Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın, KADEM adlı
“şımarık AK Partili kadınlar korosu”nun medyadaki avukatı gibi kalem oynattığı
görülüyor.
Geçmişte
bu şımarık koroya destek vermek için İstanbul Sözleşmesi’ni savunma
yolunda az mürekkep harcamadı, az alın teri dökmedi.
Bu
koronun neşretmekte olduğu dergide, doç unvanlı bir haddini bilmez başörtülü
ilahiyatçı akademisyen, Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın Büyük
İslam İlmihali üzerinden İslam fıkhını (İslam hukukunu) hedef
almış durumda.
Doğal
olarak, bu densizlik tepki almış.
İsmail durur mu, söz konusu makalemsiyi aklayıp paklamak için bin dereden su
getirmeye koyulmuş.
*
İsmail’in yazısının başlığı şöyle: “Bu yazıyı bu deliden başka kimse yazmaz”.
Deli
dediği kendisi..
Öyle
dediğine bakmayın, o yazıyı deli olduğu için değil, uyanık bir tüccar olduğu
için yazıyor.
Biz
kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz.. Böyle bir yazıyı İsmail, yüksek
rakımlı tepelerden kulağına “İsmailciğim, bu konuda şöyle şöyle şeyler
yazsan iyi olacak” diye üfürülmeden yazmış olabilemez.. (KADEM’den sırtını o
tepelere dayamış birileri “İsmail beyciğim…” diyerek de aramış olabilirler,
aynı kapıya çıkıyor.)
Niçin
İsmail derseniz, birincisi kalemi kıvrak; bir gazete köşesinin dar sınırları
içinde deli gibi hızlı top koşturabiliyor, güzel paslar verebiliyor, göz
kamaştırıcı çalımlar atabiliyor, artistik vuruşlar yapabiliyor, zor
pozisyonlarda rakibin ayağından top kapabiliyor.. Rabbim yetenek deryasından
vermiş de vermiş.
İkincisi
de, bağlantıları, yaşı, duruşu, geçmişi, geçimi bu tür üfürmeler için onu ideal
isim yapıyor.
*
Delifişek İsmail’in yazısının ilk paragrafı şöyle:
“Linçlerden linç beğeneceğim, yerden yere
vurulacağım, birileri tarafından ehlisünnet dairesinin dışına
itileceğim, birileri tarafından dinden çıkartılacağım, ‘Zaten biz bunun
sapık olduğunu biliyorduk’ cümlelerinin havada uçuşacağı işbu yazıyı
yazmaya karar vermemin ‘delilik’ten başka izahı yok. Bir kere âşık olup,
‘pirimiz’ demişiz Yunus’a. Dolayısıyla ‘Ya ben öleyim mi söylemeyince’ demekten
gayrısı yazılmamış boynumuza.”
Görüldüğü
gibi, İsmail çalım atmayı çok iyi biliyor..
Önce
etrafına bir kale duvarı inşa ediyor, zırhlarını giyiyor.. Saldıracağı
kişilerin elindeki “linç, Ehl-i Sünnet’ten sapmayla ve dalaletle/sapıklıkla
suçlama” gibi silahları topluyor, onları silahsızlandırıyor.
Ardından
da yaptığının delilik olduğunu söyleyerek mağduriyet,
fedakârlık, hasbî delikanlılık, karşılıksız fedakârlık bayrağını göndere
çekiyor..
Sonra
da, dükkânının kapısına “Yunus’un Yeri” tabelasını törenle asıyor..
Ancak
bu delifişek, aşıklık sarhoşu değil, aşıklık ayığı.. Çok uyanık, çok ayık aşık.
Fakat
neye aşık olduğu hususu biraz kafa karıştırıyor.. KADEM’e mi aşık, KADEM’in Kadın
Araştırmaları Dergisi’ne mi, bu dergideki kadın araştırmalarına
mı, Büyük İslam İlmihali üzerinden İslam hukukuna
saldıran densiz doç.’un yazısına mı, onu kestirmek güç..
En
hoşu da Yunus gibi “Ya ben öleyim mi söylemeyince” diyor olması.
KADEM’in
avukatlığını yapmamasıyla, dergisindeki mesajlara ilan-ı aşk etmemesiyle ölmesi arasında nasıl bir ilişki var,
çözemedim.
*
Delifişek yazarın bu laubali paragrafını şu cümleler izliyor:
“Daha önce bir bağlamda söylemiş idim. Cümle şu: ‘Din,
kültür değildir ama kültürsüz din olmaz.’”
Birkaç
yüzyıldır kullanılan kültür kavramının yüzlerce tanımı var..
Din kültür müdür, değil midir meselesi, kültürü nasıl tanımladığınıza bağlı..
Öyle tanım vardır ki, o tanım çerçevesinde “Din, kültürdür” demek uygun
düşebilir.. Yine, belirli bir tanım çerçevesinde “Kültürsüz din olur” diyenler de
çıkabilir..
Her
neyse, bu bahsi geçelim, çok önemli değil.. Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Yani kabaca şudur. Din, bir ‘kültür’ önerisi ile
gelmez. Vahyin bir yöntem olarak hitap ettiği toplumun
kültürünün içinden konuşuyor olması, dinin bir kültür vazettiği anlamına
gelmez. Dinin ürettiği kültür, bu aşamanın bir sonucu olarak
ve insanlar eliyle ortaya konulur. ‘Din kültürü’nü birinci
elden oluşturanlarsa elbette vahyin pratize edicisi, öğreticisi
peygamberlerdir.”
Bu
lafların başı ile sonu farklı telden çalıyor.. Makam uyuşmazlığı var.
Bugün
kültür denilince aklımıza gelen anlam çerçevesinde düşünürsek, dinin kültür
vaz’ etmediğini söylemek mümkün değildir.
Mesela selamlaşma bir
kültür meselesidir ve din bunu vaz’ etmiş, nasıl selamlaşılacağını öğretmiştir.
Yemek
adabı bir
kültür meselesidir.. Din, yemekten önce ve sonra ellerini yıkamayı, yemeğe
besmele ile başlayıp hamd ile bitirmeyi, sağ elle ve önünden yemeyi vs.
öğretmiştir.. Bunların hepsi kültüre girer.. (Allah rahmet eylesin, yıllar
önce Mehmed Emin Er Hoca İslâm Dergisi’nin
merkez bürosuna gelmişti ve Esad Coşan Hoca’nın babasını ziyaret
etmek istediği için onu Hafız Halil Necati Efendi’nin evine
götürmüştüm.. Birlikte yemek yerken Mehmed Emin Er Hoca “Yemek sırasında üç
şey lâzımdır” demişti, “zikir, fikir, şükür. Zikir, yemeğe
besmeleyle başlamak; fikir Allah’ın yaratıp rızık olarak lutfettiği bu nimetler
üzerinde düşünmek, şükür ise yemekten sonra Allah’a hamdetmektir”.)
“Dinin
ürettiği kültür”den ve “din kültürü”nden söz ediyorsan, dinin kültür
vaz’ ettiğini kabul ediyorsun demektir.
Kılıçarslan’ın
sözleri için “sapıklık” demeyeceğim.. Fakat, zikirsizlik,
fikirsizlik/düşüncesizlik, kültürsüzlük ve mantıksızlık olduğunu
söylememe lütfen izin versin.
*
Kılıçarslan
bu girizgâhın ardından şunu söylüyor:
“Müslümanların dinin etrafında oluşturduğu kültür,
giderek dinin bizatihi içine de sızmış elbette zamanla. Bu,
kaçınılmaz bir süreç olarak böyle gelişmiş. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok.
Anlaşılmayacak taraf ise insanların ‘Benim kültürüm böyle’ demek yerine
‘Benim dinim böyle’ deme noktasına çok hızla gelmeleri olmuş. Eh, din,
kültüre tahakküm kurabilen bir kavram olduğu için insanlar ‘daha
güçlü olan’a meyletmiş. Aslını isterseniz bu bile oldukça anlaşılır bir
davranış. Onaylanmayacak ama anlaşılabilecek bir davranış.”
İsmail’in
bir “din sosyoloğu” edasıyla paraladığı bu edebiyat kendi karışık kafasının ürünüyse oturup akıl fukaralığı için ağlasa yeridir.
Yok,
bu fikir görünümlü zırvaları başka birileri kulağına fısıldadıysa, onu fena
“işletmişler”. (Süleyman Soylu’nun tabiriyle fena “keklemişler”.)
Eğer
insanlar (dinin aslına dahil olmayan) kültürü din olarak
sunabiliyorlarsa, “Benim kültürüm böyle” demeleri gerekirken “Benim
dinim böyle” demeye başlayabiliyorlarsa, bu, “kültürün dine tahakkümü”
olur, İsmail’in zannettiği gibi “dinin bir kavram olarak kültüre tahakkümü”
değil.
Eğer
din, bir kavram olarak kültür üzerinde tahakküm kurabilseydi, kültür, öyle
olmadığı halde kendisini din olarak gösteremezdi.
Görüldüğü
gibi, İsmail’in ne söylediğinden, ne yazdığından haberi yok.
Ancak,
onun böyle anlamsız ve saçma, gerçeklikle bağını koparmış bir din-kültür
ayrımı yapıyor olması sebepsiz değil.. Bu noktada, ne yaptığının gayet
iyi farkında..
Böylece,
gerçekte dinin bir parçası olan pratikler, kültür adı
altında dinin dışına itiliyor.
Din,
budanıyor.
*
Bu
noktadan sonra İsmail’in daha bir heyecan ve coşkuyla edebiyat paralamaya
başladığı görülüyor:
Delifişek yazar “Kültür ihtiyacı belirler” yerine “İhtiyaç kültürü
belirler” dese daha doğru birşey söylemiş olurdu.. Ama konumuz bu değil.
Görüldüğü
gibi, “Bugün fıkıh, tefsir, hadis, hatta akaid gibi temel
dini ilimlerin gelişim çizgisine baktığımızda bunların ‘kültürden bağımsız’
ilerlemediğini de görürüz derhal” diyor.
Bu, “Tavuk
mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” bahsi gibi anlamsız ve sonuç
üretmeyecek bir tartışma..
Fıkıh,
tefsir, hadîs, hatta akaid kültürden bağımsız olmuyor,
fakat kültür bunlardan bağımsız oluyor, öyle mi?
Bu
neyin kafası İsmail?
Ne
içtiysen KADEM’dekilere de söyle de onlar da içip mutlu olsunlar.
“Hadîsin
kültürden bağımsız olmaması” ne demektir İsmail?
Hadîsleri
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem söylememiş, kültür üretmiş öyle
mi?
Tamam, hadîs diye
rivayet edilen uydurmalar da var, fakat bütün hadîsler böyle mi?
Senin
yaklaşımına göre, “hadîs usulü”nün de “kültür bağımlı” olması
gerekiyor, ve böyle bir “hadîs usulü”nün, kültür-bağımlı olduğu için, uydurmaları baş tacı yapması, en azından dert etmemesi gerekirdi.
Halbuki, hadîs
usulü ilmi, senin o kültür dediğin şeye bu noktada savaş açmıştır.
Evet,
bazı ayetleri tefsir ederken, içinde yaşanılan zaman ve mekân, tarih ve
coğrafya bakışınızı etkileyebilir.. Fakat bu, çok az sayıda ayet için söz
konusu olur.
Ayrıca,
tarihin ve coğrafyanın etkisi tek yönlü olmaz..
Mesela, “varoluşa
yönelik bir küffar tehdidi altında yaşıyor” olmak, her tefsir
yazarının aynı “çıktı”yı üretmesine yol açmaz.
Böyle
bir durumda bazısı, kâfirlerle mücadele konulu ayetlere daha
fazla vurgu yapar, cihat kavramını öne çıkarırken, kimisi de
küffardan korkusundan ona yaranmak için bu tür kavramları sulandırmaya, “İslam
barış dinidir” diyerek işi geçiştirmeye çalışabilir.
Bir Elmalılı tefsiriyle Süleyman
Ateş tefsiri aynı mı?!
Öte yandan, farklı coğrafya ve devirlerde yazıldıkları halde birçok tefsirin birbirinin neredeyse kopyası ya da tekrarı olduğu görülüyor.
“Deniz
kenarındaki fakih”e gelelim.. İstanbul da sonuçta deniz kenarı, deniz
şehri.. Kırsal bölge değil.. İstanbul fakihleri ile diyelim ki Şam, Bağdat, Konya, Fergana, Delhi, Medine ve Mekke fakihleri arasındaki fark o kadar büyütülecek birşey midir?
Matüridiyye ve Eş'ariyye farklı coğrafya ve çağlarda neden birçok alim tarafından aynı şekilde benimsenmiştir?
Belirli bir tarih ve coğrafya belirli bir kültürü ve dolayısıyla o kültüre bağımlı din anlayışını üretiyorsa, niye aynı bölge ve devirlerde ayrı mezhepler, farklı anlayışlar, değişik görüşler ve eğilimler ortaya çıkmış, aralarında mücadele yaşanmıştır?
*
Konuya
devam edeceğiz inşaallah.. Delifişek yazarın turplarının büyükleri
heybede..
Yeni
Şafak gazetesinin Buckingham Sarayı'nda dünyaya gelip
büyümüş, sonra Türkiye'de yaşamaya karar vermiş bir şehirli gibi ahkâm kesen
kibar yazarı İsmail Kılıçarslan'ın
bugünkü (21 Ocak 2023 tarihli) yazısının başlığı şöyle: "Din dilinin yarasaları".
İsmail,
gazetedeki karalamalarına destek ya da tepki gelmemesinden şikâyetçi..
Yazılarının
muhataplarının "Türkiye’deki din dilini bu hale getiren bedeviler" olduğunu
söylüyor.
O
bedeviler, yazıda isimlerini görmeyince, “Oh, demek ki beni kastetmiyor”
diyorlarmış..
Böyle
diyor.. Bedevîlerin zihinlerini uzaktan okuyabilme gibi bir becerisi var.
Ancak,
bu bedevîlere sövüp saymaktan, küfretmekten artık yorulmuş, o yüzden şöyle
diyor:
"İmajları
dışında hiçbir şeyi önemsemeyen bu bedevilerin oluşturduğu bu leş atmosfer benim açımdan da
uzunca bir süre bir suskunluk biçimine dönüşsün istiyorum bu yazının
ardından."
Anlaşılan
bu bedevîler o eski bedevîlerden biraz farklı..
Dertleri
imaj..
Bunlar
modern bedevîler..
Modernleşmişler.. İmaj çağında
yaşadıklarının farkındalar. Çağı
yakalamışlar.
O
kadar yakalamışlar ki, tek dertleri imaj..
Başka da birşeyi önemsedikleri yok..
En
önemli dert imaj olunca insan ne yapar?..
Devir
neyi gerektiriyorsa onu yapar, yükselen
trendlerin peşine düşer gider..
Mesela Taliban gibi dünyaya şunu demez: "Bizi nasıl gördüğünüz umurumuzda bile
değil.. Biz, size kendimizi beğendirmek için Batılılaşacak, laikleşecek, sizi
taklit eden maymunlara dönüşecek, bunun için İslam'ı güncelleme maskaralıklarına
kalkışacak adamlar değiliz. Varsın sizin gözünüzdeki imajımız kötü olsun."
Evet,
bu Türkiye tipi bedevîlerin tek dertleri imajmış..
İsmail'in
kimleri kastettiğini tam anlayamasam da, tarifine uyan tiplerin kimler
olabileceği konusunda acizane bir fikrim var.
*
Adam
"din dili"nden bahsediyor
ve kullandığı dil bu: Bedevîler,
yarasalar, leş..
"Bu
bedeviler din dilini bir kakafoniye, bir
çöplüğe, bir cızırtıya çevirdiler" diyor.
Bu
dili kullanıyorsan, "din dili" edebiyatı yapmayacaksın, yok
illa da yapacaksan, o zaman bedevîler,
yarasalar, leş, kakafoni, çöplük gibi kelimelerden uzak duracaksın.
Sana "lan" diye
hitap edene komiklik olsun diye "Lan
deme lan!" demen anlayışla karşılanabilir de, bunu ne yaptığının
ve nasıl konuştuğunun farkında olmadan söylüyorsan, bir de arkasından "Biraz medeniyet öğren leş bedevi, dilini düzelt lütfen lan yarasa!" diye nezaket dersi veriyorsan, durumun pek iyi değil
demektir.
"Din
dili" konulu bir yazıdaki üslup bu mu olmalıdır?!.
*
İsmail
efendi yazısında basmakalıp bir ezberi tekrarlamaktan, çiğnenmekten yorulmuş
bir sakızı devreye koymaktan da geri kalmamış.
Şöyle
diyor:
"Herkesin sadece cevaplarla yetindiği, dahası
herkesin herkese sadece cevapları aktardığı bu vasatta sorgulamanın, soru sorabiliyor olmanın cevabın kendisinden çok daha
önemli olduğunu düşünüyorum."
Bunu
ilk düşünen İsmail değil..
Daha
doğrusu, paraladığı edebiyat, düşünmekten değil, birilerinin yaldızlı fakat içi
boş tekerlemelerini papağan gibi düşünmeden tekrarlamaktan kaynaklanıyor.
Önemli
olan cevaptır, soru değil.. Cevabı olmayan sorular sormak da, cevap
beklemeden sorularla ukalalık yapmak da, vaktini boşa geçirmek
istemeyen insanların zaman ayırabileceği şeyler değil.
Bu,
bilgisizlikle malul ukalalık anlamına
gelir.
Bazen
de bu soru sorma tutkusunun ardındaki gaye sadece kafa karıştırmaktır.
Ya
da, muhatabın cevap veremeyip küçük
düşmesini sağlama dürtüsüdür.
Yani
asıl saik kötü niyettir.
İnsanların
anlayamayacağı sözler söylemek ve konulara girmek nasıl fitne çıkarmak demekse,
cevaplanamayacak soruları gündeme getirmek de esas itibariyle fitnecilik ve
bozgunculuktur.
Hz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem çok soru sormayı niçin men etmiştir,
düşünmek gerekir.
Akıllı
insan ancak gerektiği zaman soru sorar. Ve cevap verebilecek kişiye.. Hikmet
(her işi yerli yerince yapma hasleti) bunu gerektirir.
Soruyu
herkes sorar da, cevap vermek, hele de doğru cevap vermek, herkesin harcı
değildir..
Sınava
giren öğrenciler, "Ya hocam, herkes cevap yazıyor, asıl mesele soru
sormak, ben kâğıda sadece soru yazsam olur mu?" diyebilmeyi gerçekten çok
isterlerdi.
*
İsmail
efendi, Muhammed Yazıcı diye birini de imdadına çağırmış, ondan alıntı yapmış..
Varlığından
onun yazısıyla haberdar olduğum bu şahıs genç bir hoca..
Arkadaşlarıyla
gerçekleştirdiği faaliyetler bana bir zamanların Darulhikme'sini hatırlattı..
Üslubu
da Mustafa İslamoğlu'nu..
İsmail
şöyle diyor:
Kendisini övünce düşmanı artacağını bildiğim için
övmeden, dümdüz anayım adını. Muhammed Yazıcı hoca, bence önemli tespitler
içeren bir dizi tweet attı. Her harfine katıldığım bu tespitleri kayda geçirmek
isterim: “Bazı cemaatler, sosyal medyada fişleme ve linçleme işi gören
paralı/imanlı fanatik trol üretim merkezine döndü. Öyle bir karanlığa
büründüler ki yarasalar sardı ruhlarını. Işıktan kaçıyorlar, dünyanın renklerini göremiyor, sadece ‘hocalarından’ duyduklarıyla yön
belirliyorlar. Çok acı. Öyle bir karanlık
mağara ki bu, nerede yarasa
varsa hepsini içine çekiyor ve barındırıyor. O çevre içinde yetişenler de kulağıyla/hocalarından işittikleriyle yön
bulan, gözleri kör birer yarasaya dönüyor. Çoğu küçük yarasa türünün
gözleri küçük ve pek gelişmemiştir. Görme keskinliği zayıftır ama hiçbir türü
kör değildir. Yarasaların çoğu mezofik görme sahibidir yani düşük düzeyde ışığı
algılayabilirler. Halbuki diğer memeliler renkleri görmelerini sağlayan fotopik
görme yetisine sahiptirler. Adam hem kör
hem sağır hem zeka kusurlu ama inanılmaz özgüven sahibi.
Kendi dışındaki
hiçbir düşüncenin haklı olabileceği ihtimaline tahammülü yok.”
Demek
ki, İsmail'in aradığı nezih din dili bu..
İmdi,
birilerini eleştiriyorsan, dürüst insana yakışan, mertçe isim vermektir.
Madem
onlar kör yarasa denilecek kadar
aşağılık adamlar, cemaatleri karanlık
mağara kovukları, o zaman milletin bunlardan sakınması ve şerlerinden emin
olması için doğrudan isim ver, "Sizin bu yaptıklarınız yanlış!" de!.
Zekâ
kusurlu olduklarını düşünüyorsan, sözlerinden örnekler ver, kafalarının
çalışmadığını belgele!..
Yapılan
hata, sahiplenilerek uluorta yapıldığına göre, isimlerini uluorta söylersin,
herkes de kimin haklı olduğunu görür.
Ortaya öyle belirsiz iddialar atarak kaçamak güreşmek, kaçıp yarasa gibi mağaraya
gizlenmek; haklı olduğuna inanan insanların yapabileceği bir seviyesizlik
değildir.
Eğer
yaptığın hakaretleri muhataplarının hakettiğini düşünüyorsan, örnek verirsin, "Senin
şu sözün tam da yarasalık" diye "sorgulanmaya, test edilmeye" açık bir ifade
kullanırsın.
Böyle "test edilmesi, yanlışlanması"
mümkün olmayan, totolojik doğruluğa sahip kaypak ifadeler kullanma
kurnazlığına tenezzül etmezsin.
*
Muhammed
efendide açık konuşmayı sağlayacak yürek de, dürüstlük de, mertlik de, ahlâkî
hassasiyet de, açıkça tartışmaya girecek ilmî yeterlilik de yok, öyle
anlaşılıyor.
Sözlerinin
çerçevelediği profil, tipik bir hinoğlu hin Mustafa İslamoğlu kopyası
gibi duruyor..
Böyle
gölgelerle savaşacak ki, sıkıştığında kıvırabilsin, ya da "Benim sizi
kastettiğimi nerden biliyorsunuz, suizanda bulunmayın, lüzumsuz alınganlık
yapmayın!" diyebilsin.
Kastettiği
kişiler gerçekten yanlış şeyler yapıyor olabilirler, bilemem, fakat kendisinin
sosyal medyada sergilediği bu tavır, çok çirkin.
Hatta,
durumu tasvir için çirkin kelimesi yetersiz kalıyor.
Asıl
derdi de, "Niye o hocalarınızın peşinden gidiyorsunuz, bakın ben de
hocayım, biraz da benim peşime takılın" mesajını dolaylı olarak vermekten
ibaret gibi görünüyor.
Üslubu,
tarzı ve şikâyetçi olup yakındığı şey, akla bunu getiriyor.
Böylesi
"adam toplama meraklısı" tipler yola hep bu türden edebiyat dozu
yüksek, ilmî değeri sıfır, muhtevası hakaretlerden ibaret ağlak ağıtlarla
çıkarlar.
Soyadında “Türk” kelimesi geçtiği için, “Atatürk niçin kâfir oldu?” kıvamında bir soru, fakat bu “Şen-Türk”ü tanımadığımız için biraz sakil duruyor.
Ancak, yarım Kemalist yazar için bu Erem Şentürk’ün, Atatürk kadar önemli biri olduğu anlaşılıyor.
Onun şahsında bir zihniyeti, resmî ideolojiyi (devlet/devletçilik dinini) savunma ve müslümanlara da “yutturma” misyonu için “kurşun” kaleminin ucunu sivriltmiş.
Yazısına şöyle başlamış:
Ne yazık ki bizim Erem Şentürk, durup dururken, öyle ortada hiçbir neden yokken, gül gibi dininden oldu. Üzüldüm mü? Elbette çok üzüldüm. Birinin durup dururken gül gibi dininden olması her zaman çok üzer beni.
Çünkü Erem, affedilmez bir hata yaptı ve giydiği şort yüzünden sözlü tacize uğrayan bir kız üzerinden tam tamına şöyle bir tweet attı: “Kadınların kıyafetlerine karışan erkeklere ‘SANA NE LAN’ demek yetmez. Bir sapık sürüsü var. ‘Sen başını örttün, sen şort giydin, sen niye çarşaflısın, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar. Bunları aynı hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım.”
Görüldüğü gibi, Erem Şentürk adlı şahıs, salt başörtüsü düşmanları için hiçbir zaman “Bunları hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım” dememişken, diyemezken, evet salt başörtüsü düşmanları için asla bunu söyleyemeyecekken, hiç alâkası yokken işin içine başörtüsünü de dahil ederek müstehcenlik karşıtlarına kin ve nefret kusuyor.
*
Evet, medyaya bir şortlu kız meselesinin yansıdığını, bunun etrafında gürültü koparıldığını biliyorum.. Sadece haber başlıklarından.. Ayrıntıları okumuş değilim..
Ancak, şunu da biliyorum ki, “Sen şort giydin, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar” şeklindeki bir ifadede yer alan “taciz” suçlamasının sınırı belirsiz.
Çünkü, böylesi bir ifade, “Kadınlar istedikleri yerde istedikleri gibi giyinsinler, aksi yönde uyarıda bulunmak tacizdir” demek anlamına gelir.
*
Seyfi Say’ın “Geçmiş Zaman Olur ki…” başlıklı yazı dizisini yıllar önce okumuştum.
Bir tarikatın/cemaatin zihniyet olarak nasıl laikleştirildiğini anlatıyordu.
Kimden akıl ya da talimat aldılarsa bir parti kurmuşlar ve “Önce ahlâk ve maneviyat, millî ve manevî değerlere bağlılık” demeleri gerekirken, sanki üstlerine vazifeymiş ve memlekette bir bu eksikmiş gibi mini etek özgürlükçüğünü “dava” olarak benimsemeye başlamışlardı.
Böylece, sinsi ya da kurnazca bir taktikle, mini etek avukatlığı yapılıyordu. Eskilerin istifham-ı inkârî dedikleri bir soru sorma biçimiydi bu. Sözün açıklanan kısmı, güya akla takılan bir soruydu, “gizlenen kısmı” ise, mini etek müdafaasıydı. Dolaylı olarak, “Mini etek giymek ne herhangi bir kimsenin hakkına tecavüzdür, ne de herhangi bir kimseye zarar verir” deniliyordu. Başka hususlarda “herşeyi bilen” ve hiç kimseye kulak asmayan bu “çok bilmiş”ler, nedense mesele mini etek olunca birden bire ilkokul çocuğu saflığı tadında “saftirik” sorular yöneltiyorlardı.
Bu “edepsizlik avukatlığı”na karşı şunları yazmıştım:
“Hukukun amacı adalettir ve bir ‘hukuk düzeni’nin şunları sağlaması beklenir: Barış, güvenlik, eşitlik, özgürlük…. Ahlâka aykırı (edep dışı) kıyafetler giyenlerle giymeyenlerin aynı mekânı eşit bir şekilde paylaşmaları ve edebe riayet edenlerden, edepsizlerin farklılığına tahammül etmelerinin istenmesi doğru olabilir mi?! Başörtüsü baskıcı bir rejimde yasak olabilir, fakat ne temel hak ve hürriyetler açısından mahzurludur ne da ahlâka aykırıdır. Buna karşılık mesela mini eteğin ahlâksızca olmadığını savunacak insan sayısı azdır. Farklılıklara ancak hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde tahammül edilebilir. ‘Bir arada yaşamak’ da ancak hukuk ve ahlâk ekseninde mümkün olabilir. ‘Bir arada yaşama’nın bizzat kendisi, hukukun ve ahlâkın çiğnenmesi pahasına savunulacak bir değer değildir. Farkların bir ‘ortak paydası’ olması gerekir; payda farklı olamaz. Mesela (yakınlarda yapılmış olan NATO zirvesinde olduğu gibi) ‘Farkların Ahengi’ diye bir müzik seçkisi yapıldığında ortak payda sanat değeridir. Toplumsal alanda da farklar kabullenilebilir, ama ‘hukuk ve ahlâk’ ortak paydasında buluşmak zorunludur. O halde savunulması gereken bizzat hukuk ve ahlâk olmalıdır. Günümüzde birileri ahlâktan bahsetmeyi neredeyse ‘ayıp’ saymaktalar. Böyleleri ahlâkı, ahlâksızlıkları ‘hoş görme’ye indirgiyorlar. Onlar bizi hukuksuzluk ve ahlâksızlık ortak paydasında ‘bir arada yaşamaya’ davet ediyor. Fakat böylesi bir ‘bir arada yaşama’ya ‘toplumsal yaşam’ denemez, ‘hayvansal yaşam’ denir. ‘Alenen hayasızca hareket’ bütün hukuk sistemlerinde suçtur. Mini etek de bu kapsama girer.”
Evet, Seyfi Say’ın satırları böyle..
“Hayır, mini etek, kısa don kadınlar için hayasızlık değildir, hatta donsuzluk da hayasızlık değildir” diyenlere diyeceğimiz bir şey yok.
İstiyorlarsa bunu savunabilirler, ancak, işin içine “din”i de katarsanız, din istismarı yaparsanız, işte orada size “Dur bakalım!” denilir.
Kılıçarslan için de aynı şey geçerli.
*
Yeni Şafak yazarı yazısını şöyle sürdürüyor:
Erem bu tweeti atınca artık tiksinerek “dindarlık mafyası” dediğim mafya sıvadı kolları; ne müşriklik, ne mürtetlik, ne kâfirlik, ne münafıklık bıraktılar Erem’de. Halbuki Erem’in dediği şey çok zayıf kalmış. Ben onu biraz daha ileri götürmek istiyorum ki bu “dindarlık mafyası” ile aramda hiçbir bağ olmadığı anlaşılsın. Aha da söylüyorum: “Ulan, sen kim köpek oluyorsun da sokakta kıyafetini beğenmediğin bir kadının ya da erkeğin elle ya da sözle taciz edilmesini gak-guk ederek normalleştirmeye çalışıyorsun? Akıl hastası Kamalistlerin başörtüsüne yaptığı şeyi, akıl hastası bir muhafazakâr, şortlu bir kıza yaptığında değişen nedir?”
Vatandaş tiksiniyormuş..
Hayır, kadınların şortlu halinden tiksinmiyor.. Tiksindiği başka birşey..
Ve de, birilerine “mafya” etiketini yapıştırıyor.
Hızını alamayıp köpek de diyor.
Kurnaz ya, işin içine “elle taciz“i de katarak verdiği gak-guk tepkiyi normalleştirmeye çalışıyor.
Elle taciz, kadının şort giymesinden daha kötüdür, kimse de bunu İslam adına savunmaz, savunamaz.
Kemalistlere akıl hastası diyerek sövme rüşvet-i kelâmı, müptezellik ve müstehcenliğin yayılmasından rahatsız olanlara köpek diye hakaret edilmesi hakkını da kimseye kazandırmaz.
*
Yazının devamında bu şahıs, işi Allahu Teala’nın ayetlerini küçümsemeye kadar vardırıyor:
Hemen de cevap hazır: “Ama başörtüsü Allah’ın emri.” Hah. Çok yaşa yahu. Cidden bilmiyordum bunu. Hatırlattığın çok iyi oldu.
Bu yazar, neyle alay ettiğinin farkında mı?
Muhtemelen farkında.. Sözünü ettiği Kemalistler gibi “akıl hastası” değil..
Acaba şu ayet-i kerimeleri de cidden bilmiyor mu:
Onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunmakta olduğu zaman, inkâr edenlerin yüzlerinde hoşnudsuzluk sezersin (anlarsın). Nerede ise kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar! De ki: “Size bundan daha kötüsünü bildireyim mi? Ateş! Allah onu, inkâr edenlere va’d etmiştir. Ve (o,) ne kötü varılacak yerdir!” (Hac, 22/72)
İnkâr edenler ise dediler ki: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve onda ma’nâsız sözler söyleyin (gürültü yapın), belki üstün gelirsiniz!” (Fussılet, 41/26)
Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman da, sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi kibirli bir kimse olarak yüz çevirir. İşte onu (pek) elemli bir azâb ile müjdele! (Lokman, 31/7)
Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. (Enbiya, 21/2)
(O kimse), kendisine okunan Allah’ın âyetlerini dinler, sonra da sanki hiç onları duymamış gibi, büyüklük taslayarak (inkârında) direnir. İşte onu, (pek) elemli bir azâb ile müjdele! Çünki (o), âyetlerimizden bir şey öğrendiği zaman, onları alaya alır. İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır! (Casiye, 45/8-9)
Yoksa gerçekten onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hattâ onlar yolca daha sapıktırlar. (Furkan, 25/44)
*
Yazar laflarını şöyle sürdürüyor:
Bak açık söyleyeyim. Kız babasıyım. Kızım o esnada ne giyiyor olursa olsun biri kızımın kıyafeti üzerinden ona saldıracak, onu taciz edecek olursa elimden ne gelirse yaparım. Ve şimdi de şunu açık söyleyeyim: Parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da.
Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.
Evet, parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da, bunda şüphe yok. Fakat (sözü edilen tacizden neyin kast edildiğini bilmiyorsam da), şunu biliyorum ki, ikisinin durumu aynı değil.
Bir başörtülü kıza “Başını açacaksın!” demekle, şortlu kıza “Evladım, bu kıyafet uygun değil” demek aynı şey değildir. Ancak, böylesi bir uyarı da, çoklarına göre taciz kapsamına girer.
*
Mevcut yasalar çerçevesinde bir şortlu kıza belki en fazla böyle bir uyarıda bulunabilirsiniz. Daha fazlasını söyleyemezsiniz.
Ancak, bu bile, sözlü taciz, hürriyeti kısıtlama, özel hayata müdahale vs. olarak yorumlanabilir, yorumlayanlar çıkar.
Mevcut “lastikli” kanınlar çerçevesinde durum bu..
Ancak, “insan yapısı kanunlar“ın yürürlükte olduğu (yani bazı insanların diğerlerine rablik tasladığı) hiçbir yerde yasalar hiçbir zaman tam olarak uygulanmaz.
Büyük balıklar yasaların ağlarını delip geçerler.
*
Bakın şimdi, Sedat Peker bir sürü suç duyurusunda bulunuyor, harekete geçen savcı var mı?
Çünkü, işin ucu imtiyazlı zümreye (en büyük hasletleri “kendini ve ayrıcalıklarını severlik” anlamına gelen bir vatanseverlik olan birinci sınıf vatandaşlara) dayanıyor.
Gümrüklerde uyuşturucu yakalanıyor, fakat o uyuşturucuların teslim edileceği adreslerde oturan kalantor vatanseverler hakkında yapılan birşey yok.
Çünkü, yasalar karşısında herkes eşitse de, bazıları daha eşit.
Aynı şekilde, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülükten nehy etme) hususunda da herkes eşit konumda değildir.
*
Benim gibi biri aşikâre olarak ortaya çıkıp yalvarırcasına emr-i maruf yapsa da okkanın altına gidebilir, kendisini parçalamak isteyen akbabalar derhal saldırabilir, fakat öyleleri de vardır ki, “dokunulmazlık” imtiyazına sahiptir. İşte öyle biri bir şortlu karşısında emr-i marufun yanı sıra nehy-i münker de yapabilir, ve kimsenin eli ona uzanamayabilir.
Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur (ki bu hadîsi İmam Nevevî, özel önem verdiği kırk hadîs arasına almıştır):
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”
Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.
İmdi, bu soytarının, şayet İslam’ı ve imanı zerre kadar önemsiyorsa, bu sözlerinden derhal tevbe etmesi gerekir.
Ve, tevbesinin gereği olarak da bunu aynı şekilde gazete sütunundan yapması icap eder.
Çünkü, aşikâre günahın tevbesi aşikâre, gizli günahın tevbesi de gizli olur. (İnsanın, Allahu Teala’nın örttüğü günahını açması da ayrıca günahtır.)
*
Yazarın yukarıya aldığımız ifadeleri, ancak, muhataplarının kâfir olması durumunda caiz olur.
Yani burada açık bir tekfir var.
Ancak, mevcut hadise çerçevesinde ortada muhataplarının küfürle suçlanmasını gerektirecek bir delil yok.
Adam, muhataplarına karşı herhangi bir delil getirmiyor, getiremiyor, bütün delili, daha doğrusu demagoji, mugalata ve safsatası “Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan” demekten ibaret.
Kendin söylüyorsun, onların dininden değilsin.
Onların dini ne peki?
Kemalizm mi, Hristiyanlık mı, Yahudilik mi?
Buyrun işte, Yeni Şafak/Salak gazetesinin ve yandaşların hal-i pür melali..
Beş para etmez ciğeri..
*
Evet, müslümanlara, İslam dininden olanlara, şortlu bir kızın şortuna olan derin sevgi ve saygısından dolayı “Ben sizin dininizden değilim” diyen Kırmızı Pantolonlu’ya, “Tamam, İslam dini bizim gibilerde kalsın, o kızın şortu da senin olsun, bayrak olarak kullan” deyip yazıyı burada kesebiliriz, fakat kesmeyelim.
Sözlerinin devamı şöyle:
Erem’e yaptığınız “başörtüsü kullanmakla şort giymeyi eşitliyor” numarasının da bayat, pis bir numara olduğunu biliyorum. Çünkü Erem, başörtüsü kullanmakla şort giymenin aynı şeyler olduğunu söylemediği gibi onları asla eşitlemiyor da. Sadece o yalın gerçeği gözümüzün içine sokuyor: “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?”
İmam Nevevî’nin Kırk Hadîs kitabına almış bulunduğu hadîs-i şerîfi yukarıda aktarmıştık.
İmdi, o hadîs çerçevesinde bu “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?” şeklindeki külhanbeyi fetvası neye karşılık gelir?
İmanın en zayıfı bile, sokaktaki müstehcen ve müptezel giyime karşı buğz olacakken, nehy-i münker yapmak yerine nehy-i maruf tavrı sergileyen, müptezellere değil de müptezelliğe tepki gösterenlere bu hayvanî üslupla saldıran bir sahte buldoga ne demek gerekir?
Kendisi zaten müslümanlara “Ben sizin dininizden değilim” diyor. Bizim birşey söylememize gerek var mı?
*
Müslümanlara, onların dininden olmadığını haykıran yazar, yazısının devamında “Bektaşî” makamından imanlı gazel okumaya başlıyor:
Bu “sana ne” kısmında biraz duralım. Ortalama bir Müslüman, kadınlara ve erkeklere mahsus tesettür kurallarının Allah tarafından koyulduğunu, Müslümanların buna uygun giyinmeleri gerektiğini bilir. Buna uygun şekilde giyinmeyen ve Müslüman olduğundan emin olduğu insanlara da tek bir şey yapabilir: “Allah’ın bu hususlardaki emirlerini hatırlatıp insanları tesettüre uygun giyinmeye teşvik etmek.”
Görüldüğü gibi yazar, Bektaşî gibi “namaza yaklaşmama” havalarında..
Hadîs-i şerîfin “elle düzeltme” faslının (yani imanın en kuvvetlisinin) karşısında.
Müslümanlara “Müslüman olarak sizin konuşmaya hiç hakkınız yok!” dese olmayacak..
O yüzden lutfedip teşvik hürriyeti bağışlıyor.
Büyük bir alicenaplıkla bize, tesettür kurallarının Allah tarafından konulduğuna inanma hakkı tanıyor.
*
Ancak, bu arada, müslümanlara tebliğ, davet ve emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker konusunda hadlerini bilmeleri için talimat da veriyor (yani misyonunu/görevini yerine getiriyor).
Buna göre, İslam’ın emirlerini anlatmak için önce karşımızdaki kişinin müslüman olduğundan emin olacağız.
Türk’e Türk propagandası kabilinden müslümana müslümanlık tebliğ edeceğiz.
Kişi müslüman değilse, ya da müslüman olduğundan emin değilsek, her haltı yemesini hakkı bileceğiz.
Elle düzeltmeyi geçtik, dil ile bile müdahale etmeyeceğiz. Hatta, buğz da etmeyeceğiz.
Tam aksine, müslüman olmayanların her haltı yeme hürriyetlerini (yukarıya aldığımız hadîs-i şerif mucibince) önemsemeyen müslümanlara “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden, ne yaptığından, ne ettiğinden?” diyerek saldıracağız.
Yani elimiz ve dilimiz, müslümanlara karşı keskin olacak.. Kızların kısa şortları, donları karşısında ise saygı duruşunda bulunacağız.
*
Yazar, buraya kadar “derin devlet dini“nin amentü esaslarının kolonlarını diktikten sonra inşaatın çatı faslına geçiyor:
Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da… Sadece emri bil maruf yapabilir. Tesettürün önemini, güzelliğini, faziletlerini anlatabilir. Tesettüre girme kampanyaları düzenleyebilir. Sokakta şortuyla dolaşan birine bırakın fiziki ya da sözlü tacizde bulunmayı, göz ucuyla dahi bakamaz, öf bile diyemez.
Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürkçülük dinini korumak için çalışan MİT’i, ve MİT’in [doğrudan veya vatandaş ayağından ihbarda bulunan elemanları vasıtasıyla yaptığı] bilgilendirmesi ile harekete geçen savcıları ve hâkimleri, kurum amirleri bulunduğunu biliyoruz.
Ancak, bu memlekette, bize İslam’ı ne kadar ve nasıl benimseyeceğimizi “içeriden” öğreten, suret-i haktan gelerek insanları aldatan böylesi yazarlar da var.
*
İmdi, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletiymiş..
Söz konusu ifade Anayasa’da yer alıyor. Fakat aynı anayasada Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik olduğu vurgusu da var diye kimse, Türkiye’de gerçek ve tam bir demokrasi bulunduğunu savunmuyor.
Evet, Türkiye Cumhuriyeti tam demokratik devlet değildir. Hukuk devleti olma vasfı ise, demokratikliği kadar bile yoktur.
Mesela, konu şorttan açılmışken şu şapka yasasına bakalım..
Şapka yasası gerçekte hâlâ (en azından kâğıt üstünde) yürürlükte.. Bu ülkede Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına kanun olma imkânı tanınmaz, fakat Atatürk’ün saf ve som zulüm ve zorbalık olan uygulamaları, devrim adı verilen cinayetleri hâlâ yasa olarak kâğıt üstünde yürürlüktedir.
İmdi, geçmişte Mustafa Kemal için de güzellemeler yapmış olan bu yazardan Atatürk için de bir yazı kaleme almasını ve şöyle demesini bekliyor olabilirsiniz:
“Sana neydi lan milletin sokakta ne giydiğinden? Şapka giymiyor diye insanları taciz etmek bir tarafa nasıl asabildin, öldürebildin?. Senin çağdaşlığın buysa, senin insanlığın buysa, senin ideolojin buysa, senin vatanseverliğin buysa, senin ne mutlu Türklüğün buysa benim hiç biriyle ilgim yok.”
Evet, bu şahıstan böylesi bir yazı bekliyor olabilirsiniz. Fakat o, bunu yazmaz, Ata’sının izinde “Türk olduğum için özür dilemeyeceğim” filan diyerek ırkçılık yapar.
Ve sizden, müslüman olduğunuz için özür dilemenizi bekler.
*
Evet, söz konusu yazar, “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da” diyerek resmî ideolojinin ve rejimin yandaş medyadaki bekçiliğini yapıyor.
İzni yok, bunu kabul ediyoruz, fakat hakkı da yoktur diyebilmek için, mevcut kanunların saf ve pür haliyle “hak” olduğunu kabul etmek gerekir.
Peki, mevcut yasaların “hak” olduğunu kabul etmek, İslam’a göre ne anlama gelir?
*
Bu tür şahıslar nezdinde (Türk olması hasebiyle) İmam Matüridî’nin sözleri ayet ve hadîslerden daha kıymetli olabildiği için, ondan örnek verelim. TDV İslam Ansiklopedisi‘nde aktarıldığı gibi, İmam, kendi zamanındaki yönetimler için adil diyen kişinin, zulme adalet demiş olacağı için küfre düşeceğini söylemiştir:
Ancak zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat belirtmesi (Burhâneddin el-Buhârî, V, 577), Ebü’l-Kāsım el-Kâ‘bî’yi zalim devlet adamlarıyla ilişki içinde olduğu için kınaması (Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 452) devrin siyaset ve devlet adamlarıyla münasebetlerinin iyi olmadığını göstermektedir.
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a. de şunları yazmış bulunuyor:
“Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zalime âdil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zalimlere âdil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.
İmam Ebu Mansur Matüridî şöyle demiştir: Zamanımızın sultanı (devlet başkanı) âdildir diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür.
Adalet, cüz’î (parça buçuk kabilinden) bir meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur.”
(Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 159-60.)
TDV İslam Ansiklopedisi‘nde bir başka maddede şu ifade de yer alıyor:
… zalim bir devlet reisine âdil demek küfür sözü kabul edilmiştir. Zira devlet reisinin yaptığı zalimane icraat adaletli gösterilmek suretiyle İslâm’ın haram kıldığı zulmün dolaylı biçimde helâl telakki edildiği sonucuna varılmıştır
Bunu ben demiyorum, İmam Matüridî diyor, Kılıçarslan gitsin İmam Matüridî’nin ruhuyla hesaplaşsın.
*
Ne yazık ki bu putperestlik cenneti ülkede müslümanın İslam’ı (kamusal alanda) tam olarak anlatma izni yoktur, ve bu hak ona, camide bile tanınmamaktadır.
Mesela Diyanet, Casiye Suresi’nin 18’nci ayetini bir cuma hutbesinde okusun da görelim.
Okuyamaz, okutmazlar!
Bizim gibi kıyıda köşede fısıltı kabilinden birkaç kişiye söyleyebilenlere de (bazen açık, bazen örtülü biçimde) neler yapıldığını, ne kumpaslar kurulduğunu da kaç kişiye anlatabilirsiniz?
*
Kılıçarslan'ın yazısını okumaya devam edelim:
“Vatandaşlık bağı bakımından şort giymeyi seçmekle başörtüsü kullanmayı seçmek aslında eşit bir şeydir” diyeyim de iyice atın beni Allah’ın dininden. Ama ben bunu söylemiş olayım. Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil. Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de. Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın. Şartlar böyleyken, durum buyken, Erem’in de benim de söylediğim açıkken bizi kâfir olmakla, münafık olmakla, müşrik olmakla suçlayamazsın. Erem’in de ne dediği açık, benim de… Erem’in de kim olduğu belli, benim de..
Seni bu halinle dinden atmaya gerek yok. Müslümanlara “Sizin dininizden değilim” diyerek kendin atmış durumdasın.
Tevbe edersen iyi olur, fakat sendeki kibir buna müsaade eder mi, bilmem.
*
Bu şahıs, “Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil” diyor.
Bunu biliyoruz.
Ancak, şunu diyoruz:
Kurallar ne benim kurallarım olsun, ne senin!
Kurallar, millete bir put, bir tanrı olarak dayatılan Atatürk’ün kuralları da olmasın!
Kendilerini Atatürkçülük dininin kutsal mabedinin koruyucuları olarak gören MİT’çiler gibi kanunla korunan (kanunla dokunulmazlık kazandırılan) imtiyazlı grupların kuralları da olmasın!..
Allahu Teala’nın koyduğu kurallar olsun!
Allahu Teala müslimiyle gayrimüslimiyle herkesin rabbidir ve onun kuralları (Şeriat’ı) herkes için en iyisidir.
*
Evet, yazar, bir derin devlet görevlisi üslubuyla şöyle parmak sallıyor:
Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de.
Gerçekten, bu güçsüz halimle kimsenin şortuna karışıp başıma bela almak istemem.. Şort, yazarın olsun, alsın hayrını görsün..
Düzenperestlik ve rejim avukatlığı yapmasını da anlarım.
Fakat, bunu, İslam’ı tahrif ederek yapmaya hakkı yok.
Ayrıca, demokratik olmayan bir devleti demokratik, hukuk devleti olamamış bir devleti de hukuk devleti gibi yutturmaya çalışmasın.
*
Kanun devleti olmak başka birşey, hukuk devleti olmak ise başka birşeydir.
Müslümanın hukuk anlayışı, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde, Fatiha Suresi’nin açıklarken anlattığı anlayıştır:
Sözlü ve yazılı İslami eserlerde hürriyet, kişi haklarına sahip olmaktır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, haklarına başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. [Orijinali: “Lisanı İslâm’da hürriyyet, hukukuna malikiyyet diye tarif olunur, (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir.”]
Hakların (hukukun) aslı ise, Allah’ın koymuş olduğudur. Bundan dolayı her hangi bir kişi Allah’ın koyduğu hukuku, kendi rızası olmaksızın, başka bir insanın yaptığı diğer bir hukuk ile değiştirmeye, bozmaya veya tasarrufta bulunmaya mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri (görev ve sorumlulukları) yalnız hakkın gereği için değil, şunun bunun heves ve isteğine tabidir. [Orijinali: “Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhidir. Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahi olan hukuku kendi rızası munzam olmaksızın diğer bir vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa, o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. “Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahzı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.”]
Bundan dolayı Allahü Teala’yı tanımayan kimsede, haklarına (hukukuna) sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allahü Teala’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kâfil olma, yalnız Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluk ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da Allah vergisi nimetlerden olan hayat ve kazanılan nimetlerden olan imandır. (Binaenaleyh Hak Tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manasına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmini hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.)
Evet, hukuk, işte budur!
Yazarın sözünü ettiği hukuk ise Allahu Teala’dan başkasının kulu ve kölesi haline gelmekten ibarettir.
İslam’ı olduğu gibi benimseyen, hristiyan ve yahudilerin dinlerini bozdukları gibi bozmayan, laikleştirmeyen müslümanlar, hukuk adı altında bu hukuksuzluğa zorlanıyorlar, zulüm görüyorlar.
Kılıçarslan gibiler ise bu şirk ve kölelikdüzenini (İslam açısından böyle) hukuk diye yutturmaya çalışıyorlar.
*
Yazarın bir başka fetvası:
Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın.
Bu da doğru.. Öküzlük bunların tekelinde, başkasıyla paylaşmazlar.
Öküzlükleri bizi ilgilendirmiyor, fakat “meşru” kelimesi bizin için önemli.
Meşru, kelime anlamı itibariyle “Şeriat‘e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uygun olan” demektir. Aynı kökten türemiş kelimelerdir.
Şeriat’e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uyan, öküzlük yapmış olmaz. Şeriat’e uymamak ise, (İslam’a göre) öküzlüğün (hayvanlığın) ta kendisidir.
Yazarın burada meşru diye nitelendirdiği şey ise, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın dile getirdiği “Allahu Teala’dan başkasına kul ve köle olma” keyfiyetinden ibaret.
*
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini izah sadedinde dile getirdiği şu hakikatler ise, günümüzde pekçok müşriğin/puutperestin kendisini müslüman zannettiğini veya öyle gösterdiğini ortaya koymaktadır:
… Burada iman ile şirki, önce biri inanca (itikada, akaide), biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem (hüküm veren) ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar (gönüllü olmasalar bile) inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.
Evet, gönüllü biçimde itaat ederseniz muhakkak müşrik/putperest olursunuz. Önümüzdeki sayısız örnekte olduğu gibi.
*
Gönülsüz itaat de amelî şirkten/müşriklikten/putperestlikten kurtulmuş değildir.
Bugünün sorunu şu: Boğazına, hatta alnına kadar şirke batmış olan bir sürü menfaatperest, kendi bu amelî şirkini/putperestliğini herkesin “doğru müslümanlık” kabul etmesini istiyor.
Böylece, amelî şirklerini itikadî şirke dönüştürüyor, başkalarını da zihniyet bakımından müşrikleştirmeye uğraşıyorlar. “Hüküm biraz Allah’ın olsun, biraz da tağutun” demeye getiriyorlar.
Hz. Ömer’in, “İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” sözü gerçekleşiyor.
*
Kılıçarslan'ın yazısındaki saçmalıklar bunlarla sınırlı değil, fakat sözü çok uzattık.
Ona cevap vermeye değmez diye düşünüyor olabilirsiniz.. Onun için değil, üçüncü kişiler için yazıyoruz.