ANADOLU AJANSI'NIN BİR "28 ŞUBAT" HABERİ: ATATÜRKÇÜ-VATANSEVER (VATANIN NİMETLERİNİ SEVER) SUİKAST, KUMPAS, KARI-KIZ TUZAĞI... SATILMIŞ ATATÜRKÇÜLÜĞÜN MİLLETLE BİTMEYEN AHLÂKSIZ SAVAŞI





Türklüğü "Ne mutlu ki Türküm" demekten ibaret olan İslam düşmanı kanı karışıklara Türk diyor. Sanki Türk, İslamcı olamaz. TSK bu (yahudi güdümlü) Türk'e yabancı hain Türkçülük ve Atatürkçülükten kurtulmadıkça millete rahat yok.. Dikkat edin, 28 Şubatçı bu hain zihniyet TSK'da hâlâ belli ölçüde etkili.













Eski Sultanbeyli Belediye Başkanı Koçak: Atatürk heykelini yakmasınlar diye nöbet tuttuk

Eski Sultanbeyli Belediye Başkanı Koçak, 28 Şubat döneminde Sultanbeyli'de yapılan Atatürk Heykeli hakkında, "Zabıtaya sekizer saat arayla 24 saat nöbet tutturduk. 15 gün içinde yakamayınca, fiberi götürüp tuncunu getirdiler." dedi.
Hasan Hüseyin Kulaoğlu
27 Şubat 2020Güncelleme: 27 Şubat 2020

İstanbul

28 Şubat döneminde Sultanbeyli'ye yapılan Atatürk heykeliyle gündeme gelen eski Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak, "Biz 'Bu heykel fiberdir. Bu gece yakacaklar ve benim üzerime atacaklar. Biz de burada 24 saat nöbet tutuyoruz.' dedik ve zabıtaya sekizer saat arayla 24 saat nöbet tutturduk. 15 gün içinde yakamayınca, fiberi götürüp tuncunu getirdiler." dedi.

"Postmodern darbe" olarak adlandırılan 28 Şubat 1997'deki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının üzerinden 23 yıl geçti. Darbeye giden süreçte toplumun yaşam biçimi ve inançlarını yaşayış tarzı üzerinden oluşturulan yoğun baskı, o dönemin tanıkları ve bu baskıyı birebir yaşayanların hafızalarında tazeliğini koruyor.


28 Şubat döneminde Refah Partisi'nden Sultanbeyli Belediye Başkanı olan Ali Nabi Koçak, darbeye giden süreç ve sonrasında yaşadığı tanıklıkları AA muhabirine anlattı.

Koçak, 1994 yılındaki seçimlerde Refah Partisi'nden Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul'dan, Melih Gökçek'in Ankara'dan seçimi kazandığını hatırlattı.

Bunların haricinde Türkiye'deki birçok il ve ilçe belediyelerini de Refah Partisi'nin kazandığını ifade eden Koçak, ordunun o zaman darbe yapacağını ama dönemin Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın, "Milli Görüş iktidar olacaktır, ya kanlı ya kansız." sözünü söylemesi üzerine ordunun darbeden vazgeçtiğini kaydetti.

Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi tarafından oluşturulan Refah-Yol Hükümeti'nden vatandaşın memnun olduğunu, o dönemde maaşlara yüzde 100, 300 zam yapıldığını, fakirin fukaranın elinin para gördüğünü ve hükümetin Cumhuriyet tarihinde ilk defa denk bütçe çıkardığını belirten Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Denk bütçe çıkınca dış devletler 'Eyvah Türkiye şaha kalktı. Osmanlı şaha kalktı.' diye talimatlar veriyor ve nihayet mason localarının talimatıyla ihtilal başlatılıyor. Ne yazık ki vatansever olduğunu iddia eden insanların, başka vatanda olanların emirlerine riayet etmeleri hakikaten üzücüdür. Bunun vatanseverlikle izahı nasıl mümkün olabilir? İşçi, memur, emekli Erbakan döneminde aldığı ikramiyeleri, aldığı zamları unutamıyor. Vatansever bir insan, ihtilal yapmaz. Gücün varsa seçimde aday olursun, sen daha iyi yapacağını söylersin, vatandaş seni seçer. İhtilal bir zorbalıktır, eşkıyalıktır, maalesef eşkıyalar bu yoldan para kazanıyor."

28 Şubat döneminde Sultanbeyli'de ne kadar Kur'an kursu varsa kapatıldığını, Adil Düzen Mahallesi'nin isminin çağrışım yaptığı için Adil Mahallesi olarak değiştirildiğini, Mücahitler Camisi'nin isminin değiştirilmesi için uğraşıldığını anlatan Koçak, kendi okulu olan Bahtiyar Koleji'ne askerlerin geldiğini ve okulda başörtülü öğretmen ve öğrenci var mı diye teftişler yaptıklarını söyledi.

Koçak, "28 Şubat, Türkiye'nin kalkınmaması için, fakir fukaranın maaşları artırıldığı için, denk bütçe çıktığı için vatan hainlerinin bu memleketi, Türkiye'yi başkalarına muhtaç etmek amacıyla yaptığı bir ihtilal hareketidir. Bu dünyada cezasını görmeseler, kıyamette görecekler. Erbakan gibi bir lidere bu ihanetin yapılması hainliktir, kansızlıktır." değerlendirmesinde bulundu.

Her darbede belli grupların zengin olduğuna dikkati çeken Koçak, 28 Şubat'ta bankaların içinin boşaltıldığını, Merkez Bankasının garantör banka olduğu için milletin vergileriyle bankaların borcunu ödediğini söyledi. 1980 darbesinde hazineden 274 ton altın çalındığını kaydeden Koçak, "Darbeler hırsızların işine yarıyor." dedi.

28 Şubat'ta imam hatip okullarının kapatıldığını, başörtüsü meselesinin gündeme getirildiğini, çocukların hafızlık eğitimi alamadığını anlatan Koçak, darbecilerin hem Türkiye hem de din düşmanlığı yaptığını dile getirdi.

"Süreç bir sene önce Sultanbeyli'de başlatıldı"

28 Şubat döneminde Pendik'te 200 dönümlük ormanlık alandaki ağaçların kesildiğini ve arsanın parsellenip satılacağı bilgisinin kendisine orman şefi tarafından iletildiğini, bu durumun önüne geçmek için ormanlık alanı mezarlık olarak belediye tarafından aldıklarını anlatan Koçak, bu olaydan sonra Sultanbeyli'nin hedefe konulduğunu vurguladı.

Darbe sürecinin bir sene önce Sultanbeyli'de başlatıldığını, Maltepe'deki 2. Zırhlı Tugay Komutanı Adnan Tanrıverdi ile iyi bir şekilde anlaştıklarını, Tanrıverdi'nin görevinin bitmesine daha bir sene varken Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu'nun kasıtlı olarak 2. Zırhlı Tugay Komutanı yapıldığını vurgulayan Koçak, komutanlığın Maltepe'de olmasına rağmen Silahçıoğlu'nun bütün resmi bayramlarda Sultanbeyli'ye geldiğini, halkın dini duygularını tahrik edici bir konuşma metnini İlçe Milli Eğitim Müdürüne okuttuğunu anlattı.

Askerlerin gerçek mermilerle nöbet tuttuğunu ve herhangi bir sorun olması durumunda ortalığın karışmasının hedeflendiğini kaydeden Koçak, konuşma metniyle ilgili hem adliyeye hem de askeri mahkemeye suç duyurusunda bulunduğunu ama bir sonuç alamadığını ifade etti.

"Atatürk heykelini yakmasınlar diye nöbet tuttuk"

Sultanbeyli'de yaptırılan Atatürk heykeli ile ilgili de konuşan Koçak, şunları anlattı:

"(Doğu Silahçıoğlu) Olmayacak bir yere heykel dikti ki kendi gönderdiği albay, yarbay ve yüzbaşıdan oluşan bir heyet, kaymakamın başkanlığında bizden de imar müdürü, 'Heykel buraya dikilsin.' diye karar veriyor. O geliyor, başka bir yere, dört yol kavşağını kapatan bir yere (heykel) dikiyor. Müdahale etmedik biz, kaymakam müdahale etmiş, 'Sana fikir sormadık.' demişler.

O gün basın açıklaması yaptım. 'Bu heykel fiberdir. Bu gece yakacaklar ve benim üzerime atacaklar. Biz de burada 24 saat nöbet tutuyoruz.' dedik ve zabıtaya sekizer saat arayla 24 saat nöbet tutturduk. 15 gün içinde yakamayınca, fiberi götürüp tuncunu getirdiler. Bu mudur iyi niyet? Sadece Atatürk istismarcılığından ibaret. Gece kendileri gelip yakacaklardı, bizim üzerimize atacaklardı. Bunu yapamadılar, ondan sonra Sincan'daki Kudüs gecesi bahane edilerek ihtilal yapılmış oldu. O zaman Kudüs gecesine karşı çıkanlar şimdi de Kudüs gecesi kutluyor. Bu, milletin oyunu alabilmek, milleti kandırabilmek için bir manevradan başka bir şey değil."

Fadime Şahin olayı

Kardeşlerinin halı, mobilya işi yaptığını ve Fadime Şahin'in eniştesinin kardeşlerinin ortağı olduğunu anlatan Koçak, Fadime Şahin okurken ona burs verdiğini, kardeşini işe yerleştirdiğini, babasına da bir tezgah kurdurup çeşitli ürünler sattırdığını ve böylelikle fakir bir aileye yardımcı olduklarını kaydetti.

Ali Kalkancı olayından önce Fadime Şahin'in kendisini ziyaret ettiğine değinen Koçak, şunları kaydetti:

"Fadime Şahin bana geldi, 'Seninle baş başa görüşmek istiyorum.' dedi, ben kabul etmedim. 'Sen bir genç kızsın ben bir erkeğim. Seninle benim baş başa görüşmem İslam'a uygun değildir, caiz değildir. Bak bu benim kardeşim, bu da özel kalem müdürüm. İkisinden birisi yanımda olsun, konuş.' dedim. Kabul etmeyince kovdum gitti. Demek ki tek başıma görüşseydim bana bir şeyler bulaştıracaklardı, görüşmedim. Fadime Şahin olayını da bize mal etmek için çıkardılar ama mal edemediler."

Koçak, 28 Şubat döneminde Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz ile Refah-Yol Hükümeti'ni düşürebilmek için zemin hazırlandığını belirtti.

Suikast girişimleri

Kendisine birçok suikast girişiminde bulunulduğunu söyleyen Koçak, bir gece yarısı evinin camlarının taşlarla kırıldığını, evin içerisinden dışarıya ateş etmesi sonucunda kendisini öldürmek isteyenlerin kaçtığını ve bu şekilde öldürülmekten kurtulduğunu söyledi.

Bir gün otomobiliyle yolculuk yaparken aracının sallandığını ve tamirciye gittiklerini kaydeden Koçak, aracının sağ ön ile sol arka tekerlerinin bijonlarının gevşetildiğini belirtti.

... Mehmetçik Vakfı'nın akaryakıt istasyonundan ters yönde çıkış yapan bir kamyonun, şoför tarafından üzerlerine doğru sürüldüğünü anlatan Koçak, sözlerine şöyle devam etti:

"Kamyonun ne önünden ne arkasından geçme imkanımız var, şoföre 'Fren yap.' dedim 'Fırlatır.' dedi, 'Bariyerlere vur, kamyonun altına girmeyelim.' bari dedim, bariyerlere vurduk, bariyerler bizi kurtarmadı, benzinliğin tabelasına çakıldık. Yanımdaki arkadaş, şoförün babası vefat etti, kardeşim önde oturuyordu ayakları kesildi, ben yaralı kurtuldum. Kafamda 22 dikiş var. Kafamın derisi kulağıma gelmişti. Hastanede sivil polis gelip dedi ki 'Bu senin için yapılan bir suikasttı, faili meçhule soktular, dosyanı kaldırdılar. Hastanede de fazla durma, burada da seni rahat bırakmayacaklar.' Ben de hastaneden erken ayrıldım."

Dönemin İzmit Bölge Komutanının Veli Küçük olduğunu hatırlatan Koçak, akaryakıt istasyonunda güvenlik kamerası olmadığını, oradaki trafik polisinin kamyonun yakalanması için anons yapmadığını ve kendilerini sıkıştıran kamyonun bugüne kadar hala bulunamadığını vurguladı.

Gezi Parkı olayı ve 15 Temmuz

Gezi Parkı olaylarının bir darbe girişimi olduğunu ve bu darbe girişimine en çok desteği de FETÖ'nün verdiğini anlatan Koçak, şunları kaydetti:

"Gezi Parkı'na gelen insanlara kim para veriyordu, kim yemek veriyordu. Bunu sormak lazım. Otelde kim yatıyordu? Hangi otelde yatırıyorlardı, paralarını kim ödüyordu? Onu büyüteceklerdi, darbe yapacaklardı. Hedef oydu. 'Yok ağaçlar kesiliyor.' 10 tane ağaç kesildiyse bin tane ağaç diker devlet. Şu anda o kadar ağaç dikildi, niye onun memnuniyetinden bahsedilmiyor? Hiç kıpırdayan yok. Ağaç bir bahaneydi. O bir ihtilal provasıydı. ..."


( https://www.aa.com.tr/tr/28-subat/eski-sultanbeyli-belediye-baskani-kocak-ataturk-heykelini-yakmasinlar-diye-nobet-tuttuk/1746586)


CÜBBELİ’NİN MİLLETİ KERİZ YERİNE KOYAN ATATÜRKİSTLİĞİ





Soner Yalçın bir yazısında, “Cübbeli” diye bilinen sosyal medya vaizi Ahmet Mahmut Ünlü’nün telefonla kendisini aradığını ve “Atatürk konusunda Odatv’ye röportaj vermek istiyorum!” dediğini dile getirmişti.

Bunun üzerine Barış Pehlivan, Cübbeli’nin evine gidip röportaj yapmış. Ve Cübbeli bir yığın laf arasında şunları da söylemiş:

–“ Hocamız Mahmut Efendi’nin hocası Hacı Aşıkkutlu Efendi’ye izin beraatı (belgesi) var Atatürk’ün… Gitmiş Ankara’ya, Atatürk onunla görüşmüş, demiş ki; ‘biz neden izin vermeyelim, senin gibi insanların Kur’an okutmasına…’

–“Atatürk anlarsa ki; bu adam hakikaten istismarcı değil, din adamı, Kuran okutacak, vermiş ona izin… Kaç tane böyle benim tanıdığım yer var…

-“Mesela, tefsir yazdırması… Buhari’yi tercüme ettirmesi… Bu millet ne okuduğunu anlasın, demesi… Elmalılı Hamdi Yazır gibi o gün için en ehlisünnet birine yazdırması… Diyanet’i kurması, desteklemesi…

-“Burada namaz kılıyoruz, burada Kur’an okuyoruz, zikir yapıyoruz. Allah, bunda emeği geçen, fedakârlık eden, tüm ecdadımıza rahmet eylesin. Atatürk’e düşmanlık yaparak yıpratmanın kimseye faydası yok…”

(https://www.odatv.com/yazarlar/soner-yalcin/cubbeli-beni-neden-aradi-konu-ataturk-226328)

Bu ifadeleri seçip aktaran, Soner Yalçın.. Aktarmadıklarına gelince.. Mesela Barış Pehlivan’a şunları söylemiş durumda:

“Hilafeti bile kaldırırken çok üsluplu, çok usturuplu mesela. Şimdi o günkü şartları bilmeyen, o gün onun karşılaştığı şeyleri bilmeyen, kâr zarar hesabı yapamaz. O tercihi neye göre yaptı, akıllı olacağız; yani her şey istediği gibi tozpembe miydi dünyada? Yeni kurduğu bir devlet, her şeyi kabul ettirebilecek durumda mıydı… Düyun-u Umumiye’sinden, oradan, buradan, her türlü baskı altında. Kaç sene geçmiş, 100. senesine yaklaşıyoruz. Bakın en ufak bir şeyden nezle oluyoruz, grip oluyoruz. Yani dolayısıyla bugünkü en zor şartlarda bunu yapabilmiş.”

(https://www.odatv.com/guncel/cubbeli-ahmet-odatvye-konustu-vatani-kurtaran-ataturke-nasil-dusman-olacaksin-163302)

Üslup ve usturup meselesinin özünü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” politikası oluşturuyor.

Tabiî bir de Ali Şükrü Bey hadisesi var..

Eleştirileriyle Selanikli Mustafa Atatürk’ün canını sıkmakta olan Ali Şükrü Bey’i öldüren Topal Osman, Atatürk’ün muhafızlarının başıydı.. Onu dostça yaklaşıp yalnız olarak tuzağa çekmiş, adamlarıyla birlikte boğmuştu.

Topal Osman bunu kendiliğinden mi yapmıştı, yoksa, “emir kulu” olması hasebiyle birisinden emir mi almıştı, bu konuda açık bir belge yok. Fakat karîneler ve “hayatın olağan akışı”nın kulağımıza fısıldadığı “hikmet”ler var.

Selim Edes’i hatırlayalım, Engin Civan’a “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!” demişti. Böylesi örtülü cinayetlerin ve siyasî suikastlerin de tutanağı, resmî evrakı olmuyor.

Böylesi bir cinayetin yaşanması durumunda herkesin kendi zihninde (doğru veya yanlış) bir senaryo üreteceği ve kendince dersler çıkaracağı, muhalifliğinin dozajını ona göre ayarlayacağı da aşikâr.

Olayın gizli kalması planlanmıştı, fakat açığa çıktı.. Topal Osman, konuşmasına izin verilmeden infaz edildi. 

*

Ali Şükrü Bey, daha önce İstanbul’da Meclis-i Mebusan’da da görev yapmış saygın bir milletvekili.. Zeki, cesur ve kültürlü, yabancı dil de bilen eski bir asker.. Meclis’teki muhalif grubun en önde gelen ismi..

Topal Osman gibi TBMM’de milletvekili olmayan, çetecilikten (o devrin mafyatik örgütlenmesinden) gelen bir adamın onunla ne derdi olabilirdi ki?!

Fakat, patronu Selanikli Mustafa Atatürk ondan yana dertliydi.. Çünkü dikensiz gül bahçesi olmasını istediği TBMM’de “derin millet”in sesi olma cesareti gösteriyor, inşa etmekte olduğu diktatörlük binasının yapımını yavaşlatıyordu.

Böylesi durumlarda bir kişi öldürülür, ve yüz bin kişi, bir milyon kişi bundan kendince ‘hayatî’ dersler çıkarır.

Selanikli’deki (Cübbeli’nin sözünü ettiği) üslup ve usturup buydu.

Fakat, o üslup ve usturup canavarı, sadece Ali Şükrü Bey’i yemekle yetinmeyecekti.. İştihası korkunçtu.. Kısa bir süre sonra çıkarılan Takrîr-i Sükun Kanunu (Sükunun Yerleştirilmesi Yasası) sadece Ali Şükrü Bey gibi cesur sesleri değil, bir mırıltı, fısıltı, inilti ve vızıltı kabilinden bile olsa muhalefet sergileyen kafaları kesmeye başladı.

Bu gayeye yönelik olarak kurulan İstiklal Mahkemeleri ile icra-yı faaliyete geçen darağaçları, memleketin dilsizler diyarı haline gelmesini sağladı..

Üslup ve usturup..

*

Devam ediyor Cübbeli alamet:

“Bizim hocamıza, yani Mahmut Efendi’nin hocasına, Hacı Aşıkkutlu Efendi’ye beraatı var, izni var. Of’un köyünde, gidin orada kursta Atatürk’ün izni var. Gitmiş Ankara’ya, demiş; ‘ben Kuran okutacağım, Jandarma basıyor…’ Tabii bin türlü olay var memlekette. Kimin ne yaptığı belli değil.

“Atatürk onunla görüşmüş, demiş ki ‘tamam!’ ‘Biz neden izin vermeyelim, senin gibi insanların Kuran okutmasına…’

“Mahmut Efendi bile çocukluğunda, o iznin altında okumuş. Verilen iznin yani, hocasına izin vermiş.

“Yeni bir devlet kurulmuş, karşı ataklar var, burada bazı tedbirler almak gerekiyor. Bu tedbirleri alırken de bazı şeyler de hata payı oluyor. Ulaşım yok, eskisi gibi, şu yok, bu yok. Oradan bir haber geliyor, jurnal oluyor, ispiyon oluyor, şu, bu…

“Ama anlarsa ki; bu adam hakikaten istismarcı değil, din adamı, Kuran okutacak; vermiş ona izin… Kaç tane böyle benim tanıdığım yer var.”

İmdi, “Beraet-i zimmet asıldır” şeklindeki Mecelle kaidesi aslında evrensel bir hukuk ilkesidir ve masumiyet karinesi olarak bilinir.

Aksi ispat edilmedikçe herkes masum ve masundur.

Ayrıca, özgürlükler kaide, yasaklar ise istisnadır.

Masumiyet karinesi gereği her insan (Kur’an öğretmek gibi) iyi amellerinde samimi ve iyi niyetli kabul edilir, ona (aksini gösteren açık bir delil bulunmadıkça) istismarcı suçlaması yöneltilemez.

Bir insan, iyi bir ameli yaparken samimi ve iyi niyetli olduğunu ayrıca ispat etmek zorunda da değildir. İnsanlar bu şekilde ihlas edebiyatı ve gösterişçiliğine zorlanamazlar.

Cübbeli mantıksızlığa göre, bütün bir milletin payına suizan, onlara suizan beseyen Atatürk’ün payına ise hadsiz hesapsız hüsnüzan düşüyor.

“Bu taksimi kurt yapmaz…” Ancak Cübbeli gibiler yapar.

Millet için yapılan istismar suizannı, delilsiz kanıtsız, ispatsız iddiadan ibaret. Atatürk’ün yaptıkları ise ortada.. İddia değil, vakıa.. Delil, şahit istemiyor. Herşey açık..

Ve “laik rejimin cübbeli sakallı yeni reklamcısı” bütün bu gerçekleri görmezden geliyor.

Öyle böyle değil, büyük reklamcı.. Fakat, şayet sağsa annesine Atatürkçülük reklamcısı olduğunu söylemeyin, o sadece kasetleriyle hatırlasın.

*

Cübbeli’nin verdiği örnekte yasağın, baskı ve zorbalığın kurala, hak ve hürriyetin ise istisnaya dönüştüğünü görüyoruz.

“Beraet-i zimmet asıldır” ilkesinin yerini “Suçluluk asıldır” hukuksuzluğu alıyor.

Âşıkkutlu merhuma izin verilmiş olması bir lütuf mudur?

Onun zaten sahip olduğu bir hakkı ona tanıman, iyilik midir?

Bu millet İstiklal Harbi’ni niçin yaptı?..

Ali Rıza ile Zübeyde’nin dans, balo, rakı leblebi, fötr şapka smokin tutkunu oğluna köle olmak, bütün hak ve hürriyetlerini onun eline rehin olarak vermek için mi?!

*

Cübbeli, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Yani, Atatürk o günkü şartlarda, o günkü imkansızlıklar içerisinde, bu vatanı kurtarmış. Burada namaz kılıyoruz, burada Kuran okuyoruz, zikir yapıyoruz. Allah o gün, bu işte emeği geçen, zerre kadar uykusundan fedakarlık eden, tüm ecdadımıza, gazilerimize, şehitlerimize, rahmet eylesin.

“Bugün Müslümanlık adına, İslam adına, yapılan her bir ibadetin sevabından o günkü İstiklal Savaşı’nı yapanlar, Kurtuluş Savaşı’nı yapanlar, bu savaşlarda zerre kadar emeği geçenler hisse alır.”

*

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kur’an okutan pekçok kişi takibata uğradı.

Benim çocukluk ve gençliğimde bile, özellikle askerî darbe dönemlerinde dindar insanlar sohbet, zikir vs. için herhangi bir evde toplandıklarında bir tedirginlik yaşarlardı.

Bugüne gelince.. Türkiye’de namaz kılınıyor, zikir yapılıyor da, mesela İsveç’te, Hollandada, Almanya’da, ABD’de, hatta Rusya’da bunlar yapılmıyor mu?! Mesela Hollanda’da bir İslam Üniversitesi yok mu?!

Yani bunları başa kakmanın bir anlamı var mı?

Bu kadarı da olmayacaktıysa, İstiklal Harbi niçin yapıldı?

Bunlar da olmayacaksa, senin “kendi milletine ait” bir devletinin olmasının anlamı var mıdır?!

İstiklal Marşı neyi anlatıyor?


CÜBBELİ FELAKET, MANTIKSIZLIK VE İHANETTE ATATÜRK’ÜN İZİNDE

 


General Allenby, Filistin'deki İngiliz ordusunun komutanıydı. Yedinci Ordu Komutanı diye sözünü ettiği kişi de büyük vatan haini Mustafa Kemal Atatürk.. Sofra arkadaşlıkları eskiye dayanıyor. 1913 yılında İngiliz ajanı Aubrey Herbert'in Mustafa Atatürk onuruna verdiği yemekte tanışmışlardı.





Soner Yalçın bir yazısında şöyle diyordu:

“Bir gün…

“Cübbeli” müstear adıyla bilinen İsmailağa cemaatinin önde gelen vaizi Ahmet Mahmut Ünlü telefonla beni aradı:

-“Atatürk konusunda Odatv’ye röportaj vermek istiyorum!”

Şaşırdım. Ben tek söz etmeden ekledi:

-“Milletimizin kafasını çok karıştırıyorlar.”

Barış Pehlivan, Cübbeli Hoca’nın evine gidip röportaj yaptı. Cübbeli dedi ki:

–“Vatanı Mustafa Kemal kurtarmış. Bunu kurtarana nasıl düşman olacaksın? Sevmemenin ne anlamı var?

–“ Hilafeti bile kaldırırken çok üsluplu mesela. O günkü şartları bilmeyen kâr zarar hesabı yapamaz…”

(https://www.odatv.com/yazarlar/soner-yalcin/cubbeli-beni-neden-aradi-konu-ataturk-226328)

*

Evet, Cübbeli zahmet, (sonradan, milleti çocuk yerine koyarak kendisine “baba-dede Türk” makamından Atatürk soyadını seçen) Ali Rıza oğlu Mustafa’yı sevmek gerektiğini düşünüyor.

Ve seviyor.

Nedeni, vatanı kurtarmış olmasıymış..

Ancak, Mustafa Kemal, Cübbeli gibi düşünmüyor.

Mesela, İstanbul’u fetheden Osmanlı hakkında, Cübbeli üslubuyla, “Bu vatan, vatan, ecdadımızın fethettiği vatanlar; bize vatan yapmışlar. Bunu vatan yapana nasıl düşman olacaksın yahu? Sevmemenin ne anlamı var? Yapılan ortada” demiyor.

Şunu diyor (Kültür Bakanlığı‘nın sitesinden aktarıyoruz):

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti’nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. 1922 (Nutuk II, s. 691)”

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

*

Tabiî bunlar, sadeleştirilmiş ifadeler.. Aslını da aktaralım:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuşlardı; bu tasallûtlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyur. Bu bir emrivakidir. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bira kaçak mıyız, bırakmıyacak mıyız? meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü – Milli Eğitim Basımevi, 1969, s. 690-691.)

İmdi, bizler vatanı kurtardı diye Atatürk’ü illa da sevmek zorundaysak, Atatürk’ün kendisi neden bu toprakları bize vatan yapan ecdadı sevmiyor?

Sevmemeyi geçtik, onları tasallut ve tecavüz ile suçluyor?

Atatürk’ün bakış açısını benimsersek, kendisini de tasallut ve tecavüz ile suçlamak zorunda kalırız.

Hem de, Osmanlı ile kıyaslandığında on kat, yüz kat, hatta bin kat fazlasıyla..

Atatürkçülerin işi çok zor, çünkü bu denklemin çözüm kümesi boş.

*

Evet, aramızdan bazıları Atatürk’ün yaklaşımından etkilenerek aynı bakış açısıyla Atatürk’ü de eleştiri konusu yaparsa, onu da tasallut ve tecavüz ile suçlarsa, “Zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuştur” derse, ne diyeceğiz?

“İşte gerçek Atatürkçü bu” mu diyeceğiz?

Atatürk’ün bizzat kendisi, yukarıya aldığımız sözlerinin ilk cümlelerinde, kendisine bu suçlamanın yapılmasına imkân verecek bir mantık ortaya koyuyor.. Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır” diyor.

Zorla alınırsa, hakimiyet ve saltanat konusunda “ilim” geçersizse, “Hayatta en hakiki mürşit ilim” bu bahiste devre dışı kalıyorsa, müzakere ve görüş alışverişine lüzum yoksa, hakimiyet ve saltanat ilimle değil kuvvetle, kudretle ve zorla alınıyorsa, Osmanlı’yı da zor kullandığı için kötülememesi gerekir.

Fakat öyle yapmıyor, kendisiyle çelişecek şekilde, hem hakimiyetin ilimle, müzakereyle değil zorla alınacağını söylüyor, hem de Osmanlı‘yı böyle yaptığı için yerden yere vuruyor.

*

Atatürk’ün laflarının kendi içinde tutarsız, çelişkili ve mantıktan uzak olduğu açık.

Ya da, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabında onun için kullandığı ifadelerle konuşmak gerekirse, Atatürk’ün lafları “terimsiz, tarifsiz ve zikirsiz”, “metodlu ve ilmi bir tefekkür eksikliği”yle malul.

Adam mantıklı düşünmeyi başaramamış. Dinleyici ve izleyicileri ondan da mantıksız oldukları için bunu (Falih Rıfkı gibi birkaç istisna dışında) anlayamamış.

Anlayan birçok kişi de, başı belaya girmesin diye söyleyememiş.

Fakat bugün bunu bir şekilde söylemek, ilim icabıdır. Hakikate saygının gereğidir. Ve millete karşı, tarihe karşı, ecdada karşı bir sorumluluktur, borçtur.

Evet, bir taraftan hakimiyet için ilme, görüş alışverişine gerek olmadığını, işin zorla halledileceğini söyleyen Atatürk, önce Osmanlı’yı tam da bunu yaptığı için suçluyor, sonra da, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek işi getirip tekrar “zor”a bağlıyor.

Ve bunu da “hakikatin usulü dairesinde ifadesi” olarak nitelendiriyor.

Peki, hakikatin “Kemalist zulüm için usulü dairesinde ifadesi” nasıl yapılmalıdır?

*

Atatürk Osmanlı’yı sevmek zorunda değilse, biz neden Atatürk’ü sevmek zorunda olalım?!

Sırf Atatürk düşmanlığıyla suçlanmamak için herkes Atatürkçü olmak, Atatürk’ün saçmasapan, mantıksız her lafına iman etmek zorunda mı?!

Atatürk’ü, Atatürkçülerin istediği gibi yalan dolan, hurafe ve efsanelere göre değil de bilimsel şekilde olduğu gibi tanımak ve tanıtmak yanlış mı?!

*

Cübbeli, söz konusu röportajında şöyle diyor:

“Şimdi, burada bir vatan toprağındayız; burada bu insan uyumamış, yememiş, içmemiş. Bu bir fedakarlık ister. Kaç yaşında vefat etti… Çok yaşamış bir insan değil. Cepheden cepheye hizmet etmiş… O günkü şartlarda, o günkü zorluklar içerisinde bunu yapmış.”

Uyumamış, yememiş, içmemiş değil.. Gayet güzel yemiş içmiş.. Fakat o bahse girmeyelim..

Vefatının erken olmasına gelince..

Pek de erken sayılmaz..

Cübbeli yaşlandı.. İnsan yaşlandıkça, bütün yaşları erken görmeye başlar.. Başlıyor.. (Kendimden biliyorum.)

Fatih Sultan Mehmet kaç yaşında vefat etti?.. 49.. Yavuz Sultan Selim 51-52.. Abdülmecid 39.. I. Ahmet, IV. Murat vs. çok daha genç yaşta hayatlarını yitirdiler..

*

Cepheden cepheye hizmete gelince.. Bu, o dönemin şartlarından kaynaklanıyor.

Önce Balkan Harbi, sonra Birinci Dünya Savaşı, ardından da İstiklal Harbi yaşanınca, sadece Mustafa Kemal değil, bütün bir subay kadrosu ve askerler cepheden cepheye koşmak zorunda kaldılar.

Yüzbinlerce insan hayatını kaybetti.. Mustafa Kemal, o yüzbinler arasında yer almıyor.

Ve her zaman cepheden cepheye hizmet de etmedi, bazen cepheyi terk etti.. Çanakkale’de de böyle, Filistin’deki ilk görevi sırasında da böyle.. Pera Palas Oteli’nin odasında vatan kurtarmayı Filistin’de cephede bulunmaya tercih etti. Ardından da hastalığını bahane edip taa Karlsbad’a gitti.. Neymiş, oranın kaplıcası varmış..

Evet, cepheden cepheye hizmet lafı abartılı.. Palavradan mamul ilkokul ezberi.. (Bu Cübbeli bildiğim kadarıyla ilkokul mezunu, ortaokul diploması bile yok. Kabak kafa, bu konuda ilkokul ezberiyle kalmış. İlkokul diplomasıyla yetinmek, hatta tümden diplomasız olmak ayıp değil de, ilkokul ezberiyle ahkâm kesmek, ayıp.. Ayıptan da öte rezalet ve kepazelik.)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, cepheye gitme konusunda biraz çekimserdi, o, balolar düzenlenen muhitlerde gösterişli kıyafetler giymiş halde kadınlarla dans ederek askercilik oynamayı tercih ediyordu..

Birinci Dünya Savaşı sırasında Hicaz’ı savunmak için görevlendirilmek istendiğinde reddetmişti. İngilizler’le “behemahal sulh” (her ne pahasına olursa olsun barış) yapılmasını istiyordu.

İstiklal Harbi’nde bile cepheye gitmemek için kırk takla attı.. Yunan ordusu, Kütahya-Eskişehir muharebelerinde ordumuzu yenip Polatlı’ya, Ankara’nın burnunun dibine kadar geldiğinde, cepheyi terk edip Kayseri’ye kaçma kararı almıştı. TBMM bunu kabul etmedi, ve askere moral vermek için kendisinin de bizzat cepheye gitmesini istedi.

Peki, “Mevzubahis olan vatansa …” türünden artistik laflar üretmeyi marifet bilen Selanikli bu talep karşısında ne yaptı dersiniz?.. Cepheye gitmeyi kabul etmedi.. Evet, etmedi.. Tam dört gün boyunca (rakamla 4) Meclis’te cepheye gidersin gitmezsin tartışması yaşandı.

Selanikli baktı ki, cepheye gitmezse karizma balonu tümden patlayacak, fısss diye hava kaçıracak, sonunda gitmeye razı oldu.. Fakat şartları ağırdı.. Birincisi, cepheye gitme fedakârlığı göstermesi karşılığında TBMM’nin bütün yetkileri ona devredilecekti. Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle diktatör yapılacaktı. İkincisi, bir yenilgi durumunda ondan asla hesap sorulmayacaktı.

Yani Selanikli, gerçekte, “Mevzubahis olan benim konumum ve istikbalimse vatan teferruattır, canı cehenneme” modunda bir adamdı. Karakteri bu.

Cübbeli sefalete göre, bu adamın ömrü cepheden cepheye hizmet ile geçmişmiş..

Oysa, diktatör olarak gittiği Sakarya Savaşı sırasında da cephede durmadı, “Attan düştüm, kaburgam kırıldı” diyerek (Gerçekten kırılmış gibi görünüyor) gelişmeleri cephe gerisinden takip etti.

*

Aslında cephelerde fazla görünmemesi kimi zaman hayırlı olmuş durumda. Çünkü bazen cephede hezimetin garantisi oldu. Filistin’de İngilizler’in önünden palaspandıras yıldırım hızıyla kaçarak, Osmanlı’nın dört yıldır devam ettirdiği, pes etmediği savaşın (Birinci Dünya Savaşı’nın), yenilgiyle bitmesine yol açtı.

Oysa İngilizler ve müttefikleri Çanakkale’yi geçememiş oldukları gibi, Kûtu’l-Amare’de de mağlup olmuş ve epeyce bir esir vermişlerdi. Herşeyi batıran, Filistin’e tekrar giden Selanikli oldu.

Çanakkale’de yaptıkları da yüzlerce sayfalık bir kitabın sayfalarından bir sayfadır. Orada yüzlerce subay arasında sıradan bir subaydı. Şayet sonradan devletin başına geçmemiş olsaydı, onun ismi de diğer subaylarınki gibi unutulur giderdi.

Sakarya Savaşı sırasında da boş durmadı, geri çekilme (Kaçma ya da ricat, artık ne derseniz) emri verdi, fakat Fevzi Çakmak’ın bu emrin ifasını ertelemesi sonucu (salgın hastalık, ishal ve açlık sıkıntısı çeken) Yunan ordusunun da yavaş yavaş çekilmekte olduğu anlaşıldı.

General İshal ile Mareşal Açlık elele verip Yunan ordusunu mahvettiler.

Böylece, Sakarya Savaşı, Selanikli’nin sakarlığından ve firar tutkusundan zarar görmeden zaferle bitmiş oldu.

Ve Selanikli, teamüllere aykırı olarak üç rütbe birden atlayarak mareşal unvanını aldı. Mareşal Açlık’ın apoletlerini söküp kendi üniformasına diktirdi.


ANADOLU AJANSI'NIN BİR "28 ŞUBAT" HABERİ: ATATÜRKÇÜ-VATANSEVER (VATANIN NİMETLERİNİ SEVER) SUİKAST, KUMPAS, KARI-KIZ TUZAĞI... SATILMIŞ ATATÜRKÇÜLÜĞÜN MİLLETLE BİTMEYEN AHLÂKSIZ SAVAŞI

Türklüğü "Ne mutlu ki Türküm" demekten ibaret olan İslam düşmanı kanı karışıklara Türk diyor. Sanki Türk, İslamcı olamaz. TSK bu (...