DEVLETİN SAHİPLİĞİ HUSUSUNDA HEPİMİZ EŞİTİZ, FAKAT BAZILARIMIZ DAHA EŞİT

 



George Orwell’in Hayvan Çiftliği adlı ince romanını lisedeyken okumuştum.

Aklımda kalan, çiftlikteki domuzların diğer hayvanları da kandırıp çiftliğin sahipleri insanlara darbe yapmaları ve hayvanlar cumhuriyeti adını taşıyan bir domuzlar diktatoryası kurmuş olmaları.

Bir cumhuriyet kurdukları için anayasa yapmayı da unutmuyorlar. Ve anayasaya “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” nitelikte şöyle bir madde ekliyorlar:

All animals are equal, but some animals are more equal than others.” (Bütün hayvanlar eşittir, fakat bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir.)

O bazıları, domuzlar oluyor.

*

Durup dururken Orwell’in romanını hatırlamama neden olan kişi, Cübbeli Ahmet.

Cübbeli’nin bir zamanlar Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında söyleyip de Odatv tarafından yazıya aktarılmış sözleri arasında şöyle bir cümle de yer alıyor:

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım. İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin.”

(https://www.haberturk.com/ahmet-mahmut-unlu-haberturk-te-sorulari-yanitliyor-2559404)

Bu ülkede, görünüşte, devletin sahibi olma bakımından (cumhuriyetçilik zihniyeti/söylemi/rejimi ve demokrasi ilkesi gereği) hepimiz eşitiz, fakat içimizden bazıları, diğerlerinden daha eşit.

O daha eşit olanlar, Atatürkistler (ata tür kistler).. Kemalistler..

*

Cübbeli sefalet, bahtiyar bir adam, çünkü mutlu olmasını sağlayacak şekilde bir hayal aleminde yaşıyor.

Sen, “İstediğimizi seçelim” diye konuşabilen, bunu Türkiye için söyleyebilen bir adamın zekâ yaşının resmini yapabilir misin Abidin?

Bu rejimde sizin, bir tağutun, İngiliz işbirlikçisi bir diktatörün İngiliz ilke ve inkılapları demek olan ilkemsilerine ve devirimlerine bağlılık yemini ederek şahsiyetinizi sıfırlamadan seçimlere girip seçilebilmeniz mümkün müdür, ey yeşil sarıklı ulu hocalar?

Bana bundan hiç söz etmediniz, bunu bana hiç söylemediniz!

Sen, zihniyet bakımından sen olarak kalarak, değişmeden dönüşmeden, en iyi ihtimalle “takiyyecilik” kaypaklığını içselleştirmeden ve karakterin haline getirmeden seçilebilir misin (Erbakan gibi konuşalım) ey Sakallı Hüsnü?

*

Cübbeli Con Ahmet’in devr-i daim makinası.. 

Sen önce, rejimin kelime-i şehadetini getirerek Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ederek seçiliyor, ayrıca bir de “Atatürk aleyhinde konuşmak caiz değildir” fetvası eşliğinde ata putu la yüs’ellik (sorgulanamazlık) makamına oturtuyorsun, sonra da, kanunları değiştiriyorsun, fakat ata putun aleyhinde konuşmanın caiz olmadığını dikkate alarak.

Aleyhinde konuşmak caiz olmayınca, “Şu devrim diye yaptıkları zorbalığın, hatta ahlâksızlığın, ve de İslam düşmanlığının ta kendisi” de diyemiyorsun.

Dersen, Cübbeli Con Ahmet’in İslamiyet’ine göre caiz olmayan bir iş yapmış oluyorsun..

Ayna ayna, söyle ona, şu alemde kendisinden daha fırıldağı var mı?

*

“Bu ülke hepimizin ülkesi, bu vatan hepimizin vatanı” demek mümkün olabilir.. Fakat, “Devlet, hepimizin devleti” ifadesi bir ölçüde yanlıştır.

Hiçbir devlet, hiçbir zaman, kelimenin tam anlamıyla “herkesin devleti” olmaz. 

Demokratik devlet bile, herkesin “eşit ölçüde” devleti değildir, “çoğunlukta olanların daha eşit oldukları devlettir.

Böyle bir devlette, azınlıkta kalanların fazla bir söz hakkı olmaz.

Hiçbir talepleri kanun halini almaz.

Hiçbir zaman yöneten olamazlar.

Yönetilen olarak kalmaya mahkumdurlar.

Kendi hak ve hürriyetleri, hukukları (kaderleri demeyelim) üzerinde tam anlamıyla “malik/sahip” konumda değildirler.

Bu yüzden, gerçekte, (beyin yıkamasına maruz kaldıkları için farkında olmasalar da) kelimenin tam anlamıyla hür/özgür de kabul edilemezler.

Eğer siz bir hapishanede doğmuş ve oradaki hayata alışmışsanız, dışarıya çıkmayı hiç aklınızdan da geçirmiyorsanız, kendinizi hür zannedebilirsiniz, fakat değilsinizdir.

*

Hürriyet nedir?

Hürriyet, başkalarının (ister çoğunluk, isterse mütegallibe bir azınlık olsunlar) senin hukukun/hakların üzerinde söz sahibi ve belirleyici olmamasıdır.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Fatiha Suresi tefsirinde bunu şöyle ifade etmektedir: 

“Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur [Keşf-i Pezdevî], ki bunun zıddı, hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan, hakları bakımından] her hangi bir ferdin vaz’-ı beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tâbidir.” 

Sadeleştirilmiş metni de verelim:

“İslâm literatüründe [terminolojisinde] hürriyet, kişinin haklarına (hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise, Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız (ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun (öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir.”

Bu ifadelerin ortaya koyduğu gibi, Allahu Teala’nın vaz’ ettiği kanunlarla, Şeriat’le yönetilmeyen bir toplum ve fertler, kendi hukukuna/haklarına sahip kabul edilemezler.

*

Şeriat’te, kulun kula egemenliği söz konusu değildir. Çünkü, peygamberler bile, insanlar için “kendiliklerinden, kendi keyiflerine ve arzularına göre” kural koyamazlar.

Diğer insanlar için de, o peygamberler için de bizzat Allahu Teala kural koyar, kanun yapar. Bu kanunların bir kısmı “kitap”la bildirilir, bir kısmı ise peygamberlerin sözleri aracılığıyla..

İslam/Şeriat dışı rejimlerde ise, çoğunluğu ya da gücü bir şekilde ele geçirip iktidar olmuş birey (lider, elebaşı, çete reisi) ya da gruplar (fırkalar, partiler, gruplar, çeteler, örgütler), kendi heva ve heveslerine, çıkarlarına, arzularına ve keyiflerine göre kanun yapar, menfaatleri öyle gerektirdiğinde de bu kanunları derhal değiştirirler.

Rejimin bekasını garantiye alan “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kanunlar da vardır tabiî..

Yani Cübbeli Con Ahmet’in “İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin” lafı, çocuk ruhlu ahmak taifesi için hazırlanmış “uykudan önce” programında beleş ikram edilen bir “masal bahçesi” haşhaşıdır.

*

Böyle Allahu Teala’nın yasalarıyla değil de birilerinin keyfine göre yönetilen bir devlette diğer insanların payına düşen, merhum Elmalılı hocanın belirttiği gibi, yalnız Allah’ın kulu olmayıp, bu tür ayrıcalıklı birey ya da gruplara kul olmaktır.

Hür değil, bir tür esir ya da köle olmaktır.

Bu kölelerin bir kısmı, menfaat saikiyle ya da korktuklarından, kendilerini kul edinip köleleştirmiş, hukukundan mahrum bırakıp bir tür esir edinmiş efendilerine yağ çeker, yalakalık yaparlar.

Birkaç lokma yağlı kemik elde edebilmek, ya da salt aferin alabilmek, “Hoşt!” yerine, “Aferin sana sevimli mahluk!” lafını duyabilmek için “Ben de sizdenim, sizin gibiyim” makamından gazel okumaya başlarlar.

“Firavun'un ve ileri gelenlerinin, kendilerini (eza ve cefa ile) fitneye atmasından korktukları için Mûsâ'ya, kavminin (genç) bir tâifesinden başkası îmân etmedi. Çünki Firavun yeryüzünde çok büyüklenen (bir zorba) idi. Ve doğrusu o, gerçekten (haddini bilmeyip) aşırı gidenlerdendi.” (Yunus, 10/83)

*

Türkiye gibi laik ülkelerde müslümanlar kendi hukuklarına/haklarına bile malik değildirler.

“Yalnız Allah’a kulluk etme” hak ve hürriyetinden mahrumdurlar.

Bir ölçüde esir durumdadırlar. Bir tür köledirler.

Yani kendi kendilerine, kendi hukuklarına bile sahip değildirler, nerde kaldı ki devletin sahibi olsunlar.

Devletin imtiyazlı, mutlu ve putlu “derine kök salmış sahipleri”, bütün bu gerçekler anlaşılmasın diye, Cübbeli gibi “kullanışlı topaç”ları “piyasaya sürer” ve onlar vasıtasıyla milleti aldatırlar.

*

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım”mış..

Bu vatan, tarihin kara bağrında sıradağlar gibi duranların“, bu tamam..

Fakat, “Bu devlet, pratikte önceklikle, başımızda zebani ve gardiyan gibi durup kimimizi vatansever, kimimizi de vatan haini ilan eden, ve vatan haini olarak yaftaladıklarını (açık ya da zhirleme ve trafik kazası gibi örtülü veya gizli yöntemlerle) öldürme hakkını kendilerinde bulanlarındır.

Çünkü onlar, “Bu devlet hepimizin” masallarıyla aldatılan samimi müslüman halkın aksine, kendileri gibi putperest olmayanların, “yalnız Allah’ın değil, aynı zamanda kendilerinin de kulu” olduğunu, kendilerinin istediği şekilde inanmak zorunda bulunan bir tür esirler/köleler sayılmaları gerektiğini, eğitilip ıslah edilmeleri, ıslahları mümkün değilse zararlı haşerat gibi itlaf edilmeleri ya da sokak köpeği gibi zehirlenmeleri gerektiğini düşünüyorlar.

Kendilerinde bu hakkı görüyorlar.. Gördüler.

Acı gerçek budur.

 

ULEMANIN İBN ARABÎCİ VAHDET-İ VÜCUTÇULUĞU KÜFÜR VE ŞİRK SAYMALARININ NEDENİ

 










Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Bunlar (bu putlar), sizin ve atalarınızın onlara taktığınız birtakım isimlerden başka bir şey değildir; Allah, onların hakkında hiçbir delil indirmemiştir. (Bu putlara tapanlar) ancak zanna ve nefislerin(in) arzu etmekte olduklarına uyuyorlar. Hâlbuki onlara doğrusu Rableri tarafından hidâyet (rehberi peygamber) de gelmiştir.” (Necm, 53/23)

Birtakım adlandırmalar yapıyorsunuz ama içi boş.. Adamın adı Aslan, fakat kendisi karakter olarak tavşan.

İşte, İbn Arabî’nin kullandığı (vahdet-i vücud terkibinde yer alan) “vücud” (varlık, varoluş) kavramı da (Ki bununla Allahu Teala’yı kastediyor) böyle bir şey.

Onun “vücud”a yüklediği anlam çerçevesinde aslında ortada Allah diye bir şey kalmıyor.

*

Neden böyle olduğunu açıklamamız gerekiyor.

Mervenur Tiryaki’nin “Alâeddin el-Buhârî’nin İbn Arabî ve Vahdet-i Vücûd’a Yönelik Eleştirileri” adlı yüksek lisans tezinde (Çanakkale: Onsekiz Mart Üniv. Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2021) şu satırlar yer alıyor:

“Bu bakımdan Buhârî, Tanrı’yı mutlak vücûd olarak adlandırmasından dolayı İbn Arabî’yi şiddetle tenkit eder. Oysa kanaatimizce mantık ve gramer üzerinden yapılan bu tartışmalar, özünde kavramlara yüklenen anlamların farklılığından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir.” (s. 79.)

Abdülmelik Yangın ise, “Alâeddin el-Buhârî’nin Fâdıhatü’l-Mülhidîn Adlı Eseri ve Vahdet-i Vücûd Nazariyesine İlişkin Eleştirileri” başlıklı yüksek lisans tezinde İstanbul: Marmara Üniv. Sosyal Bil. Enstitüsü, 2012) şunları diyor:

“Alâeddin el-Buhârî’nin Kâhire’de ne kadar kaldığı zikredilmemekle beraber H. 831 yılında Molla Fenârî ile “Elhamdu lillâh” cümlesi üzerine yaptığı tartışmadan sonra Mısır’dan ayrıldığı vâkidir. Mısırdan ayrılma sebebi olarak da Sehâvî şu hâdiseyi nakleder: “İlim meclislerinin birinde Alâeddin el-Buhârî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’yi eleştirmiş ve tekfîr etmişti. Mecliste bulunanlardan Kâdı Şemsüddin el-Bisâtî, buna karşı çıkmış İbnü’l-Arabî’nin bazı lafızları te’vîl edilirse tekfîr edilemeyeceğini belirtmişti. Alâeddin el-Buhârî, mutlak vahdeti (el-vahdetü’l-mutlaka) kabul edenlerin kâfir olduğunu söylerken, el-Bisâtî muhâtabının vahdet-i mutlakayı anlamadığını ileri sürüyordu. Bunun üzerine Alâeddin el-Buhârî çok sinirlendi ve eğer Sultan, el-Bisâtî’yi kâdılıktan azletmezse Mısır’dan ayrılacağına dair yemin etti.” (s. 3.)

Bu alıntılardan anlaşılabileceği gibi, Alâeddin el-Buhârî, İbn Arabî’nin “mutlak vücud” tabiriyle ifade ettiği düşüncesinin tevil edilmesinin mümkün olmadığını kabul etmektedir.

*

Alâeddin el-Buhârî, meseleyi şu şekilde ele alıyor:

“… bunların inançlarına göre, kainattaki aynlar (şeyler), yani gökler, yer ve bu ikisi arasında yer alan herşey, haricî (insan zihni dışında olan) mevcutlar (mevcudat, varlıklar)’dır. Kainattaki tüm bu  şeyler, Allah’ın ilminde sabit olan aynlardır. Allah ise, bunlara göre mutlak vücut (varlık) olup, hariçte değildir (insan zihnindeki “ikinci akledilir” durumunda bir soyutlamadır). (Mevcudatın ise o kadar bile varlığı/vücudu yoktur) Aksine hariçte görünen şeyler tamamen hayalden ve seraptan ibarettir. Dolayısıyla bunların taayyünleri de, yani kesin birer ayn (şey) oluşları da, bilimsel (bilişsel, zihinde olan) bir taayyündür (belirlenmedir), yoksa bunlar aynî anlamda (hariçte, insan zihni dışında ortaya çıkma anlamında), bir taayyün değildir….

“… bu, nass ile sabit olan hükmü de inkar anlamını taşır. Çünkü yüce Allah’ın kavli şöyledir.

“ ‘O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’ (Kasas: 28/88)

“İşte bu şahısların sapık görüşleri kabul edilirse, … bu âyetin bir manasının olmaması gerekir. Çünkü bu şeyler yani kainat önce (hariçte, insan zihni dışında taayyün edip / aynlaşıp) gerçekleşmiş olmalı ki, bu ayet sonradan bunların helakinden, ortadan yok olmasından söz etmiş olabilsin. Çünkü helak oluş, ortadan yok oluş, ancak o  şeyin önce gerçek bir  şekilde var olmasından, tahakkukundan sonra ve hariçte yani yüce Allah’ın zatının dışında (insan zihninin ürettiği bir şey olmaksızın) gerçekleşmiş olmalarından sonra sözkonusudur….

“Bu kesim, bu alanda kesin deliller sunmaktan acze düştüklerinde, öncelikle keşif ve ayan olayını ileri sürerek inkara gitmişlerdir…..”

(http://www.islah.de/menhec/men00010.pdf)

Burada mesele sadece mevcudatın (Allahu Teala dışındaki varlıkların) bir serap ve hayal olmasından (insan zihninin dışında ve Allahu Teala’nın zatından ayrı olarak hariçte varlığının bulunmamasından) ibaret değildir.

Bizzat Allahu Teala, “mutlak vücud” adı verilerek, ancak insan zihninde var olan (dolayısıyla insan zihni dışında varolmayan) birşeye dönüştürülmektedir. Hayal içinde hayal, serap içinde serap..

Putperestlerin salt isimlerden ibaret olan putlarından bir farkı kalmamaktadır.

Nitekim Tiryaki, yukarıda aktardığımız gibi, “Sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir” diyor.

Halbuki, İbn Arabî “mutlak vücud” tabirini Allahu Teala’ya isim yapmıyor, Allahu Teala’yı bizzat mutlak vücud olarak görüyor.

Ve bunu, mükaşefe/keşf ile anlaşılmış olan “hakikat” olarak pazara sürüyor.

Gerçekteyse Plotinus gibi Yunun filozoflarından araklanmış batıl bir zırvadan ibaret.

*

Öte yandan, “vücûdun (Ki Allahu Teala için söz konusu edilen vücud, mutlak vücud) ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki etme” şeklindeki ifade de sorunlu.

Vücud, adı üstünde vücud, yani varlık.. Siz bundan söz eder, ve mutlak vücuda tanrısal özellikler atfeder, sonra da mutlak vücud ile Allahu Teala’nın zatının özdeş olmadığını söylerseniz, o zaman Allahu Teala’nın yanına, O’na denk bir ikinci tanrı eklemiş olursunuz.

“Mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapma” meselesi de sorundan hâlî değil.. O zaman da “İsim, müsemmanın (isimlendirilenin) aynı mıdır, gayrı mıdır?” sorusuna cevap aramak gerekecektir.

Böyle bir isimlendirmenin caiz olup olmadığı da ayrı mesele..

*

Bu noktada, Tiryaki’nin İbn Arabî’yi yanlış anlıyor ya da görüşlerini yanlış aktarıyor olduğunu düşünenler çıkabilir.

Konuyu (İbn Arabî avukatlığı yaparak) daha ayrıntılı ele alan bir makale çerçevesinde anlamaya çalışalım.

Dr. Kübra Zümrüt Orhan, “Ehl-i Tasavvufun İbnü’l-Arabî’ye Yönelik Tenkitleri: Alâüddevle Simnânî Örneği” başlıklı makalesinde (Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2019, 23 (2): 631—649) şunu diyor:

“Alâüddevle Simnânî (ö. 736/1336), İbnü’l-Arabî’den (ö. 638/1240) bir asır sonra, Simnân’da yaşamış bir Kübrevî şeyhidir. … Simnânî’nin eserlerine bakıldığında onun İbnü’l-Arabî’ye yönelik eleştirilerinin iki temel noktada temerküz ettiği görülür. Bunlardan ilki Allah hakkında vücûd-i mutlak kavramını kullanmasına yöneliktir. Simnânî, eserlerinde Hak için vücûd-i mutlak kavramını kullanmayı doğru bulmadığını ifâde etmektedir.”

Peki, vücud kavramından neyi anlıyoruz? K. Z. Orhan, Ekrem Demirli’ye atıfta bulunarak şunları söylüyor:

“Vücûdun, birincisi var olmak demek olan mastar anlamı, diğeri var olan mânasında mevcûd anlamı olmak üzere iki temel anlamı vardır. Sûfîlerin varlık görüşünün anlaşılabilmesi için, meydana gelen, ortaya çıkan, sonradan olan varlık (mevcûd, mümkün varlık) ile Tanrı’yı anlatan bir kavram olan varlık arasındaki farkın göz önünde bulundurulması gerekmektedir.”

Böyle diyorlar, fakat laflarının devamında o farkı unutuyorlar.

İlk cümledeki anlamıyla vücud, zihinde yapılan bir soyutlamadan ibaret.. Masdar olarak düşündüğümüzde durum bu.. 

Mesela “gelmek” masdarını alalım, bir fiil olarak (masdar olarak değil) Ali’nin, Veli’nin gelmesinden söz edebilirsiniz, fakat bu fiil olarak ortaya çıkış dışında varlık aleminde “gelmek” diye bir şey bulunmaz. O, sizin zihninizde yaptığınız bir soyutlamadır.

“Var olan manasında mevcud anlamı”na gelelim.. 

Bu da, mevcud kelimesinin ism-i mef’ul kalıbında gelmesinin gösterdiği gibi, “varoluşun, kendisinde ortaya çıktığı şey” demek olur. Bu durumda da “vücud”dan ancak “mevcud” çerçevesinde söz edilebilir. Mevcud yoksa vücud da yok demektir, vücud sizin zihninizdeki (mevcuda dair) bir soyutlamadan ibarettir. (Mesela “mektûb / yazılan” kelimesini alalım.. Mektûb yoksa, “yazmak” da yok demektir. Canlılık gibi.. Canlı yoksa, canlılık da yok demektir; canlılık, canlıya dair bir soyutlamadır.)

Bu anlamlar çerçevesinde (masdar manası vererek) “Allah, vücuddur” derseniz, “Allah, zihninizde yaptığınız bir soyutlamadan ibarettir” demiş olursunuz.

*

Bunları bir tarafa atıp, “Sûfîlerin varlık görüşünün anlaşılabilmesi için, meydana gelen, ortaya çıkan, sonradan olan varlık (mevcûd, mümkün varlık) ile Tanrı’yı anlatan bir kavram olan varlık arasındaki farkın göz önünde bulundurulması gerekmektedir” derseniz, o zaman “mutlak vücud”dan söz edemezsiniz.

Çünkü bu yaptığınız şey bir takyiddir, kayıtlamadır, kavramı “Allahu Teala’nın varlığı ile kayıtlamak” ve mukayyed hale getirmektir.

Mutlak olan şey için hiçbir kayıt ve şart getirilemez. 

(Mesela “Ben iyiyim” dediniz diyelim.. “İyi” olmayı mutlak manada düşündüğümüzde her anlama gelebilir. Sağlık bakımından iyi olmak da, "insan" olarak iyi olmak da, bir dolandırıcı olarak iyi olmak, işini iyi yapmak da bunun içine girer.)

*

İbn Arabî’nin yazdıkları, birbirini tutmayan, birbirini yalanlayan ve çürüten tutarsız ve çelişkili lafazanlıklar olduğu gibi, İbn Arabîcilerin yazdıkları da birbirini tutmayan şeyler.. Vahdet-i vücud diye her biri başka birşeyi anlatıyor.

Mesela, yukarıda Tiryaki’nin Sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir” demiş olduğunu aktarmıştık. K. Z. Orhan ise tam tersini söylüyor:

“… İbnü’l-Arabî, hakîkî varlığın, bir başka ifâdeyle kendisine vücûd denebilecek yegâne varlığın Hak olduğunu “Vücûd Hakk’ın aynı olunca...”, “O mevcûdâtın aynıdır zira vücûd O’dur”, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ ise vücûdun sûretleridir” ve benzeri cümlelerle sık sık tekrar etmektedir.

“O hâlde İbnü’l-Arabî’ye göre vücûd-i mutlak yani sırf varlık Hak’tır.

Bunlar, birbirini tutmayan saçmasapan zırvalar.

*

Kaşar zampara İbn Arabî kalpazanından yapılan ilk alıntıya göre, vücud (varlık), Allah’ın kendisi..

İkinci alıntıya göre de O (yani Allah) mevcudatın (mevcutların, mevcudat diye isimlendirdiğimiz varlıkların) ta kendisi.. Çünkü, vücud (varlık), O’dur (yani Allah’tır).

Üçüncü cümlede iş biraz karışıyor, bu defa mevcudat yerine eşya (şeyler) kelimesini kullanıyor. İkinci cümledeki mantığın bir sonucu olarak “Allah, eşyanın aynıdır, ta kendisidir” demesi gerekirken, bu defa “vücud”un kendisi ile suretini ayırıyor, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ ise vücûdun sûretleridir” diyor.

Bu durumda eşya (mevcudat), Allah’ın (haşa) suretleri olmuş oluyor. İkinci cümleye göre ise, “O mevcudatın aynıdır” idi, suretlik yoktu.

Bu arada vahdet-i vücud hurafesi de ilk darbeyi içerden almış oluyor. Vahdet yok, ikilik var: Ayniyet ve suret.

*

K. Z. Orhan, söz bu noktaya gelince İbn Arabî şarlatanından yeni bir zırva aktarıyor:

“Bil ki eşyâ üç mertebedir, dördüncüsü yoktur. Bu üç mertebenin dışında bir şeye ilim taalluk etmez. Adem-i mahz ne mâlûmdur, ne mechûldür, ne de kendisine bir şey taalluk eder. Bunu anladıysan deriz ki bu üç varlık mertebesinden biri zâtı itibâriyle vücûd ile muttasıf olup “aynında mevcûd bi-zâtihî”dir ( عينه في بذاته موجود فهو). Onun vücûdunun ademden olması mümkün değildir, çünkü O mutlak vücûddur. (الوجود مطلق) Herhangi bir şeyden meydana gelmemiştir ki o şey O’na tekaddüm etsin. Aksine herşeyin mûcidi, hâlıkı, takdîr, tafsîl ve takdîr edeni O’dur. O hiçbir kayıtla mukayyed olmayan vücûd-i mutlaktır. O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr olan Allah’tır. O’nun misli hiçbir şey yoktur ve O Semî’ ve Basîr’dir.”

Soytarının “adem-i mahz” dediği, mutlak/sırf yokluk. Bundan bahsetmek lüzumsuz laf kalabalığıdır, zaten kendisi de ona herhangi birşeyin taalluk etmeyeceğini söylüyor. 

Dolayısıyla bundan bahsetmek aslında abesle iştigaldir ve lüzumsuz gevezeliktir. Buna sadece lüzumsuz gevezelik taalluk ediyor. (Ki bu soytarının kitaplarının tamamı lüzumsuz gevezelikten ibaret. Meşhur ifadeyle, söylediklerinden doğru olanlar yeni/söylenmemiş değil, yeni olanlar da doğru değil.)

İkinci cümleye geçelim.. “Bunu anladıysan deriz ki bu üç varlık mertebesinden biri zâtı itibâriyle vücûd ile muttasıf olup ‘aynında mevcûd bi-zâtihî’dir” diyor.

Böylece zat ile vücud ayrıldı. Ehl-i Sünnet’in kabul ettiği şekilde vücud, kendisiyle muttasıf olunan (sıfatlanılan) bir sıfat haline geldi.

Zatı itibariyle vücud ile muttasıf olmak, vücud sıfatının zatî bir özellik olması, zattan ayrı olmasının düşünülememesi demektir. Mesela beşerlik/insaniyet, insanın zatî bir sıfatıdır, insan, o sıfat olmaksızın düşünülemez. Fakat âkil oluş (akıllılık) zatî sıfat değildir, insanın zatından ayrılabilir. Delirmekle insan, insan olmaktan çıkmaz. Çünkü insan zatı itibariyle akıllılık ile muttasıf değildir.

Zatı itibariyle vücud (varlık, varoluş) ile muttasıf olan, Allahu Teala’dır.

Endülüslü soytarı, bunun ardından lüzumsuz yere “mutlak vücud” kavramını uyduruyor, “O hiçbir kayıtla mukayyed olmayan (kayıtlanmamış) vücud-ı mutlaktır” diyor, fakat (ne yaptığından habersiz bir dangalak olduğu için) kayıt getiriyor: “O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr olan Allah’tır.”

*

Ve K. Z. Orhan, İbn Arabî kadar bile kafası çalışmadığı için, onun bu sözlerini naklettikten sonra şunu diyor:

İbnü’l-Arabî ve takipçilerine göre, Hakk’ın mutlak vücûd oluşu, bu mertebede, bu varlıkta çokluk, bileşiklik, sıfat, nisbet ve hükmün bulunmadığı anlamına gelir.”

Halbuki, “O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr” derken sıfat izafe etmiş ve Allahu Teala hakkında hüküm vermiş oluyor, farkında değil.

O, mevcudatın yok aynıdır, yok suretidir filan diyerek gevezelik yapmak da hüküm vermektir.

Orhan, bu tür başka zırvalar da aktararak yazısını lüzumsuz yere uzatmış durumda.. Onlardaki çelişki ve tutarsızlıklara da değinirsek yazı fazla uzar, geçelim.

*

Toparlarsak..

Allahu Teala “mutlak vücud (varlık)” olarak adlandırılıp bu keyfiyet “ikinci akledilirler” meyanında ele alınırsa aslında ortada Allah diye birşey kalmamaktadır.

Allah inancı, putlar gibi içi boş bir isimlendirme halini almaktadır. Ortada sadece “mevcudat” kalmaktadır.

Buna karşılık vahdet-i vücud anlayışı çerçevesinde mevcudat/mahlukat mutlak vücudun (yani Allah’ın) “ayn”ı ya da sureti haline geldiğinde ise, bütün mevcudat tanrısallaşmakta, bu defa Allah değil fakat yaratılanlar yok olmakta, ortada sadece Allah kalmaktadır.

İbn Arabî kalpazanı, bu ikinci yaklaşım çerçevesinde mevcudatın Allah’ın “ayn”ısı mı yoksa sureti mi olduğu konusunda ise karar verememiş gibi görünmektedir.


CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

 











İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir” diyerek kabak kafasından fetva uydurması, memlekette kutuplaşma olmasın diyeymiş.

Hepimiz Atatürkçü olursak, memlekette kutuplaşma olmayacakmış.. Kutuplaşma olmaması için hepimiz Atatürk meddahı haline gelmeli, hiçbirimiz onun aleyhinde tek kelime etmemeliymişiz.

Evet, Cübbeli, “Bizim ne yapmak istediğimizi ve memleketin önümüzdeki süreçte yaşaması muhtemel bulunan kutuplaşma tehlikesine karşı hangi tedbirleri almamız lazım geldiği hususunda neleri öngördüğümüzü” edebiyatı yapıyor. (https://www.cubbeliahmethoca.com.tr/tr/basinduyuru/ataturk-ile-ilgili-aciklamalarimdan-rahatsiz-olanlari-rahatlatma)

Mekkeli müşrikler de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e böyle diyorlardı:

Tamam, istediğin gibi müslüman ol, fakat putlar aleyhinde konuşma, kutuplaşmaya yol açma!. Senin yüzünden kardeş kardeşe, baba oğula, karı kocaya hasım oldu. Allah’a bildiğin gibi ibadet et, ki biz de atamız İbrahim ile İsmail’in Allah’ına inanıyoruz, hac yapıyoruz, Kâbe’ye hürmet ediyoruz.. Fakat tutup Lat, Uzza, Hübel ve Menat putları aleyhinde konuşup da ikilik ve fitne çıkarmaya, milli birlik ve beraberliği bozmaya ne lüzum var!

“Birlik ve beraberlik olacaksa, hepimiz putlarımızı bir tarafa atalım, misli ve dengi bulunmayan tek Allah’a ibadet edelim, böylece bütün kutuplaşmalar son bulsun” demiyorlardı.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, daha cumhuriyetin ilk yıllarında, 10 yıl süren bir savaşlar silsilesinden çıkmış yorgun ve fakir memlekette, ilk iş olarak, yurtdışından dünyanın parasını ödeyerek heykeltraşlar getirtip heykellerini dikmiş adam.

Memlekette salgın hastalıktan geçilmiyor, yeterli hastane yok, bu tutmuş her yere bir heykelini diktirmek için seferberlik başlatmış.

Kendisi için putperestçe şiirler yazan dalkavukları sofrasında millet kesesinden ağırlamış, onları milletvekili vs. yaparak ödüllendirmiş.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için şurda burda ağza alınmayacak laflar etmiş, bu tür hezeyanları tarih ders kitabı diye okutulan paçavralara yazdırmış, adamlarını böylesi saygısızlıklarda bulunmaları için cesaretlendirmiş, o sayede kendisinin ekstradan fazla birşey söylemesine gerek de kalmamış. (Yazan pek fazla kimse çıkmaması, Karabekir’e söylediklerini başkalarına da söylememiş olması anlamına gelmiyor.)

Selanikli, Batılılaşma yanlısı zihniyet için Türk tarihinde çağ açıp çağ kapayan bir ulu önderdir, İslam açısından ise, tağutun ta kendisidir:

“Dîn(e girme)de zorlama yoktur; îman küfürden hiç şüphesiz iyice ayrılmıştır. Artık kim tâğûtu (Allah'ın yerine tuttukları herşeyi) inkâr edip Allah'a îmân ederse, böylece hiç kuşkusuz kopmayan çok sağlam kulpa tutunmuştur! Allah ise, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.” (Bakara, 2/256)

*

Cübbeli gibi tipler, dediklerine göre, kutuplaşma olmasın diye az biraz Kemalist oluyorlar, fakat nedense Kemalistler, kutuplaşma olmasın diye bir gıdımcık bile İslamcı/Şeriatçı olmayı kabul etmiyorlar.

Tam aksine, İslamcılara “İslamcı (İslam taraftarı) olmayın, Kur’an’da İslamcılık diye bir tabir mi var?” diyerek akıl veriyorlar.

“İlla da “ci”li “cı”lı birşey olacaksanız milliyet-çilik (ama başka değil, Türk milliyetçiliği) var, devrim-cilik var (İslam devrimciliği değil, Atatürk devrimciliği), ulusal-cılık var, halk-çılık var, toplum-culuk var, milli görüş-çülük var, ülkü-cülük var, var oğlu var; biz Atatürk-çü, ülkü-cü, sol-cu, şucu bucu olalım, fakat siz din-ci olmayın, sade suya tirit dindar olun, dincilik çok ‘nalet’ birşey!” diyorlar.

Onların kutuplaşma olmasın diye İslamcı olmalarından geçtik, İslam’a saygısızlıktan bile vazgeçtikleri her zaman görülmüyor.

Onlar İslamcı olmuyor, fakat bu Cübbeli tuluat müsveddesi Kemalist oluyor. Az biraz..

*

Fethullah da böyleydi, dünyada kutuplaşma olmasın diye dinler arası diyalog yapıyordu.

Cübbeli fırıldak henüz yolun başında, Fethullah gibi ustalaşmak için alması gereken daha çook yol var, o şimdilik yerli-milli takılıyor.

Küresel aşamaya geçmek için önce takipçi sayısını çoğaltması, devlette kök salması lazım.

Fakat bunu başarması imkânsız, çünkü Fethullah’taki stratejik zekâ ve teşkilatçılık kabiliyeti bunda yok, sütçü beygirinden yarış atı performansı beklenemez.

Dolayısıyla küresel lige çıkması hayal, ömrü yerel milli ligde Atatürkçülük goygoyculuğuyla heder olup gidecek.

Atatürkçülük putunu boyayıp cilalama, tozunu alma “yerli milli” hizmetiyle yetinmek zorunda.

Küresel lig onun için hayal.

*

Allahu Teala Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde Yahudi ve Hristiyanlar’ın din adamlarını rabler edindiklerini bildiriyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde, Avrupa’da dinde reform, protestanlaşma ve laiklik (siyasal dinsizlik) ile birlikte “rableştirilen papazlar”ın yerini parlamentoların (ulusal meclislerin) ve parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, milletvekilleri (ve onları güden siyasal parti liderleri) laik demokrasi dininin müminlerinin rableştirilmiş din adamlarıdırlar (bir tür papazlarıdırlar).

Bertrand Russell’ın şu cümleleri konuyu çok iyi özetliyor:

“… Modern biçimde, mutlak otoriteye ve geleneğe körü körüne baş eğmeye iyice karşı çıkan Locke‘la başlar bu [liberalizm doktrini/öğretisi]. [Bu doğrultuda] Daha dört başı mamur bir başkaldırma, Katolikliğin Kilise’ye [Kilise kurumuna] ve dahası, bazen, Tanrı’ya verdiği yeri Devlet’e veren bir devlete tapınma öğretisine varmıştır. Hobbes, Rousseau ve Hegel, bu kuramın ayrı görünüşlerini temsil eder [bunlar, ortaya attıkları görüşleriyle, devlet kurumuna tanrı/mabud, vatandaşlara da kul/abd rolü veren kişilerdir]. Adı geçen kişilerin öğretileri, Cromwell, Napoleon ve modern Almanya’da [bu satırların yazıldığı dönemdeki nasyonal/milliyetçi sosyalist Nazi Almanyası’nda] pratik olarak gözlenebilmiştir. Komünistlik, kuram [teori] olarak bu tür felsefelerden çok uzaktır [devlet kurumuna karşıdır]. [Ancak] uygulamada devlete tapınma sonucu olan topluluk türüne çok benzer bir türe doğru itilmiştir.”

(Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, C. 1, çev. Muammer Sencer, 6. b., İstanbul: Say Y., 1997, s. 103.)

 Şu sözler de Russell’a ait:

“[Batı’da Reform hareketi ve Protestanlığın ortaya çıkışı ile birlikte benimsenen laik anlayışı sonucu] Uygulamada Devlet, daha önce Kilise‘ye ilişkin hakkın [Kilise'ye tahsis edilen hakkın] kendinde olduğunu ileri sürmüştür [Kilise gibi vicdanlar üzerinde baskı kurmakta, kendisini, kimin neye ne ölçüde inanacağına karar verme konumunda görmektedir]. Hakkın [laik ruhbanlar/papazlar olarak kabul edilebilecek devlet yöneticileri-bürokratları tarafından] zor yoluyla alınması [gasbedilmesi] demekti bu.”

(A.g.e., C. 1, s. 101.)

 *

Cübbeli Ahmet gibilerin “rableştirilme” geleneği açısından şanssız olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Ortaçağ Avrupası’nda din adamı olarak arz-ı endam etselerdi rableştirilen taifeden olmaları mümkündü, fakat Batı taklitçisi yerli-milli laik demokrasilerin “milletvekillerini ve sayisî parti liderlerini” rableştiren düzeninde bunlara düşen rol, bu “insan yapımı” putperestlik dininin Atatürk gibi “baş rableştirilmiş” figürlerinin ucuz meddahları olarak çığırtkanlık ya da zangoçluk yapmaktan ibaret.

*

Kulağı delik gazetecilerden Nevzat Çiçek, 2019’da Habertürk ekranlarında “Devlet, cemaat ve tarikatları Atatürk'le barıştırma planı hazırladı” diye konuşmuştu.

İlgili haber şöyle:

“Gazeteci Nevzat Çiçek, devletin "Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık" hedeflediğini bunun için cemaat ve tarikatları dönüştürmek istediğini söyledi.

Cemaat ve tarikatların tartışıldığı HaberTürk programında konuşan Çiçek, ilginç açıklamalarda bulundu.

Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık

Daha önce yaptığı konuşmalarda "yeni devlet paradigmasının cemaat, tarikat ve vakıflar üzerinde operasyon çekeceğini söylediğini" hatırlatan Çiçek, "yeni devlet paradigmasının" 4 maddelik planını şöyle açıkladı:

1-Muhafazakar bir Kemalizm oluşacak. Son seçimlere, aktörlere bakarsanız izdüşümünü çok rahatlıkla görebilirsiniz.

2-Atatürk'le barışık dindarlık oluşturulacak.

3-Hanefi, Maturidi bir anlayış üzerine yeni bir yorumlama şekli oluşacak.
4-Modern tarikat ve modern cemaatler oluşacak. (…)

Eskiden benim yetiştiğim camia içerisinde burayı darül harp gören bir zihniyet vardı. Derlerdi ki "Burada cuma namazı kılınmaz, burası savaşılması gereken, ele geçirilmesi gereken bir ülke." Azınlık da olsa bunu düşünen radikal insanlar vardı. Sistem de bunun farkına varınca 80'lerden itibaren yavaş yavaş bazı tarikat ve cemaatlere bir kapı açtı. Dedi ki "Hele bir göreyim sizi. Sistemin içerisine girildiğinizde ne yapıyorsunuz." Onlar ne yazık ki malla, kadınla, makamla olan imtihanı çok veremeyince devlet kapıları çok açmaya başladı. İtiraz ettikleri sistemin içerisine entegre olmaya başladılar. Entegre olma sırasında devlet bunların sivilliklerini kaybettiğini gördü. "Burası darülharp" diyenlerin sistemin içerisine girdiğinde sistemin yürütücüsü olduğunu gördü.

Dindarların önündeki en büyük tehlike sivilliği kaybetme tehlikesidir

Devlet, dindarların çoğunu sisteme aldı, içerisine entegre etti. Yurt verdi, vakıf verdi, imkan verdi. Tarikat ve cemaat asli görevinden uzaklaşmaya başladı. Dindarların önündeki en büyük tehlike sivilliği kaybetme tehlikesidir. Eğer bu sivillik sağlanmazsa 30 yıl sonra hiç kimse çocuğunu ne bir tarikata gönderir ne de bir cemaate gönderir."

(https://www.risalehaber.com/devlet-cemaat-ve-tarikatlari-ataturkle-baristirma-plani-hazirladi-360880h.htm)

*

Aslında “Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık” projesi 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte başladı. Kadir Mısıroğlu, bu konuya farklı kitaplarında yeri geldikçe değiniyor.

Bu gelişme, ABD – Sovyetler Birliği kutuplaşmasının yaşandığı (İkinci Dünya Savaşı sonrası) Soğuk Savaş dönemi şartlarının bir ürünüydü.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında müttefikleri Fransa ve İtalya ile birlikte Ortadoğu’yu yeniden dizayn eden İngiltere, Selanikli Mustafa Atatürk’e Türkiye’yi tümden dinsizleştirme ev ödevi vermişti. Selanikli’nin yaptığı “devirim”ler salt kendisinin bozuk zihniyetinden kaynaklanmıyordu, ayrıca bir de eline tutuşturulmuş program vardı.

Selanikli onlara borçluydu.. Heykellerini onlar sayesinde diktirebiliyor, Dolmabahçe’de onlar sayesinde adı konulmamış padişahlık yapabiliyordu. İngiltere ona “vatan kurtaran kahraman aslan” madalyası takmıştı, bunun da minnet borcunu ödemesi gerekiyordu.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, şu sözleri boşuna sarfetmiş değildi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli İngiliz vizesiyle Samsun'a çıktığında kafasında tek bir plan vardı: Memleketi sözde düşman işgalinden kurtarma bahanesiyle önce yeni bir millet meclisi (parlamento) oluşturmak, ardından bir "meclis hükümeti" tesis etmek, ve böylece yeni bir devlet yapılanmasının (paralel devletin) temellerini atmak.

Samsun'a varışından sadece ikibuçuk ay sonra, Erzurum'da, hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya'ya kendisinin gelecekteki cumhurbaşkanlığını ve yapacağı "devrimleri" müjdelemişti. M. Müfit'in not defterinde kalması, kimseye söylenmemesi kaydıyla.

Kesin ve emin konuşuyordu, çünkü İngilizler garanti vermişlerdi, fakat bunu hempalarına söylemedi. (Ya da Mazhar Müfit bunu hiç açıklamamayı gerekli gördü.)

Bunu açıklama şerefi İsmet İnönü'ye kaldı.

İngilizler ona, kendileri ve müttefikleri (Fransa ve İtalya) adına garanti vermişlerdi, asla üzerine yürümeyeceklerdi (Fakat işbirlikçiliği deşifre olmasın diye lafta kalan göstermelik bir düşmanlık sergileyeceklerdi). Yunan'ı da İzmir dağlarında tutacaklar, ileriye yürümesine izin vermeyeceklerdi (Ki bunu Milne Hattı ile yaptılar). Sonra da Selanik Yunan'ın üzerine yürüyecek, dostlar alışverişte görsün kabilinden birkaç küçük çatışmadan sonra İngiltere ile müttefikleri devreye girerek tarafları barıştıracaklardı.

Filmin (ya da tiyatronun) uzamasına ve beklenenden daha kanlı hale gelmesine, (İngilizler'in 1917 yılında savaş tehdidiyle tahttan indirmiş oldukları Almanya yanlısı) Kral Konstantin'in, oğlunun erken ölümü yüzünden 1920 yılı sonlarında tekrar kral olması neden olmuştu. 

İngilizler'in istediği, dünya siyasetinde artık, İslam dünyasının liderliğini yapan bir Türk devletinin olmamasıydı. Ayrıca Türkiye'nin devlet başkanı İslam halifesi unvanını da taşımamalıydı.

Ancak bunu Osmanlı Devleti'ne ve Osmanlı Hanedanı'na kabul ettirmenin mümkün olmadığını biliyorlardı.

O yüzden, Osmanlı Devleti'nin yerini alacak (imparatorluk mazisini reddeden, başkenti Anadolu'daki bir şehir olan) yeni bir Türk devleti kurulmalıydı. 

İhaleyi, (İstanbul'da İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile defalarca gizli saklı başbaşa görüşmeler yapan) Selanikli Mustafa Atatürk kazandı.

İngilizler’in, Selanikli’ye taktıkları “vatan kurtaran kahraman aslan” madalyasının bedeli olarak ona verdikleri ev ödevileri arasında, Türkiye’de İslam kültürünün köküne kibrit suyu dökme de vardı.

Türk öyle terbiye edilmeliydi ki, Osmanlı dönemindeki zihniyetine bir daha asla dönememeliydi.

*

Türkiye’nin imdadına Hitler’li Almanya ve İkinci Dünya Savaşı yetişti. Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere artık ABD’nin himayesine muhtaç “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!” formatında bir yatalak devletti.

Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Kemalist Türkiye’ye verdiği ev ödevlerinin peşine düşemedi. Türkiye’ye artık ev ödevini ABD ve CIA vermeye başlamıştı.

Onlar da, komünist ve ateist Sovyetler Birliği karşısında ABD ile barışık bir ılımlı dindarlığı gerekli görüyorlardı.

İşte, 1960 sonrasında Selanikli ile Müslümanları barıştırma projesi böylesi bir vasatın gereği olarak gündeme geldi. 1980 sonrasında ise, Nevzat Çiçek’in dikkat çektiği şekilde proje “level” atladı, kapsamı ve boyutları değişti.

*

Cumhuriyet ilan edildiği sırada tarikat ve cemaatler tam anlamıyla “sivil”di.. Devlet henüz istihbaratıyla onların içine sızmış değildi.

Ayrıca, Osmanlı bakiyesi yaşlı başlı dindar insanlar ve kanaat önderleri, cumhuriyeti ilan ettiği sırada henüz 42 yaşında olan Selanikli Mustafa Atatürk’ü adamdan saymıyorlardı.

Bırak onları, İttihatçılar bile (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında belirttiği gibi) Selanikli’yi “sarhoş, sefih, ahlâksız, gözü hiçbir şeyle doymayan haris ve fırsatçı” biri olarak görüyorlardı.

Aradan 80 yıl geçtiğinde, 2000’li yıllar geldiğinde ise, artık Selanikli’yi adamdan saymayan o eski kuşağın yerinde yeller esiyordu. Yeniler, altı yaşından itibaren Selanikli güzellemeleriyle beyinleri yıkanmış olarak yetişen, Selanikli’yi adeta yemez içmez (ihtiyacı olmadığı halde yiyip içen), tuvalete gitmez, ıkınıp sıkınmaz, yellenmez insanüstü bir varlık olarak görmeye başlamış bir nesildi.

Bunların bütün hayatı Selanikli’ye “rabıta” üzerine kuruluydu..

Okudukları ders kitaplarının başında, ellerindeki paralarda, mektuplara yapıştırdıkları pullarda, gitmek zorunda kaldıkları okulların önlerinde ve sınıflarında, çalıştıkları ya da işleri düştüğü için uğradıkları devlet dairelerinde, şehirlerin en büyük meydanlarında sürekli olarak Atatürk resmi, büstü ve heykeli görerek kesintisiz “rabıta” yapan bu yeni kuşak, istisnalar bir tarafa bırakılırsa, “fena fi’l-Atatürk” olmuş, “Atatürk’te fani olma” mertebesine erişmişlerdi.

Artık Atatürk’ün dindarlaştırılmasından zarar gelmezdi.. Bunun Atatürk’e bir zararı yoktu, yapacağını yapmış, ölüp gitmişti, dindar Atatürk algısının ona yükleyeceği ekstra bir amel yükü mevzubahis değildi.

*

Ancak, toplumun geneli böyle bir dinci Atatürkçülüğe hazır gibi görünüyorduysa da, “derin millet”te Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman Said-i Nursî, Şeyh Said ve Abdülhakîm Arvasî rh. a. gibi zatların muhalefetini temel alan ve Necip Fazıl Kısakürek’ten Kadir Mısıroğlu’na uzanan bir çizgide birçok müslüman aydın tarafından seslendirilmiş olan bir anti-Kemalizm de vardı.

Bu dip akıntıya ket vurmak ya da yönünü değiştirmek kolay değildi.

Bunun için “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” taktiği devreye konuldu.

Ölüm, Haydar Baş belası gibilerin (pazarlık için el yükseltme maksatlı) akıllara ziyan abartılı Atatürkçülüğüydü..

Sıtma ise, Cübbeli zayiat, Yaşar Nuri Öztürk ve Mustafi İsyanoğlu gibi isimlerin (farklı damak zevklerine göre hazırlanmış) görece ılımlı Kemalizmleriydi.


DEVLETİN SAHİPLİĞİ HUSUSUNDA HEPİMİZ EŞİTİZ, FAKAT BAZILARIMIZ DAHA EŞİT

  George Orwell’in Hayvan Çiftliği adlı ince romanını lisedeyken okumuştum. Aklımda kalan, çiftlikteki domuzların diğer hayvanları da k...