İSMET’İN “ÜÇ MASAL”I (NEO-DÖNEK İSMET, DÖNEK İSMET'İ KÖR BIÇAKLA NASIL DOĞRADI?)

 




Hürriyet’in 29 Ocak 2006 tarihli sayısında Sefa Kaplan’ın İsmet Özel’le yaptığı bir röportajda şiirsiz şairimiz şöyle diyordu:

“Bariz olarak dillendirilmedi ama ben yazdıklarım dolayısıyla yön tayin edici olan birisiyim. Yazdıklarımın bazı çevrelerde satır satır, kelime kelime okunduğunu gayet iyi biliyorum. Bu toplum Ömer Seyfettin’in veya Mehmet Âkif’in kıymetini bilmedi ama İsmet Özel’in kıymetini bildi.”

Evet, İsmet Özel’in “yön tayin edici” birisi olduğunu kabul etmek gerekir.

Fakat, sadece, gidecekleri yönün tayinini ona bırakmış olanlar için.. Bu toplumun İsmet Özel’in kıymetini bilmesine gelince, bana kalırsa bu toplum, İsmet Özel’e hak ettiğinden daha fazla değer verdi.

Yani gerçek kıymetini bilmedi.  

Niçin böyle?..  

Şunun için: İsmet Özel, kendisini izleyenleri yanlış yönlendirdi, yönlendiriyor.

Nasıl mı?

"Nasıl"ı bir cümleyle geçiştirilebilecek birşey değil.

*

“Bizler,” der İsmet Özel, “masalımızı yıkma gücüne erişebilirsek, önümüzde açık seçik bir seçme imkânının belirdiğini farkedebileceğiz.” (Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, İstanbul 1988, 2. b., s. 98.)

Bu boş ve lüzumsuz lafların işaret ettiği tek bir gerçek var: Ülkemizde gerçekten bir İsmet Özel masalı mevcut(tu).

Ve şiirsiz şairimizin, düşüncesiz düşünürümüzün ömrü, uzun süre ayakta durması mümkün olmayan, bir üfleyişte yıkılması mukadder olan bu zırva masalı inşa etmekle geçti.

Masalından söz edenin, masal anlatanın kendisi, masaldır. 

İmam-ı Rabbanî, 206’ncı mektubunda şöyle bir beyit aktarır: 

“Her kim efsane okur efsanedir; 

"Onda ki keskin nazar var, merdanedir.”

*

Gelelim Özel’in masallarına..

En büyük masalı, Üç Mesele adlı kitabında anlattığı üç masaldı.

Özel, üç “meselesi”nden biri olan “yabancılaşma” konusu üzerinde çok az durmuştur.

Özel, bu yabancılaşma (Entäußerung) masalını Marx’tan almıştı. Onun sözlerini aynen tekrarlamıştır. Burada “Kılavuzu karga olanın…” atasözünü hatırlamak yerinde olur.

Diğer iki masala gelince, onlar da “teknik” ve “medeniyet”. 

Burada sadece “teknik” kavramı etrafında anlattığı masallara değineceğiz. “Medeniyet” masalı ayrı bir yazının konusu.

Düşüncesiz düşünürün “teknik” konusunda yazdıkları hakkında vardığımız hükmü üç maddede sıralayabiliriz:

1. Marx ve Sombart’ın etkisiyle geliştirilmiş düşüncesizliklerdir.

2. Özel’in konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü düşünceler iç tutarlılıktan (mantıktan) yoksun ve çelişkilidir.

3. Özel’in yazdıkları olay ve olgularla da çelişmektedir. Yani dış tutarlılıktan da (gerçeklikten de) mahrumdur.

*

Evet, İsmet Özel’in “teknik” konusuna yaklaşımı gerçekte Sombart ve Marx etkisi taşır.

Sombart’a atıfta bulunarak tekniği “manevî mal” olarak nitelendirir, salt bir maddî alet-edevat kabul etmez. (İsmet Özel, Üç Mesele/Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma, İstanbul 1988, 3. b., s. 152, 157. )

Özel’in şu cümlesi ise Marxist bir bakış açısını yansıtır:

“Artık tekniğin elde bulundurulması toplumun hayatiyetinin sağlanabilmesi için bir zaruret olarak görülüyor. İyi ama, teknik nasıl ele geçirilir? Traktör çikletsiz olur mu?” (A.g.e., s. 125.)

Bu ifade, Marx’ın “Felsefenin Sefaleti” adlı kitabında savunduğu görüşlerin bir uzantısıdır:

“Toplumsal ilişkiler; üretici güçlere sıkıca bağlıdır. Yeni üretim güçleri kazandıklarında, insanlar üretim biçimlerini değiştirirler; ve üretim biçimlerini, hayatlarını kazanma biçimini değiştirdiklerinde de tüm toplumsal ilişkilerini değiştirirler. Kol değirmeni size, derebeyi toplumunu, buhar değirmeni sanayi kapitalizmi toplumunu verecektir.... Nesnel üretkenliğe uygun biçimde toplumsal ilişkiler kuran bu insanlar; bu toplumsal ilişkilerine uygun biçimde de, ilkeler, düşünceler ve kategoriler üreteceklerdir.”

(Aktaran: Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, İstanbul 1982, s. 376.) 

Marx, “Kapital”in birinci cildinde de şunu söyler:

“Teknoloji, ... toplumsal ilişkilerin ve onlardan doğan düşünce ve düşünsel görüşlerin kökenini gün ışığına çıkartır.” (A.y.)

Müslüman mahallesindeki salyangoz bayisi İsmet, bu noktada ustası Marx’ın izindedir:

“Teknik insanla akıl arasına mesafe koyuyor dedik. Daha doğrusu akla insanın külli varlığından ayrı bir çalışma sahası veriyor, sonra da insan bu cüz’i alanın boyunduruğu altına giriyor.” (Özel, Üç Mesele, s. 130.)

Böylesi soyut ifadeler kulağa hoş gelir fakat "toptancı" olmaları itibariyle her zaman yanlıştırlar. Gemi inşa eden Hz. Nuh aleyhisselam'ın yaptığı şey de sonuçta "teknik"le meşguliyetti. Düşüncesiz İsmet'in kafasına göre, onun tekniğiyle alay eden müşrikler maneviyat ehli, Hz. Nuh ise kendisiyle aklı arasına mesafe koymuş bir "boyunduruk altı" zavallı kabul edilmeli.

Gerçekten de müşrikler maneviyat (metafizik) ehliydiler.. Hayal ve vehim aleminde cevelan ediyorlardı. Hz. Nuh ise teknikle, maddî alemle meşguldü.

Elinde demir yumuşatılmış olan Hz. Davud aleyhisselam da "teknik" adamıydı. Şuursuz İsmet'in yaklaşımına göre, kendisi ile aklı arasına mesafe koyuyordu. Suçu büyüktü, düşüncesiz İsmet gibi saçmasapan zırvaları şiir diye millete yedirmiyordu. 

*

İsmet’in konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü düşüncelerin iç tutarlılıktan (mantıklılıktan) yoksun ve çelişkili olduğunu yukarıda belirtmiştik.

Mesela ondan yukarıda yaptığımız son alıntıda savunulan düşünce ile aşağıdaki satırlarda yer alan iddiası arasında açık bir çelişki mevcut: 

“Modern yaşama biçimi toplumu yozlaştırmayı hızlandırırken, bir taraftan da kendini bilen insanların daha kapsamlı düşüncelere sahip olmasını sağlıyor.”

(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989, s. 13.)

Bozuk saatin kaderin cilvesi olarak günde iki defa doğruyu söylemek zorunda kaldığı anlardan birisi bu.

"Kendini bilen bir insan" böyle bir çelişki sergilemez, fakat İsmet kendisini bilmediği için doğal karşılıyoruz.

Görüldüğü gibi, masalcı baba İsmet’e göre bir yanda “toplum”, diğer yanda da “kendini bilen insanlar” bulunuyor.

Gerçekte kendini bilen insanlar da toplumun bir parçası olduğu için, kendini bilen insanların karşısına toplumu değil, “toplumun kendini bilmeyen fertleri”ni koymak gerekir.

İsmet’in bunun farkına varamaması normal, çünkü kendini bilmeyen insanlardan biri olma onuruna sahip.

Bu ayrımın mantıksızlık ve tutarsızlığı bir yana, modern yaşama biçimi toplumu yozlaştırıyor, “kendini bilen insanlar” ise daha kapsamlı düşüncelere sahip oluyorlarsa, traktör çikletsiz olabiliyor demektir.

Tabiî bu noktada, “Özel’in söylediği gibi teknik insanla akıl arasına mesafe koyuyorsa, kendini bilen insanlar nasıl ‘daha kapsamlı düşüncelere’ sahip olabilmektedirler?” şeklindeki bir soruyu sorulmamış farzediyoruz.

*

Özel’in başka ifadeleri, onun, tekniğin insanla akıl arasına mesafe koymasından söz ederken kastettiği şeyin, “insan zihninin rasyonalizmin kuru alanına şartlanması” (Ne demekse?) olduğunu gösteriyor:

“Teknik teçhizatın elde edilmesi ve toplumun teknolojinin hakimiyeti altında düzenlenmesi bir topluluğa güç kazandırabilir, iktisadi kalkınmasını hızlandırabilir, refahını yükseltebilir. Bu bir ihtimal. Ama bütün bu muhtemel kazançların fiatı bir yanıyla insanın zihninin rasyonalizmin kuru alanına şartlanması olursa, niçin daha en baştan böyle bir çabaya giriştiğimizin anlamı kalmaz.” 

(Özel, Üç Mesele, s. 159.)

Aynı Özel, “kendini bilen insanlar” için böyle bir şartlanma ihtimalinin bulunmadığını söylemektedir.

Yani sorun, aslında teknik değil, “kendini bilme”dir.

Özel, “İlim, ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” diyen Yunus Emre’ye atıfta bulunuyorsa, bunu niçin açıkça söylemiyor?

Gerçi onu anlayabiliyoruz, çorbasına Sombart, Marx vs. baharatları eklemese memleketimizin alafranga yemek düşkünü aydınımsıları ve sözde Batı karşıtı özde Batı hayranı dindar ve muhafazakârları onu adam yerine koymazlardı.

Masalını inşa etmesi mümkün olmazdı. 

Malum, bu memlekette “Waldo”suz maldosuz masal artık tutmuyor, pazarda müşteri bulamıyor.

*

“Üç Mesele”nin son cümleleri şöyle:

“Üç meselenin çözümünü bu meselelerin dışında, itikat ve ibadette bulabileceğimize inanıyorum. Belki de bu meseleleri köklüce, derinlemesine kavramak bizi kulluğumuzun şuuruna varmada daha ileri bir merhaleye ulaştıracak.” (A.g.e., s. 165.)

Bu durumda teknik, mesele olmaktan çıkmış olur.

Çözüm neredeyse mesele de oradadır ve eğer çözüm itikatta ise, mesele de itikatta demektir.

“Çözümü itikat ve ibadette bulabileceğimize inanıyorum” derken Özel, “kendini bilen insanlar”dan neyin anlaşılması gerektiğini de (farkında olmadan) ortaya koymuş oluyor.

Söylediği doğru fakat burada da yine "hinlik" yapıyor, Hz. Ali'nin tabiriyle "hak söz ile batılı kastediyor". Teferruatına girmeyeceğiz. 

*

Özel, “Üç Mesele”nin ikinci baskısı için yazdığı önsözde şöyle der:

“Üç Mesele’yi yazmamı mümkün kılan kavrayış tarzını geride bırakmıştım, ama bu durum kitapta sergilediğim düşüncelerin artık geçersiz olduğu anlamına gelmiyordu.”

Gerçek şu ki, Özel’in “Üç Mesele”deki kimi görüşlerini geçersiz saymazsak, sonradan yazdığı birçok şeyi geçersiz saymak zorunda kalırız.

Yani ortada, gözden gelinemeyecek açık çelişki ve tutarsızlıklar var.

İsmet bunu göremiyor olabilir, ne de olsa kendini bilmeyen biri, fakat durum bu.

Üç Mesele”deki kavrayış tarzına göre, traktör tekniği, çiklet de modern yaşam biçimi simgelemekteydi ve traktör çikletsiz olamazdı. “Taşları Yemek Yasak”ı yazan Özel’in kavrayış biçimi ise farklıydı (İstanbul 1986, 3. b., s. 100):

“Yani insanlar traktör yerine karasaban kullanırlarsa geleneksel değerlerine daha çok sahip çıkarlar sanmak yanlıştır.”

Bunu anlaması için uzun yıllar geçmesi gerekmiş ama olsun.. 

Bozuk saatin doğruyu söylediği ikinci mutlu an burası..

Özel’in şu ifadeleri daha açıktır ve “rasyonalizmin kuru alanı”ndan söz eden kavrayışın ölüsü için Fatiha okumaktadır:

“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol gelmeden önce köyümüzün insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev aletleri, otomobiller ve televizyon dindarların sayısını azaltıyor derseniz, ben de size modern müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak sürüp geldiğini söylerim.” (A.g.e., s. 101)

Özel aslında bu sözleriyle kendisinden başkasına cevap vermemektedir.

Kazmasını kendi masalını yıkmak için sallıyor.

Gerçekten, Yeni İsmet, hançerini Eski İsmet'in tam da ciğerine saplamış. Bütün gaddarlığıyla.

*

Toplumsal konular, salt akıl yürütmeyle anlaşılamaz. İbn Haldun “Mukaddime”sinde, üstün zekâlı insanların toplumsal konularda bazen daha çok hata yaptıklarını, çünkü sıradan insanların aksine aşırı genelleme yaptıklarını söyler.

Salt düşünmekle matematiğe katkıda bulunmak mümkün olabilir, ama sadece düşünerek sosyal olay ve olguları anlamak ve açıklamak imkânsızdır. Öncelikle veri toplamak gerekir.

Sosyal konularda sınırlı sayıdaki veriler bile bir olayı kavramak için yetmez; tekdüze bir mantıkla kurulacak sebep-sonuç ilişkisi insanı kolayca yanıltabilir.

Sosyoloji alanında bu noktaya Batı’da ilk dikkat çeken isim Durkheim olmuştur. Sosyal konularda sezgisel bir analiz, değişken sayısı dört ya da beşten yüksek olduğu andan itibaren güçleşir.

Teknolojinin beraberinde kültür getirdiği tezi, kültür değişmesi konusunu tek bir değişkene bağlamaktadır: Teknoloji (ve dolayısıyla ekonomik ilişkiler).

Oysa bunun yanlışlığını Engels bile kabul ediyordu. Nitekim şöyle demiştir:

“Gençlerin zaman zaman ekonomik yana gereğinden fazla ağırlık vermelerinin sorumluluğu kısmen Marx’a ve bana aittir. Hasımlarımıza karşı onların inkar ettiği temel ilkeyi vurgulamak zorunda kaldığımızdan, karşılıklı olan bir etkileşmeye giren diğer faktörlere [değişkenlere] gereken yeri vermek için ne zaman, ne yer, ne de olanak bulamadık.” (Duverger, a.g.e., s. 381.)

Engels, “Etudes Philosophiques”da şunları da yazmıştır:

“Tarihin materyalist telakkisine göre, tarihte tayin edici faktör, gerçek hayatın kazanılması ve devam ettirilmesidir. Ne Marx, ne de ben bundan daha fazlasını söylemedik. Eğer sonradan biri çıkıp da ekonomik faktörün biricik faktör olduğunu söyleyecek kadar bunun manasını değiştirirse, bu hükmü mücerret, manasız ve saçma bir şekle sokmuş olur. Ekonomik durum temeldir. Fakat, üst-yapı’nın diğer kısımları da tarihî mücadelenin akışı üzerinde kendi tesirlerini gösterirler. Ve birçok halde, ağır basan bir şekilde bu mücadelenin şeklini tayin ederler. Bütün bu faktörler arasında karşılıklı aksiyon ve reaksiyon vardır. Ekonomik hareket, bunların bağrında, güçlü bir şey olarak tesadüflerin sonsuz kalabalığı arasında kendi yolunu açmaktadır.”

(Aktaran: İ. Erol Kozak, İbn Haldun’a Göre İnsan-Toplum-İktisat, İstanbul 1984, ss. 47-48.)

*

Evet, İsmet Özel, bir İslamcı yazar olarak, Marx’tan daha Marxistçe bir yaklaşımı savundu ve yönlendirilmeye açık pekçok genç, bu düşüncelerin Marksizm’le olan ilgisinin farkında bile olmadan, teknoloji düşmanlığı yapageldiler.

Üstelik, etkilenenler sadece gençler de olmadı, Ali Bulaç ve Rasim Özdenören de aynı kervana katıldılar, böylece teknoloji karşıtı bir söylem geliştirildi.

Fakat bu teknoloji karşıtlığı çevre sorunları gibi konulardaki hassasiyetlerle sınırlanan bir karşıtlık değildi, mutlak bir karşıtlıktı.

İşin ilginç tarafı, çokları, İsmet’in daha sonra bu görüşlerinden rücu ettiğinin farkına bile varmadılar. Sadece, İsmet’in her söylediğinde hikmet arayan fanatik hayranlar olarak kaldılar.

Bu yönlendirilmeye açık kitle, Özel’i değil kendilerini sorguladılar, İsmet’in anlaşılamadığına veya kendilerinin anlayamadığına inandılar.

*

Kültür ithali konusunu İbn Haldun’un yaklaşımının daha iyi açıkladığını söylemek mümkündür: Mağluplar galiplere hayranlık duymakta ve taklit etmektedirler.

Türkiye tarihi de bu tespiti doğrulamaktadır. Viyana bozgununu izleyen savaşlar silsilesinin ardından Karlofça Antlaşması'nın imzalandığı 1699 yılı, Osmanlı’nın yenilgisinin tescil edildiği tarihtir. Kültür ithali ise, bunun ardından Lâle Devri ile başlamıştır; yani teknoloji ithalinden önce gerçekleşmiştir.

Abdülkerim Hâiri, “Osmanlı’nın Batılılaşma Çabaları ve Batı’nın İki Yüzü” (çev. Hasan Büyükcengiz, İstanbul 1993) adlı çalışmasında bunu ayrıntılı biçimde göstermektedir.

Kültür ve teknoloji ithali konusu, düşüncesiz İsmet'in sığ yazılarında anlattığı kadar basit bir konu değil.. İslam'ın ilk yıllarında Müslümanlar İran ve Bizans'la yüzleşince hem teknoloji hem de kültür ithal etme durumunda kaldılar.. İthal edilen kültürün bir kısmı zararlı olmakla birlikte faydalı unsurlar da vardı.. İslam medeniyeti diye adlandırılan dünya hali böyle ortaya çıktı.


DÜŞÜNCESİZ DÜŞÜNÜR İSMET, HAYRANLARINA APTAL DİYOR (ONLAR DA BUNU HAKEDİYOR)

 








İsmet Özel şarlatanının en büyük numarasının, entellik meraklısı boş kafalıların anlamakta zorlandıkları için keramet atfettikleri bir dil kullanması olduğu açık.

En basit bir fikrin yerli yersiz bir yığın kavram kullanılarak ‘seviyeli fikir’lere dönüştürülmeleri ülkemizde neredeyse bir gelenek halini almış bulunuyor.

Açık ve anlaşılır yazmak, bazıları tarafından ‘fikrî derinliğe’ sahip olmamanın işareti kabul ediliyor.

Oysa, anlaşılma kaygısını asıl çekenler fikrî derinliğe sahip olanlardır.

Bir yazar, fikrî derinliği nispetinde, daha kolay anlaşılmak için en anlaşılır biçimde yazma gayreti içinde olur.

Berrak sular olduğundan sığ görünür, ama suyu bulandırmakla da su derinleşmez.

*

Özel’i tanıtmak için yine kendi sözlerini aktarmak en iyisi.

Bu, daha adil bir tutum olur.

Röportajlarını topladığı “Sorulunca Söylenen” adlı kitabında şöyle diyor:

“Benim şiirimde siyasî terminoloji aptallar içindir. Yani aptallar, siyasî terminolojide takılıp kalırlar. Zeki olanlar siyasî terminolojiyi aşarlar. Bu bakımdan bir şair, aslında aptalları gözden çıkaramaz. Aptallar çok fazla oldukları için onlara da prim vermek zorundadır.”

(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul, 1989, s. 13.)

İsmetçilerin aptal olduklarını ben söylemiyorum, abileri (şeyhleri) İsmet söylüyor.

Özel, bir başka röportajında, birtakım Batılı düşünürleri “numara” yapmakla suçlar. Bu aynı zamanda, aynadaki kendi görüntüsüdür. Nitekim,“Sorulunca Söylenen”deki şu sözleri, “aptallara prim veren” bir şair olarak kendisinin konumuna ışık tutmaktadır:

“Edebî numaralardan iki şey anlıyorum, bir, ortalıkta genel geçer yargılara prim verilerek metni düzenlemek....” (A.g.e., s. 54.)

Demek ki Özel’in, aptallara prim vermek için siyasî terminolojiyi kullanmasını, yani aptal olarak nitelendirilen sayıca “çok fazla” kesimin genel geçer yargılarına prim vermesini “numara” olarak nitelendirmek gerekiyor.

Özel’in makalelerinde de “aptallara prim” verip vermediği “numara” yapıp yapmadığı sorusunun cevabını bulma ödevi hayranlarına ya da onun görüşlerine katıldıklarını söyleyenlere düşüyor. (Yukarıda onlara kopya verdik, fakat aptal oldukları için anlayabilecekleri kuşkulu.)

*

Evet, İsmet’in yukarıya aldığımız lafları, onun aptal hayranları tarafından anlaşılmamak için özel bir çaba gösterdiğini ispatlıyor.

Şayet onun söylediklerinin lafzına (kullandığı terminolojiye) takılıp kalırlarsa, onu yanlış anlıyor ve aptallık yapmış oluyorlar, terminolojiyi aşmak gibi bir zahmete katlanmaları gerekiyor.

Katlanmaz da salt yazdıklarına bakarlarsa, sayıca “çok fazla” olan aptallar içindeki yerinize razı olmaları icap ediyor.

İşin kötüsü, Özel’in okurlarının büyük çoğunluğuna, yani onların “çok fazla” olduğu iddia edilen kısmına, gerçekte aptal kabul edildiklerini veya aptal yerine konulduklarını söylemek de bir işe yaramayacaktır.

Bu düşüncesiz düşünür, şarlatan şiirsiz şair, siyasî terminolojiden kastettiği şeyi daha açık biçimde ifade etseydi herhalde iyi olurdu, ama “aptallar”ın da anlayacağı kadar açık konuşmak ondan beklenemezdi.

*

Ancak, İsmet öyle sıradan bir numaracı değil.

Onda numara içinde numara var.

Belki de, yukarıya aldığımız laflarıyla, kendisiyle röportaj yapan kişiye, “Benim İslamcılığımı fazla umursama, o aptallara verilmiş bir prim” demek istiyordu.

Böylece, karşısındaki aptala da “prim” vermiş oluyordu.

Bu fikrî dansözlük ve omurgasız kaypaklıkta bir sabite bulmak mümkün değilse de, günümüzde artık İslâm soslu bir milliyetçilik ya da Türkçülüğü benimsediğini söylediğine göre, geçmişte kullandığı siyasî terminolojinin, gerçekten, aptal kabul edilen kalabalığa verilmiş bir prim olduğu kabul edilebilir.

Ondaki tek sabite, değişmeyen tek karakteristik özellik bu: Numaracılık.

*

Aynı kitapta onun şöyle bir ifadesi de yer alıyor:

“ ‘Üç Mesele’ niçin yankı buldu ve tartışıldı? Herşeyden önce ‘aykırı’ bir kitap olduğu için, yürürlükte olan değer yargılarının dışında olduğu için. Aykırı olan herşey dikkat çeker. Dikkat çekmek istiyorsanız aykırı olun yeter.”

Doğru elbette, “yürürlükte olan değer yargılarının dışında bir aykırılığı” benimserseniz, dikkat çekmeniz hiç de zor olmayacaktır.

Bu aykırılıkların bir örneğini, Özel’in, İslamî edebiyat konulu bir sempozyumda, İslamî edebiyat diye bir şey olamayacağını savunması oluşturuyor.

Onun bugünkü aykırılıklarının nedenini de yukarıdaki açıklamasında aramaya hakkımız var. Daha doğrusu bu bir sorumluluk. İsmet’in bizden bunu beklemeye hakkı var.

Bir ara “kadın” meselesi etrafında yaptığı Nietzschevari “hayvansal” çıkışlarının da böylesi bir aykırılık denemesi olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Demek oluyor ki, Özel’in okurları, sayıca “çok fazla” olan aptallar arasındaki yerlerini sağlama bağlamamak için, onun görüşlerini iki ayrı filtreden geçirmek durumundalar:

Birincisi, kullanılan siyasî terminolojinin ve sayıca “çok fazla” olan kesimin “genel geçer yargılar”ına prim veren ifadelerin aptallara prim vermek ya da okurlarını aptal yerine koymak demek olan bir “numara” olduğunu göz önünde tutacaklar.

İkincisi de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklarının da dikkat çekme amacına matuf bulunduğunu unutmayacaklar.

Yani Özel’in, genel geçer yargılara prim verdiğini gördüğünüzde de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklar yaptığına şahit olduğunuzda da ihtiyatı elden bırakmamanız gerekiyor.

*

Özel’in görüşlerine katılanlar, hangilerine katıldıklarına karar vermek durumundadırlar, çünkü birbiriyle çelişen o kadar çok görüşü var ki...

Mesela, “Cuma Mektupları I”de müslümanları birinci ve ikinci sınıf diye taksime tabi tutan Özel’e göre, “birinci sınıf müslümanlar, müslim ve gayri-müslim ayrımını önemli sayarlar”.

İkinci sınıf müslümanlar ise “kâfirler karşısında kolayca aşağılık kompleksine kapılırlar. Sanki kendi müslümanlıkları dolayısıyla bir özür beyan eder gibidirler”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 100.)

Aynı Özel, aynı kitabında okurlarını, kendisinin kaçıncı sınıf müslüman olduğunu sormak zorunda bırakır:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.” (A.g.e., s. 10.)

Yine aynı Özel, kendisiyle röportaj yapan sol görüşlü iki gazeteciye şunları söyler:

“Şimdi siz buradasınız diye söylemiyorum –buna Allah şahittir–, ben hem seni, hem de seni zaten müslüman sayıyorum. Sen bunu inkâr etsen de.” (Özel, Sorulunca Söylenen, s. 218.)

Bu, karşısındaki aptallara prim vermek için söylenmiş bir yalan da olabilir, bilmiyoruz. Neden söylediğini tam olarak ancak İsmet bilebilir.

*

Ancak, şunu biliyoruz: Bir insanı, o inkâr etse bile müslüman saymak, aslında müslümanlık tanımını ortadan kaldıran bir yaklaşımdır.

Bu durumda müslim ve gayrimüslim ayrımının da ötesinde, müslüman olup olmamanın bir önemi kalmamış olur.

Muhataplarından biri, takipçileri gibi hayran olmadığı, bunun farkında olduğu için, Özel’e şöyle cevap vermiştir:

“Biliyorum. Siz bizi müslüman sayıyorsunuz –sizden-, biz de sizi bizden sayıyoruz. Belki de ideal durum budur ve böyle olunca da müslüman olmanın veya olmamanın bir önemi yok.”

Özel’in, “Hayır, müslüman olmanın önemi var” diye karşılık verdiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Ve bu aynı zamanda sizin iflah olmaz, devası bulunmaz bir aptal olduğunuzu gösterir.

İsmet’in bu zırvalarıyla “Kendi müslümanlığı dolayısıyla bir özür beyan eder gibi” olup olmadığının takdirini de hayranlarına bırakmak gerekir, fakat gerçekten aptal oldukları için böylesi bir değerlendirmeyi yapmaları onlardan beklenemez.

Asıl tutarsızlık şurada ki, İmam Gazâlî, o iki solcu kadar şanslı değil.

Onunla ilgili olarak Özel şöyle der:

“Sorunuzda adı anılan Gazzali, medeniyetin türettiği, ‘yoldan çıkmış’ filozoflardan biriydi, ihtida ettikten, ‘imanı’ kurtuluş olarak gördükten sonra çağının siyasal iktidarıyla da bilim kurumlarıyla da başı hoş olmadı. Onun medeni müesseseler nezdindeki eski prestiji de son birkaç eserini yazıp ortaya koymaya yetti.” (A.g.e., s. 28.)

*

Gelelim İsmet’in müslümanlığına (müslimliğine) ve Türklüğüne..

Bir kitabında şunu yazmıştı:

“Müslüman sözü kapsayıcı bir tanımdır, ayrıca başka sıfatlarla desteklenmeye ihtiyaç göstermez. İslamiyet, bir bütünün ifadesidir, ayrıca bir bileşime (senteze) yönelmesine gerek yoktur.”

(İsmet Özel, Bakanlar ve Görenler, İstanbul 1985, s. 59.)

İsmet’in bu duyarlılığını “Cuma Mektupları”nda yitirdiğini gördük, ve böylece, önceki laflarıyla aslında aptallara prim vermiş olduğunu anladık. Yukarıda da geçtiği gibi, şöyle diyordu:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, İstanbul 1990, 2. b., s. 14.)

Kısacası Özel’e göre müslüman sözü kapsayıcı bir tanım olmaktan çıkmıştı.

Önce “özgür düşünenler” tanımına yöneldi. Sonra bu da yetmedi, Türk olduğunu hatırladı.

Bütün bu değişim ve dönüşüm nerden icabetti? Bu oldukça sanatkârane ve estetik dansın gerisinde yatan asıl etken neydi?

Niyeti, ateşin üzerindeki kazana atılan aptal kurbağaları alıştıra alıştıra ideolojik haşlama yapmak mıydı?


VAHDET-İ VÜCUTÇUNUN KENDİNDEN MENKUL VELÎLİĞİ

 





ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 12


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserini okumaya devam ediyoruz:

“Eğer dersen ki: Bu meşrep velilerin hâlislerinin ve asfiyânın neciplerinin meşrebidir. Eğer batıl olsaydı bu meşrebin ehli veli olmazdı. Sana şöyle denilir: Veli, Allah katında veli olan kimsedir. İnsanların veli zannettiği herkes, Allah katında veli değildir. Allah Teâlâ velilerini şu sözleriyle beyan etmiştir: “Onlar, O’nun velileri değildirler. O’nun velileri ancak muttaki kimselerdir. Lakin onların ekserisi bunu bilmiyorlar.” [Enfâl, 8/23] “Dikkat ediniz! Allah’ın velileri üzerine korku yoktur ve onlar endişe etmezler ki onlar Allah’a iman etmişler ve Allah’a ittika etmişlerdir.” [Yunus, 10/62]. “Allah indinde sizin en keremliniz sizin en muttaki olanınızdır.” [Hucurât, 49/13]. Resûl-i Ekrem [kudsî] hadiste şöyle buyurmuştur: “Velilerim ancak muttaki kimselerdir.”( Hâkim, el-Müstedrek, 2: 368.) Hâlık ve mahlûku eşitleyen kimse nasıl muttaki olur?! Ya da O’nu her mevcudun ‘ayn’ı olarak gören kimse, Allah katında nasıl veli olur?! Ey Allah’ım, seni tenzih ederim, bu apaçık bir bühtandır.

“Eğer Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebeviye bizim meşrebimizin burhanlarıyla doludur, ancak Hak’tan perdeli kimseler Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebeviye’yi [tam manasıyla] anlayamadılar dersen, derim ki: Hâşâ ve kellâ! Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebeviye meşrebinizin aleyhine deliller ile doludur. Lakin şaşkın kimseler bunu göremiyorlar. Delil olarak tahayyül edilen şeyler de filvaki delil değildir. Nitekim bu, aklı başındaki herkese gizli değildir. Hadis-i kudsî’deki “Onu sevdiğimde duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum” (Buhârî, Rikāk 38.) sözüyle davanıza istidlalde bulunmanız [geçerli] değildir. Bu, Allah Teâlâ’nın kuluna kulun bütünüyle Hak Teâlâ’ya ait olmasına kadarki inayet ve lütfunun ihatasından kinayedir. Buna şu sözü işaret etmektedir: “Duyması olurum …” Hak Teâlâ sizin söylediğiniz gibi ‘onun ayn’ı olurum ve o da benim ayn’ım olur’ demedi.”

(Musakhanov, s. 130.)

Bu son nokta üzerinde durmak gerekiyor. Vahdet-i vücutçuların Buharî’de yer alan söz konusu hadis-i kudsîyi delil olarak göstermeleri, neyi savunduklarından haberleri olmayan şaşkınlar olduklarını ispatlar, başka birşeyi değil. 

Çünkü bu hadis-i kudsiye göre, söz konusu durum (duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olma), Allahu Teala’nın kulu sevmesiyle ortaya çıkan birşey.. Yani Allahu Teala kulu sevmeyince vahdet-i vücud yok, sevince var.

Böylece vahdet-i vücutçuluğun özel bir türü icat edilmiş oluyor: Allah’ın sevdikleri için söz konusu olan vahdet-i vücut. Sevmedikleri vücut (varoluş, varlık) bakımından ayrı ve müstakil. Bağımsız. Daha doğrusu onlarda vücut (var olma) yok.

Görüldüğü gibi zırva tevil kabul etmiyor. Neyi savunduğundan haberi bulunmayan boş kafalılar olduklarının anlaşılması bakımından sadece bu hadis-i kudsiyi delil olarak göstermeleri vahdet-i vücutçular için yeterlidir.

*

Bu aklı beş karış havada şaşkın taifeden bazılarının da vahdet-i vücutçuluk için şu ayet-i kerimeyi delil olarak ileri sürdükleri görülür:

“(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Enfal, 8/17)

Bu aklını yele vermişlerin vahdet-i vücutçu mantığına göre, aynı zamanda, “Onları öldürmediniz, (haşa) Allah’ı öldürdünüz. Ölen onlar değildi, (haşa) Allah’tı” sonucuna varmak gerekiyor, fakat onların zeka yaşı bunu anlamalarına müsait değil.

Eğer bu bir mazeretse, mazurdurlar.


YAHUDİ-İNGİLİZ KONSORSİYUMUNUN VE İSLAM DÜNYASINDAKİ ACENTALARININ ŞEYHİ İBN ARABÎ DECCALLERDEN BİR DECCALDİR

 










ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 11


Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde görev yapan Dr. Orkhan Musakhanov’un “Muhammed Hayât es-Sindî’nin Vahdet-i Vücûd Reddiyesinin Eleştirisi” başlığını taşıyan makalesi (Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 2018, s. 94-132) üzerinde duruyorduk.

Konu, Nakşbendî tarikatına mensup bir sûfî olan Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-vedûd ‘alâ vahdeti’l-vücûd isimli risalesi.

Musakhanov, risalenin tahkikini ve tercümesini yapmış.

Bir önceki yazıda söz konusu risalenin şu bölümünü aktarmıştık (Köşeli parantez içi ifadeler bize ait):

“[İbn Arabîci vahdet-i vücutçular] Şöyle diyorlar: ‘Hristiyanlar, “Îsâ Allah’tır” demekle ulûhiyeti [tanrılığı] Îsâ’ya tahsis ettiklerinden [sadece ona has kıldıklarından] dolayı kâfir oldular, eğer ulûhiyeti onunla sınırlamasaydılar kâfir olmazlardı.” (105) Yine putperestler hakkında şöyle dediler: “Onlar, mazharların [“kendisinde zahir olunan, açığa çıkılan şeylerin”, mevcudatın, mahlukatın] bazısına ibadet etmekle hata ettiler. Hâlbuki hepsine ibadet etselerdi -onlar [İbnü’l-Arabi ve takipçileri (çevirenin eklemesi)] indinde- hata etmeyeceklerdi.” (106) Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’ Nitekim onlardan birisinin şöyle dediği nakledilmiştir: “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” (107) Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” (108) Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar. Allah’tan kendi katında hak olan hak üzere bizi sabit kılmasını ve bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi dalalete düşürmemesini istiyoruz.”

(Musakhanov, s. 129-130)

Bir önceki yazıda 105 no.lu dipnotu da aktarmıştık. 106 no.lu olana gelelim:

“106. İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, 75; Fususu’l-Hikem metni: “Nûh’un kavmi kendi tuzakları hakkında şöyle dediler: İlahlarınızı terketmeyiniz. Ne Vedd’i, ne Suvâ‘ı ne Yeğûs’u, ne Ye‘ûk’u ne de Nesr’i. [Nûh, 71/23] Onlar ilahlarını terk ettikleri vakit, onlardan terk ettikleri kadar Hak’tan cahil olurlar. Zîrâ Hak için her bir ma’bûdda bir vech vardır. Onu bilen bilir ve bilmeyen de bilmez. Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında “Ey Habîbim! Senin Rabb’in ancak O’na ibadet etmenizi kaza eyledi.” [İsrâ, 17/23] İbadet edilenin kim ve ibadet edilenin hangi surette zâhir olduğunu âlim kimse bilir.”

Evet, İbn Arabî denilen sapık, Fusûsü’l-Hikem adlı zırvalar koleksiyonunda bunları yazmış.

Bundan daha açık bir küfür olabilir mi?!

Hayat es-Sindî, bu lafları için (yukarıda geçtiği gibi) şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’”

Adam, Nuh aleyhisselam’ın (Allahu Teala’nın kahrına uğrayan, tufan ile helak edilen) kâfir kavminin putlarını, küfür ve şirkini, sapıklığını savunuyor.

Onlardan bir farkı yok.

Hiç yok.

Mekke devri müşriklerini bile aşıp geçmiş, Nuh (a.s.) kavminin putperestlik düzeyini yakalamayı başarmış.

*

O devirde yaşasa, hiç şüphesiz Hz. Nuh aleyhisselam’a karşı çıkar, onu irfan sahibi olmamakla, marifetullahtan nasipsizlikle suçlardı. “Sen bizi Hak’tan cahil olmaya davet ediyorsun” derdi.

Hz. Nuh’a şunu da derdi: “Sen bizi tek Allah’a çağırıyorsun, putları terk etmemizi söylüyorsun, halbuki her bir tapınılan putta Hak için bir vech var. Onu bilen bilir, bilmeyen bilmez. Sen, bilmeyenlerdensin.”

Laf artistik, zamane edebiyat meraklılarını büyüleyecek türden, bilen bilirmiş, bilmeyen bilmezmiş.. 

Evet, o devirde yaşasaydı, Hz. Nuh'a itirazına şunları da eklerdi: “İbadet edilenin (tapınılan putların gerçekte) kim ve ibadet edilenin (Tanrı’nın) hangi surette (görünüşte) zahir olduğunu (ortaya çıktığını, görünür hale geldiğini) benim gibi alim kimse bilir. Sen cahilsin.”

*

Vahdet-i vücutçuluk dalaleti çerçevesinde “putların Allahu Teala’nın göründüğü suretler olduğunu” söylemek istemiyorsa, bu laf kalabalığının anlamı nedir?

Bunu da bilen bilir, bilmeyen bilmez.

İbadet edilenin (örneğimizde Nuh aleyhisselam’ın kavminin putları olan Vedd, Suvâ, Yeğûs ve Ye‘ûk'un) gerçekte kim olduğunu alim olan bilirmiş. Hz. Nuh aleyhisselam alim olmadığı için bilememiş.

Endülüs'ün sapığına göre, tevhîd ehli cahil, söz konusu putlara tapan müşrikler ise alim.. Vay zampara kaltaban vay!

Bu sözleri zampara sahtekâr İbn Arabî soytarısına biz yakıştırıyor değiliz. Yukarıya aldığımız dipnotun ortaya koyduğu gibi, Fusûsü’l-Hikem’inde yer alan ifadeler.

Bu yazdıklarından haberi olup da buna velî, arif vs. diyenin aklına tükürülür. Aklı varsa tabiî.. 

Bu adam bırakın velî olmayı, müslüman ve mümin bile değil.

Kadıyanî, Reşat Halife ve İskender Kebapoğlu (pardon Evrenosoğlu) gibi deccallerden tek farkı, peygamberliğini açıkça ilan etmemiş olması. 

Fakat yaldızlı lafları, abrakadabra ve hokuspokuslarıyla kendisini peygamberlerden bile üstün göstermeyi, birçok aptalın aklını başından almayı başarmış.

Adama hadîs okusan "Yok bunun senedi sahih mi, yok metin tenkidi" filan diye bin dereden su getirir, fakat İbn Arabî'nin akla ziyan zırvalarına "kimsenin aklının yetmeyeceği hikmetler" muamelesi yapar.

*

107 ve 108 no.lu dipnotlar:

“107. Bu sözler İbn Teymiyye’den nakledilmiştir. Bkz. İbn Teymiyye, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 243. “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” bkz. İbnü’l-Arabî, Fusûsi’l-Hikem, 82-83.”

“108. Bu da İbn Teymiyye’den nakildir: “Tilimsânî’nin söylediğini söylüyorlar: ‘Bizim indimizdeki sarih aklın nakzettiği şeyler keşfen sabit olmuştur.’ Yine şöyle diyorlar: ‘Kim tahkiki -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.’” İbn Teymiyye, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 243. 109 Hâkim, el-Müstedrek, 2: 368.”

Es-Sindî, bütün bunlardan hareketle şu hükmü veriyor:

“Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar.”

Akıl ve Şeriat gitti mi geriye ne kalır?.. Saf ve som, has halis süzme küfür, sapıklık/dalalet, akılsızlık ve şeytaniyet. 

Deccallik.. 

Evet, zampara İbn Arabî bir deccaldir.


İSMET’İN “ÜÇ MASAL”I (NEO-DÖNEK İSMET, DÖNEK İSMET'İ KÖR BIÇAKLA NASIL DOĞRADI?)

  Hürriyet ’in 29 Ocak 2006 tarihli sayısında  Sefa Kaplan ’ın İsmet Özel’le yaptığı bir röportajda şiirsiz şairimiz şöyle diyordu: “Bar...