DÜŞÜNCESİZ DÜŞÜNÜR İSMET, HAYRANLARINA APTAL DİYOR (ONLAR DA BUNU HAKEDİYOR)

 








İsmet Özel şarlatanının en büyük numarasının, entellik meraklısı boş kafalıların anlamakta zorlandıkları için keramet atfettikleri bir dil kullanması olduğu açık.

En basit bir fikrin yerli yersiz bir yığın kavram kullanılarak ‘seviyeli fikir’lere dönüştürülmeleri ülkemizde neredeyse bir gelenek halini almış bulunuyor.

Açık ve anlaşılır yazmak, bazıları tarafından ‘fikrî derinliğe’ sahip olmamanın işareti kabul ediliyor.

Oysa, anlaşılma kaygısını asıl çekenler fikrî derinliğe sahip olanlardır.

Bir yazar, fikrî derinliği nispetinde, daha kolay anlaşılmak için en anlaşılır biçimde yazma gayreti içinde olur.

Berrak sular olduğundan sığ görünür, ama suyu bulandırmakla da su derinleşmez.

*

Özel’i tanıtmak için yine kendi sözlerini aktarmak en iyisi.

Bu, daha adil bir tutum olur.

Röportajlarını topladığı “Sorulunca Söylenen” adlı kitabında şöyle diyor:

“Benim şiirimde siyasî terminoloji aptallar içindir. Yani aptallar, siyasî terminolojide takılıp kalırlar. Zeki olanlar siyasî terminolojiyi aşarlar. Bu bakımdan bir şair, aslında aptalları gözden çıkaramaz. Aptallar çok fazla oldukları için onlara da prim vermek zorundadır.”

(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul, 1989, s. 13.)

İsmetçilerin aptal olduklarını ben söylemiyorum, abileri (şeyhleri) İsmet söylüyor.

Özel, bir başka röportajında, birtakım Batılı düşünürleri “numara” yapmakla suçlar. Bu aynı zamanda, aynadaki kendi görüntüsüdür. Nitekim,“Sorulunca Söylenen”deki şu sözleri, “aptallara prim veren” bir şair olarak kendisinin konumuna ışık tutmaktadır:

“Edebî numaralardan iki şey anlıyorum, bir, ortalıkta genel geçer yargılara prim verilerek metni düzenlemek....” (A.g.e., s. 54.)

Demek ki Özel’in, aptallara prim vermek için siyasî terminolojiyi kullanmasını, yani aptal olarak nitelendirilen sayıca “çok fazla” kesimin genel geçer yargılarına prim vermesini “numara” olarak nitelendirmek gerekiyor.

Özel’in makalelerinde de “aptallara prim” verip vermediği “numara” yapıp yapmadığı sorusunun cevabını bulma ödevi hayranlarına ya da onun görüşlerine katıldıklarını söyleyenlere düşüyor. (Yukarıda onlara kopya verdik, fakat aptal oldukları için anlayabilecekleri kuşkulu.)

*

Evet, İsmet’in yukarıya aldığımız lafları, onun aptal hayranları tarafından anlaşılmamak için özel bir çaba gösterdiğini ispatlıyor.

Şayet onun söylediklerinin lafzına (kullandığı terminolojiye) takılıp kalırlarsa, onu yanlış anlıyor ve aptallık yapmış oluyorlar, terminolojiyi aşmak gibi bir zahmete katlanmaları gerekiyor.

Katlanmaz da salt yazdıklarına bakarlarsa, sayıca “çok fazla” olan aptallar içindeki yerinize razı olmaları icap ediyor.

İşin kötüsü, Özel’in okurlarının büyük çoğunluğuna, yani onların “çok fazla” olduğu iddia edilen kısmına, gerçekte aptal kabul edildiklerini veya aptal yerine konulduklarını söylemek de bir işe yaramayacaktır.

Bu düşüncesiz düşünür, şarlatan şiirsiz şair, siyasî terminolojiden kastettiği şeyi daha açık biçimde ifade etseydi herhalde iyi olurdu, ama “aptallar”ın da anlayacağı kadar açık konuşmak ondan beklenemezdi.

*

Ancak, İsmet öyle sıradan bir numaracı değil.

Onda numara içinde numara var.

Belki de, yukarıya aldığımız laflarıyla, kendisiyle röportaj yapan kişiye, “Benim İslamcılığımı fazla umursama, o aptallara verilmiş bir prim” demek istiyordu.

Böylece, karşısındaki aptala da “prim” vermiş oluyordu.

Bu fikrî dansözlük ve omurgasız kaypaklıkta bir sabite bulmak mümkün değilse de, günümüzde artık İslâm soslu bir milliyetçilik ya da Türkçülüğü benimsediğini söylediğine göre, geçmişte kullandığı siyasî terminolojinin, gerçekten, aptal kabul edilen kalabalığa verilmiş bir prim olduğu kabul edilebilir.

Ondaki tek sabite, değişmeyen tek karakteristik özellik bu: Numaracılık.

*

Aynı kitapta onun şöyle bir ifadesi de yer alıyor:

“ ‘Üç Mesele’ niçin yankı buldu ve tartışıldı? Herşeyden önce ‘aykırı’ bir kitap olduğu için, yürürlükte olan değer yargılarının dışında olduğu için. Aykırı olan herşey dikkat çeker. Dikkat çekmek istiyorsanız aykırı olun yeter.”

Doğru elbette, “yürürlükte olan değer yargılarının dışında bir aykırılığı” benimserseniz, dikkat çekmeniz hiç de zor olmayacaktır.

Bu aykırılıkların bir örneğini, Özel’in, İslamî edebiyat konulu bir sempozyumda, İslamî edebiyat diye bir şey olamayacağını savunması oluşturuyor.

Onun bugünkü aykırılıklarının nedenini de yukarıdaki açıklamasında aramaya hakkımız var. Daha doğrusu bu bir sorumluluk. İsmet’in bizden bunu beklemeye hakkı var.

Bir ara “kadın” meselesi etrafında yaptığı Nietzschevari “hayvansal” çıkışlarının da böylesi bir aykırılık denemesi olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Demek oluyor ki, Özel’in okurları, sayıca “çok fazla” olan aptallar arasındaki yerlerini sağlama bağlamamak için, onun görüşlerini iki ayrı filtreden geçirmek durumundalar:

Birincisi, kullanılan siyasî terminolojinin ve sayıca “çok fazla” olan kesimin “genel geçer yargılar”ına prim veren ifadelerin aptallara prim vermek ya da okurlarını aptal yerine koymak demek olan bir “numara” olduğunu göz önünde tutacaklar.

İkincisi de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklarının da dikkat çekme amacına matuf bulunduğunu unutmayacaklar.

Yani Özel’in, genel geçer yargılara prim verdiğini gördüğünüzde de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklar yaptığına şahit olduğunuzda da ihtiyatı elden bırakmamanız gerekiyor.

*

Özel’in görüşlerine katılanlar, hangilerine katıldıklarına karar vermek durumundadırlar, çünkü birbiriyle çelişen o kadar çok görüşü var ki...

Mesela, “Cuma Mektupları I”de müslümanları birinci ve ikinci sınıf diye taksime tabi tutan Özel’e göre, “birinci sınıf müslümanlar, müslim ve gayri-müslim ayrımını önemli sayarlar”.

İkinci sınıf müslümanlar ise “kâfirler karşısında kolayca aşağılık kompleksine kapılırlar. Sanki kendi müslümanlıkları dolayısıyla bir özür beyan eder gibidirler”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 100.)

Aynı Özel, aynı kitabında okurlarını, kendisinin kaçıncı sınıf müslüman olduğunu sormak zorunda bırakır:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.” (A.g.e., s. 10.)

Yine aynı Özel, kendisiyle röportaj yapan sol görüşlü iki gazeteciye şunları söyler:

“Şimdi siz buradasınız diye söylemiyorum –buna Allah şahittir–, ben hem seni, hem de seni zaten müslüman sayıyorum. Sen bunu inkâr etsen de.” (Özel, Sorulunca Söylenen, s. 218.)

Bu, karşısındaki aptallara prim vermek için söylenmiş bir yalan da olabilir, bilmiyoruz. Neden söylediğini tam olarak ancak İsmet bilebilir.

*

Ancak, şunu biliyoruz: Bir insanı, o inkâr etse bile müslüman saymak, aslında müslümanlık tanımını ortadan kaldıran bir yaklaşımdır.

Bu durumda müslim ve gayrimüslim ayrımının da ötesinde, müslüman olup olmamanın bir önemi kalmamış olur.

Muhataplarından biri, takipçileri gibi hayran olmadığı, bunun farkında olduğu için, Özel’e şöyle cevap vermiştir:

“Biliyorum. Siz bizi müslüman sayıyorsunuz –sizden-, biz de sizi bizden sayıyoruz. Belki de ideal durum budur ve böyle olunca da müslüman olmanın veya olmamanın bir önemi yok.”

Özel’in, “Hayır, müslüman olmanın önemi var” diye karşılık verdiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Ve bu aynı zamanda sizin iflah olmaz, devası bulunmaz bir aptal olduğunuzu gösterir.

İsmet’in bu zırvalarıyla “Kendi müslümanlığı dolayısıyla bir özür beyan eder gibi” olup olmadığının takdirini de hayranlarına bırakmak gerekir, fakat gerçekten aptal oldukları için böylesi bir değerlendirmeyi yapmaları onlardan beklenemez.

Asıl tutarsızlık şurada ki, İmam Gazâlî, o iki solcu kadar şanslı değil.

Onunla ilgili olarak Özel şöyle der:

“Sorunuzda adı anılan Gazzali, medeniyetin türettiği, ‘yoldan çıkmış’ filozoflardan biriydi, ihtida ettikten, ‘imanı’ kurtuluş olarak gördükten sonra çağının siyasal iktidarıyla da bilim kurumlarıyla da başı hoş olmadı. Onun medeni müesseseler nezdindeki eski prestiji de son birkaç eserini yazıp ortaya koymaya yetti.” (A.g.e., s. 28.)

*

Gelelim İsmet’in müslümanlığına (müslimliğine) ve Türklüğüne..

Bir kitabında şunu yazmıştı:

“Müslüman sözü kapsayıcı bir tanımdır, ayrıca başka sıfatlarla desteklenmeye ihtiyaç göstermez. İslamiyet, bir bütünün ifadesidir, ayrıca bir bileşime (senteze) yönelmesine gerek yoktur.”

(İsmet Özel, Bakanlar ve Görenler, İstanbul 1985, s. 59.)

İsmet’in bu duyarlılığını “Cuma Mektupları”nda yitirdiğini gördük, ve böylece, önceki laflarıyla aslında aptallara prim vermiş olduğunu anladık. Yukarıda da geçtiği gibi, şöyle diyordu:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, İstanbul 1990, 2. b., s. 14.)

Kısacası Özel’e göre müslüman sözü kapsayıcı bir tanım olmaktan çıkmıştı.

Önce “özgür düşünenler” tanımına yöneldi. Sonra bu da yetmedi, Türk olduğunu hatırladı.

Bütün bu değişim ve dönüşüm nerden icabetti? Bu oldukça sanatkârane ve estetik dansın gerisinde yatan asıl etken neydi?

Niyeti, ateşin üzerindeki kazana atılan aptal kurbağaları alıştıra alıştıra ideolojik haşlama yapmak mıydı?


VAHDET-İ VÜCUTÇUNUN KENDİNDEN MENKUL VELÎLİĞİ

 





ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 12


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserini okumaya devam ediyoruz:

“Eğer dersen ki: Bu meşrep velilerin hâlislerinin ve asfiyânın neciplerinin meşrebidir. Eğer batıl olsaydı bu meşrebin ehli veli olmazdı. Sana şöyle denilir: Veli, Allah katında veli olan kimsedir. İnsanların veli zannettiği herkes, Allah katında veli değildir. Allah Teâlâ velilerini şu sözleriyle beyan etmiştir: “Onlar, O’nun velileri değildirler. O’nun velileri ancak muttaki kimselerdir. Lakin onların ekserisi bunu bilmiyorlar.” [Enfâl, 8/23] “Dikkat ediniz! Allah’ın velileri üzerine korku yoktur ve onlar endişe etmezler ki onlar Allah’a iman etmişler ve Allah’a ittika etmişlerdir.” [Yunus, 10/62]. “Allah indinde sizin en keremliniz sizin en muttaki olanınızdır.” [Hucurât, 49/13]. Resûl-i Ekrem [kudsî] hadiste şöyle buyurmuştur: “Velilerim ancak muttaki kimselerdir.”( Hâkim, el-Müstedrek, 2: 368.) Hâlık ve mahlûku eşitleyen kimse nasıl muttaki olur?! Ya da O’nu her mevcudun ‘ayn’ı olarak gören kimse, Allah katında nasıl veli olur?! Ey Allah’ım, seni tenzih ederim, bu apaçık bir bühtandır.

“Eğer Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebeviye bizim meşrebimizin burhanlarıyla doludur, ancak Hak’tan perdeli kimseler Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebeviye’yi [tam manasıyla] anlayamadılar dersen, derim ki: Hâşâ ve kellâ! Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebeviye meşrebinizin aleyhine deliller ile doludur. Lakin şaşkın kimseler bunu göremiyorlar. Delil olarak tahayyül edilen şeyler de filvaki delil değildir. Nitekim bu, aklı başındaki herkese gizli değildir. Hadis-i kudsî’deki “Onu sevdiğimde duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum” (Buhârî, Rikāk 38.) sözüyle davanıza istidlalde bulunmanız [geçerli] değildir. Bu, Allah Teâlâ’nın kuluna kulun bütünüyle Hak Teâlâ’ya ait olmasına kadarki inayet ve lütfunun ihatasından kinayedir. Buna şu sözü işaret etmektedir: “Duyması olurum …” Hak Teâlâ sizin söylediğiniz gibi ‘onun ayn’ı olurum ve o da benim ayn’ım olur’ demedi.”

(Musakhanov, s. 130.)

Bu son nokta üzerinde durmak gerekiyor. Vahdet-i vücutçuların Buharî’de yer alan söz konusu hadis-i kudsîyi delil olarak göstermeleri, neyi savunduklarından haberleri olmayan şaşkınlar olduklarını ispatlar, başka birşeyi değil. 

Çünkü bu hadis-i kudsiye göre, söz konusu durum (duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olma), Allahu Teala’nın kulu sevmesiyle ortaya çıkan birşey.. Yani Allahu Teala kulu sevmeyince vahdet-i vücud yok, sevince var.

Böylece vahdet-i vücutçuluğun özel bir türü icat edilmiş oluyor: Allah’ın sevdikleri için söz konusu olan vahdet-i vücut. Sevmedikleri vücut (varoluş, varlık) bakımından ayrı ve müstakil. Bağımsız. Daha doğrusu onlarda vücut (var olma) yok.

Görüldüğü gibi zırva tevil kabul etmiyor. Neyi savunduğundan haberi bulunmayan boş kafalılar olduklarının anlaşılması bakımından sadece bu hadis-i kudsiyi delil olarak göstermeleri vahdet-i vücutçular için yeterlidir.

*

Bu aklı beş karış havada şaşkın taifeden bazılarının da vahdet-i vücutçuluk için şu ayet-i kerimeyi delil olarak ileri sürdükleri görülür:

“(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Enfal, 8/17)

Bu aklını yele vermişlerin vahdet-i vücutçu mantığına göre, aynı zamanda, “Onları öldürmediniz, (haşa) Allah’ı öldürdünüz. Ölen onlar değildi, (haşa) Allah’tı” sonucuna varmak gerekiyor, fakat onların zeka yaşı bunu anlamalarına müsait değil.

Eğer bu bir mazeretse, mazurdurlar.


YAHUDİ-İNGİLİZ KONSORSİYUMUNUN VE İSLAM DÜNYASINDAKİ ACENTALARININ ŞEYHİ İBN ARABÎ DECCALLERDEN BİR DECCALDİR

 










ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 11


Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde görev yapan Dr. Orkhan Musakhanov’un “Muhammed Hayât es-Sindî’nin Vahdet-i Vücûd Reddiyesinin Eleştirisi” başlığını taşıyan makalesi (Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 2018, s. 94-132) üzerinde duruyorduk.

Konu, Nakşbendî tarikatına mensup bir sûfî olan Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-vedûd ‘alâ vahdeti’l-vücûd isimli risalesi.

Musakhanov, risalenin tahkikini ve tercümesini yapmış.

Bir önceki yazıda söz konusu risalenin şu bölümünü aktarmıştık (Köşeli parantez içi ifadeler bize ait):

“[İbn Arabîci vahdet-i vücutçular] Şöyle diyorlar: ‘Hristiyanlar, “Îsâ Allah’tır” demekle ulûhiyeti [tanrılığı] Îsâ’ya tahsis ettiklerinden [sadece ona has kıldıklarından] dolayı kâfir oldular, eğer ulûhiyeti onunla sınırlamasaydılar kâfir olmazlardı.” (105) Yine putperestler hakkında şöyle dediler: “Onlar, mazharların [“kendisinde zahir olunan, açığa çıkılan şeylerin”, mevcudatın, mahlukatın] bazısına ibadet etmekle hata ettiler. Hâlbuki hepsine ibadet etselerdi -onlar [İbnü’l-Arabi ve takipçileri (çevirenin eklemesi)] indinde- hata etmeyeceklerdi.” (106) Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’ Nitekim onlardan birisinin şöyle dediği nakledilmiştir: “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” (107) Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” (108) Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar. Allah’tan kendi katında hak olan hak üzere bizi sabit kılmasını ve bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi dalalete düşürmemesini istiyoruz.”

(Musakhanov, s. 129-130)

Bir önceki yazıda 105 no.lu dipnotu da aktarmıştık. 106 no.lu olana gelelim:

“106. İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, 75; Fususu’l-Hikem metni: “Nûh’un kavmi kendi tuzakları hakkında şöyle dediler: İlahlarınızı terketmeyiniz. Ne Vedd’i, ne Suvâ‘ı ne Yeğûs’u, ne Ye‘ûk’u ne de Nesr’i. [Nûh, 71/23] Onlar ilahlarını terk ettikleri vakit, onlardan terk ettikleri kadar Hak’tan cahil olurlar. Zîrâ Hak için her bir ma’bûdda bir vech vardır. Onu bilen bilir ve bilmeyen de bilmez. Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında “Ey Habîbim! Senin Rabb’in ancak O’na ibadet etmenizi kaza eyledi.” [İsrâ, 17/23] İbadet edilenin kim ve ibadet edilenin hangi surette zâhir olduğunu âlim kimse bilir.”

Evet, İbn Arabî denilen sapık, Fusûsü’l-Hikem adlı zırvalar koleksiyonunda bunları yazmış.

Bundan daha açık bir küfür olabilir mi?!

Hayat es-Sindî, bu lafları için (yukarıda geçtiği gibi) şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’”

Adam, Nuh aleyhisselam’ın (Allahu Teala’nın kahrına uğrayan, tufan ile helak edilen) kâfir kavminin putlarını, küfür ve şirkini, sapıklığını savunuyor.

Onlardan bir farkı yok.

Hiç yok.

Mekke devri müşriklerini bile aşıp geçmiş, Nuh (a.s.) kavminin putperestlik düzeyini yakalamayı başarmış.

*

O devirde yaşasa, hiç şüphesiz Hz. Nuh aleyhisselam’a karşı çıkar, onu irfan sahibi olmamakla, marifetullahtan nasipsizlikle suçlardı. “Sen bizi Hak’tan cahil olmaya davet ediyorsun” derdi.

Hz. Nuh’a şunu da derdi: “Sen bizi tek Allah’a çağırıyorsun, putları terk etmemizi söylüyorsun, halbuki her bir tapınılan putta Hak için bir vech var. Onu bilen bilir, bilmeyen bilmez. Sen, bilmeyenlerdensin.”

Laf artistik, zamane edebiyat meraklılarını büyüleyecek türden, bilen bilirmiş, bilmeyen bilmezmiş.. 

Evet, o devirde yaşasaydı, Hz. Nuh'a itirazına şunları da eklerdi: “İbadet edilenin (tapınılan putların gerçekte) kim ve ibadet edilenin (Tanrı’nın) hangi surette (görünüşte) zahir olduğunu (ortaya çıktığını, görünür hale geldiğini) benim gibi alim kimse bilir. Sen cahilsin.”

*

Vahdet-i vücutçuluk dalaleti çerçevesinde “putların Allahu Teala’nın göründüğü suretler olduğunu” söylemek istemiyorsa, bu laf kalabalığının anlamı nedir?

Bunu da bilen bilir, bilmeyen bilmez.

İbadet edilenin (örneğimizde Nuh aleyhisselam’ın kavminin putları olan Vedd, Suvâ, Yeğûs ve Ye‘ûk'un) gerçekte kim olduğunu alim olan bilirmiş. Hz. Nuh aleyhisselam alim olmadığı için bilememiş.

Endülüs'ün sapığına göre, tevhîd ehli cahil, söz konusu putlara tapan müşrikler ise alim.. Vay zampara kaltaban vay!

Bu sözleri zampara sahtekâr İbn Arabî soytarısına biz yakıştırıyor değiliz. Yukarıya aldığımız dipnotun ortaya koyduğu gibi, Fusûsü’l-Hikem’inde yer alan ifadeler.

Bu yazdıklarından haberi olup da buna velî, arif vs. diyenin aklına tükürülür. Aklı varsa tabiî.. 

Bu adam bırakın velî olmayı, müslüman ve mümin bile değil.

Kadıyanî, Reşat Halife ve İskender Kebapoğlu (pardon Evrenosoğlu) gibi deccallerden tek farkı, peygamberliğini açıkça ilan etmemiş olması. 

Fakat yaldızlı lafları, abrakadabra ve hokuspokuslarıyla kendisini peygamberlerden bile üstün göstermeyi, birçok aptalın aklını başından almayı başarmış.

Adama hadîs okusan "Yok bunun senedi sahih mi, yok metin tenkidi" filan diye bin dereden su getirir, fakat İbn Arabî'nin akla ziyan zırvalarına "kimsenin aklının yetmeyeceği hikmetler" muamelesi yapar.

*

107 ve 108 no.lu dipnotlar:

“107. Bu sözler İbn Teymiyye’den nakledilmiştir. Bkz. İbn Teymiyye, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 243. “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” bkz. İbnü’l-Arabî, Fusûsi’l-Hikem, 82-83.”

“108. Bu da İbn Teymiyye’den nakildir: “Tilimsânî’nin söylediğini söylüyorlar: ‘Bizim indimizdeki sarih aklın nakzettiği şeyler keşfen sabit olmuştur.’ Yine şöyle diyorlar: ‘Kim tahkiki -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.’” İbn Teymiyye, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 243. 109 Hâkim, el-Müstedrek, 2: 368.”

Es-Sindî, bütün bunlardan hareketle şu hükmü veriyor:

“Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar.”

Akıl ve Şeriat gitti mi geriye ne kalır?.. Saf ve som, has halis süzme küfür, sapıklık/dalalet, akılsızlık ve şeytaniyet. 

Deccallik.. 

Evet, zampara İbn Arabî bir deccaldir.


AVRUPALI GÂVUR MUSHAF’IN SAYFALARINI, TARİHSELCİ-GÜNCELLEMECİ İSE MESAJINI YAKMAYA ÇALIŞIYOR

 




Şeriat, Allahu Teala ile kulları arasındaki bir ahid (antlaşma) anlamına gelir.

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Ahid" maddesinde şu tanımlar yer alıyor:

“Ahd, masdar olarak, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, tâlimat vermek; söz vermek” mânalarına geldiği gibi, isim olarak, “emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına da gelir.

Taahhüd ve müteahhid, ahid kelimesiyle aynı kökten türemiştir.”

Akid (sözleşme) kelimesi de benzer bir anlama sahip.. Nitekim Mecelle’de akid kelimesi tanımlanırken “taahhüd” kelimesi kullanılmış bulunuyor (madde 103):

“Tarafeynin (iki tarafın) bir hususu iltizam (lazım/gerekli sayma) ve taahhüd etmeleridir ki îcâb (vacib/zorunlu kılma) ve (îcâb’ı) kabul (razı olup onaylama) irtibatından ibarettir.”

*

Evet, Şeriat, Allahu Teala ile kulları arasındaki bir ahid (antlaşma) ya da akid (sözleşme) anlamına gelir.

Dinin tamamlanması (Maide, 5/3) demek, sözleşmenin tamamlanıp mühürlenmesi ve imzalanması demektir.

Sözleşme (Şeriat) tamamlandığı için Allahu Teala yeni emirler vermez, yeni yükümlülükler getirmez.

Mesela namaz 10 vakit olarak yeniden düzenlenmez.

Zekât oranı kırkta bir'den onda bir'e çıkarılmaz.

Hac ömürde bir defa farz olmaktan çıkarılıp (ulaşımın kolaylaşması vs. gibi etkenlerden dolayı) 5-10 senede bir tekrarlanan bir farz ibadet haline getirilmez.

Oruç, obezite yayıldığı için senede bir ay yerine iki-üç ay farz hale gelmez. 

İslam’ın şartları beşten sekize, 10’a çıkarılmaz.

Emirler olduğu gibi kalır..

*

Allahu Teala nasıl emirlerde değişiklik yapmıyorsa, devletlerin yeni vergiler vs. ihdas etmeleri gibi yeni yükümlülükler getirmiyorsa, sözleşme maddelerini değiştirmiyorsa, kullar da sözleşme maddeleriyle (Şeriat hükümleriyle) oynayamazlar, dinlerini "oyun ve eğlence" edinemezler (En'âm, 6/70).

Sözleşmelerde iki tarafın da "sözünde durması" önem taşır, ahde vefa tek taraflı olmaz.

Mesela bir kira sözleşmesini düşünelim.. 

Kiraya veren, sözleşmeye riayet ediyor, şöyle demiyor: "Anlaşmaya göre sene boyunca ayda 10 bin lira ödeyecektiniz. Üç aydır ödemeyi bu miktarda yapıyorsunuz. Fakat ülkenin ekonomik durumu değişti, enflasyon canavarı paranın alım gücünü yiyor, o yüzden bu ay 15, gelecek ay 20 bin lira istiyorum, ondan sonraki ay ise 30 bin olacak, daha sonra da şartlara göre bir rakam söylerim." 

Evet, kiraya veren böyle demiyor, “Para her ne kadar değer kaybediyorsa da, siz, anlaştığımız gibi ayda 10 bin lira ödemeye devam edebilirsiniz” diyor.

Buna karşılık kiracı şöyle diyor: "Bu sözleşme maddeleri çok önemli değil yav, bunları o kadar kafaya takmayalım, bunlar tarihsel şeyler, gelip geçici. Lafza takılmayalım, önemli olan sözleşmenin ruhu.. Duruma göre güncelleme yapmamız lazım. Ben bu ay 10 değil sekiz bin lira veririm, gelecek ay hiç ödeme yapmam, ondan sonraki ay ise para yerine sana zeytinyağı veririm. Çünkü ben zeytinyağı üreticisiyim, bende zeytinyağı bol. Sana nakit veremem, arabamı yenilemek için nakite ihtiyacım var. Hadi gene iyisin, para değer kaybeder, zeytinyağı kaybetmez, bu kıyağımı da unutma!" 

Böyle birşey olabilir mi?!

Bunun anlamı sözleşme şartlarının çiğnenmesidir. Kiraya veren mahkemeye gider, ve sözleşmede belirtilen meblağ kiracıdan bir şekilde tahsil edilir. Ve böyle bir kiracı eninde sonunda kapının önüne konulur, tard edilip kovulur.

*

Kiraya veren devletse, o zaman kiracıya “Sen kime maval okuyorsun, herkese lo lo da bize de mi lo lo, devlete de mi lo lo?!” derler.

Ya da kiraya veren mafyaysa, seyreyle sen gümbürtüyü..

Sözleşme sözleşmedir, iki tarafın da başta ne konuşulmuşsa ona riayet etmesi gerekir.

Allahu Teala şartlar değişti diye yeni peygamber ve kitap göndermiyor, mükellefiyetlerde bir fazlalaştırma, artırma yapmıyor, fakat bizim beyzadeler sözleşme şartlarını (Şeriat hükümlerini) kendi zevk ü sefa ve keyiflerine göre değiştiriyorlar.

İşte dini oyun ve eğlence edinmek budur.

Fakat nasıl elektrikle oyun oynamaya gelmezse bu da öyledir.. Hatta daha fazla öyledir. Çarpılırsın..

"O hâlde dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve dünya hayâtı kendilerini aldatan kimseleri bırak; hem onunla (o Kur'ân ile) nasîhat et ki, kimse kazandığı (günahlar) yüzünden helâke düşürülmesin; (Ki) ona Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefâatçi vardır. (Öyle ki) her tür fidyeyi fedâ edecek bile olsa, ondan alınmaz. İşte onlar, kazandıkları yüzünden helâke düşürülmüş kimselerdir. İnkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içecek ve  elemli bir azab vardır." (En'âm, 6/70)

*

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Ahid" maddesinde şu bilgiler veriliyor:

“Ahd, masdar olarak, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, tâlimat vermek; söz vermek” mânalarına geldiği gibi, isim olarak, “emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına da gelir. ... İttifak hükümlerini (Tanrı ile İsrâiloğulları arasında yapılan ahdin hükümleri) ihtiva ettiği için, yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atîk [Tevrat] ve Ahd-i Cedîd [İncil] denilmiş, ...

“İslâmiyet’e göre Allah, emirleri yoluyla ve peygamberleri vasıtasıyla insanlardan ahid almıştır. Yahudi ve hıristiyanlardan alınan ahid de bunlar arasındadır. Allah, İsrâiloğulları’ndan, namaz kılıp zekât vereceklerine, peygamberlerine inanıp onları destekleyeceklerine ve Allah’a güzel takdimelerde bulunacaklarına (faizsiz borç vereceklerine; bk. el-Mâide 5/12), Allah’tan başkasına tapmayacaklarına, anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edeceklerine (bk. el-Bakara 2/83), birbirlerinin kanlarını dökmeyeceklerine, birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (bk. el-Bakara 2/84-85) dair söz almıştır. Fakat onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmemiş, ahidlerini bozmuş ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir (bk. el-Bakara 2/100; el-Mâide 5/13). Mûsâ’ya karşı geldikleri için üzerlerine azap çökünce bunun kaldırılmasını istemişler, Mûsâ da onlara, Allah’a verdikleri sözü hatırlatmıştır (bk. Tâhâ 20/86). Çünkü yahudiler ne zaman Allah’a söz vermişlerse, içlerinden çoğu bu ahdi bozmuştur (bk. el-Bakara 2/100). Allah, hıristiyanlardan da ahidler almış, fakat onlar sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır (bk. el-Mâide 5/14). Bütün önceki ümmetlerden ahid alınmış olmasına rağmen, Hz. Muhammed’den ümmeti adına bir ahid alınmamıştır. Ancak Peygamber’e baş eğip tâbi olanlar övülmüş, sözünden dönenlerse yerilmiştir (bk. el-Feth 48/10).”

İkinci paragrafın ilk cümlesi ile son cümleleri çelişkili.. 

Son cümlede sözü edilen "sözünden dönme" olayı da, bir "sözleşme" (söz verme) olmadan mevzubahis olamaz.. 

Aynı maddede şunlar da söyleniyor:

“... Bu ahid, genellikle emir veya tâlimat verme şeklinde açıklanmıştır. Yine Kur’an’da Allah’la kulları arasındaki bir ahidleşmeden de bahsedilmiş (bk. Yâsîn 36/60) ve Allah adına verilen ahdin bozulmaması istenmiştir (bk. en-Nahl 16/91). Allah’la yaptıkları muahedeye sadık kalanlara büyük mükâfat vaad edilmiş (bk. el-Feth 48/10), ahdini yerine getirmeyenler bozguncu olarak nitelendirilmiş (bk. el-Bakara 2/27) ve Allah’a karşı ahidlerini hiçe sayanların âhirette hiçbir nasip alamayacakları haber verilmiştir (bk. Âl-i İmrân 3/77). “Siz bana verdiğiniz ahde sadık kalın ki ben de size verdiğim ahdi ifa edeyim” (el-Bakara 2/40) meâlindeki âyet değişik şekillerde tefsir edilmiştir. Bir yoruma göre âyette geçen birinci ahid, Allah’ın kullarına olan emir, yasak ve tavsiyeleri, ikinci ahid ise Allah’ın kullarına vaad ettiği af ve mükâfatıdır. Diğer bir görüşe göre birinci ahid Allah’ın ahdi, yani kulları üzerindeki hakkı, ikinci ahid de kulların rableri üzerindeki haklarıdır. ... Semavî dinler Allah’la kulları arasında var olduğuna inanılan bir ahidleşmeye dayanır. Hz. Peygamber dua ederken, “Allahım! Gücüm yettiği kadar ahdine ve vaadine sadakat gösteriyorum” (Buhârî, “Daʿavât”, 16; Tirmizî, “Daʿavât”, 15) der ve kendini O’na karşı daima sorumlu hissederdi. ...

“Sûfîler, ilâhî ve beşerî ahidlere sadakati tasavvufun esası olarak görmüşlerdir. Hatta Bündâr b. Hüseyin’e göre, tasavvuf ahde vefadan ibarettir. Onlar, insanın, “Allah için şunu yapacağım” diye zihninden geçireceği bir fikrin bile bağlı kalınması gereken bir ahid olduğu görüşündedirler. Zihinden geçen şeylere akid, dille ifade edilenlere ahid denir; her ikisini de ahid bilip bağlı kalmak gerekir. Şeriat nasıl din ise ahde vefa da dindir. Allah’ın ahdine bağlılık göstermeyenler şeriatın âdâbına da riayet etmezler. ...

“Kur’an’da iman, yalnızca zihnî bir inanma değil, bunun yanında kişinin dinî naslarla belirlenmiş olan esaslara uyacağına dair gönüllü bir taahhüdü olarak değerlendirilmek suretiyle iman ile ahid arasında sıkı bir münasebet kurulmuştur. Böylece Kur’an’a göre ahde vefa, iman ederek Allah ile ahidleşmiş ve bu suretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına sokmuş olan müminin ahlâkî bir borcudur. Bu sebeple Kur’an ahdin önemi üzerinde ısrarla durmuştur. İster Allah’a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük için ehliyet şartlarını taşıyan bir insanı borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine ahde vefâ veya ahde riayet denir ki her iki tabir de Kur’an’dan alınmıştır (bk. el-Bakara 2/177; el-Mü’minûn 23/8). “Sözünde durmak, verdiği sözlere bağlı kalmak, özü ve sözü doğru olmak” gibi anlamları içine alan ahde vefa veya kısaca vefâ, İslâm ahlâkının en önemli prensiplerinden biridir.”


DÜŞÜNCESİZ DÜŞÜNÜR İSMET, HAYRANLARINA APTAL DİYOR (ONLAR DA BUNU HAKEDİYOR)

  İsmet Özel şarlatanının en büyük numarasının, entellik meraklısı boş kafalıların anlamakta zorlandıkları için keramet atfettikleri bir ...