AKILSIZLIK TARİKATI

 




İbn Arabî’nin Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiş olan Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlayan Prof. Mustafa Tahralı, eseri tanıtmak için yazdığı giriş mahiyetindeki bölümde şunu diyor:

“… İbn Arabî’nin ‘nübüvvet ve velayetin akıl tavrının ötesinde’ (s. 59 ve 353) olduğuna dair ifadesi göz önünde bulundurulacak olursa, ‘aklî tavrın ötesinden’ söylenilen bazı ‘hakikat’lerin akıl ile alelacele yorumlanması, değerlendirilmesi ve sadece mantıkî kıyaslarla bazı neticelere varılmak istenmesi, okuyucularının yanlış kanaatler beyan etmesine ve ‘akıl ayağı’nın kaymasına sebep olmaktadır.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xviii-xix.)

İçinde hiçbir doğru bulunmayan aptalca cümleler..

Görüldüğü gibi, zampara İbn Arabî madrabazı büyük saçmalamış..

Nübüvvet (peygamberlik) ve velayetin (veliliğin) akıl tavrının ötesinde” olduğunu söylemesi ilk anda kulağa hoş gelebilir ve sanki nübüvvet ve velayeti yüceltiyormuş gibi anlaşılabilir, fakat gerçekte değersizleştirmekte, akılsızlık ve delilikle aynı derekeye indirmektedir.

Nübüvvette ve velayette akla aykırı (veya akıl dışı) hiçbir şey yoktur.

*

Burada önce “akıl”dan ve “aklın tavrı”ndan ne anlaşılması gerektiği konusu üzerinde durmak gerekiyor.

Bunun için Kuzey Afrika’nın meşhur bir mutasavvıfının, Şeyh Ebū’l-Berakāt Ahmed b. Muhammed b. Ahmed ed-Derdīr’in (ö. 1201/1786) arīdetü’l-Behiyye adlı eserine başvurabiliriz.

Bu zat, Halvetiyye tarikatının kendisine nispetle adlandırılan Derdīriyye kolunun kurucusudur. Tasavvufun yanı sıra tefsir, fıkıh ve kelam alanlarında da eser vermiş büyük bir alimdir. Söz konusu kitabı Ezher’de itibar görmüş ve okutulmuştur.

Şeyh Ebū’l-Berakāt ed-Derdīr, söz konusu eserine yazdığı şerhe (Şerul-arīdetil-Behiyye) “aklî hükümler” bahsiyle başlamış durumda. [Said Fûde, şerhi ihtisar ederek (kısaltarak) yayınlamış bulunuyor. Fûde’nin bir Türk öğrencisi de onun çalışmasını “Ehl-i Sünnet Akâidi - Muhtasar Harîde Şerhi” adıyla tercüme edip internete koymuş durumda.]

Şeyh, aklî hükümleri şöyle sıralıyor:

“Aklî hükümler vücûb (gereklilik, zorunluluk), imkânsızlık, ve imkân (mümkünlük) olmak üzere üç kısımdır. 1. Vücûb: Bir şeyin yokluğu asla kabul etmemesidir. 2. İmkânsızlık: Bir şeyin varlığı asla kabul etmemesidir. 3. İmkân: Bir şeyin varlığı da yokluğu da kabul edebilmesidir. Aklî vâcip: Varlığı zatının gereği olan, ve yokluğu hiçbir zaman tasavvur edilemeyen şeydir. Aklî imkânsız: Yokluğu zatının gereği olan, ve varlığı hiçbir zaman tasavvur edilemeyen şeydir. Aklî mümkün: Zatında varlığı ve yokluğu kabul edebilen şeydir.”

*

Şimdi nübüvvet ve velayetin aklın tavrının ötesinde olup olmaması meselesini tartışabiliriz.

Aklın tavrının ötesinde olma, iki şekilde anlaşılabilir:

Birincisi, nübüvvet ve velayetin bizzat kendilerinin akıl dışı olmasıdır.

İkincisi ise, nübüvvet ve velayetin akıl dışı öğeler içeriyor olmasıdır.

Birinci ihtimalden söz edilebilmesi için, nübüvvet ve velayetin “aklen imkânsız” olduğunun söylenebilmesi gerekir.. Aklen imkânsız olan şey ise varlığı kabul etmez.. Akıl, nübüvvet ve velayet için vacip de (zorunlu da), muhal de (imkânsız da) demez.. Mümkün olduğunu söyler. 

Dolayısıyla birinci ihtimal çerçevesinde nübüvvet ve velayetin aklın tavrının ötesinde olmasından söz edilemez.

İkinci ihtimale geçelim: Nübüvvet ve velayet akıl dışı öğeler içeriyor olabilir mi?

Nübüvvet ve velayette “aklen imkânsız” durumların bulunuyor olması da düşünülemez. Çünkü bunlar, tanım gereği, varlığı (var olmayı) asla kabul edemezler.

Geriye “mümkün” olan hususlar kalır.

*

Mümkün olan hususlar için, varlık âlemine çıkmadıkları ya da “havass-ı selime” (sağlam duyulara dayalı algı) ve/veya “haber-i sadık” (doğru haber) tarafından varlıkları haber verilmediği sürece “aklın tavrının ötesinde” tabiri kullanılabilir.

Mesela, uzayda (Dünya dışında) hayatın (canlıların) bulunuyor olması aklen ne vaciptir ne de muhal.. Mümkündür.. 

Fakat devreye gözlem (müşahede, sağlam duyuların şahitliği) ve/veya “doğru haber” (sözüne güvenilebilecek astronotların verdiği haber) girmeden akıl “Uzayda hayat var” veya “Yok” hükmünü veremez.

Sadece, "Olabilir de, olmayabilir de; mümkündür" der.

Nübüvvet ve velayetle ilgili hususlarda da aynı durum geçerlidir.. Akıl, nübüvvet ve velayetin “mümkün” olduğunu söyler.. Yani nübüvvet ve velayet, varoluşlarına ilişkin hüküm bakımından aklın tavrının ötesinde değildir.. Yine akıl, nübüvvet ve velayet adına “aklen imkânsız” hususların öne sürülmesini de reddeder.. Ancak, tıpkı uzaydaki yaşamın varlığının bilinmesinin gözlem’e ve haber’e bağlı oluşu gibi, nübüvvet ve velayetin içerdiği manevî hallerin dökümünü akıl tek başına yapamaz.. Bunun için müşahede ve/veya haber gerekir.

Bununla birlikte nübüvvet ve velayet, bu noktada tümden “aklın tavrının ötesinde” hale gelemez.. Nübüvvet ve velayet adına “aklen imkânsız” hususlar ileri sürülemez.

(Ve velayet, dinin ancak "nübüvvet"le sabit olan "hakikat"lerine müdahalede bulunamaz.. 

Onlarda eksiltme ve fazlalaştırma yapamaz.. 

Velayet, Sünnet'e yapışmakla tahakkuk eder, bid'atçıdan velî olmaz.

Yine velayet, Kitap ve Sünnet'in ötesine uzanan "hakikat" iddiasında bulunamaz.. 

Bunu yaptığı zaman velayetten değil rablik taslamaktan ve deccallikten söz etmek gerekir. Böylelerinin laflarını tasdik eden de, Tevbe Suresi'nin 31'inci ayeti mucibince o iddia sahiplerini rab edinmiş olur.. 

Din, oyuncak değildir.. Birilerinin büyük laflarına, gösterişli sakal ve sarıklarına, heybetli ense ve göbeklerine, riyakâr boyun bükmelerine, uçup kaçmalarına aldanmamak gerekir.)

*

Eğer nübüvvet ve velayet tümden aklın tavrının ötesinde olsaydı, o takdirde Müseylemetü’l-Kezzab gibi isimlerin peygamberliğine itiraz edilemezdi.

Aynı şekilde İskender Evrenosoğlu ve Reşat Halife gibi çağdaş peygamberlik iddiacılarının sahtekâr olduklarını söyleme imkânımız da olmazdı..

Madem ki nübüvvet aklın tavrının ötesinde, bu adamlar hakkında aklımızla nasıl hüküm verebiliriz ki?! Değil mi ama?

Aynı durum velayet için de geçerli.. Madrabaz bir şarlatanın, suret-i haktan gelen bir deccalin kendisini velî diye yutturabilmesi için önce sizin “aklınızı alması” gerekiyor.

Endülüs’ün aşağılık zamparası bunu başarmış.. Birçok kimsenin aklını almış.

Şerefsiz soytarının akıl düşmanlığı yapmaya ihtiyacı vardı.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."