deccal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deccal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MESİH DECCAL VE İBN ARABÎ ŞAKLABANI

 












Prof. İlyas Çelebi, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Deccâl” maddesinde şu bilgileri veriyor:

İslâmî gelenekte deccâl konusuna esas itibariyle hadislerde değinilmekte bu yönüyle de konu hadislerden hareketle temellendirilen itikadî bir mesele olmaktadır. Hz. Peygamber’in, gerçekleşmedikçe kıyametin kopmayacağı on büyük alâmeti arasında saydığı deccâl (Müslim, “Fiten”, 39; Tirmizî, “Fiten”, 21; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 12; İbn Mâce, “Fiten”, 28), hadis literatüründe Nesâî’nin es-Sünen’i dışındaki kaynakların tümünde isim olarak zikredilmekte, konu hakkında aralarında Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes‘ûd, Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre gibi sahâbîlerin bulunduğu yirmi beş civarında râvinin rivayeti bulunmaktadır (meselâ bk. Buhârî, “Taʿbîr”, 33, “Enbiyâʾ”, 48, “Fiten”, 26; Müslim, “Îmân”, 273, 275, 277, “Fiten”, 100-118, 119, 121; Tirmizî, “Fiten”, 59, 66; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 14, 15; Müsned, II, 22, 154; VI, 75, 412-413, 455-456).

Söz konusu rivayetlerde deccâlin kıyamet alâmeti olarak zuhur edeceği, … önce peygamberlik, sonra ilâhlık iddiasında bulunacağı haber verilmekte; fizik ve ruhî portresi tasvir edilmekte, … yapacağı kötülükler zikredilmekte ve nihayet nüzûl edecek olan Hz. Îsâ tarafından öldürüleceği bildirilmektedir.

Deccâlle ilgili rivayetlerde yer alan haberlere göre Hz. Nûh’tan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini deccâl fitnesine karşı uyardıkları gibi Hz. Peygamber de dualarında onun şerrinden Allah’a sığınmış (Müslim, “Mesâcid”, 128-134), … rüzgâr gibi hızlı hareket edip yeryüzünü dolaşacağı, buna rağmen Mekke, Medine ve Kudüs’e giremeyeceği (Müsned, V, 16) bildirilmiştir. … Öte yandan hadislerin çoğunluğunda deccâlin belirli tek bir kişi olduğu bildirilmekteyse de, bazı rivayetlerde birden fazla deccâlin (ed-deccâlûn) çıkacağı belirtilmekte, “yirmi yedi”, “otuz”, “otuza yakın” gibi farklı sayılar verilmektedir (Buhârî, “Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84; Müsned, II, 349; III, 345; V, 89, 396). Bunun yanında gerek hadislerde gerekse İslâmî kaynaklarda deccâle birtakım olağan üstü eylemler atfedilmekte, çoğunluğu Hz. Îsâ’nın mûcizeleriyle benzerlik gösteren bu olağan üstü eylemler arasında … beşer üstü olgular bulunmaktadır (Cook, s. 105). …

Deccâl konusu erken dönemden itibaren kelâm kaynaklarında da yer almıştır. Ehl-i sünnet’in günümüze ulaşan ilk akaid risâlelerinden olan Ebû Hanîfe’nin el-Fıḳhü’l-ekber’inde “deccâlin çıkışının hak olduğu” kaydedilmektedir (Ebû Hanîfe, s. 13).

Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini Deccal fitnesi hakkında uyarmış bulundukları için Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da Deccal inancı mevcuttur. Ansiklopedinin söz konusu maddesine katkıda bulunmuş olan Prof. Kürşat Demirci, Deccal’i Yahudiler’in Armilus, Hristiyanlar’ın da “Anti Christ” (İsa’nın karşıtı) olarak adlandırmakta olmalarına dikkat çekiyor.

Hadîslerde Deccal’in, insanlığın Kıyamet’e kadar karşılacağı en büyük fitne (imtihan konusu) olduğuna dikkat çekiliyor.

Hadîsçiler, deccal tabirini hadîs uyduranlar için de kullanmışlardır. Prof. Emin Aşıkkutlu aynı ansiklopedide aynı başlık altında şunları söylüyor:

Deccâl: Sözlükte “çok yalan söyleyen, göz boyayan, sahtekâr” anlamına gelir. Hz. Peygamber, kendinden sonra ortaya çıkacak yalancı peygamberlerden söz ederken onlar hakkında “deccâl, kezzâb” tabirlerini kullanmıştır (Buhârî, “Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84). Hadis uydurmayı meslek haline getiren yalancı râvileri ifade etmek için cerh ve ta‘dîl ilminde deccâl kelimesi kullanılmıştır.

*

Peygamberlerin ümmetlerini korkuttukları Deccal bir tane olmakla birlikte tarih, deccallikte (yalancılıkta, suret-i haktan gelip göz boyayarak insanları aldatmada) ona benzeyen başka sahtekârların yaşamış olduğunu haber veriyor. (Yerli ve yabancı birçok alime göre Selanikli zampara Atatürk de bu deccallerden biri.. “Çok yalancı” olduğu kesin. Büyük sahtekâr.)

İlyas Çelebi’nin yazdıklarının da ortaya koyduğu gibi, Büyük Deccal (Ahir Zaman Deccali, Mesih Deccal) başlangıçta tanrılık iddiasında bulunmaz, ilahî vahye (bilgilendirmeye) mazhar biri (yani bir peygamber) olduğunu iddia eder, ilham ve keşf ü keramet davasında bulunur.

(Devrimizde böyle peygamberlik iddiasında bulunan şarlatanlar ortaya çıktı: Mesela yerli-milli olan biri, 28 Şubat Süreci’nde darbeci subaylar ile MİT’çilerin gözde ismi olarak gösterilen İskender Kebapoğlu, pardon Evrenosoğlu idi. Küresel olan meşhur bir isim ise Reşat Halife.)

Mesih Deccal, işi peygamberlik iddiası ile bırakmayacak, “level” atlayarak tanrılık davası güdecek. 

(Selanikli yerli-milli deccal, peygamberlik durağına uğramadan direk tanrılık davası gütmüştü. Ancak bunu açıkça yapmadı, icraatı “İstemem yan cebime koyun” göz boyamacılığı ile tufeylî kullarının sırtına yükledi. Onlar bunun için “Kâbe Arab’ın olsun bize Çankaya yeter”li, “Atatürk Ekber”li şiirler yazdılar, karşılığında Selanikli zamparanın ulufelerine nail oldular.)

*

İnsanların başka insanlara ya da nesnelere tanrılık izafe etmeleri, onları yaratıcıları olarak görmeleri anlamına gelmiyor. Onlarda tanrısal özellikler bulmaları şeklinde ortaya çıkıyor.

Mesela Firavun Mısırlılar’a “Ben sizin en yüce tanrınızım” derken, onları yaratma iddiasında bulunmuyordu. Benzer şekilde Mekke müşrikleri de, taptıkları putların kendilerini yarattıklarını düşünmüyorlardı.. Hz. İsa’yı “Tanrı’nın oğlu” yapan Hristiyanlar da onu kendilerini yaratan kişi olarak görmüyorlar.. Türkiye’de Selanikli zamparayı putlaştırmış olanlar da onun kendilerini yarattığına inanıyor değillerdi.

Burada tanrılaştırma ve tanrılık iddiası, tanrısal özellikler taşıma anlamına geliyor..

Mesih Deccal’in tanrılık taslamasının zeminini, gerçekleştireceği olağanüstülüklerin oluşturacağını biliyoruz.. Fakat buna uygun bir felsefî (fikrî, ideolojik) temelin (itikadın, akaidin) üretilmesi de söz konusu olacaktır.

İşte o temel, muhtemelen İbn Arabîcilik ile türevleri olacaktır.

İngiliz-Yahudi konsorsiyumunun fitne ocağı Ibn Arabi Society dalaveresinin böylesi bir fikrî zemin için sabır ve sühuletle altyapı çalışması yürüttüğü görülüyor.

*

The Muhyiddin ibn Arabi Society adlı deccalî örgütün (tekkenin, organizasyonun, teşkilatın) internet sitesine girildiğinde karşımıza en önce İbn Arabî’nin şu cümlesi çıkıyor:

“It is He who is revealed in every face, sought in every sign, gazed upon by every eye, worshipped in every object of worship, and pursued in the unseen and the visible. Not a single one of His creatures can fail to find Him in its primordial and original nature.” (al-Futūḥāt al-Makkiyya, Ch. 372)

Google’a tercüme et dediğimizde şu cevabı alıyoruz:

“O, her yüzde kendini gösteren, her işarette aranan, her gözün baktığı, her ibadet nesnesinde kendisine tapılan ve hem görünen hem de görünmeyen her yerde takip edilen O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu kendi özünde ve ilk doğasında bulmaktan geri kalmaz.”

Ya da şöyle ifade edebiliriz:

“O (vücud/varlık, yani Tanrı), öyle bir O’dur ki, her yüz’de kendisini gösterir, her işarette aranır, her göz O’na takılıp kalır, tapınılan her nesnede O’na ibadet edilir, ve görünmeyende de görünende de O’nun ardına düşülür. Onun mahlukatından tek biri bile, temel ve aslî tabiatında (yapısında) O’nu bulma konusunda başarısızlığa uğramaz.”

 *

Saftirik tasavvufçu taifesi doğal olarak bu sözleri tevil edecek, bu laf kalabalığı ile Allahu Teala’nın yüceliğinin ve büyüklüğünün anlatıldığını ileri süreceklerdir.

Fakat İngiliz keferesinin bu lüzumsuz lafları bayrak haline getirip sitesinin tepesine yerleştirmesinin ardındaki etken, Allahu Teala’nın yüceliğini ilan etme gayreti değil.

O kadarını masonlar da yapıyor, O’nu (evet, “O” dedikleri varlığı) “kâinatın ulu mimarı” ilan ediyorlar.

Alıntılanan bu laf salatasında niye “O” var da, Allah yok?!

Allah Azze ve Celle yok, fakat “tapınılan her nesne” var.

Neye taparsanız tapın, “O”na tapmış oluyorsunuz.. Doğrudan Allah’a tapmak şart değil, herhangi birşeye tapmak yeterli.

Allah'a tapan ile puta tapan eşit.

Böylece putperestlik meşrulaştırılıyor.

Ortada “şirk” ve “küfür” diye birşey kalmıyor..

Zaten, “O”nu tanıma konusunda hiç kimse başarısız da olmuyor

“O”nu herkes temel ve aslî yapısında buluyor.

Herkes..

Bir sonraki adım, o herkesin kendisini “O” ilan etmesi.

Esasen, bir başkası kendisine tapmış olsa, “O”na tapmış olacaktır.. Dolayısıyla herkes, başkalarını kendisine tapmaya çağırsa, yanlış birşey yapmış olmaz.

Öyle ya, “O” kendisini bunun da yüzünde göstermektedir, çünkü O, her yüz’de kendisini gösterendir.

Con Ahmet'in devr-i daim makinasından bile âlâ..

*

Durum böyle olunca, Endülüs’ün şarlatan zamparası İbn Arabî soytarısının yukarıdaki lafı şu şekilde de okunabilir:

“O; Deccal’in yüzünde kendisini gösteren, Deccal’in her işaretinde aranan, Deccal’in şahsında her gözün baktığı, Deccal’in kişiliğinde kendisine tapılan ve Deccal’in ardı sıra gidilerek her yerde takip edilen aslında O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu Deccal’in özünde ve ilk doğasında bulmaktan geri kalmaz.”

Şu bir gerçek: Tasavvuf ile Şeriat’i birbirinden ayıran ve uydurdukları şeriatsiz tasavvuf bid’atinin (sapıklığının) peşinde gidenler, gelecekte Deccal’in avanesi olmaya namzettirler.

Olmaz demeyin, “Olmaz” olmaz.

Bu ülkede vals ustası Selanikli Deccal’i seyyid, gavs, kutup, hafız, büyük İslam kahramanı vs. yapan tarikatçılar çıkmadı mı?!

Selanikli’nin aleyhinde konuşmak caiz değildir diyen Bel’am tipi soytarılar peyda olmadı mı?!

“Selanikli’ye anıt mezar yakışır” diyen tarikat şeyhleri türemedi mi?

Olmaz deme!..

Uyan, Ibn Arabi Society gibi örgütler Deccal’in gelecekteki Dünya hakimiyetinin temellerini atmakla meşguller.

 


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, DECCAL MİYDİ?

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 9

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) adlı kitabını okuyorduk.

Kaldığımız yerden devam edelim.

TBMM’de hemen herkes, saltanat kaldırılsa bile hilafetin devamından ve Osmanlı hanedanının uhdesinde bulunmasından yanadır.

Ancak, bu ortak kararı başlangıçta kabul eden Selanikli Mustafa Atatürk, sıra kararın yasa önergesi olarak Meclis’e sunulmasına gelince çark eder, işi bir oldubittiye getirerek Osmanlı ailesinin elinden halifeliğin de alınmasını sağlamaya çalışır.

Fakat milletvekilleri bu katakulliyi protesto ederek oylamaya katılmazlar, ve toplantı yeter sayısı oluşmadığı için karar yasalaştırılamaz.

Selanikli buna çok sinirlenir.

*

Milletvekilleri, Selanikli’nin bu hamlesini, kendisinin halifeliği için yapılmış bir manevra olarak yorumlar.

Onlara göre, Selanikli “vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yaparak, “Kendim için birşey istiyorsam namerdim, zaferden sonra sıradan bir vatandaş olarak kenara çekileceğim” diyerek duygu sömürüsü yapmaktadır.

Gelecekteki mevhum, muhayyel ve mutasavver (aslı astarı olmayan) fedakârlığını pazarlayarak halihazırda bütün yetkileri, imkânları ve makamları cebine doldurmaktadır.

Millete “hayal” satmakta, karşılığında mücessem ve müşahhas “gerçek” kazanç sağlamaktadır.

Nitekim Uğur Mumcu, Karabekir’den şu alıntıyı yapar (s. 59):

Bu zatlar ileri giderek M. Kemal Paşa'nın 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) başkomutanlık kendisine tevcih olunurken, zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından endişe edenleri tatmin için verdiği vaadi kendisine hatırlatmayı istiyorlar ve nutkunun şu parçasını okuyorIardı:

“Makam-ı riyasetinizde bulunmakla mübahî olan (başkanlık makamınızda olmakla övünen) acizleri (aciz şahsım) o gün (zafer günü) iki kere mesut olacağım.

“İkinci saadetimi temin edecek husus, benim bundan üç sene evvel dava-yı mukaddesimize ( kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönebilmem) olacaktır... Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vakıf-ı hakayık (gerçekleri bilici) olarak kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın (makamların) bir kıymeti yoktur.”

Milletvekillerinin Selanikli'nin bu sözlerini hatırlamaları ve hatırlatmak istemeleri normal, çünkü sadece üç ay 10 gün önce söylenmiş.

Yüz (rakamla 100) gün önce.

Evet, Selanikli, dediğine göre, zaferden sonra iki kere mutlu olacakmış..

Birincisi, zafere erişmiş olmaktan dolayı..

İkincisi, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olma mutluluğu yaşayacak..

Yani aklında saltanat, diktatörlük, cumhurbaşkanlığı, devlet başkanlığı filan yok.. Zaferi kazanıp köşesine çekilecek..

Öyle mi peki?

Hayır!

Yine yalan söylüyor, milleti aldatıyor..

*

Sanki Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “İleride cumhuriyet ilan edecek, yetkileri elime alıp Arap harflerinin de, tesettürün de canına okuyacağım, Batı’dan Latin harflerini ve şapkayı getireceğim” dememiş.

(Bazı insanlar vardır, iddialarında ve davalarında yalancı çıkarlar, fakat başlangıçta aslında “yalancı ve dönek” kişiler olduklarının kendileri bile farkında değildirler.. Mesela henüz gençtir, fakirdir, itibarsızdır, makam-mevki yüzü görmemiştir, zenginleri ve makam-mevki sahiplerini eleştirir, “Ben zengin olsam şöyle hayır yaparım, yetkili olsam böyle ederim” filan der, Ebû Zerr’lik edebiyatı yapar, Hz. Muaviye gibi isimleri yerin dibine batırır, fakat gün gelip eline ucundan kıyısından bir makam mevki, para pul geçince, daha çok kazanmak için her tür yolsuzluğu yapmaya hazır, yükselmek için yalakalıkta devrim yapmaya müheyya bir insanımsı olduğu görülür. “Adam değişti” denilir fakat aslında değişmemiştir, içindeki canavar hükmünü yürütecek uygun ortam bulmuş ve açığa çıkmıştır.. Selanikli Mustafa Atatürk, böyleleri gibi “kendini tanımayan, tanıma imkânı henüz bulamamış” yalancı ve döneklerden değil.. O, profesyonel.. Erzurum Kongresi’nde gece dinsizliğin destanını yazarken gündüz, Mazhar Müfit’in tabiriyle “müftü efendi gibi” vaaz verip dua eden bir profesyonel yalancı..)

Adam öyle böyle değil, büyük sahte-kâr (Kâr, Türkçe’ye Farsça’dan geçmiş bir kelimedir, “iş, fiil, yapma, etme” ve “yapan, eden, fail” anlamlarına gelir).. 

Onun için "deccal" nitelemesini yapanların bulunduğu da biliniyor.. Deccal, sözlük anlamı itibariyle “çok yalancı” demektir. Selanikli'nin "deccal" olduğunu söylemezsek, onu "büyük" yalancı değil de "küçük, basit" yalancı kabul ederek küçümsemiş, onun için "Yalancılığı bile becerememiş, yüzüne gözüne bulaştırmış, algı yönetimi konusunda başarısız" demiş olur muyuz? 

(Küçük harfle yazılan deccal ile, ilk harfi büyük yazılan “Deccal” farklı.. Büyük harfle yazılan Deccal, Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberlerin, ümmetlerini fitnesiyle korkuttukları büyük bir bela.. Kıyametin büyük alametlerinden.. Mekke ve Medine hariç olmak üzere Dünya’nın her tarafına bir süre hükmedecek.. Bizim Selanikli ise yalanlarını sadece Anadolu ve Trakya’da hakim kılabildi.)

*

Sahteliğe bakın, milletvekillerinin, milletin karşısına geçmiş maneviyattan söz ediyor.. “Kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın bir kıymeti yokturmuş.

Bunu diyen adam, ilerde “gökten indiği sanılan” diyerek, Allahu Teala’nın mukaddes kitaplarını inkâr ettiğini milletin önünde ilan edecek olan maneviyat tanımaz şahıs..

Maddeye, maddiyata, maddi makamata önem vermiyormuş..

“Zaferden sonra” bütün bu sözlerini yalayıp yutacak, Karabekir’e, Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,  fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz diyecektir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fakir yaşamış ya, bunun fakir kalmaya niyeti yok..

Fakirliğin sebebi olarak da dindarlığı ve namuskârlığı biliyor.. O yüzden kendisine bir hedef belirlemiş: Milleti namussuz ve dinsiz yapmak!

Bu hedef doğrultusunda “baş namussuz ve dinsiz” olmak için elinden geleni yaptığını kabul etmezsek onu tembellik ve gayretsizlikle suçlamış olur muyuz?.

Peki, memleketi zenginleştirme hedefine ulaşabildi mi?

Hayır!..

Milletin önemli bir kısmının dinsiz ve namussuz hale gelmesini sağlayacak bir ortamı hazırlamış olduğunu kabul etmek gerekiyor, fakat zenginleşme konusunda aynı başarı düzeyini yakalayamadı; zenginleşenler, çevresindeki küçük bir tufeylî yalaka taifesiyle sınırlı kaldı.

*

Doğal olarak, kendisi zenginleşti.

Bunda, Hilafet'in kurtuluşu için Hindistan-Pakistan ve Afganistan müslümanlarının gönderdiği altınların büyük katkısı var.

Okuyalım:

"30 Ocak 1920 tarihli bilgiye göre, Hindistan Hilafet Komitesi Mustafa Kemal Paşa adına 6.000 İngiliz lirası (36.300 Türk lirası) göndermiş, bu para Ankara’ya iletilmişti. 16 Kasım 1921 tarihli bilgiye göre de, Londra aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa adına 20.000 İngiliz lirası (131.500 Türk lirası) gönderilmiş, gönderimlerin devam edeceği bildirilmişti. Osmanlı Bankası bu parayı da Ankara’ya iletmiş, diğer gönderilecek paraların İstanbul’da mı saklanması, yoksa Ankara’ya mı gönderilmesi konusunda açıklama istemiştir.

"Bu çalışmada, Hindistan Hilafet Komitesinin para yardımının sürdüğü, 26 Aralık 1921 ile 12 Ağustos 1922 tarihleri arasında toplam 106.400 İngiliz lirası (675.494 Türk lirası) yardım yapıldığı belirtilmiş, ancak bu paraların kime gönderildiğine ilişkin bir bilgi verilmemiştir. Çalışmadaki verilere göre, Hindistan Hilafet Komitesinin gönderdiği para yardımının toplamı 843.294 Türk lirasıdır."

(Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Burada sözü edilen lirayı bugünkü lira ile karıştırmamak gerekiyor.

O dönemde 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.. “… orta dereceli bir memur İstanbul’da 235 kuruş 10 para [2 lira 35 kuruş ve çeyrek kuruş] aylıkla geçinebilirdi.”  (Feridun Ergin, “Birinci Dünya Savaşı’nda ve Atatürk Döneminde Fiyatlar ve Gelirler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 3, S. 7, Yıl: 1986, s. 59-60.)

Söz konusu meblağ, bugünkü para ile 11 milyar (milyon değil) lira gibi bir değere karşılık geliyor.

Selanikli, Hilafet için gönderilen bu parayı laiklik (siyasal dinsizlik) namına sahiplendi. Sermaye yaptı.

Söz konusu paranın 250 bin lirasıyla İş Bankası’nı kurdu. 120 bin lirası ise, şahsına ait çiftlikler için harcandı:

“Mustafa Kemal Paşa Hindistan’dan gönderilen yardım parasının geri kalan kısmını ziraat alanında kullanmayı uygun görmüş, bu amaçla Ankara’da Orman Çiftliği, Silifke yakınlarında Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği, Dörtyol’da Karabasamak Çiftliği ile portakal bahçesi, Yalova’da Baltacı ve Millet Çiftlikleri, parça parça olarak sahiplerinden ve metruk (terk edilmiş) mallar idaresinden satın alınmıştır. Hasan Rıza Bey, arazinin çok ucuz, paranın ise çok kıymetli olduğu kuruluş döneminde, bütün arazinin satın alınması için ödenen paranın 100.000- 120.000 lirayı geçmediği bilgisini vermiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Böylece Selanikli, zenginleştikçe zenginleşti.. 

Rasulullah s.a.s.'in halifesi olduğunu düşünen, vatandan ayrılırken Topkapı, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarındaki değerli eşya ve mücevheratı yanında götürmeyi "namus ve din" açısından mahzurlu gördüğü için gurbet ellerde borçlanarak yaşamak zorunda kalan, öldüğünde borçlarından dolayı tabutuna haciz konulan son padişah Vahideddin gibi değildi.

Zenginleşme konusunda bir deha idi.

Öldüğünde bankadaki serveti devasa boyutlardaydı:

“Atatürk’ün vefatından sonra Ankara Üçüncü Sulh Mahkemesi Türkiye İş Bankasından, Atatürk’ün bankadaki “Nukut [nakit paralar] ve hisse senetleri”ni bildirmesini istemiştir. Türkiye İş Bankasının verdiği cevap, Genel Müdür Muammer Eriş tarafından 9 Aralık 1938’de idare meclisi üyelerinin bilgisine sunulmuştur. Bu bilgiye göre, Atatürk’ün nakit hesaplarının bakiyesi; 2 numaralı hesapta 1.446.872.03 lira, 4 numaralı hesapta 53.453.18 lira, 649 numaralı emeklilik hesabında ise 19.556.80 liradır. İş Bankasındaki hisse senetleri; nama muharrer (yazılı) 62.900 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 56.225 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis (kurucu) 569 adet hisse senedidir. Zonguldak Maden Kömür İşleri T.A.Ş. hisse senetleri ise; nama muharrer 12.750 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 12.250 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis 125 adet hisse senedidir. Hasan Rıza Soyak da 10 Kasım 1938 tarihi itibariyle Atatürk’ün nakit ve hisse senetlerini aynı şekilde ifade etmiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Ayrıca birtakım gayrimenkuller de var:

“Hilmi Uran’ın verdiği bilgiye göre, vasiyetle Cumhuriyet Halk Partisine kalan Çankaya’daki gayrimenkuller, küçük köşk, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterinin oturması için tahsis edilen köşk ve 400 dönüme yakın köşk etrafındaki arsadan oluşmaktadır.

"Afet İnan’ın belirttiği gibi Atatürk’e, Bursa Belediyesi tarafından 20 Ocak 1923’de Bursa’da, Samsun Belediyesi tarafından 20 Eylül 1924’de Samsun’da, Erzurum İl Özel İdaresi tarafından 1926’da Erzurum’da, Diyarbakır Belediyesi tarafından 5 Nisan 1926’da Diyarbakır’da, İzmir Belediyesi tarafından 1927’de İzmir’de, Konya Belediyesi tarafından 1927’de Konya’da, Trabzon İl Özel İdaresi tarafından 1931’de Trabzon’da, Antalya’da ve İstanbul Belediyesi tarafından Florya’da ev veya köşkler hediye edilmişti." (Birlik, a.g.m.)

Hindistan müslümanları, hilafet, Selanikli, zenginlik ve para..

Bir de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde ondan geriye kalanlara bakalım: Mescid-i Nebevî'nin ikamet ettiği basit müştemilatı, bir elbise, iki kilim, bir sedir, bir çarşaf, bir su kabı, tencere, tarak, makas, misvak, gümüş mühür.

*

Karabekir’in (Uğur Mumcu’dan yaptığımız son alıntıda geçen) sözlerinin anlaşılması için bazı ek açıklamalar yapmak gerekiyor.

TBMM’nin 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) Selanikli’ye tekrar başkomutanlık verilirken milletvekilleri, “zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından” niçin endişe etmiş olabilirler?

Selanikli’nin “üç ay süreyle olağanüstü yetkili” başkomutan yapıldığı tarih, bir yıl öncesi, 5 Ağustos 1921.

Sonra süre üç defa uzatıldı.

20 Temmuz 1922’de ise, dördüncü kez uzatılması gündeme geldi.

Fakat bu defa Selanikli, üç ay için değil, süresiz olarak başkomutan olmak istiyordu.

Öyle de oldu.

Selanikli, süre uzatımı için ikide bir TBMM’ye hesap vermek istemiyordu.

Artık “ebedî şef” olduğunu ilan etmenin vakti gelmişti.

Fakat, klasik “gizli gündem”ciliği, takiyyesi ve yalancılığı ile bunu “İstemez, yan cebime koyun” formülü ile gerçekleştirdi.

TBMM’de yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyleydi:

“Meclis-i Âlinizin (TBMM’nin) ilk içtima (toplanma) günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas, ananat-ı millîye (ulusal geleneklerimizi) ve mukaddesat-ı diniyemizi (dinî kutsallarımızı) tamamen mahfuz bulundurur (koruyup saklı tutar). Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o esasa tevfik-i harekât ederek (uygun davranarak) netice-i mesudeye (mutlu sonuca) emniyetle vâsıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün kıymetli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, makarr-ı Hilâfet ve Saltanat olan İstanbul’umuz, Trakya’mız anavatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün hulûlünde bütün milletle beraber Heyet-i Celileniz ve ben de Heyet-i Âliyeniz içinde bir fert ve bir âza olarak bittabi en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız.

“Efendiler; Makam-ı Riyasetinizde (başkanlık makamınızda) bulunmakla mübahi (övünçlü) olan âcizleri (aciz şahsım) o gün iki kere mesut (mutlu) olacağım. İkinci saadetimi temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel dâva-yı mukaddesimize başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönmem) imkânı olacaktır. Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur.”

(Bkz. Gülseren Akalın, “Başkumandanlık Kanunu’nun Dördüncü Defa Uzatılması Sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’nde Konuşması ve Elyazısıyla Hazırlık Notu”, Atatürk Araştırma Merkezi DergisiCilt: 22, Sayı: 64-65-66, Yıl: 2006, s. 211-2.)

*

Görüldüğü gibi, “makarr-ı hilafet ve saltanat”tan söz ediyor.

Dolaylı olarak (hatta doğrudan) “Hilafet ve saltanat makamına bağlıyım” mesajını veriyor.

Yine, herhangi bir makam ve mevkide gözünün olmadığı mesajını da vermeyi ihmal etmiyor.

Adamı, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olmak, zafer kadar, vatanın kurtuluşu kadar mutlu edecekmiş.

Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için maddî makamatın hiç önemi olabilir mi?!

Selanikli’nin kalp ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka ne zevk olabilir ki?!

Adam, tıpkı bir müftü gibi, mukaddesat-ı diniyemize (dinî kutsallarımıza) uygun hareket etmekten (tevfik-i harekât) söz ediyor, daha ne olsun!

Böyle sine-i millete dönme mesut hayaliyle yanıp kavrulan bir "vakıf-ı hakayik"lik abidesi hiç saltanat ve hilafet makamının ocağına incir dikip, cumhurbaşkanı sıfatıyla devletin başına geçebilir, memleketi muz cumhuriyeti değilse bile balo cumhuriyeti haline getirebilir mi?!

Kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan böyle dervişmeşrep, sufimeşrep bir fazilet timsali mesela “tesettür”ü kaldırmayı düşünebilir mi?!

Selanikli, müftü efendilerden bile daha sofu, manevi ve mukaddes hazlarla onlardan daha fazla meşbu bir fazilet deryasıdır.

Demek ki, Selanikli’nin zaferden sonra diktatör olacağını düşünenler, gaflet, dalalet ve hıyanet içindedirler.

*

Görüldüğü gibi, Selanikli çok kolay yalan söyleyen bir takiyye abidesi..

Serapa takiyye, hile, yalan dolan.. 

(FETÖ'nün, yani Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün takiyyesi, bununkinin yanında solda sıfır.. Takiyye turpunun büyüğü Selanikli'nin heybesindeydi.. Olaya başka bir açıdan bakarsak, FETÖ'cülerin, en azından "yöntem, strateji veya taktik" düzeyinde, "Selanikli Mustafa Atatürk'ün izinde" yol almış oldukları söylenebilir.. Selanikli millete iyi örnek mi oldu, kötü örnek mi, buna herkes kendisi karar versin.)

“Hür fikrimiz, hür vicdanımız ve hür irfanımız”, bu (kendi tabiriyle “aciz”) şahsın deccal (çok yalancı) sıfatını alnının akıyla hak edip etmediği sorusunu sormadan edemiyor.

Aciz olduğu doğru..

Kendisini aciz olarak nitelerken, “kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımama” noktasından gerçeği söylediğini, bu noktada gerçekten acziyet içinde olduğunu gönül rahatlığıyla kabul edebiliriz.





MUHAFAZAKÂRLAR ATATÜRK'E DECCAL DİYORMUŞ

 



Murat Belge, 8 Ekim 2022 tarihli yazısında şöyle diyor:

Kendilerini "muhafazakâr" nitelemesiyle tanıyan ve tanıtan çevrelerin Atatürk’ü "sevmeme" gerekçeleri ağırlıkla "Batılılaşma Sorunsalı çerçevesinde biçimleniyor. Kararlı bir "Batıcı" olan Atatürk, dolayısıyla, bizi dinimiz İslam’dan uzaklaştırmış, geçmişimize yabancılaşmamıza yol açmıştır. Bunları, ayrıca, zor kullanarak, asıp keserek yapmıştır. Muhafazakarlar bunları sayarken Atatürk’e karşı "duygusal" diyebileceğim bir tavır da alırlar. Bu bir "karşı tavır"dır, bir düşmanlık tavrıdır. Onun için Atatürk’le ilgili ağızlarını açtıklarında "Deccal" ve benzeri aşağılayıcı nitelemeler kullanmaktan kaçınmaz, tersine, bunların eksik kalmamasına dikkat ederler.

Kendilerini muhafazakâr olarak tanıtan çevreler Atatürk’ü böyle değerlendiriyorlarmış.

Demek ki Murat Belge, Haydar Baş taifesini, Cübbeli Ahmet ile Develili Darwin Mustafa İslamoğlu gibi sonradan görme Kemalistleri muhafazakâr kabul etmiyor.

Belki hiç adamdan da saymıyordur, bilemem.

Belge, Aziz Nesin gibi lafını esirgemeyen biri olsaydı belki onun sözlerini de tekrarlayabilir, “Gerçek müslümanlar Atatürk’ü sevmez” diyebilir, “muhafazakâr Atatürkçüler"in “gerçek” müslüman olmadıklarını, sahte müslüman olduklarını da ileri sürebilirdi.

*

Malumatfurus.org adlı site, Aziz Nesin’in “Müslümanlar, Müslümanlık ve Atatürk” konulu düşüncelerini toplamış.

Nesin, 1993 yılında Hürriyet Haber Ajansı’na şöyle konuşmuş:

Gerçek Müslümanların Atatürk’ü sevmemeleri normaldir. Atatürk, Müslümanlar açısından sevilecek bir şey yapmadı. Türkiye’de yaşayan ve Atatürk’ü sevdiğini söyleyen müslümanlar, yalancıdır.

Çuvala Doldurulmuş Kediler adlı kitabında ise şöyle yazmış:

Bir insan hem Müslüman hem de laik olabilir mi ? Bana göre olamaz. (…) Müslümanın laik olamayacağı Kuran’dan bellidir, şeriattan bellidir. Kuran şeriattır çünkü. Şeriatı değiştiremezsiniz. Değiştirmek mümkün değildir zaten.” (s. 173)

Aynı kitapta şu ifadeler de yer alıyor:

Müslüman, tek kitabı olan Kuran hükümlerini uygulamakla yükümlüdür. Bu hü­küm­ler şeriatın yasalarıdır. Hiçbir Müslüman şeriat yasalarının dışına çıkamaz. Oysa görüyoruz ki demokrasiyle şeriat hiçbizaman bağdaşamazlar. İşte buyüzden, bir Müslümandan laik olması beklenemez. Bir insan ya Müslüman değildir, ya laik değildir. (s. 167)

Nesin, Bir Tutam Aydınlık adlı kitabında, bu ifadelerine açıklık ve aydınlık getirir:

Laik olmanın biçok koşulu vardır ; ama başat koşul, din işleriyle dünya işlerinin birbirinden ayrı olmasıdır. Müslüman olmanın da biçok koşulu vardır. Ama Müslümanlığın başat koşulu, Allahın kelamı olan Kuran’a inanmak, iman etmektir ; yani bu, din işleriyle dünya işlerinin birbirinden ayrı olmamasıdır. Bütün yasalar ve anayasalar zamanla değişir ama İslamın anayasası olan Kuran değişmez ve bu anayasaya (Kuran’a) göre, dünya işleriyle din işleri birbirinden ayrılamaz. Çünkü Kuran, hem bu dünyanın hem öbür dünyanın değişmez kurallarını, yasalarını koymuştur. Müslümanlıkla laiklik arasındaki en büyük çelişki de burdadır. Hem Müslüman hem laik olunamaz. Bu yüzden laikliği kabul etmeyen, hatta laikliğe düşman olan gerçek Müslümanlar kendi açılarından kesin haklıdırlar. (s. 44-5)

Nesin, Merhaba adlı kitabında aydınlığın dozunu biraz daha arttırır:

Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’ye Batı’dan alınan üstyapı kurumları arasında bir de “laiklik” kurumu sokulmuştur. Ve sanılmıştır ki ileri Avrupa devletlerinde nasıl bir laiklik varsa, bizde de böyle bir laiklik olabilir. Bu sanıda olanlar, Müslümanlıkla Hıristiyanlık arasındaki büyük ayrımı anlayamadıkları için, yaşamın acı gerçekleri karşısında durmadan yanıldıklarını görmüşlerdir. Oysa laiklik salt Hıristiyanlığa uygun bir kurumdur ; bir Müslüman’ın laik olabilmesi olanaksızdır. Çünkü laikliği, şöyle tanımlıyoruz : “Dünya işleriyle iman işlerinin birbirinden ayrılması.” Bir Hıristiyan için, dünya işlerini din işinden ayırmak kolaydır ; çünkü onun dini, İslamlığa göre dünya işleriyle daha az ilgilidir. Oysa Müslümanlık tümüyle dünya işlerinin düzenlenmesi üzerine kurulmuş bir dindir. (s. 180)

*

Murat Belge’nin yazısına dönelim.

Muhafazakârların Atatürk’e Deccal dediklerini ileri sürüyor.

Peki Deccal ne?

Hadîs-i şerîflere göre Deccal, kıyametin büyük alâmetlerinden olan dinsiz bir şahıs.

Hristiyanlar Antichrist diye adlandırıyorlar. Nietzsche’nin bu adda bir kitabı da var: Der Antichrist.

TDV İslân Ansiklopedisi şu tanımı veriyor: İlâhî dinlerde kıyamet alâmetlerinden sayılan ve insanları doğru yoldan saptırmaya çalışacağı kabul edilen olağan üstü güçlere sahip kişi.

*

Atatürk, bu tanıma uymuyor, olağanüstü büyüklükte heykellerini yaptırarak milletin gözünü boyama, kendisini heykeli yapılacak önemde biri gibi gösterme dışında bir olağanüstülüğe sahip değildi. (Bunun için yabancı heykeltraşlara dünyanın parasını verdi, çok cömert ve bonkördü.)

Deccal tanrılık davası güdecek, dünyayı dolaşacak ve neredeyse tamamına hakim olacak.. Atatürk’ün böyle bir özelliği yok, yabancı bir ülkeye devlet başkanı sıfatıyla yaptığı tek bir resmî ziyaret bile bulunmuyor. Türkiye'nin bile bütün illerini ziyaret etmiş değil. Misak-ı Millî sınırları içindeki Musul, Kerkük, Halep ve Batı Trakya gibi topraklara bile hükmedememiş. Savaşarak birilerinin elinden aldığı toprak parçası ise bir avuç kadar, sadece Ege bölgesi.. Sonradan bir tek Hatay'ı alabilmiş.

Dolayısıyla, Atatürk’ü Deccal olarak nitelendirenlerin onu gözlerinde fazla büyüttükleri söylenebilir.

Hadîslerde haber verilen Deccal’e göre (Ki. Hz. Nuh a.s.’dan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini ona karşı uyarmışlardır) Atatürk, sıradan, önemsiz ve silik bir şahıs.

Türkiye'deki insanlar için önemli olduğundan kuşku yok, fakat mesela Malezyalı bir müslüman için Atatürk, varlığı ile yokluğu eşit bir adamdı.

Ancak, Murat Belge’nin sözünü ettiği muhafazakârlar, Atatürk için deccal derken, yanılmıyorsam, kelimenin sözlük anlamını kast ediyorlar.

Kelime anlamı itibariyle deccal, “çok yalancı” demektir. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."