BİR USÛL KATİLİ: ALTAY CEM MERİÇ

 

KELAM, BU DEĞİL!




Altay Cem Meriç'in, Murat Gezenler ile yaptığı teşrî’ (yasama, yasa yapma) ve şirk konulu tartışmada usûl edebiyatı yaparak usûlü nasıl katlettiğini bir önceki yazıda görmüştük. 

Konuya, tartışmada zannî delili asla kabul etmeyeceğini söyleyerek giriyor ve “Haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim” diyor.

Haber-i vahidlerin "delaleti" açık ve kat'î (kesin) olsa bile, onları devre dışı bırakıyor.

Çünkü aradığı şey bilgi değil, belirsizlik.

Doğal olarak, ayet-i kerîmeleri aynı gerekçeyle (haber-i vahid olma iddiasıyla) devre dışı bırakamaz. Fakat o zaman da yerli yersiz hemen "delaletin zannîliği" (lafızlardan ne anlaşılması gerektiğinin kesin olmayışı) iddiasını ortaya atıyor.

Bu yaptığının usûlü katletmek olduğunun farkında değil.. Ya da farkında, ve usûl çerçevesinde kaybetmeye mahkum olduğunu bildiği için kendi kafasından usûlün kolunu kanadını buduyor. 

Usûl, anlama faaliyetinde hata yapmamak ve çözüm üretmek içindir. Siz daha baştan haber-i vahid durumundaki hadîsleri (sahih olsalar bile) reddederek yola çıktığınızda, dini nasıl doğru ve eksiksiz anlayabilirsiniz ki?!

Sadece mütevatir (yalan üzerinde birleşmeleri aklen mümkün olmayan kalabalıklar tarafından rivayet edilen) hadîslerle yetinilmesi, meseleleri kilitler.

Bazen bir mütevatir hadîsin gereğince anlaşılması, haber-i vahid durumundaki başka hadîslere bağlı olabilir.

Bazen de, aynı konuyla ilgili (haber-i vahid) durumundaki farklı rivayetlerin toplamı, mana bakımından (manevî) tevatür olarak ortaya çıkabilir.

*

[Haber-i vahid ve mütevatir kavramlarının anlaşılması için şöyle bir örnek vermek faydalı olabilir:

Diyelim ki asla yalan söylemeyeceğine inanılan güvenilir bir kimse A şahsının yiğit bir adam olduğunu, falanca savaşta büyük bir kahramanlık göstermiş bulunduğunu söyledi. Bu tek kişinin rivayeti, haber-i vahiddir. Her ne kadar ravînin güvenilirliği nedeniyle "sahîh" (doğru) kategorisine girse de, bahesttiği şahsın kahraman bir kişi olduğunu gösteren "şüpheye mahal bırakmayan kesin" delil sayılmaz. Kahraman addedilen kişi o kahramanlığı dalgınlıkla, yanlışlıkla, şaşkınlıkla, ne yaptığını bilmez bir halde kazara yapmış, sonradan kendisi de yaptığı işe hayret etmiş olabilir. Veya rivayeti yapan kişinın, yaşadığı bir sürü olay arasında bu olayı o anın heyecanı içinde yanlış yorumlamış olması da mümkündür. 

Böylesi ihtimaller, haber-i vahid durumundaki bir rivayetin "kesin bilgi" olarak kabul edilmesine engel olur. Fakat sonuçta bir bilgidir ve yok sayılamaz. 

Buna karşılık, olaya dair 30-40 kişi aynı haberi verir ve aynı yorumu yaparsa, bu bir mütevatir haberdir. İddia kesinleşmiş olur. 

Diğer taraftan, birbirinden habersiz 10 ayrı kişi aynı adamın farklı kahramanlıklarından söz ederse, bu 10 rivayetin her biri haber-i vahid olsalar da, ortaya "konu/anlam bakımından tevatür" çıkmış olur.]

*

Haber-i vahidleri daha baştan devre dışı bırakmak, "doğru anlama" ve "yanılgılardan sakınma" gayesine matuf bir tercih olarak görülemez. Aksine, usûlü tahrif ve tahrip ederek, bilinçli ya da bilinçsizce "anlamayı sabote etme ve engelleme, anlama çabasını çıkmaz sokağa sürükleme, işi çözümsüzlük noktasına getirme" dalaveresidir.

Haber-i vahidlerin usûl noktasından (itikadda, akaidde) kesin delil olmaması ile usûlden atılması, daha baştan reddedilmeleri aynı şey değildir. 

İlki, usûlün gereğidir, ikincisi ise, usûlün katledilmesi ve kaybedilmesidir. Usûlsüzlüktür, usûl tanımazlıktır.

Usûl, haber-i vahidleri reddetmez, onları "kesinlik" ve "zan" noktasından ait oldukları yere yerleştirir. Altay Cem tipi usûlsüzlük ise, haber-i vahidleri reddediyor.

Haber-i vahid durumundaki sahîh hadîsleri bile kaale almayan birinin geleceği nokta, ancak "mezhep tanımazlık" olabilir.

Çünkü mezheb farklılığı içtihatların farklılığından kaynaklanır. İçtihat ise daha baştan zannîdir, kesin bilgi ifade etmez.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bile "sahîh" bir sözünü işine gelmediğinde "takmayan" ve böylece usûlü katleden bir adamın, bir müçtehidin içtihadını (kafasına esmediğinde) hiç umursamaması, zannî olma gerekçesiyle reddetmesi şaşırtıcı olmaz.

*

Kelam ilmi değerli bir ilimdir, önemli bir ilimdir.

Selefîlerin Kelam’ı toptan reddetmeleri doğru bir tutum değil..

Kelamcıların sözlerini alıp tartışmaya başladıklarında zaten (farkında olarak veya olmayarak) bir kelamcı gibi konuşmuş oluyorlar. (Nitekim İbn Teymiyye’nin kitaplarında da haddinden fazla “kelam” var.)

Ancak bu Kelam ilmi herkesin harcı da değil.. Kelamcı olacaksanız, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi kelamcı olacaksınız.

Altay Cem Meriç gibi Twitter ya da Youtube kelamcısı olmamalısınız.

*

Murat Gezenler ile Altay Cem’in tartışması üzerinde duruyorduk.

Altay Cem’in laflarından biri şöyle:

“Dini çürüten bir delil, mesela ben diyeceğim ki bunu kabul ettiğimizde bu, Hristiyanlık’la İslam’ın aynı olması anlamına gelir. Mesela “akıl olmasın din”de. Bu şu anlama gelir: İslam eşittir Hristiyanlık’tır, bu o zaman bizim ‘Hak eşittir hak değil’ dememiz gibi olur. Bunu kabul etmek bizi yine aynı şekilde muhale [aklen imkansız olana] götürür. ‘Efendimiz [s.a.s.] hem doğruydu hem yalan söylerdi’ demek gibi. O yüzden, bazı görüşler vardır İslam içi tartışmalarda kullanılır. İslam içi tartışmalarda bir görüşü ispat eder, ama aslında dışardan bakınca akaid açısından İslam’ın batıl olduğunu ispat etmiş olur. Böyle delillere denk geldiğimizde bunların kullanılamayacağı noktasına dikkat etmemiz gerekir. Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz. Zaten bu yüzden İslam’ın çizgisi ve çizgisi dışı, İslam’a sokan delillerin konuşulduğu konuya biz Kelam diyoruz.”

Saçmasapan laflar..

Delil meselesini de, Kelam’ı da, hak ve batılı ayırma ölçütlerini de anlamamış.

Bunları söyleyen bir kişinin, İslam’ın tamamen hak olduğu noktasında kalbinin mutmain olmadığı (daha doğrusu meseleyi kafasında oturtamadığı) anlaşılır.

Ne demek bir delilin İslam içi tartışmada kabul görmesi, fakat dışardan bakıldığında İslam’ın batıl olduğunu göstermesi?

Demek ki sen, arasıra “dışardan” baktığında İslam’ın batıl olduğu sonucuna varıyorsun.

*

Altay Cem örnek verseydi, kafasının arızalı çalıştığı noktaları daha iyi anlamış olurduk.

Dışardan bakıldığında bir inancın batıl olduğu anlaşılıyorsa, o, batıldır.

İslam’da böyle şeyler var diyorsanız iki ihtimalden söz edilebilir: Birincisi, İslam’a, batıl bazı hususların dahil edilmiş olması. Yani bazılarının İslam anlayışının bu şekilde bozulmuş olması.

İkinci ihtimal ise, İslam’ın batıl olmasıdır.

Tabiî üçüncü bir ihtimal daha var:

O da, aslında hak olan, dışardan bakıldığında da (ilmi ve aklı yeterli kişiler tarafından) hak olduğu teslim edilecek bazı hususları Altay Cem’in anlayamaması ve batıl olduklarını zannetmesi.

*

Akıl meselesine gelelim..

Dinde aklın olmaması diye birşey olmaz.. Din tamamen akıl üzerine kuruludur. (Bu meseleleri, internete koymuş olduğumuz kimi kitaplarımızda genişçe tartıştık.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dört ciltlik muhteşem eseri Mevkıfu’l-Akl, aklın dindeki yerini konu ediniyor.)

Bu, “nakil”in önemsiz ya da geçersiz olması anlamına gelmez.

Mesela tarih ilmini alalım: Akıl bize, doğru tarih bilgisinin nakil üzerine kurulması, ancak bu nakillerin akıl süzgecinden geçirilmesi gerektiğini söyler.

Akıl burada yardımcıdır.

*

Altay Cem, “delil” kelimesini de yanlış kullanıyor.

“Dini çürüten delil”den söz edilemez.. O, delil değildir..

Ya vehimdir, ya ümniyyedir/kuruntudur, ya safsatadır, vs..

Evet, Altay Cem önce “Bazı görüşler … İslam içi tartışmalarda bir görüşü ispat eder, ama aslında dışardan bakınca akaid açısından İslam’ın batıl olduğunu ispat etmiş olur. Böyle delillere denk geldiğimizde bunların kullanılamayacağı…” diyor.

İlk anda zannediyoruz ki, “delil” dediği hususların “dışarıya” karşı kullanılamayacağını söylüyor. Fakat lafını şöyle bağlıyor: “Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz.

Böylesi deliller, "form"una göre, "İslam içi tartışmada bir görüşü ispat ediyormuş", fakat yine, "form"una göre, İslam içi tartışmalarda delil olarak kullanılamazmış.

Sen ne söylediğinin farkında mısın?

Bir görüşü ispat ediyorsa, delildir o..

Delil olarak kullanılamayacak birşeyse, o aslında kendi zatında delil değildir, sen öyle zannediyorsundur.

*

Bu arkadaşın, “Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz” derken, o delilin "İslam eşittir Hristiyanlık" sonucunu vermeyecek bir formda kullanılabileceğini söylemek istediği anlaşılıyor. 

Taşlar kafasında yerine oturmamış.

Adam delil getiriyor, sen diyorsun ki, "O delili bu 'form'da kullanamazsın, başka bir 'form'da getir".

Yani "Delili çarpıt" diyorsun. Ya da, "Delilin, benim kafamdaki 'form'a uymadığı için onu kullanamazsın" diyerek delili denklemden düşürüyorsun. 

Sonuç baştan belliyse, istediğin sonuca uymayan delilleri yok sayıyorsan, düşünmeye de, delil getirmeye de gerek yok demektir.

Hayır, bu arkadaşın kafasında taşlar yerine oturmamış. Zihni berrak değil, it oynamış yonca tarlası gibi karman çorman.

Usûle kafası basmıyor.

*

Akıldan, mantıktan, Kelam’dan, delilden anladığın bu mu?

Fakat bu kafa karışıklığı salt senin suçun değil.

Bu laik (siyasal dinsiz) Kemalist (Selanikli’ye tapan) düzenin bu millete en büyük kötülüğü bu oldu..

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi alimlerin temsil ettiği Kelam ilmi kimlerin eline düştü!

İlahiyatlardaki kelamcıların da büyük ekseriyeti, laik (siyasal dinsiz) düzene biatı meşru göstermek için Kelam ilmini tahrif ve istismar etmekle meşgul.. Asıl dertleri ulufeleri, dr., doç., prof. gibi unvanları.

Doğruları ucundan kıyısından söylemeye çalışan meslektaşlarına da kan kusturuyorlar.


(İlk yayın tarihi: 5 Aralık 2024)


USULSÜZ USUL İŞPORTACISI ALTAY CEM MERİÇ




Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ (yasama, yasa yapma) ve şirk konulu tartışmasının kaydını dinledim.

İki tarafın da akıl yürütüşünde sorunlar var.. 

Doğruları da var.

Ancak, Murat Gezenler’i daha dürüst ve tutarlı buldum..

Altay Cem ise usul edebiyatı yaparken usulden sapıyor.. Bir ölçüde demagoji ve mugalataya kayıyor.

*

İlk söz alan, Gezenler.

Teşrî’ konulu ayetleri sayarak söze giriyor.

Teşrî, şeriat ve meşrû kelimeleri ile aynı kökten türemiş bir kelime.. “Kanun koymak, yasa yapmak” demek.

Yasalar Allahu Teala ve peygamberleri tarafından konulduğunda bu ilahî şeriattir, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî şeriat.

Din de, Allahu Teala tarafından konulduğunda (vaz' edildiğinde) ilahî din, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî (insan yapımı) din olur.

*

Geçtiğimiz günlerde Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak sosyal medyada Hz. Yusuf aleyhisselam’ın Mısır’daki hükümranlığını tartışırken “Melik’in kanunları” meselesine girmişlerdi.

(Evet, Hz. Musa aleyhisselam dönemindeki Mısır krallarına Firavun deniliyor, fakat Hz. Yusuf dönemindeki kral için Kur’an’da melik [hükümdar] tabiri geçiyor.)

İkinci bir husus şu: Ayette Mısır kanunları için “Melik’in dini” (fî dîni’l-meliki) deniliyor.

Evet, insanların kabul ettikleri yasalar, onların dini demek olur.. Bu anlamda şeriat (yasalar, pozitif hukuk) ile din aynı şeydir.

Doğal olarak Melik’in dini (yasaları), beşerî din (beşerî şeriat) kategorisine giriyordu.

Lafı uzatmadan, Gezenler ile Meriç’in tartıştığı meseleye girelim: Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve Kemalist yasalarını benimseyen (evet, benimseyen, beğenen, İslam Şeriat’inden üstün bulan, veya onun kadar saygıya layık gören) kişinin dini, Kemalizm’dir.

(İsteyen Kemalizm yerine başka bir ad da takabilir, fakat onun dini İslam değildir.. Müslüman olduğunu zannetse ve iddia etse bile.)

*

Gezenler’den sonra sözü Meriç alıyor.

Hemen usul dersi vermeye başlıyor..  (Usule dair birşeyler okumuş ama tam anlamamış.. Kafası karışık.)

Önce "kat’î (kesin) delil – zannî delil” ayrımını hatırlatıyor. (Ama tam izah etmiyor veya edemiyor.)

Tartışmada zannî delili asla kabul etmeyeceğini söylüyor.

Mesela” diyor, “haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim”.

Böylece Sünnet’i büyük ölçüde kaldırıp bir tarafa atmış oluyor.. Haber-i vahidleri kaldırdığınızda geriye kaç tane hadîs kalıyor ki?

Haber-i vahid, zayıf hadîs demek değildir, pekçok sahih hadîs haber-i vahiddir. Bir tartışmada daha baştan “Haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim” diyen kişi hak tanımazlığını ve kötü niyetini baştan belgelemiş olur. 

(Ve işlerine geldiği zaman da bilinçli ya da bilinçsiz biçimde haber-i vahidle önünüze çıkmaktan geri kalmazlar. Tutarsızdırlar.)

Haber-i vahid önüne delil olarak konulduğunda, sen onu tümden reddedemezsin. Tümden reddettiğinde, karşı görüş olarak ortaya ne koyacaksın? Tabiî ki, akla dayanma iddiası ile kendi heva ve hevesini, kendi uydurmalarını. 

Halbuki senin kendi uydurmaların, zannî delil karşısında hiçtir. Ve sen haber-i vahidi tümden reddetmekle, kendi inançsızlığın/inkârın ile zannî bilgiyi aynı kefeye koyuyorsun.

Onun zannîliği iki yönlüdür, yanlış olma ihtimaliyle beraber doğruluk ihtimali de vardır. Ve sen, o doğruluk ihtimaline de daha baştan kapıyı kapatıyorsun.

İşte bu, senin derdinin hakikat olmadığını gösterir.

Sen ancak şunu diyebilirsin: Kardeşim, ben seni suçlayamam, çünkü elinde bir delil var, fakat zannî olduğu için beni bunu "kesinmiş" gibi kabul etmeye zorlama.

En fazla bunu diyebilirsin. "Görüşün kesin yanlış" diyemezsin. 

Onun delile dayalı görüşü zannî, fakat senin inkârın kat'î.. Hangi delille? Hangi delile dayanıyorsun?

*

Haber-i vahid durumundaki (sahihler de dahil) hadîslerden kurtulduktan sonra sıra ayetlere geliyor.. Onlar için de bahane hazır: Delaletleri kat’î değil, zannî..

İşkembesinden (delalet hususunda) bir zannîlik uyduruyor.. Delili şu: "Bana göre" zannî.

Anlamı açık ayetin neresi zannî, ukala?!

Birisi senin için "Aptal, geri zekâlı" dese, sen tutup bu kelimeleri hakaretin delili olarak ortaya sürdüğünde, muhatabın "zannîlik" iddiasında bulunabilir mi?!

*

Doğrudur, usulsüz usul istismarcısı Meriç, itikatta zannî delilin kesin bir bağlayıcılığının olmadığını söylerken bir usul ilkesine işaret ediyor.

Kesin bir bağlayıcılığı yoksa da zannî bir bağlayıcılığı (değeri) vardır. Tümden yok sayamaz, inkâr edemezsin. 

Evet, önce hadîsleri büyük ölçüde kenara atıyor, sonra da işine gelmediği için, ayetlerden çıkan anlamı "zannî" yaftasıyla devre dışı bırakıyor. (İtiraz sadedinde ortaya attığı parlamento ve parti örneğinin saçmalığı konusuna geleceğiz inşaallah.)

Ancak, usulden bahseden bu usulsüz ukalanın zannettiğinin aksine, itikadî meselelerde “zannî delilleri hiçbir şekilde kabul etmeme” diye birşey olmaz.

Bu, usule aykırıdır, usul tanımazlıktır.

Mesela Matüridiyye ile Eş’ariyye arasındaki ihtilafları alalım.. Bunlar arasındaki ihtilaf, delillerinin zannîliğinden kaynaklanır.

Ortada kat'î delil olsa ihtilaf yaşanmayacaktı.

Daha doğrusu, kat'î delili inkâr edenle "mezhep" tartışması yapılmaz, öylesi tekfir edilir, İslam dışı olduğu söylenir.

Zannî bir delile, yine zannî bir delil ile itiraz etmek mümkündür.. Birbirlerini tekfir edemez, bid’atçilikle suçlayamazlar.

Ancak, zannî delilleri, (Meriç’in yaptığı gibi) sırf zannîdirler diye yok sayan, (başka bir delile dayanmadan) delilsiz olarak reddeden (ve böylece sıfır delil ile kendi kuruntusuna saplanan) kişi, kesinlikle bid’atçidir.

Haktan bir ölçüde sapmıştır. (Bid'atçilerle ilgili hadîsleri okusun diyeceğim de, onları da haber-i vahid diyerek takmayacaktır.)

Tekfir edilmez, fakat böylesi, haktan yüz çevirmiştir.

İşte, Meriç’in edebiyatını yaptığı, fakat yüz çevirdiği usul bunu söylüyor.

Gezenler ayet okuyor, bu ukala ise burun büküyor.. Neymiş, delaletleri zannî imiş..

İstediği şu: Bunun yarım aklının vurduğu zannîlik damgası yüzünden Allahu Teala'nın ayetlerini yok sayacağız, onlara sırt çevireceğiz.

Halbuki bir mü'minin şunu demesi gerekir: Evet, bu delil böyle de anlaşılabilir, ama kesinlik ifade etmiyor. 

Fakat bu uyanık, delili, zannîlik iddiası üzerinden "tümden geçersiz" ilan etmeye kalkışıyor.

Üstelik, zannîlik iddiasının bir kısmı tamamen palavra.. Kendisinin saf ve pür "hak tanımazlığı".

*

Meriç’in devirdiği çamların yekünü fazla.

Sindirilmesi için parça parça tartışacağız inşaallah.

Gezenler için de söyleyeceklerimiz olacak.

*

[Kesin/kat'î delil için iki hususta kesinlik aranır: Birincisi, sübutta kesinlik (sabitlik, müsbetlik/pozitiflik), ikincisi delalette kesinlik.. 

Mesela Evrim Teorisi bu iki açıdan da sorunludur, güvenilmezdir; hem delillerin sübutları, hem de delaletleri bakımından.

Newton'un yerçekimi teorisi/yasası ise, ilk ortaya atıldığında, gözlemlerimiz çerçevesinde, sadece delalet bakımından kesinlikten yoksun gibi görünüyordu.. Merkür'ün yörüngesindeki kayma anlaşılınca sübutundan da söz edilemez hale geldi.

Delaletteki kesinlik eksikliği bütün fizik yasaları için söz konusudur.. Hepsi "zan" durumundadır.]


(İlk yayın tarihi: 1 Aralık 2024)


TÜRKİYE, RUSYA-UKRAYNA KAVGASININ DIŞINDA KALMALI

 



SOSYAL MEDYADA ALTAY CEM MERİÇ'ÇİLİK YAPANLAR KİMLERİN ADAMI

 

LAİK-KEMALİST DÜZENİN "ATEİZMDEN GELEN GENC"İ "RİSKSİZ" ALTAY CEM MERİÇ VE ŞAH REJİMİNİN "TEHLİKELİ"Sİ ALİ ŞERİATİ

 












Üzeyir Ademoğlu adına açılmış Facebook hesabında yazılmış olanları okuyunca (Ki bazı ifadelerini aktaracağım) Altay Cem Meriç'in başlattığı Ali Şeriati tartışmasına katkıda bulunmak gerektiğini düşündüm.

İsmin sahte olduğu belli, bangır bangır bağırıyor. 

İmdi, adamın soyadı Türkoğlu, Saraçoğlu, Topaloğlu, İslamoğlu, Vanlıoğlu, Karamollaoğlu, Müftüoğlu, İmamoğlu, Müezzinoğlu vs. olabilir.. Hepsi de sonuçta Adem oğludur, fakat her Adem oğlu Türk oğlu ya da topal oğlu değildir. 

Bir insanın bu tür soyadlara sahip olması anlaşılabilir bir durumdur. Fakat bir kimse şayet soyadı olarak "Ademoğlu" ismini seçiyorsa, şu mesajı veriyor demektir: Ben ne it oğluyum, ne eşşek oğlu, ne de "maymın" oğlu, ben de sizin gibi Adem oğluyum. 

Ademoğlu soyadını seçen kişi maymunlar, domuzlar, eşekler, develer gibi hayvanlarla bir hayvanat bahçesine kapatılmış biri olsa, kendisini böylesi bir soyadıyla tanıtmak istemesi, aslını/soyunu bu şekilde ortaya koymaya çalışması doğal karşılanabilir, fakat sosyal medyada bu soyadı ile arz-ı endam ediyorsa, sahte isim kullanmakta olduğunun bilinmesini istiyor demektir.

Selefî görünen bu kişi "samimi bir selefî" olabilir mi?.. Mümkün.. Bir istihbaratçının, bu kadar aptalca bir soyadı ile sosyal medya cangılına girmeyecek kadar zeki olması beklenir, o açıdan mümkün.. 

Fakat hesabın sahibi bir istihbaratçı-ajan da olabilir. 

*

Evet, sosyal medyada kendi ismiyle fikir teröristliği yapan bir selefînin de ajan olması mümkündür, fakat bu ihtimalden söz edilmesinden hoşlanmayıp "Niçin müslümana karşı suizanda bulunuyorsun?" diyenler de çıkabilir. 

Ancak, böyle biri sahte isimle ortaya çıkıyorsa, kimliği gizliyse, artık onun için hüsnüzanda bulunmak mevzubahis olamaz. 

Olamaz, çünkü ismini gizlemesi bir "komplo"dur ve insanların elinde, onun hakkında "komplo teorisi" geliştirme, spekülasyonda bulunma dışında bir çare bulunmamaktadır. 

Sahte isim kullanan kişi, bu sahteciliğiyle, "Benim hakkımda komplo teorisi üretmenize izin veriyor, bunu yürekten istiyorum" mesajını vermiş olur.

Üzeyir ismine gelince.. Yahudiler’in “Allah’ın oğlu” ilan etmiş oldukları bir peygamberin ismi.. Yahudiler için önemli bir isim (Üzeyir Garih’i hatırlayalım).. Hesabın sahibi, bu şekilde yahudilik mesajı vererek saflığımızla dalga geçmek, bize nanik yapmak istiyor olabilir mi sorusunun akla gelmesi tabiîdir.

Evet, bu sahte isimli hesabın sahibinin (selefi görünerek) selefîleri takip eden, onları manipüle edip yönlendirmeye, ajite etmeye, hassasiyetlerini kullanarak “dolmuşa bindirmeye” çalışan bir istihbaratçı olduğu tahmininde bulunmak zorundayız gibi görünüyor. 

En azından, bir istihbaratçı gibi icra-yı sanatta bulunduğunu kabul etmek durumundayız. 

*

Görünüşte "ultra selefî", fakat Selefîlik karşıtı Altay Cem'in avukatlığını yapıyor.. 

Şu bir gerçek, selefîliğin (Vehhabîliğin de etkisiyle) bir bakıma moda olduğu son dönemlerde selefîlerin içinde mücahid ve ilim ehli olanlara da rastlanmaktaysa da büyük çoğunluğu ahmak ve cahil. 

(Geçmişte öyle değildi, selefîler sadece alimler arasından çıkıyordu. İmam Matüridî kimdir, İmam Eş'arî necidir, bunlar neyi savunmuştur, selef kimlerdir, bunlar arasındaki fikir farklılıkları nelerdir gibi soruların cevabını bilmeyen avamın, "Yok gardaş, İmam Matüridî'nin görüşleri beni kesmedi, selefî olmaya karar verdim" demesi beklenebilir mi?!)

Selefîlerin ilim sahibi ve aklı başında olanları, diğer selefîleri (ipini koparmış dana tarzı) cahilce tekfircilikten sakındırmaya çalışıyorlar. Fakat bunlarla ilgili asıl acı gerçek şu: Haricîliğe alabildiğine yatkın ahmak bir topluluk oldukları için, istihbarat teşkilatları yani gizli servisler tarafından çok kolay kullanılıyorlar. 

Mesela DAEŞ/IŞİD.. ABD tarafından kuruldu ve İsrail'in emellerine hizmet ettiler.

Evet, bu ahmaklar nasıl uluslararası ilişkiler arenasında (kendini mücahit zanneden) ipi gâvurun elinde "terörist" olarak arz-ı endam edebiliyorlarsa, fikir bağ ve bahçesine de aynı şekilde (gâvura hizmet eden, eşekten hallice) fikir teröristleri olarak destursuz girebiliyorlar. 

Aralarında dünya kadar ajan-istihbaratçı-eleman-muhbir var, farkında değiller. 

Daha kötüsü, arkalarında o istihbarat teşkilatları var. Sözde fikir sahasında cihat ediyor, tebliğde bulunuyorlar, gerçekte ise, tıpkı DAEŞ militanları gibi ABD-İsrail hattının şuursuz piyonları durumundalar.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Ademoğlu (ve sosyal medyadaki benzerleri), MİT’çi de olabilir, MOSSAD ajanı da, CIA ajanı da..

Ha, yazdıkları hepten yanlış mı? Değil!.. Fakat kime çalım attığın değil, kritik zamanlarda kimin kalesine gol attığın önemli.. 

Doğruları oltadaki yem olarak kullanmadan safları avlayamaz, “yanlış”ını onlara yediremezsin. “Zehiri altın tas içinde sunarlar, bal da onun suç ortağı.” 

*

Türkiye’deki ABD ve İsrail yanlılarının geleneksel Sünnî-Şiî kavgası ateşinin harlanmasına şu sıralarda şiddetle ihtiyaçları var.

Altay Cem efendi de tam da Ali Şeriati ile uğraşacak zamanı bulmuş.

Başka bir zaman (Mesela İran’ın rahat bir zamanında, ve de Erdoğan’ın onlara “Biz sünnî de, şiî de değiliz, müslümanız” diyerek zeytin dalı uzattığı, onların hatırına Sünnîlik'ten, yani Sünnet’e bağlılık vurgusundan vazgeçme iradesi ortaya koyduğu bir zamanda) bunu yapmış olsa, alkışlayacağız.

İmdi, Sünnîlik ile Şiîlik aynı kategoride değerlendirilemez.. Çünkü Sünnîlik, doğrudan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, Sünnet'e bağlılık ilanıdır, ashab arasında ayrım yaparak bir Hz. Ebubekir’e, bir Hz. Ömer’e, bir Hz. Osman’a, bir Hz. Muaviye’ye vs.yönelik  –ashabın diğerleriyle karşıtlık ilişkisi kurmak suretiyle yapılmış- bağlılık deklarasyonu değildir.

Sünnîlik için Hz. Ömer ne ise Hz. Ali de odur. 

Şiîlik ise Hz. Ali taraftarlığıdır, saf ve pür Ehl-i Beyt taraftarlığı bile değildir, çünkü Hz. Peygamber s.a.s.’in hanımları da (ayet-i kerime gereğince, ve de "aile" ve "beyt" kavramlarının "doğa"sı icabı) Ehl-i Beyt’tendir. 

Ve ayrıca Şiîlik, (istisnaları varsa da geneli itibariyle) sadece Hz. Ali taraftarlığı da değildir, “Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman” karşıtlığıdır. Özellikle de Hz. Ömer karşıtlığıdır, İran onun zamanında fethedildi diye.

Hz. Ali taraftarı olmamak adamı dinden çıkarmaz, ki ashabdan cennetle müjdelenmiş olanların ekseriyeti, Hz. Ömer’in vefatından sonraki halife seçiminde Hz. Ali taraftarı olmadıklarını beyan ettiler, böylece Hz. Osman halife oldu. Fakat aynı şey “Sünnet taraftarlığı (Sünnîlik)” için söylenemez. Yani "Müslümanlık" adına Sünnîlik karşıtlığı yapılamaz. 

Ya da şöyle söyleyelim: "Tanım gereği" Sünnîlik, Müslümanlık adına "vazgeçilebilir" birşey olarak gösterilemez. Müslümanlığın lazım-ı gayr-i mufarıkıdır, mütemmim cüzüdür. 

Sünnîlik ile Şiîliği aynı kefeye koymak, elmalarla armutları toplamaktır.. Sünnîlik, "ilkeler"e bağlılıktır, şiîlik ise "şahsa" bağlılık.

Hak ve hakikat adına bunları söylemek, hatırlatmak zorundayız.

*

Erdoğan’ın o şekilde konuşması büyük hata idi.. 

Hangi üstün zekâlı metin yazarları bunları yazıp eline tutuşturuyorlardı bilmiyorum. Fakat bir türlü “istikamet”i tutturamıyorlar. İnsan, Erdoğan’ın etrafında hiç mi aklı başında adam yok, bu nasıl bir kaht-ı rical diye düşünmeden edemiyor.

İlk düğmeyi yanlış iliklerseniz, bütün düğmeler yanlış gider. Şiîlerin, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, en başta yaptıkları basit gibi görünen temel bir hata, onun üstüne inşa ettikleri bütün bir binanın yamuk ve çarpık olmasına neden oluyor.

Yanlış anlamaya meydan vermemek için bunları söyledikten sonra asıl konumuza dönebiliriz. 

Şia’nın (emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker kapsamında) uyarılmaya ihtiyacının bulunduğu kesindir. Fakat birileri Türkiye’de bugün bunu öyle bir zamanda ve öyle bir üslupla yapıyorlar ki, “Bunu ancak ya bir CIA ya da MOSSAD ajanı, ya onların yerli-milli bir acentasının işbirlikçi elemanı, ya da bilgiçlik ve sansasyon meraklısı aptal bir şöhret tutkunu, dikkat çekmek için Zemzem kuyusuna işeyebilecek tıynette bir kazma yapabilir” demek zorunda kalıyoruz.

Ancak şunu da belirtelim: Altay Cem'in başlattığı bu tartışmaya “Ali Şeriaticilik” yaparak dahil olanların da bir kısmı (hepsi değil) kesinlikle “derin” elemandır. 

Kavganın kızışması için amigoluk yaparak gürültü çıkardıklarını, karşı tarafın “penaltıdan gol” atmasını sağlamak için bilerek “faul” yaptıklarını düşünmemek elde değil.

*

Sözünü ettiğimiz ("maymın" oğlu olmadığını ilan etmeyi gerekli gören) Adem oğlu Zübeyir şunları yazmış:

Altay can Meriç kendi youtube hesbından Ali Şeriati eleştirisi yapan bir video hazırlamış..!

Meriç, Özellikle Ali Şeriatinin Sahabe hakındaki çirkin sözleri ve hakaretemiz ifadelerine tepki gösteriyor bu videosunda.!

Ali Şeriati'nin; Hz Ömer, Hz Osman ve Hz Ebubekir için kulandığı ağır ve hakaret ifade eden sözlerine tepki gösteriyor Meriç..!

Şeriati'nin gerek sahabe gerekse Halifeler hakında uydurduğu hikayeler ve yaptığı hakaretemiz ifadeler, hiçbir müslümanın kabul edeceği ifadeler değil anlaşılan.!

Meriç, Ali şeriatinin islam müktesebatına ve müslümanların değerlerine yaptığı bu haksız eleştirileri, kitablarındaki kaynakları delil gösterip makul eleştirilerle tepki gösteriyor..

Yani "Altay Cem Meriç, Ali Şeriati’nin kitaplarını satır satır okuyarak eleştiriyor.

Karşısına dikilip sözü olan da ACM’nin fikirlerini tek tek dillendirerek eleştirme yeterliliği ve iradesini göstermelidir.

Meriç'in takındığı üslup ise Hz. Osman’a “firavun” diyen, birçok sahabeye edilmedik hakaret ve iftira bırakmayan Şeriati’ye ne eksik ne fazla hak ettiği tondadır.

itirazınız varsa, kaçak dövüşmeyin, buyrun bir kamera ve mikrofon karşısına geçin siz de aynı cesareti gösterin.”

Altay Can meriç, Ali şeriatinin ilk nesil islam toplumu ve sahabe toplumu hakındaki olumsuz ve zehirli fikirlerine karşı uyarı görevini yaparak, bilinçsiz ve kör taasupçu okumalara karşı müslümanlara uyarı görevini yapıyor..

Anlaşılan, Altay Can Meriç'in Ali şeriatiden tevarüs eden bu zehirli fikirkerini deşifre etmesi bu zehirli fikirleri yıllarca suni topluma ihrac eden kesimleri rahatsız etmiş durumda..

*

Ali Şeriati Türkiye’de bir ara (İran Devrimi rüzgârının da etkisiyle) (İrancı diye bilinen kesimde) moda oldu ve bütün modalar gibi gelip geçti, bitti gitti.

İrancı olmadığı halde "entellik" icabı ya da modaya uyup kitaplarını alan kitap meraklıları da olmuştu. 

Kitapları satın alınmıştır da, fazla okunduğunu zannetmiyorum.

“Ali Şeriati okudum, bu yüzden Sünnîlikten vazgeçtim, şiî oldum” diyen bir tek Allah’ın kulunun bulunduğunu da sanmıyorum. 

"Sünnîliği bıraktım, şiî oldum" diyene rastladım da, işin açıkçası, İrancı çevreleri takip için “görev” icabı Şiîliği seçmiş olduğunu düşündüm. Bunun başka pratik faydaları da var tabiî, ibadetlerde kolaylık yapmayı, cuma namazına bile gitmemeyi garanti ediyor, insanı epeyce bir zahmetten kurtarıyor.

Bu ülkede, Ali Şeriati okuduğu için şiî olunmasını geçtik, tam tersi yaşandı. Bir zamanların İrancıları sonradan acayip Hz. Osmancı oldular.

Tipik örnek AK Parti eski milletvekili Mehmet Metiner.. Bir zamanlar kendisi gibilerle birlikte Girişim diye bir “bitirim” dergi çıkarıp İrancılık, radikallik vs. yapmıştı.

Sonradan laik-Atatürkist düzenin nimetlerinin tadını keşfetti, bir “aydınlanma” yaşadı.

Öyle bir aydınlanma ki, AK Parti iktidarı döneminde yaşanan akraba u taallukat kayırmacılığını savunmak için “Ne var bunda, Hz. Osman da böyle yapmıştı” diyebildi.

*

Evet, Türkiye’de Ali Şeriaticilik diye bir akım yok.. Kitapları bazı Batı dillerine de çevrildiği için bizde de kıymete binmiş, mevsimlik bir nezle olarak bazılarının burunlarını yoklamıştı.

Ve unutuldu gitti.. “Ondan kalan boynu bükük ve sefil / Devrik bir lamba ile sönük fitil.”

Şimdi müflis tüccar hesabı eski defterleri karıştırmanın, soğuk, izbe ve karanlık mahzenlerde çürümekte olan dosyaları çıkarıp tartışma konusu yapmanın faydası nedir?

Hem de böyle bir zamanda..

*

Türkiye için asıl sorun Ali Şeriati değildir.. Selanikli zampara Atatürk’tür.. Ali Şeriati, Atatürk'ün yanında devede kulak bile değildir, devede tüydür.

Şu anda bile ilkokula giden altı yedi yaşındaki saf zihinler, Atatürk putçuluğu ile kafaları doldurularak yetiştiriliyor.

Tablo şu: Yukarıdan gelen bir sel var, bostandaki bütün mahsulü alıp götürüyor, kenarda Kadir Mısıroğlu gibi birkaç kişi oturmuş mahsulden birazını olsun kurtarmaya çalışıyorlar, fakat kurtarabildikleri devede kulak bile değil.

Fazla birşeyi kurtaramama bir tarafa, kendileri de selin suyundan çamurundan paylarını alıyor, oraya buraya savruluyorlar.

Halihazırda bütün devlet kurumları Selanikli zamparaya hizmet ediyor. Her yerde onun resimleri, heykelleri, sözleri..

Ve bu Selanikli zampara, ashabı da geçtik, doğru sözlü ve dürüst bir asker olan Kâzım Karabekir’in şahitliğine göre, doğrudan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e hakaret etmiş bulunuyor. 

Yazdırdığı tarih kitaplarında da benzer ifadeler var.

Orada da durmamış, Allahu Teala’nın kelamını da aşağılamış.. Milletin önünde “gökten indiği sanılan” kitaplara karşı kendisinin süflî “hayat”ının reklamını yapmış.

"Devrim" adı altında yaptıkları da ortada..

Ve de bu devletin derinlikleri, Haydar Baş belası gibi adamlarını devreye koyarak onu seyyid, hafız, evliya yapmış, resmen İslam'la ve müslüman halkla dalga geçmiş..

Peki buna karşı Altay Cem efendi ne yapmış?

*

Yaptığı şu: Kadir Mısıroğlu’nu ve onun şahsında diğer anti-Kemalist araştırmacı ve yazarları itibarsızlaştırmaya çalışma şaşkınlığı..

Bakın ne diyor:

“(Atatürk’e karşı) Bir aşk nefret ilişkisi içinde de değilim. Ben tarihî karakterlerle öyle bir ilişki kurmuyorum. Ama, bana sorarsanız mesela Kadir Mısıroğlu’nu tenkit edeceğim konulardan birisi budur: Çok hissî tarih okuma tarzı, özellikle Mustafa Kemal konusunda, üslubu da bence..”

Vay uyanık vay!

Sen merhum Kadir Mısıroğlu’na karşı hissî değilsin, öyle mi?

Cem Yılmaz’ın tabiriyle “duygusal” da mı değilsin?

*

Açık konuşalım.. Evet Altay Cem'in, Peygamberliğin İspatı gibi güzel çalışmaları var.. 

Fakat sen, evet sen, (bu halinle) Kadir Mısıroğlu’nun attığı tırnak bile olamazsın. O bir Erciyes, sen ise Kayışdağı bile olamazsın. (Mısıroğlu hatasız değildi, fakat hizmeti büyük, ve çok büyük bedel ödedi, saygı duymak gerekiyor.)

Ha, bir Kadir Mısıroğlu olmayı sağlayacak zekâ ve kabiliyet sende yok mu?.. Var!.. O zekâ sende var da, o yürek, o ciğer yok..

Öyle görünüyor.

Bu şahsın parlaması, "atezimden gelen genç" olarak sosyal medya sinemasında arz-ı endam etmesiyle olmuş. Böylece dikkat çekmiş, ilgi odağı haline gelmiş. Tam da "Gençler ateist oluyor, deist oluyor" feryatlarının koparıldığı bir zamanda. 

İyi ve güzel çalışmaları var, fakat hep "risksiz" sularda yüzüyor. 

Üstelik, yaptığı hizmet "yeri doldurulamaz, benzeri bulunmayan" nitelikte de değil.. Sayısız benzer faaliyet ve çalışma var.. Tek kusurları "ateizmden gelen genç" olarak şöhreti yakalayamamış olmaları. 

*

Bu açıdan İsmet Özel'e benziyor.. İsmet efendi de solculuğun/komünistliğin moda olduğu, 1968 rüzgârının henüz kesilmediği bir zamanda "müslüman" olmuş, eski solculuğunun ve solcular arasında "şair" diye tanınmış bulunmasının hatırına yüceltilmiş de yüceltilmişti. 

İsmet'in İslamî kesimin yabancı olduğu (eski solculuğundan kaynaklanan) kendisine özgü bir dili ve jargonu vardı. Ayrıca en basit fikirleri karmaşık ve dolambaçlı ifadelerle eşi bulunmaz tefekkür ürünleri gibi yaldızlayıp satmayı beceriyordu. İslamî bilgi birikimi bakımından ise bomboştu, fakat ne gam! Artistik lafları, kendisinden daha boş olan gençlerin ilgisini çekiyordu. 

Evet, vatandaşın ne tefsirden, ne hadîsten, ne kelam ilminden, ne fıkıhtan, ne de tasavvuftan haberi vardı. Fakat Batı düşüncesine merakı vardı ve yüzeysel biçimde biliyordu, hatta William Ebenstein'dan Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri adıyla bir çeviri de yapacaktı. Beslendiği asıl kaynak Batılı entelektüellerdi.

İsmet'in yarım asırlık "ideolojik sergüzeşt"i "risk"siz bir mecrada devam etti.. Aykırı çıkışlar yapmıyor değildi fakat bunlar da sansasyonel ve dikkat çekici olmakla birlikte yine "risksiz"di.. 

Tam da NATO'nun İslam'ı hedefe koyduğu bir zamanda, İslamcılık'tan istifa edip ulusalcılığa (yerli-milli Türkçülüğe) kapağı attı.. İslam'ın ümmetçiliğini ve evrenselliğini katledip onu Türklük parantezi içine sıkıştırmak için sloganlarla örülü bir "protestan (millileştirilmiş) İslam" icat etmeye kalkıştı.

Satışa sunduğu malın üstündeki reklam "gâvurla çatışma"dan söz ediyor, teslimat ise "Türk olduğunu söylüyorsan zaten gâvurla çatışmış sayılırsın, ayrıca birşey yapmana gerek yok. Türk olmayan 'hadsiz müslüman'lardan da uzak dur" mesajı veriyordu. 

Böylece NATO'nun istediği "ırkçılıkla ılımlılaştırılıp sulandırılmış İslam" Türkiş kebabı pişirilmiş oluyordu. 

Zahiren şanslı, batınen bahtsız İsmet'in kaderi NATO'nunkine paralel yazılmış gibiydi.

NATO'nun komünizm karşıtı olduğu zamanda komünistliği bırakıp "müslüman" olmuş, İslam'ı hedefe koyduğu zamanda ise İslamcılığı bırakıp Türkçülük trenine atlamıştı.

*

İslamî bilgi birikimi bakımından Altay Cem, İsmet kadar boş değil, fakat "risksiz" alanlarda top koşturma bakımından ondan farksız.

Sonradan "müslüman" olanlar genelde İslam'la tanışmalarını sağlayan İslamî düşünce akımı ya da grup ile sarsılmaz bir bağ kurarlar. Mesela Necip FazılAbdülhakim Arvasî rh. a. vasıtasıyla İslam'ı tanıdığı için tutkulu bir tasavvuf yanlısı olmuş, Nakşbendiye meşayihi silsilesi için "Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben, / Üç ayakla seken topal köpeğim! / Bastığınız yeri taş taş öpeyim. / Bir kırıntı yeter kereminizden! / Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben" mısralarını yazabilmiştir. 

Nurettin Topçu'da da tasavvufa ve Abdülaziz Bekkine rh. a.'e karşı böylesi bir bağlılık mevcut.. 

Buna karşılık, Bediüzzaman'ın Risaleler'i ile büyümüş olanlar da onu aşırı yüceltiyor, neredeyse alemde ondan başka alim bulunmadığını zannediyorlar. Salt müceddid olarak görseler mesele değil de onu birçoğu Mehdî yapmış durumdalar. Bu açıdan, (Mehdî'leri gelmiş fakat kaybolmuş) Şiîler'den fazla bir farkları yok.

Buna karşılık, Batı'da entelektüel derinliği olup da müslüman olanların genelde doğrudan Kur'an ve hadîslere yönelmeyi tercih ettikleri, mezhepleri ve tarikatları çok fazla önemsemedikleri müşahede olunuyor. Mesela Roger Garaudy böyleydi. 

"Ateizmden gelen genç" Altay Cem'e gelince.. Anladığım kadarıyla ateizmden vazgeçmesi herhangi bir cemaat ya da topluluk sayesinde olmamış.. 

Ancak, izlediği "risksiz" ve "akredite" çizgiye baktığımızda, sanki "hidayet"ine "laik-Kemalist Türkiye Cumhuriyeti Devleti" vesile olmuş gibi bir izlenim veriyor.

*

Yıl 1990.. Aylardan Kasım..

Almanya’da, Köln şehrindeyim.

Millî Görüş Teşkilatı’nın kitap fuarı var.

Fuara Türkiye’den Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak, İsmet Özel, ve D. Mehmet Doğan gibi yazarlar da, kitaplarını imzalamak için katılmışlardı.

Bir akşam Erbakan da geldi, yazar çizer ve yayıncılara teşkilat merkezinde bir konuşma yaptı.

Kadir Mısıroğlu’nu ilk ve son kez o fuarda gördüm. Gündüz, küçük bir standdaki bir masanın arkasında o gür sesiyle bağırarak birşeyler anlatıyordu.

Sorun şurada ki, etrafında onu dinleyen hiç kimse yoktu. Tuhaf bir manzaraydı.

Fuarın tenha bir zamanıydı ve etraftakiler onu görmezden geliyorlardı.

O sırada Mısıroğlu 10 yıldır (12 Eylül darbesinden beri) yurtdışında yaşamakta olan bir kaçaktı.

Türkiye’ye dönemiyordu.

Suçu anti-Kemalist olmasıydı.. Selanikli zampara hakkında bazı gerçekleri yazıp söylemiş bulunmasıydı.

Bu yüzden 1960’larda da, 70’lerde de hapis yatmıştı.

Yurtdışındaki ticarî girişimleri de (hatıratında anlattığına göre), “derin” iyi saatte olsunların “örtülü” müdahaleleri yüzünden akamete uğramış, tamı tamına bir milyon mark borçlu hale gelmişti.

Çile üstüne çile..

Yine, hatıratında yazdığına göre, Almanya’daki bir MİT’çi onu ziyaret edip, “Kadir Bey, biliyoruz sen vatansever adamsın, Atatürk konusunda geri adım at, sorunlarını çözelim, memlekete dönmeni sağlayalım” demiş, fakat o bunu kabul etmemişti.

*

Şimdi gelelim “hissî/duygusal” olmayan Altay Cem’e..

Sen Kadir Mısıroğlu tarzı duygusallığın resmini yapabilir misin Abidin?

Yapamazsın..

Sen ancak Cem Yılmaz tipi duygusallığın resmini yapabilirsin..

Altay Cem, Atatürk konusunda tutup Kadir Mısıroğlu gibi bir tavır sergilesin (tam onunki kadar da değil, onunkinin onda biri kadar bir tavır sergilesin) bakalım onu sağa sola davet edip konferans verdiriyorlar mı?

Sosyal medyadaki “derin” goygoycular, beleş hınk deyiciler reklamını yapıyorlar mı?

“Maymunoğlu” olmayan Ademoğulları arkasında saf tutuyorlar mı?

Denemesi bedava..


(İlk yayın tarihi: 24 Mart 2026)

BİR USÛL KATİLİ: ALTAY CEM MERİÇ

  KELAM, BU DEĞİL! Altay Cem Meriç'in, Murat Gezenler ile yaptığı  teşrî’ (yasama, yasa yapma)  ve şirk konulu tartışmada usûl edebiyatı...