paradigma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paradigma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ





Şunu hep söylüyorum:

Bilgi felsefesini (epistemolojiyi) ve (neyin “bilimsel bilgi” olduğu sorusuna cevap arayan) bilim felsefesini bilmeyenden bilim adamı olmaz. (Toplumsal cinsiyetsizler “adam” lafına bozulmasınlar, kadını adamdan saymazlık etmiyoruz.)

Bilim adamı olmaz, ezberci olur.. Okumuş cahil olur.

*

Modern bilim, bilgiyi parçalamaktadır..

Zaten, “bilimsel bilgi”den söz ettiğimizde, böylesi bir parçalanmışlığı başlatmış oluyoruz.

“Bilimsel bilgi”den söz edenlerin genelde “Bilimsel bilgi, bilimsel yöntemler ile elde edilen bilgidir” şeklinde totolojik bir cümle kurarak lafa girdikleri görülür.

Ardından da, “Bilimsel yöntem akıl, deney ve gözleme dayalıdır” derler.

Oysa, “bilimsel” etiketine layık görmediğimiz başka pekçok bilgi birikimi de akıl, deney ve gözlem sayesinde oluşmaktadır.

*

Örnekle açıklayalım:

Bir ekonomi profesörünün iktisadî konulardaki lafları “bilimsel analiz” kabul edilirken, sıradan vatandaşın değerlendirmeleri “bilimsel” kabul edilmez.

Oysa, ikisi de akla ve gözleme dayalı olarak kanaat oluşturmaktadır.. Sonuçta sıradan vatandaşın da bir aklı var ve gözlem yapıyor.

Ayrıca, ekonomi profesörü “çuvallıyor”, hatalı değerlendirmeler yapıyor, hatta bazen (siyasal iktidarın talepleri doğrultusunda “kendini doğrulayan kehanet” üretmek ve piyasaları manipüle etmek için) yalan yanlış şeyler söylüyor, vatandaş ise son derece doğru laflar ediyor olabilir.

Burada ekonomi profesörünün laflarının bilimsel kabul edilmesinin birinci nedeni, onun iktisat biliminin terminolojisini/ıstılahatını (dilini, jargonunu) kullanıyor olmasıdır.

İkinci neden ise, (kendi kendilerine bilimsellik madalyası takan) akademik camianın (ya da çetenin) bir üyesi olmasıdır.

Hayat, bilimsel faaliyeti de kapsar, fakat bilim hayatı bütünüyle kuşatamaz, öyle ki, ekonomist ile sıradan vatandaşın iktisat bilgilerini “piyasa”da yarıştırmaları durumunda bilim adamı nal topluyorken sıradan vatandaş kazandığı parayı nereye harcayacağını şaşıracak kadar para içinde boğuluyor hale gelebilir.

*

Hayat, gerçeklik; bir “bütün”dür.

Bilim, onu anlamak için, zihinde “parçalar”.. Öğelerine ayrıştırır.

Analiz (tahlil) dediğimiz şey budur..

Bilimsel disiplinlerin oluşması, bu analiz faaliyetinin sistematik ve örgün hale gelmesinin sonucudur.

Hayat ve gerçeklik bir bütün olduğu gibi, ilkçağların bilimi de bütünseldi ve felsefe adını taşıyordu.

Felsefe tabirinin ilk kullanıldığı dönemde bu kavramla bugünkü bilim dallarının hepsi kastediliyordu..

Yani fen bilimleri de, sosyal bilimler de, metafizik de, hatta müzik gibi meşgaleler de buna dahildi.

Zamanla önce fen bilimleri ve sosyal bilimler ayrımı zuhur etti.

Daha sonra bunu, fen bilimlerinin ve sosyal bilimlerin kendi içlerinde parçalanmaları izledi..

Mesela fen bilimleri fizik, kimya ve biyoloji gibi dallara ayrıldı..

Aynı şey sosyal bilimlerde de yaşandı.. Siyaset bilimden, sosyolojiden, iktisattan vs. bahsedilir oldu.

*

Aynı durum İslamî ilimler için de söz konusudur.

İslamî bilgi aslında Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashaba hiçbir zaman “Size bugün kelam/akaid/itikat, yarın fıkıh (muamelat, ibadet bahisleri), ertesi gün ise tasavvuf (kalb ve nefs halleri, ahlâk) hakkında ders vereceğim” dememiştir.

Ashab, 23 yılda peyderpey nazil olmuş olan ayetleri büyük bir iştiyakla takip ediyor, yeni ayetleri heyecanla bekliyorlardı.

Şimdi insanların sosyal medyada birbirlerini bağımlılık derecesinde bir tutkuyla takip etmeleri gibi ashab da inen her ayeti işitmeye, öğrenmeye çalışıyordu.

Aynı şey, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kısa ve özlü, efradını cami ağyarını mani nitelikteki cevâmiü’l-kelim sözleri için de geçerliydi (Ki Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem nadiren uzun konuşmuştur.)

Ashabın “sözlü sosyal medya”sı onun sözlerini (hadîslerini), davranışlarını, hatta suskunluklarını (belli söz ve hareketler karşısında sessiz kalışını) bile kulaktan kulağa hızla aktarıyordu. 

(Hadîs kitaplarında ashabdan bazılarının rivayetlerinin fazla olmasının nedeni, onların Hz. Peygamber s.a.s.’in sağlığında genç olup uzun yaşamaları, Peygamberimiz’i görmemiş insanların onun sözlerini öğrenmek için bu eskinin gençlerinden başkasını bulamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.)

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in yaşadığı dönemde durum buydu.. Neredeyse herkes Kur’an ve Sünnet hakkında yeterli bilgiye sahipti.

Fakat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının artık hayatta olmadığı bir sonraki yüzyılda, Kur’an ve Sünnet’i iyi bilenler, kendilerini bu işe adayanlardı.

İşte onlar, kendilerini ilme adayan talebelerine geniş malumat verirken, sadece kendileri için zorunlu olan bilgiyle yetinmek, onun dışında dünyevî meşgalelerinin başında durmak isteyen kişiler için Kur’an ve Sünnet’teki bilgiyi tasnif etmeye, sınıflandırmaya, parçalamaya, tabiri caizse “hap” haline getirip sunmaya başladılar.

Mesela, İmam-ı Azam’ın sonradan uzun şerhlerin konusu olan Fıkh-ı Ekber gibi üç beş sayfalık konsantre şaheser muhalled risaleleri (kitapçıkları) böyle ortaya çıkmıştır.

Muhasibî gibi başka birileri de tasavvufî mahiyette er-Riâye gibi eserler kaleme aldılar.

Böyle olması gerekiyordu.. Çünkü insanlar ashab gibi değildi, cehalet yaygınlaşmıştı..

Cahiller yüzünden söz çoğalır, Hz. Ali’nin dediği gibi “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı”.

Cahiller, ahmaklar ve aptallar yüzünden yazdıkça yazarsın, ve böylece ortaya ciltlerce lüzumlu lüzumsuz kitap çıkar.

Evet, İslamî ilimlerdeki kelam, fıkıh ve tasavvuf şeklindeki tasnif bir ihtiyacın sonucuydu.

*

Ancak, bilginin bu şekilde parçalanması, cahillerin cehaletini kısa yoldan gidermek için icat edilmiş patikalarken, başka tür bir cehalete de yol açabilmektedir.

Mesela tasavvuf (ve irfan soytarılığı) adına bazı geri zekâlılar kelam ve fıkıh kapsamında öğretilen bilgileri önemsiz (hatta lüzumsuz) kabul edebilmekte, fakihlere “kışır alimleri” diyebilmektedirler.

Tam tersi de olabilmekte, tasavvufu tümden reddedenlere rastlanabilmektedir.

İşte burada, Kur’an ve Sünnet ekseninde “bütüncül” bir bakış açısına sahip olma, öze, asl’a, ana kaynağa dönme gereği ortaya çıkmaktadır.

Doğal olarak, ilimde derinleşmiş olanlar bunun öneminin farkındaydılar.

İmam Malik’e atfedilen şöyle bir söz var:

Fıkıhsız tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz fıkıh fasıklığa götürür. İkisi birlikte hakikate ulaştırır.”

Dönemin “dil”i gözönüne alındığında bu sözün İmam Malik’e ait olamayacağı söylenebilir, çünkü o dönemde “zühd (zahidlik)” tabiri kullanılıyordu, tasavvuf ve dervişlik gibi kavramlar değil.. Zındıklık kavramı da sonradan yayıldı.

Ancak, verilen mesaj doğrudur.

Feridüddin AttarTezkiretü’l-Evliya’da büyük mutasavvıflardan Ebu Bekir Verrak’ın şöyle bir sözünü naklediyor:

“Zühd ve Fıkhı bırakıp Kelam ilmiyle yetinen zındık, Kelam ile Fıkhı bırakıp zühde sarılan bid’atçi, zühd ve Kelam’ı terk edip sırf Fıkıh’la uğraşan da fasık olur. Bu fenlerin, ilim dallarının hepsinden nasip alan kurtulur.”

*

İslamî ilimlerdeki bu parçalanmışlığa bağlı cahilleşmeyi günümüz ilahiyatlarındaki (Batı’dan ithal) “yeni icat”lar daha da büyütmüş, ilahiyatçıların önemli bir bölümünün kafalarını akademik çöplüğe ya da akademik atık merkezine çevirmiş durumda.

Din psikolojisi, din sosyolojisi, din antropolojisi, eleştirel düşünce, çağdaş yaklaşımlar vs. gibi icatlar ders diye okutuluyor, kürsüler kuruluyor, ve böylece “toplumsal cinsiyetsiz” ilahiyat doçenti Esra Aslan Turan örneğinde görüldüğü gibi, akademik makale diye hilkat garibesi ucubeler üretiliyor.  

İslamî ilimler ile seküler bilimlerin gayrimeşru (nikahsız) beraberliğinden başka birşey olmayan din sosyolojisi gibi icatlar havalı ve pek bir bilimsel görünseler de, elma ile armudu toplama kabilinden ne yaptığını bilmezliğe ve şaşkınlığa karşılık geliyor.

Bir defa burada bir organ ve doku uyuşmazlığı var.. At da binektir, otomobil de binek.. Fakat bu ikisini bir arada değerlendirme ve inceleme konusu yapamaz, “at otomobil” ya da “otomobil at” üretemezsin.

*

Din sosyolojisinden söz ettiğinde önüne paradigma ya da kavramsal çerçeve meselesi çıkar.

Meseleye dinin paradigması ile bakıp Batılılar’ın sosyolog adı verilen seküler peygamberlerinin teorileri hakkında dine göre hüküm mü vereceksin (Mesela İmam Gazzalî Tehafüt'te buna benzer birşey yapmıştı), yoksa, seküler sosyolojinin paradigmasını esas alıp, dini, bir kadavra olarak Batılı sosyologların kanlı neşterlerine mi emanet edeceksin?

Mevcut durumda yapılan şey, ikincisi..

Nitekim, Esra Aslan Turan adlı "dinimsi sosyoloğumsu", toplumsal cinsiyet meselesinde bunu yapmış durumda..

“Toplumsal cinsiyet”ten söz eden din sosyolojisi tanrılarının ve peygamberlerinin (akademik şarlatanların) laflarını mutlak doğrular olarak aktarıp, onların hatırına, değil sadece içtihadî fetvaları, ayet ve hadîsleri bile sakatat gibi atık kutusuna atmış bulunuyor.

*

Başa dönersek, bilginin parçalanması nasıl İslamî ilimlerde “bilimsel cehalet”e, ilim etiketli cahilliğe neden oluyorsa, bugünün fen ve sosyal bilimlerindeki (uzmanlaşma zannedilen, gerçekte ise at gözlüğü takma anlamına gelen) aşırı parçalanma da “hayata ve gerçekliğe” bakışta çarpıklığa, şaşılığa ve hatta körlüğe neden olmaktadır.

Örnekle anlatalım: İnsan, insan olarak bir bütündür.. Ona “fizik” açısından bakarsanız sadece ağırlık, hacim vs. haline gelir.. 

Kimya ile bakarsanız su’dur, asittir, toksinlerdir, şudur budur.. 

Biyoloji ile bakarsanız hücrelerdir, alyuvarlardır, akyuvarlardır, hormonlardır, sinirlerdir, damarlardır, kandır, böbrektir, akciğerdir.

Sadece fizikle, sadece kimya ile, sadece biyoloji ile insanı tanıyamazsınız.. Anlayamazsınız.. Hepsi ile birlikte bakmanız gerekir.

Dahası, sadece fen bilimleri ile bakmakla da insanı tanıyamazsınız.

Beşerî/sosyal bilimlerin de araştırma ve incelemede kullanılması gerekir.

Ancak, insana söz konusu sosyal bilimler çerçevesinde sadece psikoloji, sadece sosyoloji, sadece iktisat, sadece siyaset bilim vs. açısından bakarsanız onu yine tam tanıyamazsınız.

Anlama çabanızda sosyal bilimlerden hiçbirini devre dışı bırakamazsınız.. Böyle bir lüksünüz olamaz.. Bunu yaptığınız anda, yanlış ya da eksik sonuçlara varmanın yolunu açmış olursunuz.

*

Evet, sosyal bilimler insanın faaliyetlerini parçalar, böler, kendi ilgi alanı çerçevesinde tek yönlü ve tek boyutlu ele alır.

Mesela vatandaşlardan birinin bir gazeteye abone olması durumunu alalım.

İktisatçı/ekonomist bu olaya ekonomik nitelikte bir arz ve talep meselesi, bir ticarî alışveriş olarak bakar.

Bir psikolog onda başka anlamlar bulacaktır.. Abone olunan gazetenin muhtevasına göre “entellik gösterişçiliği”nden tutun da “bağımlılığa” kadar birçok şeyden söz edebilecektir.

Bir sosyolog, bunu sosyalleşminin bir tezahürü, abone olan kişinin belirli bir topluluğa aidiyetinin alameti olarak görebilecektir.

Bir siyaset bilimci ise, şayet abone olunan gazete siyasal bir akımın sözcülüğünü yapıyorsa, abonelik olayını siyasal bir tutum olarak değerlendirecektir.

Bu örneği mesela bir tiyatro gösterisi için alınan bilete vs. de uyarlayabilirsiniz.

*

Ancak insan, hayatını yaşarken bu şekilde hayatı ve evreni/dünyayı parçalı görmez.

Yani eylemlerini “Şimdi biraz kültürel takılayım, biraz da sosyal olayım, az buçuk da siyasete bulaşalım, bir tutam da ekonomi olsun, sosyallik de lazım” diye düşünmez..

Böyle bir tavır geliştirmiş olsa hayatını “hayat gibi” yaşayamaz.. Bu, “hayatı anlama” da değildir, hayattan kopmadır.

İşte, sosyal bilimlerdeki parçalanmışlığa bağlı olarak belirli bir akademik disipline gömülen akademikimsilerde böylesi bir akademik cehalet veya bağnazlık ortaya çıkabilmektedir.

Akademisyen psikolojiye gömüldüğünde, herşeyi psikoloji disiplini çerçevesinde görüp yorumlamaya başladığında yaptığı şey bilimsel bir anlama çabası olmaktan çıkar, psikolojizm diye adlandırılması gereken bir ideolojiye dönüşür.

Aynı şey ekonomist, sosyolog vs. için de geçerlidir, ekonomizmin, sosyolojizmin vs. tuzağına düşebilir.

Bunu yaptıklarında, benimsedikleri teoriler onlar için (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir” (yanlışlanmaya müsait, yeni araştırmalar çerçevesinde yanlış oldukları gösterilebilecek) kanaatler olmaktan çıkar, mutlak doğrular haline gelir.

Esra Aslan Turan adlı doçentin “sosyal cinsiyet” gevezeliği yapmış “sosyolog” unvanlı akademikimsi ve yazarımsıların ezberlerine olan yaklaşımının, “bilimsel” faaliyet olmaktan çıkıp “iman”a dönüşmesi olayında olduğu gibi..

*

Evren hakkındaki (hikmet, irfan ve bilgelik olarak adlandırabileceğimiz) gerçek bilgi, modern bilimler çerçevesindeki “parçalanmış bilgi” ile değil, “bütüncül bakış”la oluşur.

Modern bilimler, günümüz insanının, son tahlilde (ona olan inancı ve bağlılığı nisbetinde) cehaletini artırıyor.

Yeni Şafak yazarı Gökhan Özcan, “Satırlar arasında” başlığını taşıyan 30 Mayıs 2024 tarihli yazısında Richard P. Feynman’ın Her Şeyin Anlamı adlı kitabından şu cümleleri aktardı:

“Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, gözlem sonuçlarına dair her beyan, detayları dışarıda bırakan bir özettir; çünkü hiçbir şey kesin olarak ifade edilemezBilimsel yasalar, öndeyilerin şimdiye kadar elekten süzülmelerinin ardında kalan iyi tahminlerdir.”

Feynman sıradan bir yazar değil.. 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş bir teorik fizikçi.

Evet, yasa dediğimiz şeyler aslında tahminlerdir ve bu tahminler için kesin doğrular demek mümkün değildir.. Mesela yerçekimi yasasını alalım, kesin değildir, yanlış ya da doğru olması "aklen mümkün" bir tahmindir; kesin olan sadece nesnelerin “düşme”siyle ilgili gözlemimizdir.

Dolayısıyla, yerçekimi yasasının “mutlak doğru” olduğuna inanan kişi, “düşmenin nedeni”nin ne olduğunu bilmediğini düşünen eğitimsiz/tahsilsiz bir kişiden daha cahildir..

Ve bu “okumuş/eğitimli cehalet”, düz cehaletin aksine çok tehlikelidir.

Bu okumuş cehaletin Türk tarihindeki en parlak ya da sivri örneği, Selanikli Mustafa Atatürk.. Yarım yamalak okumuşluğunun, okumamışları (ya da farklı şeyler okumuşları) sırf şapka giymiyorlar diye astırma hakkını kendisine kazandırdığını düşünecek kadar “kafayı sıyırmıştı”.

Asılanların ardından okuttuğu laik fatiha ise "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" tekerlemesiydi. 

*

Evet, günümüzde sosyal bilimlerin konusunu teşkil eden "olay, olgu ve süreçler" farklı pekçok disiplin tarafından ele alınıyorsa da, kuramsal yaklaşımlardaki bütünselliğin önemi, pekçok düşünür ve bilim adamı tarafından gündeme getirilmiştir.

Hatta, sosyolojinin kurucuları, sosyal bilimlerin birbirinden ayrılıp bölümlere parçalanmasına karşı çıkmış bulunuyorlar.

Mesela Auguste Comte, toplumsal olayların temelde birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve sadece belirli bir kategori içinde yer alan olguların incelenmesiyle yetinmenin faydasız olacağını ileri sürmüştür. Aynı şekilde Marx da sosyal bilimlerin bir bütün olduğunu ısrarla savunmuştur. (Maurice Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, çev. Ünsal Oskay, 4. b., İstanbul: Bilgi Y., 1990, s. 20-21.)

Hegel de aynı görüşte.. Knutsen’in ifadesiyle, “Hegel, Comte ve diğerleri toplumun bölünemez olduğunu ve bundan dolayı toplum çalışmalarının bütüncül ve parçalanamaz olduğunu söylediler”. (Torbjon L. Knutsen, Uluslararası İlişkiler Teorisi Tarihi, çev. Mehmet Özay, İstanbul: Açılım Kitap, 2006, s. 201.)

Benzer şekilde Amerikalı tarihçi Frederick J. Turner de sosyal olayların bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirtmektedir. (Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 14.)

Aynı görüşü paylaşan C. Wright Mills ise, “sosyal bilim ‘dallarından’, şu ya da bu, birinde yetişmek ve gelişmek isteyen bir kimsenin, diğer ‘dallarda’ da kendisini yetiştirmesi; yani klasik geleneğe ait olan tüm alanlarda bilgili olması gerekli görülmeye başlamıştır” demektedir. (C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Ünal Oskay, Ankara: Kültür Bakanlığı Y., 1979, s. 216-219.)

Ona göre, “artık, hangi sosyal bilim dalı olursa olsun, hiçbir disiplinin kendi başına kapalı kutu gibi kalamıyacağı; bunun entelektüel yönden anlamlı birşey olamayacağı” bilim adamlarınca görülmeye başlamıştır. (s. 220.)

*

Sosyal olgunun parçalanmazlığının ve sosyal bilimlerin köken birliğinin hiçbir zaman ciddi bir kuşku konusu olmadığını belirten Duverger ise, uzmanlaşmış disiplinlerde görülen ufalanıp parçalanmaya karşı üç çözüm yolu teklif edildiğini belirtmektedir.

Bunlardan biri, Comte’un önerdiği şekilde “genel konularda uzmanlaşmış kimseler” yetiştirmektir.

İkincisi, disiplinler arası araştırmaların ve değişik dallardaki bilim adamları arasındaki düzenli temasların yaygınlaştırılmasıdır.

Üçüncüsü ise, genel çerçeve yerine geçecek ve genel bir kabul görecek bir doktrin kurulmasıdır.

Böyle bir doktrini henüz kimsenin kuramadığının altını çizen Duverger’ye göre, “bazı bakımlardan günümüzde sosyal bilimlerin bölünmesi sona ermekte, göreceli bir yeniden-birleşme aşamasına girilmiş bulunmaktadır”. (Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, s. 23-24.)

*

Hülasa, insanı fen bilimleri açısından ayrı, sosyal bilimler açısından ayrı değerlendirme konusu yaparak tanıyamayız..

Bu insandaki “bütünlüğü” göremememize, insanın “insan”lığını unutmamıza, onun “kendiliği”ni gözden kaçırmamıza, şahsiyetini yok saymamıza neden olur.

İnsanın cinsiyeti için de durum budur..

Cinsiyet olgusunu “fen bilimleri açısından cinsiyet”, “sosyal bilimler açısından cinsiyet” diye bölüp parçaladığımızda “hayatın bütünlüğünü” atlamış ve ıskalamış, Duverger'nin dikkat çektiği olgunun parçalanamazlığı gerçeğine kulak tıkamış oluruz.

Böylesi bir "yöntem arızası" bizi “daha bilgili” hale getirmez.. Cahilleştirir.. Ve usulsüzlük vusulsüzlüğü getirir.

Hele bir de “sosyal bilimler açısından cinsiyet”i “bireysel cinsiyet – toplumsal cinsiyet” ya da “toplumsal cinsiyet – siyasal cinsiyet – ekonomik cinsiyet – antropolojik cinsiyet” şeklindeki saçma ayrımların konusu haline getirirsek, ortada cinsiyet diye birşey kalmaz.

İnsan kalmaz.

*

İşte “toplumsal cinsiyet”ten söz eden akademikimsi hokkabaz şarlatan ve deccalî sapık illüzyonistlerin yapmak istedikleri şey tam da bu..

Böylesi bir “parçalanmış, parçalayıcı” bakış açısıyla insanın kişiliğini, şahsiyetini, cinsiyetini (kısaca insanlığını) parça parça edip yok etmeye, ortada erkek ve kadın, daha doğrusu “insan” bırakmamaya çalışıyorlar.

Uyan, ey insan!


DİNCİLİK (İSLAMCILIK) KARŞITLIĞI: "DİNSİZ DİNDARLIK, İSLAMSIZ MÜSLÜMANLIK" GÖZBAĞCILIĞI






Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, Makdîsî’nin “ana akımcı”lara yönelttiği şu eleştirilere yer veriyor:

Yine bazı İslami hareket müntesiplerinin davet metodu olarak Kuran’daki yumuşak olma, nazik davranma ve kolaylaştırma ile ilgili nasları dini radikalizm metodunu eleştirme sadedinde sürekli gündemde tutmaları el-Makdîsî’yi rahatsız etmektedir. Ona göre; bu kimseler söz konusu nasları yerli yerinde kullanmamakta, davet hususunda samimi davranmamakta ve bu konuyu tam manasıyla kavrayamamaktadır. El-Makdîsî’ye göre; söz konusu naslar davete ilk defa muhatap olan kimse için söz konusu olup bu yaklaşım tarzı başarısız olduktan sonra davetin üslubu da değişmek zorundadır. Oysa ona göre; günümüzdeki “tağuti” rejimler, her geçen gün insanların arasında küfrün ve bozgunculuğun artmasına ses çıkarmamakta ve hatta bunu tasdik etmektedir. Üstelik toplumu ıslah etmek isteyen davetçilere karşı baskı kurmakta ve onları istihbarat ve polis servisleriyle sürekli gözetim altında tutmaktadır. Yine onların beşer ürünü, şirk mahsulü yasalarına itiraz eden, onu inkâr edip ondan uzak (berî’) olduğunu deklare eden ve insanlara bu yasaların batıl olduğunu anlatan herkesi cezalandıracak kanun ve kararnameler çıkarmaktadırlar. Buna mukabil Allah’ın dinine savaş açan her bir kimseye de alan açmakta ve küfür ve fesatlarını yaymak için basın yayın organlarını onların hizmetine sunmaktadırlar. İşte bu gibi kimselere karşı yumuşak üslup benimsemek, onlara güzel sözler söylemek ve onlara ve düzenlerine dostluk göstermek caiz değildir. Hz. İbrahim’in yaptığı gibi onlardan ve işledikleri fiillerden berî’ olunduğunu deklare etmek gerekir. ... (El-Makdîsî, 1984, 27).

Makdîsî’nin yumuşaklık yanlılarına yönelttiği eleştiriler yanlış değil.

Bunların özelliği ayet ve hadîslerden işlerine gelenleri öne çıkarmaları, gelmeyenleri ise yok saymaları..

Mesela, Hz. Musa aleyhisselam’a verilen “Firavun’a yumuşak konuşma” emrini sürekli hatırlatırlar, fakat şu ayetleri görmezden gelirler:

“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara karşı sert davran! Onların varacağı yer Cehennem’dir, ve o ne kötü bir varış yeridir!” (Tevbe, 9/73)

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğu, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya akrabaları bile olsalar, Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelen kimselerle dostluk ediyor bulamazsın. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları tarafından bir ruhla desteklemiştir. Ve onları, içlerinde ebediyen kalıcı oldukları halde altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan.. İşte onlar Allah’ın hizbidir. Dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah’ın hizbi, gerçekten kurtuluşa erenlerdir.” (Mücadele, 58/22)

*

Çakmaktaş’ın yazısında şu ifadeler de yer alıyor:

Bazı kimseler el-Makdîsî’nin önerdiği metodu, İslam peygamberinin takip ettiği yola uymadığı için eleştirmişlerdir. Öyle ki peygamber, Mekke döneminde putların arasında on üç yıl boyunca yaşamış, zayıf olduğu bu dönemde putları kırmaya yeltenmemiştir. El-Makdîsî, bu görüşü ileri sürerek kendisine itiraz edenleri İslam dinini bilmemekle suçlamıştır. Ona göre; peygamberin on üç yıl boyunca kavmi arasında yaşaması günümüzde bazı davetçilerin yaptığı gibi tağuti yasalara karşı övgüyle bahsetmesi ve onlara saygı göstermesi anlamına gelmemektedir. Bilakis peygamber, kendisinin ve arkadaşlarının tağutun işlerinden ve ilahlarından berî’ olduğunu açıkça ilan etmiştir. Oysa günümüzdeki davetçilerin çoğunluğu batıl ehline karşı dalkavukluk yapmakta, onlara yumuşak davranmakta ve hatta onlara destek olup yardım etmektedirler. Artık mesele öyle bir hal almıştır ki, [kâfir ve münafıklarla] düşmanlık ve buğzun yerini vatanın ve milletin [sözde] selameti için omuz omuza iş birliği almıştır (El-Makdîsî, 1988, 137-138; a.mlf, 1984, 47-49).

Benzer şekilde Türkiye’de de “peygamberi üslub”tan filan bahseden sahtekârlara rastlıyoruz.

Peygamberî üsluptan anladıkları FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) tipi takiyye, “herkese mavi boncuk”çuluk ve ilkesizlik.

Peygamberî üslup adına herkesin önünde eğilip ellerini öpme..

Fakat bu Peygamberî üslup, farklı düşünen Müslümanlar söz konusu olduğunda buhar olup uçuyor.

Mesela Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde Kanal D’ye verdiği röportajında darbeci askerlere destek verirken Erbakan’la arasında tenafür (nefret ilişkisi) olduğunu söyleyebilmişti.

Herkese (Hristiyan’a, Yahudi’ye, Papa’ya, Demirel’e, Ecevit’e, İsrail’e, darbeci içtihatçı/müçtehit askerlere, Ecevit’e) karşı sevgi, hoşgörü, muhabbet fedailiği, bir tek Erbakan’a karşı nefret..

Madem muhabbet fedailiği adını verdiğiniz omurgasızlık ile herkese zeytin dalı uzatıyorsunuz, bari tutarlılık adına Erbakan’a da bir gramcık olsun hoşgörü gösterseydiniz ya..

Hayır, göstermezler..

Bu tür peygamberî üslup edebiyatçılarının işi gücü yalan ve çifte standart..

Kendilerine İslamî hakikatleri hatırlatanlara Vezüv Yanardağı gibi kin ve gayz püskürtürler.

*

Bu peygamberi üslup dolandırıcılığı ve çifte standardının salt FETÖ’ye özgü olduğu zannedilmesin.

Türkiye’de dindarlık, güzel ahlâk, irfan vs. edebiyatı yapan pekçok grupta aynı hastalık var..

Vatanın ve milletin selameti meselesine gelince..

Burada söz konusu olan daha çok birtakım imtiyazlı kesimlerin selameti ve kazanımlarının korunmasıdır.

Onların ayrıcalıkları söz konusu olduğunda olay vatanın ve milletin selameti “marka”sı altında pazarlanır.

Onların bu selamet sahtekârlığını yutmayanlar ise ihanetle suçlanırlar.

*

Çakmaktaş ayrıca şunları söylüyor:

Dini radikalizm; ana akım İslamcıları, din ile modern olan arasında sıkışıp kalmakla itham etmiş, onların sürekli bir kafa karışıklığı ile malul olduklarını iddia etmiştir. İhvan’ın pek çok meselede muğlak ve ikircikli (bize göre pragmatist) bir tutum sergilemesi çok sık eleştirilen mesele olarak dikkat çekmektedir. Dini radikalizm; İhvan özelinde yine ana akım İslamcıları, çoğulculuk, ötekine saygı ve düşünce özgürlüğü gibi konularda hâkim batılı paradigmaya teslim olmakla ve dinin bu konulardaki öğretilerini dikkate almamakla suçlamaktadır. İhvan’ın Mısır’daki Gayrimüslimlere yaklaşımının vatandaşlık hakları çerçevesinde olması, bu tutumunu vatan kardeşliği olarak tanımlanması da İhvan’ın el-velâ ve’l-berâ bağlamında eleştirilmesine neden olmuştur (El-Lecnetu’ş-Şer’iyye, ts., 36-44).

Vatandaşlık haklarından ve vatan kardeşliğinden söz etmek paradigma (kavramsal çerçeve, teorik zemin, düşüncenin üzerine bina edildiği temel varsayımlar) değişikliğine karşılık geliyor.

Dünyaya bakışınızı paradigmanız belirler. Düşüncenizin akışı kavramlarınızdan bağımsız olarak oluşamaz.

Mesela şu içinde yaşadığımız kâinata fizikçilerin vs. (kesin doğru olduklarının ispatlanması imkânsız olan) teorileri ve sadece belirli bir teorik model içinde anlam taşıyan kavramlarıyla bakarsanız bu evreni ve dünya hayatını müslümanca anlayıp değerlendirmeniz mümkün değildir.

Müslüman kalmak için bunların hepsini bir yana bırakıp “meleklere iman” ile düşünmeniz gerekir. Aksi takdirde farkında olmadan şirke düşmeniz mümkündür.. Fizikçi, geliştirdiği teorinin kesin doğru olduğunun söylenemeyeceğini bilerek yoluna devam ederken sen onun teorisini mutlak hakikat gibi kabul etme cehaleti sergileyip sözde bilimle aydınlanmış adam olduğunu zannedersin, fakat gerçekte, su katılmamış saf ve som budalasındır.

Bilim adamını peygamber, teorisini de vahiy yerine koymuş olursun.

Sosyal bilimler ve ideolojilerde de durum aynıdır. Kimin kavramlarıyla düşünüyorsan imanın ve itikadın odur.

*

Mesela Kur’an’da Allahu Teala bize ilk ayetlerde müminin, münafığın ve kâfirin tanımını yapar, onların özelliklerini anlatır.

Mümin müttekîdir, namazını kılar, zekâtını verir, Allahu Teala’nın indirdiği vahye ve ahirete inanır; münafık ise mümini gördüğü zaman kendisinin de iman etmiş olduğunu söyler, fakat kâfirlerle karşılaştığında “Ben onlarla kafa buluyorum” filan der; kâfir ise açıkça inkâr eder.

Dolayısıyla bir müslüman, topluma “Bu Türk, dolayısıyla dünyaya bedel bir ‘damarlardaki kan’ hazinesi (mesela 10 yıl kadar önce Mersin’de Özgecan diye bir kıza tecavüz edip öldüren Türkçü Türk, damarlarındaki kan dolayısıyla dünyaya bedel bir bulunmaz Hint kumaşıydı); şunlar Kürt, Çerkez, Laz, Boşnak, Arnavut, Roman, Çeçen, Abaza, bunların kimlikleri ve dilleri lüzumsuzluktur, hatta bölücülük anlamına gelir, şunlar ise filan ırktan, dolayısıyla onlardan hiç hayır gelmez” diye bakamaz, fertleri kavim ve kabilelerine göre değerli ya da değersiz göremez.

“Bir Türk dünyaya bedeldir” ve “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” türünden hurafe ve safsatalar, kendisine soyadı olarak (sanki gerçekten Türkler’in atasıymış gibi) Atatürk adını seçmiş Selanikli bir “vatandaş” söyledi diye “gökten inmiş kutsal ayet” muamelesi görme hakkı kazanamazlar.

Evet, bir müslüman, insanların iman bakımından hangi gruba girdiklerine odaklanır: Samimi mümin midir, fırıldak münafık mıdır, inkârcı kâfir midir?

Yine bir mümin topluma mesela bir solcu gibi “Bu burjuva, şu proleter, şu işbirlikçi, bu bizim sınıftan, şu başka sınıftan” diye bakmaz.. Zenginle fakir, işçi ile patron arasında ayrım yapmaz, fakat zengine sırf zengin diye düşman da olmaz.

Şayet böyle yaparsa artık müslümanca düşünmüyor demektir..

Aynı şekilde, bir kimse insanları iman noktasından değil de soyu sopu noktasından değerlendirmeye başladığı zaman o artık müslümanca düşünmeyi unutan ya da önemsemeyen bir “ırk tapınıcısı” haline gelmiş demektir.

*

İhvan-ı Müslimîn teşkilatının vatandaşlık söylemi de bir ölçüde aynı durumda.. Vatan putunu cilalayıp parlatmış oluyorlar.

Vatan kavramının da, vatandaşlığın da İslam açısından bir önemi yoktur.. Müslüman, duruma göre, Dünya’nın her tarafında yaşayabilir..

Vatan, senin İslam’ı hür ve bağımsız biçimde yaşayabildiğin yerdir.

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Kâbe ve çevresi kutsal (mukaddes ve mübarek) olduğu halde ashabını Habeşistan’a (Afrika’ya, Etiyopya’ya) gitmeye teşvik etmişti.

Daha sonra Medine İslam yurdu olunca onlar Medine’ye geldiler, yoksa hayatlarını Habeşistan’da sürdüreceklerdi.

Evet, İslam açısından (Batı’dan ithal) vatan kavramının bir önemi olmadığı gibi Müslümanlar'ın gayrimüslimlere yaklaşımları da laik (siyasal dinsiz) vatandaşlık kavramı etrafında şekillenemez.

Müslüman (dünya görüşü bağlamında) vatandan değil dâru’l-İslam’dan (İslam yurdundan) söz eder, gayrimüslim ise vatandaş değil zimmîdir, zimmet ehlidir, güvenlikleri garanti altına alınmış emanettirler.

Bir gayrimüslim sonradan senin izninle ülkene yerleşti diyelim, “vatandaş” değil diye, asıl vatanı burası değil diye daha az hakka sahip olmaz.

*

Devletlerin “vatandaşlık” vermesi ve vatandaşlıktan aforozu ile bu “vatan” kavramının içi iyice boşalmış durumda.. 

İstersen sen bu vatanda doğmuş ol, devlet seni vatandaşlıktan attığında, burası senin vatanın olmaktan çıkar mı?..

Çıkıyormuş.

Ne bu, süper lig takımına futbolcu mu alıyorsun, futbolcuyu kulüpten mi kovuyorsun?

Adamın ataları burada yaşamışsa, kendisi de burada doğup büyümüşse, burası onun vatanıdır, sen istersen vatandaşlıktan at..

Demek ki, “vatandaşlık” kavramının bizzat kendisi vatansız..

Laik (siyasal dinsiz) kavramların ekserisi böyle..

İçleri boş.

Çoğu safsata ve hurafe..

*

Son olarak şunu da belirtelim: Çakmaktaş'ın yaptığı "dinî radikalizm"-"ana akım İslamcılık" ayrımı da uygun değil..

Bu ayrım çerçevesinde dinî radikalizm, deyim yerindeyse "yan/tâlî akım İslamcılık" olmuş oluyor.

Dinî radikalizm tabiri gerçekte o akım mensubu olarak görülen kişilerin benimsedikleri bir adlandırma değil..

Bu kavram Batılı siyaset bilimci ve sosyologların icadı.. Bizimkiler onlardan alıyorlar.

İşte burada yine paradigma meselesine gelmiş oluyoruz.

Thomas Kuhn, Türkçe'ye Bilimsel Devrimlerin Yapısı adıyla çevrilen kitabında (The Structure of Scientific Revolutions) bilim alanında yaşanan köklü değişimlerin paradigma (teorik zemin, kavramsal çerçeve) değişikliği anlamına geldiğini söyler.

Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde önce bu paradigma sorununun üstesinden gelmek zorundadırlar.

Müslümanca düşünme, ancak İslam'ın (Kur'an ve Sünnet'e dayanan) kendi kavramları temel alınarak sağlanabilir.

*

Bir ülkede rejim değişikliği ve dönüşümü önce paradigma değişikliğiyle başlar.

Mesela Türkiye'de bu, Batı'dan ithal edilip kopyalanan vatan, vatanseverlik, (ırkçılık anlamında) milliyetçilik, millet hakimiyeti/egemenliği, inkılapçılık (devrimcilik), meşrutiyet, demokrasi, hürriyetçilik, ittihat (birleşme, birlik), ilerleme, kalkınma, müsavat/eşitlik, asrîlik (çağdaşlık) gibi moda kavramların İslamî kavramların yerini almasıyla başladı..

Bu süslü püslü, janjanlı, boyalı kavramlar, aşağılık duygusu ruhunun derinlerine işlemiş Osmanlı okumuşlarını büyüledi.

İslam'ın kendi kavramlarını devri geçmiş, önemsiz, sönük şeyler olarak görmeye başladılar.

Böylece ithal ve taklitçi Batıcılık ve Türkçülük akımları ortaya çıktı. (Batıcılık ve Türkçülüğün sentezi olan Atatürkçülük de doğal olarak tamamen taklit.. Selanikli'nin ilke ve devrimlerinde orijinal olan, kendi buluşu denilebilecek tek bir tane şey yok.. Mesela A4 kâğıdının ebadını belirleyen kişi Hitler'dir, onun böyle icatları var, Selanikli'de bu da yok. Batı'da ne varsa "Buraya uyar uymaz" demeden, ölçüp tartmadan, "sonradan görme" bir uygarlıkçılıkla aynen kopyalamaya çalışmış.. Şapkasına kadar.. Artık onda nasıl bir sihir, nasıl bir keramet gördüyse?.. Kral şapkanın üzerindeki uygarlık kostümünü herkes göremiyor, bunun için zeki olmak gerekiyor.. Ne şapkaymış ama, zekâ testi yanında hiç! Atatürkçülük ideolojisine göre bir Türk dünyaya, bir ecnebi şapkası bütün bir Türk milletine bedeldir!)

Meselelerin farkında olan âlimler ve bilgili müslümanlar İslam'ı savunmaya, herşeyin en güzelinin ve iyisinin (Allahu Teala'nın bildirmesiyle) İslam'da zaten var olduğunu, İslam dışı yolların uzun vaadede bu milleti çöküşe götüreceğini, toplumun tefessüh edeceğini, Osmanlı'da zaten yaşanmakta olan çürüme ve kokuşmanın kemale ereceğini  anlatmaya çalıştılar. 

Türkçü ve Batıcılar onları "gerici, mürtecî" diye adlandırdılar. Biraz daha ılımlı olanları ise İslamcı tabirini kullandılar.

Bu İslamcı adı onların üstüne yapıştı kaldı.

Aslında yanlış bir isimlendirme de değildi. Onlar İslamcıydılar, İslam taraftarıydılar.. 

Batı-cı ya da Türk-çü değildiler.

*

Evet, yukarıda da söylediğimiz gibi, bir ülkede rejim değişikliği ve dönüşümü önce paradigma değişikliğiyle başlar.

Batılılar ve yerli-milli işbirlikçileri/uzantıları bunu bildikleri için Müslümanlar'ın kendi kavramlarıyla düşünmelerinin önüne geçmeye çalışıyorlar.

Mesela dinci-dindar, İslamcı-müslüman ayrımı icat edip önümüze koyuyorlar.

İslam'da böylesi ayrımlar yok.

Mantıken de böylesi ayrımlar mümkün değildir.. 

Kinci olunmadan kindar, emekçi olunmadan emektar olunamaz.. Bunlar kinci olmadan kindar olma gibi bir imkânsızı nasılsa başarabiliyorlarmış.. Buna inanmamızı bekliyorlar.

Müslüman, tanım gereği İslamcıdır, İslam taraftarıdır.

Allahu Teala müslümanlar için sadece müslüman tabirini kullanmıyor, onlar için "Hizbullah" (Allah'ın fırkası/partisi/hizbi, Allah'ın taraftarları) nitelemesini de yapıyor. 

"Ben dindarım dinci değilim, müslümanım İslamcı değilim" diyen adam, (münafık bir sahtekâr değilse) küfrün dolmuşuna binmiş bir aptal demektir, ondan Müslümanlar'a hayır gelmez.

*

Kim kendi kavramlarını başkalarına kabul ettirebiliyorsa, o, hâkim konumda demektir.

Mesela bir işadamı bir şirket kurup birilerine "Sen genel müdürsün, sen sekretersin, sen hademesin" vs. diyebildiği, onları tanımlayabildiği için onlar karşısında güçlüdür.

Kendisine "Get lan, senin genel müdürün mü olacakmışım, hadi ordan!" diyen üzerinde ise hakimiyetinden söz edilemez.

Hakimiyet tanımlayabilmek ve tanımlarını başkalarına kabul ettirebilmekten ibarettir.

Devletler (devletleri temsil eden siyasetçi ve bürokratlar) "Sen vatandaşsın, sen değilsin, sen milletvekilisin, sen değilsin, o genel müdür sen danışmansın, falan bakan sen de tebaasın" filan diyebildikleri için insanlar üzerinde hakim konumdadırlar.

Hakimiyet, tanımlayabilmek ve tanımını kabul ettirebilmektir.

*

İdeolojiler ve dünya görüşleri için de durum aynıdır. Hangi taraf diğer tarafa kavramlarını kabul ettirebiliyorsa, o, galip demektir.

Türkiye'ye bu açıdan baktığımızda ülkemizde İslamî hareketin (zihniyet bakımından) neredeyse bitmekte olduğunu görüyoruz. 

Ortalık dinci değil dindar, İslamcı değil müslüman olduğunu söyleyen salaklarla dolu.

Bunlara Batılılar bir de "Siz de boş değlisiniz, sizin öyle bir irfanınız, öyle bir ahlâkınız, öyle bir tasavvufunuz var ki tadından yenmez.. İbn Arabî, Hallac-ı Mansur, 'Enel Hak', kem küm.. Aman ha onların kıymetini bilin" diyerek gaz verince afra tafralarından hiç geçilmiyor.

"Biz neymişiz be, Batılılar da bizim kıymetimizi biliyor.. Bir de şu Siyasal İslamcılar, cihatçılar, Şeriatçılar olmasa.. O zaman bütün dünya müslüman olacak ama işte bunlar İslam'ın adını kötüye çıkarıyorlar" diye maval okuyorlar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...