İSMAİLAĞA CEMAATİ, CÜBBELİ AHMET, SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK

 







(Lozan'da Yunanistan'a bırakılan Batı Trakya'daki Türkler için konuşuyor herhalde. Gahiba onlara "Ne namazınız, ne abdestiniz, ne namusunuz, ne de ırzınız kaldı" diyor. Balkanlar'daki diğer müslümanların da Atatürk'ü yoktu.. Birisi "Atatürk İngiliz ajanıydı" dedi diye ortalığı velveleye veren Balkan göçmeni vatandaşlardan ses bekliyoruz.. Aloo, orada mısınız?)




Ekran "bağımlısı" Cübbeli Ahmet, Habertürk TV’de Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek programına katılmasıyla ünlü.

Odatv.com Cübbeli'nin o programlardan birinde sarfettiği bazı laflarını aktarmıştı:

“Cübbeli Ahmet, şu anda Siyasal İslam’a karşı uyarılar yaptığını aktararak Akit gazetesi ve çevresinin yanı sıra hem cemaat [İsmailağa Cemaati] içerisinde hem de diğer cemaatlerden kendisine yönelik saldırıların olmasının sebebinin bu olduğunu anlattı. 

“Daha önce FETÖ’nün “Dinlerarası Diyalog” projerelerine yönelik yaptığı uyarı dönemlerinde benzer saldırılar aldığını hatırlatan Cübbeli Ahmet, şimdi de Vahabilik ve Siyasal İslam uyarısını yapmasının ardından tepkiler gördüğünü anlattı.”

(https://www.odatv.com/siyaset/feto-ismailaga-cemaatine-mi-sizdi-245020)

Cübbeli, yeni yetme, sonradan görme Kemalistlerden.

Çiçeği burnunda Atatürkçü.

Acer ve acar Kemalistliği ile Siyasal İslam karşıtlığı birbiriyle uyumlu.. Tutarlı adam.

Sadece tutarlı değil, aynı zamanda kurnaz. Hinoğlu hin.

*

Hinoğlu hinliği, hiç alâkası yokken lafı FETÖ'ye getirmesinden belli..

Şu sıralarda FETÖ düşmanlığı izdihama dönüştüğü, "zamanın ruhu" gereği çok kimse avaz avaz "Ben de FETÖ'ye düşmandım, hatta 15 yıl önce içimden Fethullah'ın sahtekâr olduğu düşüncesini geçirmiştim" türünden beyanlarda bulunduğu için, bu yükselen dalga üzerinde sörf yapmaya çalışıyor. 

"FETÖ karşıtlığım doğru olduğuna göre, Siyasal İslam karşıtlığım da doğrudur" şeklinde mantıken yanlış, fakat duygusal bakımdan etkileyici bir mesajı insanların bilinçaltına gönderiyor.

Aynı zamanda, "FETÖ'cüler nasıl hainseler, Siyasal İslamcılar da aynı potansiyele sahiptir" subliminal (bilinçaltı) mesajını veriyor.

Söylemediği ise şu, kendisinin Siyasal İslam lafını hiç ağzına almadığı yıllarda FETÖ, Siyasal İslam'ın baş düşmanı olarak hizmet veriyordu.

Fethullah ve Cübbeli.. Aynı dağın yeli..

Islandıkları yağmur da, düşmanları da aynı.

*

Siyasal İslam kavramını açalım.

Siyasetin ta kendisi olan devletin emrine verilmiş İslam (hem de İslam devleti ya da laik/dinsiz devlet olup olmadığına bakılmaksızın emrine verilmiş
İslam), Siyasal İslam'dır.

Devletin (rejimin istihbaratının, gizli servisinin, kurumlarının, Siyasal Partiler Kanunu'na göre kurulan partilerinin) emrine girmeyen, referans olarak Kur'an ve Sünnet'i esas alan İslam ise, mücerret/yalın/katışıksız/sahih/has halis İslam'dır.

Ve bu Cübbeli'nin şu anda savunduğu İslam, laik (siyasal dinsiz) rejimin emrindeki Siyasal İslam'dır.

Laik (siyasal dinsiz) siyaset tarafından istismar edilen, kullanılan İslam.

*

Kişisel ya da kolektif (millî, ırkî, devletsel) siyasî emeller, kaygılar, hedefler söz konusu olmaksızın, sırf Allahu Teala'nın kitabı Kur'an'da emir buyurulduğu için, (siyasal tanımı içine giren) emir ve yasaklar konusunda hassasiyet sergileyen insanların duyarlılıkları, özü itibariyle dinîdir.

Siyasal gibi görünür ama özü ve hareket noktası itibariyle siyasal değildir.

Mesela sırf Allahu Teala'nın emri olduğu için başını örten bir kadın veya genç kız, siyasal bir tavır sergilemiş olmaz.

Fakat, başkalarının indî ve ben-merkezli siyaset anlayışı çerçevesinde bu, onlara siyasal bir tavır olarak görünebilir.

Bu, başını örtenin değil, başörtüsü karşıtının sorunudur.

Burada başörtüsü özü itibariyle dinî bir konuyken, başörtüsü karşıtlığı hem özü hem de şekli/formu bakımından siyasaldır.

Bu, dine hayat hakkı tanımayan Siyasal Dinsizlik'tir, dinsizlik siyasetidir.

*

Türkiye'de şu anda Siyasal İslam (laik siyasetin emrindeki İslam) hükümferma durumda.

Evet, bugün Siyasal Dinsizlik'le elele vermis, Siyasal Dinsizliğin stepnesi olan Siyasal İslam'la yönetiliyoruz.

Din istismarıyla..

Çünkü din, laik (yani dinsiz, dini olmayan) siyasetin (siyasî bir kurum olan devletin) emrine sunulmuş durumda. 

Bu yüzden, laik (dinler arasında tarafsız) olan devlet için ölen kişi (inancına, niyetine bakılmaksızın) şehid ilan ediliyor, cenazesinde bol keseden Cennet müjdesi veriliyor.

Fakat aynı kişi, yaşarken "mücahid" olamıyor.

Yaşarken cihaddan, Allah yolunda savaşmaktan, zalim/saldırgan/mütecaviz kâfirlerle mücadeleden söz etse belki de Siyasal İslamcı terörist olarak mahkemelerde sürüm sürüm sürünür,.

*

Evet, İslam, "Biz siyasetmiş, konjonktürmüş, siyasî dengelermiş, şuymuş buymuş bilmeyiz, mevzubahis olan Allahu Teala'nın emri ve Resulü'nün sünneti ise gerisi teferruattır" denilmesini gerektirir.

Hz. Ebubekir r.a. (Allahu Teala bizi onun şefaatine nail eylesin, onunla haşreylesin) böyle diyenlerin ilkiydi. 

En kritik zamanda, "Resulullah s.a.s. vefat etti, belirsizlik var, Üsame komutasındaki orduyu Suriye'ye gönderme, burada tut" diyenlere, "Ben Allah Resulü'nün yola çıkardığı orduyu geri çevirmem" dedi.

"Zekât vermemek için başkaldıranlara şimdilik göz yum, siyasî ve askerî bakımdan muhataralı bir dönemdeyiz" diyenlere, "Ben, Resulullah s.a.s.'e verdikleri bir deve yularını bile vermeyenle savaşırım" diye konuştu.

Siyaset yapmadı, ilm-i siyasetten bahsetmedi, din ne diyorsa onu yaptı. 

Bu da bir siyasetti, fakat niyet, siyasî değildi.

Hz. Ebubekir'in tutumu formu bakımından siyasal olmakla birlikte, özü itibariyle siyasal değildi.

*

Cübbeli'nin katıldığı programla ilgili aynı haberde, “ 'Araştırmalara göre Türkiye'de selefiliğin oranı % 3,6'ya kadar yükseldi. 8-10 ilde selefi oranı % 10'u buluyor' ifadelerini kullanan Cübbeli Ahmet..." şeklinde bir ifade de yer alıyor.

Bunu ilginç buldum.. Çünkü, Pew Research Center adlı bir Amerikan araştırma şirketi her yıl İslam ülkelerindeki Şeriat'le yönetilmek isteyenlerin oranına ilişkin kamuoyu araştırması yapıyor.

Afganistan'da oran yüzde 90'larda..

Genelde bütün İslam ülkelerinde yüzde 50'nin altına pek düşmüyor.

Türkiye'de ise oran yüzde 9 civarında..

Ancak, Kur'an'daki (hırsızın elinin kesilmesi gibi) spesifik emirler gündeme geldiğinde oran yüzde 3'e kadar düşüyor.

*

Habere dönelim..

Cübbeli şöyle konuşmuş:

“Dış güçlerin yönettiği bir kadro varsa diyalog olamaz. Bizimkilerin devamlı tavsiyesi, büyütmeyelim, abartmayalım. FETÖ meselesini ilk burada yaptık. Fatih Bey sağ olsun bizi çıkarmaya cesaret etti. O zaman FETÖ'cüler çok uğraştı. O güvenle çıktık Mahmut Efendi Hazretleri de "Çık" dedi. Ertesi gün gittim, tebrik etti. Onun tasvipi olmasa cesaret edemezdim. İslami camianın tümü o zaman beni fitne ile suçladı. Bana yapmadıkları kalmadı.”

İlk cümleden başlayalım..

"Dış güçlerin yönettiği bir kadro varsa diyalog olamaz" ise, bugünkü "Aman da AB üyesi olalım, Avrupa'dan (dış güçler tarafından) yönetilelim" diyen devletle nasıl bir diyaloğun olacak?

Bunu hiç düşündün mü?

Lafta Peygamber Ocağı olan TSK, NATO'ya girmekle dış güçler tarafından (Afganistan'da olduğu gibi belli konularda ve kısmen de olsa) yönetilmeyi kabul etmiş..

MİT'in sicil kaydı daha berbat.. Tek Parti döneminin son yıllarından Menderes döneminin son aylarına kadar ve de 27 Mayıs Darbesi'ni izleyen yıllarda, resmen değilse de fiilen CIA'in emrine girmiş..

O kadar girmiş ki, MİT'i (o zamanki adıyla MAH'ı) yöneten, CIA, yani dış güçler. Ve de devletin başındaki isim, Menderes, yıllarca bundan haberdar edilmemiş..

Etmezler, ne de olsa "milli" bir kurum, yerli ve milli, "milli piyango"da olduğu gibi isminin başında "milli" var.

Demek ki, Cübbeli'ye göre, bu AB heveslisi, "Aman da bizi dış güçler yönetsin" diyen laik devletle müslümanın diyaloğu olmaz.. Olmamalı..

Ama görünüşe göre Cübbeli'nin diyaloğu gayet iyi.. "Devlet sevicisi" olmayı bile başarmış.

*

Fatih Bey onu televizyona çıkarmaya cesaret etmişmiş..

Sanki bunun televizyona çıkarılması cesaret gerektiren bir iş..

Ve de bu mıymıntı şahıs, televizyon ekranında sanki (Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti ve Kadir Mısıroğlu gibi) Fatih’i zora sokacak laflar söyleyebilen bir korkusuz Doğrucu Davut..

Fatih Bey dediği Fatih Altaylı, MİT'le irtibatlı olduğu MİT eski yetkililerinden Mehmet Eymür tarafından açıklanmış şımarık bir isim..

Burada bir ara verip geçmişe gidelim..

1980'li yılların ikinci yarısı..

Vefa Yayıncılık tarafından çıkarılan İslâm, İlim ve Sanat, Kadın ve Aile ile Gülçocuk dergilerinin yayın kurulu toplantısındayız.

Toplantıyı merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca yönetiyor.

Şöyle birşey demişti:

"Benimle röportaj yapmak istiyorlar, kabul etmiyorum. Çünkü bunlar ya bizi vasıta yapıp tirajlarını (reytinglerini) arttırmak, bizi kullanmak, ya da bizi ihbar etmek (bize karşı birilerini harekete geçirmek) için bunu yapıyorlar."

Soru şu: Fatih Altaylı mı Cübbeli'yi kullanıyor(du), Cübbeli mi Fatih'i?..

(Cevabı iki şıkka hapsetmeyelim, "İkisi de birbirini" şeklinde bir üçüncü şık da mevcut).

*

Medyatik Cübbeli, hocasından izin almışmış..

"Ben bu konuda icazetliyim, her zaman çıkar konuşurum" demeye getiriyor:

“Fatih Bey sağ olsun bizi çıkarmaya cesaret etti. O zaman FETÖ'cüler çok uğraştı. O güvenle çıktık Mahmut Efendi Hazretleri de "Çık" dedi. Ertesi gün gittim, tebrik etti. Onun tasvipi olmasa cesaret edemezdim.”

Cesaret edemezdi, o kesin..

Fakat, bence Mahmut Efendi ona izin vermekle iyi yapmamış.

*

Burada şunu da belirtmek gerekiyor:

Mahmut Efendi'nin ilminin bulunduğundan, önemli hizmetler yaptığından şüphe yok.. Ancak, masum bir peygamber, hatadan masun bir kul değildir.

Birşeyi daha belirtelim, değil Mahmut Efendi gibi zatlar, peygamberler bile eksik bilgi ile yanlış kararlar alabilirler. Nitekim Peygamber Efendimiz s.a.s. ayet-i kerime ile "Bir fasık bir haber getirdiğinde araştırın" ikazına muhatap olmasına yol açan bir karar almıştı.

Peygamberlerin hataları vahiyle mutlaka düzeltilir, aksi takdirde başka eylem ve söylemleri de "yanlışlığı muhtemel" hale gelirdi. Ulemanın ise böyle bir garantisi yok.

Mahmut Efendi'nin izin vermesi Cübbeli'nin yaptığı işin mutlaka doğru olması anlamına gelmeyeceği gibi sonuçlarının hayırlı olacağını düşünmek için de yeterli değildir.

*

İnsan bazen, normalde görüşmek istemeyceği insanlarla birarada bulunmak zorunda kalabilir.. Mesela askerlik görevinizi yapıyorsunuzdur, böylesi bir durum ortaya çıkar. Yahut bir toplu taşıma aracındasınızdır, ve beraber, yanyana yolculuk yapacağınız insanları seçme imkânından mahrumsunuzdur. Öğrencisinizdir, sınıf arkadaşlarınızı belirleme imkânınız olmaz.

Fakat televizyondaki bir tartışma programına çıkıp çıkmamak sizin elinizdedir.

Ve sizin de katıldığınız böylesi bir programda hoş olmayan sözler söyleniyor ve siz onları beşuş bir çehreyle izliyorsanız, bazen imanınız bile riske girebilir:

“Ve muhakkak ki (O,) size Kitab'da: “Allah'ın âyetleri ki, onların inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, (böyle konuşmayı bırakıp) bundan başka bir söze daldıkları zamâna kadar onlarla berâber oturmayın; o takdirde doğrusu siz (de) onlar gibi olursunuz!” diye (bir âyet) indirmiştir. Şübhesiz ki Allah, münâfıkları ve kâfirleri Cehennemde bir araya toplayıcıdır!” (Nisa, 4/140)

Merhum Elmalılı Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor:

“Mekke'de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber'e hitap edilerek, "Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar" (En'am, 6/68) âyeti inmişti. Medine'de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur'an'dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber'e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah'ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah'ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karine de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki "Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç" (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah'ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.”

*

Söz buraya gelmişken, mevzu ile bir ölçüde alakalı olduğu için Tiryaki Hasan Paşa’dan bir anekdot aktarmak yararlı olabilir.

“… ol maḥallede vezīr Yemişli [yemişçi] Hasan Paşa ‘asker-i İslām ile ėrişüp kāfire muḳābil olup (karşısına çıkıp) gėce ve gündüz çeng ve cidālden ḫālī olmayup kāfirler hem ḳal‘adan ve hem iki ṣuyun arasından girüp ‘asker-i İslām kāfire furṣat bulmayup, ol-zamān Meḥmed Ketḥudā Budin beglerbegisi idi ve Manġur Kuş Meḥmed Paşa bu ikisi ġayrete gelüp kāfirlerüŋ ṭāburda ṭop ve ṭufengine baḳmayup sīmurġ miṡāl kāfirlerüŋ içine girüp ‘aẓīm çeng ü cidāl ve ḥarb u ḳıtāl eylediler, niçe zamān kāfirleri ḳırup helāk eylediler, şöyle kim anlarda ḳılıç ṣalmada ḳuvvetleri ḳalmadı ve ‘asker-i İslāmdan yardum etmege kimesne gelmedi, zīrā kāfirler çoḳ idi, baḥr-i muḥīṭ ḳatında ḳaṭre (okyanus yanında damla) n’eylesün, āḫirü’l-emr (işin sonunda) ikisi daḥı yüzlerin çevirmeyüp anda pāk şehīd oldılar, el-ḥukmu li-llāhi[’l-]vāḥidi’l-ḳahhār innā li-llāhi ve innā ileyhi rāci‘ūn, kāfirler ġāyet feraḥnāk oldılar andan başların kesüp Kanije altına getürüp bir süŋgüye diküp metrislerde ḳodılar ve bülend (yüksek) āvāzlı [āvāzıla] çaġırup dėdiler ki ey ehl-i ḳal‘a bilüŋ ve āgāh oluŋ oşte yoḳarudaki ‘askerümüz İstolni Beliġrād’ı aldı,  vezīrüŋüz Yemişci Hasan Paşa pādişāhuŋ ‘askeriyle gelüp bizüm ile çoḳ çeng eyledi āḫir Meḥmed Ketḥudā dünyāda birdür ve Budin beglerbegisi Meḥmed Paşa ol ikisinüŋ (bunlar kesilmiş) başlarıdur, anları bozdük vezīrüŋüz gücile (güçlükle) elimüzden ḳurtuldı, Sigetvār’a doġru gitdi ve yaruŋ cümle yoḳaruda olan ‘askerümüz bunda (buraya) gelür, bundan ṣoŋra kime dayanursız size aṣlā yardum gelmez, imdi evlāsı budur ki devletlü ḳırāluŋ ḥiṣārıŋı (Kaniye’yi) vėrüŋ zīrā yazıḳdur bir er ḳırḳ yılda ançaḳ ḥāṣıl olur (yetişir), üç ay olıyür şunda ḳapanup ceng ėdersiz, serdāruŋuz olan Tiryākī Hasan Paşa bir muhannet (güvenilmez) kimesnedür sizüŋ eyligüŋüzi istemez, bir tiryākī kimsedür, siz aŋı söyletmeŋ, başuŋuzu māluŋuzı selāmete çıḳaruŋ, devletlü ḳırāluŋ ‘ahd ü amāŋı vardur bir ḳılıŋuza żarar gelmez ve ẕiyān olmaz, oşte yaruŋ yoḳaruda olan ‘asker İstolni Beliġrād’ı alan Hersek (Herzog, Dük) Māṭyāş iki yüz biŋ ‘asker ile geldükde belki size amān vėrmeyeler (vermezler) ve bu (gördüğünüz) başları inanmazsaŋuz Meḥmed Ketḥudā’yı bilür kimesne (aranızda) varısa çıḳup başları baḳsunlar, ḳırālumuzuŋ çoḳ şey’i ri‘āyet etmek murādı vardur dėyü anuŋ gibi bağırdı, andan Hasan Paşaya cümle aḫvāli dediler, Gāzī Hasan Paşa cümle ‘ayānı bir yere getürüp dėdi-ki: ey ġāzīler çūn bilürsiz ol mel‘ūnlar sizi esir[ge]düginden ol naṣīḥatleri etmezler, hemān gendülerinüŋ semtine lāzım olan fitne efsūnların ėderler, çūnki ol başlar gerçekdür, ben bu ḳal‘aya Meḥmed Ketḥudā içün ve Manġur Kuşı Meḥmed Paşa içün ḳapanmadum, dīn-i İslām içün ki ol dīn ḥaḳdur, anuŋ içün ḳapandum, hemān ‘izzetlü sa‘ādetlü pādişāhumuz ḥażretleri ṣaġ olsun, birisine buyurdı Meḥmed Ketḥudā oldı (Onu Padişahımız Mehmed Kethüda yaptı), ġāzīler dīn-i İslām yolında ṡābit-ḳadem olmaḳ gerekdür, zīrā dīn-i İslām çihānuŋ rūşen çerāġıdur (aydınlık kandilidir), Allāh te‘ālā celle şānuhū [gendi rūşen çerāġı] ṣoyundurmaya (söndürmesin), ey ġāzīler ṭaleb bizden, vėreŋ Allāhdur ‘azze şānuhū, şimdi bilüŋ kāfirlerüŋ yüzine dünyā gülmişdür ve gendüleri maġrūrlardur ammā in-şā’e’llāhu te‘ālā bundan ṣoŋra gülmek bize olur aġlamaḳ anlaradur, ümīdümüz budur ki (bizim için) ṣanduḳları (kendi) başlarına gelür, hīç üşenmeŋ mu‘cizāt Muḥammed Muṣṭafānuŋdur, furṣat bizümdür, andan buyurdı metrislerde çaġıran melā‘īne (melunlara) cevāb vėrmeŋüz (vermeyin) zīrā sözden āşinālıḳ (tanışıklık) kesb olur (kazanılır), maġlūb ġālib olur ve mā’il olur (bu aşinalığın yeneni yenileni olur ve altta kalan üstünlük sağlayana meyleder), ammā bir kimse olsa ṭop ile ol (astıkları bizimkilere ait) başları vurmaḳ gerekdür ki ola ki ṣuya düşürmege mümkin ola melā‘īn (melunlar onlarla) faḥırlanmaya dėdi andan Peçuylı Behrām çeri başı illerü geldi dėdi-ki sulṭānum eger Taŋrı te‘āla ḥażretleri ‘ināyet ėdüp sulṭānumdan himmet olursa ben ḳuluŋ ol başlara bir ṭop atayım dedi, Gāzī Hasan Paşa eyitdi göreyim seni Haḳ subḥānehū ve te‘ālā işüŋi rāst getüre dedi, ol daḥı elin būs ėdüp vardı anda bülbül ṭopı dėrler meşhūr ṭopdur, ol başları nişān ėdüp andan Allāh Allāh dėyüp āteş verdi, Hażret-i Allāhuŋ ‘ināyetiyle ve Gāzī Hasan Paşanuŋ himmetiyle iki başı bile ṣuya düşürdi, fī’l-hāl Hasan Paşaya müjdeye geldiler ol Behrām çeri başıya bir timār bağışladı,) kāfirler zehre yutmışa döndiler ve bī-ḥużūr oldılar, andan ol çaġıran (konuşup bağıran) melā‘īn (melunlar) ḳaçup şetm-i [şutūm-ı] ġalīẓeye (kötü sözler söylemeye) başladı ve dedi: bire hey pülād çānlū ṭā’ife inṣāfuŋuz yoḳ mıdur, cin misiz perī misiz üç ay olıyür sizüŋ aġzuŋuzdan bir dürlü cevāb eşitmedük bundan ṣoŋra ḥālüŋüzi görürsiz, yaruŋ yoḳarıda olan ‘askerümüz gelsün ayruḳ size amān yoḳdur, biŋ başuŋuz olsa biri ṣaġ ḳalmaz dedi …”

(Ahmet Şefik Şenlik, Tiryâkî Hasan Paşa Gazavâtnâmesi ve Bazı Filolojik Notlar, Ankara: TÜBA, 2017, s. 194-204.)

Bir Tiryaki Hasan Paşa’daki şuura bak, bir de Osmanlı’nın son yarım yüzyılındaki komuta kademesinin zihniyetine ve kafa yapısına..

Tiryaki Hasan Paşa rh. a.’in 1601 yılında yaptığı Kanije Savunması, Osmanlı tarihinin en muazzam ve hayret verici zaferlerinden biri durumundadır.

Düşman ordusunun mevcudu 90 bin – 100 bin arasındaydı. İslam ordusu ise 9 bin kişiydi. Düşmanın 47 büyük topuna karşı kalede 100 civarında küçük top bulunuyordu. 70 gün kadar süren mücadelenin sonunda düşman ordusu 76 bin ölü ve 16 bin yaralı-hasta ile mağlup oldu.

Hasan Paşa’nın adamlarına söylediği şu sözler çok önemli:

“Metrislerde çaġıran (size hitap eden) melā‘īne (melunlara) cevāb vėrmeŋüz (vermeyin) zīrā sözden āşinālıḳ (tanışıklık) kesb olur (kazanılır), maġlūb ġālib olur ve mā’il olur (bu aşinalığın yeneni yenileni olur ve altta kalan üstünlük sağlayana meyleder).”

*

İşte bu Cübbeli sefalet de Fatih Altaylı’nın programına ve benzer programlara katıldı ve sonuçta Kemalist cenaha iyiden iyiye meyletti.

Şımarık Fatih’in programlarında şirinlik, sululuk, şaklabanlık yaptı, zaten sağlam olmayan kişiliği o süreçte önce pelteleşti, sonra yavaş yavaş eridi, geriye Cübbeli diye bir hoşaf kaldı.

Ve İsmailağa’nın şöhret meraklısı artist Ahmed’i zamanla cübbeli, bastonlu, gür sakallı, kabak kafalı bir Fatih Altaylı’ya dönüştü.

Adamların programına katılıyorsun, orada deplasmandasın, misafir ev sahibine tabidir, onlara tabi olmaya başlamış durumdasın, ayrıca onların seyirci-taraftar avantajı da var. Ve de sende, Necip Fazıl, Serdengeçti ya da Mısıroğlu’nda olan türden bir “şahsiyet” sağlamlığı yok.. Sonunda “Mustafa Kemal’in kabak kafalı askerlerinden” olacağın kesin.

Kayıp giden sadece bu avanak olmadı, peşine taktığı bir sürü insanı da Fatih Altaylı’nın seyircisi haline getirdi, o cenahın peşine taktı. Bunların da ayaklarının kaydığı, Selanikli Mustafa Atatürk’e bağlanmış olmasına rağmen Cübbeli sefaleti terk etmemelerinden belli.


CÜBBELİ MARKA HÜKÜMDAR DALKAVUKLUĞU VE ÖZEL SİPARİŞ ADRESE TESLİM "FARZ" İMALATI

 






Önce bir haber:

“Cübbeli Ahmet Hoca: “Cumhurbaşkanımıza itaat farzdır”

"Cübbeli Ahmet Hoca, “şu anda yetkili başkomutan Cumhurbaşkanımızdır, ona itaat edilmesi farzdır” dedi.

"23.07.2016 17:44

"Kamuoyunda “Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü “şu anda yetkili başkomutan Cumhurbaşkanımızdır, ona itaat edilmesi farzdır” dedi.

"İstanbul Kısıklı’da darbe girişimine karşı 15 Temmuz darbe girişimi gecesi Erdoğan’ın açıklamalarını beklediklerini ardından harekete geçtiklerini söyleyen Cübbeli, ayetlerin yetkililere itaati farz kıldığını söyledi. Cübbeli “şu anda yetkili başkomutan Cumhurbaşkanımızdır, ona itaat edilmesi farzdır” dedi.”

(http://odatv.com/cumhurbaskanimiza-itaat-farzdir-2307161200.html)

*

Şimdi, bu bir haber midir?

Cübbeli böyle konuşmuşsa konuşmuş, ne önemi var?

Ama haber oluyor, çünkü Odatv’nin “İstemez, yan cebime koy” havalarında vermek istediği mesaj, tam da Cübbeli’nin söyledikleri.

Odatv “Erdoğan’a itaat farzdır” dese millet gülecek, "Siz farzdan, vacipten, sünnetten ne anlarsınız, bu işler size mi kaldı" diyecekler, onun için çorbaya Cübbeli marka nane ilave ediliyor.

Dedikleri otuzyedi (37), fakat anlaşılmasını istedikleri “O tuz yedi”.

Tezgâh şöyle işliyor olabilir mi: Önce derin mahfillerde Cübbeli’ye ev ödevi ya da sipariş verilir, “Hoca, şöyle bir fetva ver, bir porsiyon laiklik (siyasal dinsizlik) üstü az vacip ya da farz olsun” denilir. Cübbeli mutfakta siparişi hazırlar, servis işi ise Odatv’ye ve benzerlerine düşer.

Ahir zamanın laik (siyasal dinsiz) ve de Kemalist devletinin cübbelisi olmak böyle bir şey.

Cübbe, tam kıvamında bir laik farz-vacip icat edilmesi için şart... İçinde cübbe baharatı olmazsa pişirilen fetva tatsız tutsuz, hatta acı oluyor, insanın boğazından geçmiyor.

Cübbenin yanına sihirli değnek faslından bir tutam asa (baston), yeşillik babından takke, ve de çömlekgillerden bir demet şalvar eklenirse ortaya öyle bir fetva çıkıyor ki, tadından yenmiyor.

*

Cübbeli’nin demesi gereken şuyken, demez: “Cumhurbaşkanımız’ın devlet başkanı sıfatıyla Allahu Teala’ya itaat etmesi, ülkede Şeriat’i uygulaması farzdır. Buna gücü yetmiyorsa bile ona zemin hazırlayacak adımlar atmalıdır.”

Şunu da demez: “Cumhurbaşkanımız’ın, hep söylediği gibi Allah’tan başka kimseden korkmadığına göre, derhal Anayasa’yı ve yasaları, elinden geldiği kadarıyla Kur’an ve Sünnet’e uygun hale getirmesi farzdır.”

İşin aslına gelelim..

Bugünün Türkiye’sinde herhangi bir cumhurbaşkanı’na itaat “farz” değildir, yetkili olduğu konularda itaat etmek “yasal” bir düzenlemedir, yani yönetici hale gelmiş olanların yönetilen olarak kalmış olanlara bir buyruğudur.

[Hayat imtihanı böyle, kimine padişah kaftanı düşer, kimine de çoban kepeneği..

“Fakat insana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır; sonra kendisine tarafımızdan bir ni'met verdiğimiz zaman: “(Bu) bana ancak (bendeki) bir bilgi sâyesinde verildi” der. Hayır! O bir imtihandır; fakat onların çoğu bilmezler.” (Zümer, 39/49)]

Bugünün yasaları, büyük ölçüde din dışı (İslam dışı) yasalardır. Yasaların dine (İslam’a) uygun olması hususu yasama faaliyeti sırasında dikkate alınmamaktadır. Tam aksine, anayasal bir ilke olan laiklik (siyasal dinsizlik) gereği, dinin (İslam'ın) dikkate alınmaması gerekli görülmektedir.

*

Benzer şekilde, laiklik (siyasal dinsizlik) gereği, cumhurbaşkanına itaatin (ve de diğer yasalara uymanın) farzla, vaciple, sünnetle bir alâkası yoktur.

Alâka kurmak, devleti din kurallarına uydurmak anlamına geleceği için Anayasa’ya aykırıdır ve anayasal düzeni yıkma ya da değiştirme çabası olarak değerlendirilmeye elverişlidir.

Ne yazık ki Türkiye farzlarla, vaciplerle, sünnetlerle yönetilmiyor. Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlunun (çoğu bilim ve felsefe açısından ilkesizlik ve mantıksızlık anlamına gelen) ilkemsileriyle yönetiliyor.

(Mesela devrimcilik diye bir ilke olmaz. Her sabah kalkıyorsunuz, devrimcilik olsun diye birşeyleri devirmeye koyuluyorsunuz, böyle birşey olabilir mi?! 

Adalet bir ilke olduğu için onun bakanlığı olur, fakat bir devrimcilik bakanlığı olmaz. İsterseniz deneyin, ufaktan bir “devrimcilik genel müdürlüğü” kurun, bakalım neleri devireceksiniz.)

*

Cübbeli vatandaş, aktardığımız sözleriyle Erdoğan yağcılığında (hükümdar dalkavukluğu alanında) kırılması imkânsız bir rekora imza atmış durumda.

Bu vadide onu geçebilecek başka bir yağdanlık hoca artık çıkmaz, çünkü bundan sonrası Erdoğan’ı (masum peygamber gibi) “eleştirilemez” ilan etmek olabilir ancak. 

Üstelik Cübbeli o makamı Selanikli Mustafa Atatürk’e tahsis etmiş durumda.. Erdoğan'dan bile bir parça esirgiyor. 


CÜBBELİ ŞEAMET SİYASETİ





“Kamuoyundan Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, canlı yayında dikkat çeken ifadeler kullandı.”

Böyle başlıyordu Odatv‘nin haberi.

Bu Cübbeli, zamanın birinde, Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programına katılmış, Odatv’ciler de yememiş içmemiş, orada söylediklerini haber yapmışlardı.

*

Cübbeli’nin ifadelerinden öğreniyoruz ki, Şeyh Mahmut Ustaosmanoğlu, Özal’a oy verilmesini istemiş:

“… Erbakan Hoca ‘Özal’a [oy] atılmayacak, boşa atılacak’ dedi. Millete ‘boşa atın’ dedi. Mahmut Efendi cenazede yakaladı bir kenara çekip, “Bu fetvan yanlış, görüşün yanlış. Buradan bizi yönetecek insanlar seçilecek. Özal’ı sen de ben de beğenmeyebiliriz. Ali Haydar Efendi demiş ki, ‘Boşa atan en kötüye atmış olur’.” Bu bir fetva. Bunun üzerine millet baktık boşa atacak. Mahmut Efendi bana ‘Özal’a atılması için duyuru yap’ dediler. Benim adımı Özalcıya çıkardılar eski milli görüşçüler. …

“Biz Özal’a rey verdik. [Erbakan’ın, Demirel’in, Ecevit’in siyasî] Yasakları kalktı. Bu sefer dediler ki, ‘[Erbakancılar] barajı aşamazlar’. Mahmut Efendi bu kez de “Erbakan, Özal’a göre daha bizim çizgimizdedir" [dedi]. Mahmut Efendi’nin en yakınları baktık ki Özal’ın yanında kaldılar. Baktık ki, Mahmut Efendi fıkıh olarak doğru söylemiş, Erbakan da siyaset olarak doğru söylemiş. … Biz Özal’a rey isterken [bunu] camilerde, sohbetlerde demedik. Karşıda bakıyorsunuz darbeciler var. Kendimiz özel oturumlarımızda, çay içiyoruz, muhabbet ortamlarımızda söylüyoruz. …”

(https://www.odatv.com/siyaset/imam-hatiplerden-ateist-ve-deist-olanlar-cikti-176642)

Evet, Cübbeli böyle konuşmuş..

Mahmut Efendi “Özal’a oy vereceğiz” demiş, o da, bunun üzerine Özal propagandası yapmış..

*

Ancaaak..

Aynı Cübbeli’nin aynı konuşmasının ilerleyen bölümlerinde şöyle dediğini görüyoruz:

“Bir müslümanın rey verme hakkı var mı? Esasen hiçbir hocanın, şeyhin ‘şuraya rey verin’ dememesi lazım. Müslüman diyen herkesin feraseti, şuuru olması lazım. Bir insanın aklı yok mu?”

Demek ki, “Özal’a oy verin” derken hem Mahmut Efendi, hem de Cübbeli çömez yanlış yapmış.

Yani Cübbeli’ye göre böyle..

Milletin hangi Cübbeli’ye inanması lazım?

Böyle, bir lafı diğerini tutmayan, ne konuştuğundan habersiz bir adama itibar edilir mi?

Ne var ki, cennet vatanımızın güzide evlatları zekâ bakımından Aziz Nesin‘i her zaman haklı çıkardıkları için, Cübbeli’nin bu tür çelişkileri, onun daha çok popüler olmasına yol açıyor.

Çünkü, geri zekâlıların bir bölümü, “Mahmut Efendi ilen Cübbeli çömez nasıl da hikmetli parti propagandası yapmışlar” diye hayranlık duyuyor, diğer bir bölümü ise, “Adam doğru söylüyor yav, hiçbir hocanın başkasının oyuna-reyine karışmaması lazım. Cübbeli başka canım” diyor.

Cübbeli’nin çorba kâsesinde geri zekâlılığın her türü için bir nane çeşidi var..

*

Tabiî bu Cübbeli’nin Esasen hiçbir hocanın, şeyhin ‘şuraya rey verin’ dememesi lazım” şeklindeki sözü tam da “laik Kemalist” zihniyetin “içselleştirilmesi”ne karşılık geliyor.

Bu Cübbeli fazla hızlı gidiyor, bu gidişle fren tutmayacak gibi görünüyor.

Cübbeli felaketin, gerçekte, Esasen hiçbir hocanın, şeyhin ‘şuraya rey verin’ dememesi lazım” şeklinde konuşmaya hakkı yok.

Hoca da, hoca olduğu için değil, fakat diğer vatandaşlarla birlikte aynı hak ve hürriyetlere sahip bulunduğu için, “Şuraya rey verin” diyebilir.

Cübbeli’nin söyleyebileceği sadece şudur: “Her hocanın dediğini yapmak zorunda değilsiniz.” (Tabiî Cübbeli gibi hoca zannedilenler de buna dahil.)

*

Ayrıca doğru, “fıkhen doğru – siyaseten doğru” diye ikiye ayrılmaz.

Doğru tektir.. Ve o da fıkhen (yani Şeriat’e, İslam hukukuna göre) doğru olandır.

Böylesi “fıkıhtan/Şeriat’ten” sapma durumları, “fıkıh-siyaset” ayrımı ekseninde yapılan teorik ve doktrinal kabullere dönüştüğünde mesele salt amelî olmaktan çıkar, itikadî hale gelir.

Ve bu yolun sonu, dini tahrife, bid’at ve küfre kadar gider.

Bu ayrım, özü itibariyle de, laikliğe (siyasal dinsizliğe) karşılık gelmektedir.

Bir tarafa (vahye dayanan) fıkhı (Şeriat’ı, dini) koyuyorsunuz, diğer tarafa da kul yapısı siyaseti..

Ve her ikisini de doğruluk açısından eşit değerde görüyorsunuz.

Yaptığınız ayrımda fıkıh dediğinizin ne kadar fıkıh, siyaset dediğinizin de ne kadar siyaset olduğu, isim ile müsemma uyumunun bulunup bulunmadığı tartışılır, fakat böylesi bir ayrımı benimsediğinizde artık müslümanca düşünmeyi terk etmişsiniz demektir.

*

Ancak, “Kramer Cübbeli, Cübbeli Kramer’e karşı” olduğu için, İmam-ı Azam örneğini vererek yine kendi kendisini çürütüyor:

“Hz. Hüseyin başımın tacı. Niye geldi Irak’a? Orada susuz bir şekilde şehit oldu. Onu çağıranlar niye şehit olmadı? Hz. Hüseyin de halifelik biatı almak için siyaseten geldi. Ehli Beyt hakdır, Hüseyin bizim imamızdır. Yezid haksızdı. Ebu Hanife de Ehlibeyte hak verdiği için siyasete girdi.”

Demek ki, Hz. Hüseyin bir tür hocaların hocası olarak “Bana rey verin, yani biat edin” demiş.

Gerçekte, hilafet konusunda “haklı-haksız” ayrımı yapılmaz.

Müslümanlar bir kimsenin hilafet için ehliyet ve liyakate sahip bulunduğunu düşünerek biat etmişlerse, yapacak birşey yoktur.

Ancak, Yezid’in fısk ve zulümle suçlandığını biliyoruz. Bu yüzden, başkaları biat etti diye Hz. Hüseyin‘in ve onun taraftarlarının da Yezid’e biat etmesi gerekmiyordu. İsterse fasık ve zalim olmasın, Yezid (Talut’un seçilişi gibi) Allahu Teala tarafından seçilmedi ki insanlar ona biat etmek zorunda olsunlar.

İnsanların Yezid’e biat etmeleri normal karşılanabilir, fakat biat etmeye zorlanmaları yanlıştı. Nasıl bir kızın bir adamla kendi rızası dışında zorla evlendirilmesi yanlışsa, bu da öyle yanlıştır.

O devrin, “Yezid’i boş verin, Hüseyin’e rey verin, biat edin" diyen “hocalar”ı da, köle olmadıkları, hür oldukları için, “devredilemez vatandaşlık haklarını” kullanıyorlardı. Yaptıklarına yanlış denilemez.

İmam-ı Azam‘a gelince..

Aktif siyaset yapmamıştır.. Ancak, görüşü sorulduğunda, yöneticiler ve Ehl-i Beyt hakkında kanaatini söylemiştir.

Bu, bugünkü anlayış çerçevesinde “siyasete girme” sayılmaz.

Bununla birlikte, Cübbeli cehaletin tavsiyesinin aksine, bir “hoca” olarak, “Şuna oy/destek verilebilir, şuna verilmesini tavsiye etmem” diye konuşmuştur.

*

Sözlerinin devamında Cübbeli, “Haspaya yakışıyor” kıvamında bir oryantal kıvraklık ve çiftetelli standartla bir yandan “tekfirci Selefîler”in çıkardıkları fitnelere veryansın ederken, diğer taraftan başka birilerini tekfir edip Cehennem’e gönderiyor:

“Ben FETÖ’yle, Diyalogla mücadele ederken, hocalar bana ‘fitne çıkarıyorsun’ dediler. … 2009’larda ben bu stüdyoda meydan okurken, ipimiz çekildi. Yiğit Bulut‘un programında ipimiz çekildi. Bana dediler ki, ‘sen neden böyle çıkış yapıyorsun’. Birkaç hoca biz kitap çıkardık. ‘Yahudi, hristiyanlar cennete girecek diyenler cennete giremez’ dedim.”

“Şöyle diyenler Cennet’e giremez” demek, tekfir etmek değil midir, cübbeli avarelik?

*

Bu cübbe sevdalısının bir de “derin devlet” sevdası var:

“Derin devlet vardır, olmalıdır. Allah zeval vermesin. Derin devlet olmazsa sığ devlet çıkar. Derin devlette din iman aranmaz. Dini imanı olmaz, orada herkes vardır. Allah’a da inanmayabilir, diğeri inanabilir. Vatan haini olmadıktan sonra. Solcusu da, sağcısı da vardır. Derin devlette vatan, millet aranır. Derin devlet cemaatlerin içine mutlaka adam sokmuşlardır. Bir tane boş yoktur. Simitçidir, camilerin önünde koku falan satarlar, bunlar ayak takımıdır. Derin devlet takip etsin tabii. Burada selefisi çıkıyor, cuma kılınmazı çıkıyor. Dar’ül Harpçisi çıkıyor.”

Bu fırıldak, “Derin devlette din iman aranmaz” diye şeytanî fetva veriyor.

“Dini imanı olmaz”, yani “Dinsiz-imansız olabilir, olur, olsun” diye konuşuyor.

Vay “düzen”baz vay!

Angut geri zekâlılar taifesi tam anlasın diye sözlerini “Allah’a da inanmayabilir” diyerek iyice açıp saçıyor, müstehcen küfrü, dibine kadar allayıp pulluyor.

Ve sonra, Allahu Teala’nın yerine “vatan, millet” putlarını dikiyor: “Derin devlette vatan, millet aranır.”

Ben de diyorum ki, senin bu sözlerin tam küfürdür. Sen bu kafayla Cennet’e giremezsin. Tevbe etmen, iman tazelemen gerekir.

Çünkü sen, küfre rıza gösteriyorsun. Küfre rıza ise küfürdür.

*

Dini imanı olmayan devlet ha derin olmuş, ha sığ.. Kim ne yapsın!..

Eğer devlette (derini ve sığıyla) din-iman aranmayacaksa, ha Türkiye‘nin vatandaşı olmuşsun, ha İsveç‘in, ha Yunanistan’ın, ha İsrail’in, ha Ermenistan’ın.. İslam açısından farkı nedir?

Haa, vatan-millet açısından farkı varmış.. İsveçliler Türk değilmiş.. İsveç de Anadolu değilmiş..

Anadolu’nun kutsallığı yok, bir zamanlar Bizans İmparatorluğu‘nun toprağıydı..

Türkler de, Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında şamanistti, henüz müslüman olmamıştı.

Vatan, eğer orada Allahu Teala’nın hükmü carî ise, orada İslam hakimse, daru’l-İslam‘dır.

Millet de, eğer müslüman/mümin ise, ancak o zaman Allahu Teala’nın ve müminlerin katında bir değeri olur.

*

Sana göre, insanın değeri takva (Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına uyma, şirkten, küfürden, fısktan, fücurdan kaçınma) ile değil..

Vatan ve millete bağlılıkla..

Ve bu vatan ve millet, dinsiz imansız, Allah’a inanmayan bir “devlet“in hükmü altında olabilir. Olsun.

Bu durumda vatan, millet ve devlet senin putların demek olur.

Senin bu sözlerin apaşikâr şirktir, küfürdür.

Derin devletin küfrüne, Allahsızlığına, dinsizliğine, imansızlığına razısın..

Fakaat, başka bir müslümanın cuma namazı kılmamasından dolayı, bu dinsiz-imansız-Allahsız devletin, (Ki bu durumda devlet, İslam açısından, otomatikman “Şeytan’ın hizbi/grubu” [Mücadele Suresi, 58/19] halini alıyor) o müslümanla uğraşmasını istiyorsun.

Senin dinsiz imansız olmasına razı olduğun derin devletin, cuma namazının bizzat kendisini bile önemsemiyorken, sana göre bu uğraşma (zulüm), normal karşılanması gereken birşey.

Derin devletin torpilli personeli, değil namazsız, Allahsız bile olabiliyor, fakat bizim müslüman cuma namazına gitmese olmuyor.. Cübbeli tip tutarlılık.. 

İslam’a göre insanın mükellefiyetleri “sıradan vatandaş – derin devlet mensubu vatandaş” ayrımı çerçevesinde farklılaşmaz.

Vay Cübbeli hıyanet vay!… Vay Cübbeli dalalet vay!..

Derin devlet müslümanlarla uğraşmalıymış, çünkü birileri daru’l-harpçi oluyormuş..

*

Devlet derini ve sığıyla dinsiz imansız olsun (ki Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti, dinsizdir, yani bir dini bulunmamaktadır), ama müslümanlar “daru’l-harpçi” olmasınmış..

(Ancak, İslam’ın din tanımı açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir dini vardır, ve bu din, Kemalizm’dir. Arzu edenler TDV İslâm Ansiklopedisi‘nin “Din” maddesini okuyabilirler.)

Cübbeli‘deki zihniyet bu..

Daru’l-harpçi müslümana karşı dinsiz-imansız ve de Allahsız devletinin safında..

Küfrün safında..

Oysa dinsizlik, imansızlık ve Allah’sızlık, yani şirk ve küfür derin devlet tarafından benimsenince küfür olmaktan çıkmaz.

*

(Hayrettin Karaman gibilere göre de Türkiye daru’l-İslam..

Ancak, Prof. Dr. Ahmet Özel‘in konuyla ilgili kitabını, TDV İslâm Ansiklopedisi‘ne yazdığı ilgili maddeleri ve makalelerini okuyanlar, bunun doğru olmadığını, Türkiye’nin bugünkü haliyle daru’l-İslam kabul edilemeyeceğini görürler.

Darul’l-harp, Müslümanlar’ın şuna buna durup dururken savaş açtığı yer değildir, İslam’ı “düzen”bazların keyfine göre eğip bükmeden olduğu gibi savundukları zaman alenen ya da “örtülü” biçimde zulme uğradıkları, can, mal, sağlık, şeref, haysiyet ve namus bakımından kendilerini güvende hissedemedikleri, imanları yüzünden aşağılandıkları, putlara saygı göstermeye zorlandıkları ve ezildikleri yerdir.

Yani daru’l-harp, İslam’a alenen ya da “irtica” gibi “şifreli” kelimeler kullanılarak “örtülü” savaş açılmış, Şeriat için "tehlike" tanımı yapılmış, Şeriat istenmesi bir "milli güvenlik sorunu" olarak görülmüş olan yerlerdir.)


İSMAİLAĞA CEMAATİ, CÜBBELİ AHMET, SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK

  (Lozan'da Yunanistan'a bırakılan Batı Trakya 'daki Türkler için konuşuyor herhalde. Gahiba onlara "Ne namazınız, ne abdes...