Mehmet Hasan Bulut’un İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu
ve Aubrey Herbert
adlı kitabı, Selanikli zampara Atatürk’ten de bahsediyor.
Bunun
nedeni, “Yeni Türkiye” denilince akla zamparanın geliyor olması değil.
Nedeni,
zamparanın İngiliz casusu Aubrey
Herbert’in samimi dostu olması..
Zampara
1913 yılında 32 yaşındaki genç bir Türk subayı olarak İngiltere’ye gittiğinde
Aubrey bunun onuruna yemek vermiş, Lord Allenby ile tanıştırmış.
Zamparanın
yolu (kendisinden 20 yaş büyük olan) Lord Allenby ile beş yıl sonra Filistin’de
tekrar kesişecektir.. O gün Allenby, İngiliz ordusunun komutanıdır.
Yedinci Ordu komutanı zampara, centilmenliğini ve İngilizler’e
olan dostluğunu burada ispatlayacak, orduya ricat (kaçma) emri vererek Allenby’ye
selam çakacaktır:
“Filistin
emrinize hazır ve nazırdır agam, afiyetle yiyin!”
*
Bulut şunları yazıyor:
“… Aubrey tekrar Arnavutluk masası ile uğraşırken, dostu Mustafa Kemal de Veliaht Vahideddin Efendi ile beraber, [Aralık
1917’de] Almanya’ya [Berlin’e] gitmişti. Döndükten sonra tedavi olmak için
Mayıs ayında [1918] Avusturya’ya giden Mustafa Kemal, Viyana’da üroloji doktoru
Otto Zuckerkandl’a muayene oldu. Fransa
Başvekili Clemenceau’nun uzaktan akrabası olan Yahudi Zuckerkandl, Rothschild
Hastanesinin başhekimiydi. Harp başladığında Kudüs’teydi ve iyi bir doktordu.”
(Mehmet Hasan
Bulut, İngiliz
Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat
Yayıncılık, 2018, s. 335-6.)
Selanikli zamparanın
Avusturya’da, (günlüğüne yazmaktan kaçındığı) gizli kapaklı işler
yaptığını, dalavereler çevirdiğini kendi itirafından biliyoruz, fakat bu
dalaverelerin Yahudiler’le bir ilgisinin bulunup bulunmadığı konusunda birşey diyebilecek
durumda değiliz.
Evet, “manevî”
kızı Afet İnan’ın yayına hazırlamış bulunduğu günlüğüne (M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad
Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983) “10 Temmuz 1918 Çarşamba, 11 Temmuz 1918
Perşembe” günleri için şöyle bir kayıt düşmüş:
"Bu iki
günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne
zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."
"İnsanlar"ı işe lüzumsuz yere bulaştırarak kendi saman altı su sevkiyatı düzenbazlıklarını makul ve meşru göstermeye çalışan kurnaz Selanikli zampara, şahsı ile ilgili önemli gerçekleri hep gizledi.
*
Bulut’un sözlerine dönelim:
“Bu arada Türkiye’de
Sultan Reşad vefat etmiş [4 Temmuz 1918] ve yerine kardeşi Vahideddin Efendi geçmişti. Mustafa Kemal de yurtdışındaki
tedavisinden dönmüş, tebriklerini sunmak için Sultanın huzuruna çıkmış ve bu
görüşme neticesinde tekrar 7. Ordu
kumandanlığına tâyin edilmişti. Mustafa Kemal, Ağustos ayı sonunda [1918] Halep’e giderek ordusunun başına geçti,
fakat harbi bitirmeye artık kesin
kararlıydı. Bu kararını tatbîkâta koymak için, Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’la birlikte İttihâtçılara karşı
savaşan casus Lawrence ile görüştü.
Lawrence ile 1918 yılı başında, Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler
Almanya ve Türkiye ile sulh görüşmeleri yaparken de görüşmüştü. Ona,
Pan-Türkizm peşinde koşan İttihâtçı partinin içinde güçlü bir pozisyon elde
ettiğini ve onları istediği gibi yönlendirebildiğini,
Doğudaki Türkçü arzulara en kısa zamanda
mâni olunması gerektiğini, Almanların
bu savaşı kesinlikle kaybedeceğini söylemişti.” (Bulut, s. 340-341)
Görüldüğü gibi tencereler
yuvarlanmış kapaklarını bulmuşlar.. Hain Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal,
meşhur casus Lawrence, ve Selanikli zampara, Suriye-Filistin cephesinde biraraya
gelmişler..
Bir eksik zamparaymış, o da
sahnede yerini almış.. Kamber’siz düğün olmaz “netekim”. Osmanlı Devleti gibi bir cihan
imparatorluğunu tarihe gömecek olan horon ekibi eksiklerini tamamlamış. (Bulut bunları iddia
olarak yazıp geçmiş değil, neredeyse her cümlesini bir dipnotla belgeliyor.)
Bulut’un yazdıklarının
ortaya koyduğu gibi, Selanikli zampara kendisini pazarlamayı, insanlara yaltaklanıp yanaşmayı çok iyi
biliyordu.. Vahideddin’i kafaya almayı başarması da bu özelliğinin sonucu..
Nabza göre şerbet vermeyi, herkese hoşuna gidecek şeyleri söylemeyi, köprüleri
geçerken bütün ayılara dayı diyerek selam çakmayı ilke edinmişti. Lawrence’a
da hoşuna gidecek şeyler söylemiş, Almanya’nın (ve tabiî bu arada onun
müttefiki Osmanlı’nın) İngilizler karşısında mağlup olacağı müjdesini vermiş.
Zımnen, "Osmanlı'nın mağlup olması ve İngilizler'in galip gelmesi için üstüme düşeni yaparım" demiş oluyor.. (Açıkça demediyse tabiî.)
Lawrence'a bu müjdeyi verdikten aylar sonra Allenby’nin karşısına Türk ordusunun komutanı olarak çıkınca da, kehanetinin gerçekleşmesi için elinden geleni sonuna kadar yaptı.. Osmanlı’nın yenilgisini garanti altına almak için elini taşın altına koydu.
*
Öyle anlaşılıyor ki,
Selanikli zampara, Lawrence eliyle (eski sofra arkadaşı) Lord Allenby’ye “endişe etmemesi, rahat olması, onun zaferi için elinden geleni yapacağı”
haberini göndermişti.
Bulut, sözlerini şöyle
sürdürüyor:
“Görüşmelerden sonra
Mustafa Kemal, Aubrey’in evinde
tanışıp beraber yemek yediği, İngiliz ordularının başındaki Allenby’nin saldırısı üzerine ordusunu
geri çekti. İngiliz ordusu açılan boşluktan girip sağ ve sol cenahtaki diğer
Türk ordularını arkadan sardı. Mustafa
Kemal, Lawrence ile 27 Eylül [1918] gecesi tekrar görüştü. Ona Genç Araplarla, yani Emir Faysal’m
adamlarıyla anlaştığını, Türklerin
başka milletlere ait toprakları terk etmesi ve Anadolu’ya odaklanması
gerektiğini söyledi. Orduyu bu yüzden geri çekiyordu.” (s. 341)
Selanikli, komutası
altındaki Yedinci Ordu’ya 20-21 Eylül gecesi geri çekilme emri vermişti. Bir
hafta sonra, 27 Eylül gecesi dostu Lawrence’la görüşüp raporunu vermiş, ondan “aferin” almış.
Bulut’u dinlemeye devam
edelim:
“Türk ordusu ricat
ederken İngiliz tayyareleri (uçakları) yukarıdan üzerlerine aralıksız bomba
yağdırıyordu. Askerler panik halindeydiler. O kargaşa içinde Şam’a doğru
çekilirken Mustafa Kemal’in önü İngiliz birlikleri tarafından kesildi, esir
düşmesi an meselesiydi. Yardımına Ürdün Nehrinin öte yanında kamp kuran Fevzi
el-Kavukçu yetişti. Fevzi, Trablusşam’da doğmuş ve 1912’de İstanbul’da Hârbiye
Mektebinden (Kara Harp Okulu’ndan) mezûn olmuştu. Mezûn olur olmaz (Osmanlı
Genelkurmayı tarafından) İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya’ya
gönderilmiş ve burada Mustafa Kemal ile tanışmıştı. Kavukçu eski dostunu
kurtarmak için kumandanından izin alarak hemen iki birlik gönderdi.
Birliklerden biri Mustafa Kemal’i ve yanındaki subayları kurtardı. Kendisini
kurtaranın Fevzi olduğunu öğrenen Mustafa Kemal ona, “Sadece Osmanlı ordusunun
liderlerini değil, ordunun şerefini de kurtardın. Aslında hareketlerin tüm
subaylara numune olmalı” diyerek teşekkür etti. Ardından Şam’a giderek Cemal
Paşa ve bazı Alman subaylarla birlikte Victoria Oteline yerleşti. Dostu Aubrey de on iki yıl evvel bu otelde
kalmıştı.” (s. 341)
Selanikli'nin, aslen Arap olan Fevzi el-Kavukçu tarafından kurtarılmasına sevinmeye hakkı var.. Çünkü böylece, bilahare kendisinin gidip İngilizler’e bizzat teslim olma şerefine/onuruna erişmesi fırsatını yakalamış oluyor.
(Bu tür olaylarda karşı tarafın “dostu”
olmak özel muamele görmeyi sağlamaz. Çünkü “yukarıdakiler”, alt seviyedekilere “Falan
bizim adamımız” ya da “Ajanımız” diyerek bilgi vermezler. İşin doğası bunu
gerektiriyor.)
*
Bulut sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Lawrence ve (Şerif
Hüseyin’in oğlu) Emir Faysal’ın ordusu Şam eteklerinde görününce, Mustafa Kemal
ve diğer İttihâtçı subaylar 30 Eylül’de şehri terk edip kuzeye doğru
çekildiler. Mustafa Kemal, dağılan askerlerini toplamak için Humus tren
istasyonunda karargâh kurdu. Burada yine Fevzi ile karşılaştı. Ona, “Artık
bitti. Kaderimiz düşmanlarımızın ellerinde. Herkes kurtarabildiğini kurtarmalı. Umarım bir gün Arapların yeni bir
rol oynayabilecekleri hür bir devleti olur. Bir gün Anadolu’da bazı şeyler olduğunu duyarsan ve kendi
memleketinde yaptığın mühim bir işin yoksa bize gel” dedi. Anadolu’nun işgal edileceğini ve kendisine
çok mühim mesuliyetler düşeceğini biliyordu, fakat Fevzi’nin Arap
milliyetçisi olarak başka planları vardı. Faysal’ın hizmetine girecek ve
Mustafa Kemal’in İstiklâl Harbini örnek alarak 1925-27 Büyük Suriye İsyanında
diğer Genç Arap arkadaşlarıyla beraber Fransızlara karşı mücadele edecekti.
1927’de İstanbul’a gelerek Mustafa Kemal ile tekrar görüşecekti. Sabaha kadar içerek eski hatıraları yâd
edecekler, fakat Mustafa Kemal, Fransa ile arasını bozmak istemediğinden Arap
milliyetçisi dostlarına yardım edemeyecekti.” (s. 342)
Demek ki Selanikli zaferinden emindi, işi kökünden hallettiğini düşünüyordu..
Rahatlamış şekilde “Artık
bitti” diyor.
Osmanlı’nın kaderinin
düşmanlarının elinde olması işini büyük bir muvaffakiyetle halletmişti.
İncelik gösterip “düşmanlarımız”
diyordu ama aslında İngilizler’i dost görüyordu. Nitekim sadece iki ay sonra
İstanbul’da Minber ve Vakit gazetelerinde İngilizler’e
olan derin sevgisini açıklayacaktı.
Filistin ve Suriye’nin elden çıkması ve İngilizler tarafından işgali işini can alıcı kritik katkılarıyla sağlama almıştı, sıra Anadolu’daydı.
Bulut’un söylediği gibi, gelecekte Anadolu’da “birşeyler olacağını” biliyordu.
Muhtemelen kulağına Lawrence
fısıldamıştı.
*
Selanikli zampara kolay pes
edecek ve başladığı işi yarım bırakacak biri değildi.. O yüzden, Suriye’de
muhteşem eserine son şeklini verecek adımları atmayı da ihmal etmeyecekti..
Bulut’tan dinleyelim:
“Bu arada Halep’te Baron
Otel’in süitinde kalan Mustafa Kemal, emrinde
sekiz bin askeri olmasına rağmen daha fazla kan dökülmesini istemediği için
olacak, şehri savaşmadan teslim etti
ve Halep’in kırk mil (60 küsur kilometre) dışında kamp kurdu. Anzak
askerlerinin kumandanı General Harry
Chauvel, kendisine asker gönderip teslim olmasını istedi. Mustafa Kemal
gülerek, “Söyle Chauvel’e kendisi gelsin alsın” dedi, fakat birkaç gün sonra
gelip, General Macandrew’a kendisi
teslim oldu. Bunun ardından, Aubrey’in
Kut’ta Türklere emanet ettiği General
Townshend, Aubrey’in arzusu üzerine İstanbul’da mütareke görüşmelerine
başladı ve Türkiye, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesini imzalayarak harpten
çekildi.” (s. 344-5)
Selanikli, İngiliz dostları
dururken tutup Anzak (Avustralya, Yeni Zelanda) askerlerine teslim olacak kadar
enayi değildi.
O yüzden Harry Chauvel
avucunu yalıyor, Selanikli davetsiz misafir olarak gidip General Macandrew’a
teslim oluyor.
İngiliz dostluğunun tadını tam
çıkarması için tıpış tıpış gidip teslim olması lazım.
Bu arada, kendi yenilgi ve
teslimiyetini Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgi ve teslimiyeti haline getirmek
için son atraksiyonunu da yapıyor.
Kafaya almış bulunduğu (henüz
üç aylık) acemi padişah Vahideddin’e bir telgraf gönderiyor, İngilizler’le
“behemahal sulh (her ne pahasına olursa olsun barış” yapılması teklifini
iletiyor.
Teslimiyeti, adını “sulh”
(barış) koyarak yenilir yutulur süslü ve tatlı bir şey haline getiriyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder