ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 2

 




MATÜRİDÎ’SİZ UYDURUK KEMALİST MATÜRÎDİYYE PROJESİ

 

Sözde Ehl-i Sünnetçilik yaparak Ehl-i Sünnet itikadını “içeriden” yıkmaya çalışanlar var.

Bunlar, “zamanın ruhu” gibi yaldızlı kavramlar altında zamanenin ‘düzen’perestliğini Matüridiyye’ye yamamaya çalışıyorlar.

Böylelerini perde arkasından idare edenlerin aynı zamanda tarihselci reformistleri, Şeriat’siz tasavvuf holiganlarını vs. de kullandıkları biliniyor.

Çalgılar çengiler, hanende ve sazendeler ayrı ve birbirine benzemez olsa da orkestra şefi ve seslendirilen notalar aynı.

Aynı rezil “uzun hava”yı seslendiriyorlar.

*

Yeni Şafak gazetesinin Abdullah Muradoğlu adlı yazarı, “Maturidî savunma sistemi…” başlıklı (31 Temmuz 2016 tarihli) yazısında şöyle diyordu:

 “İslam’ın sahih akîdesiyle bağlantılı olmayan dinî/kültürel ortamın artık ciddiyetle ele alınıp sapkın ve marazî düşüncelerden arındırılması gerekiyor. Unutmayalım, bu şebeke bu kirli havuzdan beslenerek büyüdü. Gerçekte İslam akidesi içinde yer almayan inanışlar, şahsi temayüller, şaibeli atıflar ince ince işlenerek, allanıp pullanarak itikad haline getiriliyor. ‘Mehdilik’ şaibeli ve tartışmalı mevzulardan sadece birisi. Oysa ‘Mehdilik’, bizim bağlı olduğumuz, aklı, nakli ve ‘zamanın ruhu‘nu bir araya getiren “Hanefî-Maturidî okul”un itikad edilmesini zorunlu saydığı başlıklar içerisinde yer almıyor.”

Bu ifadeler, aslında, en az Fethullahçılık kadar tehlikeli, zararlı ve yanlış bir bakış açısını yansıtıyor.

Kirli havuz olmak bakımından, müteveffa Zaman gazetesi ile Yeni Şafak arasında ne kadar fark bulunduğunu da aslında tartışmak gerekir.

Hanefî-Maturidî okul ya da mezhebin akıl ile nakli (Kitap ve Sünnet’i) bir araya getirmiş olduğu doğrudur. Fakat bu terkipte, ne yazdığının farkında olmadığı görülen bu boşboğaz yazarın dile getirdiği “zamanın ruhu” yer almamaktadır.

*

Zamanın ruhu kavramı, aslında Alman felsefeci Hegel‘e ait.. Kelimenin aslı “Zeitgeist“.. Zeit, zaman; Geist da ruh demek…

Hegel, materyalizme/maddeciliğe karşıtlık anlamında idealist, yani idea’yı öne çıkaran bir filozof olarak bilinir.

Zamanın ruhu kavramının zeminini oluşturan felsefî idealizm ile siyasal idealizmi birbirine karıştırmamak gerekir.

Felsefî idealizm, bir hurafeler yığınıdır. Kafadan uydurulmuş bir metafizik öğretidir.

Merhum Elmalılı, Bakara Suresi’nde geçen ümniyye kavramına “vehim ve kuruntu” karşılığını verir ve bunun felsefedeki yansımasının idealizm cereyanı olduğuna dikkat çeker.

İdealizm, aslında, gaybı taşlamak, kafadan metafizik icat etmektir.

Sapıklığın ve cehaletin ta kendisidir.

Şimdi, Maturîdilik’ten söz eden bir ahir zaman alâmetinin aklın ve naklin (Kitap ve Sünnet’in) yanına, kendi kafasından “zamanın ruhu”nu eklediğini görüyoruz.

Aslında bu, “zamanın ruhu” adı verilen şeyi Kitap ve Sünnet’e denk tutarak İslam itikadını bozmaktan, Allahu Teala’ya bilerek veya bilmeyerek şirk koşmaktan başka birşey değildir.

*

Wahrig Deutsches Wörterbuch, Zeitgeist’ı şöyle tanımlıyor: “Bir zaman dilimini karakterize eden manevî tutum”. (Münih: Mosaik Verlag, 1989, s. 1458.)

TDK Almanca-Türkçe Sözlük’ü ise şu karşılığı veriyor: “Çağın zihniyeti, çağın anlayışı; çağın olguları içinde ortaya çıkan zihinsel tutum.” (Ankara, 1993, s. 1336.)

Görüyor musunuz, heva ve hevesinden itikad icat eden bir niyeti bozuğun kaleminden, “çağın zihniyeti” ya da “içinde yaşanılan zaman dilimini karakterize eden manevî tutum”, nasıl da “itikad” haline geliyor.

Bu kadar açık bir saptırma, sapıklık çağrısı ve Maturîdiliği tahrif ameliyesi olabilir mi?

Oluyormuş..

*

Bu kafasız yazara göre, çağın zihniyeti sapıklık ise, ve içinde yaşadığımız zaman dilimini karakterize eden manevî tutum azgınlık ise, Maturîdilik de, en azından üçte bir oranında sapıklık ve azgınlık olmalıymış.

Yazdığı saçmalığın mantıkî sonucu bundan başka birşey değil.

Asıl niyetinin de, “çağımıza özgü”, yani mevcut “düzen”lerin savunduğu sapıklığı ve azgınlığı Maturîdiliğe yamayarak yutturmak olduğu anlaşılıyor.

Önce, alâkasız bir bağlamda Tahavî Akaidi ile Sevad-ı Azam adlı itikat kitaplarına atıfta bulunuyor, sonra da şunları söylüyor:

“Günümüzde de itikadî kafa karışıklığına yol açan birçok meselenin zamanın ruhuna uygun olarak yeni bir dil ve üslupla ele alınması şart.”

Bu yeni dil ve üslubun, itikatta yenilik (reform) vaadettiği görülüyor.

Temel kıstas ise, zamanın ruhu denilen konformizm ve eyyamcılık. “Düzen”perestlik..

Bir de bunu “sahih İslam” diye yutturmaya çalışmaları yok mu!…

Aslında itikad, hiçbir şekilde yenilik, değişiklik, ekleme ve çıkarma kabul etmez. Dinin zaman ve zemine göre asla değişiklik kabul etmeyen kesin bir sabitesidir.

Yeni Şafak yazarının savunduğu bu sapık, müşrikçe anlayış, kesinlikle Fethullahçılıktan daha az zararlı ve tehlikeli değildir.

Hatta, çok daha kötüdür.

*

Adam, Tahavî Akaidi‘ni ve Sevâdü’l-Azam‘ı referans gösteriyordu, fakat, bu kitapları okumuş olduğunu sanmıyorum.

Okumuşsa bile, anlamamıştır.

Çünkü, bu kitapları kavrayan bir kişi, “zamanın ruhu”nu itikadımıza bulaştırmak gibi ahmakça (ya da sahtekârca) bir zırvayı seslendiremez.

Sevâdü’l-Azam adlı eserin hemen başında, senet zinciri de verilerek, şu hadîs-i şerîf aktarılmaktadır:

“İsrail oğulları yetmiş bir fırkaya bölündüler…. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Hepsi de sapıklık (dalalet) davetçileri ve fitne öncüleridir (rüesa, reisler). Onların hepsi, “(Asıl doğru) iş, benim işimdir” der. Bunların hepsi sapıktır (dâllun), saptırıcıdır (mudıllun), Cehennem’e sevkedicidir. Büyük Karaltı (es-sevâdü’l-azam) hariç. Siz ona sarılın/uyun.” 

Günümüzde, yine, Batı’nın “liberal” ya da “muhafazakâr demokrasisi“ni benimseyip içselleştirmiş sapık birilerinin, hadîste geçen “büyük karaltı”yı, bu zamanın kalabalık kitleleri olarak göstermeye çalıştıklarına sıkça şahit oluyoruz.

Onlara göre, doğru yol, çoğunluğun yoludur.

Böyle düşünüyor olmalarının anlaşılır nedenleri de var. Çoğunluğun yolu her zaman daha “emniyetli ve risksiz” görünür. Eyyamcılık ve konformizm, böylece, göğsüne “doğruluk” nişanını da otomatikman takmış olur.

Bu sapık tipler, yarım akıllarıyla delil de getirir, “Ümmetim dalalette birleşmez” anlamına gelen hadîsi de tekrarlarlar.

Ancak, zihinleri, bu hadîsin, “Azınlıkta bile kalsalar, dalalete sapmayanlar mutlaka olur” anlamına geldiğini idrak edemez.

Bunlar, “Ümmetimin çoğunluğu dalalette birleşmez” ile “Ümmetim dalalette birleşmez” ifadeleri arasındaki farkı anlayamayacak kadar aklî melekeleri dumura uğramış itikat teröristleridir.

Üstelik, 73 fırkanın sapık olduğu dikkate alınırsa, doğru yolda olanların 72’ye 1 nisbetinde azınlık konumunda kaldıklarını düşünmek bile mümkündür.

*

Daha kötüsü, bunlar, söz konusu hadîsin devamını da dikkate almazlar. Görmezden gelirler.

Çünkü, Resulullah s.a.s., “Büyük Karaltı nedir?” diye sorulduğunda, “Onlar, ümmetimin çoğunluğu teşkil eden kısmıdır” dememiştir.

Şöyle buyurmuştur: “Benim ve ashabımın üzerinde olduğumuz şey üzerinde olandır” (Ellezî alâ mâ ene aleyhi ve eshâbî.)

Ey sözde Matüridiyye’yi ve Ehl-i Sünnet’i savunan kalemşor, varsa eğer bir “zamanın ruhu”, itikatta sadece Asr-ı Saadet zamanının ruhu geçerli olabilir!

Ey akılsız, Kemalist-laik Türkiye’ye, ve BM güdümlü Dünya’ya ait “zamanın ruhu”nu Ehl-i Sünnet yolu ve Matüridiyye ekolü olarak “yutturma”ya Allahu Teala’nın izniyle muvaffak olamayacaksınız.

Bu şahıs bilmez ki, Matüridiyye’ye göre, “Her mü’minin imanı eşittir” (Söz konusu kitapta 49. mesele başlığı altında aktarılan inanç esası).

”Zamanın ruhu”na endeksli farklı bir iman yoktur!

Ve, “İman artmaz ve eksilmez” (58. mesele).

*

“Zamanın ruhu”na iman eden sapıklık davetçileri, insanları sadece Cehennem’e çağırıyorlar.


ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 1

 




AHLÂKSIZ ‘DERİN’LİĞİN EHL-İ SÜNNET VE DİN İSTİSMARI

 

Yeni Şafak gazetesi yazarlarından İsmail Kılıçarslan, bir yazısında Matüridîliğe de el atmış bulunuyordu..

Şunu diyordu:

“Derdim, Allah biliyor ya, böyle deve dişi gibi meselelerde üstelik kısıtlı bilgim ve kısıtlı yerimle söz alıp artislik etmek değildir. Derdim, sorunlarımızla yüzleşecek cesarete, meselelerimizi halledecek dürüstlüğe başta kendim olmak üzere herkesi çağırmaktır. Yani inancımın bir işe yaramasını sağlamaktır. Bir gram fazlası değil.”

O halde, bu çağrıya uyalım…

Yüzleşelim…

*

Yazar, konuyla ilgili ilk yazısında şunu diyordu:

“… bugün hocalarımız ve alimlerimiz sadece ‘yasaklar ve sınırlar’ alanıyla ilgileniyorlar ve/veya ilgilenmek zorunda kalıyorlar…. Hoca ve alimlerimiz dini maalesef sadece ‘fetvalar’ alanına sıkıştırmak zorunda kaldıkları bir dönemi yaşıyorlar…. Ve bugün içinde bulunduğumuz şartlar insanlara ‘Maturidi zihin nasıl bir zihindir?’ sorusunu değil, ‘sakız çiğnemek orucu bozar mı?’ sorusunu sordurtuyor.”

Bu bakış açısı biraz, Mahmut Erol Kılıç‘ın “Din şeriate (hukuk kurallarına) indirgeniyor, hakikat ve marifet ıskalanıyor” demesine benziyor.

Nedense birilerinin derdi hep şeriatle, fetvalarla..

Yasaklar ve sınırlarla (hudutlarla)…

Halbuki, Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“… Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları (çiğneyip) geçmeyin. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara, 2/229)

*

Matüridî zihin nasıl bir zihindir sorusu, aslında sadece, Kelam ilminde derinleşmiş olanları ilgilendirir.

Bu tür konularla uğraşmak, farz-ı kifaye kapsamında yer alır.

İlahiyat fakültelerinin kelam bölümleri bu vazifeyi yerine getirmelidirler.

“Sakız çiğnemek orucu bozar mı?” sorusu ise, farz-ı ayn olan bir meseleyle alâkalıdır.

Bütün müslümanları ilgilendirir.

Bunun da ötesinde, aslında kelam ilminin ince meselelerinin halka anlatılması onlara fayda vermez, belki zarar verir.

Onlara iman esaslarının kafa karıştırmayacak şekilde anlatılması gerekir.

*

Yazar şunları da söylüyor:

“Hilmi Demir ve Muzaffer Tan hocalardan ise İmam Maturidi’nin bilgi kaynaklarını öğrenelim: ‘Duyular, haber, Resulün haberi (vahiy), mütevatir hadisler ve ahad hadisler.’

“İmama göre duyular, haber (yani diller, sanat, eczacılık, tekonoloji v.b tüm insanlığın birikimi), vahiy ve mütevatir hadisler kesin bilgi kaynaklarıdır. Ahad hadisler ise itikaden (yani iman bakımından) bilgi kaynağı olamazlar. Sadece nassa yani vahye uygunsalar amelde (davranışta, eyleyişte) bilgi kaynaklarıdırlar. Yani İmam Maturidi, mütevatir olmayan; yani Efendimiz(sav)’den geldiğine yüzde yüz emin olunamayan hadisleri bir itikat meselesi haline getirip neredeyse birbirlerini boğazlama noktasına gelen Müslümanlara kesinlikle izin vermemektedir. Daha doğrusu ‘ben Maturidiyim’ dediğinizde mütevatir hadisler dışındaki hadisler yüzünden insanlarla nizalaşamaz, onlarla mücadele edemezsiniz.”

Baştan başlayalım..

Bir defa, duyular mutlak olarak bilgi kaynağı değildir, “sağlam duyular” (havass-ı selîme) bilgi kaynağıdır.

İkincisi, bilgi kaynağı olarak haber, “haber ve Resulün haberi” diye ikiye ayrılmaz. Tek başına “haber”den söz edilir.

Üçüncüsü, haber de, mutlak olarak bilgi kaynağı değildir, “haber-i sadık” (doğru haber) bilgi kaynağıdır.

Dördüncüsü, mütevatir hadîsler ile ahad hadîsler de, vahiy gibi “Resul’ün haberi” durumundadır.

Beşincisi, burada sadece iki bilgi kaynağı ya da vasıtasından (sağlam duyular ve doğru haber) söz edilmekte, “akıl” atlanmaktadır.

*

Altıncısı, “İmama göre duyular, haber (yani diller, sanat, eczacılık, tekonoloji v.b tüm insanlığın birikimi), vahiy ve mütevatir hadisler kesin bilgi kaynaklarıdır” şeklindeki cümle yanlıştır.

Vahiy de aslında kesin bilgi kaynağı olmasını mütevatir rivayet oluşuna borçludur.

Haber (rivayet), en genelde mütevatir ve ahad olarak ikiye ayrılabilir.

Mütevatir haber, yalan üzerine birleşmesi düşünülemeyecek olan bir topluluğun verdiği haberdir. Mesela, İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet’in fethetmiş olması, bizim için böyle bir mütevatir haber durumundadır. Bu tür haberler, kesin bilgi kaynağıdır. Bu tür haberlerin doğruluğunu inkâr edenler ya “resmen” delidirler ya da deli numarası yapıyorlardır.

Ahad haber ise, mütevatir derecesine ulaşmayan haberdir. Ahad haberlere, ravilerinin (haberi aktaranların) güvenilir ve hafızası sağlam kişiler olması durumunda itibar edilir, gereğiyle amel edilir. Fakat bunlar yine de, itikad/inanç noktasından kesinlik taşımazlar.

*

Şöyle demiştik: Altıncısı, “İmama göre duyular, haber (yani diller, sanat, eczacılık, tekonoloji v.b tüm insanlığın birikimi), vahiy ve mütevatir hadisler kesin bilgi kaynaklarıdır” şeklindeki cümle yanlıştır.

Eczacılık gibi uğraşılar, bir bütün halinde “kesin” bilgi kaynağı olarak görülemez. Onun “kesin” olan ve olmayan kısımları vardır.

Tüm insanlığın birikimi ise, neye karşılık geldiği belirsiz boş bir laftır.

Yedincisi, “Ahad hadisler ise itikaden (yani iman bakımından) bilgi kaynağı olamazlar” sözü, eksik olması itibariyle yanlıştır. Bilgi kaynağı olamazlar değil, “kesin” bilgi kaynağı olamazlar.

Bilgi kaynağıdırlar fakat üzerinden zan şaibesi kalkmamıştır (ravîlerin, kasten olmasa bile, yanlış hatırlama gibi nedenlerle hata etmiş olmaları ihtimali mevcut bulunduğu için).

“İmam Maturidi, mütevatir olmayan; yani Efendimiz(sav)’den geldiğine yüzde yüz emin olunamayan hadisleri bir itikat meselesi haline getirip neredeyse birbirlerini boğazlama noktasına gelen Müslümanlara kesinlikle izin vermemektedir” sözü, aslında İmam Eş’arî için de geçerlidir.

Salt İmam Matüridî’nin benimsediği bir yaklaşım değildir.

*

Ve aslında ahad haberler de itikat meselesi durumundadır. Fakat, mütevatir rivayetlerden farklı olarak, ahad rivayetleri reddedenler tekfir edilmezler. Bununla birlikte, hadîs ilmi çerçevesinde “sahih” kategorisine giren “hadîsleri” reddedenlerin bid’atçi vs. oldukları söylenir.

Kısacası yazar, İmam Matüridî’ye, “kesinlikle izin vermemektedir” diyerek, savunmadığı birşeyi izafe etmektedir.

Elbette İmam Matüridî, “Gidip ahad rivayetleri kabul etmeyenleri boğazlayabilirsiniz” demiyor, ama onların hiçbir şekilde itikat meselesi olmadığını da söylemiyor.

İmam Matüridî’nin Kitabü’t-Tevhîd‘inin de sonuçta ahad haber statüsünde olduğunu unutmayalım. Bu kitap bize, mütevatir rivayet olarak ulaşmış değil. Birileri çıkıp, aşırı şüpheciliğinden, ahmaklığından ya da kötü niyetinden dolayı, “O kitap belki de başkasına ait” de diyebilir.

*

Sekizincisi, yazarın şu “fetva”sı da yanlıştır: 

“… ‘ben Maturidiyim’ dediğinizde mütevatir hadisler dışındaki hadisler yüzünden insanlarla nizalaşamaz, onlarla mücadele edemezsiniz.”

 (Bu kadar büyük yalanı söyleyebilmek için insanın sadece cahil cesaretine değil, aynı zamanda ‘derin’ bir misyona sahip olması gerekir. İmam’ın bizzat kendisi itikadi meselelerde mütevatir olmayan hadisleri delil olarak kullanıyor.)

Bununla, çok ustaca bir manevra ile Matüridîlik, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laikliğe göre din hizmeti verme heveslisi birtakım “din görevlileri”nin AB normlarına ya da resmî ideolojiye ve Kemalizm’e göre hadîsleri ayıklama “operasyonu”na alet edilmek istenmiyorsa, ne yapılmak isteniyor?

Mütevatir hadîsler toplamda kaç tanedir?

Diyanet’teki bazı “görevliler” kendilerine verilen lanetli görevi ifa edecek, Haçlı AB’nin ya da Kemalist/Atatürkçü taifenin hoşuna gitmeyen hadîsleri kaldırıp atacaklar, reddedecekler, biz de, Matüridî olduğumuz için onlarla “nizalaşmayacak, mücadele etmeyecek”mişiz.

*

Adamlar tezgâhı iyi kurmuşlar.. Bir yandan Diyanet’te birilerini görevlendiriyor, diğer yandan da ağzı laf yapan başka birilerine “Nasıl Matüridî olunacağını” (ve böylece hadîsler gözardı edilerek dinde reform yapılmasına neden lakayt kalınması gerektiğini) olağanüstü bir suret-i haktan gelme “düzen”bazlığıyla anlattırıyorlar.

Bir tarafa “Yürüyün! Söyletmen vurun!” diyorlar, diğer tarafa da, “Sen Matüridîsin kardeş, sakın elini kaldırıp da karşılık verme, diğer yanağını çevir, bir tokat da ona aşketsin!” diye akıl veriyorlar.

*

Yazarın, konuyla ilgili ikinci yazısında, “Matüridî zihin” bağlamında şunu söylediği görülüyor:

“ ‘Açık ilişki’ ise bir başka ilkeyle, yani ‘liyakat’ ilkesiyle gelişir. Bir işi yapanın kim olduğuyla değil, işi yapma biçimiyle ilgilenmek. İşin sırrı buradadır. Böyle olunca çeviri ofisinin başına bir Yahudi’yi, hazine yönetiminin başına bir Hıristiyan’ı, tıp okulunun başına bir Nasturi’yi, yaptıracağı camiin mimarbaşılığına bir Ermeni’yi getirmekte hiçbir beis görmez. Zira bilir ki ‘eylerken’ asıl mesele eyleyenin kim olduğu değil, nasıl eylediğidir.”

Böylece Matüridî zihin, “pratik”te “laik kozmopolit zihin” olarak arz-ı endam ediyor.

Ortada bir tek müslüman yok..

*

Aslında İmam Matüridî bu tür “liyakat” meselelerine falan özel olarak girmemiştir. Belki tefsirinde değinmiş olabilir.

Yazarın kendi saçmasapan “liyakat” teorisini tutup Matüridîliğe yamaması sadece gereksiz bir köylü kurnazlığı değil, aynı zamanda “bilgi” meselesine ilişkin ahlâkî bir arıza kabul edilebilir.

“Bir işi yapanın kim olduğuyla değil, işi yapma biçimiyle ilgilenmek.” Yazara göre, “işin sırrı” buradaymış.

Gerçekten de, işin sırrı burada..

Yani Matüridîliğin istismarı işinin sırrı bundan ibaret..

Bir işi yapanın kim olduğu neden önemsiz olsun ki?..

Ayet-i kerîmede Sizden olan ulu’l-emre itaat edin” buyuruluyor.

İşte burada, yönetenin “kim” olduğu meselesi öne çıkıyor.

Yönetici öncelikle “bizden” olacak..

Liyakat meselesi ondan sonraki konu..

*

İmam Matüridî değil fakat “siyasetname” türü kitaplar kaleme alan ulema bu liyakat meselesini ele almış bulunmaktadır.

Mesela İbn TeymiyyeSiyasetname‘sinde liyakatin iki boyutunun bulunduğunu söyler: Ehliyet (işinin ehli olma) ve emanet (emin/güvenilir olma, dürüstlük).

Aynı hususu İbn Haldun da Mukaddime‘de dile getirmektedir.

Bu iki isme göre de, hem güvenilir hem de işinin ehli insanları bulup çalıştırmak kolay değildir. Ancak, işinin ehli insanlardan güvenilir olanlar bulunamadığında, güvenilir olmasa da ehil olanı çalıştırmak, fakat çok iyi denetleyip kontrol etmek gerekir.

Ehliyetsiz kişiler, salt güvenilir (ya da sadakat gösteren) insanlar oldukları için istihdam edilmemelidir.

Benzer şekilde Bediüzzaman da maharet (ehliyet) ve salahat (emanet, güvenilirlik) kavramlarını kullanmakta, tercih noktasında kalındığında mahir insanların salih insanlara tercih edilebileceklerini söylemektedir. Mesela, onun verdiği örnekle konuşmak gerekirse, saatinizi tamir ettirmek istediğinizde, bu işin tecrübeli ustasını, güvenilir fakat iş bilmez, acemi elemana tercih etmek gerekir.

Batılılar da aynı şeyleri söylemektedirler. Mesela, “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” kitabıyla tanınan Stephen Covey, “Önemli İşlere Öncelik” (ehemmi mühimme tercih) adlı kitabında, çalıştırılacak insanda iki hasletin aranması gerektiğini söylüyor: Teknik yeterlilik (ehliyet, maharet) ve kişisel bütünlük (dürüstlük, salahat, emanet).

Yazarın abra kadabra ve el çabukluğu ile İmam Matüridî’ye getirip yamadığı “Matüridî zihin”e (ya da kendisini Matüridî gösteren kafasızlığa) göre ise, liyakat, sadece işi iyi yapabilmeden ibarettir.

İşi yapanın kim olduğu, nasıl bir karaktere sahip bulunduğu hiç önemli değil.

*

Hz. Ömer, bir valisinin gayrimüslim birini muhasebe işinde kullandığını öğrendiğinde, “Onu ölmüş kabul et, o durumda ne yapacaksan onu yap” şeklinde bir emir vermiştir.

Ancak, bu Matüridî zihin edebiyatçıları ashab-ı güzînden söz etmekten hoşlanmazlar. Onlara illa da Selçuklu ya da Osmanlı‘dan bahsetmek gerekir.

Osman Gazi rh. a., Orhan Gazi‘ye nasihatlerinde şöyle demektedir:

Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!.. Zira Yaratan’dan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişan’ın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer’-i şerîfin (şerefli Şeriat’in) dışına çıkmazdı.

 *

Yazar, konuyla ilgili ikinci yazısına şöyle başlamış durumda:

Geçtiğimiz Cumartesi günkü yazımda Maturidi zihin hakkında yazmaya çabalamıştım. Yani dünyaya Selçuklu ve Osmanlı başta olmak üzere pek çok önemli siyasi ve kültürel ada armağan eden düşünsel gelenekten bahis açmıştım.”

Evet, yazar, utanmadan bunları yazabilmiş..

Kafalarından birşeyler uyduruyor, sonra da uydurdukları masalları, eşi bulunmaz inciler gibi ortaya döküyorlar..

İmam Matüridî’ye, onun söylemediği şeyleri izafe ediyorlar..

Osmanlı’ya, onun savunmadığı, onun ilkelerine taban tabana zıt bir anlayışı yamıyorlar.

Hakkı iptal etmek için, çok sinsice hareket ediyor, hakkı batıla karıştırıyor, daha sonra da bu karışımdan batıl olan kısımları öne çıkarıyorlar.

Osman Gazi şayet bu “Matüridî zihin” etiketi altında “yutturulmaya” çalışılan beyinsizliğe göre hareket etseydi, Söğüt’ü bile alamazdı.

Ne yazık ki bugün, korkunç, iğrenç, en ahlâksızca bir “din istismarı” ile karşı karşıyayız..

Bu din istismarı, geri plandaki dinsizlik/laikçilik tarafından planlanıp programlanıyor ve ağzı laf yapan birtakım kullanışlı kişiler eliyle tedavüle konuluyor.


ALTAY CEM'İN FEDAİLERİNİN APTAL OLAN VE OLMAYANLARI

 








AK Parti milletvekili bir Yeni Şafak gazetesi yazarı bayan, köşesinde şunu yazmıştı:

“Demirel’in hikayesi ise şöyle: Süleyman Demirel’in onuruna Bakü’de görkemli bir yemek veren Haydar Aliyev, ne kadar övgüye değer söz varsa hepsini söyler. Bu övgü dolu sözlerinin içinde Azeri dilinde “başarılı, yetenekli” anlamına gelen “pezevenk” sözcüğünü çok sık vurgular: “Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı siyasi pezevenği gardaşımın ve heyetinin onuruna…” diye devam eden konuşmadan sonra sıra Demirel’e geldiğinde kendine münhasır espri yeteneğiyle Haydar Aliyev’e dönerek “Sen de az pezevenk değilsin.” der.”

(https://aysebohurler.me/elestiri-mi-ad-hominem-mi/)

Altay Cem Meriç adlı tuhaf ve karmaşık “atom karınca”nın 2026'nın Ocak ayı sonlarında X hesabında yazdığı şu satırlar bana bu anekdotu hatırlatmıştı.

Şöyle diyordu:

"Şimdi size sosyal medyanın diline dair önemli şeyler anlatacağım. …

Dikkatli dinleyin ; 1-Garip görüşlü insanlar.

İnsanların fikirlerinde entelektüel tutarsızlık olabilir. Herkes birbirini böyle olmakla zaten itham eder.

Fakat oldukça saçma bir görüş, toplumda karşılığı yoksa burada dikkat edilesi bir şey vardır. Mesela adamın hem İran hem İşid savunması gibi. Ya da İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım demek gibi.

Bu farkedilemez bir tutarsızlık değildir. Gerçek toplumda görünmez ya da çok nadir görünür ve genellikle düşük zeka seviyesi ile ilgilidir.

Eğer bu düzgün diksiyonlu, konuşma kabiliyeti olan birisinden sadır oluyorsa, çok kişiye ulaşıyorsa, bunun etki elemanı olma ihtimali saçmalama ihtimalinden daha fazladır."

*

“Etki elemanı” (doğrusu “etki ajanı”) bir istihbarat terimi.. “Nüfuz ajanı” ve “tesir ajanı” da deniliyor.

Bu tür ajanlar belirli fikirleri empoze etmek için çalışırlar.. Bilgi toplamak, provokasyon ya da ajitasyon yapmak, birileri aleyhine komplo kurmak gibi bir dertleri olmaz.. Kamuoyu oluşturmak ve belirli fikirleri yaymak için uğraşırlar.

İstihbarat örgütleri fikir üretebilen ve ağzı laf yapabilen insanları bunun için istihdam ederler. O yüzden edebiyatçılar (roman, hikaye ve senaryo yazarları, şairler), gazeteciler, akademisyenler, televizyoncular sinemacılar ve tiyatrocular, sosyal medya “fenomen”leri (ve hatta müzisyenler) bu doğrultuda kullanılırlar. Onların kulağına belirli fikirler üflenir ve bunları köpürtmeleri istenir.

Bu “etki ajanları”nı tanımanın bir yolu şudur: Vird-i zebanı ve ezberleri benzer olan, aynı orkestra şefinin çubuğunun hareketlerine göre çalıp oynayan ve aynı şarkı sözlerini koro halinde terennüm eden kalabalıkların, o etki ajanlarının etrafında halelendiğini görürsünüz.

Mesela etki ajanı edebiyatçıysa, aynı yerden talimat alan işbirlikçi başka edebiyatçılar onu “şişirirler”, yazdığı saçma sapan zırvalar bile işbirlikçi yayınevleri tarafından basılır. Ve de işbirlikçi birtakım kurum ve kuruluşlar bu zırvaları “ödül”e layık görürler. İşbirlikçi akademisyenler onlar hakkında öğrencilerine ödev ve tez yazdırır.

Bu topraklar kifayetsiz muhteris şişirme şair ve balon yazarımsılar bakımından hayli zengindir.

*

Garip görüşlü” olmaya gelelim..

Hem İrancı hem de IŞİD’çi (İrancı IŞİD'li ya da IŞİD'ci İrancı) olmak gerçekten de “garip görüşlülüğe” karşılık gelir. Fakat böyle birine şahsen şimdiye kadar rastlamadım.

Altay Cem rastladıysa isim versin, karnından konuşmasın.. İnsanlara ima ile saldırma, mert ol, isim ver!

“İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım” diyen var mı, bunu da bilmiyorum.

Ancak bu ifade, Altay Cem’in, böyle konuşan kişileri müslüman saymadığını gösteriyor. Demek ki tekfircilikten az da olsa nasibi var. 

Hem böyle düşünüp hem de "sınırsız ve sorumsuz tekfir karşıtlığı" yapması “garip görüşlülük” olarak değerlendirilebilir mi, düşünmeye değer.

*

Altay Cem’in yerinde bir başkası olsa “garip görüşlülük” için daha iyi örnekler verebilirdi.

Mesela Devlet Bahçeli’nin “Yavuz Sultan Selim bizim için ne kadar vazgeçilmez ise Şah İsmail’in de o kadar önemli olduğunu ve bu iki hükümdarımızın zihinlerde ve gönüllerde barıştırılması gerektiğini açık yüreklilikle temenni ediyorum” demesine dikkat çekebilirdi. (https://www.egepostasi.com/haber/Bahceli-Yavuz-ile-Sah-Ismail-zihinlerde-ve-gonullerde-baristirilmali/34821)

Hem Osmanlıcı, hem Safevîci..

Hem devletçi, hem devvletini yıkmaya çalışandan yana..

Bunu 2013 yılında söylemiş, fakat ara sıra tekrarlıyor. 

Bir başka “garip görüşlülük” örneği, birilerinin “Ben hem Sünnî, hem Alevîyim” demesi.

"Hem laikliği (siyasal dinsizliği) benimsiyorum, 'Allah'ın indirdikleri ile hükmedilmesine' karşıyım, hem de elhamdülillah müslümanım" diyenleri de buna ekleyebiliriz. 

Tabiî "Şeriat'e karşıyım, ama müslümanım" diyenleri de..

Liste uzatılabilir.. "Kindarım ama kinci değilim" makamından "Dinci değilim fakat dindarım" diyen geri zekâlılar (veya uyanık "saha elemanları") da var.

"Savaş- değilim ama savaşıyorum" dercesine "İslam- (İslam taraftarı) değilim ama müslümanım" diyen iflah olmaz angutlara da rastlanıyor. 

Altay Cem biraz da bunlarla uğraşsa diyeceğim ama, yapmaz. 

Sözde ateistlerle uğraşıyor, fakat bu ülkede ateistliğin kaynağı olan "Kemalizm garip görüşlülüğü"yle bir kavgası yok.

Sözde sivrisineklerle uğraşıyor, fakat bataklığın mahcup dostuymuş gibi bir görüntü veriyor.

Hatta, bazı sözlerine bakılırsa, bataklığı kurutmaya çalışanlarla uğraşıyor, onları itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

*

"Garip görüşlülük" için daha açık bir örnek, Haydar Baş belası gibi tiplerin hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bağlılıktan söz etmeleri hem Atatürkistlik/Kemalistlik yapmaları..

İsmet Özel’in mücahid müslümanlığı “Türklük” olarak adlandırması, böylece mücahidliği bir ırkın tapulu malı haline getirmesi bir başka “garip görüşlülük”.

Meseleye Altay Cem’in dürbünü (ya da belki mikroskobu) ile bakarsak, bütün bunlarda bir “etki ajanlığı” (ya da "etki ajanlığı"ndan beslenen aptallık, bönlük, kafasızlık) görmemiz gerekiyor.

Ancak bu “etki ajanlığı”, görünüşe göre yerli-milli bir etki ajanlığı..

Meseleye coğrafî değil de tarihî derinlik içinde bakılırsa görülecek olan şudur: Bu yerli-milli etki ajanlığının gerisinde dış kaynaklı etki ajanlığı var.

Batılılar bu ülkeye ırkçılığı ihraç ve ilkah ettiler.

Protestanlığın “yerli-milli Hristiyanlık” projesinin bir benzerinin Türkiye’de “Türk Müslümanlığı/İslamı” olarak üretilmesini sağlamaya çalıştılar.

Başarılı da oldular.

*

Altay Cem devam ediyor:

"2-Garip bağlantılar.

Örneğin İrancılıkta bayrak haline gelmiş birisi, işidcilikte bayrak haline gelmiş birini koruyacak aksiyonlar alıyorsa bu da muhtemelen saha faaliyetidir.

Mesela vatan düşmanı olduğunu söyleyen ile güya Türkçü olduğunu söyleyen arasındaki uyum gibi.

Zira doğal olan bunların birbirine düşman olması ve birinin başına bela geldiğinde en azından susmasıdır.

Hızla birlikte aksiyon alan ve birbirine düşman olması beklenen gruplar muhtemelen beraber çalışıyordur. Bu diğer ihtimallerden çok daha güçlüdür."

Altay Cem’in kullandığı “saha faaliyeti” ifadesi de bir istihbarat terimi.. Ajanların çoğu “saha”da faaliyet gösterirler. Ajanlık esas itibariyle bir saha işidir. Merkezdekiler analiz ve yönlendirme işiyle uğraşırlar.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Kemalist diktatörlüğün kuruluş sürecine Altay Cem'in şablonu ışığında bakmak faydalı olur. Selanikli Mustafa Atatürk sözde vatanı yedi düvelden kurtarmıştı, fakat cumhuriyetin ilanının ardından İngiltere Kralı Edward ile Yunanistan Başbakanı Venizelos’u vatanda âlâ-yı vâlâ ile ağırladı. 

Garip bağlantılar kulesi inşa etti.

Gariban Osmanlı Padişahı’nın ise sırtına tekmeyi indirdi.. 

Halbuki istese müzelik bir eşya gibi Dolmabahçe'de "etkisiz ve yetkisiz" tutabilirdi. O zaman, asil insanlara yakışır şekilde hareket etmiş, kalleşlik yapmamış olurdu. Fakat asalet herkesin taşımaya katlanabileceği bir yük değildir.. Bazısını padişah yaparsan önce babasını asar.. 

(Timur'un unvanı "Emir"di, devlet başkanı değildi, ona "Emir Timur" deniliyordu. Devlet başkanı  "han" unvanını taşıyan, Cengiz soyundan gelme biriydi. Şimdi onun adını bile bilmiyoruz, hatta bir "han"ın bulunduğundan bile haberimiz yok, Timur İmparatorluğu'ndan söz ediyoruz. Timur koca bir imparatorluk inşa etti, fakat "han"ı satmadı.)

Evet, sözde İslam’ı savunmak için verilen milli mücadele, İslam’ın yok edilmesi projesinin atlama taşı haline getirildi. Memlekete laiklik (siyasal dinsizlik) ve İngiliz ilke ve inkılapları hakim oldu.

Sebebi şuydu: Milli mücadele gerçekte milli değildi, İngiliz’in “saha faaliyeti”ydi. 

Altay Cem bu konuda görüş beyan etmek zorunda değil elbette, ama bu konularda risk alarak ve bedel ödeyerek milleti aydınlatmış olan Kadir Mısıroğlu'nu itibarsızlaştırmaya kalkışmış olması, bir "saha faaliyeti" olarak yorumlanmaya elverişlidir.

*

Bitmedi.. Altay Cem son olarak şunları söylüyor:

"3-Sosyal medyada överek desteklemek amatörcedir. Genellikle desteklemek istediğinin düşmanını yıpratırsın.

Mesela açıktan Pkk övmez adam, ama Pkk düşmanlarını ısrarla yıpratır.

Mesela İsrail destekleme biçimi Hamas’ı terörize etmeye çalışmaktır.

Üstteki kriterlerle uyumlu ise destekleyici bir işarettir.

Bunlar bazen aptallıkla da yapılabilir. Ama kafanızda her zaman “aptallık mı daha yüksek ihtimal yoksa saha faaliyeti mi ?” sorusu olmalı.

Bunca tutarsızlığı çok da aptal olmadığını bildiğiniz kişi yapıyorsa ikinci ihtimal güçlenir.

Sorun sevmediğiniz görüşte olanlardan ziyade bunlardır. Mesela hard bir komunistin nerede ne diyeceği, hangi meselede hangi tavrı alacağı üç aşağı beş yukarı bellidir.

Saha elemanı ise her renge girer. Her renkten adamla birlikte görünmeyi sever.

Görüşü olanla beğenmesen de fikir konuşulur. Zira bir sabitesi vardır. Saha faaliyetine ise fikri karşılık boş iştir. Bunlar sadece itham edilirler."

Altay Cem’in bu sözlerinin tamamının altına imzamı atarım. Söyledikleri doğru.

Ancak, kendisinin kimi konulardaki tavırları da bu söyledikleri ışığında mercek altına alınabilir..

Alınmalıdır.

Mesela, Selanikli Mustafa Atatürk’ü (bildiğim kadarıyla) övmedi, fakat onun düşmanı olan Kadir Mısıroğlu’nu yıpratıcı ifadeler kullandı.

Bakın ne diyor: "Sosyal medyada överek desteklemek amatörcedir. Genellikle desteklemek istediğinin düşmanını yıpratırsın."

Türkçesi: Selanikli Mustafa Atatürk'ü sosyal medyada överek desteklemek amatörcedir. Profesyonelsen Kadir Mısıroğlu'nu yıpratacak ve onun çalışmalarından ilham alanları aşağılayacaksın.

Amatörlük-profesyonellik ile destekleme ve yıpratma arasında kurduğu ilişki önemli.. İstihbarat teşkilatları için çalışan "saha elemanları" bu işlerin amatörü olmaktan uzaktır. Onlar, profesyoneldir.

Sorun şurada ki, bu profesyoneller, desteklemek istedikleri kesimler ya da kişiler hesabına birilerini yıpratmaya çalıştıklarında “fikrî karşılık” vermezler. Yani yıpratma faaliyeti, fikir eksenli olmaz.

Makyavelizm destanı yazar, her türlü ahlâksızlığı yaparlar.. Alçakça ve şerefsizce ithamlarda (suçlamalarda) bulunurlar. İftira atmayı kendilerine helal görürler.

Ve bunu "ekip" halinde yaparlar. Kimisi iyi adam, kimisi kötü adam rolü üstlenir. Öldürücü darbeyi vurmak üzere görevlendirdikleri kişiler ağızlarını bozmaz, efendi adam rolü oynarlar, fakat ekipteki "kötü adamlar" her türlü küfrü yaparak muhatabın dengesini ve düzenini bozarlar.

Mesela çalıştığınız kurumdaki insanlara sizin için “Bu adam, ilaçlarını kullanmadığı zaman saldırganlaşabilen bir paranoid şizofrendir” diye e-mail gönderebilirler. 

İnsanlar sizi kazara aspirin içerken bile görseler “İlacını alıyor, aman alsın, almazsa başımız belaya girebilir” diye düşünürler. 

Sizin efendiliğiniz ve sükunetiniz karakterinizin ve kişiliğinizin değil, ilaçların ve tıbbın sevap hanesine yazılır. 

Daha kötüsü, haklı olduğunuz bir konuda kendinizi yüksek sesle savunmanız bile, hakkınızda uydurulan hikâyenin doğrulanması anlamına gelir, öyle yorumlanır.

Evet, profesyonellik bu topraklarda böylesi bir şerefsizlik ve adiliğe karşılık geliyor.. Hem de yerli-milli, yerli malı şerefsizliğe..

Ancak, çok daha adice ve şerefsizce şeyler de yapıyorlar..

Yazmaya gerek yok.. Onlar kendilerini biliyorlar.

*

Evet, kritik konulardaki "duruş" hatalarını "aptal" olmayan biri yapıyorsa, bunu, Altay Cem'in profesyonel reçetesi çerçevesinde "saha faaliyeti" olarak değerlendirmek gerekir.

Sözü gerçekten aydınlatıcı: "Bunlar bazen aptallıkla da yapılabilir. Ama kafanızda her zaman 'aptallık mı daha yüksek ihtimal yoksa saha faaliyeti mi?' sorusu olmalı."

Altay Cem'in Kadir Mısıroğlu ile Selanikli Mustafa Atatürk'e karşı olan tutumuna bu açıdan bakmakta yarar var.

Onun, aptal olarak nitelendirilmeyi kabul edeceğini zannetmiyorum.

Hakkı da var, aptal biri değil. Çok uyanık. Milleti suya götürüp susuz getirecek evsafta dinamik ve zeki bir genç. Dinamit gibi.

Şu sözünü de beğendim: "Görüşü olanla beğenmesen de fikir konuşulur. Zira bir sabitesi vardır. Saha faaliyetine ise fikri karşılık boş iştir. Bunlar sadece itham edilirler."

Baş tarafına "samimi" kelimesi eklenmek kaydıyla vecize olarak hatırlanmayı hak edecek kalibrede bir söz: "Samimi görüşü olanla... Saha faaliyetine ise fikrî karşılık boştur, bunlar sadece itham edilirler."

Nasıl "itham" edilmeleri gerektiği konusunun şerhini, ACM'ci ekibin trol ordusunun (aptal olanı ve olmayanıyla) elebaşlarına bırakıyorum. 


ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 2

  MATÜRİDÎ’SİZ UYDURUK KEMALİST MATÜRÎDİYYE PROJESİ   Sözde Ehl-i Sünnetçilik yaparak Ehl-i Sünnet itikadını “içeriden” yıkmaya çalışanl...