vahdet-i vücutçuluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vahdet-i vücutçuluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİR KÜÇÜK DECCAL OLARAK İBN ARABÎ

 







Türkçe’de kullandığımız “zevk”, Arapça bir kelime.. “Tatma, tadına varma” demek. Diyelim ki zehir gibi acı bir ilacı içtiniz, bu yaptığınız şey de “zevk”tir, tadını almadır.

Evet, tadına bakılan şey, acı, pis, bozuk ve kötü de olabilir. Mesela ateist ve Kemalist/Atatürkist prof. Celal Şengör, kendi pisliğinin tadına bakmış olduğunu açıklamıştı. Yani Arapça’daki anlamıyla “zevk alma” işlemini bu hususta gerçekleştirmiş.

Ancak, zevk kelimesi Türkçe’de anlam kaymasına uğramış durumda. Sadece hoşa giden şeyler için kullanılıyor.

TDK Türkçe Sözlük, bu kelimeye iki anlam veriyor. İlki şu: “Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinin veya düşünülmesinin insanda uyandırdığı hoş duygu.”. İkincisi de aynı minvalde: “Beğeni.” Bir de “mecaz” olarak “eğlence” anlamı yüklenmiş.

Müşâhede” kelimesi de tıpkı “zevk” gibi Arapça.. “Şahit olma, gözlemleme” demek.

Diyelim ki elinizde dolu bir bardak var, onun içindeki renksiz sıvının ne olduğunu anlamak için müşahede yeterli olmayabilir. O renksiz sıvı, su da olabilir, gazoz da, şarap da.. Bu ancak tadına bakılarak anlaşılabilir.

Yani müşahede, bazen tam bilgi vermeyebilir, hatta yanıltabilir. Zevk (tadına bakma), müşahedeyi de içeren bir farkındalığa karşılık gelir.

*

Bu girişten sonra asıl konumuza gelebiliriz.

İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı, esere yazdığı sunuşta şunları söylüyor:

İbn Arabî tasavvuf ilminin hususiyeti (özelliği) olarak ‘zevk’ yani ‘tatma ve tecrübe’yi zikrettikten sonra, bir de ‘müşahede’ kavramını ilave etmekte ve bu hususta şöyle bir misal vermektedir: Bir kimse kendi eli ile inşa ettiği bir eve sahip olsa, sonra bu evin güzelliği vs. gibi sıfatları hakkında halk arasında sözler dolaşmaya başlasa, daha sonra ev sahibi seçkin dostlarından birini alıp evine götürse, bu kimse evi gezip gözü ile görse, sonra da görüp ‘müşahede’ ettiği şeyleri halka anlatsa, acaba bu kimseye ‘Evin öyle olduğuna delilin nedir?’ diye soru sorulur mu? İşte tasavvuf ilmi de bunun gibidir. “Gördüğünü anlatan” kimseye, delilin nedir sorusu sorulamaz. Gören kimseye hüsnüzannı olan onu kabul ve tasdik eder. Tasdik etmeyen kimse buna zorlanamaz. Ancak bir kimse anlatılanların gerçekten doğru olup olmadığına vakıf olmak isterse, ‘ev sahibi’ne başvurmalı ve ‘ev’i gezip görmelidir. Vukuf için bundan başka çare yoktur (s. 53).”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix-xx.)

Bu ifadeler çerçevesinde tasavvuf; lüzumsuz, safça ve salakça bir “hüsnüzan” üzerine kurulu, delilden yoksun, doğru olup olmadığı bilinmeyen (hurafeden farksız) rivayetler yığını haline geliyor.

Fakat sorun sadece bu değil.

Ev sahibi, “ev” hakkında zaten bilgi vermişse, halka elçiler göndererek ev hakkında bilinmesi gerekenleri anlatmışsa, sonra da sen çıkıp “Ben evi gezip gördüm, şöyle şöyle” diyerek “elçiler”in anlattığına aykırı şeyler söylüyorsan, sana “Evi gerçekten gördüğüne dair delilin nedir?” sorusu yöneltilir.

Elçilerin elinde, ev sahibinin verdiği yetki belgesi ve yanlarında da fotoğraflar ve video kayıtları varsa, sen de salt “Ben gördüm, bana hüsnüzanda bulunun, bazı şeyler fotoğraflardaki gibi değil” diyorsan, senin yalancı bir sahtekâr olduğun anlaşılır.

Mucizeler, peygamberlerin elindeki yetki belgeleridir. Onların gerçekten peygamber oldukları böylece anlaşılır. 

Peki ya sen?

*

Endülüslü bu zampara soytarı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i İslam binasındaki “gümüş kerpiç”, kendisini de binadaki noksanı tamamlayan “altın kerpiç” ilan etmiş bir edep yoksunu hadsiz durumunda.

Yani “İslam, Kur’an’da ve hadîslerde anlatıldığı gibi değil, ayette belirtilenin aksine Allah dinini tamamlamış değildi, benimle tamamlandı” diyen, "Ayet yanlış" demeye getiren bir deccal.

Kitaplarında “Yok Kâbe’nin yanında şöyle bir müşahedem oldu, yok bana şöyle bir melek göründü” diye birtakım zırvalar da anlatıyor.

Gerçekten böyle şeyler yaşadıysa, şeytanların (cinlerin, ifritlerin) elinde oyuncak olmuş bir ruh hastası olduğundan şüphe edilemez.

Ya da uyduruyor, bizzat kendisi şeytan olmuş. İns şeytanı.

İngiliz şeytanlarının son yarım yüzyıldır bu soytarının vahdet-i vücud zırvasını yaymak için kesenin ağzını açmış olmaları tesadüf olarak görülemez.

Ahir zaman Deccal’inin (Mesih Deccal’in) tanrılık davası güdeceği biliniyor. Tanrılığının ispatı sadedinde vahdet-i vücud hurafesinden yararlanacağı tahmininde bulunmak mümkün. Böyle iddiaları kabul etmeye hazır kalabalıklar mevcut.

Aklı başında bir müslüman, elde (yapışıldığında sapıtılmayacak olan) Kur’an ve Sünnet varken, kendisini “altın kerpiç” ilan eden böyle bir zampara soytarının anlattığı zırvalara itibar edebilir mi?!

*

Prof. Tahralı, İbn Arabî soytarısının yukarıya aldığımız laflarını aktardıktan sonra elindeki tahrayı körlemesine sağa sola sallıyor:

“Bu demek olur ki, ‘müşahede’ ehlinin söylediklerini aynı şekilde bir başka ‘müşahid’ görebilir ve gerçekten tasdik edebilir. Tasavvuf büyükleri arasında asırlar boyunca bir önceki sufîyi bir sonrakinin tasdik etmesi, onların esas ve prensiplerde daima ittifak etmeleri, aynı şeyi ‘zevk ve tecrübe’ etmelerinden ve aynı ‘müşahede’ye nail olmalarından ileri gelmektedir diyebiliriz.” (s. xx.)

Peki İmam-ı Rabbanî İbn Arabî’yi niye tasdik etmemiş?

Sonra, tasavvuf adına ortaya çıkanlar her zaman aynı şeyi mi söylüyorlar?! Mesela Aziz Mahmud Hüdaî ile Şeyh Bedreddin’in durumları aynı mı?!

Hallac için diğer sufîler niçin “Katli vaciptir” fetvası vermişlerdi? (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî rh. a., Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabında, ondan nakledilen bazı sözlerin gerçekten ona ait olması durumunda katledilmeyi hak etmiş olduğunun kabul edilmesi gerektiğini, tereddüde mahal bulunmadığını belirtiyor.)

İngiliz iblisleri, “müşahede”ye nail oldukları için mi İbn Arabîcilik yapıyorlar?

Yerli ve milli İbn Arabîcilere gelelim.. 

İngiliz’in Ibn Arabi Society’sinin “onursal üyesi” Prof. Mahmut Erol Kılıç “müşahede” ehli olduğu için mi İbn Arabîcilik yapıyor, yoksa İngilizler tarafından pohpohlanmak (ve İngiliz hayranı yerliler tarafından) el üstünde tutulmak hoşuna gittiği için mi?

*

Yukarıda, İbn Arabî soytarısının müşahede için ortaya attığı “ev ziyareti” misalini görmüştük. Devamı da var:

“İbn Arabî tasavvufu ‘netice-i takva’ ve ‘yüksek bir ilim’ olarak tavsif edip: Biz bir kimseyi Allah’tan ittika eder (sakınır), onun çizdiği hudutlarda durur, zühd ve vera (şüpheli şeylerden sakınma) gibi vasıflarla sıfatlanmış, sonra da ‘akıllarımıza sığmayan’ bir ilim ile konuşur görürsek, ki Allah ledünnî ilmi ancak ona vermiştir, onun iddia ettiği şeyleri teslim ve tasdik etmek, ona hüsnüzan beslemek ve itirazı terk etmek bizim üzerimize vacip olur (s. 54) diyerek yukarıda verdiği misalin bu şekilde anlaşılması gerektiğini belirtir.” (s. xx.)

İşte burası zurnanın zırt demeyi bırakıp zart zurt dediği yer.

Önceki ifadeleri cahilce idi.. Bu lafları ise, cahil olmanın ötesinde geri zekâlı bir ahmak, tutarlı ve mantıklı konuşmayı beceremeyen, ne dediğinin farkında olmayan bir angut olduğunu ispatlıyor.

Ya da ne dediğinden habersiz görünmeyi yeğleyen bir kaşar sahtekâr.. Maneviyat dolandırıcısı.. Tasavvuf kalpazanı.

Önce, “Tasdik etmeyen kimse buna zorlanamaz” demişti. Burada ise, “tasdik”i “vacip” hale getiriyor. Ya geri zekâlılıktan ya da şeytanca aşırı kurnazlıktan kaynaklanan bir çelişki.

*

Birincisi, İmam Gazzâlî’nin İhya’da etraflıca açıkladığı gibi, takva kalple alâkalı bir husustur. Yani bir kimsenin gerçekten takvalı (müttekî) olduğunu bilebilmemiz imkânı yoktur. 

Çünkü kalplere vakıf olamaz, kalpler hakkında hüküm veremeyiz.

Bir adam için “Abiddir, alimdir” filan diyebiliriz, çünkü bunlar (ibadet ve ilim) görünür, müşahede edilir şeylerdir, fakat takva öyle değildir. Nice sahtekârlar vardır ki, abid ve zahid görünerek insanları “takvalı” olduklarına inandırmışlardır. (Misal, Fethullah Gülen.. Şah İsmail’in Antalya’daki dâîsi Şahkulu lakaplı terörist de bir mağaraya kapanıp, "dünyayı terketmiş zahid ve abid" görünerek insanları etrafına toplamıştı.)

Takva, “iman” gibidir, özünde kalple ilgili bir husustur. Ashabın Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyükleri bile münafıkları bilemiyor, teşhis edemiyorlardı. Hz. Ömer, münafık olduğundan şüphelendiği kişiler için Huzeyfetü’l-Yemanî r. a.’in tutumuna bakıyordu (mesela onların cenaze namazlarını kılıp kılmadığına). Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem münafıkların isimlerini sadece ona bir sır olarak vermişti.

İmam Nevevî’nin Riyazü’s-Salihîn’e aldığı bir sahih hadiste, hiç kimsenin övülmemesi, illa da övülecekse de, “Ben onu şöyle şöyle zannediyorum, fakat Allah’a karşı hiç kimseyi temize çıkaramam” denilmesi tavsiyesinde bulunuluyor. (Ashab hakkındaki övgümüz ayet ve hadîslere dayanır, salt hüsnüzannımıza değil.)

Endülüs’ün küçük deccali, yukarıdaki sözleriyle dinin temellerine kazmayı vurmuş durumda.. Dinî konularda esas olan “akıl” ve “delil”dir, falanın filanın takvasıyla ilgili zan değildir. (Peygamberlerin peygamberliklerinin delili, mücerret zühd ve takva değildir, mucizeleridir.)

Endülüs deccalinin yukarıya aldığımız sözleri Ehl-i Sünnet itikadına yüzde yüz aykırıdır. Saf ve pür batınî sapıklığıdır.

Akılsızlık çağrısıdır.

Allahu Teala akletmeye çağırıyor, bu sapık deccal ise akletmemeye.

Din işinde insanlara hüsn-ü zan yoktur, aklı hüsn-ü isti’mal (güzel kullanma) vardır:

“Allâhın izni olmadıkça hiç bir nefs için iyman edebilmek yoktur ve akıllarını husni isti'mal etmiyenleri o pislik içinde bırakır.” (Elmalılı meali, Yunus, 10/100)

"... Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin!..." (Neml, 27/64)

*

Ledünnî ilim meselesine gelelim.

Bu tabire kaynaklık eden ifade, Kehf Suresi’nde Hz. Musa aleyhisselam’ın Hızır a.s. ile olan macerası anlatılırken geçiyor.

Surede Hızır ismi yok, kendisine Allah katından özel ilim verilmiş bir zat bahis konusu.

Ledünnî kelimesi, "ledâ" ve “inde” (yanında, katında) ile aynı anlamdaki “ledün”den geliyor. Ledünnî, “benim katımdan” demek. Yani Allahu Teala, Hızır a.s.’ı “katımdan ilim verdiğim bir zat” diyerek tanıtıyor. (Kehf Suresi'nin 65'inci ayetinde "ledünnâ/katımızdan" şeklinde geçiyor.)

İmdi, Hz. Musa, Hızır a.s.’ın “Allah katından verilmiş bir ilme” sahip olduğunu vahiyle biliyordu, bu kesindi, hüsnüzanna dayanan birşey değildi, peki bizim herhangi bir kimse için “Allah katından ilim verilmiş bir kimse” olduğunu söyleyebilme imkânımız var mı?

Yok!

Böyle birşey Allah adına konuşmaya kalkışmak olur. Tabiri caizse yetki gasbıdır. Senin gibi aciz bir kul olan cumhurbaşkanı adına konuş ve hüküm ver bakalım, sana ne yapıyorlar! Cumhurbaşkanını geçtik, askerlikte bir er olarak onbaşının yerine hüküm vermeye kalkışsan yine burnunu sürterler. Acımazlar.

Dolayısıyla, herhangi bir kimse için, ne kadar abid ve alim bilinirse bilinsin, “Allah katından ilim sahibi” olduğunu iddia etme hakkımız ve yetkimiz yoktur.

Endülüs’ün deccali büyük zırva yumurtlamış.. Tescilli sapık olduğunu söylemek için sadece bu kadarı bile yeterli.

Bu, bir..

İkincisi, Hz. Musa, Hızır a.s.’a, aklına yatmayan hususlarda itiraz etmişti. İtiraz etmeme ve soru sormama sözü verdiği halde.. 

Verdiği söz bir yana, onun “Allah katından ilim verilmiş” bir zat olduğunu da vahiyle biliyordu. Buna rağmen itiraz etti.

Endülüslü deccal ise, “masum” (günah işlemez, sapıtmaz) olduğuna ve “Allah katından verilmiş ilme sahip bulunduğuna” dair hakkında vahiy olmayan insanlar için, "kuru kuruya zühd ve abidlik görüntüsü"nden hareketle peygamber muamelesi yapılmasını istiyor.

İşkembeden fetva vererek bunu “vacip” ilan ediyor.

Oysa bu, vacip olmasını geçtik, mübah ve caiz bile değildir. Çünkü dinin aslî delilleri (edille-i şer'iyye) Kitap ve Sünnet'ten ibarettir. İcma ve kıyas (içtihat) da bu iki asla dayanır, onlardan hareketle teşekkül eder.

Endülüslü deccalin sözünü ettiği uyduruk "vacip" ise, "bid'at" ihdası anlamına geliyor. 

Şer'î delillere dayanmadan, "Müşahede ehliyim" diyen herhangi bir kimseye "rab" muamelesi yapmak, onun ortaya attığı "yeni" şeyleri "dine dahil etmek" oluyor:

"Hahamlarını, rahiplerini, Meryemoğlu Mesih'i Allah'tan başka rabler edindiler. ..." (Tevbe, 9/31)

Adam en temel usûl kaidesini bile ayağının altına almış durumda. Sapığın önde gideni.. 

Deccal..

*

Bu zampara deccalin yapması gereken bütün ömrünü Mekinüddin’in güzel kızı Nizam için aşk şiirleri ve aşk kitabı yazmakla geçirmek olmalıydı.

Sadece "Arzuların Tercümanı"nı yazmakla yetinmeyip bu işe devam etmeliydi.

Her ne kadar bu da boş ve yanlış birşeyse de, edebiyata katkı gibi olumlu bir tarafından söz etmek mümkün olurdu.

Orada durmamış, İslam’ı ve tasavvufu tahrif etmek için şeytanî zırvalar yumurtlamış.

İngiliz iblisi uyanıktır, kime yatırım yapacağını bilir.



TARİKATÇI VE NURCULARA İTİKAD/AKAİD "USUL"Ü KONUSUNDA HATIRLATMA









ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ’NİN İBN ARABÎ ELEŞTİRİSİ

(KELAMCI KARŞISINDA EHL-İ BİD'AT TASAVVUFÇU)


Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl adlı eserinin üçüncü cildinin vahdet-i vücudla ilgili bölümü “Âlemin (evrenin) Allah karşısındaki konumu” başlığını taşıyor.

Söze, vahdet-i vücut anlayışının “Allah ile âlemin birleşikliği (ittihadı)” inancına dayandığını, ve “aklın bedahetinin, özellikle de muvahhid müslümanın aklının,  her ne kadar sufîlerden birçoğu bu düşünceyi savunmuşlarsa da, onu reddettiğini” söyleyerek başlıyor. (Mustafa Sabri, Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, 2. b., Beyrut 1981, s. 85; Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl, C. 3, çev. Hüseyin Nohut, Sontra/Almanya 2023, s. 84.)

Ve insanların birçoğunun bu sûfîleri usûlü’d-dîn (Kelam) âlimlerinden daha üstün bir mertebede gördüklerine, onlar vasıtasıyla “Doğu’nun eski bir dalâleti”nin bazı müslümanların inancına girdiğine dikkat çekiyor. (Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, s. 86; Mevkıfu’l-Akl, C. 3, s. 85.)

*

Bu “sufîlerin usûlü’d-dîn âlimlerinden üstün mertebede kabul edilmesi” meselesi önemli.

Sufîlerin (gerçek sufîlerin, günümüzde sayıları çoğalmış olan “sufîlikten nasipsiz tarikatçılar” kalabalığının değil), nefsi terbiye ve tezkiye konusunda söyleyecek sözleri bulunmakla birlikte, itikad bahsinde (şayet kelam ilminde bir İmam Matüridî gibi içtihat mertebesine ulaşmamış iseler) konuşmaya hakları yoktur.

Yani “keşf”lerine dayanarak itikadî konularda ileri geri konuşmaya hakları bulunmamaktadır.

Tıpkı fıkıh alanında olduğu gibi..

Bir sufî, bir İmam-ı Azam, bir İmam Malik gibi fıkıhta derinleşmemişse, tutup “keşf”ine dayanarak fetva vermeye kalkışamaz.

Amelî hususlarda keşfine dayanarak ileri geri konuşmaya hakkı bulunmayan bir adamın itikadî konularda konuşma hakkı hiç olamaz.

Bu noktada keşf ü keramet sahibi olarak bilinmenin bir önemi yoktur.

Bir sufînin salt “keşf ü keramet”ine dayanarak itikat ve fıkıh konularında ahkâm kesmeye hakkı bulunmadığı gibi, o şekilde ahkâm kesmiş olan bir başka sufinin (“Bunlar irfan sahibidir, bir bildikleri vardır” diyerek) peşine düşmesi de kendisine helal olmaz.

Çünkü, keşf menşeli iddiaların itikat açısından değerinin sıfır olması bir yana, itikatta delilsiz, senetsiz sepetsiz “taklid”in “günah” olduğu kesindir.

*

Böyle davranan biri isterse keşf ü kerametiyle tanınan biri olsun, durum değişmez.

Mesela Akşemseddin rh. a.’i alalım..

İstanbul’un fethini müjdelemesi, Ebu Eyyub el-Ensarî r. a.’in kabrini keşfetmesi gibi “keramet”leri var. Ancak, bu tür “dünyevî” sayılabilecek keşfler, sahibinin itikadî ve fıkhî meselelerdeki “keşf”lerine de itibar edilmesini gerektirmez. 

Mesela Naima Tarihi’nde anlatıldığı üzere Lala Mustafa Paşa, İran seferi sırasında Kars’ta, kendisinin ve bir çavuşun gördüğü rüya üzerine Ebu’l-Hasan-ı Harakanî k. s.’nun kabrini “keşf” etmiş ve üzerine bir türbe, yanına da bir cami yaptırmış bulunuyor. Bu keşfi Lala Mustafa Paşa’yı ne peygamberler gibi “masum” bir insan haline getirir ne de her sözünü ve kanaatini dinde “delil” katına yükseltir. 

(Yeri gelmişken burada bir hususu da belirtelim: Ebu’l-Hasan-ı Harakanî, Nakşbendiye ve Yeseviye tarikatlarının silsilelerinin kendisine ulaştığı büyük bir zattır. Böyle olmakla birlikte İmam-ı Rabbanî Mektubat’ta onun bir sözünü tenkit etmekte ve reddetmektedir. “Benim pirimdir, şeyhlerimdendir, her sözünü tasdik etmeliyim, yoksa edepsizlik etmiş olurum vs.” dememektedir.)

Bir insanın keşf ü kerametinin bulunması, onun bir peygamber gibi “masum” ve de “dinî konularda yanılmaz” bir insan gibi kabul edilmesini gerektirmez.

*

Diyelim ki böyle bir insan, kalan ömründe bir “masum” gibi hiç günah işlemeden yaşadı ve dinî konularda da yanılmadı, yine de sizin ona “yanılmazlık ve masumiyet” atfetmeniz caiz olmaz. 

Böyle düşündüğünüz anda siz sapıtmış, yoldan çıkmış olursunuz.

Ve keşf adına itikatla ilgili bir şey söylediği zaman da onun o sözlerine değil, kendi (delil eksenli) araştırma ve tahkikinize dayanmakla, onu “taklid” etmemekle yükümlüsünüzdür.

Diyelim ki müktesebatınız yetersiz olduğu için “tahkik” ehli olamıyorsunuz, “taklid”le yetinmek zorunda kalıyorsunuz, o durumda da başvuracağınız adres Akşemseddin gibi sufîler olmamalıdır, İmam Matüridî rh. a. gibi itikat alanının imamları olmalıdır. 

["Usûl"ü çok iyi bilen bir alim olan Bediüzzaman'ın içtihat mevzuunda söyledikleri önemli:

“Dinin zaruriyyatı ki [herkesçe bilinen temel esaslar], içtihad [yorum farklılığı] onlara gi­remez. Çünkü: Kat’i ve muayyendirler [kesin ve belirlidirler]. ... bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyasına sarfetmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariy­yat [teorik, fikrî] kısmında ve selefin [İslam’ın ilk devir alimlerinin] içtihadat-ı safiyane ve halisanesiyle, bütün zamanların haca­tına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskarane içtihadlar yapmak, bid’akarane [bid'atçi, reformcu] bir hıyanettir.”

Bu söylenilenler, Risale-i Nur için de geçerlidir, "selefin içtihadat-ı safiyane ve halisane"sini iptal edemez. Ve Bediüzzaman, (İmam Matüridî ve İmam Şafiî gibi) selef alimlerinin içtihatlarını çürütmüş ve onların yerini almış bir "imam" olarak gösterilemez. Bu, Nurculuk açısından, kendisini geçersizleştiren bir çelişki olur. Çünkü kendisini “heveskârane içtihadlar yapan, bid’akârane bir hıyanet” hareketi olarak nitlendirmesi anlamına gelir.

Bediüzzaman'ın selefin izini takip eden (İmam Gazzalî gibi) bir "imam" olarak görülmesinde ise beis yoktur.]

Sufîlerin kerametleri, onların şahsı için Allahu Teala’nın (bir imtihanı, bir sınaması değil de) mahza bir lütfu olsa bile, senin için “imtihan” olmaktan çıkmaz.

Onları ve sözlerini edille-i şer’iyye katına yükseltmemen, onların da senin gibi “yiyip içen” aciz birer kul olduklarını hiç unutmaman gerekir.

*

[Doğal olarak bu, Bediüzzaman gibi zatlar için de geçerli.. Bugün tarikatçıların birçoğu gibi Nurcuların da önemli bir bölümünün bu açıdan sorunlu olduğu görülüyor. Hatta tarikatçıları geçtiler. Büyük bir kitle Bediüzzaman’ı “ahir zaman Mehdî’si” ilan etmiş durumda. Etmeyenlerin de “zamanın imamı” vs. ilan ettiklerine şahit olunuyor.

Nurcular arasında bir de “Yok şu Bediüzzaman’ın varisi, yok bu varisi ve vekili” diye bir çatışma yaşanıyor. İşin açıkçası bunlar boş işler.

Bu Nurculardan biri, önceden Nakşbendî tarikatına intisap ettiğini, rüyasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine Said-i Nursî’ye intisap etmesini söylediğini dile getirmiş durumda. Olabilir, mümkündür. Ancak böyle bir rüya, kişinin kendisine karşı Allahu Teala’nın bir hücceti olursa da, o kişinin başkalarına karşı delil olarak ortaya süreceği bir hüccet olamaz. Yani bu rüyasından hareketle başkalarına “İlla siz de Nurcu olacaksınız” diyemez. Bu, “şahsa özel” bir durum olarak değerlendirilir.

İnsanların mizaçları, kabiliyetleri ve ihtiyaçları farklıdır. Bu, İslam’ı yaşama noktasında da kendisini gösterir. Kimisi ilme meraklı ve yatkındır, sürekli ilimle meşgul olur, kimisi ibadete eğilimlidir, nafileleri artırır da artırır, kimisi (bu ümmetin ruhbanlığı olan) cihada yatkındır. Bunun gibi, bazı insanların Risale-i Nurlar’da anlatılanları döne döne okumaya ihtiyacı olabilir. Fakat herkes için böyle bir zorunluluktan da, ihtiyaçtan da söz edilemez.

Tarikatlar bile insanların mizaç, kabiliyet ve ihtiyaçlarına göre farklılık gösterirler. Onun için eskiden intisap için istihare yapılması istenirmiş. İstiharenin olumsuz çıkması her zaman şeyhin ya da müridin kusurlu olması anlamına gelmez. Müridin mizacı ve ihtiyacı itibariyle başka bir kapıdan (şahıstan, mürşidden) faydalanması gerekiyor olabilir. Mesela Emir Sultan, kendisine intisap etmek isteyen Eşrefoğlu Rumî’yi Hacı Bayram-ı Velî’ye havale etmişti. O da Hama’da yaşayan Hüseyin el-Hamevî’ye gönderdi.

Aynı Nurcunun, İslamî ilimlerin “usul”ünden habersiz olduğu için, Bediüzzaman’ın ifadelerini adeta ayet ve hadîs katına çıkardığı ve onlardan hareketle “içtihat”ta bulunduğu görülüyor. Mesela, onun bir cümlesinden hareketle, Mehdî ile birlikte bin yıllık bir altın çağın başlayacağını ileri sürüyor. Halbuki, Bediüzzaman’ın o sözünden “kesin” olarak bu anlam çıkmaz. Ayrıca o sözün, konuyla ilgili hadîsleri devreden çıkaracak şekilde yorumlanmaması gerekir. Hadîslerde, kıyametin büyük alametlerinin, Güneş’in batıdan doğması da dahil olmak üzere peşpeşe gerçekleşeceği belirtiliyor. Öyle bin yıllık bir gecikme yok.]

*

Vahdet-i vücud felsefesinin Tanrı (Allahu Teala) ve âlem (evren, kâinat) hakkında yeni bir anlayış getirmiş olduğu kesindir.

Bu anlayış, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dikkat çektiği gibi, (anlatıldığı şekliyle) ne “akıl ile idraki mümkün olmayan manevî/tasavvufî bir ‘hâl’"dir –Ki o takdirde hiçbir şey söylemeyip susmaları gerekirdi-, ne de –ancak benzer bir manevî keşf tecrübesi yaşamış olanların anlayabileceği türden- bir keşftir.

Kökleri İslam dışı felsefî akımlara dayanan bir felsefedir; ve felsefe yapılarak savunulmaktadır.

Evet, vahdet-i vücud düşüncesi, İslam düşünce geleneği (ve tasavvuf hareketi) içinde sonradan ortaya çıkmış yeni bir anlayıştır.

Yani bid’attir.

*

Şeyhülislam’ın “kökleri İslam dışı felsefî akımlara dayanan bir felsefe” nitelemesi, Bediüzzaman’ın çağdaş “içtihat” heveslileri hakkında yazdıklarını akla getiriyor:

“Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nema (gelişip büyüme) için tevessü’ (genişleme) meyli bulunur. O meyl-i teves­sü’ ise, -çünkü dahildendir (cismin kendisinden kaynaklanır)- vücut ve cisim için bir tekemmüldür (olgunlaşmadır). Fakat (o meyl/eğilim), eğer hariçte (dış kaynaklı) tevsi’ (genişleme) için bir meyl ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tev­si’ değildir. Öyle de İslâmiyetin dairesine selef-i salihîn gibi, takva-yı kâmile kapı­sıyla ve zaruriyyat-ı diniyenin imtisali tarikiyle dahil olanlarda meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa; o kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa, zaruriyyatı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddîye ile alûde (bulaşık) olan o meylü’t-tevessü’ ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boy­nundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesiledir.”

Felsefe-i maddîyeye bugünkü modern fen bilimleri de dahildir.

Bediüzzaman’ın şu sözleri de önemli:

“Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir (kapatılır). Yeni kapıları açmak, hiç bir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak (suya) gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat (önceden bilinmeyen ve hoş olmayan işler) zamanında ve âdât-ı ecanibin (yabancı adetlerin) istilası (yayılıp ortalığı kaplaması) anında ve bid’aların (dine aykırı yeniliklerin) kesreti (çoğalması) vaktinde ve dalâletin (sapıklığın) tahribatı hengâmında içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten (İslam sarayından) yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin (taripçilerin, yıkıcıların) girmesine vesile olacak delikler aç­mak, İslâmiyete cinayettir.”

İşte bunu zampara İbn Arabî yapmış, kitaplarını Plotinus gibi Yunan filozoflarının laflarıyla doldurmuş durumda. Eski Yunan felsefesinden habersiz olan cahil sofular ve tasavvuf meraklıları da bunları “keşf ve ilham ürünü” irfan zannetmişler.

*

Söz buraya gelmişken, Bediüzzaman’ın şu önemli uyarılarını da aktarmakta fayda var:

“Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadatını arziye (dünyevî) yapar, semavilikten (kutsiyetten) çı­karıyor. Halbuki, şeriat semaviyedir ve içtihadat-ı şer’iye (şer’î usule uygun içtihatlar) dahi, onun ahkam-ı mes­turesini izhar ettiğinden (kapalı hükümlerini açığa çıkardığı için) semaviyedirler.

“Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat (fayda) ise; tercihe sebeptir, îcaba, îcada (gerekli/vacip oluşa ve hüküm ihdasına gerekçe olmaya) medar değildir. İllet ise, vücuduna (varlığına, hükmün ihdasına) medardır.

“İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvela ve bizzat saadet-i dünyeviyeye (dünyadaki rahatlık ve mutluluğa) bakıyor ve ahkamları (hükümleri) ona tevcih ediyor. Halbuki şeriatın nazarı ise, evvela ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar. İkinci derecede,-ahirete vesile olmak dolayısıyla- dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanîdir (yabancıdır, uzaktır). Öyle ise, ("maslahat - makasıd - zamanın gereği" gibi yaldızlı laflar altında dünyevî çıkar ve mutluluğu esas alan bugünkü yaklaşım) şeriat namına içtihad edemez.

“Üçüncüsü: ‘İnne'd-darûrât tübîhul-mahzûrât’ kaidesi, yani ‘Zaruret haramı helal derecesine getirir’. İşte şu kaide ise külli değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamış ise (zaruretin takdirinde Şeriat ölçüleri aşılmamış, keyfî bir zaruret tanımı yapılmamış ise), haramı helal etmeye sebebiyet verir (haram olan birşey, zaruret miktarınca helal olur). Yoksa, su-i ihtiyarıyla, gayr-i meşru sebeplerle (kötü ve yanlış tercihlerle, Şeriat’e aykırı sebepler icat edilerek) zaruret olmuş ise (zaruretten söz ediliyor ise) haramı helal edemez, ruhsatlı ahkâm­lara medar olamaz, özür teşkil edemez.”

*

Bediüzzaman’ın dikkat çektiği birinci husus, günümüzde “makasıd fıkhı” vs. gibi yaldızlı laflar altında “dini güncelleme” furyası başlatmak isteyenlerin İslam’a karşı cinayet işlemekte olduklarını ortaya koyuyor. (İmam Şatıbî’yi dillerinden düşürmüyor, onun el-Muvafakat’ına atıfta bulunuyorlar. Fakat okumadan.. Okusalar, bu eserden kendilerine ekmek çıkmayacağını farkederler.)

Bu mesele, Allame Eşref Ali Tehanevî’nin el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında serdetmiş olduğu şu sözler okunduğunda daha iyi anlaşılır (Guraba dergisinde yayınlanan çevirisinden):

Şurası bilinen bir şeydir ki, meselelerin cüz’îyâtında [ayrıntı ve parçalarında] hükmün hakîkî illetinin bilinmesi, menâtının [dayanağının] ayıklanması ve hakîkatinin ortaya konması, (zor ve) tehlikeli bir iştir. Ancak fıkıh ilminde derinleşmek ve İslâmî ilimlerde iyice zirvelere yükselmekle hâsıl olabilir. …

Sonra bu makamda insanlar arasında yayılan bir husûsa dikkatli ve uyanık bir şekilde yaklaşmak lâzımdır ki, o da hükmün, hikmet değil de, ancak illet üzerine deverân etmesidir. Bu iş âlimler ve ilimde kökleşmiş kimseler için açıktır ve îzâha muhtâc değildir. Velâkin bugün insanlardan birçoğu illet ile hikmet arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. Ve kendilerince iddiâ edilen hikmetin yok olmasıyla hükümlerin de değişmesini beklemektedirler. …

(Mesela) Hepimiz bugün müşâhede etmekteyiz ki, hükümet (devlet), caddelerin kesiştiği yerlere elektrikli işâretler [trafik lambaları] koymuş olup, bir süre kırmızı, bir süre de yeşil yanmaktadır. Sokakta yâhut caddede seyreden araçların hepsine, şu elektrikli lambalarda kırmızı gördükleri zaman durmaları, yeşil gördükleri zaman da hareket etmeleri emredilmiştir.

(Bu örnekteki hikmet ve illet farkına gelelim.) Arabaları durdurmaktaki hikmet, çarpışmalardan onları korumaktır. Ancak hükmün illeti lambadaki rengin kırmızı olmasıdır. O hâlde [yolda] durmanın hükmü hikmetiyle değil, sadece ve sadece illetiyle beraber deverân etmektedir. İşte bundan dolayı meselâ bir araba gelse ve durma işâreti olan kırmızı lambanın yandığını (illetin oluştuğunu) görse, her ne kadar orada herhangi bir çarpışma tehlikesi bulunmasa da [yani hikmet mevcut olmasa da] durması, hareketine son vermesi mutlaka gereklidir.

Arabanın şoförünün de “Durma hükmü sadece kazaların önlenmesi içindir (hikmeti budur); çarpışma tehlikesinin olmadığı [hikmetin bulunmadığı] yerde, kırmızı ışığın (illetin) bulunmasına rağmen, oradan geçmek bize serbest olmalıdır” diye düşünmesi, doğru değildir.

Öyleyse bu misâldeki durmanın hükmü, şu husûsî sûretteki hikmetin ortadan kalkmasına rağmen, yine de devam eder, hükümde değişiklik olmaz. Çünki illeti --ki o kırmızı ışıktır-- devâm etmektedir. Hüküm ancak illetin değişmesiyle [kanun koyucunun yeni bir kanun çıkarıp başka bir illet belirlemesiyle] değişir [hikmetin ortadan kalktığının düşünülmesiyle değil]. İşte bu sebeple meselâ kanun değişse ve kırmızı ışık yola devam etmenin câizliği için olsa, yeşil ışık da harekete son verip durmak için olsa, o zaman hüküm tersine döner. Çünkü illet değişmiştir.

İşte şer’î hükümler, sırf insanlardan bir adamın, yâhut birtakım adamların, o hüküm için husûsî bir sûrette illet olduğunu iddiâ ettikleri maslahatı yâhud hikmeti [o şer’î hükümlerde] görmemesiyle değişmezler.

Allame Tehanevî’nin sözleri böyle.

Bediüzzaman’ın dikkat çektiği ikinci nokta, bugünün insanını halet-i ruhiyesi, ihlas derecesi ve maneviyatı ile alâkalı. Üçüncü husus da ikinciyle bağlantılı.

Günümüzde bunlara bağlı olarak Mecelle’deki “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” (Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi yadsınamaz) şeklindeki ifadeyi istismar eden ve yanlış yorumlayanlar da var. Mecelle şerhlerine bakılırsa bununla ne denilmek istendiği anlaşılır. Gerçekte buna, Allame Zahidü’l-Kevserî’nin dikkat çektiği gibi “ahkâmın değişmesi” de denilemez, şartların değişmesiyle o şartların gereği olan içtihadî hükümlerin ortaya konulması demek daha doğru olur.

*

Keşf ve ilham meselesini “temel ilkeler” ve “usûl” açısından ele almak gerekir.

Olaya ayrıntılar düzeyinde bakmak, “Yok falan şöyle bir keşf yaşamış, yok filan büyük sufî, İbn Arabî için şöyle olumlu ifadeler kullanmış” türünden ayrıntı kabilinden ve konunun özü ile alâkasız lafları dikkate almanın bir yararı da, anlamı da yoktur.

Filan veya falan âlim ya da sufînin ne dediğinin önemi bulunmuyor, önemli olan Allah’ın Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ne demiş olduğudur.

Rasulullah s.a.s.’in de kıyamete kadar gelecek olan her herzevekilin adını verecek hali yok; herkesi onunla tartalım diye bize genel ilkeyi (ya da ölçüyü) veriyor:

“Sözlerin en doğrusu Allah'ın Kitabı’dır, yolların en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes (sonradan ihdas edilmiş) olanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'attır, her bid'at dalalettir, her dalalet ateştedir.”

(Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22)

*

Evet, vahdet-i vücutçuluğun İslam düşünce geleneği içinde sonradan ortaya çıktığı kesindir. Bid’attir.. 

Üstelik mesele amelî de değil, itikadî nitelikte.. Adam Allahu Teala hakkında (İslam dışı felsefelerin etkisiyle) “yeni bir anlayış” icat etmiş durumda.

Elimizde Rasulullah s.a.s.’in verdiği ölçü varken (keramet göstersin göstermesin) falanca sufînin İbn Arabî için olumlu konuşmuş olmasına itibar edemeyiz.

Üstelik bu İbn Arabî, Şeyhülislam’ın dikkat çektiği (ve İmam-ı Rabbanî’nin de Mektubat’ta vurguladığı gibi), Hz. Ebubekir r. a.’in “Allahu Teala’yı idrakten aciz olduğunu bilmen idrakin kendisidir” anlamına gelen sözünü aktararak böyle söyleyenlerin ilim ve irfandan nasipsiz cahil olduklarını söyleyebilmiş, Sıddîk-i Ekber’i aşağılayabilmiştir.. 

Kendisi “irfan” sahibi ya, “irfansız” Hz. Ebubekir’i aşağılama hakkını kendisinde buluyor.. Edep harikası..

Evet, vahdet-i vücut anlayışının “itikadî bir bid’at” olduğunu bilmek, onun hakkında verilecek hüküm için yeterlidir.. Bu konuda yapılan laga lugaya, gereksiz gevezeliğe, alâkasız tevillere itibar etmeye lüzum yoktur.

 

HRİSTİYAN USULÜ TASAVVUFÇULUK: İBN ARABÎCİ AKIL DÜŞMANLIĞI VE "AKILSIZ TEMİZ KALB (GÖNÜL)" HURAFESİ

 




Şu satırlar, İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın, eseri tanıtmak için yazdığı hurafeler arasında yer alıyor:

“… İbn Arabî Tedbîrât’a yazdığı girişte … “Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında fark vardır” (s. 46) diyerek tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğuna dikkat çekmiştir. … tasavvufî idrak “cüz’î akl”ın ötesinde “kalp ve gönül” dediğimiz bir meleke ile ilgilidir. Bütün “îman” konularında bu melekesini kullanmak durumunda olan insan, hususî bir gayret ile bu melekesini daha da geliştirip “akıl tavrı”nı gerçekten aşmak mertebesine yükselebilir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix.)

Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında elbette fark vardır.

Fakat, tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğu lafı bir palavradır. (Ayet ve hadîs-i kudsî nakletmeleri durumu hariç.)

Değil tasavvuf ehlinin, peygamberlerin bile söylediklerinin bir kısmı zanna dayanır. İçtihatlarının durumu budur. (Ulemadan farkları, onların içtihat hatalarının vahiyle düzeltilmesidir. İsabetli olunca mesele yok.)

Tasavvuf ehlinin sözleri “hadîs-i kudsî” değildir.

Üstelik, tasavvuf ehli diye bilinenlerin birçoğu resmen sapıktır, “şeytandan söyleyen” durumundadırlar.

Ancak, hadîs-i şerifte belirtildiği üzere bu ümmette “muhaddesûn” (kendilerine ilham olunanlar) vardır, fakat bunun için tasavvuf ehli zümresinden olmak şart değildir. Ya da şöyle söyleyelim: Tasavvuf ehli olmak, muhaddesûndan olmayı gerektirmez ve garanti etmez.

*

İbn Arabîci hurafe prof.u Tahralı’ya göre (O kendisini tasavvuf prof.u zannediyor) “Tasavvufî idrak ‘cüz’î akl’ın ötesinde ‘kalp ve gönül’ dediğimiz bir meleke ile ilgilidir”miş.

Eğer böyleyse, tasavvufî idrak denilen şey, idraksizlik ve ahmaklığın ta kendisi demektir.

Akılsız dindarlık da, tasavvuf da olmaz.

Ayrıca, kalb ile akıl birbirinden ayrı şeyler değildir. Ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

“Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlarla akıl erdirecekleri kalbler ve onlarla işitecekleri kulaklar olsun! Ama şu gerçek ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalbler kör olur.” (Hac, 22/46)

Kalb, akletmek için vardır. Kalbin akletmenin dışında ya da ötesinde, aklı devre dışı bırakan bir hassesi yoktur.

*

İmam Gazzalî, fıkıh usûlü kitabı el-Mustasfa’da şöyle demektedir: 

Akıl deliline hiçbir şekilde muhalefet mümkün değildir.

(Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik Y., 2006, s. 37.)

Aynı şekilde Bediüzzaman da şunu söylemektedir:

“Yerleşmiş usuldendir [İslamî ilimlerin temel usul kaidelerindendir]Akıl ve nakil [vahiy] çatıştığında, akıl asıl alınır ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl gerektir.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemat, İstanbul: Şahdamar Y., 2005, s. 23.)

Evet, o akıl, senin akıl zannettiğin akılsızlığın değildir.

*

Ehl-i Sünnet uleması, bilgi kaynakları (ya da bilgi edinme yolları) olarak şu üç şeyi sıralamışlardır: Akıl, havass-ı selime (sağlam duyular), haber-i sadık (doğru haber)

Vahiy (nakil), “doğru haber” kapsamına girmektedir.

Keşf, ilham, rüya vs., Ehl-i Sünnet tarafından “kesin” bilgi kaynağı kabul edilmez. 

Hiç bilgi vermez değiller, fakat hataya açıktırlar ve “kesinlik” taşımazlar. Özellikle dinî meselelerde ve hak-hukuk bahislerinde dikkate alınmazlar.

Basit bir misalle açıklamaya çalışalım:

Mahkemede hüküm verme konumunda olan hakim, herkesçe kabul edilen aklî ilkelerebeş duyu vasıtası ile algılanıp kayda geçen verilere, ve doğru olduğu anlaşılan haberlere (şahitliklere) dayanarak karar verme durumundadır. “Ben dün bu konuyla ilgili bir rüya gördüm, o yüzden şöyle hükmediyorum” veya “Benim kalbime şöyle bir duygu geliyor, içimden bir ses şunu diyor, o yüzden hükmüm şu” diyemez.

Dinî konular mahkemelerde karara bağlanan dünyevî davalardan herhalde daha az ciddi değildir.

*

Hanefîler’in itikatta tabi oldukları büyük alim İmam Matüridî rh. a., sağlam duyular ve nakil (haber, vahiy) yoluyla erişilen bilginin doğruluğunun da yine akılla anlaşılacağını ifade etmektedir:

“Aslında nesne ve olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin gelişinden sonra bile –şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve bir de sadece tefekkür ve istidlalle ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür.”

(Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 51.)

Evet, sağlam duyular ve doğru haber de "kesin" bilgi kaynağı ya da vasıtası iseler de, “nihâî bilgi” akıl çerçevesinde ortaya çıkar.

Bu durumda, İbn Arabîci hurafe ehlinin “akıl” ile bağını koparmış “gönül”ünün “bilgi” (marifet) bahsinde yeri ne olabilir?

"Akletmeyen, akla savaş açmış kalb" ile nereye varılabilir?!

“… Haktan sonra dalaletten (sapıklıktan) başka ne vardır?! ....” (Yunus, 10/32)

*

Kelam ilminin müstesna otoritelerinden Seyyid Şerif Cürcanî, meseleyi şöyle açıklamakta ve bir bakıma İmam Matüridî’nin sözünü şerhetmektedir (Normal parantez içi ifadeler, Mevâkıf yazarı Adudiddin el-Îcî’ye aittir. Parantez dışı ifadeler ise, Seyyid Şerif Cürcanî’nin şerhi durumundadır. Köşeli parantezler ise tarafımızdan eklenmiştir):

(Delil, ya) ister yakın ister uzak olsun (bütün öncülleriyle aklîdir, ya) aynı şekilde (bütün öncülleriyle naklîdir, ya da bu ikisinden bileşmiştir. Birincisi) kesinlikle nakle dayanmayan saf (aklî) delildir. (İkincisi) ki bu, saf naklî delildir ([böylesi bir delil türü] tasavvur edilemez. Çünkü) naklî delilin medlûlün [delâlet olunan şeyin] bilgisini vermesi için (haber verenin doğru olması gerekir. Haber verenin doğruluğu ise ancak akılla sâbit olur.) Bu, aklın, onun [haber-i sadıkı yani doğru haberi getiren bir peygamberin] doğruluğuna delalet eden mucizede nazar etmesidir [düşünmesi, ölçüp tartmasıdır]. Eğer [peygamberin getirdiği haberin doğruluğu, mucize söz konusu olmaksızın salt] nakille ispat edilmek istenirse devr veya teselsül olur [Devr, modern tabirle totoloji, birşeyin yine kendisiyle ispatlanmasıdır. Yani peygamberin, “Verdiğin haberin doğruluğunu nerden bilelim?” sorusuna, “Çünkü ben bir peygamberim” şeklinde cevap vermesi, “Peki peygamber olduğunu nerden bilelim?” sorusuna da, “Çünkü getirdiğim haber peygamber olduğumu bildiriyor” demesidir. Burada teselsül/silsile ise, naklin/haberin doğruluğunun yine bir başka haber ya da nakille ispatlanmaya çalışılması anlamına gelir. Ancak, o haber ya da naklin doğruluğu için de bir başka haber ya da naklin delil olarak getirilmesi gerekir ki, bu silsile sonsuz biçimde uzar, dolayısıyla varlığı ile yokluğu eşit hale gelir]. (Üçüncüsü) yani aklî ve naklîden bileşik olan (ise bizim) genel olarak nakle dayandığı için (naklî diye isimlendirdiğimiz delildir.) Dolayısıyla delil, saf aklî ve aklî ve naklîden bileşik olmak üzere iki kısımla sınırlıdır. İşte tahkîk [deliller yardımıyla hakikati arama] budur.” 

(Seyyid Şerîf Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, çev. Ömer Türker, İstanbul: Kırk Gece Y., 2011, C. 1, s. 211.) 

[Bu meseleler için, internetten okuyup indirebileceğiniz FELSEFE, BİLİM VE İMAN (SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ) adlı kitabımıza bakılabilir: https://archive.org/details/felsefe-bilim-ve-iman-saf-akilsizligin-tenkidi]

*

Mesele bu kadar açıkken bu sözde “Rablerinden söyleyen” boş beleş ukalalar neden akıl ile kalbi birbirine düşman ilan ediyorlar diye sorarsanız cevap şu:

İlhamlarını Rableri Allahu Teala’dan değil, Eski Yunan’ın kafası karışık filozoflarından alıyorlar da ondan.

Bazısı bunu dini bozmak ya da (İbn Arabî kalpazanı gibi) farklı şeyler söyleyerek artistlik yapmak için kasten yapıyor, bazısı da, tasavvuf ehli diye bilinen kişilerin her yazdıklarını “ilahî ilham ve keşf” ürünü zanneden saftirik taklitçiler oldukları için.

Hristiyan ilahiyatçılar da, özellikle modern bilimin gelişmesinin ardından, akıl-kalb (ya da akıl-gönül) ayrımına sıkı sıkıya sarılmış durumdalar. Tahrif olunmuş haliyle Hristiyanlık akıl tarafından kabul edilebilir olmaktan uzak olduğu için onlar, asırlar öncesinden, “İman akıl değil gönül işidir” demeye başlamış bulunuyorlardı.

Batı'nın dünyevî başarısı ve teknolojik üstünlüğünün etkisinde kalan bazı "yarım hoca" müslüman okumuşlar, hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini İslam dünyasına taşımakta gecikmediler. Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mısır'a gitmek zorunda kaldığında, oradaki Ezher hocalarının bile (tasavvufçu olanı ve olmayanıyla) bu sakat ve yanlış görüşü savunmaya başlamış olduklarını gördü. Mevkıfu'l-Akl kitabını bu zihniyetle mücadele için kaleme aldı. 

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca da, Fransızca’dan Metalib ve Mezahib adıyla tercüme etmiş olduğu felsefe tarihi kitabı için yazdığı uzun “giriş”te bu konuyu irdelemiş, Batı’daki düşünce akımlarından etkilenen müslüman aydınların/münevverlerin söz konusu hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini taklit ederek akıl düşmanlığı yapmalarındaki sakatlığa dikkat çekmiş durumda.

Şu ifadeler söz konusu "giriş"te yer alıyor:

“Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin [aklın] ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor…

“Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, …, Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. ‘Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat “üçlü bir Allah”ı anlayamaz’ deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor….”

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

“… Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor…. Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, ‘imkânın isbatı’ gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması]….” (s. xxxviii.)

“Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakk’a olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür…. Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, ‘hakikat’te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder…. Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat mümkün olanın mevcudiyeti salt akılla bilinemez, gözlem ya da haberle bilinir]…. Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, … Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [teorisi] ile de (insan bilgisini tümden reddeden ["şüphecilik" esaslı] sofizm ile de) müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, mutlak sofizm bile, tenakuzun (çelişkinin) esasını itirafa mecburdur.” (s. xlii-xliii.)

Evet, merhum Elmalılı Hoca, "Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur" diyor.

Tasavvuf karşısında aklın kusurundan bahsetmek de abestir.  


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."