E-KİTAP: TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ: İSLAMCILIK KARŞITI ‘İMANSIZ MÜSLÜMAN’LAR

 

  https://archive.org/details/turkiyenin-bedevileri-islamcilik-karsiti-imansiz-muslumanlar-yeni


TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ:

İSLAMCILIK KARŞITI

‘İMANSIZ MÜSLÜMAN’LAR

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI 8

TÜRKİYE’NİN YERLİ VE MİLLİ “MÜSLÜMAN” HARİCÎLERİ İSLAMCILIĞA KARŞI 16

İSLAMCI OLMAYAN, HEVA VE HEVESİNİ TANRI EDİNEN BİR MİLLET VE DEVLET 20

BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN! 26

İSLAMCILIK VE MİLLİYET KONUSUNDA İSMET ÖZEL’İ İZLEYEN BİR İSİM: D. MEHMET DOĞAN 34

DERİNLERİN “MÜSLÜMAN”LARI İSLAMCILIĞA SALDIRIRKEN.. 52

İSLAMCILIK KARŞITLIĞI NEDEN KÜFÜRDÜR? 60

SANATI KUTSAYIP SANATÇILIĞI LANETLEMEK MÜMKÜN MÜDÜR? 63

DEVLETİN YANINDA YER ALIP ALLAHU TEALA’YA SAVAŞ AÇMAK 70

AHMAKLIK VE EBLEHLİĞİN İSLAMCILIKLA OLAN SAVAŞI 75

HUKUKÇULUK SAPIKLIK MIDIR? 88

İSLAMCILAR, TÜRKÇÜLER, ATATÜRKÇÜLER VE “DERİN/ÇUKUR DEVLET” 98

MADEN İYİYSE, MADENCİLİK KÖTÜ OLABİLİR Mİ? 101

TÜRKİYE’DE TEK DİNCİ BEN Mİ KALDIM YOKSA? 104

İSLAMCI OLMAYAN, İMANI ŞÜPHELİ “MÜSLÜMAN” YAZARLAR 107

İSLÂMCILIK VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ 114

YERLİ-MİLLİLERE “MÜSLÜMANIZ, İSLAMCI DEĞİLİZ” NAKARATINI HRİSTİYAN BATI EZBERLETTİ 119

İSLÂM-CI VE MİLLİYET-Çİ 122

NİÇİN İSLAMCILIK? 128

İSLAMCILIĞIN VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜN “ONTOLOJİ”Sİ 130

MÜSLÜMAN VE İSLAMCI 139

İSLAMCILIĞI AŞAĞILAMAK KÜFÜRDÜR 141

ŞİZOFREN İSLAMCILIK KARŞITLIĞI 146

İslam-cı’ya öyle, türk-çü’ye böyle 152

NEDEN İSLÂMCI DEĞİLMİŞ? 156

İLAHİYAT-ÇI AMA DİN-Cİ YA DA İSLAM-CI DEĞİL 175

PKK, KÜRTÇÜLÜK, VE İSLAMCILIK 181

DUAYEN BİR “NÜFUZ/TESİR AJANI”NA.. 190

DERİN DİNSİZLİĞİN ASKERLERİNİN İSLAMCILIK SAKIZI 193

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK 206

KİBAR BİR İSTANBUL BEYEFENDİSİ YA, MESELA “BÜTÜN ATATÜRKÇÜLÜKLER SAPIKLIKTIR” DİYE ASLA YAZMAZ 213

İSLAMCILIK DÜŞMANLARI KÜFRÜN ASKERLERİDİR 218

“İSLAMCILIK OLMASIN, ÇÜNKÜ O İDEOLOJİ, ‘İZM’, MÜRİDİZM OLSUN!” 219

İSLAMCILIĞA KARŞI HAÇLILARLA İTTİFAK 224

MÜSLÜMANIN İSLAMCI OLMAMA SEÇENEĞİ YOKTUR! 227

“İSLAM, İSLAM-CI (KENDİSİCİ) OLMASIN, TÜRKÇÜ OLSUN!”  232

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE DERİN DEVLETÇİLERİN KUKLALARI 235

İSLAMCI OLMAYAN MÜSLÜMAN OLAMAZ 239

İNGİLİZ İNEĞİNİN LAİKLİK DANASINI UNUTMUŞ, ÖKÜZÜN ALTINDA BUZAĞI ARIYOR 242

BİR ŞAŞKIN FETHULLAHÇININ TARAF'TAKİ MOMENTİ 246

BİR DANS MERAKLISINA: BİZ BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜK! 250

NİHAT GENÇ’İN BİR YAZISININ ORTAYA KOYDUKLARI 258

T. C.’NİN İLAHİYATLARI, İSLAMCI OLMADAN TASAVVUFÇU, ŞERİATÇI OLMADAN MÜSLÜMAN OLAN HİLKAT GARİBELERİ ÜRETTİ 270

İSLAMCILIK SEMPOZYUMU KİTABI  VE “YERLİLİK-MİLLİLİK” 281

İTİRAZLAR VE CEVAPLAR 284

BEDRİ GENCER’İN BULANIK ZİHNİ VE İSLAMCILIK 290

REJİM, VE “İSLAMCILIĞI BIRAKIP REJİMPEREST OLANLAR” 295

 

ÖNSÖZ

 

İslamcılık, Türkiye’de laiklikle (siyasal dinsizlikle) birlikte en çok tartışılan konulardan biri durumunda. Bu ülkede laiklik hakim olmaya devam ettikçe ve laiklik propagandacıları mevcut oldukça (bazılarının tabiriyle modern bir olgu olarak) İslamcılığın da var olmaya devam edeceğinden şüphe edilemez.

Evet İslamcılık (bu çağda da var olması itibariyle) modern bir olgudur, fakat modernist (modernci) değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. 

Fazlur Rahman gibi modernist “ilahiyatçı”lar, son tahlilde İslamcı değil Batıcıdır, Batılılaşma yanlısı birer taklitçidir. Onların görmek istediği İslam, tam da Kemalizm’in reforme edilmiş ve modernizasyona tabi tutulmuş İslam’ıdır. Nitekim bu tiplerin, Atatürk’ün yaptıklarını açıkça ya da imalı ifadelerle onayladıkları, hatta onu isim vererek övdükleri de görülmektedir.

İslamcılık modern bir olgudur, fakat modernlik parantezi içine hapsedilemez, o aynı zamanda geleneğin ta kendisidir. İslamcılık, İslam dini ile yaşıttır, Hz. Adem a. s. ile başlamıştır ve son müslüman hayatta kaldıkça da devam edecektir. Zaten böyle olmasa, adı İslamcılık olmazdı, başka birşey olurdu. 

Elbette İslam’ın fütuhat dönemlerinde tartışılan konular ile (Moğol ve Haçlı istilaları ile Osmanlı’nın çöküş dönemi gibi) gerileme ve çözülme dönemlerinin gündemlerinin aynı olması beklenemez. Salt bundan hareketle “Eskiye göre üslup da, tartışma konuları da farklılaştı, demek ki esasa ilişkin bir değişim ve dönüşüm yaşanıyor” denilemez.

İslam’ın var olduğu her zaman ve yerde İslamcılık da var olmuştur. Aksi düşünülemez.

*

Ülkemizde İslamcılık hakkında yapılan tartışmalara bakıldığında basmakalıp klişelerin lüzumsuzca tekrarlanmakta olduğu ve en basit gerçeklerin bile üstü örtülü kaldığı görülüyor. İslamcılığın Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmış bir düşünce akımı olduğu ezberi de bunlardan.. 

Bir misalle izah edelim. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysanız ve Türkiye’de yaşıyorsanız, bu ülkede “Ben Türkiyeliyim” diyerek malumu ilam etmezsiniz. Sadece Kayserili, Konyalı, Diyarbakırlı vs. olduğunuzu söylersiniz. Bu, Türkiyeli sayılamayacağınız anlamına gelmez. Ve yabancı bir ülkeye gidip Türkiyeli olduğunuzu söylediğinizde kendinizi bu şekilde tanıtmanız, mesela Türkiye’de kendinizi Konyalı olarak tanıtmanızla çelişen bir tavır olarak görülemez.

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde İslamcılıktan söz edilmemesinin altında yatan neden de bundan farklı değildir. Ortada Batıcılık ya da Türkçülük gibi ideolojiler mevcut olmadığı için, İslamcılık diye adlandırılabilecek bir söyleme de ihtiyaç duyulmamıştır. Şayet Şeyhülislam Ebussuud Efendi, İmam Birgivî, Zembilli Ali Efendi, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Hocazade gibi zatlar Osmanlı’nın sön döneminde yaşasalardı, o yeni cereyanların mantıksızlık, saçmalık, geçersizlik ve fikirsizliğini gösteren eserler verirlerdi.

Benzer birşeyi merhum Bediüzzaman Said-i Nursî de söylüyor, “Ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir Geylani r. a. ve Şah-ı Nakşibend r. a. ve İmam-ı Rabbani r. a. gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine (kuvvetlendirilmesine) sarfedeceklerdi” diyor. 

Bunu yazdığı sırada Türkiye’de (İslam’ın siyasal hayata hakim olmasına çalışma anlamında) İslamcılık yapmak hem mümkün değildi, hem de bu, ehemmi bırakıp mühimle uğraşmak anlamına gelirdi.

İslam-İslamcılık ayrımı yapan ve buna bağlı olarak İslamcı-müslüman ayrımından söz eden Batılı akademisyenlerin ve onların yerli taklitçi ve işbirlikçilerinin İslam’a “din” olarak yükledikleri anlam, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Mekke dönemindeki tebligatıyla sınırlı kalıyor. Medine döneminde yapılanlar ve vaz’ edilenler ise İslamcılık (ya da Siyasal İslam) olarak nitelendirilme durumunda.

Olaya bu ayrım çerçevesinde bakanların, ashab-ı kiramın Mekke döneminde müslüman olduklarını, Medine döneminde ise birer İslamcıya dönüşmüş bulunlduklarını düşünüyor olmaları beklenir. Müslümanlara yönelik algı operasyonu ve manipülasyon faaliyetinin kavramsal araçları olan İslam-İslamcılık ve İslamcı-müslüman ayrımlarını benimseyen ve bu kavramlar arasında bir karşıtlık ilişkisi kuran parçalanmış bir zihnin başka bir sonuca varması mümkün değildir.

*

Bu kitap, böylesi konuları tartışıyor.

Bununla birlikte konuyu “Siyasal Dinsizliğin İslam'la Savaşı” ve “Siyasal İslam Nedir, Ne Değildir” başlıklı kitaplarımızda da farklı boyutlarıyla ele almış bulunuyoruz.

Allahu Teala’dan, bu kitabın hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.


TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI

 

Türkiye’de sürdürülen İslâmcı-müslüman tartışmasında “müslüman” kavramının bayraktarlığını yapan isimlerin en azından bir bölümünün, Hz. Ali’nin ifadesiyle, hak söz ile batılı kastettikleri söylenebilir.

Bunlara göre, İslâm başka, İslâmcılık başka.. Müslüman olmak başka, İslâmcı olmak başka.. Müslüman olmak iyi, İslâmcı olmak kötü..

“İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdikleri cevap ise, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklinde demagoji yapmaktan ibaret.

Ciddiyetten biraz daha fazla nasibi olanlar ise, geleneksel terminolojide bu kavramın yer almıyor olmasını gerekçe gösteriyorlar.

*

2010'lu yılların başlarında İslamcılık konusu Türk medyasında yoğun bir biçimde tartışılırken, Fethullah Gülenciler, tahmin edilebileceği gibi, İslamcılık karşıtı cephede yer almışlardı.

Hatta söz konusu karşıtlığın bayraktarlığını yapıyorlardı.

Şiir diye yazdığı tekerlemeler lüzumsuz yere “şişirilen” “derin görevli” şairin biri de, İslamcı olmadığını şımarıkça ilan eden isimler arasında yer alıyordu.. “İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdiği cevap, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklindeydi.

“İslâm satmadığını” söyleyen o tip gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullandılar, pazarladılar, sattılar, maddî kazanca ve asla hak etmedikleri bir itibara dönüştürdüler.

Ki o (şiirleri şiire benzemeyen tekerlemelerden ibaret) şair bozuntusu, Millî Gazete’deki son yazısında, insanların iyi niyetini suistimal ya da istismar ettiğini açıkça beyan etmişti.

4 Ağustos 2003 tarihli son yazısında şöyle diyordu:

“Yirmi altı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahalline bir şekilde oturduğum bu arabayı sürmem için hiçbir ahlâki gerekçe kalmadı artık.”

*

Evet, “İslâm satmadığını” söyleyen şiirsiz şair İsmet Özel gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullanıp sattılar. (Hakkını yemeyelim, şiir diye yazdığı karalamalardan üç beş mısrada bir şiiriyet var, gerisi takır tukur anlamsız laflar.)

Aslında ahlâkî gerekçesi değil, “cüzdanî” gerekçeye eşlik eden “derin görevi” kalmamıştı..

Yeni görevine doğru yelken açmış, Türklük (ırkçılık) odaklı (ve resmî ideolojiye endeksli) yeni inancını deklare etmişti.

Son yazısında, inancına ortak olanlardan değil, ortak saydıklarından söz etmesi, samimiyetsizliğini belgeliyordu.

Altı ay değil, altı yıl değil, 16 yıl değil, tam 26 yıl, çeyrek asır boyunca “rol” yapmış, birilerini “ortak inanç sahibi”ymiş gibi kandırmıştı.

Ve, ahlâkî düzeyi bu olan adam, son yazısında utanmadan “ahlâkî gerekçe” edebiyatı yapıyordu.

*

İslâmcı tabirinin geleneksel ıstılahlar arasında yer almamasına gelince.. Böylesi bir hassasiyeti bulunan kimselerin, şayet ne dediklerinin farkında iseler, Hanefî, Malikî, Nakşî, Kadirî vs. gibi tanımlamaları da reddetmeleri gerekir.

Bu beyzadelerin zannının aksine, “Müslümanım” demek tek başına meseleyi çözmeye yetmez..

Evet, ayet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 41/33)

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “Ben müslümanım” demek çok fazla bir anlam ifade etmez..

Allah’a çağırmak ise, Allah’ın kitabına, şeriatine, Peygamberi’nin sünnetine çağırmaktır.

Salih amel işlemek, İslâm’ın emir ve yasaklarına, Şeriat’in hükümlerine ihlasla uymaktır, müttekî olmaktır.

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “müslüman olma” edebiyatı yapmak, “bedevîlik” anlamına gelebilir.

Allahu Teala, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanının bedevîlerini “mümin” sıfatına layık görmemiş, onlardan “müslüman” olduklarını söylemelerini istemiştir.

“Ben Müslümanlardanım” diyenler, “güzel sözlü”dürler, bu kesin; fakat bunu söylemeleri, her zaman, “iman” etmiş olmalarını garanti etmez:

Bedevîler ‘İman ettik’ (Mümin olduk) dediler. De ki: ‘İman etmediniz. Fakat “Müslüman olduk (Eslemnâ)” deyin.' Henüz iman kalplerinize girmedi.” (Hucurat, 49/14)

*

Müslüman kelimesi, Muhammed isminin Mehmed şeklinde bozularak Türkçeleştirilmesi gibi, “muslim” (teslim olan) kelimesine karşılık gelmektedir. Muslim, “esleme” mazi fiilinden türemiş ism-i faildir.

Bedevîler iman etmemişlerdi, ama “müslüman” olmuşlardı. Günümüzün “müslümanlar”ının da büyük çoğunluğunun iman etmemiş oldukları görülmektedir.

Onların, Asr-ı Saadet’in bedevîlerinden daha iyi durumda oldukları söylenemez.

Bir ülke ki, orada “Şeriat’in uygulanmasını istiyor musunuz?” şeklinde anketler yapılıyor ve halkın ancak yüzde 12’si civarındaki bir bölümünün “Evet” cevabı verdikleri görülüyorsa, bu insanların değil iman etmek, müslüman oldukları bile tartışılabilir.

Çünkü bedevîlerin iman etmeyip müslüman olmaları, Şeriat’in hükümlerine teslim olmaları ve boyun eğip kabullenmeleri anlamına geliyordu.

Onlar, “Hayır, Şeriat’in uygulanmasını istemiyoruz” demiyorlardı.

Günümüzün müslümanlığı, ne yazık ki, sıkça, “iman”sız “bedevî müslümanlığı”ndan bile berbat bir “inanc”a karşılık gelmektedir.

Bugün birçoklarının Türk İslamı/Müslümanlığı adı altında savundukları komik garabet aslında hiç de “yerli ve milli” değildir, patenti Arap bedevîlere aittir.

*

Yıllar önce, YÖK eski başkanı Kemal Gürüz’le yapılmış bir röportajda onun kendisini “sosyolojik müslüman” olarak tanımladığını okumuştuk.

Doğal olarak bu, “İslam’a göre müslüman” olmadığını, “imansız müslüman” olduğunu söylemek anlamına geliyordu.

Böylesi “bedevî tarzı müslümanlık”ı bile mumla aratan zamane müslümanlarının ayırıcı özelliklerinden biri, asla İslâmcı olarak nitelendirilmek istememeleridir.

İstememelerini geçtik, kimi zaman Haçlı Saldırıları'na özgü bir kendinden geçmişlikle İslamcılığa saldırdıklarına da şahit olunuyor.

Gerçekte İslâmcı tabirini uyduranlar da bunlardır. Kendilerini “müslüman” olarak nitelendiren bedevî zihniyetli bu kişiler, Kur’an ve Sünnet’in istediği şekilde “iman etmiş” kimseleri İslâmcı olarak nitelendirdiler ve aşırılıkla yaftaladılar.

Türkiye’de İslâmcı kavramının ilk önce Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi İslâm’ı savunan isimler için muhalifleri tarafından kullanılmış olması tesadüf değildir.

*

Batılılar’ın “Müslümanlar’la bir dertlerinin olmadığını, kendilerinin sorununun sadece İslamistlerle olduğunu” söylemeleri, bu bedevî usulü müslümanları İslamist (İslâmcı) dedikleri kesime karşı kışkırtmak ve kullanmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.

Ve bu imanı içine sindirmekte zorlanan “bedevî tarzı müslümanlar”, Batı’nın “yerli ve milli acentaları”nın güdümünde, Haçlılar’ın işbirlikçileri ve öncü birlikleri olarak İslâmcılar’a savaş açıyorlar.

Bu “kukla ve piyon” “bedevî”lerden bazılarının, gerçek iman ehlini “sapık” ilan edebilecek kadar küstah ve pervasız konuşup yazabilmesi ise, ahir zamana yakışan bir durum.

*

İslâmcı olduklarını söyleyenlerde birtakım kusurların bulunması başka birşey, Batılılar ile birlikte “imansız bedevî müslümanlığı” propagandası yapıp İslâmcılık adı altında dolaylı olarak “iman”a savaş açmak başka birşeydir.

Evet, Türkiye’de “eski İslâmcılar”ın çok büyük bir bölümünün bugün “muhafazakâr demokratlık” limanında demir attıkları ve önceki sahte mücahitliklerinin yerini müteahhitliğin aldığı bir gerçektir. Bunların doğrudan ya da dolaylı olarak laikliği de savundukları görülmektedir. Hatta Atatürkistlik/Kemalistlik yapanları bile var.

Onların İslâmcılığa ihanet etmesi, İslâmcılığın kötü olduğunu mu gösterir?!..

“Müslüman olduk” diyen bedevîlerin çok büyük bir bölümünün, Hz. Peygamber s.a.s.’in vefatı üzerine irtidat etmeleri, “müslüman olma”nın kötü birşey olması anlamına mı geliyordu?!

Müslüman-İslâmcı edebiyatı yapıp hak sözle batılı kastedenler, kimlerin safında yer aldıklarına bir bakmalıdırlar.

*

[Cibrîl hadîsi de İslam ile imanı ayırmaktadır. Bununla birlikte İmam-ı Azam Ebu Hanife Fıkh-ı Ekber‘inde, İmam Matüridî de Kitabü’t-Tevhîd‘inde, İslam ile imanın, yani mümin olma ile müslim olmanın aynı şey olduğunu ifade etmişlerdir. Bu yorum, Nesefî Akaidi‘nde de aynen tekrarlanmaktadır.

İmam Matüridî, bu konudaki değerlendirmesini ayrıntılı bir biçimde anlatmakta, başka ayetlerden deliller getirerek İslam ile imanın birbirinden ayrılamayacağını savunmaktadır. Hucurat suresindeki ayeti bu çerçevede tevil ediyor ve buradaki “müslim olma, teslim olma” ifadesinde müslümanlık (İslam) kavramını, terim değil sözlük anlamıyla yani salt boyun eğme olarak ele alıyor.

Allame Taftazanî de Şerhu’l-Akaid‘de bu yorumu dile getirmektedir.

Bu yorum makuldür, çünkü imansız bir müslümanlık, gerçek bir müslümanlık değil, görünüşteki bir müslümanlık ve boyun eğme olur.

Ayrıca Taftazanî, Zariyat Suresi’nin 35’inci ve 36’ncı ayetlerinde müslüman olma ile mümin olmanın aynı anlamda kullanılmış olmasına da dikkat çekmektedir.

Ancak bu, Hucurat Suresi’nde belirtilen gerçeği ortadan kaldırmaz. İşte o yüzden, Taftazanî, “Bizim maksadımız, şeriatta muteber olan İslam’dır” kaydını düşmektedir. İşte burada bir Eş’arî ya da selefî meşrepli biri, Hucurat Suresi’nde belirtilen anlamda İslam-iman ayrımı yapabilir, ve onların Ehl-i Sünnet dışı olduğunu söyleyemezsiniz.

Çünkü zimmîlik de bir boyun eğiştir ama bu, sonunda imanın kalbe yerleşmesi umulan bir müslümanlık olarak adlandırılmaz.

Öte yandan, Hanefî-Matüridî çizgisi, iman ile ameli ayırır, imanı “kalp ile tasdik ve dil ile ikrar” olarak görür. Amel, imanın kemâlinden kabul edilir, dışarıda bırakılır. Aslında, iman ile İslam’ı aynı şey olarak nitelendiren anlayış (Hanefî-Matüridî çizgi), (teslim olmayı / İslam olmayı ifade eden) ameli de imandan bir parça olarak görmeye elverişlidir.

Bununla birlikte, Allahu Teala kalpleri bildiği için, kulları hakkında “İman etmediniz, İslam oldunuz” diye hüküm verebilir, fakat biz kullar birbirimiz hakkında bu şekilde konuşamayız. Fakat birinin söz ve amelleri kesin bir biçimde küfür anlamına geliyor, müslümanlık iddiasıyla açıkça ve tevil edilemez biçimde çelişiyorsa, ve bundan rücu da etmiyorsa, o başka.

Burada da hüküm, kalp ile değil, zahirî söz ve amelle ilgilidir. Bir başkası, “Onun kalbine bak, niyeti iyi” de diyemez.

Dolayısıyla (ayette geçen) “müslüman olduğunu söyleyip de iman etmeme” anlamında İslam-iman ayrımı bizim için dünya hayatında pratik açıdan önem taşımamakta, bizim, hakkında konuşabileceğimiz bir mesele olmaktan çıkmaktadır. Çünkü biz, insanların ancak sözleri ve amelleri hakkında konuşabiliriz, kalpleri hakkında konuşamayız.

O, Allahu Teala’ya mahsustur.

Bu nedenle, Şeriat (yani dünyevî/dünya hayatındaki ahkâm) açısından müslüman olma, mümin olma anlamına gelmektedir. O yüzden Taftazanî, “Sonuç olarak şeriatta bir kimsenin mümin ama müslüman olmadığına veya müslüman ama mümin olmadığına hükmetmek doğru olmaz” demektedir.

Ancak bu, salt dünyevî/dünyadaki hüküm, yani Şeriat bakımından böyledir. O yüzden, küfrünü açıkça ortaya koymayan münafıklar şer’î hükümler bakımından dünyada mümin muamelesi görürler.]


İSLAM'I "HAŞHAŞ (YA DA AFYON) İDEOLOJİ" YAPAN İSLAMCILIK KARŞITLARI (BEDRİ GENCER’İN BULANIK ZİHNİ, MUSTAFİ İSYANOĞLU'NUN BİTMEYEN EVRİMİ)

 





Bedri Gencer diye İslamî ilimlerle de meşgul olan bir akademisyen var. Sosyoloji prof.u.

Şöyle bir paylaşım yapmış:

“RADİKAL DÖNÜŞ

“Dini ideoloji, İslâm’ı İslamcılık ile özdeşleştirenler için İslamcılıktan dönüş, İslâm’dan dönüş oldu.

“Ve

“Mustafa İslamoğlu gibiler “İslamcı olarak geçen yıllarıma acıyorum.” noktasından “Müslüman olarak geçen yıllarıma acıyorum.” noktasına geldiler.

“İslamoğlu, ''Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz'' diye, İslâmcılıktan değil, aslında İslâm’dan döndüğünü itiraf etti.

“Dahası gençlerin kendisiyle birlikte deizme sürüklenmesini olumlu bir gelişme olarak gördüğünü söyledi. (https://gazeteduvar.com.tr/mustafa-islamoglu-bir-donemimi-islamci-olarak-gecirmekten-cok-pismanim-haber-1552220)

“İslamcılıkla birlikte İslâm’dan dönenlerin dini, deistik “ahlak dini, adalet dini” “Devletin dini adalettir; Allah’a ibadetini, bana ahlakını göster” gibi yalama sözler.

“Konfüçyüs, eski İslamist yeni deistlerin bu yalama sözlerini daha hikemî ifade ediyor.”

(https://x.com/BedriGencerY/status/2083981890445250877)

Bunları yazmasının nedeni, kendisini İslam’ın Martin Luther’i falan gibi bir şey zanneden, birtakım aykırı çıkışlar yaparak bir yandan gündem olmasını sağlamaya diğer yandan da laik çevrelerden aferin almaya çalışan Mustafi İsyanoğlu’nun “Çocuklara namaz üzerinden ahlak motifi verilmez. Ritüeller ve ibadetler üzerinden ahlak verilmez” şeklindeki lüzumsuz, boş, mantıksız ve anlamsız zırvalarına güya tepki göstermek istemesi.

Ahlâksız ahlakçılık, Develili İsyanoğlu gibilerin yeni istismar maden ocağı.. Rezerv zengin, kaz kaz bitmiyor.

İslam ahlâkını İslam Şeriati’nin ve de farz ve vaciplerin karşısına konumlandırıp bunları tokuşturma ve çarpıştırma şeytanî katakullisi bu Devlelili Darwin tarafından başlatılmış da değil.

Bu zırvayı (“derin”lerden gelen kalk borusunun fermanıyla) seslendiren başka cemaat liderleri, sabi sübyan şeyhler şıhlar da oldu. 

Teferruata girmek istemiyorum.

*

Ancak, bu Bedri de, İslam ve İslamcılık mevzuuna yaklaşımı itibariyle, İslam ahlâkı ile İslam Şeriatı’nın arasını ayırmaya, sahte bir ahlâkçılıkla “Şeriatsız bir İslam”ın propagandasını yapmaya çalışanların hatasının bir benzerini sergilediğinin farkında değil.

Tutup kifayetsiz şovmen Mustafa budalasının densizliğini bahane ederek İslamcılığa çakmak zorunda mısın Bedri?

Mustafa’nın zırvalarının faturasını neden (şimdi artık reddetmekte olduğu) riyakâr İslamcılığına bağlıyorsun?

Mustafa’yı bahane ederek İslamcılığı dövme kurnazlığı sergilemeni sana Şeytan telkin etmiyorsa, bu patavatsızlığının ardındaki “fikrî” etken ne?

Varsa bir fikrin yaz.. Böyle köylü kurnazlıkları yapma!.. Allah'tan kork!

*

Dini ideolojiye dönüştürme lafının mucitleri, Batılı istihbarat teşkilatları (gizli servisler) ile onların akademi dünyasındaki uzantıları.

İslam dünyası diye bilinen halkı müslüman ülkelerdeki laik (siyasal dinsiz) rejimler de laikliklerini (siyasal dinsizliklerini) koruma adına bu tür söylemleri alıp kullanıyorlar.

Bunlar kendilerine göre ideolojiler (Kemalizm, Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık, Nasırizm, Baasçılık, ülkücülük/idealizm, milliyetçilik/nasyonalizm/ulusçuluk, sosyalizm, Türk-İslam sentezi, Kürt-İslam sentezi vs.) icat ediyorlar ve bunların bu uyduruk ideolojilerini reddedip “İslam, hiçbir ideolojiye ihtiyaç bırakmayan hayat nizamıdır” diyenleri dini (İslam’ı) ideoloji haline getirmekle suçluyor, kendilerinin müslüman, savundukları bu uyduruk ideolojileri reddedenlerin ise İslamcı olduklarını söylüyorlar.

Batılı (istihbarat güdümlü) akademisyenlerin verdikleri akılla..

Gerçekte İslam’ı bir ideolojiye dönüştürenler bunlar.. İslam’ı, insanları aldatıp sömürmeye yarayan bir afyona (ya da haşhaşa) dönüştürüyorlar.

Bu ideolojiye göre, laik (siyasal dinsiz) bir rejim için askerlik yapıp ölürseniz şehit oluyorsunuz, fakat İslam’ın hakimiyeti için savaşıp ölürseniz teröristten başka birşey değilsinizdir. Çünkü bu, İslamcılık yapmanız, dini ideoloji haline getirme suçunu işlemeniz anlamına geliyor.

Zengin olduğunuzda zekât ve sadaka verip fakir fukarayı gözetirseniz, fakir olduğunuzda da “Müslümana düşen sabırdır, kadere rızadır; zaten depremler de Allah’ın kaderi” derseniz, “Neden bu devlet gelir dağılımı sorununa çözüm bulmuyor, neden devlet hep zenginin yanında?” sorusunu sormaktan kaçınırsanız müslüman oluyorsunuz. Fakat “Devlet İslam Şeriati’ni uygulamalıdır, zenginin faizle milleti sömürmesine müsaade etmemeli, tam aksine ondan zekâtı alıp millete dağıtmalıdır” dediğinizde ise bu, İslamcılık yapma suçunu işlemeye, dini ideoloji haline getirmeye karşılık geliyor.

Evet, dini ideoloji haline getirme, tam da budur.. İslam’ı, İslam dışı rejimlerin payandası haline getirme, onların hizmetine girmiş bir “afyon ideoloji”ye (ya da haşhaş ideolojiye) dönüştürmedir.

*

Bilindiği gibi, 15 Temmuz olayından sonra Fethullahçılar FETÖ diye adlandırılmaya başlandı.

Bunların cemaziyelevveline ve söylemlerine baktığımızda, en önemli özelliklerinden birinin İslamcılık karşıtlığı olduğunu görüyoruz.

Laflarına bakılırsa, en büyük düşmanları Siyasal İslam..

AK Partililer, partilerinin kurulduğu günden beri, kendilerinin İslamcı olmadıklarını, Siyasal İslam’la ilgilerinin bulunmadığını söyledikleri halde, AK Parti’yi İslamcı olmakla, Siyasal İslam’ı benimsemekle suçluyorlar.

Yani onların jargonunda İslamcılık ve Siyasal İslam tabirleri birer sövgü ve hakaret anlamını taşıyor.

AK Partililer ise, özellikle 15 Temmuz olayının yaşandığı sıralarda bunlara haşhaşî lakabını takmış durumdaydılar. Hasan Sabbah’ın Haşhaşî tarikatına benzeterek..

Bu adlandırma, dini bir “haşhaş ideoloji” (ya da “afyon ideoloji”) haline getirmeleri bakımından yerindeydi. İsabetliydi.

*

İslamcılık (ve de Siyasal İslam), İslam’ın bir din olarak muhafazası davasıdır.

İslamcılık karşıtlığı ve Siyasal İslam düşmanlığı ise, İslam’ı “din” olmaktan çıkarıp, şeytanî ve beşerî ideolojilerin hizmetindeki “joker inanç” haline getirme katakullisidir.

Sadece FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) değil, bir taraftan müslümanlık iddiasında bulunurken diğer taraftan İslamcı olmadığını ve Siyasal İslam’a karşı olduğunu ileri süren bütün hareketler ideoloji noktasından haşhaşîdirler.

Çünkü İslam’ı din olmaktan çıkarıp bir “haşhaş ideoloji” haline getirme cinayetini işlemektedirler.

Bunlar, savundukları batıl ideolojiler (ya da biat ettikleri batıl rejimler) hesabına kitleleri uyutmak, uyuşturmak, mayıştırmak ve tepkisizleştirmek için İslam’ı kullanan, istismar eden hareketlerdir. 

*

Aşağıya aldığımız eski bir yazımızda, merhum Kadir Mısıroğlu’nun da İslamcılık tabirine sahip çıkmakta olduğuna dikkat çekmiştik.

Merhumun bazı değerlendirmelerine katılmıyordum, fakat samimiyetinden, samimi bir müslüman olduğundan şüphem yok.

Mücadelesini de herkese karşı mertçe yapıyordu. 

Köylü kurnazlıklarına, demagojilere, çarpıtmalara, mugalatalara filan tenezzül etmiyordu.

Mert adamdı, kitabında hile hurda yoktu.


REJİM, İSLAMCILAR, VE “İSLAMCILIĞI BIRAKIP REJİMPEREST OLANLAR”

 




Risale-i Nur talebelerine Nurcu adını takanlar kendileri değildi, muhalifleriydi. Yafta yerleşti, o adla bilinir oldular.

İslıamcı olarak bilinenler de “İslamcıyız” diye ortaya çıkanlar değildiler. İslam’ı savundukları için “sosyolojik müslüman”lar (yani nüfus cüzdanı müslümanları) onlara bu adı taktı.

Sonra da “İslamcılık karşıtlığı” adı altında İslam düşmanlığı yaptılar.

Sahtekâr oldukları için milletin içinde “Bizim İslam’la bir sorunumuz yok ki, biz İslamcılık karşıtıyız” diyorlar, kendi aralarında ise “Ahmakları iyi kafaya alıyoruz” diye alay ediyorlardı.

*

Merhum Kadir Mısıroğlu şöyle diyor:

... O zaman Nurcu değil “Nur talebesi” deniliyordu. Nurcular Nurcu, Süleymancılar Süleymancı denilmesine kızarlardı. Bu isimleri yerleştiren, basındır.

Bugün böyle tabirlere itiraz eden kalmadı. Biz bile “Müslüman Gençliğin El Kitabı” yerine “İslamcı Gençliğin El Kitabı” adıyla bir eser telif etmiş bulunmaktayız. Çünkü, müslüman sözü, “İslamcı“daki hareket ve iddiayı artık ifade etmez olmuştur.

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -I-, İstanbul: Sebil Yayınevi, 1993, s. 149, dn. 81)

*

Odatv.com’da yer alan bir haber şöyleydi:

Çin yönetimi, “İslam’ın sosyalizm ile uyumlu hale gelmesi, Çinlileştirilmesi ve vatanperverliğin teşvik edilmesi” için 5 yıllık bir plan kabul etti….

Plan, Çin Komünist Partisi yetkililerinin sekiz bölgenin yerel İslami kuruluşlarının temsilcileriyle yapılan görüşme sonrası, geçen hafta uygulamaya geçirildi.

Haberi duyuran Çin haber sitesi The Global Times, planın ana hatlarının yakın zamanda açıklanacağını belirtti.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre Çin geçen yıl da benzer şekilde Hristiyan dini için benzer bir plan açıklamıştı. İslam için kabul edilen planın da benzer uygulamalar içermesi bekleniyor.

Hristiyanlık için kabul edilen planda Hristiyanlığın “dış unsurlar ve Batı’nın boyunduruğundan” arındırılacağı belirtilmişti.

Hristiyanlığın Çinlileştirilmesi için hazırlanan planda vaazlarda sosyalizmin övülmesi ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in teorilerinin anlatılması, kiliselerin de geleneksel Çin mimarisine uygun inşa edilmesi gibi maddeler yer alıyor. …

Geçtiğimiz aylarda Pekin hükümetinin Batı Şincan bölgesinde Çin’in “radikal İslamcılıkla” suçladığı Uygur Türklerini keyfi şekilde gözaltına aldığı ve “gözetim kamplarına” kapattığı iddia edilmişti.

Yaklaşık 1 milyar 385 milyon nüfuslu Çin’de Budistler nüfusun yaklaşık yüzde 18, Hristiyanlar yüzde 5 ve Müslümanlar yüzde 1,8’ini oluşturuyor.

(https://www.odatv4.com/siyaset/islami-sosyalizme-uyumlu-hale-getirecekler-09011943-153717)

Çin yönetiminin yapmak istediği şey, Türkiye’dekinin bir benzeri.

Çin devleti, “İslam’ın sosyalizm ile uyumlu hale gelmesi, Çinlileştirilmesi ve vatanperverliğin teşvik edilmesi” için 5 yıllık bir plan kabul etmiş, bizde ise, İslam’ın Kemalizm/Atatürkçülük ile uyumlu hale getirilip güya Türkleştirilmesi (Türk İslamı ya da Türk Müslümanlığı haline getirilmesi), diğer bir tabirle Anadolululaştırılması (Anadolu İslamı’na dönüştürülmesi) için beş yıllık değil, yüz yıllık bir plan uygulanıyor.

Yani Türkiyelisi de, Çinlisi de “yerli-milli” (devletçi) bir dindarlık/müslümanlık peşinde..

Galiba Çin’in Türkiye Büyükelçiliği Türkiye’nin İslam politikalarını iyi etüt etmiş, iyi araştırmış ve gereken dersleri çıkarmış.

Türkiye’nin iyi bir öğrencisi olmaya çalıştıkları anlaşılıyor.

*

İslamcılık ile bunların anladığı müslümanlık arasındaki temel fark şu:

İslamcılık, İslam’ın devlete de hâkim olmasını istiyor, bunların müslümanlığı ise, İslam’ı devletinin izin verdiği kadar yaşama ve benimseme inancı üzerine kurulu.

Mesela, devletleri için devrimci olabiliyor, CHP’nin milletin mabadına saplanmış “altı ok”unda görüldüğü gibi devrimciliği savunabiliyor, okullara Atatürk ilke ve inkılapları (devrimleri) dersi koyabiliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda devrim kelimesi hemen lanetli hale geliyor, İslam devriminden söz etmek terörizmle özdeş kabul ediliyor.

Devrimcilik/inkılapçılık Atatürkçülükte iyi, İslam’da kötü olabilir mi?

Bunlara göre, böyle olması gerekiyor, “hakça bölüşüm, paylaşım” bu..

Devrimcilik Atatürk’ün partisi CHP’de iyi, müslümanın “müslümanca parti”sinde ise kötü..

Devrimcilik Atatürkçülere helal, müslümana haram..

Dolayısıyla, İslamcı olup da İslam devrimine inanırsanız, Atatürkçülüğün tapulu malı olan devrimciliği gasp etmiş, kul hakkı yemiş, müslümanlıktan çıkmış oluyorsunuz.

Bu, samimi dindarlık değil dincilik demek oluyor.

Devrimcilik Atatürkçülükte fazilet, dincilikte ise rezaletmiş.

*

Çinlilerin bu işte Türkiye’deki ustalarından öğrenecekleri daha pekçok şey var.

Daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekiyor. Henüz yolun başındalar.

Fakat, ilgili haberde geçtiği gibi “yerel İslamî kuruluşların temsilcileriyle görüşme” yaptıklarına göre, işin “ruh”unu kavramaya başlamışlar.

Buna gizli servis / istihbarat hileleri de eşlik eder.

Türkiye’de olduğu gibi..

Türkiye’de bu işler şöyle oluyordu, oluyor: "Dindar" ajanlar ucundan kıyısından sözde Atatürkçülük ve laiklik karşıtlığı da yapıyor, böylece önce sizin “gard”ınızı düşürüyor, rüşvet-i kelam kabilinden laflarla size yumuşatıp “hoşaf”a çeviriyor, ardından da lafı “İslamcılık da ideolojidir, iyi değildir”e getirip bağlıyorlar.. 

Bağlıyorlardı.

Bağladılar.

Aldanmaya yatkın saflar ile aldanmak için fırsat gözleyen “ne şiş yansın ne kebap”çı uyanıkları böylece yanlarına çektiler.

Atatürk eleştirisi ile işe başlayan böylesi “proje” adamlar, sözde Kemalizm karşıtı durumdalar, özde ise en has Atatürkçü onlar.

Atatürk’ün projesinin başarısı için cambazlık yapıyor, kırk takla atıyorlar.

*

Bunların numaralarından birisi de “Devlet ayrı, rejim ayrı” hurafesi..

Çinliler bu numarayı da Türkiye’den satın alıp ülkelerine ithal ettiklerinde, temelini atmış oldukları “proje”lerinin en önemli kolonlarından birini dikmiş olacaklardır.

Çin’deki müslüman “Devletimize bağlıyız, rejimin kötülüğü yüzünden devletimize laf söylemek olmaz” demeye başladığı zaman proje tamamlanmış olacak.

Ancak, Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) derin devletçileri kadar başarılı olmaları mümkün değil.

Çünkü bunlar, “müslüman” kelimesi yerine “Türk”ü ikame etmeyi bile denediler. “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” türünden yalanları kelime-i şehadetleri haline getirebildiler.

Çinlilerin “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Çinli denir” deme şansı yok.

Evet, bu Türkiye tipi hokkabazlık cihad kavramını ve mücahitliği darağacında sallandırdı,

Kâfirle çatışan müslümana mücahid denir” diyenlerin terörist muamelesi görmesinin zeminini hazırladı, mücahitliğin mezarının başında “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavrasını Fatiha yerine okutmaya başlayarak cihat kavramıyla alay etti.

Kimse de çıkıp bu rezalete tepki vermedi.

Onayladılar.

Mesela bu sahetkârlara göre Afganistan’ın Şeriat’e bağlı Taliban’ı mücahit değil, terörist, çünkü Türk değiller. 

Sonra, mücahit olmak önemli değil ki, önemli olan Türk olabilmek.

Hele de bir de laik (siyasal dinsiz) Türk’sen, senden iyisi yok.

Hilekârlığıyla tanınan Çinliler bile bu kadarını başaramazlar.

Türkiye’deki rejim “çağdaş uygarlık düzeyi”ni aşıp geçememişse de “Çinli hilekârlık düzeyi”ne nal toplatmayı başarmış durumda.

*

Projenin bir diğer kolonu, ahlâksız “ahlâk istismarı”..

Müslümanı aldatıp uyutmak için okunan güzel ahlâk masalları..

Buna göre, Atatürkçü “kanlı ırfan”lı, ihtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutuklar atacak, müslüman ise muhatabıyla “efendim, zatıaliniz, aciz bendeniz (köleniz)”li bir dille konuşacak.

Fakat aynı "bendeniz" adamların İslamcılar söz konusu olduğunda “İslamcılık sapıklıktır” diye yazabildiklerini, nezaket gemisine gözleri kanlanmış halde şirret çığlıklar atarak baltalarla saldırdıklarını gördük. 

Misal, Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “özel harp”çi bir ajan olduğunu söyleyerek gerçek kimliğini deşifre ettiği “dindar” ve kindar yazar Mehmet Şevket Eygi tam da böyle hareket ediyordu.

*

İslamcılık düşmanları buz gibi İslam düşmanıdırlar.

Tarihçiliği kötü gören bir adam, öncelikle tarihi kötü görmüş olmaz mı?!

Ey geri zekâlılar, sanatçılığı götü gören birinin asıl kötü gördüğü şey, sanatın kendisi değil midir?!

Ey alçaklar, edebiyatçılığı lanetleyen biri, edebiyatı kendisiyle meşgul olunmaya değmeyecek zararlı birşey saymış olmaz mı?!

Ey sahtekârlar, denizcilik düşmanı olan birinin asıl düşmanı denizin kendisi değil midir?!

Ey düzenbazlar, gazetecilik düşmanlığı gazete düşmanlığından başka birşey midir?!

*

Yazımıza merhum Kadir Mısıroğlu’ndan bir alıntı yaparak başlamıştık.

Bir başka kitabında şunu söylüyor:

… bu eserde, birtakım kanunî engeller sebebiyle [yani Türkiye’de gerçek anlamda bir fikir hürriyeti bulunmaması sebebiyle], yaşadığım bazı vak’aları [olayları] ve onlara müteallik [onlarla ilişkili] gerçekleri, mutlak mahiyetleri itibariyle aynen nakletmiş bulunduğumu söylemem mümkün değildir.

Bu tarz-ı hareket [davranış biçimi], hayat ve mücadelem için bir taviz mahiyetinde telakki olunmamalıdır.

Tavizse de “icabî” [olumlayan, gerekli gören] olmayıp, “selbî” mahiyettedir [nefyetme / olumsuzlama / yok sayma mahiyetindedir].

Selbî taviz, söylenecek bir sözü eksik söylemek veya hiç nakletmemek olduğu halde, icabî taviz, aksini beyan etmektir [taviz talebine tümüyle olumlu tepki vermek, gereğini/icabını yapmaktır].

Ben hayatımın hiçbir safhasında icabî bir tavize -mecbur kalsam da- meyletmedim. Tabiatiyle bunun bedelinin ağır olduğunu söylemeye hacet yoktur. …

Bugün ülkemizde kendini ayakta tutma endişesiyle kıvranan ve eli bir nevî “muhafazakârlık”a mahkum olan bozuk düzenher muhalifini ürkütmüşyok etmiş veya icabî bir tavize zorlamış ve bunda da akıllara durgunluk verecek derecede bir başarı elde etmiş bulunmaktadır.

Gerçekten bu lâdinî [din dışı] herhangi bir prensibine tariz yollu temas etmek mecburiyetinde kalanlar, onun öz muhtevası yerine birtakım istismarcıların ortaya koyduğu daha sakîm (ağır hatalı) tevil ve tefsirlere [yorumlara] hücum etmekle bir dava adamlığının icabını ifa etmiş oldukları zannında bulunmaktadırlar.

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 24)

Merhumun sözlerine bir misalle açıklık getirelim.

Laikliğe açıkça cephe alan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Zahidü’l-Kevserî ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi doğru sözlü ulemanın aksine, “Laiklik istismar ediliyor, biz laikliğin doğru uygulanmasını istiyoruz. Sorun laiklikte değil, onun yanlış uygulanıyor oluşunda” vs. denilerek taviz veriliyor.

Fakat bu taviz, sorunu dile getirmeme, es geçme kabilinden selbî bir taviz değil.

İcabî, muvafakat anlamına gelen bir taviz.

Burada laikliğin öz muhtevasına değil, (sözde) özüne aykırı istismarına ya da yanlış tatbikine yönelik bir itiraz ile öz muhteva denilen ne olduğu belirsiz ucubenin masum ilan edilmesi ve onaylanması söz konusu.

İşte, hakkı batıla karıştırma şeklindeki bu taviz, gerçekte en büyük sapmadır.

*

Merhum Mısıroğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İhtimal bir taktik icabı olan bu tavır yüzünden ülkemizde bütün sivrilikler yuvarlaklaşmış, ve muhalefet, rejim taraftarlarından -adeta- bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale gelmiş bulunmaktadır.”

Başlangıçta belki taktikti, fakat zamanla taktik olmaktan çıktı..

Hz. Ömer, “İnandıkları gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” diyor.

İnandıkları gibi konuşmayanlar da bir zaman sonra konuştukları gibi inanmaya başlayabiliyorlar.

Bozuk bir saatin zamanı günde iki defa doğru göstermesi gibi yılda en az iki defa doğru konuşmayı başaran İhsan Fazlıoğlu’nun bir yazısında rastladığım şu cümle bu olguyu güzel özetliyor:

Taktik bir yalan, cahiller elinde stratejik bir hakikate dönüşür.

*

İşte bu yüzden, Mısıroğlu’nun yukarıda aktardığımız cümlesini yazdığı sırada Türkiye’de rejim taraftarlığı ile rejim muhalifliği arasındaki fark ayırt edilemez hale gelmişti.

Bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale..

Bugünse ton farkı bile kalmamış gibi görünüyor.

Neredeyse herkes rejim taraftarı hale gelmiş durumda.. Rejim muhalifi kalmadı..

Tartışma “Bu rejim şöyle olursa aslına daha uygun olur, böyle olursa daha uygun olur” türünden bir mecrada devam ediyor.

"Yok sen daha devletçisin, yerli millisin, yok ben daha yerli milliyim" türünden bir dalaşma..

O kadar ki bu ülkede artık “Atatürk’ün Diyanet’ini istiyorum” türünden cübbeli rezalet söylemler en halis, en hakiki Ehl-i Sünnet Müslümanlık olarak yutturulabiliyor.

Mısıroğlu ölmekle, böyle cümlelerin kurulabildiği bir açık hava tımarhanesinden kurtulmuş oldu.

Mevcut iktidarın Charlie’nin melekleri veznindeki Nuh’un kelekleri denilebilecek uzantılarının at oynattıkları iddia edilen mecralarda ona “Deli Kadir” denilerek hakaret edildi.

Ehl-i Sünnet adına “Atatürk’ün Diyanet’ini istiyorum” şeklindeki akla ziyan zırvaları “yumurtlayan”lara ise bulunmaz Hint kumaşı muamelesi yapıldı.

 

(İlk yayın tarihi: 4 Mayıs 2023)


E-KİTAP: TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ: İSLAMCILIK KARŞITI ‘İMANSIZ MÜSLÜMAN’LAR

      https://archive.org/details/turkiyenin-bedevileri-islamcilik-karsiti-imansiz-muslumanlar-yeni TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ: İSLAMCILIK K...