“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM”

 









ESAD EFENDİ ÖLDÜ, SEVDAM GÖZLERİNDE (S. G.) KALDI


Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocayla ilgili olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan yazının başlığı böyleydi: “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” (http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141328).

Söz konusu yazıdan, ancak bir – birbuçuk ay sonra, Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak’ın beni bilgilendirmesi sonucunda haberdar olacaktım.

Haber, siteden kaldırılmıştı. Çünkü, ilgili isim (“kilit isim”), kaldırılması için teşebbüse geçmiş bulunuyordu.

Ancak, bir defa ok yaydan çıkmış, söylenenler söylenmişti.

*

“Kilit isim”in, hakkındaki iddiaların yüksek sesle söylenmesine yasak getirmek yerine. o iddiaları çürütecekyanlışlıklarını ortaya koyacak açıklamalar yapması beklenirdi.

Cevap vermeyip salt “yayın yasağı” getirmek, dolaylı olarak iddiaları onaylamak olarak da anlaşılabilirdi.

Yazı, şöyleydi:

“Prof. Coşan, bilindiği gibi 28 Şubat sonrasında önce Almanya’ya gitti. Dost grubunun yoğun bulunduğu Essen eyalet merkezine yerleşti. Hizmetlerini yalnızca Almanya değil, çevre ülkelere de yayarak yürüttü. Bu sırada, çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bıraktı ve kısa sürede Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başardı. 30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kendini bir çok kişiye farklı tanıştırmaya başlamıştı. Kimine göre, İngiltere’de filoloji okumuştu, kimine göre şeker ticareti yapıyordu, kimine göre de babasının İstanbul’da işhanları vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi. S. G. adındaki bu genç, hizmette o kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi. ‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu için çalışmak zoruda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de Hocaefendi’ye vakfedebiliyordu. Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet etmesini sağladı. Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha bulundu. 400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı. ‘S. G.’ olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de bir tür kontrol altına almıştı. Milletvekilliği ile birlikte dokunulmazlık zırhı da kalkan Hasan Mezarcı da 28 Şubat depremi sonrasında yurt dışında yaşamak durumunda kalmıştı. Bir gün Ankara Üniversitesi’nden hocası olan Prof. Coşan’ı ziyaret etmek istemişti. Ne var ki evin sahibi olan S. G., Hocaefendi’nin biraz rahatsız olduğunu söyledi ve görüştürmeye bir türlü yanaşmadı. Mezarcı, bu kez Prof. Coşan’ın çevresinde bulunan öteki isimlerden yardım istedi. Yıllardır tanıyıp bildiği İbrahim Balçok’a gitti. Mezarcı, Balçok’a, ‘Ben artık imkan olsa bile Hocaefendi ile o adamın evinde görüşmek istemiyorum. Beni Hocam ile görüştür’ dedi. İbrahim Balçok, ilk fırsatta Hocaefendi’yi kendi evine davet etti. Hasan Mezarcı ile dar kapsamlı bir görüşme yapıldı. Sözünü sakınmaması ile bilinen Mezarcı sözü uzatmadan konuşmaya başladı. ‘Hocam bu S. G. denilen adam istihbarattan. Ben bu işin kitabını yazdım. Kendinize dikkat edin’ dedi. Hocaefendi biraz durakladı ve ‘Olabilir. Haklı olabilirsiniz’ karşılığını verdi. Sonra başka konular konuşulmaya başlandı. Hocaefendi, 1998 yılında bazı şeyleri bahane ederek Avustralya’ya geçti…. Hocaefendi’nin Avustralya’ya göçmesinin hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti. Almanya’daki evini satmış ve Prof. Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti. Almanya’da olduğu gibi yine Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu. Yerel saatle 12.00 civarı (Türkiye saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası yakınlarında bir trafik kazası yaşandı. Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali Yücel Uyarel birlikte can verdi. O gün S. G. biraz rahatsızdı, Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu. S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti. Kimilerine göre, sürücünün dikkatinin karşıdan gelen araca odaklandığı bir anda öndeki stop lambası bozuk aracın ani fren yapması sonucu, arkadan gelen aracın çarpması suretiyle yapılan bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı. S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü. Prof. Ahmet Akgündüz ve Nuri Yazar’ın da katıldığı bu anma toplantısında bir konuşma yapmak istedi. Önce hayır diyenler sonradan ‘buyur’ edip mikrofonu verdiler. S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.”

*

Haberde doğrularla yanlışların harmanlandığını görüyoruz.

“S. G.’ü bir daha da cemaatten gören olmadı” ifadesi doğru değil.

S. G., Esad Efendi’nin vefatından bir ya da iki yıl sonra, yanına aldığı Zübeyr Somuncu (Zemçi Somuncu) ile birlikte evimin kapısına kadar gelmiş, kendi kullandığı arabayla beni Beykoz’a, Yuşa Tepesi’ne götürüp getirmiş ve bu sırada, maruz kaldığı ithamları bana anlatmıştı.

Ayrıca, o görüşmede, hâlâ Avustralya’da Brisbane’da ikamet ettiğini de belirtmiş durumdaydı.

Yani oradaki cemaat mensupları onu “görüyorlardı”.

Ancak, daha sonra ortadan kaybolduğu doğru.

*

Bunun yanı sıra, haber7.com’daki yazıda yer alan “… bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı” ifadesi dikkat çekici.

Doğal olarak, bu tür “kaza”lar hiçbir gizli servisin tekelinde değildir. 

Bu kayıt aslında, okurlara, “Hasan Mezarcı’nın sözünü ettiği istihbarat, İngiliz istihbaratı” mesajını vermek anlamına geliyor. Çaktırmadan yapılan bu tür yönlendirmelere NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar.

(Hasan Mezarcı’nın bugünkü haline bakmayın, 1990’larda aklı başında meşhur bir milletvekiliydi. Kemalizm eleştirisi yüzünden hapse atıldı ve iddiaya göre verdikleri ilaçlarla delirttiler. Dava duruşmalarından birinde “Bana ilaç veriyorlar, beni delirtecekler” dediğini eski milletvekili Şevki Yılmaz açıklamıştı.

İlginç bir başka husus, Emin Pazarcı’nın “Barnabas İncili” hikâyesine dört elle sarılan ve bu “öykü”yü gözümüze sokan “ulusal” medyamızın şu S. G. olayı karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilmiş olması.

Dahası, Kültür Bakanlığı, yani devlet, tiyatrocu Ahmet Yenilmez’e Barnabas İncili masala etrafında bir sinema filmi de yaptırdı: Sevdam Gözlerinde Kaldı.

Fakat söz konusu S. G. hakkında kimse kılını kıpırdatmadı.

Buna, Esad Efendi’nin oğlu ve varisi “doğal lider” Nureddin de dahil.)  

*

Gerçekte, S. G.’ün Esad Coşan hoca ile Hasan Mezarcı’nın görüşmesine engel olmaya çalışması, İngiliz istihbaratı açısından düşünüldüğünde gereksiz ve anlamsız birşeydir.

Mezarcı’nın kastettiği “(the) istihbarat”ın İngiliz istihbaratı olmadığı da malumdur.

Diyelim ki, söz konusu yazıda geçen “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyor. Bu durumda, Türk istihbaratının neden S. G.’ün peşine düşmediği, onun taa İstanbul’a gelip yanına birini de takarak “cemaatten biri”ni ziyaret etmesini bile niçin kayıtsızlıkla izlediği, ve ayrıca, S. G.’ün hakkındaki yayınlara daha sonraki süreçte Türk avukatlar aracılığıyla müdahalede bulunmasını hangi saiklerle ilgisizce seyrettiği sorularına cevap bulamayız.

Türk avukatları üzerinden S. G.’e (veya onun gerçek kimliğine) ulaşmak bir istihbarat teşkilatı için bu kadar mı zordur?!

(Ancak, S. G. isminin söz konusu şahsın gerçek ismi olmadığı anlaşılıyor. Olayın gelişimi, bu ismi Esad Efendi’nin etrafına sızmak için kullandığını ve sonra bıraktığını gösteriyor. Bu isimle ilgili haberlere yayın yasağı getirmesi ise, isimle ilgili gerçeklik algısı oluşturma ve sahteliğinin açığa çıkmasını önleme gayesine matuf gibi görünüyor.)

*

Burada cevap arayan bazı sorular var:

S. G.’ün geçmişi (ailesi, memleketi, okuduğu okullar, komşuları, öğrencilik dönemi arkadaşları vs.) neden bilinmiyor?

2002-2003’ten sonra nerelerde vakit geçirdiği, nerelerde çalıştığı, nerelerde ikamet ettiği meçhul olduğu gibi, Esad Efendi’nin yanında bitivermeden önce nerelerde ne yaptığı da meçhul.

Bunun nedeni “S. G.” isminin salt Esad Efendi’yi “takip” sırasında kullanılan sahte bir isim olması gibi görünüyor. Durumun makul başka bir açıklaması yok.

Esad Efendi’nin vefatını bir suikast olarak değerlendiren ve bu yönde ifadeler kullananlar (Arslan Bulut, Alper Tan, Ramazan Kurtoğlu vs.) S. G.’den neden hiç bahsetmediler?

Gazeteci Arslan Bulut’un yazdığına göre, Esad Efendi’nin “yabancı istihbarat örgütleri” tarafından öldürüldüğü değerlendirmesini yapan “Türk istihbarat kaynakları”, neden S. G. konusunda sağır, kör ve dilsiz numarası yaptı?

Neden S. G. hakkında tek kelimelik bir açıklama bile yapmadılar?

Bu, S. G.’ün MİT’in adamı olmasından kaynaklanmıyorsa, ardında nasıl bir “dokunulmazlık” var?

Esad Efendi’nin gönüllü özel şoförlüğünü yapan, böylece onu “adım adım takip” eden ve nefes alışını bile “kontrol” altında tutan S. G.’ün, onu ölüm yolculuğunda yalnız bırakmış, (kendi açıklamasına göre) Brisbane'da evinde kalmış olması, bir tesadüf müydü yoksa keramet mi?


AVUSTRALYA’DA ÖLÜM… VE 12’DEN VURMAK

 









ÇIRAK ARANIYOR

 

Elim sanata düşer usta

Dilim şükre, yüreğim acıya

Ölüm hep bana

Bana mı düşer usta?

 

Sevda ne yana düşer usta

Hicran ne yana

Yalnızlık hep bana

Bana mı düşer usta?

 

Gurbet ne yana düşer usta

Sıla ne yana

Hasret hep bana

Bana mı düşer usta?

 

Refik Durbaş


Facebook üzerinden yapılan paylaşımın yazarı olarak Mustafa Güldağı diye biri görünüyordu.

Paylaşıma bakıldığında, yazan kişinin eli kalem tutan biri olduğu anlaşılıyordu.

Muhtemelen bu Mustafa Güldağı, internette birkaç kitabın yazarı olarak görünen Mustafa Güldağı’ydı.

[Anladığım kadarıyla “yazar Mustafa Güldağı” diye bir vatandaşımız yok.. Bir grup istihbaratçı tarafından hazırlanan dosyaları bu isim altında yayınlıyor veya yayınlatıyorlar.

Twitter’da (X’te) iyi ve faydalı paylaşımları da var, fakat bu tür (sahibinin ya da sahiplerinin gerçek kimliği belirsiz) esrarengiz hesapların yarın ne yapacağını kestiremezsiniz.

Ekşi Sözlük’te bu isimle ilgili olarak şu ifadeler yer alıyor:

twitter'da son zamanlarda karşıma çıkmaya başlayan akp yardakçısı yazar. particilik yapmıyor, sadece iktidar şakşakçılığı yapıyor.
durmadan komplo teorisi sıkıyor. komplo teorisi ve gazlama tarihle oyaladığı takipçilerine kalitesiz kitaplarının reklamını yapmanın yanı sıra mustafa armağan kitabı falan öneriyor.
anahtar kelimeleri: yahudi, küreselci, örgüt, batı, abdülhamid, küreselci, devlet, oyun, abd, küreselci.

yerli ve milli yazar. gercek vatansever ve antiemperyalisttir. yutup kanali da varmis hayirli olsun.

etki ajanı.. klasik ingiliz tipi dezenformasyon taktikleri kullanıyor..
bir doğru çekirdeğine binlerde yalanı sarıp yutturmak..
nette bir fotoğrafı bile yok.. mustafa güldağı kodunu kullanan zatı bir görmek her şeyi açık edecektir..

yüzünü gören yok, bir sürü kitap yazmış neye benzediğini bilen yok. sosyal medya hesabından halkın beynini yıkayan ve kutuplaştıran bir ajan. ağır atatürk ve cumhuriyet düşmanı. ingiliz elemanı olduğundan zerre şüphem yok.

(https://eksisozluk.com/mustafa-guldagi--5950302)

Bana pek İngiliz elemanı gibi gelmedi.. İngiliz elemanı olsaydı Atatürkçülük yapardı.

(Gerçi İngiliz “eleman”ları seni aldatmak ve güvenini kazanmak için yeri geldiğinde Atatürk düşmanlığı da yaparlar ama bunun/bunların durumu öyle değil gibi görünüyor. En doğrusunu Allahu Teala bilir.)]

*

Bu şahıs merhum Esad Efendi’yi de diline dolamış.

Facebook’ta şunları yazmıştı:

FETÖ, Avustralya & Esad Coşan Hoca
(Paylaşalım)

Parçaları birleştirip büyük resmi görmek zorundayız. Pür dikkat o halde.

Esad Coşan Hoca, Avustralya’da büyük irşad ve tebliğ faaliyeti yürütüyordu.

Fakat 2001’de Avustralya’da bir camiyi açmaya giderken ilginç bir trafik kazası geçirip vefat etti.

Farları yanmayan bir tır önüne çıkmış ve çarpışmışlardı. Tam bir suikast

Burada bir duralım..

Paranoya mı, tecrübe mi?

Nasıl da biliyor bunun tam bir suikast olduğunu!

Sanki kendisi yapmış gibi!

Bu sözlerini şu cümlesi izliyor:

“Bu tip suikastlar, istihbarat usulü suikastlardır.”

Tecrübe ve bilgi konuşuyor gibi görünüyor..

Suikastın istihbarat usulü olanı varmış, olmayanı varmış..

Biz bilmiyoruz fakat abim biliyor.

*

Paylaşımın devamı şöyle:

Peki, bu tarihte Coşan Hoca şüpheli bir kazada bir anda neden öldürüldü?

Bu 10 puanlık sorunun cevabına geçelim.

Avustralya Katolik Üniversitesi’nde de 2007 yılında Fethullah Gülen Kürsüsü kurulmuş, kürsü başkanına yıllık 143 bin Avustralya Doları maaş bağlanmıştı.

Anlayacağınız, FETÖ ülkeyi dört taraftan sarmıştı.

Esat Coşan’ın 2001’de Avustralya’da ölmesinin ardından Gülen Cemaati ülkede daha rahat faaliyet yürütmeye başladı. 

He, Esad Efendi o günlerde (Şubat 2001 öncesinde) Türkiye’de Gülen Cemaati’nin çanına ot tıkamıştı, onun sayesinde Gülen Türkiye’de hiç taraftar bulamıyor, hiçbir şey yapamıyordu.

Sıra Avustralya’ya gelmişti.

Esad Efendi sanki Türkiye’de dersaneler açıyor, özel okullar kuruyor, BankAsya filan diye banka kuruyor, Zaman gibi gazeteler çıkarıyor, Samanyolu gibi televizyon kanalları kuruyor, üniversite açıyor, bir sürü şirkete hükmediyor, Emniyet ve Yargı’da borusunu öttürüyordu, Gülen ise dımdızlak ortada kalmıştı.

Sanki Esad Efendi yaşamaya devam etseydi Avustralya’da da aynı şey olacaktı, Gülen Cemaati hiçbir başarı gösteremeyecekti.

Fakaaat, Fethullah Gülen uyanık adamdı, (MİT’in can ciğer kuzu sarması müttefiki) CIA ondan da uyanıktı..

Cüneyt gibi kılıçlarını çektiler, “N’ayır, n’olamaz, yetti gaari, Türkiye’de olan Avustralya’da tekrarlanmayacak.. Esad Coşan engelini ortadan kaldıracağız” dediler.

Güldağı'nın anlattığı masala göre durum bu..

Peki ya (gerekirse silah kullanacak olan, tankla millete gözdağı veren) İsrail ve ABD uşağı (CIA ve MOSSAD işbirlikçisi) 28 Şubatçılar?..

Onlar neydi, Esad Efendi'nin müridi miydi?!

Güldağı onlardan neden bahsetmiyor?

*

Evet, (sanki Erbakan CIA’in ve MOSSAD’ın emrinde faaliyet gösteriyormuş da yerli-milli MİT ve TSK buna isyan ediyormuş gibi) Erbakan’ı devirip alaşağı etmiş, partisini kapatmış, siyasi yasaklı hale getirmiş olan “yerli ve milli” MİT ile TSK, 28 Şubat’ın “yerli ve milli şahinleri”, Güldağı’nın masalına göre, Esad Efendi’ye şunu demiş olmalılardı: 

“Muhterem Hocaefendi, Türkiye’de FETÖ’ye karşı müthiş bir mücadele verdiniz, fakat bu vatana ve millete yapacağınız hizmetler bitmedi, ilk hedefiniz Akdeniz, pardon Pasifik Okyanusu.. Lütfen Türkiye’yi terk edip Avustralya’ya gidiniz.. Oradan burnumuza kötü kokular geliyor. Gelecekte FETÖ orayı üs yapabilir. Haydi Hocaefendi marş marş, yürü de enseni görelim. Mevzubahis olan vatansa din iman da teferruattır netekim.”

Böyle mi olmuştu?

Görüldüğü kadarıyla Güldağı mahlasını kullanan "derin"ler Esad Efendi'nin hatırasına dağ büyüklüğünde gol atıyor, İskenderpaşa Cemaati içindeki "eleman"lar da, o derinlerin "içindeki çocuğu öldürmemiş" saftirikler için yazmış oldukları paylaşımın taşıyıcı ve dağıtıcıları olarak hizmet görüyorlardı.

*

Güldağı marka atmasyon fabrikası üretimini şöyle sürdürüyor:

Endonezya, Malezya ve Tayland gibi Güneydoğu Asya ülkelerindeki FETÖ okullarının faaliyetleri de Avustralya’dan yönetiliyor.

Avustralya FETÖ için büyük bir merkez haline getirildi.

Bu karar çok önceden alınmıştı.

FETÖ elemanları Avustralya’ya en yoğun 2003 yılından sonra yerleşmeye başladı.

Yani Esad Coşan Hoca öldürüldükten 2 yıl sonra…

Durun bir dakika!

Avustralya’da İskenderpaşa Cemaatinin lideri Esad Coşan Hoca da ciddi çalışmalar yürütüyordu.

Bu durum FETÖ’ye ciddi engel olmaktaydı. Esad Coşan Hoca 2001 yılında Avustralya’da bir trafik kazasında ölüyor.

Esad Efendi Avustralya'da FETÖ'ye hem de nasıl engel (!) oluyordu!

Hani gidip görmemiş olsak “Belki” diyeceğiz de..

Gidip görmüştük.

*

Güldağı bunun ardından şunu diyor:

“Esad Coşan Hoca ta o zamanlar FETÖ hakkında ağır sözler konuşuyordu.”

Amma da ağır sözler konuşuyordu!

Hiç de ağır söz konuştuğu yoktu. Sadece bir defa, Fethullah'ın 28 Şubat’taki tavrı yüzünden “Ona hoca demeyin” demiş olduğunu rivayet olarak duymuştuk..

Bunun dışında birşey duyduğumuz yoktu.

Onun asıl mücadelesi 1990’da Erbakan’la olmuştu. (Biat-intisap meselesi yüzünden..)

28 Şubat’ta da darbeci MİT’çiler ve TSK personeli ile.. 

İşte Türkiye'yi bu yüzden terk etmek zorunda kaldı.. Erbakan'la olan ihtilafında ise yaşadığı mekandan yarım metre bile ayrılması gerekmemişti.

Erbakan ile olan ihtilaf ve husumetini daha sonra bir tarafa bırakmış bulunuyordu.

Hatta, Erbakan hükümetinin kurulmasını sağlayan oydu. Çünkü bu hükümet, Muhsin Yazıcıoğlu’nun partisinin, ona dışarıdan destek vermesi sayesinde kurulmuştu.

Ve Yazıcıoğlu'nu bu destek için ikna eden, Esad Efendi’ydi.. Yazıcıoğlu, karşılığında hiçbir şey almadan Erbakan’a destek vermişti.

Esad Efendi'nin hatırı için..

*

Güldağı marka gri propaganda merkezinin paylaşımındaki ifadelerin devamı şöyle:

[Esad Coşan] “Fetullahçı yapının çok tehlikeli olduğunu ve insanlara çocuklarını bu yapıdan uzak tutmaları gerektiğini söylüyordu. Vaazlarında bunu dillendiriyordu.”

Yaa! Vaazlarını biz değil, sen takip ediyordun öyle mi?!

Evet, senin ardındaki (ya da içinde bulunduğun) odak tabiî ki adamları vasıtasıyla takip ediyordu, fakat dişe dokunur birşey bulamadılar.

Bulsalardı kim bilir nasıl şişirir, istismar ederlerdi.

Bulamadılar, fakat uydurdular.

Sinekten yağ çıkarma ve tağşiş konularında ustalaşmış müseccel sahtekâr ve yalancılar oldukları için, Esad Efendi’nin 1990 yılında Erbakan ve şürekâsı için söylediklerini FETÖ için söylenmiş gibi gösterme madrabazlığı sergilediler.

*

Güldağı marka paylaşımın devamı da var:

FETÖ’nün Avustralya ve diğer Asya ülkelerinde daha rahat yayılması ve faaliyet göstermesi için önündeki engelleri kaldırmalıydı.

Bu ABD’nin de kararıydı.

CIA, suikastte önemli rol oynadı. 

Oysa cevap aranması gereken asıl soru şudur: 

28 Şubatçılar şöyle bir karar almış olabilirler miydi: 

"Esad Coşan'ın Türkiye'den kaçmasını sağladık, Türkiye'de bizim için engel olmaktan çıktı, fakat yetmez, Avustralya'da engel olmaya devam ediyor. AKRA FM'de yaptığı konuşmalar sadece cemaati tarafından değil, Türkiye'deki dinci ya da dindar grupların karar merkezleri tarafından dikkatle takip ediliyor. Onları etkiliyor. Kendisi Avustralya'da ama sesi ve sözü burada. Esad Coşan engelinden tümden kurtulmalıyız."

Güldağı, paylaşımında öyle bir üslupla konuşuyor ki, okuyan da tam suikast sırasında CIA ajanlarıyla muhabbet etmekte olduğunu, hatta (TRT’nin MİT’i anlatan Teşkilat dizisinde merkezdeki ajanların sahadaki operasyonu ekrandaki görüntüler ve kulaklık ile takip etmelerine benzer şekilde) suikasti saniyesi saniyesine izlediğini zanneder.

*

Bunun ardından gelen cümlesi şu:

“FETÖ de ABD’nin bir soğuk savaş ürünüydü.”

Doğru..

Fakat ABD’nin başka soğuk savaş ürünleri de vardı.

Mesela TSK’nın Özel Harp elemanlarının maaşını 1973’e kadar ABD veriyordu.

1950’lerin sonlarına kadar MİT’çilerin maaşını da..

Sonraki dönemde bu “CIA’den maaşlı” zerzevatın CIA’den aldıkları emir ve talimatlar doğrultusunda TSK’yı ve MİT’i yönlendirmeye ve manipüle etmeye, yeni personelden uygun gördükleri kişileri zaaflarından yararlanarak ökselemeye devam ettiklerini anlamak için siyaset dehası olmak gerekmiyor.

CIA, işgal ettiği yeri kolay terk etmez.

*

Güldağı’nın sözlerine dönelim:

Ama daha çok soğuk savaşın bitiminden sonraki başlayacak sıcak savaş için üretilmişti.

Devam…

Ayrıca Esad Coşan Hoca emperyalizme karşı olup bunu her defasında dillendiren biriydi.

FETÖ ise ABD ve NATO konseptine göbekten bağlıydı.

Coşan Hoca öldürülünce FETÖ Avustralya’daki yayılımını zirveye ulaştırdı. 

Sanki FETÖ bir tek Avustralya’da yayılmış..

FETÖ asıl Türkiye’de yayıldı..

Afrika’da yayıldı..

Asya’da yayıldı..

Balkanlar’da yayıldı..

Kim sayesinde?

Türk devletinin hariciyesi (dışişleri teşkilatı) sayesinde..

MİT sayesinde..

Demirel gibi, onlara destek vermek için 20 ayrı devlet başkanına mektup yazan makam sahipleri sayesinde..

Daha 2013 yılında bile Erdoğan onların Türkçe Olimpiyatları’na katılmış, onlara övgüler dizmişti..

“Ne istediler de vermedik?!" diyordu.

FETÖ’yü üreten (CIA uzantısı) Türk derin devleti Fethullah’a her istediğini vermiş, Erdoğan da bu geleneği devam ettirmişti.

[FETÖ’nün asıl görevi/misyonu, Erbakan’ın temsil ettiği İslam devleti ve İslam birliği idealini işlevsiz ve etkisiz hale getirmek, “(güncellenip reforme edilmiş, İslamcı olmayan, dinlerarası diyalog hurafesi çerçevesinde dinler arasında tarafsız kalan) Batıcı bir Türk müslümanlığı” icat etmekti. 

28 Şubat Süreci ile Erbakan bitirilince ve Erdoğan ile ekibi “Millî Görüş” gömleğini çıkarıp laik düzene eklemlenince Türkiye’de CIA’in istediği siyasal atmosfer oluşturulmuş oldu. Ancak Kemalistler buna razı olmadılar, sadece Erbakan’ın değil, “Siyasal İslam” davasıyla ilgisi kalmayan ılımlılaştırılmış “dindar”ların da tasfiye edilmesini isteme gafletinde bulundular.

CIA ise, böylesi birşeyin Türkiye’deki “radikal dinciliği” tekrar hortlatacağı ve Batı karşıtlığını körükleyeceği değerlendirmesini yapıyordu. 

Buna karşı Kemalistler Batı tarafından kullanılıp atıldıklarını düşündüler. Erbakan'ın AB yanlısı hale gelip demokratlaşan eski ekibi ile FETÖ'nün ittifak yapıp iktidar olmasını hazmedemediler. Selanikli zorba zamanındaki türden, hep kendilerinin iktidar olduğu bir "cumhuriyet" istiyorlardı. Ordudaki Kemalistler rahat durmadılar, Erbakan gibi Erdoğan'ı da yemek istiyorlardı, AK Parti için kapatma davası bile açtırdılar. Sonra da Ergenekon davasına tosladılar. 

Bu arada, daima kazanmaya alışmış olan İsrail de boş durmadı, Erdoğan'ın tahammül ve sabır sınırlarını zorlayan, uzun vadede siyasal tabanını kaybetmesine yol açacak atraksiyonlar sergiledi. Erdoğan bunun da etkisiyle yeni arayışlar içine girdi ve iç siyasette yeni ittifaklar gündeme geldi.]

*

Güldağı bunun ardından şunu diyor:

FETÖ’nün Asya ülkelerindeki tüm kurumu Avustralya’dan yönetiliyor.

Firari FETÖ’cüler burada saklanıyor. 

Esad Coşan Hoca, FETÖ’nün kaldırdığı engellerden sadece bir tanesiydi. 

Diğerlerinin de adını verseniz bari..

FETÖ 2001 yılında Avustralya’daki sığıntı Esad Efendi’yi engel olarak görmüş de, mesela Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’de niye görmemiş?

Güldağı’nın paylaşımına dönelim:

Fetullah Gülen, bir kablodur. FETÖ’ye bağlananlar, kablonun ucunun nereye çıktığını asla bilmezler. Bilmeden bağlanırlar. 

Türkiye’de hiçbir muhafazakar genç ve aile, doğrudan CIA ve ABD’ye bağlanamaz. 

Bazen MİT sayesinde bağlanır, geçmişte bağlanmıştır.

Mesela Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce gibi emekli FETÖ’cülere göre, Fethullah’ı CIA ile tanıştıran MİT.

Onların iddiasını, Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin doğrulamış durumda.

Demek ki bu yapıda bir kablo varmış kablodan içeru..

*

Paylaşım şöyle devam ediyor:

Fakat üretilen profesyonel “kablolar” ile dolaylı yoldan bağlanıyor.

Buna profesyonel teslim alma operasyonu diyoruz. 

Burada kavga, ağa-kâhya-maraba üçgeninde yaşandı.

Kâhya (MİT), marabanın (Fethullah-FETÖ), ağa (ABD-CIA) ile doğrudan temas kurmasından rahatsız oldu.

Ağanın (CIA’in) stratejik ortağı olma bakımından kâhya MİT ile maraba FETÖ arasında fark yoktu, fakat kâhya (MİT) bir yandan ağaya (CIA’e), “Ağam, maraba ile ilişkin benim üzerimden olsun” diyerek sitem ediyor, diğer taraftan da marabaya “Lan öküz, beni aşıp da ağaya gidemezsin, gitmeyi sürdürürsen seni mahvederim” diyerek sopayı dayıyordu.. Dayadı..

Ağa ile kâhyanın dostluğu şu anda da iyi kötü devam ediyor.. Arada telef olan maraba..

*

Paylaşıma dönelim:

“Son sözü Esad Coşan Hoca’ya bırakalım. Esad Coşan Hoca 24 yıl önce bir konuşmasında şunları demişti:”

Söz konusu konuşma 1990 yılında yapıldı. Mayıs ayında.

Erbakan’la olan ihtilaf çerçevesinde söylenen sözler..

Öyle anlaşılıyor ki, Mustafa Güldağı’na yazı (paylaşım) siparişi ya da talimatı 2014’te verilmiş.

Yani Aralık 2013’te meşhur 17-25 gelişmeleri yaşanıp, altı gün sonra da 2014 yılına girilip FETÖ’ye karşı ulusal seferberlik ilan edilince..

Güldağı’nın paylaşımı Esad Efendi’den yapılan alıntıyla devam ediyor:

“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler… Hem de kendisi takip etmez… Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”

Tam on ikiden vurmuş

— Mustafa Güldağı —

 *

Evet, Esad Efendi bunları söyledikten iki yıl sonra, 1992 yılının Eylül ayı başında, İsparta’da Kovada Gölü kenarında düzenlenen çadır kampında, bir öğle vakti yaptığı konuşmada, şöyle bir mesaj vermişti:

Bir kardeşimiz bana geldi dedi ki, “Hocam bana devletin istihbarat görevlileri, gizli servisi, kendilerine çalışmam için baskı yapıyorlar”. Evet, her devletin bir istihbarat servisi olmalıdır. Fakat bunlar, bizden topladıkları bilgileri götürüp Amerikalılar’a veriyorlar. Onlar da canımıza okuyorlar.

Merhum Esad Efendi’nin, MİT‘in Türk tarihine kazıktan mamul unutulmaz bir hediyesi olan FETÖ için birşey dediğini duymamıştık, fakat MİT için bu ifadeleri kullanmıştı.

MİT'in, Amerikalılar'ın uşaklığını yaptığını açıkça söylemişti.

Satılmış MİT'çiler, bu uşaklığı 28 Şubat Süreci'nde zirve noktasına taşıdılar.

Esad Efendi bunları söylerken ben de oradaydım.

12’den vurmuş” mu dediniz?

O sizin takdiriniz.

*

İstihbaratçıların teklifte bulundukları tek kişi Esad Efendi’nin sözünü ettiği “kardeş” değildi elbette..

Ancak, böylesi teklifleri reddeden çok az kişi bulunduğunu biliyoruz. 

Yok denecek kadar az kişi..

Bazen havuç (menfaat), bazen sopa (tehdit) devreye girer.. Bazıları da (Epstein türü tezgâhlarla) tuzağa düşürülür, kaset (ya da film yıldızı) yapılır, ve şantaja maruz kalır. Utanma belasına "mezara kadar kul köle" olur.

Şöyle çalışıldığı da olur: Önce zor duruma düşürülürsün, sonra da “Sana destek olabiliriz, sıkıntılarından kurtulmanı sağlayabiliriz” diye el uzatılır.

28 Şubat sürecinde ülkeyi terk etmek zorunda kalan Esad Efendi’ye de bu “numara” çekilmişti.

Ona, kendisini ziyaret eden MİT'çiler tarafından, “İstersen Türkiye’ye elini kolunu sallayarak dönebilirsin…” denilmişti. 

(Kadir Mısıroğlu, Almanya'da bir MİT'çinin kendisine tam da böyle bir teklifte bulunduğunu hatıratında aktarıyor. Şartları Atatürk ve laiklik aleyhtarlığını bırakmasıydı. 12 Eylül'den sonra MİT'çi bir albay Yeni Asya gazetesi cemaatinin lideri Mehmet Kutlular'a benzer bir teklif yapmıştı. Şartları şuydu: Atatürk aleyhtarlığını bırakacaklar ve Almanya'da Erbakancılar'la ve Süleymancılar'la laik rejimin taşeronu olarak vekaleten mücadele edeceklerdi. Bu, Erbakancılar ile Süleymancılar'a da benzer teklifler yapmamış olmaları anlamına gelmiyor.)

Esad Efendi, yapılan teklifi, ölümünden dört-beş ay önceki son haccı sırasında (2000 yılında) cemaate açıklamıştı.

MİT’çilerin teklifini kabul etmediği için Türkiye’ye dönmedi.

Dönemedi.

Peki, ona bu teklifi yapan ve avuçlarını yalayanların bir “B planı” yok muydu?

*

Esad Efendi dönmedi.

Dönemedi.

Dönmesi MİT’e teslim olması şartına bağlıydı. Tabiî “örtülü” biçimde..

Türkiye’de yaşayabilmek için yürürlükteki yasalara uymak yetmiyordu, ayrıca bir de (ipi İsrail ile ABD’nin, CIA ile MOSSAD’ın elinde olan) satılmış MİT’çilerin kafalarından uydurup dayattıkları “kurallara” bağlılık sözü vermek, laik (siyasal dinsiz) Kemalist düzenin ürettiği “made in MİT” damgalı bir “beşer icadı çağdaş ve de yerli-milli güncellenmiş müslümanlığı” benimsemek gerekiyordu.

Esad Efendi’nin Türkiye’ye dönememesinin arkasındaki etken FETÖ değildi, 28 Şubat orkestrasının şefi MİT’ti.

Ancak, Esad Efendi Avustralya’da uzun süre yaşama şansına sahip olamadı. Birkaç ay sonra trafik kazasında hayatını kaybetti.

Ve İskenderpaşa Cemaati devlete (derini ve yüzeyseliyle devlete) teslim oldu.

Varisi, varisleri, onun vefatından sadece üçbuçuk yıl sonra alenen ve resmen Atatürk’ün laikliğini ve “Şeriat’e karşı demokrasi”yi savunmaya başladılar.

Esad Efendi’yi teslim bayrağı çekerek Türkiye’ye dönmeye ikna edemeyen satılmış MİT’çiler çok şanslıydılar.

Satın almayı başaramadıkları bir adam hemen ölmüş ve denklemden düşmüştü.

*

Fethullah’a gelince..

O, Esad Efendi gibi değildi..

Dönebilirdi.

CIA ve ABD hükümeti bırakmadı.. Dönmesine izin vermediler.

Ve, Türk istihbaratçıları Fethullah’ın trafik kazasında ölmesi gibi bir şansı ya da bahtiyarlığı yaşayamadılar.

Papaz her gün pilav yemezdi, yiyemezdi.

(Ne FETÖ, yani Fethullahçı Takiyye Örgütü PKK kadar sabıkası kabarık bir örgüt, ne de Fethullah, bir zamanların “bebek katili” Abdullah Öcalan kadar “müseccel” bir eli kanlı katildi.

Abdullah Öcalan gibi bir adama bile saygıyla selam durabilen bir MHP’si olan Türkiye’ye Fethullah dönebilmiş olsaydı, elinden kaçırmış olduğu “hocaefendilik” madalyasını tekrar kolayca alırdı.

O da Türkiye’ye dönemedi.. Nedeni MİT değil, CIA’di. Adamı bırakmadılar.

Esad Efendi’nin Türkiye’ye dönmesine engel olan bir yabancı istihbarat teşkilatı yoktu.. Olamazdı, çünkü onun gizli servislerle anlaşma gibi bir huyu olsaydı MİT’in teklifinin üzerine atlardı.)

*

Ve o süreçte Esad Efendi, Almanya’da bir topluluğa benim için “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum. MİT her yerde bunun karşısına çıkıyor. Onu buraya getirebilir misiniz? Buraya yerleştirebilir misiniz?” diye sormuş bulunuyordu.


“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM”

  ESAD EFENDİ ÖLDÜ, SEVDAM GÖZLERİNDE (S. G.) KALDI Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocayla ilgili olarak  haber7.com ’da 4 Şubat 2008 tarihin...