek moduna girerken, cihat yanlısı müslümanlara karşı alabildiğine sivri dilliler.)

*

Bir başka husus şu: Demokratik mücadele seçeneği, İslam’dan taviz vermeye yol açmamalıdır.

(Yani sözde İslam’a hizmet edeceğim derken imanı ele yele verme, kaybetme, katıksız müşrik olma riski var.. Türkiye bu açıdan çok sıkıntılı.. Bir defa, parti kurduğunuzda mevcut sisteme bir bakıma biat etmiş oluyorsunuz. Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde dikkat çektiği “İslam dışı rejimler”deki itikadî olmasa bile amelî şirke düşme olayı burada olanca çıplaklığıyla kendisini gösteriyor. Milletvekili vs. yeminlerindeki “Atatürk ilke ve inkılaplarına” yani Atatürkçü şeriate bağlılık yemini de ayrı bir "şirket"sel dayatma.. Bu şekilde “siyaset icabı” diyerek “takiyye” yapanların zamanla “ılımlı” Atatürkçü/Kemalist ve laik düzen yanlısı hale geldiklerini gördük.. Sözde İslam’a hizmet edeceklerdi, fakat zamanla “düzenin nimetleri”nin hatırına İslamcılıktan ılımlı laikliğe geçiş yaptı, “eski ve eksi İslamcı” haline geldiler.. Geçmişteki İslamcılık edebiyatları onların laik istikbaline hizmet etmiş oldu.. AKP’liler bu durumda.. Saadet Partisi de çok farklı değil.. Nurcular da bunlardan daha iyi durumda değiller. Sözde “siyasetten Allah’a sığınan” bu idraki kıt taife, “Ol mahiler ki derya içreler, deryayı bilmezler” hesabı, boğazlarına kadar siyasete batmaktan kurtulamadılar. Siyasetin kurmay subayı değil de basit neferi ve kullanışlı emir eri oldular. Mesela MSP ve Erbakan muhalifliği yapmalarının da siyaset olduğunu fark edemiyorlardı, ya da fark etmiyor görünmek işlerine geliyordu. Gerçekten siyasetten uzak dursalardı oy vermek için sandığa gider, onun dışında siyaset bahislerine girmezler, hatta sandığa hiç gitmezlerdi. Ne yazık ki siyasetin akılsız ayak takımı, ne yaptığını bilmez piyonları olarak Bediüzzaman’ın kemiklerini sızlattılar.)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


LAİK DEMOKRASİYE İMAN EDİP İSLAMCILIKTAN VAZGEÇENLER, MÜCAHİTLİKTEN "MÜTAHİT"LİĞE VE MÜŞAHİTLİĞE GEÇENLER, DERİN DÜZENLE ANLAŞIP DERVİŞLİK EDEBİYATININ GÖLGESİNDE KARUNVARİ SALTANAT SÜRENLER

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde yer alan şu ifadeler önemli:

İhvan-ı Müslimin gibi ana akım İslamcılar, siyasetin içinde kalarak parlamentoda mansıp sahibi olmanın; İslamî davetin önündeki engelleri kaldırma, dindarların maruz kaldığı baskıları azaltma, İslami hakikati dile getirme ve yayma gibi hususlarda bir imkân tanıdığını ve bu durumun Müslümanların menfaatine olduğunu her daim kendilerini tenkit eden radikal unsurlara karşı argüman olarak kullanmışlardır. El-Makdîsî ise İhvan’ın bu argümanlarına da itiraz etmektedir. Öyle ki ona göre, İslam’da dinin asli unsuru kabul edilen tevhit inancı, söz konusu siyasal sistem içinde yok sayılmaktadır. Hal böyleyken diğer tâli meselelerde birtakım kazanımlar elde etmek, dinin maslahatı için pek bir anlam ifade etmemektedir. Zira tâli bir maslahat için asıl olandan vazgeçmek kabul edilemez bir anlayıştır. ... Müslümanların maslahatı için bu metot etrafında çabalayanlar ona göre, tağuti sistemlerin oyuncağı haline gelmiştir. Nitekim el-Makdîsî; Mısır, Cezayir ve Kuveyt’te siyasal katılım yanlısı İslamcıların nasıl başarısız olduklarını, kendi görüşünü desteklemek adına örnek vakalar olarak sunmaktadır (El-Makdîsî, ts., 42-47).

Bazıları, “Bu listeye Türkiye de eklenebilirdi” diye düşünebilirler..

Gerçekten de ilk bakışta, eklenmesi gerekir gibi görünüyor.

Fakat, Mısır, Cezayir ve Kuveyt ile Türkiye arasında şöyle bir fark var: Söz konusu ülkelerde mevcut sistem içinde “müslümanca” siyaset yapmaya çalışanlar, gayelerinin Şeriat’i bütün kurum ve kurallarıyla uygulamak olduğunu söyleyebiliyorlardı.

Türkiye’de ise bu mümkün değil..

Bu ülkede bütün partiler “sistem partisi” (laik demokrasiye ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı) olmak zorundadırlar.

Aksi takdirde Anayasa’ya ve Siyasal Partiler Kanunu’na muhalefet etmiş olurlar ve kapatılırlar.

*

Bu yasakçı rejim, Türkiye’de, İslamî gayeler için siyaset yapmaya çalışanları takiyye yapmaya, “gizli gündem”le hareket etmeye zorlamış bulunuyor. 

(Takiyye ve gizli gündem sanatının patenti, sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını alan Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’ya ait.. Sözde Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için Samsun’a çıkan Selanikli, asıl niyetinin Osmanlı Devleti’ni yıkmak, hilafetin ve saltanatın ocağına incir dikmek olduğunu Erzurum Kongresi günlerinden birinin gecesinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıklamıştı. Bu niyetini İstanbul’dayken –halvet olup yalnız olarak başbaşa dostane görüşmeler yaptığı- İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi ajan Rahip Frew’a açıp açmadığı konusunda ise herhangi bir itirafı yok.)

“Düzen”, takiyye yapanların çalışmaları “tali” (ikincil, yan) meselelerle sınırlı kaldığı sürece bu tür girişimlere izin veriyor.

Çünkü bu, söz konusu düzen karşıtı unsurların bir süre sonra devşirilip “düzen yanlısı” hale gelmeleri sonucunu verebilmektedir.

Ayrıca, düzen karşıtlarının tali meselelerdeki kazanımları düzenin aslî yapısının restore edilmesini ve daha iyi işlemesini de sağlayabilmektedir.

Ancak iş aslî yapının bazı temel öğeleriyle oynanmasına gelince, takiyyeye, "düzen"in suyuna gidilmesine bile izin verilmediğini, derinlerin mızıkçılık yaparak muhalifleri tümden oyun dışı hale getirdiklerini gördük.

*

Türkiye’de 28 Şubat’ta işte bu yaşandı.. 

Erbakan “havuz” ekonomisiyle (milletin kanını emmekte olan) yerli ve milli imtiyazlı azınlığın çanına ot tıkamaya kalkışmasa ve küresel ölçekte de (yahudi-hristiyan hegemonyasını tehdit eden) D-8’ler marifeti ile İslam birliği projesinin temellerini atmasaydı, iktidar olması hoşgörüyle karşılanabilirdi.  

Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi ülke içinde her kesime mavi boncuk dağıtsa, Washington’a çağrılınca koşa koşa gitseydi, daha sonraki süreçte cumhurbaşkanı da olabilirdi.

Öyle olmadı, CIA ile stratejik ortaklık ilişkisi içindeki MİT tarafından altı oyuldu.. Yapılan hakaret ve aşağılamalar yetmiyormuş gibi, Sakaryalı korumalar müdahale etmeseydi, sözde vatansever özde Amerikan uşağı Kemalist subaylar onu döveceklerdi.

Şaşırmayın, merhum Menderes'e daha fazlasını yapmışlardı.

Evet Erbakan, sırf yerli milli sömürü düzeninin ve düzenin Batılı ağalarının tekerine çomak sokmaya başladığı için siyasî yasaklı hale getirildi.. Partisi Refah kapatıldı.. Ardından kurulan Fazilet Partisi de aynı akıbete uğradı..

Bunun üzerine Erbakan’ın pragmatik adamları (Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener vs.) hocaları Erbakan’ı terk ettiler, “Takiyyeden hayır gelmiyor, iktidar vizesi alamıyoruz, samimi olarak düzen yanlısı olalım, düzene biat edelim, iktidar olalım” diyerek AKP’yi (AK Parti’yi) kurdular.

Bunun sonucunda Erbakan’ın yedek partisi Saadet kolu kanadı kırılmış, tüyleri yolunmuş hale gelince, kapatılmasına da ihtiyaç kalmamış oldu.

Ölü mü diri mi olduğu belli olmayan, baygın halde cansız yatan, ya da ağrı ve sızı içinde can çekişip inleyen birini kim döver ki?!

(Sözde “dindarlık” adına ortaya çıktıkları halde daha baştan hiçbir takiyye ve gizli gündem dertleri olmadan “düzen”baz hale gelen Haydar Baş belası tipi kifayetsiz muhteris ikbal avcısı siyaset dolandırıcılarını anmaya bile değmez.. İskenderpaşa Cemaati’nin varis kayyumu Muharrem Nureddin Coşan’ın bitkisel hayat yaşayan Sağduyu Partisi de aynı durumda.. Bitkisel hayatta olmasına aldanmayın, cemaat mensuplarını "laik demokrasi dervişleri" haline getirme işlevini optimal verimlilikle yerine getiriyor.)

*

Çakmaktaş’ın yazısı şöyle devam ediyor:

Yine El-Makdîsî; ana akım İslami hareketin, mevcut siyasi düzen içinde faaliyette bulunmanın Müslümanların yararına olduğunu ispatlamaya matuf argümanlarını aktardıktan sonra eski ulemaya referansta bulunarak bu metot anlayışını İblisin bir tuzağı olarak tanımlamıştır. Ona göre, günümüz tağutları ile kıyaslanamayacak derecede daha ehven olmalarına rağmen eski ulemanın kendi dönemlerindeki yöneticilere karşı olan tavrı son derece açık ve nettir. Bugünkülerin aksine selef uleması, devlet idarecilerinden uzak durmayı, onları daha rahat tenkit edebilmek adına zaruri görmekteydi. Hatta bir ikrama mazhar olurlar da onlara karşı bir yumuşama gösterirler endişesiyle iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak amacıyla dahi olsa onların yanına gitmeyi hoş görmemişlerdir (El-Makdîsî, 1984, 27-28). Öyle ki onların bu mekânlardan uzak kalması sadece zulmün ve haksızlığın olduğu dönemlerde vuku bulmamış, doğru yol üzere şeriata tabi olan yöneticilerin iktidarda olduğu dönemde de bu tavır devam etmiştir (El-Makdîsî, 1984, 35).

Ebu’l-Munzir eş-Şankîtî de ana akım İslamcıların demokrasinin İslamlaşma yolunda bir araç olarak kullanılabileceği iddiasına itirazda bulunmuştur. Ona göre hiçbir Müslüman ülkenin demokrasi tecrübesi İslamlaşma adına bir fayda sağlamamış ve bu anlayış üzerinde yol alınarak bir İslam devleti inşa edilememiştir. Kaldı ki ona göre demokrasiyi İslamlaşma yolunda bir vesile olarak görmek de şirki tevhide ulaşmada bir araç olarak görmek anlamına gelmektedir. Diğer taraftan eş-Şankîtî; bazı İslamcıların demokrasiyi, onun felsefesi ve araçları olarak ayırt etmelerine ve destekledikleri kısmın seçimler ve parlamento gibi demokrasinin araçları olduğu görüşüne de itiraz etmektedir. Zira ona göre demokrasiyi, onun Batı menşeli felsefe ve ilkelerinden ayırt etmek mümkün değildir. Dolaysısıyla İslamcıların insanları demokratik sisteme katılıma davet etmesi açık bir şekilde demokrasi ile çatışan İslami değerlerin ilgasına yönelik bir davet anlamına gelmektedir (Eş-Şankîtî, 2011, 12-13).

Türkiye’de Erbakan’ı terk edenler (yani Erdoğan’la birlikte AKP’yi kuranlar), yollarını ve zihniyetlerini de değiştirmişler, Millî Görüş gömleğini üzerlerinden çıkarmışlar, parça pinçik edip çöpe atmışlardı. (Erbakan’ın “kuş dili”nde Millî Görüşçü olmak, İslamcı/Şeriatçı olmaktı.)

Takiyyesiz ve gizli gündemsiz olarak “muhafazakâr demokrasi” davasını samimiyetle ve inanarak savunmaya başladılar. (Erbakan'ın vefatından sonra Saadet Partisi de Karamollaoğlu sayesinde tanınmaz hale geldi.)

Fransa tipi jakoben laikçilikten farklı olarak ılımlı laiklikten yanaydılar.. Laik demokrasi için can sıkıcı olmayan bütün İslamî kurum ve kurallara devletin, (inanç ve fikir özgürlüğü adına) müsaade etmesi gerektiğini savunuyorlardı.. Laiklik biraz ılımlılaşıp dindarlaşabilir, İslam da "güncellenip" (adı konulmamış bir reforma tabi tutularak) laikliğe (siyasal dinsizliğe) uyumlu hale getirilebilir, uzlaşmacı bir orta yol bulunabilirdi. 

İslamî değerlerin ilgasına yönelik bir davet”te bulunma “şeref”i ise 2004 yılında (Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın varisi, İskenderpaşa kayyumu) Muharrem Nureddin Coşan’a nasip oldu.

Şu anda bile, partisinin sitesinde (https://sagduyu.global/) şu ifadeler yer alıyor:

SİYASİ KONUMUMUZ NEDİR?

Klasik teorilerde siyasi konumlar, devletin ekonomiye ve bireysel yaşantıya ne derecede müdahil olduğuna göre belirlenmektedir. Ülkemizde daha geçerli olan ise, konumların şimdiye dek ‘millet’ tanımlarımızın üzerinden yapıldığı iki unsura; dini değerlere (İslam) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliği) nasıl baktıklarına göre belirlenmesidir.

BİZİM ESAS ALDIĞIMIZ SİYASİ EKSENLER: Biz, partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sag veya sol olmalarından daha önemli konum belirleyicileri olduğunu düşünüyoruz. Bunlardan ilki bağımsızlıklarıdır. İkincisi ise kendi düşünce eksenleri içerisinde, bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sagduyulu olduklarıdır.

Görüldüğü gibi, İslamî değerlere boş vermiş durumdalar.. 

Dinî değerlere (yani İslam'a) önem verenler ile aralarına mesafe koyuyor, kendilerini onlardan itina ile ayırıyorlar. Aman kendilerine İslam bulaşmasın!...

"Dini değerler" derken parantez içinde “İslam” kaydını düşmeleri, herhalde “İslam’a tümden boş verdik” demek oluyor.. (Bu ifade, "Sadece İslam'ın değerlerine sırt çeviriyoruz, batıl beşerî dinlerin 'değerimsi'leriyle sorunumuz yok" mesajı olarak da yorumlanabilir.)

Sitelerinde bir taraftan da ahlâk, hikmet, ve adaletten bahsettiklerine göre, “Sevgili vatandaşlarımız, sözünü ettiğimiz ahlâk, hikmet ve adaletin İslamî değerler olduğunu zannetme.. Bizim savunduğumuz ahlâk, adalet ve hikmet, İslam açısından 'değer'siz, İslam dışı, bizim icadımız olan nevzuhur bir adalet, hikmet ve ahlâk” demek istiyor olmalılar.

(Nureddin’in “derin” bir yerlerden aldığı talimatla bunları yaptığı açık da, onların güdümüne ne zaman girdiği konusu bizim açımızdan net değil.. Derin karanlığın şeyhlerine babası ölmeden önce mi, sonra mı biat etti?.. Derin denizaltı nereye yönelirse Nureddin’in pusulası da o yönü gösteriyor.. Hakan Fidan MİT’in kontrolünü eline alıncaya kadar derin devlet Erdoğan’la ters düşebiliyordu ve Nureddin, 2011 seçimlerinde açıkça -Erdoğan karşıtı- MHP’ye destek verdi.. O günlerde Bahçeli Erdoğan'a çok ağır hakaretler ve tehditlerde bulunuyordu. MHP'nin AKP'ye yönelik keskin muhalefeti, 2014’te cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile ittifak kurup Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkarmasıyla devam etti. 15 Temmuz’dan sonra ise derin devlet tümden Erdoğan’ın kontrolü altına girdi ve Nureddin, derin devlet denizaltısının değişen rotasına uygun olarak Erdoğan’a “Aziz Başkanım” diye hitap etmeye başladı. Şurası kesin: Hakan Fidan’la birlikte Erdoğan derin devlet sırlarına tümden muttali olmaya başladığı için Nureddin’in geçmiş sicili artık ona kapalı değil.. Dolayısıyla Nureddin’in “Aziz Başkanım” diyerek ona biat etmesi şaşırtıcı olmaktan uzak.. 2010 yılı öncesinde ise, AKP'ye bir ölçüde mesafeli duran derin devletle perde arkasında anlaşmış olmanın verdiği özgüvenle Erdoğan'a karşı, burnundan kıl aldırmaz havalarda racon kesiyordu. O dönemde, bir yandan da, 1980'li yıllarda Fethullah Gülen'in  askerler tarafından sözde istenmeyen adam ilan edilip özde onlara hizmet etmesine benzer şekilde, güya derinlerin tehdidi altındaymış gibi bir izlenim vererek Cemaat'e numara çekiyordu; sanki "Bizim esas aldığımız siyasi eksenler" diyerek artık "İslam"ı siyasi eksen olarak kabul etmediğini açıkça söyleyen bir "düzen"baz dönek için derinler "Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz" demez de gökte ararken yerde buldukları böyle bir süper döneği dert edinirlermiş gibi.. MİT'çi Mehmet Eymür'ün dediği gibi, bu derin işlerde "oyun içinde oyun" var.)

*

Çakmaktaş'ın makalesini okumaya  devam edeceğiz inşallah.


"SİYASAL ANTİ-İSLAMCILIK" HAREKETİNİN RADİKAL TEMSİLCİSİ FETÖ, AKPARTİ'NİN SİYASAL ANTİ-İSLAMCILIĞINI YETERSİZ BULUYOR





Evet, radikal "siyasal Anti-İslamcı" FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü), Akparti'nin mahcup "siyasal Anti-İslamcılığını" yetersiz buluyor, daha doğrusu onu bu konuda "takiyye" yapmakla suçluyor. 

Nitekim, yurtdışındaki FETÖ mensubu eski gazetecilerin, sosyal medya üzerinden yaptıkları yayınlarda mevcut iktidarı "Siyasal İslamcı" olmakla itham ettikleri görülüyor. İslamcı olmak (ve de İslam'ın siyasal boyutu) kötü birşeymiş gibi..

Erdoğan'ın bir "Siyasal İslamcı gizli ajandası" bulunduğunu öne sürüyorlar.

Bu, Erdoğan'ı takiyye yapmakla suçlamaları anlamına geliyor.

Akparti'nin, bir siyasal parti olması hasebiyle "siyasal" bir oluşum ya da hareket olduğu doğru. Aksi düşünülemez.

Fakat Siyasal İslamcı olduğu doğru değil.. İslamcı bir parti değiller, nerde kaldı ki Siyasal İslamcı olsunlar. 

Bunu açıkça ifade ediyorlar. 

*

Fakat FETÖ'cüler herkesi kendileri gibi "takiyyeci" kabul etmekte ısrarcılar.

Belki şu söylenebilir: Akparti, Kemalist anlamda değil fakat Batılı anlamda laik bir parti. 

Batı siyasetinde din-devlet ilişkileri nasılsa Türkiye'de de öyle olmasını istiyorlar denilebilir. 

Din (Şeriat) devlete karışamasın, fakat devlet, kendi ihtiyaç listesine göre İslam'ı güncelleyebilsin. Sözlerinden, böyle birşeyi istedikleri sonucu çıkıyor.

Erdoğan'ın taa Mısır'a ve Tunus'a gidip "Şeriat'i bırakın, laik olun!" çağrısı yapmış ve içeride de "İslam'ın güncellenmesi gerekir" fetvasını vermiş olması, tesadüf değil.

Bu konuda örnek aldıkları yer, Batı.. Malum, Batılılar Hristiyanlığı her gün güncelliyor, yeniliyorlar. 

Kısacası Akparti İslamcı değil, konformist, "düzen" yanlısı bir parti.

Pragmatik ve pragmatist.

Laik.. Batılı anlamda..

Pragmatik ve pragmatist olmasından müslüman halk da, Kemalistler de (ulusalcılar da) biraz nasipleniyor. Hepsi bu kadar. 

(Laik sistemi, yani "siyasal dinsiz" düzeni benimseyen, Şeriat'in devlete hakim olmasını gereksiz görenlere, üstüne üstlük bir de İslamcı olmadıklarını açıkça söyledikleri halde, nasıl İslamcı denilebilir ki?!)

*

Durum buyken FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) mensubu yurtdışı "sosyal medya" korosu neden Akparti'yi "Siyasal İslamcı" olmakla "suçluyorlar"?

Muhtemelen Batılılar'a, "Bakın sizin mücadele ettiğiniz Siyasal İslamcılıkla biz de mücadele ediyoruz, bizim başımızın belası olan Akparti de Siyasal İslamcı, onların defterini bir şekilde mutlaka dürmelisiniz, sakın Siyasal İslamcı olmadıkları zehabına kapılmayın, onlarla işbirliği yapılabileceğini düşünmeyin" mesajını vermek için.

Batılılardan ithal ettikleri bu etiketlere ve söylemlere, tereciye tere satma uyanıklıklarına onların prim vereceklerini zannediyor gibiler.

Unuttukları ise şu: Nasıl Erdoğan'ı birtakım isimleri kullanıp atmakla suçluyorlarsa, Batılılar da kendileri gibi "Batı işbirlikçilerini" kullanıp kenara koyar. 

Mazlum ve mağdur olduklarını düşünüyorlarsa yardımı Batı'dan değil Allahu Teala'dan beklemeliler.

Ancak, kendileri "İslancı" olmaya tenezzül etmiyorlar, fakat Allahu Teala'nın adeta FETÖ'cü olmasını, dünya imtihanında soruları onların bildiği yerlerden yönelterek kendilerine "torpil" geçmesini istiyor gibiler.

*

"Siyasal"lık meselesine gelelim..

Siyasal olan nedir, olmayan nedir, oradan başlamak gerekiyor.

Siyaset sadece partilerle yapılmaz.

Siz bir devletin kurumlarını içeriden ele geçirmeye çalışıyorsanız, siyasal bir hareketsiniz demektir. 

FETÖ (Fetullahçı Takiyye Örgütü) siyasal bir hareketti..

Öğretmenlerle Milli Eğitim Bakanlığı'nı ve dolayısıyla yeni nesilleri, hakim ve savcılarla yargıyı (mahkemeleri), polislerle Emniyet Teşkilatı'nı, subaylarla TSK'yı içeriden ele geçirmeye, en azından etkilemeye, bir ölçüde kontrolü altına almaya çalışıyordu.

Ona "paralel devlet yapılanması" suçlaması yapılması nedensiz değil.

Bir siyasal parti, seçimlerde kendisini halka arz eder ve oy alırsa "yürütme" ve "yasama"da (hükümette ve parlamentoda) etkili olabilir. 

Bununla birlikte "yargı"ya (en azından teoride) sözü geçmez.

Ayrıca, bürokrasiye de tam hakim olamaz. 

FETÖ'nün siyaseti ise, devlet kadrolarını içeriden ele geçirmek ve kim iktidar olursa olsun borusunu öttürmek üzerine kuruluydu. 

Bu yolun sonunda, "seçimle gelen iktidar" ile "derin devlet" olmaya çalışan "paralel devlet"in karşı karşıya geleceği, belliydi.

Türkiye'de yaşanan işte bu.. 2010'da kapışma başladı, iki "yiğit" çıktı meydana, fakat kapışma "merdane" değildi, iki taraf da birbirine dostça el ense çekiyor, birbirini yokluyor, "ilm-i siyaset" yapıyordu. Aralık 2013'e gelindiğinde ise iki tarafın da (özellikle de ABD'nin zorlamasıyla FETÖ'nün) sabrı kalmadı, "ilm-i siyaset" balonu gök gürültüsü gibi patlayıp söndü.

Başa dönersek, şunu söylemek gerekiyor: Akparti, siyasal bir harekettir, adı üstünde siyasal parti..

FETÖ de siyasal bir harekettir. Sivil toplum ayağı olan siyasal bir hareket.. (Ki partiler de sonuçta sivil topluma dayanır. Sine-i millet edebiyatı bundan kaynaklanır.)

*

Evet, Akparti siyasal bir harekettir, fakat Siyasal İslamcı değildir.

Siyasallığı bir tarafa bırakalım, sade suya tirit İslamcı bile değildir.

FETÖ'ye gelince, o da Akparti gibi siyasal bir harekettir.

Ve o da İslamcı değil..

Siyasal İslamcı hiç değil.

Fakat siyasal bir hareket durumundalar.. Öyle ki, "siyasal"lıklarını uluslararası arenaya taşımış, küresel bir siyasal hareket olarak Türkiye düşmanlarıyla işbirliği yapar hale gelmiş bulunuyorlar.

Siyasal İslamcı olmak, İslam'ın siyasal ilkelerinin siyaset üzerinde belirleyici olmasını istemek anlamına geliyor.

Yani samimi bir Siyasal İslamcı şöyle düşünür: İslam, siyasal düzen üzerinde belirleyici olsun da, varsın ben bu siyaset arenasında hiç olmayayım, yöneten değil yönetilen olayım.

Siyasal İslamcı olmayan Akparti ve FETÖ gibi oluşumlar ise şunun derdindeler: Biz grup/klik/cemaat/parti olarak devlet düzeneğinde köşe başlarını kapalım, etkili ve yetkili konumları ele geçirelim, menfaat musluklarından kana kana içebilelim yeter, düzenin İslamî olması, Şeriat'in yürürlükte bulunması önemli değil..

Bunlar laikliği fazla abarttıkları için "Allah dinini koruyacağını vaad etmişken bize iş de, laf da düşmez" modundalar. (Nitekim böyle zırvaları yazıp söyleyebildiler, örneklerine girmeyelim.)

Örnek aldıkları, "rol model" kabul ettikleri toplum, cihad etmelerini isteyen Hz. Musa a. s.'a "Sen git Rabbinle birlikte onlarla savaş, siz onları yenince biz arkadan geliriz" diyen İsrailoğullarıymış gibi görünüyor.

*

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) mensuplarının, çektikleri acıların bu niyet arızasından kaynaklandığını anlayıp tövbe etmeye, Siyasal Cemaatçi değil, Siyasal İslamcı olmaya ihtiyaçları var.

Bunu yaparlarsa, dünyevî kayıplarına karşılık çok büyük bir uhrevî kazanç elde etmiş olurlar.

Dünyadaki zahmetler sonuçta geçicidir, herkesin başına gelebilir, Hz. Peygamber sallalllahu aleyhi ve sellem de, Hz. İbrahim a. s. da evini, yurdunu, yuvasını terk edip hicret etmek zorunda kalmıştı.. Hz. Yusuf a. s. da haksız yere yıllarca hapis yatmıştı.. Hz. Yunus a. s. da felakete uğramıştı..

Nerede hata yapmıştım diye düşünerek tevbe edersek, geçmişte yaşadığımız sıkıntılar bir anlam ve değer kazanır. O zaman, yaşadığımız sıkıntılar kayıp sayılmazlar.

Aynı şekilde Akpartili "Siyasal İslam" karşıtlarının da tevbe etmeye ihtiyacı var. 

Her ne kadar tuzları kuru ise de "istidrac" kavramı üzerinde "derin derin" düşünmeleri gerekiyor.

*

Bu FETÖ faciasının, SSCB ve komünizmle mücadele döneminin Soğuk Savaş şartlarında, MİT ile askerî istihbaratın (Gladio), CIA gölgesinde kotarılmış ortak prodüksiyonu olduğunu biliyoruz.

Türkiye'de Erbakan'la birlikte bir Siyasal İslamcı hareket ortaya çıkmış, böyle bir oluşuma izin verilmişti, fakat bunun "insan kaynakları"nın kurutulması, güdük kalmasının sağlanması gerekiyordu.

FETÖ gibi hareketlerin üretilmesinin ardındaki temel etken ya da mantık bu.

Erbakan hareketi, müslüman halka, iktidar olma durumunda dindar kimliğiyle devlette (dünya hayatında) etkili olma vaadinde bulunuyordu.

FETÖ, sadece ahiret sevabı vaadiyle Erbakancı hareketle rekabet edemezdi.

Dolayısıyla onlara, sözde "siyasal" olmayan (özünde siyasal olan, fakat laik düzen karşısında risksiz, güvenli) bir yolla devlet kurumlarında post kapma imkânı sunulmalıydı.

Bu risksiz ve güvenli yol, "tatlı su" dindarlarına cazip göründü, hem ahireti hem de dünyayı risksiz bir biçimde garantiliyordunuz.

Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadı.

Yanlış hesabın Bağdat'tan dönmek gibi kötü bir huyu var. 

 

SANA MECLİS'İN YOLLARI...

 











Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman gibi Erdoğanistler "şahsım" gibilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın söylemlerine yönelik eleştirilerini ya sağır numarası yapıp duymazdan geldikleri ya da ahmak veya dalgın rolü oynayarak anlamaz göründükleri için, bir önceki yazıda anlatmaya çalıştığımız meseleyi biraz daha açalım.

Bizim anlatmak istediğimiz şu:

Erdoğan'ın başında bulunduğu AK Parti siyasi düşünce olarak İslamcılığın fikri takipçisi değildir. 

Dolayısıyla, İslamcı olanların onu İslamcılık adına eleştirmeleri doğaldır.

Bu parti, kuruluşu itibarıyla İslamcı değildir. 

Manevi değerlere gösterdiği hassasiyet onu İslamcı yapmaz. 

Parti programında buna dair tek bir ibare yok. 

Tam tersi mukaddes değerlere saygılı ama yerini ortada ve hatta Batı’da konumlayan bir partidir. 

Ancak bu saygı, Erdoğan'ın Mısır ve Tunus'ta yaptığı "Şeriat'e karşı laiklik (siyasal dinsizlik)" çağrısının ortaya koyduğu gibi, "putperest, pagan ya da dinsiz" değerimsilere gösterilen saygının yanında biraz zayıf kalmaktadır. 

Bu parti hakkındaki ‘İslamcılık’ tanımlaması, dönemin medyasının tanımlaması olmuş, parti buna hep itiraz etmiştir. 

Kurucuları da sonraki milletvekili seçimlerindeki tablo da bunu yansıtır. 

Solcu, Kemalist, liberal birçok insan bu çatı altında ortak siyaset yapabilmiştir. 

“Muhafazakârlık’’ lafı da bu sürecin neticesi olarak partinin kimliğine oturuvermiştir. 

2004 bu tanımın kullanılmaya başladığı yıldır. Liberal ekiplerin bu süreçte fikri anlamda etkisi büyük olmuşsa da bu kavramı AK Parti’nin fikri zeminine yerleştirenlerin başında Yalçın Akdoğan ve Ömer Çelik gelir. 

Yalçın Akdoğan bilmediğimiz bir adam değil..

Özel hayatındaki ilginçlikler yabancı büyükelçiliklerin raporlarına girmiş olan "Aşk, puro ve motosiklet" virtüözü Ömer Çelik de hepimizin bildiği biri..

Adam AK Parti'nin sözcüsü.. Bakanlık da yapmıştı. Partinin durumu buradan anlaşılabilir. 

Elbette çoğul bir yapıda bu meseleler şimdi hatırlayamadığım çok kişi tarafından dile getirilmiş, ortaya atılmış olabilir. 

Ama benim bu parti hakkındaki fikri takibim bu yöndedir. 

*

Yukarıdaki tespitler ışığında varılacak sonuçlar, şunlardır:

Erdoğan'ın lideri bulunduğu AK Parti'nin İslamcılık (devleti İslam devleti haline getirme) diye bir derdi yoktur.

Bu parti, bir "düzen" partisidir.

İçinde her türden adam vardır: Kemalist, solcu, ırkçı, dinci/dindar, laik, İslamcı, eyyamcı, liberal, müslüman, hristiyan (Ermeni)...

Mukaddes değerlere saygılı olduklarını söylemekteler, fakat bu saygı, "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler" konulu ayetlere sıra geldiğinde buharlaşabilmektedir.

Dolayısıyla, İslamcıların bu partinin "İslamcılık dışı ya da karşıtı" söylemlerine itiraz etmeleri doğal karşılanmalıdır.

Bir İslamcının Erdoğan'ın her sözünü İslam'a uygun kabul edip onaylaması düşünülemez. Çünkü, parti olarak İslam'a uygunluk diye bir dertleri de, iddiaları da bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, bu partinin Müslümanlar için faydalı hizmetleri de yok değildir.

Fakat bu, kendilerine ait laik (siyasal dinsiz) söylemleri İslamcıların onaylamalarını ya da bu hizmetlerin hatırına İslamcılıktan vazgeçip Erdoğan gibi laiklik (siyasal dinsizlik) savunucusu haline gelmelerini gerektirmez. 

Dolayısıyla bir İslamcının Erdoğan'a "Bu Kemalist ve laik (siyasal dinsiz) devletin cumhurbaşkanı olduğunun farkındayız, fakat laiklik meselesinde Atatürk'ün izinde gittiğin, Şeriatçı olmadığın için, Şeriat nazarında biat edilecek evsafta bir adam değilsin" demesinden daha doğal birşey olamaz.

(Tabiatiyle bir İslamcı/Şeriatçı, "Ben İslamcı değilim, müslümanım" diyen Temel Karamollaoğlu gibi tutup Kılıçdaroğlu'nun peşine de takılmaz, Erdoğanizm'den kaçarken Kemalci hale gelmez.)

Erdoğan Bey tenezzül edip İslamcı olmayacak, laiklik (siyasal dinsizlik) havarisi ve ihracatçısı olacak, fakat biz Erdoğancı olacağız, öyle mi?!

Yok öyle yağma!

Erdoğan gibi konuşmak gerekirse: Yok öyle 25 kuruşa simit!

*

Okumakta olduğunuz yazının ilk bölümünde yer alan koyu (bold) kelimeler ve cümleler, bize ait değil..

Bunları yazan bir Yeni Şafak gazetesi yazarı: Ayşe Böhürler.

Bu bayan, AK Parti'nin kurucularından.. MKYK üyesiydi.

Son seçimlerde milletvekili aday adaylarını "mülakat" ile sınava tabi tutan komisyonlardan birinde görev yaptı.

Ve kendisi de Kayseri'den milletvekili adayı oldu.. Seçildi.

Sözleri, Akparti'nin "içeriden çekilmiş" sahici bir fotoğrafı durumunda.

Kendileri bütün bunları övünerek yazıyorlar, biz söyleyince ise kötü oluyoruz.

Evet, bu bayan aynen şunları yazmıştı:

“AK Parti siyasi düşünce olarak İslamcılığın fikri takipçisi ya da zirvesi değildir. Kuruluşu itibarıyla İslamcı değildir. Manevi değerlere gösterdiği hassasiyet onu İslamcı yapmaz. Parti programında buna dair tek bir ibare yok. Tam tersi mukaddes değerlere saygılı ama yerini ortada ve hatta Batı’da konumlayan bir partidir. ‘İslamcılık’, dönemin medyasının tanımlaması olmuş, parti buna hep itiraz etmiş. Kurucuları da sonraki milletvekili seçimlerindeki tablo da bunu yansıtır. Solcu, Kemalist, liberal birçok insan bu çatı altında ortak siyaset yapabilmiştir. İlk yerel seçimlerde CHP’den gelmiş çok aday ile konuşmuş birisiyim. “Muhafazakârlık’’ lafı da bu sürecin neticesi olarak partinin kimliğine oturuvermiştir. 2004 bu tanımın kullanılmaya başladığı yıldır. Liberal ekiplerin bu süreçte fikri anlamda etkisi büyük olmuşsa da bu kavramı AK Parti’nin fikri zeminine yerleştirenlerin başında Yalçın Akdoğan ve Ömer Çelik gelir. Elbette çoğul bir yapıda bu meseleler şimdi hatırlayamadığım çok kişi tarafından dile getirilmiş, ortaya atılmış olabilir. Ama benim fikri takibim bu yöndedir."

(Ayşe Böhürler, "Sorun muhafazakârlık mı popülizm mi?" Yeni Şafak, 9 Mayıs 2020)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."