ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ’NİN İBN ARABÎ ELEŞTİRİSİ
(KELAMCI KARŞISINDA EHL-İ BİD'AT TASAVVUFÇU)
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl adlı
eserinin üçüncü cildinin vahdet-i vücudla ilgili bölümü “Âlemin (evrenin) Allah karşısındaki konumu” başlığını taşıyor.
Söze, vahdet-i vücut anlayışının “Allah
ile âlemin birleşikliği (ittihadı)” inancına dayandığını, ve “aklın bedahetinin,
özellikle de muvahhid müslümanın aklının, her ne kadar sufîlerden
birçoğu bu düşünceyi savunmuşlarsa da, onu reddettiğini” söyleyerek başlıyor.
(Mustafa Sabri, Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, 2. b., Beyrut 1981, s.
85; Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl, C. 3, çev. Hüseyin
Nohut, Sontra/Almanya 2023, s. 84.)
Ve insanların birçoğunun bu sûfîleri
usûlü’d-dîn (Kelam) âlimlerinden daha üstün bir mertebede gördüklerine, onlar
vasıtasıyla “Doğu’nun eski bir dalâleti”nin bazı müslümanların inancına
girdiğine dikkat çekiyor. (Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, s. 86; Mevkıfu’l-Akl,
C. 3, s. 85.)
*
Bu “sufîlerin usûlü’d-dîn âlimlerinden
üstün mertebede kabul edilmesi” meselesi önemli.
Sufîlerin (gerçek sufîlerin, günümüzde
sayıları çoğalmış olan “sufîlikten nasipsiz tarikatçılar” kalabalığının değil),
nefsi terbiye ve tezkiye konusunda söyleyecek sözleri bulunmakla birlikte,
itikad bahsinde (şayet kelam ilminde bir İmam Matüridî gibi
içtihat mertebesine ulaşmamış iseler) konuşmaya hakları yoktur.
Yani “keşf”lerine dayanarak itikadî konularda
ileri geri konuşmaya hakları bulunmamaktadır.
Tıpkı fıkıh alanında
olduğu gibi..
Bir sufî, bir İmam-ı Azam,
bir İmam Malik gibi fıkıhta derinleşmemişse, tutup “keşf”ine
dayanarak fetva vermeye kalkışamaz.
Amelî hususlarda keşfine dayanarak ileri
geri konuşmaya hakkı bulunmayan bir adamın itikadî konularda konuşma hakkı hiç
olamaz.
Bu noktada keşf ü keramet sahibi
olarak bilinmenin bir önemi yoktur.
Bir sufînin salt “keşf ü keramet”ine
dayanarak itikat ve fıkıh konularında ahkâm kesmeye hakkı bulunmadığı gibi, o
şekilde ahkâm kesmiş olan bir başka sufinin (“Bunlar irfan sahibidir,
bir bildikleri vardır” diyerek) peşine düşmesi de kendisine helal olmaz.
Çünkü, keşf menşeli iddiaların itikat
açısından değerinin sıfır olması bir yana, itikatta delilsiz, senetsiz sepetsiz
“taklid”in “günah” olduğu kesindir.
*
Böyle davranan biri isterse keşf ü
kerametiyle tanınan biri olsun, durum değişmez.
Mesela Akşemseddin rh. a.’i
alalım..
İstanbul’un fethini müjdelemesi, Ebu
Eyyub el-Ensarî r. a.’in kabrini keşfetmesi gibi “keramet”leri var. Ancak, bu
tür “dünyevî” sayılabilecek keşfler, sahibinin itikadî ve
fıkhî meselelerdeki “keşf”lerine de itibar edilmesini gerektirmez.
Mesela Naima Tarihi’nde
anlatıldığı üzere Lala Mustafa Paşa, İran seferi sırasında Kars’ta, kendisinin
ve bir çavuşun gördüğü rüya üzerine Ebu’l-Hasan-ı
Harakanî k. s.’nun kabrini “keşf” etmiş ve üzerine bir türbe, yanına da bir
cami yaptırmış bulunuyor. Bu keşfi Lala Mustafa Paşa’yı ne peygamberler gibi
“masum” bir insan haline getirir ne de her sözünü ve kanaatini dinde “delil”
katına yükseltir.
(Yeri gelmişken burada bir hususu da
belirtelim: Ebu’l-Hasan-ı Harakanî, Nakşbendiye ve Yeseviye tarikatlarının
silsilelerinin kendisine ulaştığı büyük bir zattır. Böyle olmakla birlikte
İmam-ı Rabbanî Mektubat’ta onun bir sözünü tenkit etmekte ve
reddetmektedir. “Benim pirimdir, şeyhlerimdendir, her sözünü tasdik etmeliyim,
yoksa edepsizlik etmiş olurum vs.” dememektedir.)
Bir insanın keşf ü kerametinin
bulunması, onun bir peygamber gibi “masum” ve de “dinî konularda
yanılmaz” bir insan gibi kabul edilmesini gerektirmez.
*
Diyelim ki böyle bir insan, kalan
ömründe bir “masum” gibi hiç günah işlemeden yaşadı ve dinî konularda da
yanılmadı, yine de sizin ona “yanılmazlık ve masumiyet” atfetmeniz caiz
olmaz.
Böyle düşündüğünüz anda siz sapıtmış,
yoldan çıkmış olursunuz.
Ve keşf adına itikatla ilgili bir şey
söylediği zaman da onun o sözlerine değil, kendi (delil eksenli) araştırma ve
tahkikinize dayanmakla, onu “taklid” etmemekle yükümlüsünüzdür.
Diyelim ki müktesebatınız yetersiz
olduğu için “tahkik” ehli olamıyorsunuz, “taklid”le yetinmek zorunda
kalıyorsunuz, o durumda da başvuracağınız adres Akşemseddin gibi sufîler
olmamalıdır, İmam Matüridî rh. a.
gibi itikat alanının imamları olmalıdır.
["Usûl"ü
çok iyi bilen bir alim olan Bediüzzaman'ın içtihat mevzuunda
söyledikleri önemli:
“Dinin
zaruriyyatı ki [herkesçe bilinen temel esaslar], içtihad [yorum farklılığı]
onlara giremez. Çünkü: Kat’i ve muayyendirler [kesin ve belirlidirler]. ...
bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyasına sarfetmek lâzım
gelirken, İslâmiyetin nazariyyat [teorik, fikrî] kısmında ve selefin [İslam’ın
ilk devir alimlerinin] içtihadat-ı safiyane ve halisanesiyle, bütün zamanların
hacatına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskarane
içtihadlar yapmak, bid’akarane [bid'atçi, reformcu] bir hıyanettir.”
Bu söylenilenler, Risale-i
Nur için de geçerlidir, "selefin içtihadat-ı safiyane ve
halisane"sini iptal edemez. Ve Bediüzzaman, (İmam Matüridî ve İmam
Şafiî gibi) selef alimlerinin içtihatlarını çürütmüş ve onların yerini almış
bir "imam" olarak gösterilemez. Bu, Nurculuk açısından,
kendisini geçersizleştiren bir çelişki olur. Çünkü kendisini “heveskârane içtihadlar yapan, bid’akârane bir hıyanet” hareketi
olarak nitlendirmesi anlamına gelir.
Bediüzzaman'ın selefin
izini takip eden (İmam Gazzalî gibi) bir "imam" olarak görülmesinde
ise beis yoktur.]
Sufîlerin kerametleri, onların şahsı
için Allahu Teala’nın (bir imtihanı, bir sınaması değil de) mahza bir lütfu
olsa bile, senin için “imtihan” olmaktan çıkmaz.
Onları ve sözlerini edille-i
şer’iyye katına yükseltmemen, onların da senin gibi “yiyip içen” aciz
birer kul olduklarını hiç unutmaman gerekir.
*
[Doğal olarak bu, Bediüzzaman gibi zatlar için de geçerli.. Bugün tarikatçıların
birçoğu gibi Nurcuların da önemli bir bölümünün bu açıdan sorunlu olduğu görülüyor.
Hatta tarikatçıları geçtiler. Büyük bir kitle Bediüzzaman’ı “ahir zaman Mehdî’si” ilan etmiş
durumda. Etmeyenlerin de “zamanın imamı”
vs. ilan ettiklerine şahit olunuyor.
Nurcular arasında bir de “Yok şu
Bediüzzaman’ın varisi, yok bu varisi ve vekili” diye bir çatışma yaşanıyor. İşin
açıkçası bunlar boş işler.
Bu Nurculardan biri, önceden Nakşbendî
tarikatına intisap ettiğini, rüyasında
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine Said-i Nursî’ye intisap
etmesini söylediğini dile getirmiş durumda. Olabilir, mümkündür. Ancak böyle
bir rüya, kişinin kendisine karşı
Allahu Teala’nın bir hücceti olursa da, o kişinin başkalarına karşı delil
olarak ortaya süreceği bir hüccet olamaz. Yani bu rüyasından hareketle
başkalarına “İlla siz de Nurcu olacaksınız” diyemez. Bu, “şahsa özel” bir durum
olarak değerlendirilir.
İnsanların mizaçları, kabiliyetleri ve
ihtiyaçları farklıdır. Bu, İslam’ı yaşama noktasında da kendisini gösterir.
Kimisi ilme meraklı ve yatkındır, sürekli ilimle meşgul olur, kimisi ibadete eğilimlidir,
nafileleri artırır da artırır, kimisi (bu ümmetin ruhbanlığı olan) cihada
yatkındır. Bunun gibi, bazı insanların Risale-i Nurlar’da anlatılanları
döne döne okumaya ihtiyacı olabilir. Fakat herkes için böyle bir zorunluluktan
da, ihtiyaçtan da söz edilemez.
Tarikatlar bile insanların mizaç,
kabiliyet ve ihtiyaçlarına göre farklılık gösterirler. Onun için eskiden
intisap için istihare yapılması
istenirmiş. İstiharenin olumsuz çıkması her zaman şeyhin ya da müridin kusurlu
olması anlamına gelmez. Müridin mizacı ve ihtiyacı itibariyle başka bir kapıdan
(şahıstan, mürşidden) faydalanması gerekiyor olabilir. Mesela Emir Sultan,
kendisine intisap etmek isteyen Eşrefoğlu Rumî’yi Hacı Bayram-ı Velî’ye havale
etmişti. O da Hama’da yaşayan Hüseyin el-Hamevî’ye gönderdi.
Aynı Nurcunun, İslamî ilimlerin “usul”ünden habersiz olduğu için, Bediüzzaman’ın
ifadelerini adeta ayet ve hadîs katına
çıkardığı ve onlardan hareketle “içtihat”ta
bulunduğu görülüyor. Mesela, onun bir cümlesinden hareketle, Mehdî ile birlikte
bin yıllık bir altın çağın
başlayacağını ileri sürüyor. Halbuki, Bediüzzaman’ın o sözünden “kesin” olarak
bu anlam çıkmaz. Ayrıca o sözün, konuyla ilgili hadîsleri devreden çıkaracak
şekilde yorumlanmaması gerekir. Hadîslerde, kıyametin büyük alametlerinin,
Güneş’in batıdan doğması da dahil olmak üzere peşpeşe gerçekleşeceği belirtiliyor. Öyle bin yıllık bir gecikme yok.]
*
Vahdet-i vücud felsefesinin Tanrı
(Allahu Teala) ve âlem (evren, kâinat) hakkında yeni bir anlayış getirmiş
olduğu kesindir.
Bu anlayış, Şeyhülislam Mustafa
Sabri Efendi’nin dikkat çektiği gibi, (anlatıldığı şekliyle) ne “akıl ile
idraki mümkün olmayan manevî/tasavvufî bir ‘hâl’"dir –Ki o takdirde hiçbir
şey söylemeyip susmaları gerekirdi-, ne de –ancak benzer bir manevî keşf
tecrübesi yaşamış olanların anlayabileceği türden- bir keşftir.
Kökleri İslam dışı felsefî akımlara
dayanan bir felsefedir;
ve felsefe yapılarak savunulmaktadır.
Evet, vahdet-i vücud düşüncesi, İslam
düşünce geleneği (ve tasavvuf hareketi) içinde sonradan ortaya çıkmış
yeni bir anlayıştır.
Yani bid’attir.
*
Şeyhülislam’ın “kökleri İslam dışı
felsefî akımlara dayanan bir felsefe” nitelemesi, Bediüzzaman’ın çağdaş “içtihat” heveslileri hakkında
yazdıklarını akla getiriyor:
“Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nema (gelişip büyüme) için
tevessü’ (genişleme) meyli bulunur. O meyl-i tevessü’ ise, -çünkü
dahildendir (cismin kendisinden kaynaklanır)- vücut ve cisim için bir
tekemmüldür (olgunlaşmadır). Fakat (o meyl/eğilim), eğer hariçte (dış kaynaklı)
tevsi’ (genişleme) için bir meyl ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip
etmektir; tevsi’ değildir. Öyle de İslâmiyetin dairesine selef-i salihîn gibi,
takva-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyyat-ı diniyenin imtisali tarikiyle dahil
olanlarda meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa; o kemaldir ve
tekemmüldür. Yoksa, zaruriyyatı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı
uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i
maddîye ile alûde (bulaşık) olan o meylü’t-tevessü’ ve irade-i içtihad,
vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesiledir.”
Felsefe-i maddîyeye
bugünkü modern fen bilimleri de dahildir.
Bediüzzaman’ın
şu sözleri de önemli:
“Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte,
dar delikler dahi seddedilir (kapatılır). Yeni kapıları açmak, hiç bir
cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda, tamir için
duvarlarda delikler açmak (suya) gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat (önceden
bilinmeyen ve hoş olmayan işler) zamanında ve âdât-ı ecanibin (yabancı
adetlerin) istilası (yayılıp ortalığı kaplaması) anında ve bid’aların (dine
aykırı yeniliklerin) kesreti (çoğalması) vaktinde ve dalâletin (sapıklığın) tahribatı
hengâmında içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten (İslam sarayından) yeni kapılar
açıp, duvarlarından muharriblerin (taripçilerin, yıkıcıların) girmesine vesile
olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.”
İşte bunu
zampara İbn Arabî yapmış, kitaplarını Plotinus gibi Yunan filozoflarının
laflarıyla doldurmuş durumda. Eski Yunan felsefesinden habersiz olan cahil
sofular ve tasavvuf meraklıları da bunları “keşf ve ilham ürünü” irfan
zannetmişler.
*
Söz buraya
gelmişken, Bediüzzaman’ın şu önemli uyarılarını da aktarmakta fayda var:
“Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadatını arziye (dünyevî)
yapar, semavilikten (kutsiyetten) çıkarıyor. Halbuki, şeriat semaviyedir ve
içtihadat-ı şer’iye (şer’î usule uygun içtihatlar) dahi, onun ahkam-ı mesturesini
izhar ettiğinden (kapalı hükümlerini açığa çıkardığı için) semaviyedirler.
“Birincisi: Bir hükmün
hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır.
Hikmet ve maslahat (fayda) ise;
tercihe sebeptir, îcaba, îcada (gerekli/vacip oluşa ve hüküm ihdasına gerekçe
olmaya) medar değildir. İllet ise, vücuduna (varlığına, hükmün ihdasına) medardır.
“İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvela ve bizzat saadet-i dünyeviyeye (dünyadaki
rahatlık ve mutluluğa) bakıyor ve ahkamları (hükümleri) ona tevcih ediyor.
Halbuki şeriatın nazarı ise, evvela ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar. İkinci derecede,-ahirete vesile olmak
dolayısıyla- dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanîdir (yabancıdır,
uzaktır). Öyle ise, ("maslahat - makasıd - zamanın gereği" gibi yaldızlı laflar
altında dünyavî çıkar ve mutluluğu esas alan bugünkü yaklaşım) şeriat namına
içtihad edemez.
“Üçüncüsü: ‘İnned’darûrât tübîhul-mahzûrât’ kaidesi,
yani ‘Zaruret haramı helal derecesine
getirir’. İşte şu kaide ise külli değil. Zaruret, eğer haram yoluyla
olmamış ise (zaruretin takdirinde Şeriat ölçüleri aşılmamış, keyfî bir zaruret
tanımı yapılmamış ise), haramı helal etmeye sebebiyet verir (haram olan birşey,
zaruret miktarınca helal olur). Yoksa, su-i ihtiyarıyla, gayr-i meşru
sebeplerle (kötü ve yanlış tercihlerle, Şeriat’e aykırı sebepler icat edilerek)
zaruret olmuş ise (zaruretten söz ediliyor ise) haramı helal edemez, ruhsatlı
ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez.”
*
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği birinci
husus, günümüzde “makasıd fıkhı” vs.
gibi yaldızlı laflar altında “dini güncelleme” furyası başlatmak isteyenlerin
İslam’a karşı cinayet işlemekte olduklarını ortaya koyuyor. (İmam Şatıbî’yi dillerinden düşürmüyor,
onun el-Muvafakat’ına
atıfta bulunuyorlar. Fakat okumadan.. Okusalar, bu eserden kendilerine ekmek
çıkmayacağını farkederler.)
Bu
mesele, Allame Eşref Ali Tehanevî’nin el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla
yayınlanmış olan konferansında serdetmiş olduğu şu sözler
okunduğunda daha iyi anlaşılır (Guraba dergisinde yayınlanan çevirisinden):
Şurası bilinen bir şeydir ki, meselelerin cüz’îyâtında [ayrıntı ve
parçalarında] hükmün hakîkî illetinin
bilinmesi, menâtının [dayanağının] ayıklanması ve hakîkatinin ortaya konması,
(zor ve) tehlikeli bir iştir. Ancak fıkıh ilminde derinleşmek ve İslâmî ilimlerde iyice zirvelere
yükselmekle hâsıl olabilir. …
Sonra bu makamda insanlar arasında yayılan bir husûsa dikkatli ve uyanık
bir şekilde yaklaşmak lâzımdır ki, o da hükmün, hikmet değil
de, ancak illet üzerine deverân
etmesidir. Bu iş âlimler ve ilimde kökleşmiş kimseler için açıktır ve îzâha
muhtâc değildir. Velâkin bugün insanlardan birçoğu illet ile hikmet arasındaki farkı anlayamamaktadırlar.
Ve kendilerince iddiâ edilen hikmetin yok
olmasıyla hükümlerin de değişmesini
beklemektedirler. …
(Mesela) Hepimiz bugün müşâhede etmekteyiz ki, hükümet (devlet), caddelerin
kesiştiği yerlere elektrikli işâretler [trafik lambaları]
koymuş olup, bir süre kırmızı, bir süre
de yeşil yanmaktadır. Sokakta yâhut caddede seyreden
araçların hepsine, şu elektrikli lambalarda kırmızı gördükleri
zaman durmaları, yeşil gördükleri zaman da
hareket etmeleri emredilmiştir.
(Bu örnekteki hikmet ve illet farkına gelelim.) Arabaları
durdurmaktaki hikmet, çarpışmalardan onları
korumaktır. Ancak hükmün illeti
lambadaki rengin kırmızı olmasıdır. O hâlde [yolda] durmanın hükmü
hikmetiyle değil, sadece ve sadece illetiyle beraber deverân etmektedir. İşte
bundan dolayı meselâ bir araba gelse ve durma işâreti olan kırmızı lambanın
yandığını (illetin oluştuğunu) görse, her ne kadar orada herhangi bir çarpışma tehlikesi
bulunmasa da [yani hikmet mevcut
olmasa da] durması, hareketine son vermesi mutlaka gereklidir.
Arabanın şoförünün de “Durma hükmü sadece kazaların
önlenmesi içindir (hikmeti budur); çarpışma tehlikesinin olmadığı
[hikmetin bulunmadığı] yerde, kırmızı ışığın (illetin) bulunmasına rağmen,
oradan geçmek bize serbest olmalıdır” diye düşünmesi,
doğru değildir.
Öyleyse bu misâldeki durmanın hükmü, şu
husûsî sûretteki hikmetin ortadan kalkmasına rağmen, yine
de devam eder, hükümde değişiklik olmaz. Çünki illeti
--ki o kırmızı ışıktır-- devâm etmektedir. Hüküm ancak illetin
değişmesiyle [kanun koyucunun yeni bir kanun çıkarıp başka bir illet
belirlemesiyle] değişir [hikmetin ortadan kalktığının düşünülmesiyle değil].
İşte bu sebeple meselâ kanun değişse ve kırmızı ışık yola devam etmenin
câizliği için olsa, yeşil ışık da harekete son verip durmak için olsa, o
zaman hüküm tersine döner. Çünkü illet değişmiştir.
İşte şer’î hükümler, sırf insanlardan bir adamın, yâhut
birtakım adamların, o hüküm için husûsî
bir sûrette illet olduğunu iddiâ
ettikleri maslahatı yâhud hikmeti [o şer’î hükümlerde] görmemesiyle
değişmezler.
Allame Tehanevî’nin sözleri böyle.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği ikinci
nokta, bugünün insanını halet-i ruhiyesi, ihlas derecesi ve maneviyatı ile alâkalı.
Üçüncü husus da ikinciyle bağlantılı.
Günümüzde bunlara bağlı olarak Mecelle’deki
“Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” (Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi yadsınamaz) şeklindeki
ifadeyi istismar eden ve yanlış yorumlayanlar da var. Mecelle şerhlerine
bakılırsa bununla ne denilmek istendiği anlaşılır. Gerçekte buna, Allame Zahidü’l-Kevserî’nin dikkat çektiği
gibi “ahkâmın değişmesi” de denilemez, şartların değişmesiyle o şartların
gereği olan içtihadî hükümlerin ortaya konulması demek daha doğru olur.
*
Keşf ve ilham meselesini “temel
ilkeler” ve “usûl” açısından ele almak gerekir.
Olaya ayrıntılar düzeyinde
bakmak, “Yok falan şöyle bir keşf yaşamış, yok filan büyük sufî, İbn Arabî için
şöyle olumlu ifadeler kullanmış” türünden ayrıntı kabilinden ve konunun özü ile
alâkasız lafları dikkate almanın bir yararı da, anlamı da yoktur.
Filan veya falan âlim ya da sufînin ne
dediğinin önemi bulunmuyor, önemli olan Allah’ın Rasulü’nün (sallallahu aleyhi
ve sellem) ne demiş olduğudur.
Rasulullah s.a.s.’in de kıyamete kadar
gelecek olan her herzevekilin adını verecek hali yok; herkesi onunla tartalım
diye bize genel ilkeyi (ya da ölçüyü) veriyor:
“Sözlerin en doğrusu
Allah'ın Kitabı’dır, yolların en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin en
şerlisi muhdes (sonradan ihdas edilmiş) olanlardır. Dine sonradan sokulan
her şey bid'attır, her bid'at dalalettir, her dalalet ateştedir.”
(Müslim, Cum’a: 43;
Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22)
*
Evet, vahdet-i vücutçuluğun İslam
düşünce geleneği içinde sonradan ortaya çıktığı
kesindir. Bid’attir..
Üstelik mesele amelî de
değil, itikadî nitelikte.. Adam Allahu Teala hakkında (İslam
dışı felsefelerin etkisiyle) “yeni bir anlayış” icat etmiş durumda.
Elimizde Rasulullah s.a.s.’in verdiği
ölçü varken (keramet göstersin göstermesin) falanca sufînin İbn Arabî için olumlu
konuşmuş olmasına itibar edemeyiz.
Üstelik bu İbn Arabî, Şeyhülislam’ın
dikkat çektiği (ve İmam-ı Rabbanî’nin de Mektubat’ta
vurguladığı gibi), Hz. Ebubekir r. a.’in “Allahu Teala’yı idrakten aciz
olduğunu bilmen idrakin kendisidir” anlamına gelen sözünü aktararak böyle
söyleyenlerin ilim ve irfandan nasipsiz cahil olduklarını söyleyebilmiş,
Sıddîk-i Ekber’i aşağılayabilmiştir..
Kendisi “irfan” sahibi ya, “irfansız”
Hz. Ebubekir’i aşağılama hakkını kendisinde buluyor.. Edep harikası..
Evet, vahdet-i vücut anlayışının “itikadî
bir bid’at” olduğunu bilmek, onun hakkında verilecek hüküm için
yeterlidir.. Bu konuda yapılan laga lugaya, gereksiz gevezeliğe, alâkasız
tevillere itibar etmeye lüzum yoktur.