Prof. İlyas
Çelebi, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Deccâl” maddesinde şu bilgileri
veriyor:
İslâmî
gelenekte deccâl konusuna esas itibariyle hadislerde değinilmekte bu yönüyle de
konu hadislerden hareketle temellendirilen itikadî
bir mesele olmaktadır. Hz. Peygamber’in, gerçekleşmedikçe kıyametin
kopmayacağı on büyük alâmeti arasında saydığı deccâl (Müslim, “Fiten”, 39; Tirmizî, “Fiten”, 21; Ebû Dâvûd,
“Melâḥim”, 12; İbn Mâce, “Fiten”, 28), hadis literatüründe Nesâî’nin es-Sünen’i dışındaki kaynakların tümünde isim olarak
zikredilmekte, konu hakkında aralarında Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b.
Ömer, Abdullah b. Mes‘ûd, Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre gibi sahâbîlerin bulunduğu
yirmi beş civarında râvinin rivayeti bulunmaktadır (meselâ bk. Buhârî,
“Taʿbîr”, 33, “Enbiyâʾ”, 48, “Fiten”, 26; Müslim, “Îmân”, 273, 275, 277,
“Fiten”, 100-118, 119, 121; Tirmizî, “Fiten”, 59, 66; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 14,
15; Müsned, II, 22, 154; VI, 75, 412-413, 455-456).
Söz
konusu rivayetlerde deccâlin kıyamet alâmeti olarak zuhur edeceği, … önce
peygamberlik, sonra ilâhlık iddiasında bulunacağı haber verilmekte; fizik ve
ruhî portresi tasvir edilmekte, … yapacağı kötülükler zikredilmekte ve nihayet nüzûl edecek olan Hz. Îsâ tarafından öldürüleceği
bildirilmektedir.
Deccâlle
ilgili rivayetlerde yer alan haberlere göre Hz. Nûh’tan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini deccâl
fitnesine karşı uyardıkları gibi Hz. Peygamber de dualarında onun şerrinden
Allah’a sığınmış (Müslim, “Mesâcid”, 128-134), … rüzgâr gibi hızlı hareket edip
yeryüzünü dolaşacağı, buna rağmen Mekke, Medine ve Kudüs’e giremeyeceği (Müsned, V,
16) bildirilmiştir. … Öte yandan hadislerin çoğunluğunda deccâlin belirli tek
bir kişi olduğu bildirilmekteyse de, bazı
rivayetlerde birden fazla deccâlin (ed-deccâlûn) çıkacağı belirtilmekte,
“yirmi yedi”, “otuz”, “otuza yakın” gibi farklı sayılar verilmektedir (Buhârî,
“Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84; Müsned, II, 349;
III, 345; V, 89, 396). Bunun yanında gerek hadislerde gerekse İslâmî
kaynaklarda deccâle birtakım olağan üstü eylemler atfedilmekte, çoğunluğu Hz.
Îsâ’nın mûcizeleriyle benzerlik gösteren bu olağan üstü eylemler arasında …
beşer üstü olgular bulunmaktadır (Cook, s. 105). …
Deccâl
konusu erken dönemden itibaren kelâm kaynaklarında da yer almıştır. Ehl-i
sünnet’in günümüze ulaşan ilk akaid risâlelerinden olan Ebû Hanîfe’nin el-Fıḳhü’l-ekber’inde
“deccâlin çıkışının hak olduğu” kaydedilmektedir (Ebû Hanîfe, s. 13).
Hz. Nuh
aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini Deccal fitnesi
hakkında uyarmış bulundukları için Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da Deccal
inancı mevcuttur. Ansiklopedinin söz konusu maddesine katkıda bulunmuş olan
Prof. Kürşat Demirci, Deccal’i Yahudiler’in Armilus, Hristiyanlar’ın da “Anti
Christ” (İsa’nın karşıtı) olarak adlandırmakta olmalarına dikkat çekiyor.
Hadîslerde
Deccal’in, insanlığın Kıyamet’e kadar karşılacağı en büyük fitne (imtihan
konusu) olduğuna dikkat çekiliyor.
Hadîsçiler,
deccal tabirini hadîs uyduranlar için de kullanmışlardır. Prof. Emin Aşıkkutlu
aynı ansiklopedide aynı başlık altında şunları söylüyor:
Deccâl: Sözlükte “çok yalan söyleyen, göz
boyayan, sahtekâr” anlamına gelir. Hz. Peygamber, kendinden sonra ortaya
çıkacak yalancı peygamberlerden söz ederken onlar hakkında “deccâl, kezzâb”
tabirlerini kullanmıştır (Buhârî, “Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84). Hadis
uydurmayı meslek haline getiren yalancı râvileri ifade etmek için cerh ve ta‘dîl ilminde
deccâl kelimesi kullanılmıştır.
*
Peygamberlerin
ümmetlerini korkuttukları Deccal bir tane olmakla birlikte tarih, deccallikte
(yalancılıkta, suret-i haktan gelip göz boyayarak insanları aldatmada) ona
benzeyen başka sahtekârların yaşamış olduğunu haber veriyor. (Yerli ve yabancı
birçok alime göre Selanikli zampara Atatürk de bu deccallerden biri.. “Çok
yalancı” olduğu kesin. Büyük sahtekâr.)
İlyas
Çelebi’nin yazdıklarının da ortaya koyduğu gibi, Büyük Deccal (Ahir Zaman Deccali, Mesih Deccal) başlangıçta
tanrılık iddiasında bulunmaz, ilahî vahye (bilgilendirmeye) mazhar biri (yani
bir peygamber) olduğunu iddia eder, ilham ve keşf ü keramet davasında bulunur.
(Devrimizde
böyle peygamberlik iddiasında bulunan şarlatanlar ortaya çıktı: Mesela
yerli-milli olan biri, 28 Şubat Süreci’nde
darbeci subaylar ile MİT’çilerin gözde ismi olarak gösterilen İskender Kebapoğlu, pardon Evrenosoğlu
idi. Küresel olan meşhur bir isim ise Reşat Halife.)
Mesih Deccal, işi peygamberlik iddiası ile bırakmayacak, “level” atlayarak tanrılık davası güdecek.
(Selanikli yerli-milli deccal, peygamberlik durağına uğramadan direk tanrılık
davası gütmüştü. Ancak bunu açıkça yapmadı, icraatı “İstemem yan cebime koyun” göz
boyamacılığı ile tufeylî kullarının sırtına yükledi. Onlar bunun için “Kâbe Arab’ın olsun bize Çankaya yeter”li,
“Atatürk Ekber”li şiirler yazdılar,
karşılığında Selanikli zamparanın ulufelerine nail oldular.)
*
İnsanların
başka insanlara ya da nesnelere tanrılık izafe etmeleri, onları yaratıcıları
olarak görmeleri anlamına gelmiyor. Onlarda tanrısal özellikler bulmaları
şeklinde ortaya çıkıyor.
Mesela Firavun
Mısırlılar’a “Ben sizin en yüce tanrınızım” derken, onları yaratma iddiasında
bulunmuyordu. Benzer şekilde Mekke müşrikleri de, taptıkları putların
kendilerini yarattıklarını düşünmüyorlardı.. Hz. İsa’yı “Tanrı’nın oğlu” yapan
Hristiyanlar da onu kendilerini yaratan kişi olarak görmüyorlar.. Türkiye’de
Selanikli zamparayı putlaştırmış olanlar da onun kendilerini yarattığına
inanıyor değillerdi.
Burada
tanrılaştırma ve tanrılık iddiası, tanrısal özellikler taşıma anlamına
geliyor..
Mesih
Deccal’in tanrılık taslamasının zeminini, gerçekleştireceği olağanüstülüklerin
oluşturacağını biliyoruz.. Fakat buna uygun bir felsefî (fikrî, ideolojik)
temelin (itikadın, akaidin) üretilmesi de söz konusu olacaktır.
İşte o temel,
muhtemelen İbn Arabîcilik ile türevleri olacaktır.
İngiliz-Yahudi
konsorsiyumunun fitne ocağı Ibn Arabi
Society dalaveresinin böylesi bir fikrî zemin için sabır ve sühuletle
altyapı çalışması yürüttüğü görülüyor.
*
The
Muhyiddin ibn Arabi Society adlı deccalî örgütün (tekkenin, organizasyonun,
teşkilatın) internet sitesine girildiğinde karşımıza en önce İbn Arabî’nin şu
cümlesi çıkıyor:
“It is He who is revealed in every face, sought in every
sign, gazed upon by every eye, worshipped in every object of worship, and
pursued in the unseen and the visible. Not a single one of His creatures can
fail to find Him in its primordial and original nature.” (al-Futūḥāt al-Makkiyya,
Ch. 372)
Google’a
tercüme et dediğimizde şu cevabı alıyoruz:
“O, her yüzde kendini
gösteren, her işarette aranan, her gözün baktığı, her ibadet nesnesinde
kendisine tapılan ve hem görünen hem de görünmeyen her yerde takip edilen
O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu kendi özünde ve ilk doğasında bulmaktan
geri kalmaz.”
Ya da şöyle ifade edebiliriz:
“O (vücud/varlık, yani Tanrı), öyle bir O’dur ki, her yüz’de
kendisini gösterir, her işarette aranır, her göz O’na takılıp kalır, tapınılan
her nesnede O’na ibadet edilir, ve görünmeyende de görünende de O’nun ardına
düşülür. Onun mahlukatından tek biri bile, temel ve aslî tabiatında (yapısında)
O’nu bulma konusunda başarısızlığa uğramaz.”
Saftirik
tasavvufçu taifesi doğal olarak bu sözleri tevil edecek, bu laf kalabalığı ile
Allahu Teala’nın yüceliğinin ve büyüklüğünün anlatıldığını ileri süreceklerdir.
Fakat
İngiliz keferesinin bu lüzumsuz lafları bayrak haline getirip sitesinin
tepesine yerleştirmesinin ardındaki etken, Allahu Teala’nın yüceliğini ilan
etme gayreti değil.
O
kadarını masonlar da yapıyor, O’nu (evet, “O” dedikleri varlığı) “kâinatın ulu
mimarı” ilan ediyorlar.
Alıntılanan bu
laf salatasında niye “O” var da, Allah yok?!
Allah
Azze ve Celle yok, fakat “tapınılan her nesne” var.
Neye
taparsanız tapın, “O”na tapmış oluyorsunuz.. Doğrudan Allah’a tapmak şart
değil, herhangi birşeye tapmak yeterli.
Allah'a tapan ile puta tapan eşit.
Böylece
putperestlik meşrulaştırılıyor.
Ortada
“şirk” ve “küfür” diye birşey kalmıyor..
Zaten, “O”nu tanıma konusunda hiç kimse başarısız da olmuyor.
“O”nu herkes temel ve
aslî yapısında buluyor.
Herkes..
Bir
sonraki adım, o herkesin kendisini “O” ilan etmesi.
Esasen,
bir başkası kendisine tapmış olsa, “O”na tapmış olacaktır.. Dolayısıyla herkes,
başkalarını kendisine tapmaya çağırsa, yanlış birşey yapmış olmaz.
Öyle ya, “O” kendisini bunun da yüzünde
göstermektedir, çünkü O, her yüz’de kendisini gösterendir.
Con Ahmet'in devr-i daim makinasından bile âlâ..
*
Durum böyle olunca, Endülüs’ün şarlatan zamparası İbn Arabî soytarısının yukarıdaki lafı şu şekilde de okunabilir:
“O; Deccal’in yüzünde kendisini gösteren, Deccal’in her işaretinde aranan, Deccal’in şahsında her gözün baktığı, Deccal’in kişiliğinde kendisine tapılan ve Deccal’in ardı sıra gidilerek her yerde takip edilen aslında O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu Deccal’in özünde ve ilk doğasında bulmaktan geri kalmaz.”
Şu
bir gerçek: Tasavvuf ile Şeriat’i birbirinden ayıran ve uydurdukları şeriatsiz
tasavvuf bid’atinin (sapıklığının) peşinde gidenler, gelecekte Deccal’in avanesi olmaya namzettirler.
Olmaz
demeyin, “Olmaz” olmaz.
Bu
ülkede vals ustası Selanikli Deccal’i seyyid, gavs, kutup, hafız, büyük İslam
kahramanı vs. yapan tarikatçılar çıkmadı mı?!
Selanikli’nin
aleyhinde konuşmak caiz değildir diyen Bel’am tipi soytarılar peyda olmadı mı?!
“Selanikli’ye
anıt mezar yakışır” diyen tarikat şeyhleri türemedi mi?
Olmaz
deme!..
Uyan, Ibn
Arabi Society gibi örgütler Deccal’in gelecekteki Dünya hakimiyetinin
temellerini atmakla meşguller.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder