TRT’nin MİT’i (Milli İstihbarat
Teşkilatı’nı) konu edinen Teşkilat adlı dizisi 171’inci bölüme ulaştı.
Bütün bölümlerini izledim. Kurtlar
Vadisi’nin tek bir bölümünü bile izlememiş, sinema filmi kısalığındaki hikâyeleri tercih eden biri olarak sıkılmadım değil, çok sıkıldım, fakat
bu güzide kurumumuzu biraz olsun tanımamı ve anlamamı sağlayacağını umarak, izlemeyi
bir vatandaşlık borcu kabul ettim.
Vatandaşlığımın gereği ve yan etkisi
sayarak sabrettim.
Dizinin dikkat çeken bir özelliği,
senaristlerinin isimlerinin gizli olması.. Diziye emek verenlerin isimleri
jenerikte yer alırken sıra senaristlere gelince “Teşkilat Yazı Grubu” “kod”uyla
konu geçiştiriliyor, isimlere karartma yapılıyor.
Normalde bu kadar emek sarfeden yazarların (diğer dizilerde olduğu gibi) isimlerini açıklamaları beklenir. "Yaptıklarımız yapacaklarımızın, yazdıklarımız yazacaklarımızın teminatıdır" babından..
Doğal olarak, bu gizlilik yüzünden, senaryoyu MİT’ten
birilerinin yazdığı izlenimi oluşuyor.
*
Dizinin bir başka özelliği, bilinçaltı
mesaj tekniğiyle "bilinçli" bir biçimde “örtük” MHP'lilik propagandası yapıyor izlenimi
vermekte olması..
Jenerikte bir kurt da (galiba boz bir
kurt) arz-ı endam ediyor. (Yok, jenerikte uluma sesi yok, salt enstrümantal müzik..)
Baş kahramanın ismi Orta Asya’daki
Altay Dağları’ndan selam getiriyor: Altay.. Soyadı da “dağ”lı: Yalçındağ.
Altay’ın MİT’teki kod adı ise “Kurtbey”..
MHP denilince akla (Kurtçuların yanı
sıra) bir de hilal ile Hilalciler diye bilinen kanat gelir; dizinin baş bayan
kahramanının adı da Hilal.
*
171’inci bölüm ilginç ve şaşırtıcı mesajlar
veriyor.
Her bölüm ilginç de, bu bölüm bir
başka ilginç.
MİT’in acar ajanlarından “Fırtına” kod Korkut’un tetikçi olarak kullandığı bir “abi”si, can ciğer kuzu sarması dostu, yanından ayırmadığı gönüllü bir “eleman”ı vardır: Mafyanın gözü kara gediklilerinden, “kelle” koparmasıyla ünlü Kelleci Hamdi..
Bulgaristan'daki bir hapishaneden Korkut sayesinde kaçmayı başarmış eski bir "uluslararası suçlu"dur.
Bir tetikçiye daha ihtiyaç duyan Korkut, yine bir mafya babası olan ve cinayet suçundan (Bulgaristan'da değil, Türkiye'de) hapis yatmakta olan Ejder’i de kadrosuna dahil eder.
Bu, kaçırılma şeklinde olmaz, Ejder efendi elini kolunu sallayarak çıkar. Çıkarılır. Kâğıt üstünde hapiste gün saymaktadır, fakat fiiliyatta (Bir Türkiye klasiği mi demeliyiz bilmem) aramızda dolaşmaktadır.
Senden benden daha fazla dışarıdadır. Daha özgürdür. (Senaristlerin bu işleri iyi bildiği
anlaşılıyor.)
*
Ancak Ejder'in, gel zaman git zaman, Hamdi’ye bir “kazık” atacağı tutar; eşi ve çocuklarının hayatıyla tehdit ederek, devlet düşmanı karanlık bir örgütün lideri olan Davut için önem taşıyan bir sırrı Korkut’tan öğrenmesini ister, ve aldığı bu bilgiyi “Davut”a satar.
Böylece Davut, kendisine operasyon yapmak
üzere gelen Altay ile Hilal’i tuzağa düşürür.
Ejder’in adamlarının elinden ailesini kurtulan Hamdi, yaptığı ihaneti gelir Korkut’a itiraf eder. Devlete hainlik yapmış olduğu için kendisini vurmasını ister. Korkut vurmaz, fakat bu vatansever mafya babası, “Bana bir silah verin kendimi vurayım, böyle yaşayamam” demeye devam eder.
Birilerini vurmaya alışmıştır, sıra kendisine gelmiştir. İlla da vuracak, aşağısı kurtarmıyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse,
senaryodaki bu “ihaneti intiharla temizleme” mesajı bana biraz tuhaf geldi.
Nedeni şu: 28 Şubat sürecinde bazı MİT'çiler, İsrail ve ABD’nin etkisiyle kendi devletine ve hükümetine ihanet etmiş bulunuyordu..
Teferruatına burada girmeyeceğim.. Roman uzunluğunda bir hikâye..
Eğer MİT çalışanlarında böyle bir
hassasiyet olsaydı, 28 Şubat ihaneti yüzünden kurumda katliam görüntüsü veren bir intihar salgınının
yaşanması gerekirdi.
Fakat biliyoruz ki MİT’çilerde “tık”
yok.
(İntihar edenler var da, vatana ihanetin verdiği vicdan azabıyla bir ilgisi yok. Google'a "MİT'çi intihar" yazıp arama yaptığınızda önünüze bir sürü üzücü olay çıkıyor.)
*
Neyse ki dizide gerçek hayattan
esintiler de var.. İhaneti intiharla temizlemeyi aklından bile geçirmeyen eski bir
MİT’çi de hikâyede yer alıyor: MİT’in üst düzey yöneticilerinden Cevher’in eski
karısı, kızının annesi, Hayat.
Ancak Hayat, hayata sadakatle bağlı.. İntihar edecek kadar pişmanlık ve utanç duymasını geçtik, ihanetine ara
vermeyi bile düşünmüyor. Tam gaz devam..
171'inci bölümdeki bir başka ilginçlik,
karanlık örgüt lideri Davut’un kızı Julia’nın, (eski MİT'çi Hayat’ın verdiği akılla) Altay
ile Hilal’i bir tuzağa düşürerek zehirlemek istemiş olması.
Onları, siz önden gidin diyerek bir odaya sokuyor ve kapıyı üstlerine (kilitlenecek şekilde) kapatıyor. Sonra da bir butona basıyor ve odanın tavanındaki iki ayrı menfezden zehirli gaz yayılmaya başlıyor. Ölüm, kesin.. Fakat Altay'ın almış olduğu tedbir sayesinde kurtuluyorlar.
Dizinin senaryosunu gizli servis,
istihbarat ve ajanlık işlerinden anlamayanlar yazsalar, kimsenin olmadığı,
şahitlerin bulunmadığı bir yerde kendisine güvenip sırtlarını dönen iki
tedbirsiz ajanı Julia’ya arkadan vurdurur, onları mermi manyağı yaparlar, fakat
senaristlerimiz böylesi gelişmiş cinayet yöntemlerini hikâyeye dahil ederek
gizli servis dizisi olmanın onurunu kurtarıyorlar.
*
Dizinin önceki “sezon”larında
zehirleme işlerini karanlık örgütler değil, MİT’çiler yapıyorlardı.
Hatta MİT’çilerin, düşmanın eline
geçmeleri durumunda intihar etmek için yüzüklerinde zehir taşıdıklarını
öğrenmiştik. Dizinin ilk kadın kahramanı Zehra böyle bir durumla karşılaşmış,
kendisini zehirlemişti. Fakat çok şükür ki erkek baş kahraman Serdar son anda yetişip onu panzehirle kurtarmıştı.
Tabiî yanlarında taşıdıkları zehirlerle sadece kendilerini mahvetmiyorlardı. Düşmanları da bu mübarek hizmetten doya doya yararlanıyorlardı.
Mesela ilk bölümlerde, MİT'in baş düşmanlarından (kılıç gibi nesnelere meraklı Arap gangster) Zayed Fadi'nin, temas yoluyla bulaşan bir zehirli kılıç hediye edilerek öbür dünyaya yolcu edilmesi hikâyesini izlemiştik.
Fırsat buldukça zehirli hizmetler sunan Zehra'nın bu tür faaliyetlerinden Irak'tan Almanya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın yararlanmış olduğunu görmüştük.
*
Bir noktaya daha değinmemiz gerekiyor gibi görünüyor.. (Vatandaşlık bilinci ya da sorumluluğu insanı rahat bırakmıyor ki..)
Senarist kardeşlerimize ve yeğenlerimize bir dost tavsiyesi:
Size işinizi öğretmek haddim değil ama, yazarken ince eleyip sık dokuyun demeyi bir “vatandaşlık” görevi sayıyorum, çünkü, Teşkilat’ın düşmanlarının marifetlerini anlatırken farkında olmadan Teşkilat’ı da, Teşkilat’ın çalışma yöntem ve tekniklerini de açığa vurduğunuzu düşünenler olacaktır.
(Tamam haklısınız, yazarken ince eleyip sık dokumayı ben hiç beceremiyorum, ama benimle siz bir değilsiniz; siz bir devlet kurumu adına yazıp çiziyorsunuz, dizinin yayınlandığı mecra da devlet kurumu, bense, kendisinden başkasını temsil etmeyen aciz ve naçiz, sıradan, kıyıda köşede kalıp unutulmuş bir garibanım. İnternette "beleş" mecra buldum, yazıp çiziyorum. Lütfen kendinizi benimle kıyaslamayın. Üstelik sizin gibi milyonlara da hitap etmiyorum, kendim yazıp kendim okuyorum.)
Unutmayın, yazdıklarınıza bakıp "Her kab içindekini sızdırır" diyenler çıkacaktır.
Psikologlardan destek almanızda fayda var.. Onlar, "projection/yansıtma" kelimesinin (gündelik dildeki anlamının ötesinde) kendi branşlarına özgü terim/ıstılah anlamı konusunda size çok yararlı bilgiler vereceklerdir.
*GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, MELÂLİ CİHAN TUTAR (27) / DR. SEYFİ SAY
KORUNMA DUASI
GASM’da zehirlenme olayını yaşadıktan birkaç gün sonra, Ziya Kalkavan Denizcilik Lisesi’nin cadde üzerindeki bahçe kapısını bekleyen güvenlik görevlisi, benimle konuşmak isteyecekti. O güne kadar bir buçuk yıl boyunca, hafta içi her gün o kapıdan girip çıktığım halde bana yaklaşmayan, yaklaşmamak bir tarafa asık bir suratla bakan bu 30 yaşlarındaki genç, kalın bıyıklarının uçları dudaklarının kenarından hafifçe sarkıyor olsa da, bende MHP’li olmaktan ziyade solcu biriymiş gibi bir izlenim uyandırmıştı.
Şimdi hürmetkâr bir ses tonuyla benimle konuşmak isteyen bu gencin benden öğrenmek istediği şey, “korunma duası“ydı. Başına bir iş gelmemesi, birşeylerin ona zarar vermemesi, verememesi için nasıl bir dua yapması gerekiyordu?.. Öğrenmek istediği buydu.. Bu genç bana, ayrıca, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i o günlerde rüyasında gördüğünü de söylemiş ve tuhaf birşeyler anlatmıştı. Bana böyle bir “rüya” anlatması da, benden dua öğrenmek istemesi de, öğrenmek istediği duanın “korunma duası” olması da ilginçti..
Evet, her katil mutlaka, cinayet mahalline dönüyordu.
Demek ki bu çocuk, benim birkaç gün önce mutlaka ölmüş olmam gerektiğini düşünüyordu. Fakat bana hiçbir şey olmamıştı? Neden?.. Bunun nasıl bir sihirli formülü ya da duası vardı?
Gerçekten de, o gün biraz daha fazla çay içmiş olsaydım, veya içimin yandığını hissettiğim zaman bunu gidermek için damacanadaki suyu içmiş bulunsaydım, kurtulmam mümkün olmazdı. Genç güvenlik görevlisinin bende sihirli bir “korunma formülü” bulunduğunu, ve kendisine de öğretebileceğimi düşünmüş olması tesadüf değildi. Ona, “Bu şahsı artık göremeyeceksin, öbür tarafa yolcu ediyoruz, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz” gibi birşey demiş olmalıydılar.
Genci tanımak istemiştim ve bana Tokat’lı olduğunu söylemişti. Tokat, DHKP-C’li yetiştirme bakımından münbit bir yerdi. İtirafçı teröristlerin yeni bir kimlik ve farklı bir imajla devlet kurumlarında çaycı, bekçi, temizlikçi vs. olarak çalıştırıldıklarını biliyordum. Böylesi itirafçılara bazen ruhsatlı silah bile verildiğini, terörle mücadelede çalışmış birinci sınıf bir emniyet müdüründen sonraki bir zamanda duyacaktım. Bunlar bir kuruma yerleştirildiklerinde, MİT ya da polis istihbaratı ile olan irtibatları devam ediyordu. Söz konusu Tokatlı çocuk, “kullanılan” itirafçı bir DHKP-C’li olabilir miydi? Bunu bilemezdim, fakat böyle birşeyin olmadığından emin olmak da mümkün değildi.
Anlaşılıyordu ki, damacanadaki suyuma zehir koyanlar, bu çocukla işbirliği içinde çalışıyorlardı. Odama onun bilgisi dahilinde rahatça girip çıkıyorlardı. Veya, bu işi onların talimatı, yönlendirmesi ve eline tutuşturdukları “madde”ler ile bizzat bu genç yapıyordu.
(Eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün PKK itirafçısı İbrahim Babat’ın 11 sayfalık “ifade”sinden aktardığı bilgiler, bazı insanların nasıl “kullanıldıklarını” ve “kullanılırken harcandıklarını” ortaya koyuyor. Bu “ifade”ye göre, teröre karşı mücadelede çok yararlı istihbarî bilgiler getiren Mehmet Bayar adındaki ispiyoncu ya da muhbir vatandaş için İdilli bir avukattan randevu alınıyor. Eline bir çanta veriliyor. “Avukatın yanına bu çantayla gideceksin. İçinde ses kayıt düzeneği var, görüşme esnasında çantanın kolundaki ses kayıt düğmesine bas, sonra da çantayı bize getir” deniliyor. İbrahim Babat ve yanındakiler, Bayar’ı bir arabayla avukatın bürosunun yakınına bırakıyorlar. Ancak Bayar, daha büroya girmeden “kayıt düğmesine” basmış olacak ki, çanta infilak ediyor. Gerçekte ses kaydı diye birşey söz konusu değildir, istihbarat gizli servislerinin kullandığı orijinal bombalı bir çantadır bu. Asıl amaç Bayar’ı yem olarak kullanıp onunla birlikte avukatı öldürmektir.
Mehmet Eymür şöyle diyor:
“Sizi ürperten bu ifadelerdeki olayların sadece İbrahim Babat ve çevresi ile sınırlı kaldığını sanmayın. Devlet arşivleri, mahkeme klasörleri benzeri binlerce dosya ile dolu. Bu olayların geçmişte kaldığını ve artık olmadığını da sanmayın. Pek fazla bir şey değişmedi. Peki, İbrahim Babat’ın ifadesinde bahsi geçen görevlilerle ilgili ciddi bir soruşturma ve işlem yapıldı mı? Bildiğimiz kadarıyla yapılmadı.”
Kısacası, hiçbir hukukî ve ahlâkî “değer“in kaale alınmadığı bir görev anlayışından söz ediyoruz. Mesela 1990’lı yılların ortalarında “Türk istihbarat birimleri“nin Öcalan’ı Şam’daki evinden çıkarmak için “tehlikeli” bir suikast planı hazırladıkları medyaya yansımıştı. Siz bu “tehlikeli” kelimesinin yerine “şeytanî” vs. gibi bir kavramı da koyabilirsiniz. Bu plana göre, Öcalan’ın katılma ihtimalinin yüksek olduğu büyük bir cenaze töreni için Şam’da hıristiyan bir din görevlisi öldürülecekti. Hristiyan din adamının tek suçu, Öcalan’ın cenazesine katılması ihtimalini akla getiriyor olmasıydı. Şayet Öcalan cenazeye katılırsa törende bir yangın çıkarılacaktı. Ancak, içine MİT’in suikast timi yerleştirilmiş bir itfaiye aracı önceden hazırlanmış olacaktı. Plandan neden vazgeçilmiş derseniz, nedeni, uluslararası bir skandala yol açacağının düşünülmesi. Tabiî ki, suikast timinin, Öcalan’ın cenazeye gelmesi beklentisinden hareketle daha önce hazırlanmış ve yangının bunun için çıkarılmış olduğu hemen anlaşılacaktı, fakat hristiyan din adamının ölümünün de suikastin “hazırlık safhası”na dahil olduğu ancak “komplo teorileri”ne konu olabilecekti. Ancak, yabancı istihbarat servisleri, “Paranoyanın lüzumu yok. Komplo teorilerine prim vermeyin. Türk doğrudur, çalışkandır, herşeyden önce de doğrudur. Mevlana ne demiş, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Dürüstlük Türk’ün genlerinde var” şeklindeki hurafelere itibar etmeyecekti. Hristiyan bir din adamının oltadaki yem olarak kullanılmış olması ihtimalini de düşünecek ve bundan rahatsız olabileceklerdi.)
Evet, bu genç her ne kadar bana Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında gördüğünü söylemiş bulunuyorduysa da, dinî bilgisi ve ameli sıfır denilebilecek düzeydeydi. Hemen yanı başımızda, Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Yahya Efendi Dergâhı arasında Küçük Mecidiye Camii yer alıyordu. Ve 2008 yılı başından beri bir buçuk senedir orada olduğum halde bu genci bir defa bile cuma namazında görmemiştim, oradan ayrıldığım 2013 yılına kadar da göremeyecektim. Fakat, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında görebiliyordu. Bu bana, şu meşhur Baron de Tott‘un Türkçe’ye Türkler ve Tatarlar Arasında adıyla tercüme edilen anı kitabında aktardığı bir anekdotu hatırlatmıştı. 1757-1763 yılları arasında sadrazamlık yapan Koca Ragıp Paşa‘ya, bir gün, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan sığınmacı olarak gelen bir mühtedîyi getirmişler, onun rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğü için müslüman olup ülkesinden ayrılmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınmış olduğunu söylemişlerdi. Koca Ragıp Paşa başını kaldırmış, adamı şöyle baştan aşağı bir süzmüş, sonra da ona, “Bana bak” demişti, “ben yedi yaşımdan beri namaz kılıyorum, buna rağmen hâlâ Resulullah s.a.s.’i rüyamda görmek nasip olmadı. Sen nasıl oluyor da bir gâvur çocuğu iken Peygamber Efendimiz s.a.s.’i görüyorsun? Sen ya ananı öldürdün, ya babanı, ve kaçıp geldin, doğruyu söyle!” Adam, yüz kızartıcı bir suç işlediği için ülkesinden kaçmak zorunda kaldığını itiraf ediyor, Paşa da adamlarına, “Bunu bir imama götürün, buna İslam’ı öğretsin” diyordu.
Evet, cuma namazı bile kılmayan, bıyığı mecusîlik müjdesi veren bu tip, rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğünü söylüyordu. Demek ki malum çukur odak, adamlarına, yeri geldiğinde ve karşılarındakini saf bulduklarında rüya uydurmaları tavsiyesinde de bulunuyordu.
Söz konusu zehirlenme olayının tek faydası, geçmişte yaşamış olduğum birçok sağlık sorununun asıl nedenini çözmemi sağlamış olmasıydı. 1999 yılı Kasım ayında Mustafa Cantürk‘ün evinde misafir olduğum sırada yaşadıklarım, onun bir “görevli eleman” olduğunu anlamamı sağlamıştı, fakat ondan sonraki günlerde yaşadığım sağlık sorununun, bana gecenin uygunsuz bir vaktinde tok karna ısrarla yedirdiği ikinci yemeğin eseri olduğunu ancak bu zehirlenme durumundan sonra anlayabilmiştim. Çalışma yöntemlerinin bu kadar insanlık dışı, vicdansızca ve adice olabileceğini asla tahmin edemez, düşünemezdim. Daha sonraki yıllarda, bundan da aşağılık yöntemlerinin bulunduğunu fark edecektim.
Evet, bu zehirlenme olayı, aynı zamanda, 1993 yılında Vefa Yayıncılık dergilerinin genel yayın yönetmeni olduktan bir ay sonra başlayan sağlık sorunlarımın ardındaki etkeni çözmemi de sağlayacaktı. Bu sorunlar, ancak yıllar sonra, işsiz kalıp evimde oturmak zorunda kalınca ortadan kaybolacaktı. 2006 yılı Mart ayında memuriyete başladığım zaman da sağlığım gayet iyi durumdaydı, fakat 2007 yılının sonlarına doğru vücudumda tekrar yaralar çıkmaya başlamış bulunuyordu. Kollarımda ve bacaklarımda.. Bir gün çaycımız odama girdiğinde, beni elimdeki kâğıt mendille kolumdaki sivilcemsi yaralardan biriyle meşgulken görmüştü. Ona, son zamanlarda vücudumda böyle yaralar çıktığını söylediğimde şaşırmış, yüzünün rengi değişmiş, paniklemiş ve üzüntülü bir görüntü vermişti. Bir süre sonra da işten ayrılmıştı. Ondaki bu anlamsız paniğin ardında başka etkenler olabilir miydi? Evet, şimdi artık aklıma bu tür sorular geliyordu.
GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) o tek başıma kaldığım ve damacanadaki su yüzünden zehirlendiğim odada karşılaşmış olduğum başka sorunlar da vardı, ve söz konusu zehirlenme olayı, benim için onların da, farklı bir anlam kazanmasını sağlayacaktı. Bir ara her sabah geldiğimde, odamın tavanının, duvarlarının, pencerelerin, büyük kara sineklerle kaplı olduğunu görüyordum. Evet, normal sinekler de değildi bunlar. İlk işim, odayı bunlardan temizlemek için uğraşmak oluyordu. Ki bir sabah yanıma gelen Denizcilik Müsteşarlığı uzmanlarından Tuğrul G. benim bu temizlik çabama şahit olmuş, o da bana yardıma koyulmuştu. Tuhaf olan, yan odada bu tür sineklerin hiç ortaya çıkmaması, salt benim kaldığım odayı mesken tutmalarıydı. Ben temizliği yaptıktan sonra herhangi bir şekilde gelen sinek de yoktu. Fakat her sabah geldiğimde bunların sürü halinde yeniden ortaya çıkmış olduklarını görüyordum. Tavanı incelemiştim, acaba geldikleri bir açıklık, delik vs. var mı diye, fakat birşey bulamamıştım. Bu böyle bir süre devam etmişti. Bir zaman da tam çalıştığım yerde, sanki bir fare ölüsü varmış gibi kötü bir koku ortaya çıkmış bulunuyordu. Beş altı metre kenara gittiğimde o kokuyu alamıyordum, masamın başına oturduğumda burnumun direği kırılıyordu. Masanın ve kenardaki dolabın altını üstünü, yanını yöresini, içini dışını gözden geçirmiş, birşey görememiştim. Sonra, yanı başımdaki dolabı diğer odaya götürmüş ve böylece kokudan kurtulmuştum. Fakat, o büyük kara sinekleri de, bu berbat kokuyu da, o zehirlenme olayına kadar, malum odakların bana bir iyiliği olarak değerlendirmek aklıma gelmemişti. Demek ki, insanın sağlığı bozulsun, günlük aktiviteleri aksasın diye masraf ve zahmet edip yiyecek ve içeceklerine “katkı maddeleri” eklemekle yetinmiyor, bir de, yaşadığı yerde rahat edemesin diye bu tür “kamu hizmetleri” de veriyorlardı.
Yıllar sonra Ankara‘da çalışırken de, tek başıma kaldığım eve bir akşam gittiğimde, kaldığım odanın pencere camında eşek arısı tabir edilen bir sarı arı görecektim. Ama bu, bildiğimiz türden sarı arılardan değildi, azman birşeydi. Bunun, özel olarak getirilmiş olduğunu anlamıştım. Gündüz ben yokken hemen her gün eve girmekte, kapalı kapıyı açmakta, açık olanı kapatmakta, bana böylece mesaj vermekteydiler. Bunun için kimi kullanıyor olabilirlerdi acaba, emekli memur olan apartman yöneticisini mi? Aylar sonra, bu işi, tam karşımdaki dairede oturan ve genç bir oğlu bulunan emekli memura yaptırıyor olduklarından kesin biçimde emin olmuş ve evin içine, kapının kenarına, “Karşımda oturan köpek, evime girenin sen olduğunu biliyorum” yazılı bir levha asmıştım. Bunun ardından, girmeye devam ediyor olsalar da, geride işaret bırakıp “nanik yapma” şımarıklığını terk etmişlerdi.
Keçiören’in Bağlum tarafındaki bir kenar mahallesinde tek başıma ikamet ettiğim bu evde bir başka akşam, yüzüm hole bakar şekilde otururken birden holde sarı renkte bir duman belirdiğini görecektim. Hemen, hava cereyanı olacak şekilde pencereleri ve kapıyı açacaktım. Duman hole banyodan gelmekteydi. Muhtemelen, komşu dairenin banyosunun küçük penceresinin de açıldığı havalandırma boşluğundan gelmiş olmalıydı. O gece rüyamda, bunun beyne zarar veren bir gaz olduğunu öğrenecektim.
İstihbarat teşkilatlarının ve onlara özenen çetelerin böylesi “gaz”lı “kamu hizmetleri” olabiliyordu. Kariyer Yayıncılığın Berkay Sadi Türkol imzasıyla yayınladığı “Casusluk-İstihbarat Örgütleri: Büyük Kulaklar” adlı kitapta KGB için şunlar söyleniyordu (İstanbul, 2010, s. 176-7):
“Eğer KGB gerçekten bir kişiden şüpheleniyorsa … o kişinin hemen fotoğrafını çeker. Kişinin otel odasına … sistemleri monte edilir. Kimi zamansa bazı otel odaları ve yataklı vagonlar özel teçhiz edilmiştir. Bu odalarda özel kimyasal gaz püskürten mekanizmalar vardır. … iz bırakmayan sessiz gaz tabancaları da kullanırlar. … Hastaneye kaldırılan kişinin otopsi raporu bile net değildir.”
Benzer şekilde, CIA başkanlarından Colby, Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir soruşturmada verdiği ifadesinde, kendilerinin zehirleyerek öldürdükleri kişilerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir (s. 89).
...
(https://seyfisay.blogspot.com/search?q=beyne)