FETÖ VE TELEKIZLI PEZEVENKLİĞİN KİMYASI

 










Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek yayınladığı (önceki iki yazımızda konu edindiğimiz) haber şöyle devam ediyor:

“Şüphelilerin bilgisayarlarından çıkan, telekızların askerlere nasıl ulaşmasını adım adım gösteren “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlıklı verilen dosya ve ve powerpoint unum dosyalarında şunlar yer alıyor:

“A PLÂNI

1. BEKAR PERSONEL

1.1. Uygun olanlar araştırılacak ve tespit edilecek.

1.2. Kızlarımızla tanıştırılacak.

1.3. En kısa sürede ilişkiye girilecek.

1.4. Görüntü temin edilecek.

2. BEKAR EVLERİ

2.1. Bekar evleri kurulacak

2.2. Evlere gerekli kayıt sistemi kurulacak

2.3. Bir odası çift yataklı hale getirilecek.

2.4. Evleri kullanacaklar için yoğunluğu kontrol edilecek.

5. KIZLAR

5.2. Kızlar, seçilen personelle tanışmadan önce bilgilendirilecek.

5.3. Uygun zemin hazırlanarak oteller ve kendi kaldığı evlerde değil, bizim evlerde ilişkiye girilmesi sağlanacak.

5.4. Mutlaka görüntü alacak şekilde hazır bulunulacak.

6. GÖRÜNTÜ SES CİHAZLARI

6.1. Kızlarımız mutlaka uygun hale getirilen çantalarla görüşmelere gitmeleri.

6.2. Cep telefonlarının kalite görüntü ve ses alabilecek şekilde seçilmesi.

6.3.Bekar evlerinin odaları görüntü kaydetmeye uygun hale getirilecek.

6.4. Anahtar veya kalem şeklinde kamera sürekli hazır olacak.

7. BELGE TEMİNİ

7.1. Arkadaşlarımız veya kızlarımız tarafından personellerin evleri, bilgisayarları, harici harddisk, flashlar, cep telefonları, fotoğraf makinaları incelenecek.

7.2. Kızların getirdigi belgeler arkadaşlar tarafından incelenecek.

7.3. Uygun belgeler ulaştırılacak. (Yurtiçi ve yurtdışına gidecek belgeler ayrı) Yoğunlaşacak belgeler: Kişiye özel, hizmete özel, gizli, çok gizli ibareli.

7.4. Hedef personel belge getirmesi konusunda görüntüleri kullanılacak.

7.5. Hedef personelden bizi memnun edenler kızlarımız tarafından ekstra memnun edilecek. (Yurtdışı, yurtiçi gezi ve görevlendirmeler, erken terfi, işyerinde arkasını kollama)

7.6. Personel ile ilgili dosyalar oluşturulacak. (Fotograf, video, ses, kişisel bilgileri toplanacak)

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis)

*

B Planı’na geçmeden önce bu A Planı üzerinde biraz duralım..

Dört başı mamur bir plan.. Bir yandan uygun bekâr askerî personel tespit edilecek, diğer yandan “kızlar” hazırlanacak, öbür yandan evler açılacak, beri yandan da gerekli araç gereç temin edilecekmiş..

Nasrettin Hoca’nın borç ödeme planı gibi.. Çalı dikecek, gelen geçen koyunların yünü onlara takılacak, bunları alıp toplayacak, eğirip ip yapacak, satacak..

Kâğıt üstünde iyi, kulağa hoş geliyor. Aptal bir alacaklı olursan yutarsın.

İmdi, bu işler böyle olmaz.. Plan ile hayal farklı.. Şartları hesaba katmadan istersen A’dan Z’ye plan üstüne plan yap, faydası yok.

Maksadın illüzyonistlik ise, abrakadabra hokuspokus diyerek milletin kafasını karıştırıp dikkatlerini dağıtmak, ve bu arada dümen çevirmekse, o başka..

Böyle havalı bir A planı, bir istihbarat teşkilatı (gizli servis) için bir anlam ifade edebilir, fakat “FETÖ’cü pezevenkler” türünden bir senaryoyu izah için yeterli değildir.

*

Eğer böyle bir pezevenklik projesi geliştiriyorsanız, insan kaynakları bahsinde sadece “kızlarımız”dan söz edemezsiniz. Ondan önce, o kızları arayıp bulacak, seçecek, eğitip bilgilendirecek, “hizmet”e hazır hale getirecek kadronuzu kurmanız lazım.

Neden bu kadroya dair bir “belge” yok?

Evet, böyle bir projeye girişiyorsanız, kızlardan önce sizin kendinizin örgütlenmiş olmanız gerekir.

Mesela, “Evlerin tutulup hazırlanması işi filan ile falanın, kızların hazırlanması görevi feşmekan pezevenk ile filancanın, araç gereçlerin temini de şu kaltabanların sorumluluğunda” diye bir organizasyon şeması hazırlamanız şarttır.

Fakat mesele bunlarla da sınırlı değil..

Evlerin tutulması, eşyaların yerleştirilmesi, kayıt kuyut cihazlarının alınıp hazırlanması, kızların eline ileri teknoloji ürünü alet edevatın (çanta, cep telefonu, anahtar ya da kalem şeklinde kamera) verilmesi zor iştir, çocuklara bayram harçlığı verilmesi türünden sallapati bir etkinlik değil..

Söz konusu elemanlar bunların masrafını kendi ceplerinden karşılamayacaklarına göre, öncelikle, bol paralı bir finansman kaynağı, bir sponsor gerekiyor.

*

Fakat böyle bir kaynak da parasını, muhasebesiz kullandırmaz. Dolandırılmadığını bilmek için faturaları görmek, muhasebe defterlerini incelemek ister.

Niye haberde finansman kaynağı ya da sponsora dair bir belge yok?

Artı, böyle bir kaynak (sponsor) bu işler için para tahsis ederken bir kâr-zarar hesabı da yapar. Neye yatırım yaptığını, karşılığında ne kazanacağını bilmek ister.

Bu işe bir fizibilite raporu hazırlatmadan, nereye ne kadar para harcanacağını bilmeden gözü kapalı para yatırmaz.

Dolayısıyla, böylesi bir A Planı varsa, buna bağlı olarak başka belgelerin de olması gerekir..

Yanı sıra, falancaya mesela kameraları temin için şu kadar para verildi, kızlara şu kadar ödeme yapıldı filan gibisinden kayıtların da bulunuyor olması icab eder.

Niye böylesi belgeler yok?

Aslına bakılırsa, FETÖ'nün kendisine bağlı böyle bir "milli pezevenklik teşkilatı" ya da "yapılanması" oluşturmasını geçtik, bunu aklından bile geçirmesi söz konusu olamaz.

Böyle birşeyi bırakın gerçekleştirmeyi, kendi aralarında bunun "beyin jimnastiği"ni yapmaları durumunda bile, düşmanlarına, kendilerini asmaları için gereken darağacını ve yağlı ipi hediye etmiş olurlardı.

*

Bir istihbarat teşkilatı söz konusu olduğunda ise durum değişir...

Çünkü onlar, bu süreçleri aşıp geçmişlerdir..

Kurumsallaşmışlardır..

Faaliyet yelpazesinin ana sütunlarından biri olarak benimsedikleri pezevenklik de kurumsallaşmıştır, “bal tuzağı” da..

Bu tür faaliyetler onların rutini haline gelmiştir.

Onlarda herşey hazırdır, işleyen bir çark söz konusudur.. Çarkın dönmesi için tek yapılması gereken, düğmeye basılmasıdır.

Böylesi işler için evleri de hazırdır.. Bazısının adı “güvenli ev”dir (safe house), bazıları güvensizdir.

Bütün suç örgütlerinin içine şöyle veya böyle sızmış oldukları için oralardan kolayca eleman temin edebildikleri gibi, istemediğin kadar telekız da ayarlayabilirler.

Alet edevata, çantalara, cep telefonlarına, kalem ya da anahtar şeklindeki kameralara gelince, stoklarında istemedikleri kadar mevcuttur.

Finansman kaynağı ya da sponsor bulmaları da gerekmemektedir. Tahsisatları hazırdır.

*

Tek yapmaları gereken, dostlar ya da amirler vatana hizmette görsün babından bir hedef belirlemek ve oraya yoğunlaşmak, ellerindeki insan kaynaklarını ve maddî imkânları bu doğrultuda kullanmak için bir plan hazırlamaktır.

Bu iş için vakitleri de boldur.. Egzersiz olsun diye B planı da yaparlar, C planı da..

İşte, yukarıya aldığımız haberdeki A Planı türünden “belge” hikâyesi, böylesi bir istihbarat teşkilatından söz edildiğinde bir anlam taşır, fakat FETÖ’cü pezevenkler türünden bir senaryo için gülünçtür.

Evet bu, yetersizliğin, kifayetsiz muhterisliğin son sınırında bir zavallı habercilik rezaletidir.

Anlaşılıyor ki birileri pezevenklik konusunda maharet sahibiler, fakat algı operasyonu bahsinde nal topluyorlar.

Ancak, şanslılar.. Yurdum insanı “aptallık” konusunda Aziz Nesin’i haklı çıkarma hususunda her fedakârlığa hazır olduğu için işleri tıkırında.

*

Mahkeme kararları, Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek internet sitesinde yayınladığı “Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış” başlıklı haberin baştan sona iftira olduğunu tescil etmiş durumda.

FETÖ, TSK’ya sızmamış, telekızlarla al takke ver külah samimiyet kurmuş olan TSK’lıların ensesinde boza pişirmiş.

Böylece onların “özel hayatının gizliliğini” ihlal etmiş.

FETÖ ile mücadeleye kendilerini adayan mahkemeler de bunlara “Siz misiniz lan kahraman askerlerimizin özel hayatına müdahale eden, telekızlarla keyifli vakit geçirmelerine engel olan, zina yapma hürriyetlerini kısıtlayan, alın size ceza üstüne ceza” demişler.

Bu “suç”u örgütlü biçimde işledikleri için de “silahlı terör örgütü” üyesi kabul edilmişler, cezaları arttırılmış.

Böyle A Planı formatında bir tezgâh kurma suçlamasıyla cezaya çarptırılan tek kişi bile yok. 

Bunlara, "Böyle bir A Planı filan hazırlamışsınız" diyen de yok.

Ancak, bu A Planı dalaveresini Yeni Akit gazetesinin kullanışlı işgüzârları muhayyilelerini kullanarak uydurmuş olamazlar.

Onların eline, bu pezevenklik işlerinden anlayan bir istihbaratçının böyle bir sözde belge tutuşturmuş olduğu tahmininde bulunmamamız için bir neden yok.

*

FETÖ’nün örgütlü bir hareket olduğu kesin.

Hiyerarşik bir yapı oluşturmuşlar, devlet kurumlarında çalışan üyelerini de bir emir-komuta zinciri içinde yönlendirmişler.

Bunu (yasaların izin verdiği çerçevede) dernekleşme vs. şeklinde alenî biçimde yapsalar sorun edilmeyebilirdi, fakat (“Milli Eğitim imamı, Emniyet imamı, Adliye imamı, TSK imamı vs. gibi makam ve mevkiler icat ederek) gayriresmî şekilde gerçekleştirdiklerinde, bir zaman sonra “paralel devlet” olarak adlandırılmaya hazır olmaları gerekir.

Ancak, Türkiye’deki tek “paralel devlet” yapılanması FETÖ değildi.

Derin devlet” diye adlandırılan ve gerçekte “çukur devlet” olan olgu ya da oluşum da bir “paralel devlet”tir..

Adına “derin” denilmesi onu “paralel” olmaktan çıkarmaz.

Bu ülkede birilerinin kimi zaman Ergenekon, kimi zaman da “Encümen-i Daniş” edebiyatı yapmış, kendilerini “devletin gerçek sahipleri” olarak göstermeye çalışmış olmaları sebepsiz değildir.

Bunlar birer “paralel devlet” olma girişimidir.

*

Mesela, 28 Şubat sürecinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde yasalara aykırı olarak Batı Çalışma Grubu diye bir yapı oluşturup sözde irticacıları fişlemeye başlayanlar bir “paralel devlet” hareketi durumundaydılar.

Ve bunlara, hak ettikleri şekilde hesap sorulmadı. Sorulamadı.

O rezil süreçten dolayı Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca, Nisan 1997’de Türkiye’yi terk etmişti.

Önce Avrupa’da ne yapacağını bilemez durumda dolaşıp durdu, sonra da Avustralya’ya yerleşme kararı aldı.

Halbuki Nisan 1997’de Türkiye’de iktidarda Refahyol Hükümeti vardı. Başbakan, Erbakan’dı..

Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’in, Esad Efendi’ye, darbeciler yüzünden durumunun tehlikede olduğunu haber vermiş bulunduğunu duymuştuk.

Evet, ülkede (İsrail-MOSSAD ve CIA güdümlü) “paralel devlet” hüküm sürüyordu. Erbakan kâğıttan başbakandı.

Devlet işlerini ayağa düşüren, milletin huzurunu bozan bu rezil paralel yapıya hesap soruldu mu?.. Hayır!

*

O süreçte (CIA’in eski yamağı) MİT, devlet için değil, İsrail güdümlü “paralel devlet” için çalıştı. (Zamanında maaşlarını bile Amerikalılar’dan alıyorlardı. Emirleri de..)

Ve, 2000 yılına gelindiğinde bile, (MİT’çiler tarafından kendisine işbirliği teklifi yapılan, dolaylı olarak İsrail’in ve ABD’nin güdümüne girmesi istenen Esad Efendi, MİT’çilerden benimle ilgili birşeyler duymuş olacak ki) Almanya’da cemaatten bir gruba hakkımda “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum. MİT heryerde bunun karşısına çıkıyor, onu buraya getirebilir misiniz?” diyordu. (Halbuki o günlerde işsizdim, borçluydum, parasızdım, yalnızdım, fakat suçum büyüktü, şerefsiz paralellerin putlarına "takiyye" yapıp saygı sunmayı reddediyordum.)

CIA’in ve MOSSAD’ın yerli-milli aparatlarının peşimizi bırakmaya niyetleri yoktu. Ve bırakmadılar.

Muhsin Yazıcıoğlu, 2009 yılı başında bile, bir resepsiyonda şerefsiz bir üst düzey general tarafından “Dağlarda parçaların toplanmaz” denilerek tehdit edilebiliyordu.

Başbakan sözde Erdoğan’dı, fakat ülkeyi özde (anlaşıldığı kadarıyla) hâlâ CIA-MOSSAD güdümlü “paralel devlet” yönetiyordu. Paralel ihanet şebekesi.. Paralel çete..

Peki, MİT, Yazıcıoğlu’nu tehdit eden o şerefsizin ismini bugüne kadar açıkladı mı?

Hayır!.. Çünkü kendisi de “paralel çete” ile iltisaklıydı.

*

Osmanlı'da da böyleydi.. Yeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmış olmasının nedeni, "paralel devlet" haline gelmiş olmasıydı. 

Ancak, çok geçmeden bu defa Avrupalılar'ın ve Masonlar'ın etkisi altında yeni bir "paralel devlet" embriyosu oluşturuldu: İttihat ve Terakki

Sloganları birlik beraberlikti (ittihat), ilerlemeydi (terakki). Fransız Devrimini gerçekleştiren Masonlar gibi "müsavat (eşitlik), uhuvvet (kardeşlik), hürriyet, adalet" diyorlardı.

Bunlar önce Sultan Abdülhamid'i tasfiye edip bir kuklayı padişah yaptılar.. Daha sonra da, getirdikleri Meşrutiyet'in canına okudular. Kanlı-suikastli bir istibdat rejimi kurdular.

Milleti zulme uğrama hususunda eşit hale getirdiler, zulmü adil bir şekilde dağıttılar.

Sergerde Enver, Almanlar'ın gazına gelip memleketi Birinci Dünya Savaşı'na soktu. Savaştan sonra da kaçıp gitti.

Fakat "paralel devlet"in dik âlâsını Anadolu'da Selanikli Mustafa Atatürk oluşturdu. Paralelliği aştı, (İsmet İnönü'nün açıkladığı gibi, savaşın galibi İngilizler ile müttefiklerinin "karar"ı ve yardımıyla) devletin bizzat kendisi haline gelme becerisi gösterdi. 

Lozan'da bunu tescil ettirdi.. 

Ve (Milli Selamet Partisi'nin kurucu genel başkanı Süleyman Arif Emre'nin Celal Bayar'dan naklen söylediği gibi) İngilizler ile müttefiklerine verilen sözler gereği Anayasa'ya laiklik (siyasal dinsizlik) gibi "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeler dercedildi. 

*

Kimse paralelliği sadece FETÖ'ye tahsis ederek gözümüzü boyamaya ve sahte yerlilik-millilik edebiyatı yapmaya kalkışmasın.

Türkiye’de son dönemde “paralel devlet”ler arası bir savaş yaşandı ve bunlardan (kendisine “hizmet hareketi” diyeni) savaşı kaybetti. 

Diğer (cinayetler ve suikastler konusunda deneyimli) “paralel devlet” ise, heybedeki turpun büyüğü olarak yoluna devam etti. Yara almakla birlikte sallanarak ayakta kalmayı başardı.

Nitekim, daha yakın zamanlarda Prof. Emin Gürses diye bir şımarık tip şöyle konuşabildi, küfrünü kusabildi:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Hadsizi görüyor musunuz, devleti, milleti, devletin başındaki Cumhurbaşkanı’nı tehdit ediyor.

Kime güveniyor?.. Selanikli ölünün Anıtkabir’deki çürümüş zavallı kemiklerine mi?

Hayır!

Azgın ve şirret katil “paralel devlet”e ve milletimizin gözünün korkutulmuşluğuna güveniyor.

Erdoğan’a FETÖ’cüler, bu Emin hadsizinin söylediğinin onda birini, yüzde birini bile söyleyemediler.

Bu Emin şımarığına hesap soran oldu mu peki? Hayır!

*

FETÖ ile ilgili kesin olan bir başka husus, temellerinin bir CIA-MİT projesi olarak atılmış olması.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından bazen açıkça, bazen de örtülü biçimde desteklenmiş durumda.

İmdi, devletler yabancı ülkeler söz konusu olduğunda, o ülkedeki her güç odağından kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmak isterler.

ABD, FETÖ’den yararlanmak ister ve yararlanır da.. Fakat FETÖ’cü olmaz.. Bütün hesaplarını FETÖ üzerine kurmaz.

Türkiye ile olan ilişkilerinde mesela FETÖ hesabına MİT’e savaş açmaz.. Bir taraftan FETÖ’ye kol kanat gererken diğer taraftan MİT ile de dostluğunu sürdürür. Sürdürüyor.

Bir ülkedeki iktidar (hükümet) ile iyi ilişki kurması, o ülkedeki muhalefete savaş açmasına neden olmaz. Gelecek hesapları yaparak muhalefetle de iyi ilişkiler kurar.

Türkiye’de de aslında Erbakan’la da anlaşmak istediler. Denediler. Fakat Erbakan’ı ikna edemediler. Onun için de (kadim dostları) MİT’i ve TSK’yı (bu kurumlardaki uşaklarını, satılmışları) kullanarak onun ayağının altındaki halıyı çektiler.

*

Her devlet böyle çalışır.. Mesela Almanya’ya bakalım.. Türkiye’deki iktidarla da, muhalefetle de ilişkisinin olmasını ister. Almanya’daki Türkler’in her grubuna (Alevî, Kürt, Ülkücü, Süleymancı, FETÖ’cü, Millî Görüşçü, Diyanetçi vs.) örgütlenme ve faaliyet gösterme şansı verir.

Türkiye kökenliler arasındaki parçalanmanın fazla olması işine gelir.. Bu gruplardan birinin diğerini yiyip bitirmesine izin vermek istemez. Bu, o gruba özel olarak sempati duyması anlamına gelmez.

Fatih Sultan Mehmed’in Ermeni Patrikhanesi’nin kurulmasına izin vermesi, Ermenici olması ve Rum düşmanlığı yapması anlamına gelmiyordu. 

Siyaset böyle birşeydir.

Aynı şey, ABD’nin FETÖ politikası için de geçerlidir.. FETÖ’nün (en azından Türkiye dışında) yok edilmesine müsaade etmez, fakat ne kadar FETÖ’cü ise o kadar da AK Particidir.

Bazı adamlarına FETÖ hamiliği yaptırır, bazı adamlarına da AK Parti sempatizanı olma görevi verir.

Sonuçta ne FETÖ’cüdür, ne de AK Particidir.. ABD, Amerikancıdır.. 

AK Partici olmadığı için, o istiyor diye FETÖ’nün defterini dürmez.. AK Parti’nin neferi gibi hareket etmez.

FETÖ’nün defterini dürmesi için, onun kendisi için tehdit haline geldiğini görmesi gerekir.

İşte ABD’nin (ve kankası İsrail’in) Erbakan hareketinin defterini (içerideki alçak satılmışlar vasıtasıyla) dürmüş olmasının nedeni budur. Kendi istikballeri ve küresel politikaları için tehdit olarak tanımlamışlardı.

*

Devam edeceğiz inşallah.


İZMİR'İN KAVATLARI, DÖKÜLÜR KASETLERİ

 






Evet, Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek yayınladığı habere göre, “Paralel Devlet Yapılanması’nın telekızlarla çalışma yöntemlerine ulaşılmıştı.

17 kişinin tutuklandığı İzmir merkezli casusluk soruşturmasında, şüphelilerin el konulan bilgisayarlarında, paralel çete FETÖ'nün telekızları nasıl kullandığına ilişkin ayrıntılı plan ve yönergelere rastlanmıştı.

Ve, kısa sürede zenginleşmek gibi sıradışı bir yeteneğe sahip olduğu görülen savcı Okan Bato, bu planlara dayanarak onların canına okumak üzere harekete geçmişti.

Şüphelilerin başında gelen isim, İzmir’de emniyet müdürü olarak görev yapmış olan Ali Bilkay'dı. (https://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis)

Bilkay, 29 Mayıs 2019 tarihinde Anadolu Ajansı’nın haberine konu olacaktı:

“İzmir eski Emniyet Müdürü Ali Bilkay'a FETÖ'den hapis cezası

“İzmir'de 90 sanığın yargılandığı "Askeri Casuslukta Kumpas" davasında karar açıklanıyor. Sanıklardan eski İzmir Emniyet Müdürü Ali Bilkay, FETÖ üyeliğinden 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Davada dönemin İzmir İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Taner Aydın, 50 yıl 10 ay 26 gün hapisle cezalandırıldı.

“İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, tutuklu ve bazı tutuksuz sanıklar, avukatlar ve müştekiler hazır bulundu. (…)

“Karara göre, haklarında yakalama kararı bulunan 15 sanığın dosyası tefrik edildi.

“41 sanık, "silahlı terör örgütü üyeliği", "kamu görevlisinin resmi evrakta sahteciliği", "kamu görevlisi tarafından görevinin verdiği yetkiyi kötüye kullanmak suretiyle haberleşmenin gizliliğini ihlal" ve "özel hayatın gizliliğini ihlal" gibi suçlardan 6 yıl 10 ay 15 gün ila 51 yıl 4 ay 5 güne kadar hapis cezasına çarptırıldı.

“Sanıklardan dönemin İzmir İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Taner Aydın, FETÖ üyeliği ve diğer suçlardan 50 yıl 10 ay 26 gün, eski Batman Emniyet Müdürü Hasan Ali Okan FETÖ üyeliği ve resmi evrakta sahtecilik suçlarından toplam 18 yıl 6 ay 22 gün ve eski İzmir Emniyet Müdürü Ali Bilkay ise FETÖ üyeliğinden 11 yıl hapis cezası aldı.

“Mahkeme, 34 sanığın beraatine karar verdi.

“Mahkum olan sanıklar, "devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak", "yasak bilgileri açıklamak", "iftira", "suç uydurma ve suç delillerini yok etme, gizleme ve değiştirme" suçlarından beraat etti.”

(https://www.yenisafak.com/gundem/izmir-eski-emniyet-muduru-ali-bilkaya-fetoden-hapis-cezasi-3473017)

*

Bu haberden, Yeni Akit ile Sabah gazetelerinin telekızlı haberinin düzmece olduğu ortaya çıkıyor.

Çünkü, verilen cezalar arasında, yasadışı olarak fuhuş çetesi kurma gibi bir suçlamaya konu olan yok.

FETÖ'cüler, özel hayatın gizliliğini ihlal gibi suçlar işlemişler, fakat pezevenklik (kavatlık) yapmamışlar. 

Pezevenklik yapacak kadar "büyük adam" olamamışlar. (Demirel ile Aliyev arasındaki konuşmayı hatırlayalım.)

Yani, söz konusu askerlere telekız göndermemişler, fakat onların “kendinden zuhur” diyalektiğiyle yaşadıkları telekızlı maceraların gizliliğinin köküne kibrit suyu dökmeye kalkışmışlar.

Çok ayıp etmişler, çok!

Kahraman askerlerimizin rahatça zina etmelerine izin vermemişler, büyük suç işlemişler. 

Böylece, silahlı terör örgütü üyelikleri tescillenmiş.

Gerçi bunlar polis oldukları için zaten silahlılar, fakat ne hikmetse bir de FETÖ’cü silahlı terör örgütüne üye olmuşlar. (Buna göre FETÖ’nün, üyelerine beleş silah dağıtıyor olması gerekiyor.)

*

FETÖ'cü emniyet müdürü Ali Bilkay, konuyu Anayasa Mahkemesi’ne de taşımış.

Mahkeme, 17 Nisan 2019 tarihinde bir karar vermiş. Kararda dava şöyle özetleniyor:

“(…) Kamuoyunda İzmir askerî casusluk soruşturmaları olarak bilinen soruşturmalar esnasında (anılan soruşturmalara ilişkin bilgiler için bkz. Yavuz Pehlivan ve diğerleri [GK], B. No: 2013/2312, 4/6/2015, §§ 10, 14; M.Y., B. No: 2014/7149, 22/11/2017, §§ 9-24) İzmir Emniyet Müdürlüğü bünyesinde yapılan birtakım soruşturma işleminin usulsüz olduğu iddiasına ilişkin olarak başvurucunun da aralarında olduğu çok sayıda kolluk görevlisi hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) ceza soruşturması başlatılmıştır.

“Başsavcılık, anılan soruşturma kapsamında 6/11/2015 tarihinde başvurucuyu tutuklanması istemiyle İzmir 3. Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir. Tutuklama talep yazısında; İzmir Emniyet Müdürlüğünün çeşitli birimlerinde görevli bir grup kolluk görevlisi ile bir kısım yargı mensubu tarafından sahte ihbar mektubu ile başlatılan bir soruşturma kapsamında hukuka aykırı bir takım deliller ve iletişimin tespiti kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensubu kamu görevlileri ve Bakanlık bürokratları hakkında adli bir soruşturma yürütüldüğü, bu kişilerin bazıları hakkında birtakım tedbirlere başvurulduğu, bu tedbirlerle kişilerin özgürlüklerine ve özel hayatlarına hukuka aykırı bir şekilde müdahale edildiği hatta bu soruşturmada kişilerin cinsel içerikli görüşmelerinin casusluk algısına dönüştürüldüğü ifade edilmiştir.

(https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/BireyselBasvuru?id=a2JiOjBmNGVlMGVmLTIzMDEtODUzMS1iZWE4LTI5ZmM3OTczMGQ1YQ&type=BireyselBasvuru)

Mahkeme, Ali Bilkay’ın savunmasını şu ifadelerle aktarıyor:

“Başvurucu; suç işlediğine dair somut herhangi bir delil olmamasına rağmen tutuklanmasına karar verildiğini, keyfî bir şekilde özgürlüğünden mahrum bırakıldığını, isnat edilen suçlarla bir ilgisinin bulunmadığını, isnat edilen suçlamalar yönünden kuvvetli suç şüphesi ile tutuklama nedenlerinin bulunduğuna ve tutuklama tedbirinin ölçülü olduğuna ilişkin olarak tutuklama kararında somut olgulara yer verilmediğini, tutuklama kararında silahsız terör örgütünden bahsedildiğini ancak bu şekildeki bir yapılanmanın kanuni dayanağının kararda açıklanmadığını, görevi kötüye kullanma suçundan da tutuklandığını ancak bu suçun görev suçu olması nedeniyle soruşturma izni alınması gerektiğini, bu izin alınmadığı için tutuklamanın hukuka aykırı olduğunu ifade etmiştir.

“Başvurucu ayrıca hakkında suçlamaların temel dayanağını İzmir emniyet müdürü olduğu dönemde yürütülen bir soruşturmadaki usulsüzlüklerin oluşturduğunu ancak bu soruşturmanın kendisinin İzmir'de göreve başlamasından on dört ay önce başlatıldığını, kendisi göreve başladıktan beş ay sonra ise bu soruşturmanın son bulduğunu, kendisinin il emniyet müdürü olması nedeniyle herhangi bir soruşturmada görev almasının mümkün olmadığını, hâlen yürütülen bir yargılamanın soruşturma evresinde usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla hakkında bir takım tedbirlere başvurulduğunu ancak yargılamanın devam etmesi nedeniyle Savcılığın bu hususta bir değerlendirme yapmasının hukuka aykırı olduğunu, ceza kanunlarındaki silahlı terör örgütü üyeliğine ilişkin hükümlerin öngörülemez biçimde yorumlandığını belirterek adil yargılanma ile kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.”

Verilen karar ise özetle şu: Ali Bilkay haksızdır.

Sabah ile Yeni Akit’in haberine dönelim.. Hani nerde telekızlar, bu kızların elindeki alet edevat, cep telefonları ve kameralar?

Savcılık neden bu kızları bulup da konuşturmamış ve bu kızlar, FETÖ’cü pezevenkler bizi kandırdılar, kahraman askerlerimizin koynuna soktular, pişmanız” neden dememişler?

*

Olayın seyri, söz konusu polislere bu telekız hikâyesiyle iftira atıldığını ispatlıyor.

Demek ki birileri insanlara çok rahat iftira atabiliyorlar.

Bir insanın FETÖ’cü olması, ona iftira atılmasını meşru ve caiz hale getirir mi?

Polisleri suçlayanların dönüp dolaşıp geldikleri suçlama noktası şu: “FETÖ’cü polisler kahraman askerlerimizin rahatça zina etmesine engel oldular, onların özel hayatının gizliliğini ihlal ettiler.. Kul hakkına girdiler.”

Laik (siyasal dinsiz) devletin adaleti bu konuda yetersiz kalmış olabilir.

Özel hayatının gizliliği ihlal edilen askerlerin, haklarının peşine ahirette de düşmeleri beklenir.. Mesela şöyle diyebilirler: “Ya Rabbi, bu nalet FETÖ’cüler bizim telekızlarla rahat zina etmemize izin vermediler, davacıyız.”

Maşallah, özel hayata çok saygılı devlet görevlilerinin iş başında olduğu, "büyük adam"ların kıymetinin bilindiği bir ülkeyiz. 

Bu "saygılı" devlet görevlileri, FETÖ’cülerin bile yapmadığı bir şerefsizliği yapıp da birilerine “telekız” asla göndermezler.

Gönderen çıkarsa devreye devletimizin (Güldür Güldür Show’daki türden) namus abidesi kahraman Kara Murat’ları girer, suçluları keser biçerler.

*

Bütün bu olup bitenleri tam anlamak için İzmir casusluk davası hakkında biraz birşeyler biliyor olmak gerekiyor.

Vikipedi’de davanın konusu şöyle özetleniyor:

“Tuğamiral Şafak Yürekli ile Tuğamiral Fahri Can Yıldırım'ın da sanıkları arasında bulunduğu iddianamede, 28 Nisan 2010'da emniyet birimlerine gelen bir mail ihbarında “Vika, Dilara ve Gül isimli kadınların liderliğinde bir fuhuş çetesinin yurt dışından kadın getirerek zorla fuhuş yaptırdığı, bu çete içerisinde 18 yaşından küçük kadınların da bulunduğu ve fuhuş yaptırılan kadınların uyuşturucu bağımlısı yapılarak kullanıldığı" şeklinde bilgiler olduğu belirtildi.

“Örgütün yöneticisi olmakla suçlanan ve 172 yıla kadar hapsi istenen emekli Albay İbrahim Sezer'in evinde bulunan DVD'deki dokümanlardan, çetenin savunma sanayinin kritik projelerini yabancı servislere sattığı, TSK'ya ait savaş uçaklarının apron, bakım atölyeleri ve hangarlardaki görüntülerini topladığı anlaşıldı. Erdek Deniz Üs Komutanlığı'nın kroki ve fotoğrafları Cemhan Katar tarafından temin edilip İbrahim Sezer'e gönderilmiş. İddianameye göre kilit isimler kadınlarla fuhuş yaptırılarak kontrol altına alınıyor ve istenilen bilgi ve belgeler şantaj yoluyla elde ediliyordu.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Asker%C3%AE_casusluk_ve_%C5%9Fantaj_davas%C4%B1)

Olay (yani "büyük adam" olamamış FETÖ’cülerin kahraman askerlerimize yönelik kumpası) böyle başlamış.

FETÖ’cü polislerin topladığı bu bilgilerden hareketle 10 Şubat 2011 tarihi itibariyle 250 sayfalık bir iddianame hazırlanmış ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş.

İddianame 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nce oy birliğiyle kabul edilmiş ve ilk duruşması 20 Nisan 2011'de yapılmış.

*

İddianamede yer alan hususlar Vikipedi’de ayrı başlıklar altında epeyce uzun biçimde aktarılıyor.

Başlıklardan ilkini “İzmir Hava Radar Komutanlığı'na ait görüntüleroluşturuyor.

Erdek Deniz Üssü'ne ait görüntülerşeklindeki bir sonraki başlık altında ise şu ifadelere yer veriliyor:

Örgüt yöneticisi olarak gösterilen emekli Albay İbrahim Sezer'in evinde yapılan aramada ele geçirilen bir mektupta sanık Cemhan Katar tarafından Albay Sezer'e hitaben yazılan notlar yer alıyor. Notta, "Sezer'ciğim gönderdiğin kız çok işe yaradı, teşekkür ediyorum. Ayrıca Erdek'le ilgili istediğin fotoğrafları da Ozan astsubayla gönderiyorum. Gerekli ödemeyi Ozan'a yapabilirsin..." yazdığı belirlendi.”

*

Davanın açıldığı günlerde (23 Şubat 2011) Hürriyet gazetesi “Askeri casusluk iddianamesinde çarpıcı tespit” başlıklı bir haber yapmış.

Okuyalım:

“İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nce onaylanan 250 sayfalık iddianamede, ‘Askeri casusluk ve şantaj’ soruşturmasının emniyete gelen bir fuhuş ihbarı sonucu ortaya çıktığı belirtildi.

“… iddianamede, örgütle irtibatı belirlenen şüpheliler İbrahim Sezer ve Zeki Mesten’in TSK mensubu oldukları ve özellikle İbrahim Sezer’in bu fuhuş çetesinden sık sık fuhuş amaçlı kadın temin ettiği ve Kadıköy’de bulunan ikametini fuhuş amaçlı kullandırdığı, şüpheli Zeki Mesten’in de diğer bir fuhuş örgütü ile irtibatlı olduğu ve çetenin fuhuş yaptırdığı kadınları Zeki Mesten’e tedavi ettirdiği ve hamile kalan kadınlara kürtaj yaptırdığı öne sürüldü.

“Emniyete 4 Ağustos 2010’da gelen bir ihbarda bir fuhuş çetesinin özel olarak kiraladığı evlerde, temin ettikleri kadınlarla üst düzey komutanların, subayların ve hatta öğrencilerin fuhuş yapmasını sağladıkları, bu organizasyonda Burak Çetin, Mehmet Irak, Emrah Karaca, Yahya Sezer ve Alpay Aksu isimli şahısların bulunduğu, bu kişilerin fuhuş amaçlı kadınları, kadın satıcılarından temin ettikleri ve bu kişilere ait Kocaeli’de 3 ayrı adres olduğu anlatıldı. 

“İddianamede ... şu çarpıcı tespit yer aldı:

"Suç örgütünün … evlere yerleştirdikleri gizli kamera düzenekleri ile bazı kişilerin bayanlarla cinsel ilişkilerini gizlice kaydettikleri ve daha sonra şantaj amaçlı kullandıkları, şüphelilerin şantaj amaçlı elde ettikleri bu materyallerle istifa etmesini ya da emekli olmasını istedikleri askeri personelin şantaj yaparak emekli olmasını, bazen de terfisini engellemek istedikleri kişilerin görev yaptığı kuruma ihbar ve posta yolu ile göndererek hakkında soruşturma başlatılmasını temin ettikleri … anlaşılmıştır." (…)

İddianamede sanık Teğmen Emrah Küçükakça’dan ele geçirilen 78 no’lu CD’de çeşitli notlar bulunduğu belirtildi. Kritik proje listesinin çıkarılması istenen dokümanda, "… kadın zaafı olan yöneticilerin tespiti, yürüyen davalarla ilgili bilirkişilik önemli. Bizim çocuklardan yönlendirilmesi şart. …" gibi çok sayıda not yer aldı. …”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/live-terorsuz-turkiye-yasa-teklifi-mecliste-43267964)

*

Sonra rüzgâr yavaş yavaş yön değiştirmeye başladı.

Asıl kırılma ise 17-25 Aralık 2013’te yaşandı.

Böylece, davanın açılışından dört yıl sonra, olayın bir “kumpas” olduğunu duymaya başladık.

Ve 28 Nisan 2015’te Sözcü gazetesi “ ‘Porno kumpası’ da çöktü” başlıklı bir haber yaptı:

“Albay İbrahim Sezer'in evinde bulunduğu öne sürülen pornografi görüntülerinin yer aldığı DVD ile ilgili 5 sanık beraat etti.

“İstanbul Askeri Casusluk Davası’nın 1 numaralı sanığı emekli Albay İbrahim Sezer’in evinde bulunduğu öne sürülen pornografi görüntülerinin yer aldığı DVD ve o DVD’deki görüntüleri oluşturdukları gerekçesiyle yargılan 5 sanık beraat etti.

“Anadolu 10. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşmasına tutuksuz sanıklar emekli Albay İbrahim Sezer, Astsubay Yiğit Ali Adlığ ve avukatları katıldı. Davanın ara celsesinde suça konu DVD’ye ilişkin bilirkişi raporu gelmiş, bilirkişi raporunda DVD’ye ekleme, serpme yapıldığına dair şüphelerin bulunduğu kaydedilmişti.

“Bilirkişi raporuna karşı beyanda bulunan Sezer’in avukatı Mahir Işıkay İstanbul Askeri Casusluk Davası’na Anayasa Mahkemesi’nin ‘Hak ihlali’ kararı verdiğini hatırlatarak, “Bilirkişi raporunda ayrıntılı olarak belirtildiği gibi dijital veride yer alan 9 görüntünün aynı programdan yapıldığı tespit edilmiştir. Değişik sanıkların oluşturduğu iddia edilen bu 9 görüntünün aynı programdan yapılması mümkün değildir. Bu da görüntülerin emniyetçe oluşturulduğunu göstermektedir” dedi.

“Sanıklardan İbrahim Sezer son sözünde, “4 yıldır bu yargılamanın kumpas olduğunu söyledik. Bizi yargılayan mahkemenin başkanı Metin Özçelik ve soruşturmayı yapan ekibin başındaki polis müdürü Nazmi Ardıç şuan örgüt suçundan soruşturulmaktadır. Beraatımı talep ederim” dedi. Bir diğer sanık Yiğit Ali Adlığ ise suç tarihinde mesleğe yeni başladığını belirterek, “Yargılamanın başından beri kumpas olduğunu söylüyorduk. Kumpas olduğu ortaya çıktı. Benim gibi yargılanan pek çok komutanım mağdur olmuştur. Bir kısmı ordudan adaptasyon sorunu olduğu belirtilerek ayrılmak zorunda kalmıştır. Mağduriyetimin sona ermesini ve beraatımı talep ederim” diye konuştu.

“Mahkeme hakimi, sanıklar emekli Albay İbrahim Sezer, Binbaşılar Zeki Mesten ve Fırat Güner, Astsubaylar Yiğit Ali Adlığ ve Adnan Yılmaz’ın üzerlerine atılı suçlardan beraatlerine karar verdi. Mahkeme, usulüne uygun olarak soruşturma aşamasında arama yapmayan ve delil toplamayan ilgililer hakkında gereğinin yapılması için beraat kararının bir örneğini Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.

“Emekli Albay İbrahim Sezer’in de aralarında bulunduğu 5 sanık, İstanbul Askeri Casusluk Davası’nda çeşitli hapis cezaslarına çarptırılmış, yargıtay kararı bozmuştu. Anayasa Mahkemesi dava konusunda geçtiğimiz Ocak ayında ‘hak ihlali’ kararı vermişti. 56 sanıklı davanın yeniden yargılanmasına Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlanacak. 5 sanık bu davada ise pornografik görüntüler bulundurduğu iddiasıyla ayrıca yargılanıyordu ve haklarında 5′er yıla kadar hapis cezası isteniyordu. (DHA)”

(https://web.archive.org/web/20150501200135/http://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/porno-kumpasi-da-coktu-816794/)

*

Aradan bir dört yıl daha geçip 2019 yılına gelindiğinde, bu İzmir porno davası yüzünden eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da davalık olacaktı.

Odatv.com’un 2 Temmuz 2019 tarihli haberi “Ali Babacan’ın dosyası savcılıkta” başlığını taşıyordu.

Haberde şu ifadeler yer alıyordu:

“Eski Hazine çalışanı Ali Çevik, eski bakan Ali Babacan hakkında FETÖ’ye bilerek ve isteyerek yardım ettiği gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. (…)

“Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan suç duyurusunun açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“Son günlerde Devlet eski Bakanı Ali BABACAN isimli kişinin yeni bir parti kuracağı hakkında haberler sıklıkla medyada boy göstermektedir.

“… Ali BABACAN ve diğer şüpheliler göreve geldikleri tarihten itibaren a) Hazine Müsteşarlığı'ndaki kritik kadrolara FETÖ mensuplarını atamış ve bir FETÖ kumpası olan İzmir Askeri Casusluk Davasını hayata geçiren tek bakan ve üst düzey yönetim olmuştur.

“Ali BABACAN ve diğer şüphelilerin FETÖ'ye bilerek ve isteyerek yardım ettiğinin en somut örneği İzmir Askeri Casusluk Davası'ndaki tutumlarıdır. Bir FETÖ kumpası olduğu Yargıtay kararı ile de tescillenen İzmir Askeri Casusluk Davası'nı kendine bağlı kurumlarda hayata geçiren tek bakan Ali BABACAN olmuştur.

“Bilindiği üzere, 2010 yılında ABD'den İzmir Emniyeti'ne gönderilen isimsiz bir mail ile başlatılan soruşturma kapsamında içinde asker, sivil ve eskort bayanların olduğu iddia edilen bir örgütün asker ve sivil bürokratlardan şantaj yoluyla devletin sırlarını elde ettiği iddia edilmiş, bu çerçevede sadece askerler değil Başbakanlık başta olmak üzere hemen her bakanlıktan binlerce sivil bürokrat 2013 yılında fuhuş ve casuslukla suçlanmıştır.

“İlginçtir ki Başbakanlık, İçişleri, Dışişleri, Maliye, Ekonomi ve diğer bakanlıklardan binlerce çalışanın isimleri bahsekonu iddianamede aynı iddialarla yer alırken sadece Ali BABACAN'a bağlı olan kurumlarda (Hazine Müsteşarlığı, TCMB, BDDK ve SPK) çalışan ve adları iddianamede geçen bürokratlar 2013 yılı Mart ayında sorgusuz sualsiz görevlerinden alınmış, idari ve adli soruşturmalar geçirmiş, görev yerleri değiştirilerek mobbing uygulamalarına maruz kalmış, memuriyetten çıkarma dahil çeşitli disiplin cezalarına çarptırılmışlardır. (…)

“Aynı iddianamede aynı suçlamalarla yer alan, aynı mevzuata tabi kamu görevlileri hakkında Başbakanlık ve diğer bakanlıkların uygulamaları ile Ali BABACAN ve ekibinin uygulaması arasındaki bu fark tamamen Ali BABACAN ve ekibinin bilerek ve isteyerek FETÖ'nün amaçları doğrultusunda faaliyette bulunması ile açıklanabilir. İzmir Askeri Casusluk Davası kapsamındaki aynı iddialar nedeniyle diğer bakanlıkların kendi personeline yaptığı hukuki uygulama ile Ali BABACAN ve ekibinin uygulamasının ikisinin birden hukuka uygun olması mümkün değildir. Biri doğru ise diğerinin suç teşkil etmesi gerekmektedir.”

(https://www.odatv.com/siyaset/ali-babacanin-dosyasi-savcilikta-164180)

*

Ali Çevik’in suçlamaları bu minval üzere uzayıp gidiyor.

Ali Babacan’ın uluslararası çevrelerle (yani başta ABD olmak üzere Batı ile ve oradaki finans çevreleriyle) arasının iyi olduğu malum..

Bununla birlikte, suç duyurusunun zamanlamasının manidar olduğu açık.

Ayrıca, suç duyurusunda kullanılan ifadeler “hayatın doğal/olağan akışı“na uygun görünmüyor.

Şikayetçi şahıs, insanları fişlemeyi huy edinmiş “arşiv sahibi” birilerinin sözcüsüymüş gibi arz-ı endam etmiş.

Ancak, kazın ayağı ne Ali Çevik’in bu göz yaşartıcı suç duyurusunda tasvir ettiği gibi, ne de Sözcü gazetesinin haberinde geçtiği gibi..

“Kazın ayağı nasıl?” derseniz, cevabım “Perdeli” olur..

Evet, kazın ayağı perdelidir. Burada bir “perde öykü” (cover story) var gibi görünüyor.

*

Perdeyi, Odatv‘den Müyesser Yıldız‘ın 28.03.2018 tarihinde yayınlanan açıklamalarının yardımıyla (birazcık) kaldıralım:

“Şantaj kasetleri Genelkurmay’a nasıl sokuldu

“O “şantaj kasetleri” sadece Genelkurmay’da kalmamış. Kuvvet Komutanlıkları, Milli Savunma Bakanlığı, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne de gönderilmiş.

“Evet, kumpas davaların en “onur kırıcı” olanı İzmir davasıydı. Neler yoktu ki; casusluk, fuhuş vs.

“Bu davadaki anormalliklere dikkat çekildiğinde;

“Genelkurmay’daki en üst düzey yetkililerin, “Görüntüler, kayıtlar korkunç” bilgisini verdiğini, hatta bunları itirazcıların önüne koyup, izlettirdiğini,

O dönemde Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki tasfiyeleri gündeme getirince Genelkurmay’a davet edilen CHP Milletvekili Atilla Kart’a içinde “gayri ahlaki” konuşmaların olduğu 200 dosyanın sunulup, Buyurun, inceleyin. Konuşmaları okuyunca siz de utanacaksınız” denildiğini, Kart’ın da, “Ben avukat değilim, incelemem. Bu soruşturmayı neden disiplin kurulları üzerinden değil, istihbarat ve kirli bilgiler üzerinden yapıyorsunuz?” uyarısında bulunduğunu,

Keza Kumpasder yöneticilerinin ziyaret ettiği dönemin Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın, İzmir Casusluk davası için “Mesele bildiğiniz gibi değil” dediğini kaydedip, ikinci habere geçelim.

Hafta sonuydu, birçok gazetede “FETÖ’nün Şantaj Arşivi” başlıklı bir haber yayınlandı.

FETÖ’nün, TSK’da kendisinden olmayanları sindirmek için gizli çekimlerden oluşan görüntülü şantaj arşivlerinin, Genelkurmay Çatı Davası’nın sanıklarının ev ve iş yerlerinde bulunduğunun belirtildiği haberde, özetle şu bilgiler vardı:

Şantaj yapılan isimlerle görüntülenen kadınların örgüt tarafından seçildiği, bu görüntülerin bir kısmının Genelkurmay Başkanlığı İstihbarata Karşı Koyma Müdürlüğü’ne bağlı bilgisayarda bulunduğu ifade edildi. Bu birimde görev yapanların önemli bir kısmı Genelkurmay “Çatı Davası’nın” sanıkları arasında yer alıyor… İzmir ‘Askeri Casusluk‘ kumpas davasının sanıklarına ait ses kayıtları ve görüntülerin bir kısmı, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Bilgi Güvenlik Şubesi’nde görevli sanık eski Yarbay Hüseyin Yıldırım’da ele geçirildi. Sanık Yıldırım’da, Balyoz davasından 16 yıl hapis cezası alan ardından 2015’te beraat eden emekli Korgeneral T.Ö’ye ait olduğu iddia edilen illegal yöntemlerle elde edilen ses kaydı da bulundu… Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nda el konulan delil niteliğindeki dijital materyallerden bazılarının kime ait olduğu tespit edilemedi. Bunlar arasında yer alan bir sabit diskte onlarca uygunsuz görüntü ve aynı içeriğe sahip yüzlerce fotoğraf bulunduğu belirlendi.”

“Buna bakınca, “FETÖ’cülerin” suç delillerini Genelkurmay’da sakladığını, tabir-i caizse Karargâh’ta “Porno arşivi” oluşturduklarını düşünmemek elde değil.

Acaba tam da böyle mi?

Öncelikle haberde vurgulanan, İzmir Askeri Casusluk kumpas davası sanıklarına ait ses kayıtları ve görüntülerin bir kısmının ele geçtiği bildirilen Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Bilgi Güvenlik Şubesi’nde görevli sanık eski Yarbay Hüseyin Yıldırım’ın kim olduğunu hatırlatalım.

Bu isim, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Güler’in geçen hafta Genelkurmay Çatı Davası’na bakan mahkemenin özel celsesinde verdiği ifadede de yer almıştı. İzmir Casusluk Davası’na ilişkin bir soru üzerine Güler, şunları söylemişti:

“İzmir Casusluk Davası ile ilgili olarak gelen evrakların tamamının Genelkurmay karargahında her kuvvetten ve Genelkurmay’dan görevlendirilen personelce incelenmesine kararı verildi. Her kuvvet 3 ila 4 personel görevlendirdi. Genelkurmay da İstihbarat Başkanlığı’nda o zamanki Daire Başkanı olan Mustafa Özsoy’un önerisi üzerine, Hüseyin Yıldırım tarafımdan görevlendirilmiştir.”

Demek ki, Hüseyin Yıldırım İzmir Casusluk Davası ile ilgili gelen evrakları inceleyip, telefon rehberinden ders notlarına kadar her belgeye “Çok gizli” raporu veren komisyonun başkanıymış. Dolayısıyla bunların Yıldırım’ın odasında bulunması çok da normal değil mi?

TAM BİN CD VAR

Anormal olan, bunların Genelkurmay’a gönderilmesi, resmi evrak muamelesine tabi tutulmasıdır.

Peki, “Şantaj kasetleri” Genelkurmay’a nasıl ulaştı?

Bu sorunun cevabını da dönemin Adli Müşaviri Muharrem Köse’nin Mahkemedeki savunmasında bulduk. Köse, şunları anlattı:

“İzmir davası mağdur ve tanığı olanlar hakkındaki görüntü, ses kaydı ve dijital evrak hakkında şunu belirteyim. İzmir Savcılığı, soruşturma devam ederken sanık ve mağdur olanlarla ilgili kendi dosyasında bulunan özellikle ahlâka aykırı görüntüleri ve iddianameyle ilgili bilgi, belgeleri CD’ler içinde yaklaşık 1000 CD olarak Genelkurmay Başkanlığına göndermiştir.”

Dahası var; Meğer o “şantaj kasetleri” sadece Genelkurmay’da kalmamış. Kuvvet Komutanlıkları, Milli Savunma Bakanlığı, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne de gönderilmiş. Nasıl mı?

Yine Köse’nin ifadesinden okuyalım:

“Genelkurmay Başkanlığı’nda askeri hakimler dışındakilerle ilgili olarak heyet oluşturulmuş, her kuvvete ilgili bilgiler aktarılmış, gönderilmiştir. Ancak askeri hakimlerle ilgili olarak yetkimiz olmadığından hiçbir değerlendirme yapmadan, Savcılığın gönderdiği tüm CD’ler Milli Savunma Bakanlığı’na gönderilmiştir. Milli Savunma Bakanlığı, Askeri Yargıtay ve AYİM üyeleri vardı bu listede. Onlarla ilgili yetkisi olmadığı için Bakan imzasıyla, Askeri Yargıtay ve AYİM’e, o İzmir Savcılığı’ndan gelen evrakı göndermiştir. AYİM Genel Kurulu gelen evrakla ilgili olarak toplanmış, işlem yapılmamasına karar vermiştir. Askeri Yargıtay Genel Kurulu ise işlem yapılmasına karar vermiştir. İşlem yapılmasına karar verenlerden birisi Ahmet Zeki Liman’dır. Başkanın emekli olması neticesinde Mahkeme Başkanlığı (15 Temmuz’a kadar Askeri Yargıtay Başkanı’ydı. Sonrasında emekli edildi) konumuna yükselmiştir. Diğeri Z.Y.’dur. Bunlar İzmir davasının mağduru olan Yargıtay üyeleri hakkında işlem yapılmasını isteyen kişilerdir. Ancak 15 Temmuz sonrasında utanmadan bizi rahatlıkla suçlayabilmişlerdir.

Hepsini anladık da davanın kumpas olduğu ortaya çıkıp, tüm sanıklar beraat ettikten sonra dahi bunların Genelkurmay’da muhafaza edilmesi nasıl bir “devlet ciddiyeti”dir?!

(https://muyesseryildiz.com/2018/03/28/santaj-kasetleri-genelkurmaya-nasil-sokuldu/)

Müyesser Yıldız’ın bu yazdıklarından çıkan sonuç şu: Dava kumpas olsa bile, kasetler gerçek.

Gerçek değilse, varsın Genelkurmay’da muhafaza edilsin, ne olacak ki?

Niye rahatsız oluyorsunuz?.. Oluyorlar?

Kasetlerde sizin görüntüleriniz yoksa, niye bunu dert ediyorsunuz?

O bin kaset neyin nesi?

10 değil, 100 değil, 200 değil, 300 değil.. Bin.. Rakamla 1000.

Ve bu kasetler, birilerinin camide çekilmiş namaz ya da zikir görüntüleri değil.

Ortada (casusluk boyutu bulunmasa bile, bu tehlikeyi içinde barındıran) organize ve örgütlü bir fuhuş ağının bulunduğu açık. 

*

Nurettin Yıldız gibi isimlerin bilmem kaç sene önce bir soruya verdiği cevabı arşivlemek, sonra da günü gelince çıkarıp başını sonunu keserek, bağlamından kopararak yayınlamak, bunu sanki Türkiye yeniden Yunan işgaline uğramış gibi yüzyılın faciası olarak gündeme getirmek, savcılığın olayla ilgili soruşturma başlatmasını sağlamak şantaj da değil, kumpas da..

Fakat (yabancı devletler tarafından şantaja maruz kalması muhtemel) devlet görevlilerinin 1000 tane o biçim kasedinin soruşturma konusu olması kumpas..

Nurettin Yıldız’ın eften püften bir iki cümlesi etrafında kıyamet koparılması, başta Odatv.com olmak üzere birtakım şirret yaygaracıların ortalığı velveleye verip savcılığı ona karşı harekete geçirmesi kumpas değil, fakat TSK personelinin (kimler tarafından kullanıldıkları belli olmayan) birtakım telekızların ağına düşmüş olduğunun, fuhuş çetelerinin oyuncağı haline gelmiş bulunduklarının soruşturulması kumpas..

Çok tuhaf ve komik, çifte standart abidesi bir kumpas anlayışınız var..

Güldür Güldür Show skeçleri yanında halt etmiş!

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


FETÖ VE TELEKIZLI PEZEVENKLİĞİN KİMYASI

  Sabah  gazetesinin Yeni Akit  gazetesini kaynak göstererek yayınladığı (önceki iki yazımızda konu edindiğimiz) haber şöyle devam ediyor: “...