namaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
namaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DERİN DEVLET, TEKFİRCİLİĞİN "NAMAZSIZ, ZİKİRSİZ VE AYNI ZAMANDA CÜBBE TİPİ GÖSTERİŞÇİLİĞİ OLAN"INI MI SEVER?

 



Derin tufeylîler, farklı kamplarda gibi görünseler de kendi aralarında çok iyi “paslaşırlar”.

Sonradan görme Atatürkçü (Kemalist) Cübbeli ile (birilerinin, çalışanlarını “Nuh’un kelekleri” olarak nitelendirdiği) Odatv.com arasındaki samimiyet ve “paslaşma”da olduğu gibi..

Perde arkasında aynı odak tarafından yönlendirildikleri için mi aralarında bir işbölümü ve dayanışma var?..

Odatv, Cübbeli Zahmet'i en son şu şekilde haber yapmış bulunuyor:

Cübbeli bu kez alkış alacak “Günde 5 bin Allah desen de…”

Verdiği bir sohbette söyledikleri ile gündem olan Cübbeli Ahmet Hoca, " İstediğin kadar namaz kıl, günde 5 bin Allah de eziyet ediyorsan sonun felaket" dedi.

02 Kasım 2023 22:58 Son Güncelleme: 02 Kasım 2023 23:02

Kamuoyunda 'Cübbeli Ahmet Hoca' olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, cemaatle yaptığı bir sohbette söyledikleri ile gündem oldu.

Cübbeli, "İstediğin kadar namaz kıl, Günde 5 bin Allah de karına, komşuna, işçine eziyet ediyorsan hiç bir ibadet son nefeste imanını kurtarmaz. Sonun felaket" dedi.

*

Gerçekten de derin çevrelerden ve işbirlikçilerinden, maşalarından alkış alacak şekilde konuşmuş.

Bakın, şöyle bir ifade kullanmıyor:

"İstediğin kadar vatanseverlik tasla, bayrak edebiyatı yap; günde 5 bin defa “Vatan sağ olsun’ desen de, memuruna, komşuna, işçine, öğrencine dindar diye, İslamcı diye, Şeriatçı diye eziyet ediyorsan vatan ve millet düşmanısındır. Davranışının ardındaki etken imansızlığın, münafıklığın ve müslüman ecdada olan kinindir. Sonun felaket. Cehennem odunusun." 

Böyle bir şey demiyor, derdi namazla ve zikirle..

Namaz kılan ve zikreden insanları günahından dolayı “tekfir” ediyor, imansız öleceklerini söylüyor.

Evet, bu da tekfircilik değilse, tekfir nedir?

Açık küfür sözlere bile binbir kulp takıp “Aman da tekfircilik yapmayalım, biz TSE onaylı ehlî sünnetçileriz” diye yaygara koparan böylesi şaklabanlar, konu değiştiği zaman birden bire tekfirciliğin şampiyonları haline geliyorlar.

Kimseye iman vizesi vermiyor, herkesi imansız ölümle damgalıyorlar.

*

Günah başka, imansızlık başkadır..

Karına, komşuna, işçine eziyet ettin diyelim.. İyi müslüman değilsindir.. İmanla da ölebilirsin, fakat ahirette karın, komşun ve işçin senden haklarını alırlar.

Eğer fazla eziyet etmişsen bütün sevabın onlara gittiği gibi, borçlu çıktığın için onların günahlarını da yüklenebilirsin.

Bu yüzden müflis ahiret tüccarlarından biri olarak Cehennem’de bir süre terbiye görebilirsin.

İmanla öldüysen cezanı çektikten sonra kurtulur Cennet’e gidersin.

*

Gelelim namaza..

Ayet-i kerimede belirtildiği gibi, namaz insanı kötülüklerden alıkoyar.

Dolayısıyla, başka insanlara eziyet türünden kötülükler namaz kılanlardan ziyade kılmayanlarda görülür.

Namaz kötülükten alıkoymuyorsa, bir süre sonra o kişi namazı da bırakır.

Çevremizde örnekleri çok.

Gençliğinde kimsenin müslümanlığını beğenmeyen nice mücahitler yaş ilerleyip dünyalıklara kavuşunca namazı aksatmaya başladılar. 

Birçoğu tümden bıraktı.

Evet, namaz kılanlar değil, kılmayanlar imansızlığa yakındır.. İmansız ölme tehlikesi özellikle onlar için vardır.

*

Günde 5 bin defa Allah demeye gelince..

Bu söz, bana, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in bir sözünü hatırlattı.

Allahu Teala’yı günde 5 bin defadan daha az zikredenin hali haraptır” anlamına gelen bir sözünü bir kitabında okumuştum. (Tam böyle değildi ama buna benzer bir ifadeydi. 35-40 yıl önce okuduğum için bu kadar hatırlayabiliyorum.)

İmdi, Cübbeli şaklaban “imansız” ölmekten bahsettiği için hatırlatalım, Allahu Teala münafıkların kendisini çok az zikredeceklerini bildiriyor:

Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.” (Nisa, 4/142)

Buradan çıkan sonuç şudur: Bir insan Allahu Teala’yı (her gün düzenli olarak, aksatmadan, ömrü boyunca) çokça anmayı başarmışsa, o, münafık değildir. İman sahibidir.

İnsan nasıl yaşıyorsa öyle ölür.. 

Allahu Teala’yı anarak yaşayan, O’nu anarak ölecek, ve yine O’nu anarak haşrolacaktır.

Bütün bir vird-i zebanı “Atatürk, vatan, millet, Sakarya” olan da bunları hatırlayıp anarak ölecek, ahirette de bunları söyleyerek dirilecek, orada Sakarya’yı, vatanını, milletini, Atatürk’ünü arayacaktır.

Sakarya’yı ve vatanını bulamasa da Atatürk’ünü ve milletini bulacaktır.

*

Namaz, en önemli ibadettir..

Ve, Allahu Teala’yı anmak için kılınır.

Cübbeli'nin yaptığı şekilde namazı ve zikri küçümseyici, hafife alıcı ifadeler kullanmak tehlikelidir.

Bir insan hayatı boyunca Allahu Teala’yı her gün 5 bin defa anabiliyorsa, o, kulluğu ciddiye alıyor demektir.

Aklınca Allahu Teala'yı aldatmaya çalışan münafık, her gün 5 bin defa O'nu anma zahmetine katlanmaz.

O, başka şeyleri anar.. 

Etrafınıza bakın bakalım, Allahu Teala’yı günde 5 bin defa anan kaç kişi var? Böyle kaç kişi tanıdınız?

Tamam, tarikatların müntesipleri çok da, kaç kişi zikre devam ediyor?

*

Allahu Teala’yı çok anmak, imanın ve Allah sevgisinin alametidir.

İnsan ancak sevdiklerini hatırlar ve anar.

Allah’ı seven O’nu hatırlar ve anar.

Ve Allahu Teala da kendisini ananları anar.

Onları nifaktan kurtarır.

Sevgi ve hatırlayıp anma.. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz.

Her anma sevgi anlamına gelmese de her sevgi anmayı da beraberinde getirir.

*

Mesela Türkiye’de Ali Rıza oğlu Mustafa’yı (Kendisine Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını layık gören şahsı) ölesiye sevenler onu hatırlayıp anmak ve anılmasını sağlamak için (meydanlardan devlet dairelerine, paralardan ders kitaplarına kadar) heryeri onun heykelleriyle ve resimleriyle dolduruyorlar.

Onu hatırlamak için bayramlar, günler icat ediyorlar..

Bu da yetmiyor, kendi andıkları günlere tesadüf eden haftalarda camide cuma hutbesinde Ali Rıza oğlu Mustafa’nın (insanları çağdaşlığa ve laikliğe yani siyasal dinsizliğe değil de Allahu Teala'nın çağlar üstü vahyine ve Şeriat'e çağıran bir peygambermiş gibi) anılmasını istiyorlar.

Yeminlerinden bile Allahu Teala’nın adını sürgün etmişler, tutup Atatürkçü bir yemin icat etmişler.

Devlet dairelerine bol bol Atatürk resmi asıyorlar, onun yerine Allahu Teala'nın adının anılmasını sağlayacak levhalar asılmasına ise karşılar. 

Niye?

Sebebi, bunu yapanların, (müslümanım dediği halde Allahu Teala’nın anılmasından rahatsız olan şaşkın ve gafil taifenin aksine), Ali Rıza oğlu Mustafa’yı adeta tanrı gibi sevmeleri.

Hızını alamayıp ona “ilah, tanrı” vs. diyenler de var. Kâbe'leri Anıtkabir.

Resminin önünde secde edenler de, ettirenler de eksik olmuyor.

Heykelinin önünde arz-ı hürmet ise vaka-yı adiyeden bir ibadetimsi "resmî" (devlet işi) ritüel..

*

Ve böyle bir dünyada hoca geçinen cübbeli bir sahtekâr soytarı “Allah” denilmesini diline doluyor.

Sözde tarikatçı..

Aslında manen müflis bir din yolu haramisi..

*

Son sözü Yunus Emre’ye bırakalım:

“Yunus sen bu dünyaya niye geldin,

“Gece gündüz Hakk’ı zikretsin dilin.





İHSAN ELİAÇIK, KUR’AN’A SUİKAST, VE SİYASÎ SUİKASTLER

 



İhsan Eliaçık bir meal-tefsir yazmış.

Ve mahkeme kararıyla toplatılmış.

BirGün gazetesinin 23 Şubat 2023 tarihli haberi şöyle:

Dini de tekele almak istiyorlar

İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’ın “Yaşayan Kur’an Türkçe Meal-Tefsir” adlı kitabı için basım yasağı ve toplatma kararı verildi. Toplatma kararında gerekçe olarak sunulan nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılında yayınladığı genelgede aynı cümlelerin kullanılması dikkat çekti.

İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararda gerekçe olarak “İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı unsurlar içermesi” gösterildi. 2019 yılındaki genelgede ise, “İnceleme sonunda İslam Dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu Kurul tarafından tespit edilen meallerin; basım ve yayımının durdurulmasına, dağıtılmış olanların toplatılmasına ve imha edilmesine karar verilebilmesi için yetkili ve görevli mercie müracaat yapılmak üzere hukuki süreç başlatılacaktır” denilmişti.

BirGün’e konuşan İhsan Eliaçık karara tepki gösterdi. Eliaçık, “Diyanet tarafından 2019 yılında yayımlanan genelgede, ‘İslam dinine aykırı meallerin toplatılması ve imha edilmesi sağlanacaktır’ deniyor. Bir kere bu Anayasa’ya aykırı bir genelge. Bir idarenin kararıyla Anayasa kararı ortadan kaldırılıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu kitabımda İslam dinine aykırı unsurlar tespit ediyor ve İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’ne ihbar ediyor. Mahkemede bu başvurunun ardından Basın Kanunu’nun 25’inci maddesine göre kitabın toplatılmasına karar veriyor” dedi. Suç icat edildiğini dile getiren Eliaçık, şunları söyledi: “Bana İslam dininin temel esaslarına aykırı yorumlar yaptın diyorlar. Bana göre de Diyanet’in meali hatta kendisi İslam dininin temel niteliklerine aykırı. Bu karar tek adamlığın giderek bir dinî diktatörlüğe dönüştüğünü gösteriyor. Bu çok yanlış bir yola gidildiğini gösteriyor. Bir üst mahkemeye itiraz edeceğiz. Oradan kararın döneceğini düşünüyoruz.”

*

Bence, yasaklanması yanlış olmuş.

Tam aksine, şöhret budalası bir sivri akıllının dini nasıl yanlış anlayıp anlatabileceği konusunda örnek metin olarak ilahiyatlarda ders konusu yapılabilirdi.

İsmail Güleç, fikriyat.com’da yayınlanan 25 Şubat 2023 tarihli yazısında, İhsan’ın yazdığı mealin ne menem bir şey olduğunun anlaşılması için bir örnek vermiş: Maide Suresi’nin 6’ncı ayeti.

Ayetin meali, merhum Ömer Nasuhi Bilmen hoca tarafından şöyle veriliyor:

“Ey mü'minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz ve ayaklarınızı iki topuğa kadar yıkayınız ve eğer cünüb iseniz gusül ediniz (tamamen yıkanınız). Ve eğer hastalar iseniz veya sefer halinde iseniz veya sizden biri helâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız da su bulamazsanız o halde temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Allah Teâlâ sizin üzerinize bir sıkıntı vermek istemez. Fakat o sizi tertemiz kılmak ve üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki şükredesiniz.”

İhsan’ın verdiği anlam ise şöyle:

“Ey iman edenler! Destekleşme/dayanışma toplantısına geleceğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da. Eğer cünüpseniz, tastamam yıkanın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuşsanız ve de su bulamıyorsanız, bu durumda temiz bir toprağa ellerinizi sürün ve onunla yüzünüzü ve kollarınızı hafifçe ovun….”

Meğer 54 Farz gibi kitaplara yazılması gereken farzlardan biri toplantı farzıymış, haberimiz yokmuş.. Fakat sıradan bir toplantı değil, destekleşme toplantısı.. Destek değil, destekleşme, al gülüm ver gülüm destekleşiyorsun..

Günde beş vakit destekleşme.. Sabahın köründe, gecenin yarısında..

*

Bu sivrinin “destekleşme/dayanışma toplantısı” diye tercüme ettiği kelimenin aslı salât..

Salât’ın sözlük anlamı “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak”.

İslamî literatürdeki terim/ıstılah anlamı ise namaz. Namazda bu sözlük anlamlarının hepsi toplanmıştır.

(Kimi kelimelerin bir sözlük/lügat anlamı, bir de belirli disiplin ve alanlara özgü terim/ıstılah anlamı bulunur. Mesela vatandaş kelimesi, sözlük anlamı itibariyle vatan/yurt ortaklığını gösterirken, hukuk terimi olarak bir devletin mensubu birey olmayı ifade eder. Sözlük anlamı itibariiyle vatansız (haymatlos/heimatlos) insan bulunmadığı halde, hukuken vatansız olanlar mevcuttur.)

İhsan’ın yeni icat “kişisel sözlük”ünde salât namaz olmaktan çıkıp destekleşme/dayanışma toplantısı olunca, Kur’an’daki ilgili ayetlerin tamamının anlamı değişiyor.

Mesela Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ile Hz. İsmail’i Mekke’ye bırakınca yaptığı dua:

“Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını senin saygın evinin yanında, çorak bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz, orada destekleşmeyi/dayanışmayı diriltsinler, insanlar onları sevsin, oranın ekmeğini yesin, suyunu içsinler. Umarım ki şükredenlerden olurlar.” (İbrahim, 14/37)

Namazı “ikâme” de destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikmek haline geliyor:

“Kitaba sımsıkı sarılıp destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikenlere gelince; iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların yaptıkları boşa gidecek değildir.” (A’raf, 7/170)

Bu arada namazdaki “huşû” da, suyun buz ya da buhar olup halden hale geçmesi gibi halden hale geçiyor, “derin bir maneviyat”a dönüşüyor:

“Onlar, destekleşme/dayanışma çabalarında derin bir maneviyat üzeredirler.” (Mü’minûn, 23/2)

Öyle kuru kuruya dayanışma makbul değilmiş, derin ve özel bir maneviyatla yapılmalıymış.

*

Bu arada İhsan, mealiyle, destekleşme/dayanışmanın başka kerametlerini keşfetmemizi de sağlıyor.

Meğer destekleşme/dayanışma kötülük alanında asla gerçekleşmeyen birşeymiş. Tam aksine destekleşme/dayanışma olan yerde kötülük olmazmış. Mesela FETÖ’nün kötü bir örgüt olması mümkün değil, çünkü destekleşme/dayanışmayı kendi aralarında ayağa kaldırmışlardı:

“Sana vahyedilen bu kitabı başkalarına da ilet ve destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa kaldır. Hiç şüphesiz destekleşmek/dayanışmak toplumda çirkin ve kötü işlere engel olur. …” (Ankebut, 29/45)

Gelelim cuma namazına.. O da cuma destekleşmesi/dayanışması oluyor:

“Ey iman edenler! Cuma günü destekleşme/dayanışma için çağırıldığınızda alışverişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizi kurtaracak olan budur.” (Cuma, 62/9)

*

Ancak bu destekleşme/dayanışma toplantılarına katılmanın bir adabı var.

Mesela ne söylediğini bilmeyecek kadar sarhoş olmayacaksın.

Mesela cünüpsen önce temizlenmen gerekiyor. (Bu arada İhsan cünüplük/cenabet kavramına da açıklık getiriyor: Cinsel şehvet nedeniyle anormal hal.)

Dahası, bu destekleşme/dayanışma toplantısı ibadeti, hastaları da kapsıyor.

Hatta yolcuları.. Mü’minler yolculukta destekleşme/dayanışma toplantısı yapmak zorundalar.

Bunu öyle sallapati de yapamıyorlar.. Abdest ya da teyemmüm gerekiyor.

Hasta da olsan toplantıya giderken abdestli olacaksın, abdest alamadın diyelim, teyemmüm yapacaksın.

Yoksa destekleşme/dayanışma olmuyor, sakatlanıyor:

“Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar, yolcu olmanız hariç cünüp iken (cinsel şehvet nedeniyle anormal haldeyken) temizleninceye (normalleşinceye kadar) destekleşme/dayanışma toplantısına yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz tuvalete gitmişse veya kadınlarla cinsel ilişkiden sonra su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa ellerinizi koyun, sonra yüzünüze ve ellerinize sürün. …” (Nisa, 4/43)

İhsan’ın meal-tefsirinde destekleşme/dayanışma toplantısı özellikle tehlike anında daha önemli hale geliyor, fakat tehlike geçince de bu toplantıyı ihmal etmemek, “eda etmek”, “ayakta tutmak” gerekiyor:

“Destekleşme/dayanışma toplantısını bu şekilde eda ettikten sonra artık gerek ayakta, gerek otururken ve gerekse yaslanmışken hep Allah'ı anın. Tehlike geçtiğinde de, destekleşmeyi/dayanışmayı daima ayakta tutmaya devam edin. Çünkü destekleşme/dayanışma faaliyeti mü'minler için asla ihmal edilmemesi gereken bir görevdir.” (Nisa, 4/103)

*

İhsan efendinin bu kepazeliği salt derin ve sınırsız ahmaklıktan mı kaynaklanıyor, yoksa dizginleyemediği fettanlığından dolayı kendisini rezil etme pahasına bile bile mi bunu yapıyor, karar vermek zor.

Ancak, bunu hep yapıyordu.

Geçmişten bir missal: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le ilgili karikatürler tartışılırken Hürriyet‘ten Ahmet Hakan’ın sorularını cevaplandırmış, “Hazreti Peygamber’in karikatürünün çizilmesi karşısında Müslümanlar rencide oluyorlar. Bu konuda ne diyorsunuz?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermişti:

Peygamber’in karikatürünün çizilmesi Müslümanları rencide eder. Allah’la, Peygamber’le, Kuran’la, ayetlerle alay edenlere karşı ne yapılması gerektiği Kuran’da var. Söylenen şu: “Alay edenlerle karşılaştığınız zaman sözü değiştirene kadar onlardan uzaklaşın ve onlarla beraber oturmayın.” Mekke’de müşrikler alay etmiş, En’am suresinin 68. ayeti gelmiş. Medine’de Yahudiler ve Hıristiyanlar alay etmiş, Nisa suresinin 140. ayeti gelmiş. Ayetlerde söylenen hep aynı: Alay edenlerle birlikte oturmayın, oradan uzaklaşın… Pasifist bir tutumdur Allah’ın bizden istediği… Pasifist bir protestodur.” Cezalandırma yok. Silah kullanma yok. Hele öldürme, hiç yok. Ayetler apaçık. “Sözü değiştirene kadar orada oturma, oradan uzaklaş” diyor. Alay biter de söz normale dönerse oturabilirsin. Yani “İlişkiyi kopar” bile demiyor, sadece uzaklaş diyor. Uzaklaşarak şunu söylemiş oluyorsun: “Bu yaptığın hoşuma gitmiyor. Sen de ısrarla yapmaya devam ediyorsun. O zaman bana eyvallah.” Çok ince bir tutum… ” 

http://haberler.rotahaber.com/ihsan-eliaciktan-cok-ilginc-cubbeli-iddiasi_511390.html

İhsan böyle konuşuyor.

Fakat merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Nisa Suresi’nin 140. ayetini tefsir ederken şunları söylemektedir:

… Halbuki daha önce size kitapta Allah şöyle indirmiş, şöyle indirilmiş idi: Ki Allah’ın âyetlerine küfredilirken ve alaya alınırken işittiğiniz zaman o kâfirler ve alaycılarla beraber oturmayınız, ta ki başka söze dalsınlar. O halde onlarla beraber oturmaktan bile sakınmak ve imanın şerefini korumak gerekirken onlarla dost olmak ve onlardan şeref beklemek nasıl olur?

Mekke’de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber’e hitap edilerek, “Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar” (En’am, 6/68) âyeti inmişti. Medine’de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur’an’dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber’e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah’ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah’ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karîne de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki “Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç” (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah’ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.”

(http://www.kuranikerim.com/telmalili/nisa.htm)

 *

İslam’ı pasifizm, tepkisizlik, cansızlık ve uyuşukluk haline getirmeye çalışan ve bunu “incelik” olarak yutturmaya çalışan abrakadabracı uyanık İhsan’a, atıfta bulunduğu âyetlerin “son söz” olmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Tevbe Sûresi’ni de (1-5. ayetler) tekrar okusun:

1 – Bu, Allah’tan ve Resulü’nden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur:

2 – Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.

3 – Ayrıca büyük hac günü Allah ve Rasulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Kâfirleri acı bir azap ile müjdele.

4 – Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakileri sever.

5 – Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ünal Tanık’ın destekleşmeci/dayanışmacı bir üslupla yayın yapan sitesi, Ahmet Hakan’ın bu söyleşisini haber yapmış, İhsan’ın laf arasında “ilginç sorular” yöneltmiş olduğuna dikkat çekmişti.

Sorulardan biri şöyle:

“Dört halifeden üçü suikastla öldürüldü. Bunu Batılılar mı yaptı?”

Evet, Eliaçık uyanığı, böyle bir soru yöneltiyor.

Cevap verelim..

Suikastle öldürülen üç halifeden ilkini, Hz. Ömer’i, İranlı bir mecusi öldürdü.

Nedeni, şimdi binlerce kişi tarafından korunan sözde demokrat yöneticilerin aksine, onun yanında hiç korumasının bulunmamasıydı.

O da saraylarda zevk ü sefa sürüp, yüzlerce, binlerce koruma ile gezseydi, öldürülmezdi.

*

Gelelim Hz. Osman’a..,

Kendisine karşı protestolarda bulunanlara karşı “polis” gücü kullansa, aralarına casus yerleştirip nifak çıkarsa, muhaliflerden bazılarını satın alsa, bazılarını da tehdit etse, ayrıca binlerce koruma ile yaşasaydı, evine girip de onu Kur’an okurken öldüremezlerdi.

Bu Eliaçık adlı sınırlı sorumlu uyanığın hiç eleştirmediği Atatürk nasıl yaşıyordu ve nasıl bir evde öldü, bir hatırlasın bakalım.

İzmir Suikasti bahanesiyle, İstiklal Harbi’nin en önemli isimlerine ecel terleri döktürüldü mü, döktürülmedi mi? 14 kişiyi, suikast değil, suikast girişimi bahanesiyle astırdı mı, astırmadı mı?

Ali Şükrü Bey’i de Batılılar öldürmedi, değil mi?

İskilipli merhumu da Batılılar asmadı..

*

Hz. Ali’ye gelince… O da yine, korumasız yaşadığı için bir suikastçi tarafından öldürüldü.

Bugünün yöneticileri sadece bir hafta boyunca korumasız gezsinler de görelim.

Vay uyanık İhsan vay.. Bu kafayla aklınca laf sokuşturuyorsun öyle mi!

Ahmet Hakan denen “Ertuğrul Özkök’ün hergelesi” de bu lafları allayıp pullayıp aktarıyor.

*

Gelelim İhsan’ın ikinci sorusuna: 

“On İki İmam… Yedisi zehirlendi… Üçü katledildi… Bunları modernistler mi yaptı?”

Güzel soru… Ancak, İhsan bunu sorarken, “Said-i Nursî’yi 19 defa kim zehirledi, modernistler mi?” sorusunu da yöneltmedikçe, matbuat âleminin ipi başkalarının elinde piyonu olarak anılmaktan kurtulamaz.


ALLAH AFFETSİN, ERBAKAN İYİ ADAMDI AMA, İSLAMÎ BİLGİSİ YETERSİZDİ

 




Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda devletin "laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti" olduğu söyleniyor.

Ancak, pekçok kişi, Türkiye'de demokrasinin gerçekte bulunmadığını savunuyor. 

En azından "tüm kurum ve kurallarıyla" işletilmediği söyleniyor.

Aynı şekilde Türkiye'nin bir hukuk devleti olmayı başaramadığını söyleyenler de var.

Hatta, Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, emekli olmasına günler kala şöyle konuşmuştu:

"Hiçbir ülkede, Anayasa Mahkemesi Başkanı, `Ben bu devletin hukuk devleti olduğunu, yargının tam bağımsız olduğunu söylemekten utanıyorum ya da bunları söylerken yalancı duruma düşerim' der mi? Ama ben söylüyorum, ülkemiz tam bir hukuk devleti değildir ve bizim ülkemizde yargı tam bağımsız değildir."

Bunu söylediği sırada takvimler Aralık 1997'yi gösteriyordu.

İktidarda Bahçeli-Yılmaz-Ecevit üçlüsü vardı.

Bu kafadaki kişiler Erdoğan'lı "hukuk devleti"ni hiç kabul etmiyorlar.

*

Ancak, konu laikliğe gelince, "Türkiye'de aslında laiklik diye birşey yoktur" diyene rastlamıyoruz.

Evet, Türkiye'de aslında laiklik yoktur.

Devletin dine tahakkümü vardır.

Güya laikliğe göre devlet dine, din de devlete karışamazmış.

Türkiye'de dinin devlete karışamadığı doğru, fakat devlet dine karışıyor.

Mesela cuma hutbeleri devletin propaganda faaliyetinin önemli bir ayağını oluşturuyor. 

Dinî gerçekler rejimin müsamaha ettiği kadarıyla anlatılıyor, İslam'ın "kamu düzeni" adına fayda sağlayacağı umulan gereklerine vurgu yapılıyor, ancak rejimin hoşlanmayacağı türden ayetler sansüre uğruyor.

Mesela Casiye Suresi'nin şeriat konulu 18'inci ayetini hutbelerde asla duyamazsınız.

Değil ayetin mealini duymak, dostlar alışverişte görsün kabilinden sade suya tirit şeriat kelimesini bile işitemezsiniz.

Ama, sanki bir peygambermiş ya da Allah dostu bir velî imiş gibi hutbelerde Atatürk'ün adının geçtiği olmuştur.

Kimse de, "Atatürk'ün hutbede işi ne? Casiye Suresi'nin 18'inci ayeti Atatürk'ten mi bahsediyor? Bari Ebu Cehil'e de rahmet okusaydınız, o da vatansever bir adamdı, vatanını çok seviyordu. Firavun da vatanseverdi" demiyor.

*

İmdi, Türkiye'nin olmayan laikliğine göre, devlet dine uymak zorunda değil.

Peki din, devlete uymak zorunda mı?

Dinî gerçekler, devletin resmî ideolojisine uydurulduğu zaman ortada din diye birşey kalır mı?!

Diyelim ki bir hocaya namaz kılmamanın hükmü soruldu, ne cevap verecektir?

Adam, "devlete göre namaz kılmamanın hükümü"nü sorarsa bunun cevabı bellidir.

Devlete göre namaz kılmamak (kılmak değil), bazen farz, bazen müstehap, bazen de caizdir.

Kamu hizmeti görülürken mesai saatleri içinde namaz kılmak genellikle haramdır. Bazen, çay ya da sigara molası gibi müsamaha ile karşılanabilir.

Bazen müstehaptır, askerde ölenlerin cenaze namazları gibi (ama farz değildir).

Bazen de caizdir (savaşa gönderilen askerlerin namaz kılması gibi).

Ancak, hocaya namaz kılmamanın "dine göre hükmünü" (devlete göre değil) sorulursa cevap değıişir.

Namaz kılmamak, kesinlikle haramdır.

Hatta bazı mezheplere (içtihatlara) göre küfürdür (T. C. ile ilgisi yok, Yargıtay içtihadından bahsetmiyoruz). Namaz kılmayan kâfir olur.

Bazı mezheplere göre, namaz kılmayan kâfir olmasa da, büyük günahkârdır. 

Buna göre de bir cezası vardır. 

Tabiî laik devlette değil, İslam devletinde.

*

Hürriyet gazetesinin baş boşboğazı Ahmet Hakan cehaletini sergileyen ve mezheben Erbakanî (Hanefî, Şafiî vs. değil) olduğunu gösteren bir yazı kaleme almış.

Erbakaniyye mezhebinin kalesi Millî Gazete de hemen iktibas etmiş. 

Okuyalım:

Ahmet Hakan, Erbakan Hocayı örnek gösterdi: Sonsuz güvendiğim...


Ahmet Hakan, Hürriyet gazetesindeki bugünkü yazısında Merhum Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ı örnek gösterdi.

Efsane Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın, "Müslümanlıkta Müslümanlığa ait kurallara aykırı hareket etmeye yönelik hiçbir cezai müeyyide yoktur. İslam’da iki tane nizam vardır. Genel insanlık nizamı. Burada yasaklar var. Mesela adam öldürmek. Mesela yalan yere şahitlik yapmak. Mesela ırza tasallut etmek. Bunların cezası, her dinde vardır. Bunlara ceza konmuştur. Ama namaz kılmamışsın, buna bir ceza yoktur. ‘Namazını kılarsan şu sevabı alırsın’ denilir. Tatlı dille tavsiye edilir. Dünya cezası yoktur. Namaz, oruç... Dünya cezası yoktur. Tavsiyeyle, tatlı dille anlatılır.” sözlerine yazısında yer veren Ahmet Hakan, ""DİNDARLIĞINA ve dini yorumlama biçimine sonsuz güvendiğim Erbakan Hoca, “Namaz kılmayan öldürülür” diyen kaba softa / ham yobaz tiplere gerekeni söylemiş." yazdı.

İşte, Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan'ın o yazısı:

BAK NE DEMİŞ ERBAKAN HOCA

"DİNDARLIĞINA ve dini yorumlama biçimine sonsuz güvendiğim Erbakan Hoca, “Namaz kılmayan öldürülür” diyen kaba softa / ham yobaz tiplere gerekeni söylemiş.

*

Kulaklarımla dinledim.

Ömrünün son döneminde katıldığı bir televizyon programında aynen şunları anlatmış Erbakan Hoca:

*

“Müslümanlıkta Müslümanlığa ait kurallara aykırı hareket etmeye yönelik hiçbir cezai müeyyide yoktur. İslam’da iki tane nizam vardır. Genel insanlık nizamı. Burada yasaklar var. Mesela adam öldürmek. Mesela yalan yere şahitlik yapmak. Mesela ırza tasallut etmek. Bunların cezası, her dinde vardır. Bunlara ceza konmuştur. Ama namaz kılmamışsın, buna bir ceza yoktur. ‘Namazını kılarsan şu sevabı alırsın’ denilir. Tatlı dille tavsiye edilir. Dünya cezası yoktur. Namaz, oruç... Dünya cezası yoktur. Tavsiyeyle, tatlı dille anlatılır.”

*

İşte benim inandığım İslam, tam da Erbakan Hoca’nın anlattığı İslam’dır."

*

Bizim inandığımız İslam da, Kur'an'ın ve Sünnet'in anlattığı İslam'dır.

Erbakan gibilere "sonsuz güven" duymaya gelince..

Dinde bunun yeri yoktur.

Böylesi lafların ucu şirke kadar uzanabilir.

Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde Yahudi ve Hristiyanlar'ın haham ve rahiplerini rabler edindikleri belirtiliyor.

Bunun nedeni, onlara "sonsuz güven" duymalarıydı.

Ne ulemaya, ne meşayihe, ne de siyasî liderlere sonsuz güven duyulabilir.

İmam Malik rh. a., Rasulullah s.a.s.'in kabrini göstererek şöyle demiştir: "Şurada yatan zat dışında herkesin sözü alınır da atılır da.."

Rasulullah'ın sözü asla atılmaz, çünkü, Allahu Teala bildirdiği için biliyoruz ki, o "kendi heva ve hevesinden konuşmaz"

Başka hiç kimsenin böyle bir garantisi yok.

*

Mehmed Zahid Kotku rh. a. hazretlerinin, 29 Aralık 1978 tarihinde İskenderpaşa Camii'nde yaptığı konuşmasında geçen şu ifadeleri daha önce aktarmıştık:

... Cenâb-ı Peygamber’in bir buyruğu var:

(Lâ yuhillü demi’mriin müslimin, yeşhedü en lâ ilâhe illa’llàh, ve ennî rasûlü’llàh) “Bir müslümanın kanı caiz değildir ki, o müslüman kelime-i şehadet getirir ve benim de rasûlüllah olduğumu ikrar eder. Bunun öldürülmesi câiz değildir. (İllâ bi-ihdâ selâs) Ancak, üç sebeple öldürülebilir. Bir insanın öldürülmesinde üç sebep vardır.

...

İmam-ı Şafiî, “Namazı terk edenler de katlolunanlar arasına girer. Çünkü namazın terki, İslâm’ın terki demektir, bunun da katli caizdir.” demiş ise de, İmam-ı Azam Efendimiz, “Hapsolunur.” demiş.

(Mehmed Zâhid Kotku, Özel Sohbetler, haz.: M. Erkaya, H. A. Erkaya, https://archive.org/details/ozelsohbetler, s. 113-6)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."