Sivas Kongresi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sivas Kongresi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İNGİLİZLER'İN SİYASAL DOLANDIRICI ATATÜRK İLE VAHİDEDDİN’E YAPTIKLARI "OYUN İÇİNDE OYUN"

 





Milne Hattı (En soldaki kesik çizgiler)




"Mandacılık maskeli tavşana kaç, sözde istiklalci tazıya tut" alavere dalaveresi.. Rauf Bey'in önerisini fırsat bilmişmiş.. Rauf Orbay'a o öneriyi yaptıran kimdi ki!.. Tiyatro.. Maksat dostlar alışverişte görsün, Osmanlı Devleti ile antlaşma yapma işi karambole gelsin, M. Kemal "paralel devlet" için zaman kazansın





Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi’nin 1952 yılında yayınlamaya başladığı bir dergi var: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi.

İsminden anlaşılacağı gibi, savaş tarihi belgelerini yayınlıyor. Dergi sayılarının baskısı Ankara’da Genkur. Baş. Basımevi’nde yapılmış.

Eylül 1952’de yayınlanan birinci sayısı İstiklal Harbi belgelerini içeriyor.

Doğal olarak belgeler Osmanlıca, fakat asıllarına ilaveten latinize edilmiş halleri de yayınlanmış bulunuyor.

“Vesika No. 1” başlığı altında yayınlanan 30 Nisan 1919 tarihli belge, Sadrazamlık (Başbakanlık) makamına imza için arz edilmek üzere hazırlanmış.. Mustafa Kemal Paşa’nın “Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişliğine tayin olunduğu” belirtiliyor. 

Emri altına (taht-ı emrine) verilen Üçüncü ve Onbeşinci Kolordular mıntıkaları olarak ise şu şehirler sıralanıyor: Sivas, Van, Trabzon, Erzurum ve Samsun.

*

Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın imzasını taşıyan “3 No.lu vesika” ise bir hafta sonraya ait, 7 Mayıs 1919 tarihini taşıyor.

Metni biraz uzun.

Belgede yer alan ilk cümlede, Mustafa Kemal’in tayininin Padişah tarafından onaylanmış olduğu belirtiliyor.

Adam Anadolu'ya vatan aşkı ve hürriyet sevdasıyla etkisiz yetkisiz, kimsiz kimsesiz, parasız pulsuz kaçak göçek gitmiş değil.. Padişah'ın onayıyla hükümet görevlisi olarak gidiyor.

İkinci cümle daha bir dikkate şayan:

“Ancak işbu müfettişlikteki vezaif-i âlileri (yüce görevleri), yalnız askerî olmayıp müfettişliğin ihtiva eylediği (içerdiği) mıntıka dahilinde aynı zamanda da mülkîdir.”

Vazife sahası oldukça geniş: Van, Erzurum, Samsun, Sivas ve Trabzon.

Yetikisi ise “genel valilik” ya da “süper valilikve komutanlık anlamına geliyor.

Çünkü vazifesinin aynı zamanda mülkî olması, sadece subayların değil, vali, mutasarrıf ve kaymakamların da amiri haline gelmesi demek.

Söz konusu mıntıkada istediği komutan, vali ve kaymakamları görevden alabilir, başka görevlere atayabilir. İstediğini vali ve kaymakam yapabilir.

Belgede şu ifade de yer alıyor: “Müfettişliğin verdiği talimatı Kolordu Kumandanlıkları aynen tatbik edeceklerdir.”

Aynen tatbik.. İtiraz hakları yok.. Ali kıran baş kesen gönderiyorlar.

*

Bir başka önemli husus, bu ikinci belgede müfettişliğin (yani Selanikli Atatürk'ün) yetki alanına Erzincan ile Canik’in de dahil olduğunun belirtilmiş olması.

Ayrıca, sözü edilen mıntıkalar dışında kalan Diyarbakır, Bitlis, Mamuretülaziz (Elazığ, Malatya, Adıyaman, Tunceli), Ankara ve Kastamonu vilayetleri ile buralardaki kolordu kumandanlıklarının da “Müfettişliğin ifa-yı vazife sırasında re’sen vaki olacak müracaatlarını nazar-ı dikkate alacakları” belirtiliyor.

Körün istediği bir göz, Allah vermiş 12 göz.. 

Yani “fiilen” bu vilayetlerdeki mülkî ve askerî erkân da Mustafa Kemal’in emrine veriliyor. 

Van’dan Ankara ve Kastamonu’ya kadar uzanan havalide “Anadolu genel valisi” haline getirilmiş durumda.

Bilahare 12, 13 ve 14 no.lu vesikalar ile bu beldelere Kayseri ile Maraş da ekleniyor.

Anlaşıldığı kadarıyla ilk atama emrini yazarken unutmuşlar, sonra akıllarına gelmiş (ya da getirilmiş), eklemişler.

*

“Vesika No.: 11” başlıklı belge ise 13 Mayıs tarihli.. M. Kemal’in Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) sunduğu dilekçesinden oluşuyor.

Atamasının yapılmasının üzerinden sadece altı gün geçmiş ve o, Osmanlı Hükümeti'nden şu taleplerde bulunuyor:

Bir: Kendisine en az iki binek otomobili verilmesi.

Sözde basit bir müfettiş, fakat havası Mısır sultanında bile yok.

İki: Maiyetindeki subaylar ile (geride kalan) aileleri için gereken paranın elden ödenmesi ("Bilfiil" tabirini kullanıyor).

Selanikli, söz konusu paranın verilmesinden üç gün sonra Anadolu’ya hareket edeceğini belirtiyor. (Vatandaş para konusunda hassas.. Nitekim Hindistan-Pakistan-Afganistan Müslümanları'nın sonraki süreçte "hilafetin savunulması" için göndereceği paranın üstüne resmen yatacaktır.)

Para o gün ödenmiş olmalı ki, üç gün sonra, yani 16 Mayıs’ta Bandırma Vapuru ile yola çıkacaktır.

Otomobiller de temin edilecek, Anadolu’da iki otomobille istediği yerde gezip tozması mümkün olacaktır.. Nazik mabadı at sırtında rahatsızlık çekmemelidir. (En az iki tane otomobili bulunmalı; n'olur n'olmaz, bakarsın birisi bozulur, yedeği hazır tutulmalı.)

Nitekim 27 Aralık 1919’da Ankara’ya da bu iki otomobille gitmiş durumda.

Padişah’ın bile emri altında otomobil yok, faytonla idare ediyor, fakat buna iki otomobil veriliyor.

Alem buysa kral kesinlikle Selanikli Mustafa Atatürk'tü.

*

“Vesika No.: 15”, 21 Mayıs tarihini taşıyor.. Selanikli’nin Samsun’a varışından iki gün sonrası.

Belgede, İngilizler’in Karadeniz Ordusu Kumandanı General Milne’nin Harbiye Nezareti’ne gönderdiği 19 Mayıs tarihli yazının tercümesi yer alıyor.

Tarih ilginç.. 19 Mayıs..

İngilizler Selanikli’ye gerekli vizeyi verip Samsun’a çıkmasını sağlamışlar, oraya varır varmaz da başka makamdan türkü “çığırmaya” başlamışlar.

Milne, gönderdiği yazıda şunu diyor:

“Dokuzuncu Ordu’nun bir teşkilat icabı olarak lağv edildiği (organizasyon gereği varlığına son verildiği) anlaşılmışken Dokuzuncu Ordu Kıtaatına (kıtalarına) bir müfettiş-i umumî (genel denetçi) ve [varlığına son verilmiş olması gereken] Dokuzuncu Ordu için dahi bir erkan-ı harbiye reisi (kurmay başkanı) ile büyük bir erkan-ı harbiye heyetinin (kurmay topluluğunun) neden dolayı Sivas’a izam olunduğunun (gönderildiğinin) anlaşılamadığını …

“Bu zabitânın (subayların) ne gibi vezaif (görevler) ifa edeceğinin … izah buyurulmasını istirham eylerim.”

*

Olayın başlangıcı şöyle: 

İngilizler, Karadeniz’deki karışıklıkları (müslüman-hristiyan çatışmasını) öne sürerek Osmanlı Hükümeti’nden bölgeye müdahale etmesini istemiş, aksi takdirde kendilerinin müdahale edeceğini bildirmişlerdi. (Selanikli'nin sonradan Falih Rıfkı Atay'a söyleyeceğine göre, "ültimatom" vermişlerdi.)

O günlerde ne yapacağını bilemez halde kıvranan Padişah Vahideddin de bu krizi bir fırsata çevirmek istemiş, güvendiği yaveri M. Kemal’i Anadolu’yu derleyip toparlaması için görevlendirmiş bulunuyordu. 

O yüzden müfettişlik yetkileri (eski sadrazam Mareşal İzzet Paşa'nın dikkat çektiği gibi, tarihte görülmemiş biçimde) çok geniş tutulmuş, Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede hem askerî hem de mülkî erkana hükmetme mevkiine getirilmişti. 

Bir tür Anadolu genel valisi ya da padişah vekili/naibi yapılmıştı.

Ayrıca maiyetine oldukça kalabalık bir ekip verilmişti. Sayıları 30’a yaklaşıyordu.

İngilizler, Anadolu’ya görevli gönderilmesini kendileri istemiş oldukları için vize konusunda sorun çıkarmayacaklardı. İngilizler’e oyun oynamaya çalışan Vahideddin’in hesabı buydu.

Bilmediği ise şuydu: Aslında İngilizler M. Kemal ile kendisine oyun oynuyorlardı. Vahideddin’in, taleplerini bir fırsata çevirmek isteyeceğinin farkındaydılar..

Ona verdikleri ültimatom, aslında oltanın ucundaki yemdi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, İstanbul’da geçirdiği (Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından iki hafta sonra 13 Kasım 1918'de başlayıp 16 Mayıs 1919'da biten) altı aylık sürenin ilk iki ayında İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yaparak İngilizler’le anlaşmış durumdaydı. 

Birlikte, Selanikli’nin Anadolu’da bir “paralel devlet” kurması için gereken yol haritasını hazırlamış bulunuyorlardı. (Ki, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında, “milli mücadelenin başarısının İngilizler’in bu yönde karar almasının eseri olduğunu” açıklayacaktı.)

İngilizler İstanbul’da işe yarar kim varsa tutuklayıp Malta’ya sürgün ederken (Ki bunlar arasında Selanikli’nin en yakın arkadaşı durumundaki üç kişi de vardı: Rauf Orbay, Fethi Okyar, İsmail Canbolat) Selanikli’ye hiç dokunmamışlar, hatta 1919’un Şubat ayı başında İstanbul’a gelen General Allenby, Osmanlı Hükümeti’ne (o sırada iki buçuk ayı aşkın süredir İstanbul’da bulunan) Selanikli’nin Altıncı Ordu Komutanlığına atanması tavsiyesinde bulunmuştu. 

Yani tabiri caizse “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” kabilinden Osmanlı Hükümeti’ne işmarda bulunuyor, “İlerde Anadolu’ya gizli görevle adam göndermek isterseniz kolay vize vereceğimiz biri var” bilinçaltı mesajını iletiyordu.

Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a çıkmasıyla birlikte İngiliz komplosunun (gizli planının) ilk aşaması tamamlanmış bulunuyordu.

Ancak, Selanikli’nin, “paralel devlet” kurmak için yetkisini ve meşruiyetini, Osmanlı Devleti’nin resmî görevlendirmesine değil, kuracağı bir millet meclisinden ("Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" illüzyonu çerçevesinde) alacağı yetkiye dayandırması gerekiyordu. 

Bunun için de önce askerlik görevinden istifa etmesi şarttı.

Fakat bunu durduk yere yapamazdı.. O takdirde Anadolu'da etkisiz ve yetkisiz bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa durumuna düşerdi..

İstifasına bir meşruiyet (meşrutiyet değil) ve mazlumiyet kılıfı gerekiyordu.

*

İşte General Milne’nin tam da 19 Mayıs günü pişmiş aşa su katma gibi görünen adımı atmasının ardındaki etken buydu..

Selanikli'nin istikbal ağacının büyümesi için gereken suyu ve gübreyi alelacele yetiştirmiş durumdaydı.

Selanikli, sözde İngiliz baskısından bunalan Osmanlı Hükümeti’ni rahatlatmak için askerlik görevinden istifa etmek zorunda kalan bir mazlum haline getirilecek, Anadolu’daki askerî ve mülkî erkân da “İngiliz keferesinin canı cehenneme, bizim açımızdan değişen bir şey yok, M. Kemal Paşa, Osmanlı Devleti’ni, saltanat ve hilafeti kurtarmak için çalışmaya devam ettikçe biz onun arkasındayız” diyecekti.

Usta tiyatrocu Selanikli de, "Padişah efendimiz"li, "İslam"lı, "saltanat ve hilafet"li vird-i zebanından asla vazgeçmeyecekti.

Ancak, Selanikli’nin ("paralel devlet"in zeminini oluşturacak) bir meclis toplamak için zamana ihtiyacı vardı.. O yüzden, İzmir’e çıkarma yapmış olan Yunan’ın Anadolu içlerine yürümesinin engellenmesi, Selanikli'nin sadece nutuk atarak vatan kurtarmaya çalışacağı bir ortamın oluşturulması gerekiyordu.

Gerekeni yine General Milne yapacak, 1919 yılının Haziran ayı sonlarında (yani Selanikli'nin Samsuna'a çıkışından bir ay sonra) Yunan’ı durduracak, sonraki aylarda da bu bekleyişi kendi adını taşıyan Milne Hattı ile resmiyete dökecekti.

Yunan, General Milne tarafından, (Mustafa Kemal hesabına) İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamak ve ot yolmakla görevlendirilmiş bulunuyordu. 

(Yunan'ın sonradan Anadolu içlerine yürüyüp Eskişehir'i de işgal ederek Polatlı'ya kadar gelmesi, Yunanistan'da Almanya yanlısı eski kral Konstantin'in tekrar tahta oturması ve İngiliz yanlısı Venizelos'un başbakanlık koltuğunu kaybetmesi yüzünden oldu. Yoksa Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması'nın bir benzeri Yunanistan'la da yapılır ve muhtemelen Batı Trakya ile 12 Adalar gibi İzmir de Yunan'a bırakılabilirdi. Nitekim Misak-ı Millî'ye dahil olduğu halde Halep Fransızlar'a bırakılmıştı.)

*

Fakat bir sorun daha vardı..

İngilizler ile müttefiki Fransızlar ve İtlalyanlar, Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubu durumundaki Almanya ve Bulgaristan ile birer barış antlaşmasını çoktan imzalamış bulunuyorlardı. 

Osmanlı ile de bir barış antlaşması yapılması gerekiyordu. 

Fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler’in taraf olduğu bir barış antlaşmasını Osmanlı Devleti ile değil, M. Kemal’in kuracağı “paralel devlet” ile yapmak istiyordu.

Bunun için de M. Kemal’e zaman kazandırılması gerekiyordu.

Lord Curzon bunun için bütün beceri ve yeteneklerini devreye koydu, Osmanlı ile antlaşma imzalanması meselesinde sürekli ipe un serdi, müzakereleri daima sabote etti, bu arada bir Amerikan mandası meselesi ortaya atıp Sivas Kongresi’nde ABD’ye bu yönde bir talepte bulunulması kararı çıkarttırmayı da ihmal etmedi.

Böylece barış görüşmeleri bir süre için daha yattı.

ABD’nin Wilson Prensipleri’ne aykırı olan böylesi bir manda teklifini kabul etmesinin o günkü şartlarda mümkün olmadığını aklı başında herkes biliyordu. Fakat maksat üzüm yemek değil, Osmanlı Devleti’ni döverek öldürmek için M. Kemal’e zaman kazandırmaktı.

İngilizler ile Mustafa Kemal'in saz ekibi bile bile lades diyor, Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti de eli böğründe çaresiz vaziyette kıvranıyor, olan biteni şaşkın bir biçimde seyrediyordu. 

*

M. Kemal TBMM’yi kurup ipleri eline aldıktan sonra Lord Curzon, niyeti Osmanlı ile barış yapmak olmadığı için, Sevr’de saçmasapan ve kabulü mümkün olmayan şartlar içeren bir antlaşma taslağını Osmanlı’ya dayatmaya kalkıştı.. 

Nitekim bu antlaşmayı Padişah Vahideddin onaylamadı.. Onaylayıp onaylamaması zaten İngilizler’in umurunda değildi.

Maksat hasıl olmuş, sorun çözülmüş, (İnönü’nün açıklamış bulunduğu "İngiliz kararı" doğrultusunda) Selanikli’nin zaferi garantiye alınmıştı.. 

Selanikli ile yapılacak her antlaşma, Sevr’le kıyaslandığında mutlak bir zafer gibi görünecekti.

Nitekim Lozan’da Misak-ı Millî delik deşik edildiği, Batı Trakya, Kuzey Suriye, Kuzey Irak ve Batum elden çıkarıldığı halde, bu antlaşma millete büyük bir zafermiş gibi sunuldu.

 

SÖZDE MİLLÎ MÜCADELE, ÖZDE İNGİLİZÎ MÜCADELE.. SÖZDE YEDİ DÜVELDEN KURTULUŞ SAVAŞI, ÖZDE OSMANLI'DAN KURTULUŞ KATAKULLİSİ

 








UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI - 5

 

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde, Lozan Antlaşması görüşmelerinde İngiltere’yi temsil eden Lord Curzon’un, yeğeni İngiliz Yarbayı Alfred Rawlinson vasıtasıyla Kâzım Karabekir’e yaptığı teklif ve telkinler üzerinde durmuştuk. 

Karabekir teklifler için olumsuz cevap veriyor.

Şunu diyor:

“Türk milleti Sivas Kongresi'nde kararını vermiştir. Hiç kimsenin bunu değiştirmeye selâhiyeti yoktur.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 42.)

Kararı veren, millet.. Ve kimsenin bunu değiştirme yetkisi yok.

Sen öyle san..

Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’le anlaşmış, ve söz konusu teklifleri “zaferden sonra yapılacaklar” diye daha Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e anlatmış olduğundan haberi yok.

Demek ki, karar verici, "millet" değil.

Selanikli..

Ve Selanikli'nin kararları (milletten sakladığı, sadece "emir kulu" hempalarına açıkladığı kararları), İngiliz'in kararlarıyla mutlu bir tesadüf sonucu birebir örtüşüyor.

Ve Karabekir'in bundan haberi yok.

Nasıl olsun ki?!.. Kimseye (millete) söylenmemesi kaydıyla açıklamış..

Selanikli için Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarının, millete verilen sözlerin, edilen yeminlerin hiçbir değerinin bulunmadığını Karabekir bilmiyor.

Öğrendiğinde herşey için artık çok geç olacaktır.

*

Peki Sivas Kongresi kararları nelerdi?

İlk madde, Osmanlı Devleti’nin bölünmez bir bütün olduğunu söylüyor.

Ayrıca Türklük-Türkçülük diye bir ırkçılık davası da yok, İslam birliği ve kardeşliği var.

Okuyalım:

“Osmanlı Devleti ile itilaf Devletleri arasında yapılan Ateşkes Anlaşması’nın [Mondros Mütarekesi] imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasında çok büyük bir İslâm çoğunluğunun bulunduğu Osmanlı ülkesinin parçaları birbirinden ve Osmanlı topluluğundan parçalanamaz ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür. Bu ülkede yaşayan bütün Müslüman halklar, birbirine karşılıklı hürmet ve fedakârlık duygularıyla dolu, birbirlerinin ırkî ve sosyal haklarına saygılı, yaşadıkları muhitin şartlarına tam olarak riayetkâr öz kardeştirler.”

Birinci madde (sadeleştirilmiş haliyle) bu.

Gelelim ikinci maddeye:

“Osmanlı toplumunun bütünlüğü, millî istiklalimizin sağlanması, Hilâfet ve Saltanat yüce makamının dokunulmazlığı için Kuvâ-yi milliye’yi (millî güçleri) etkili ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır.”

Demek ki millî iradenin, millet hakimiyetinin yöneldiği hedef, hilafet ve saltanat yüce makamının korunmasıymış.

Evet, Erzurum Kongresi’nde alınan kararların bir sonucu olarak Sivas Kongresi’nde bir araya gelen millet temsilcilerinin millet adına (millî iradeyi temsilen) aldıkları karar bu: Hilafet ve saltanat yüce makamının dokunulmazlığı.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün kafasındaki karar (gizli gündem) ise, Erzurum Kongresi’nde hempalarına kimseye söylenmemesi kaydıyla açıkladığı, Lord Curzon’un da yeğeni vasıtasıyla Karabekir’e yaptığı teklif: Osmanlı Devleti’nin tarihe gömülmesi.

Görünüşe göre orkestra şefi Lord Curzon, Selanikli ise baş kemancı..

*

Sivas Kongresi kararlarının beşincisi, ikincisinin tekid ve teyidi kabul edilebilir:

“Osmanlı Hükûmeti bir dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, Hilafet ve Saltanat makamı ile vatan ve milletin dokunulmazlığını ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir ve kararlar alınmıştır.”

Altıncı madde ise, “çağdaş uygarlık”tan (muasır medeniyetten, yani hristiyan Batı medeniyetinden) değil, “Müslümanlar’ın kültür ve medeniyeti”nden söz ediyor:

“İtilaf Devletleri’nce Ateşkes Anlaşması’nın imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalıp İslâm çoğunluğunun oturmakta olduğu, kültür ve medeniyet üstünlüğünün Müslümanlarda bulunduğu ve bir bütün teşkil eden vatan topraklarının taksimi görüşünden büsbütün vazgeçip, bu topraklar üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza riayet edilmesine ve buna aykırı teşebbüslere son verilmesine ve böylece hakka ve adalete dayalı bir karar alınmasını bekleriz.”

Görüldüğü gibi Türklük-Türkçülük edebiyatı (ve bu edebiyat maskesi altında yapılan bir Frenk taklitçiliği) yok.. Müslümanlar var, İslam kültür ve medeniyeti var..

Evet, Karabekir, İngiliz Yarbayı Rawlinson’un şahsında Lord Curzon’a ve İngiliz Hükümeti’ne Sivas Kongresi kararlarını hatırlatıyor. Rawlinson’a şunu diyor:

“Yakında milletin itimadını kazanan Mebuslar Meclisi İstanbul'da toplanacaktır. Sulhümüzü milletin itimadına mazhar olan bir hükümetle bu hükümetin tayin edeceği bir heyet yapabilir.” (Mumcu, s. 42.)

Buradan anlaşılıyor ki Karabekir, Selanikli’nin Ankara’da yeni bir meclis kurma niyeti taşıdığından o sırada habersiz.

Çünkü, Sivas Kongresi kararları arasında böyle birşey yer almıyor.

*

O yüzden Karabekir, Selanikli’nin Ankara'ya, Yunan’la savaşmak için gittiğini zannediyor.

Selanikli’nin temaslarının, ve kendisinin İngilizler karşısındaki dik duruşunun, İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın elini güçlendireceğini, ve böylece Türkiye’nin haklarının korunacağı bir barışın yapılabileceğini umuyor.

Selanikli’nin perde arkasında İngilizler’le anlaşmış olduğunun, milletin Erzurum ve Sivas Kongrelerinde aldığı kararları değil İngiliz Hükümeti’nin kararlarını “gizli gündem” olarak beminsemiş bulunduğunun farkında değil.

Bu (ajanlık olarak da yorumlanabilecek) işbirliğinin “resmen” ilan edilmesi ancak 50 küsur yıl sonra İkinci Adam İsmet İnönü’ye nasip olacaktır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Demek ki istiklal (bağımsızlık) mücadelesi diye bildiğimiz olay kökeni itibarı ile gayrimillî imiş..

Millî değil İngilizî mücadele imiş..

Propaganda binasının boya ve badanası kazındığında ortaya çıkan nesne istiklal (bağımsızlık) değilmiş, İngiliz “kararları”nın “emir kulu” olmakmış.

Ben demiyorum, anlı şanlı İsmet Paşa diyor.

*

Karabekir-Rawlinson görüşmesine dönelim.

İngilizler’in yaptığı “Padişahı başınızdan atın, sırtına tekmeyi indirin, cumhuriyete geçin” teklifine Karabekir sıcak bakmıyor.

Kibar adam.. “Madem cumhuriyete bu kadar meraklısınız, başınızdaki İngiltere Kralı’nı ülkenizden kovarak bize örnek olun, siz önden buyrun lütfen, biz arkadan geliriz” demiyor.

(Avrupa’da günümüzde de İngiltere, Hollanda, Norveç, İsveç, Lüksemburg, Danimarka, Lihtenştayn [Liechtenstein], Monako, Andorra, Belçika ve İspanya hâlâ krallık.. Cumhuriyet demokrasi ile özdeş olmadığı gibi, krallık da demokrasinin bulunmaması anlamına gelmiyor. Bir krallık idaresi demokrat olabilir, buna karşılık, cumhuriyet adlı bir idare de demokrasiyi boğan bir istibdat, tiranlık ve diktatörlük halini alabilir. Ayrıca, demokrasi bazen çoğunluk diktatoryasına dönüşebilir, dönüşür. Bunun yanı sıra demokratiklik iddiasındaki bazı ülkelerde “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke ve kurallar getirilerek “millet iradesi”ne ipotek konulabilir. Yönetimle ilgili bu tür kavramlar aldatıcıdır, esas olan hukuk ve adalettir. Gerçek bir adalet ise ancak Allahu Teala tarafından konulan kurallar çerçevesinde tecelli eder. Allahu Teala’dan başka hiç kimse tam anlamıyla adil olamaz. Adalet, Allahu Teala'nın isimlerinden biridir: el-Adlü celle celâlühû.)

Evet, Karabekir Rawlinson’a “Önce siz İngiltere’de cumhuriyet ilan edin” demiyor, ülkemizde henüz 10 yıllık bir meşrutiyet idaresinin bulunduğunu, onunla devam etmemizin uygun olacağını söylüyor:

“Avrupa'da cumhuriyet olmayan pek az millet kaldı. Fakat henüz on yıllık idareye malikiz. Bunun için Avrupalılar gibi pek ileri düşünemeyiz.” (Mumcu, s. 42.)

Karabekir, İstanbul’un başkent olmaktan çıkarılması teklifine de iki gerekçeyle karşı çıkıyor:

Birincisi, ulaşım bakımından İstanbul’un daha elverişli olduğunu söylüyor. (Deniz yolları açısından durum böyle.)

İkincisi, siyasî bakımdan ortada bir fark bulunmadığını, dolayısıyla böyle bir değişikliğe gerek olmadığını ifade ediyor. (Mumcu, s. 42.)

*

Karabekir-Rawlinson görüşmesinin gerçekleştiği tarih 27 Aralık 1919..

O gün, aynı zamanda Selanikli’nin Ankara’ya vardığı gündür.

Selanikli’nin Samsun’a çıkışından yedi ay sekiz gün sonrası..

Henüz ortada vatan savunması adına yapılmış hiçbir şey yok..

Selanikli, cumhurbaşkanlığı hedefine giden yolda ağını örmekle meşgul..

Bir yandan hempalarına “Saltanatı kaldıracağız, cumhuriyet ilan edeceğiz, tesettür kalkacak, geleneksel harflerimizi atacak Latin harflerini alacağız, şapka giyilecek” diyor, diğer taraftan milletin önünde takiyye yaparak Padişah’ın dokunulmazlığından söz ediyor.

Halbuki, Padişah’a çok fena dokunmaya karar vermiş.

Tesadüfe bakın ki İngilizler de dokunulmasını istiyor.. Rawlinson’un Karabekir’e İngiltere adına yaptığı teklifte olduğu gibi..

Ancak Karabekir, Padişah’a dokunulmasından yana değil.. 

Çünkü bu, Sivas Kongresi’nde millete verilen sözlerin (ya da milletin aldığı kararların) çiğnenmesi (yani kalleşlik ve ihanet) anlamına geliyor.

Sözünden dönmek, millete yalan söylemek, kalleşlik yapmak, yüze gülüp arkadan kuyu kazmak, şerefli bir Türk subayının yapabileceği şeyler değil.

Türk subayı özü sözü doğru mert askerdir..

O yüzden Karabekir, İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yapan Selanikli Mustafa Atatürk gibi gizli saklı hareket etmiyor.

Açık ve şeffaf davranıyor.

*

Evet, Karabekir, Uğur Mumcu’nun ifadesiyle “açıksözlü asker ve yurtsever komutan” (s. 10) olduğu için, Rawlinson’la olan görüşmesini Selanikli’ye telgrafla bildirir.

Karabekir’e 9 Ocak 1920 günü Selanikli’den şöyle (takiyye şaheseri) bir cevap gelir:

İngiltere hükümeti başvekili (başbakanı) Lloyd George’un Türk hükümetinin yeni merkezinin Anadolu'da olacağına, İstanbul'un yalnız makarr-ı hilafet olarak bir payitaht-ı dinî (dinsel başkent) olarak kalacağına dair İstanbul Konferansına teklifatta bulunacağı gazetelerde görüldü. Ananat-ı milliye ve diniyemize mugayir (ulusal ve dinî geleneklerimize aykırı) olan böyle bir kararın milletimizce asla muta (itaat edilir) olamayacağı tabiidir. …” (s. 43.)

Görüldüğü gibi, millet adına konuşuyor ve “ananat-ı diniyemiz”e çok sadık..

Bunu diyen adam, Erzurum’da hempalarına “Kur’an harflerini kaldıracağını, tesettüre son vereceğini, millete şapkayı dayatacağını” söyleyen adam..

Konuşurken hep millet ve din namına konuşuyor.

Selanikli’nin bir kararı ya da kanaati değiştiğinde milletin de kanaati değişmiş oluyor. “Önce asıp sonra yargılayarak idam kararı alma”ya benzer şekilde önce milletin ne düşündüğünü kendisi söylüyor, ardından milletin o yönde kararı oluşuyor.

*

Karabekir’e niye böyle bir mesaj gönderiyor, gönderme ihtiyacı duyuyor?

Sebebi şu: O güne kadar Anadolu’da bütün dayanağı Karabekir’in kendisine verdiği destekten ibaret.

O yüzden, İstanbul’dan bağımsız bir devlet ve hükümet kurmak niyeti taşımadığını, İngiliz tekliflerini yanlış bulduğunu Karabekir’e söyleyerek onu tefe koyuyor, gözünü boyuyor.

Tabiri caizse “köprüyü geçene kadar” Karabekir’e “dayı” diyor.

“Dayı”sının hoşuna gidecek şekilde ananat-ı diniye edebiyatı yaparak din istismarı balonunu şişiriyor.

O süreçte daha pekçok kişiye köprü üzerinde “dayı” diyecektir.

Bunlardan biri, Çerkez Ethem’dir.

*

1920 yılının başında durum bu..

Selanikli’nin elinde henüz bir güç yok..

Bütün sermayesi “din istismarı”, takiyye becerisi, “gizli gündem” katakullisi, ve de vatan-millet edebiyatından ibaret.

Bir yıl sonra ise durum değişmiştir..

Artık İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın yerinde yeller esmektedir. Boşluğunu Ankara’daki TBMM doldurmuştur.

İstanbul Hükümeti, İçişleri ve Savunma Bakanlıklarını çalışmaz hale getiren, Osmanlı Genelkurmayı’nı basıp kapatan İngilizler yüzünden işlevsiz hale gelmiş, Anadolu’daki mülkî (idarî) ve askerî erkân mecburen yönünü İstanbul’dan Ankara’ya çevirmiştir.

Selanikli ise, TBMM Başkanı olarak ipleri eline almaya başlamış durumdadır.

*

 Uğur Mumcu şunları yazıyor:

Mustafa Kemal ile Kâzım Karabekir'in yolları ne zaman ayrılmıştı?

Anılara bakarsak bu yol ayrımı 1921 yılının ilk aylarında beliriyor. Hem de askeri hareket aşamalarında.

Karabekir, anılarının bu bölümüne şu başlığı seçmiş:

«Ankara milli hükümetinin Cumhuriyet'e doğru gidişi».

Karabekir, yanlışları Cumhuriyet'in ilanı kararında buluyor:

İstanbul'dan, her ne şekilde olursa olsun bir Cumhuriyet kurma fikriyle gelen Mustafa Kemal Paşa, Rawlinson'un da benim vasıtamla ileri sürdüğü hilafetin [siyasal otoriteden] ayrılması ve Cumhuriyet'in kabulü teklifini samimi bulmuş olacak ki, 19 Kanunusani 1336 (19 Ocak 1920) [tarihinde] İstanbul'da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne dayanan Mebusan Meclisi'nin açılmasına ve meşruti bir hükümetin faaliyete geçmesine ve 28 Kanunusani'de (28 Ocak’ta) Mebusan Meclisi'nin Misak-ı milliye beyannamesini kabul ve ilan etmesine ve 9 Kanunusani'de (9 Ocak’ta) kendi imzasıyle neşr ettiği askeri plandaki sarahate rağmen Bolşeviklerin [Leninci komünist devrimcilerin] Kafkasya'ya gelmekte oldukları haberi gelince bana 6 Şubat'ta [komünistlerle işbirliği anlamına gelen] Kafkasya hareketini teklif etti.

Bu hal, İstanbul'daki Meşrutiyet hükümelimize karşı fiili bir isyanla Heyet-i Temsiliye'nin Mustafa Kemal Paşa'nın diktatörlüğünde bir Cumhuriyet şekline dönüşmesi demekti. Hem de bolşeviklerle birleşme felaketine doğru!” (Mumcu, s. 44.)

*

Heyet-i Temsiliye (Temsilcilik Kurulu), Sivas Kongresi kararlarının 10’uncu maddesi mucibince oluşturulmuş bir kurul:

“Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas’ta toplanan Genel Kongresi tarafından, mukaddes maksadı takip ve genel teşkilatı idare etmek için bir Heyet-i Temsiliye seçilmiş ve köylerden il merkezlerine kadar bütün millî teşkilatlar takviye edilmiş ve birleştirilmiştir.

İşte, Selanikli'nin Sivas Kongresi kararları arasında yeni bir meclis kurulmasına dair bir madde bulunmamasına rağmen TBMM'yi kurabilmesini sağlayan mekanizma bu Heyet-i Temsiliye..

Çünkü, Sivas Kongresi kararı gereği, "mukaddes maksadı takip ve genel teşkilatı idare etme işi" artık, Selanikli'nin başında bulunduğu Heyet-i Temsiliye'de.

Selanikli'nin kendisinden, Ankara'ya vardıktan 13 gün sonra, 9 Ocak 1920'de açıkladığı askerî plana aykırı bir talepte bulunmasından işkillenen Karabekir, oynanan oyunu çözmeye başlamıştır, fakat ba’de harabi’l-Basra.

*

Karabekir’in “İstanbul'dan, her ne şekilde olursa olsun bir Cumhuriyet kurma fikriyle gelen Mustafa Kemal Paşa” şeklindeki ifadesi, Selanikli’nin Padişah’a bağlılık iddiasının takiyye ve yalandan ibaret olduğunu nihayet anlamaya başladığını gösteriyor.

Ayrıca, daha İstanbul’dayken kafasında bunu kurduğunu ve Anadolu’daki hamlelerini bu hedef doğrultusunda yaptığını sonunda anlamış.

Bilmediği ise, Selanikli’nin bunu tek başına planlamamış, bu dört başı mamur operasyon düzeneğini İngilizler’le birlikte hazırlamış olduğu..

Karabekir ne İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Frew’u tanıyor, ne de Selanikli’nin bu adamla başbaşa gizli görüşmeler yaptığından haberi var.

O yüzden, “Mustafa Kemal Paşa, Rawlinson'un da benim vasıtamla ileri sürdüğü hilafetin [siyasal otoriteden] ayrılması ve Cumhuriyet'in kabulü teklifini samimi bulmuş olacak ki” diyor.

Selanikli’yi de kendisi gibi özü sözü bir, takiyyesiz, “olduğu gibi görünen ve göründüğü gibi olan” açık sözlü biri zannediyor.

Kendisinden önce Selanikli ile defalarca görüşmüş olan Rawlinson’un aynı teklifler çerçevesinde onunla görüş alışverişinde bulunmuş olabileceğini aklına getirmiyor.

Baş ajan Frew ile İstanbul’daki başbaşa gizli görüşmelerinden ise hiç haberi yok.

Çünkü Selanikli kime neyi ne kadar söyleyeceğini biliyor ve rolünü mükemmel oynuyor.

Gizli gündemini saklamayı, sağ gösterip sol vurmayı, insanların millî ve dinî duygularını manipüle ve istismar etmeyi, gerçek düşüncelerinin tam aksi yönde nutuk atmayı çok iyi biliyor.

Bir takiyye harikası.

Öyle ki sadece Karabekir’i değil, önce İstanbul’da Sultan Vahideddin’i, sonra da Anadolu’da bütün bir milleti ayakta uyuttu, kandırdı.

Kongrelerde Padişah’a sadakatten bahseden, Anadolu’dan Saray'a “bendeniz”li (“köleniz”li) telgraflar gönderen Selanikli, Padişah ile başbaşa görüşmelerinde kim bilir ona nasıl dalkavukluk yaptı, nasıl yağ yaktı ki, onu Anadolu'ya gönderme fikrinden vazgeçirmek için kendisine yalvaran Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'ye Vahideddin, Selanikli hakkında şunu söylemişti: "Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ!"

*

Karabekir’in ifadelerinin ortaya koyduğu gibi, 19 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan (milletvekilleri meclisi) açılmış ve meşrutiyet hükümeti faaliyete geçmiştir.

Bu sırada Selanikli 23 gündür Ankara’dadır ve yeni bir meclis kurmak istemektedir.

Karabekir, Selanikli’nin derdinin vatan savunması değil, (anasına yazdığı mektupta itiraf ettiği gibi) kendisi adına “netice” almak olduğunu anlamıştır. (Âteşîn zekâlar da açık verir, falso yapar. Dünyada "kusursuz zekâ" yoktur.)

Selanikli, kendi diktatörlüğü (ikbali) için cumhuriyet rejimini bir vasıta olarak kullanmak istemektedir.

Karabekir, Selanikli’yi nihayet çözmüştür.

Ancak, “Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır” diyen şair gibi konuşmak gerekirse, “Selanikli’nin kararlarının da üstünde karar vericiler bulunduğunu” bilmemektedir.

Onu, Karabekir hayata gözlerini yumduktan 25 yıl sonra İkinci Adam İsmet İnönü açıklayacaktır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."