LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, SEKÜLER KİLİSEDİR.. REJİME İMAN ETMİŞ SİYASETÇİ VE BÜROKRATLARI İSE SEKÜLER PAPAZ

 







Evet, laik (siyasal dinsiz) devlet, seküler kilisedir.. 

Rejime iman etmiş siyasetçi ve bürokratları da seküler papaz..

[Kilise derken Hristiyanlar’ın ibadet ettikleri mekânları (binaları, mabedleri) kastetmiyoruz.. Hristiyan din adamlarından oluşan örgütlü yapıyı, (ihlası kaybedip) dindarlığı salt bir meslek ve geçim kapısı ve tağutların güç kaynağı haline getiren, dini "din dışı ve din karşıtı" olanın emrine sunan diyanet (dindarlık) teşkilatını kastediyoruz. Bu tür teşkilatlar resmî de sivil de, devletsel de özel de olabilir.]

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (Hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden uzaktır!” (Tevbe, 9/31)

Yahudiler hahamlarını, Hristiyanlar da râhiplerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler nasıl edindiler?

Yahudiler hahamlarının, Hristiyanlar da papazlarının önünde secdeye mi kapanıyorlar, kendilerini onların yarattığına mı inanıyorlar?

Hayır!

*

Onları rabler edinmeleri, onların Allah’a rağmen hüküm koyabileceklerini, dini güncelleyebileceklerini kabul etmelerinden kaynaklanıyor.

Nitekim bu, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde bahis konusu yaptığı) Adiyy bin Hatem hadîsinde belirtilmiş durumda.

Elmalılı Hoca, laikleşme ve sekülerleşme süreciyle birlikte Batı’da kilise teşkilatının yerini parlamentoların (millet meclislerinin), papazların yerini de parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, laik (siyasal dinsiz) devletlerdeki parlamentolar, seküler kiliselerdir. Rejime iman etmiş siyasetçiler de tabiri caizse seküler papazlardır.

Cumhuriyet ve demokrasi edebiyatı yapan laik (siyasal dinsiz) devletler, hakimiyetin, (milletin vekili olma iddiasındaki) seküler papazlara "kayıtsız şartsız (Allahu Teala’nın bile kayıt ve şart getiremeyeceği şekilde) bırakıldığı" putperestlik devletleridir.

Ve millet, böylesi rejimlerde, rab (ilah, tanrı) haline getirdikleri siyasetçilerin kayıtsız şartsız (Allah'ın özgürleştirici kayıt ve şartlarından yararlanma hakları bulunmayan) kullarıdır.

O kadar ki, tanrılaştırılan bu seküler papazlar, kendilerinin rabliğini tasdik etmeyenleri “vatan haini, devlet düşmanı” vs. ilan ederler.

Ve bunları bazen açık, bazen de (kul haline getirdikleri millet uyanmasın diye) örtülü yöntemlerle (trafik kazaları ve zehirleme gibi operasyonlarla) ortadan kaldırırlar, kaldırmaya çalışırlar.

Rabliklerinin/putluklarının bekasını “devletin bekası” ambalajı altında millete yuttururlar.

*

Ahir Zaman Deccali (Mesih Deccal) fitnesi Müslümanlar için önem taşıyor.. Haham ve rahiplerini tanrılaştıran Yahudi ve Hristiyanlar ile (kayıtsız şartsız millet hakimiyeti masalına inanan) lalik devletçi putperestler imtihanı zaten daha baştan kaybetmiş durumdalar.

Onların sapıtmak için ayrıca bir deccale ihtiyaçları yok.. Ölünün ikinci kez ölmesi diye birşey olmaz.. Minnacık derede boğulmuş olan adamın cesedinin okyanusun azgın dalgaları arasına atılması yeniden boğulmasına yol açacak bir ameliye değildir.

Ancak, Müslümanlar sadece Mesih Deccal fitnesine değil, aynı zamanda yukarıda mealini aktardığımız ayette dikkat çekilen (dinî görünümlü) rableştirme tehlikesine de dikkat etmelidirler.

Merhum Elmalılı Hoca, Selanikli zalim ve katil deccalin bir şapka için adam astırdığı zor zamanda tefsirinde bu meseleyi olanca açıklığıyla dile getirmiş, hakikati söylemiş.

Parlamentolardaki (demokrasi masalındaki) şirk ve küfre dikkat çekmiş.

*

Şimdi bakıyorsunuz, bu meselede zerre kadar hassasiyet sergilemeyen insanlar, sanki böyle bir şirk tehlikesi hiç yokmuş, sanki demokrasi edebiyatı ile müşrikleştirilen hiç insan bulunmuyormuş gibi tekfircilikle mücadele goygoyculuğu yapıyorlar.

Sanki memlekette tekfiri hak eden hiç kimse yok.. Herşey yolunda, memleket güllük gülistanlık.

Oysa, Yahudi ve Hristiyanlar'daki (eski "diyanet"sel ve yeni laiksel-seküler) "rableştirme" ameliyesinin benzerlerine Müslümanlar arasında da rastlanıyor.

Nitekim, Ebû Saîd el-Hudrî r. a.'in rivayetine göre, Hz. Peygamber s. a. s. şöyle buyurmuştur: 

“Muhakkak siz, önceki ümmetlerin yolunu (âdetlerini) karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.”(Buhârî, İ'tisâm, 14)

Laiklik kertenkelesinin kuyruğuna takılmış olmamız da bunun sonucu.

*

[Bir de Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) ülkelerde ezan okunması vs. gibi bazı İslam şiarlarının görünür olmasından hareketle laik (siyasal dinsiz) devletleri "İslam devleti" gibi göstermeye, bunun için daru'l-İslam kavramının içini boşaltmaya çalışan tipler var.

Abdülhakîm Arvasî k. s. gibi doğru sözlü zatlar, bir beldenin daru'l-İslam sayılabilmesi için orada Şeriat'in "hakim hukuk sistemi" olması gerektiğini belirtmiş durumdalar. 

Bunu kabul etmezseniz, mesela Afganistan cihadı anlamsız hale gelir. ABD güdümlü NATO güçleri oraya gidip ne şapka devrimi yaptılar, ne ezanı yasakladılar, ne medreseleri kapattılar. Fakat ortada kâfirlerin "velayet"ini kabul eden bir hükümet vardı.

Bugün Çeçenistan'da da İslam şiarları görünür halde.. Putin de maşallah Kur'an'a zahirde saygılı davranıyor.. Bizim CHP'li ve Kemalist yerli-milli taife Kur'an'la birlikte görünmekten özenle kaçınırken o elinde Kur'an'la poz veriyor. 

Söz konusu daru'l-İslamcı tipler, Türkiye'nin Çeçenistan gibi Rusya'nın bir parçası haline gelmesinden rahatsız olmayacak gibi görünüyorlar.

Öte yandan, Çeçenistan'ın Rusya Federasyonu'nun bir parçası olması ile, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin bir parçası olması, olma hedefini taşıması arasında da bir fark yoktur.]

*

Tekfircilikle mücadele yaygarası yapanlar içinde samimi olanlar varsa da sayıları az.. 

Çok az.. Yok denecek kadar.. 

Bunlar, işin bazıları tarafından (“usul” ihmal edilerek) aşırılaştırıldığını görüyorlar. (Ki bu aşırılık sergileyenlerin bir kısmının istihbarat teşkilatlarının / gizli servislerin adamı oldukları kesin.. Bir fikri aşırılaştırmak, onu sulandırarak nefret objesi haline getirmenin ve etkisizleştirmenin kolay ve zahmetsiz yollarından biridir.)

Bu tekfircilik karşıtlığı şampiyonlarına göre haşa Allahu Teala “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini (Maide, 5/44) indirirken hata etmiş..

Tabiî ki “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” meselesi sadece bu ayet çerçevesinde ele alınabilecek bir konu değil.. Allah’ın indirdiği ile, o indirileni beğenmeyerek, reddederek, aşağılayarak hükmetmeyenler kâfirdir.

Mesela Selanikli zampara deccal bunlardan.. İlhamını "gökten indiği sanılan kitaplar"dan almıyormuş da, doğrudan doğruya hayattan alıyormuşmuş da.. Böyle konuşan, “hukuk” nosyonundan zerre nasip almadan olgunun bizzat kendisini norm haline getiren, Allah'ın kitaplarını aşağılayıp yaşadığı hayatı kutsayan kendini beğenmiş zalim despotların küfrü kesindir.

*

Ancak, inandığı, inandığını belirttiği ve saygısızlık yapmadığı halde o indirilenlerle (buna güçleri yetmekle birlikte) hükmetmeyenler, herşeye rağmen tekfir edilmezler. Onlar, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetlerinin hükmü altına girerler.

Zalim ve fasık olmak da herhalde bir meziyet değildir.. (Hükmedecek gücü olmayanlar mazurdur.) 

Ancak, tekfir etmekten kaçınmakla birlikte böylesi zalim ve fasıkların avukatlığına soyunmamak, onlara fiilen, kavlen ve kalben meyletmemek gerekir:

Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa size de ateş dokunur!” (Hûd, 11/113)

“Onların arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık bil ki Allah ancak, onlara bazı günahları yüzünden bir musîbet vermek istiyor. Ve şübhesiz ki insanların birçoğu, gerçekten fâsıktırlar.(Maide, 5/49)

Evet, seni, Allah'ın indirdiğinin önemli bir kısmını can u gönülden kabul ettiklerini söylemek suretiyle aldatmaya, "Eh, bir kısmını da bırakalım canım, elde kalan bize yeter.. Zaten onlar az birşeydir, tarihseldir, güncellenmelidir, şöyle de anlaşılabilir" filan diyerek onları görmezden gelmeni sağlamaya çalışırlar.

*

Günümüzde bazı fasık odaklar (kurumsallaşmış fısk u fücur merkezleri) sözde Kur’an’ı ve Sünnet’i reddetmiyorlar fakat dindar kitleyi “dini güncelleme” (ya da “İslam’ı toplumsal ile buluşturma, hayata taşıma”) gibi yaldızlı laflar altında heva ve heveslerine, nefsanî arzu ve tutkularına destekçi hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunun akademik ayağını tarihselciler ve modernistler denilen Bremenvari mızıkçı soytarılar topluluğu oluşturuyor.

Akıl hocalarının Goldziher iblisi ve Schacht kaltabanı gibi çağdaş “güncellemeci İslam mezhebi imamları” olduğu zannediliyor olsa da, gerçekte mezheben ve meşreben selefi bir kitle durumundalar.

Peşinden gittikleri selefleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki “güncellemeci Yahudiler”.

Bu Yahudiler, zinanın cezası ile ilgili hükmü (Ki recm/taşlama yoluyla idamdır) güncellemesi için Peygamber Efendimiz s.a.s.’e başvurmuşlar, o da onlara Tevrat’taki hükmü hatırlatmıştı.. Fakat o Yahudiler bunu kabul etmediler. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu:

“İçinde Allah'ın hükmü (recm emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar, sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir.(Maide, 5/43)

*

Düşünün, Tevrat nazil olalı yaklaşık 2 bin 200 sene geçmiş.. İki tane bin sene ve iki tane de yüz sene..

Arada Zebur nazil olmuş.. Yetmemiş İncil nazil olmuş.. O da yetmemiş Kur’an nazil olmaya başlamış.

Fakat Allahu Teala, Yahudiler’e Tevrat’taki hükmü hatırlatıyor.. “Aferin, bunlar işin özünü anlamışlar, Tevrat’ın lafzına takılıp kalmamışlar, ruhunu kavramışlar.. Şekilciliğin dar kalıplarını aşmışlar, özü yakalamışlar.. Dinlerini toplumsala taşımanın cehd ü gayreti içindeler” demiyor.

“Benim ayetlerimle oynayamazsınız, güncelleme adı altında onları geçersiz hale getiremezsiniz” buyuruyor.

Üstelik adamların hüküm vermesi için gittikleri zat bir peygamber iken..

Günümüze gelelim, Türkiye’nin Goldziherci, Schacht’çı soytarıları kendilerini Hz. Peygamber s.a.s.’den daha mı üstün görüyorlar ki Kur’an ayetlerini tarihsel ve geçersiz (indiği andaki tarih ve coğrafyaya özgü) ilan ediyorlar?

Ayet, Medineli Yahudiler’in izinden giden bu tür (yahudi marka selefi) sapıkların durumunu haber veriyor:

Onlar iman etmiş değillerdir.” (Maide, 5/43)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...