SELANİKLİ SARHOŞ ZAMPARA, TÜRK TARİHİNİN EN BÜYÜK (DÜŞMAN İŞBİRLİKÇİSİ) HAİNİDİR.. ALTI ASIRLIK DEVLETİ İNGİLİZLER İSTİYOR DİYE YIKAN VE TÜRK TOPLUMUNU VE KÜLTÜRÜNÜ ÇÖKERTECEK "DEVİRİM"LER YAPAN BİR SİYASAL DOLANDIRICI, GİZLİ GÜNDEMLİ VE TAKİYYECİ DECCALDİR (ÇOK YALANCIDIR)

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 46


İTALYAN İŞBİRLİKÇİSİ ARNAVUTLARDAN SIRDAŞLARI ATATÜRK'E GÜLDÜREN TEKLİF

 

Önceki iki bölümde gördüklerimizden şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:

Selanikli Mustafa Atatürk mütareke (ateşkes) döneminde (Samsun’a çıkışından önce) İstanbul’dayken, Fethi Okyar’la birlikte, işgalci İtalya’yı temsil eden bir “İtalyan şahsiyet”le görüşüp, Osmanlı Devleti’ne ve hükümetine ihanet hususunda ondan adeta akıl ve talimat almış durumda.

İtalyan şahsiyet bunlara “Hükümetin[inizin] acizliği yüzünden bu memleketin nasıl fena akıbetlere sürüklendiğini görüyorum. Sizin bunları düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var mıdır?" diye sormuş.

Buradan anlaşılıyor ki, Osmanlı Hükümeti, işgalci güçlerin her talebine “Evet” deme konusunda “acizlik” sergilemiş.

İşgalci düşman İtalyanlar ile müttefiklerinin (İngilizler ve Fransızlar'ın), taviz konusunda “acizlik” göstermeyecek (iç ve dış siyasetinde, eğitimden kültüre kadar bütün politikalarında Batı’ya teslim olacak, milletin dinini imanını “satacak” hain bir) “yeni hükümet”e ihtiyaç duyuyor olmaları "hayatın olağan akışı"na uygundur.

*

İtalyan şahsiyete cevabı Fethi vermiş, bu işi yapacak ölçüde “kuvvetli olduklarını ve kuvvetli arkadaşlarının da bulunduğunu” söylemiş. (Bkz. Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 133.)

Yani teşkilatları da, adamları da var.

Fethi orada şahsı adına konuşmuyor, “teşkilat”ları adına konuşuyor. (Teşkilatları da, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Selanikli liderliğinde kurmuş oldukları “ihtilal komitesi”.. Bu çeteyi “ihtilal komitesi” olarak adlandıran da yine Selanikli.)

Teklifine olumlu cevap alan İtalyan şahsiyetin başka birşey söylemesine gerek kalmamış, onlara başarılar dilemekle yetinmiş.

“O halde, kendinizi göstermelisiniz?" demiş.

Emir büyük yerden.

*

Bunları anlatan ne Necip Fazıl Kısakürek, ne de Kadir Mısıroğlu.

Padişah Vahideddin de “İstihbarat teşkilatımızın bana bildirdiğine göre, hain Selanikli, işgalci düşman güçler adına konuşan bir İtalyan şahıs ile, devletimiz ve hükümetimiz aleyhine işbirliği içine girmiş, böyle bir görüşme yapmış, mutabık kalmışlar” diyor değil.

Bunları anlatan, Selanikli’nin kendisi.

Muhtemelen içkili olduğu bir sırada “Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” (Kıptî’nin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler) babından ihanetini açıklamış.

Dumanlı kafalılıkta ondan geri kalmayan (sosyal bünyedeki “ata tür kist” durumundaki) Atatürkistler de onun bu tür kahramanlık öykülerini ballandıra ballandıra anlatıyor, “Benim atam devletine nasıl ihanet eder, hem de nasıl, sen biliyon mu?” dercesine bundan bir övünme payı çıkarmayı bile başarıyorlar.

*

Selanikli, söz konusu “ihanet görüşmesi”nden sonra yaptıkları değerlendirmeye ilişkin olarak şunları söylüyor:

“Herhalde İtalyanların bir başka maksatları olmalı idi. Arkadaşlarla bu maksadın ne olabileceğine hükmettik: Antalya ve havalisinden başka İzmir ve havalisine de hâkim olmak! Buraları Yunanlılara bırakmamak!” (Atay, s. 134.)

İlginç..

Çok çok ilginç.

İlginçlik şu soruyla açığa çıkıyor: Selanikli İzmir ve havalisinin Yunanistan’a bırakılacağını o sırada nereden bilmekte ve nasıl böyle bir değerlendirme yapabilmektedir?

İki bilinmeyenli denklemdeki iki “bilinmeyen”i de, hiçbir matematiksel işlem yapmadan şıppadanak biliyor.. Maşallah.

Bilinmeyenlerden biri, İzmir ve havalisini Yunan’ın işgal edeceği.

İkincisi, İtalya’nın da İzmir’de gözünün olduğu.

Bilindiği gibi Yunan ordusunun İzmir’i işgal tarihi 15 Mayıs 1919.. Bir gün sonra da (16 Mayıs’ta) Selanikli İstanbul’dan ayrılıyor, ve üç gün sonra, 19 Mayıs’ta Samsun’a varıyor.

İtalyanlar’ın Antalya’yı işgal tarihi ise 28 Mart 1919.

Bu duruma göre, Selanikli ile Fethi Okyar’ın söz konusu “İtalyan şahsiyet” ile 28 Mart’tan sonraki günlerde görüşmüş olması gerekiyor.

Eğer bu tarihten önce görüşmüşlerse, denklem üç bilinmeyenli hale geliyor.. Fakat ne gam, Selanikli (gaipten haber almış gibi) üçüncü “bilinmeyen”i, İtalya’nın Antalya ve havalisini işgal edeceğini de biliyor.

Biz, görüşmenin 28 Mart’tan sonra gerçekleştiğini ve denklemin iki bilinmeyenli olduğunu varsayalım.

Ortada henüz İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgali diye birşey yok, fakat Selanikli bunun yaşanacağını biliyor.. Değerlendirmesini ona göre yapıyor.

Kimden (ya da kimlerden) öğrenmiş olabilir?

Gaipten haber almış, hatiften bir ses duymuş olabilir mi?

(Aramızda sır olarak kalsın, kimseye söylemeyin: İngilizler sayesinde biliyor.. İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew sayesinde.)

*

Selanikli ile arkadaşlarının yaptığı değerlendirme, bu ilginçliklerin yanı sıra bir de şöyle bir muamma içeriyor:

“İtalyan şahsiyet”in bunlara yaptığı (ve bunların itiraz etmeyip kabul ettiği) “Osmanlı hükümetini yıkıp devlete hakim olmaları” teklifi ile, “İtalyanlar’ın Antalya ve havalisinin yanı sıra İzmir ve havalisine de hakim olmayı istemeleri” arasında nasıl bir ilişki ya da bağ var ki, Selanikli söz konusu tekliften hareketle böyle bir değerlendirme yapabiliyor?

Selanikli’nin bu soruya bir cevabının bulunuyor olması gerekiyor, fakat söylemiyor.

Onun yerine şunları söylemiş:

“Bazı hadiseler bu kanaatime kuvvet verdi. İtalyan şahsiyeti bizden, fakat Arnavut aslında [Arnavut asıllı Osmanlı vatandaşı] bazı kimselerle de temas ediyormuş. Onlara şöyle bir sır da emanet etmiş: "İzmir ve havalisini Yunanlılara işgal ettireceklerdirTürkiye şüphesiz bundan memnun olmaz. İtalya da aynı endişededir. Onun için İzmir ve havalisinde Yunan istilasına karşı silahlı teşkilat yapmalısınız. Yunanlıları İzmir topraklarına sokmamaya çalışmalısınız. Eğer bunda muvaffak olamazsanız, hiç olmazsa dostunuz İtalya'yı tercih etmelisiniz!" Bu iş için İtalya'nın istenildiği kadar silah ve malzeme vereceğini de temin ediyormuş.” (Atay, s. 134.)

Görüldüğü gibi “İtalyan şahsiyet” İtalya devleti adına konuşuyor.. İtalya’nın birilerine “istenildiği kadar silah ve malzeme vereceği” vaadinde bulunabiliyor.. Böyle bir konumda. 

(İlk anda bu “şahsiyet”in, İtalya’nın “mümessil”i olarak İstanbul’daki işgal gücünün başında bulunan ve sonradan dışişleri bakanı olan Kont Sforza olduğu izlenimi uyanıyorsa da, Selanikli’nin sonraki açıklamaları onun İtalya’nın İstanbul Büyükelçiliği’nin bir yetkilisi olduğunu gösteriyor.)

Bir başka husus, Selanikli’nin, “İtalyan şahsiyet”in temas kurduğu Arnavutların ismini vermiyor oluşu.. Bunu sır olarak saklıyor.. Neden?

Görüldüğü gibi, bu Arnavutlar, içtikleri su ayrı gitmiyor olacak ki, “İtalyan şahsiyet”in kendilerine emanet ettiği bir sırrı Selanikli ile paylaşabiliyorlar.. Ona bu kadar yakınlar.

Söz konusu sır şu: "İzmir ve havalisini Yunanlılara işgal ettireceklerdir.

Tamam da, kim ya da kimler işgal ettirecek?

Cevap belli: İngilizler.

Fakat nedense Selanikli İngilizler’in ismini telaffuz etmekten kaçınıyor.

“Özne”yi denklemden düşüren edilgen çatılı bir cümle ile işi geçiştiriyor.

Az uyanık değil.

*

Söz konusu İtalyan şahsiyetin, Arnavutlar’a söylediklerini, daha önce görüşmüş ve “Osmanlı hükümetini devirecek bir teşkilat” kurma aklı vermiş bulunduğu Selanikli ile Fethi’ye de söylemiş olması ihtimali var.

Bu ihtimali geçerli kabul edersek şu soruyla karşılaşırız: Selanikli yaptıkları görüşmenin içeriğini neden eksik anlatıyor, neden bazı şeyleri saklıyor?

İmdi, İtalyan şahsiyet Osmanlı hükümetini “aciz” buluyor, Türkiye’nin hayrı için yeni bir teşkilat kurulması ve aciz hükümetin yerini alması gerektiğini söylüyorsa, bu İtalyan makarnasına bir de vatanseverlik sosu dökmüş olması gerekir.

Şöyle: 

"İtalyan şahsiyet"in Selanikli ile Fethi'ye, “Hükümetinizin İzmir ve havalisini Yunan’a karşı savunmaktan aciz kalacağı belli, siz madem ki bir ‘teşkilat’sınız, hem de kuvvetli ve de kuvvetli arkadaşlara sahip bir teşkilat, o halde kendinizi gösterin, Yunan'a karşı vatanınızı savunan bir teşkilat olarak o aciz hükümeti devirip düşürme hakkınızın bulunduğunu, hatta bunun bir sorumluluk, bir zaruret olduğunu milletinize gösterin, hükümetinizin ayağını kaydırın” demiş olması gerekir.

Dememiş olması, “hayatın olağan akışı”na aykırıdır.

Adamın olayı rasyonalize etmesi, yalın ve çıplak bir "devletini satma ve vatana ihanet" faaliyeti olmaktan çıkarıp ona vatanseverlik kulpu takması ve teklifini yadırganmayacak "rasyonel" bir ambalaj içinde sunmuş olması beklenir.

Peki neden Selanikli deccal (çok yalancı) burada yine sanatını konuşturuyor ve algı operasyonu ile şaşırtmaca yapıyor?

*

Cevabı basit: 

Anadolu’da Yunan karşıtı bir silahlı direniş hareketi organize etme fikrini ya da talimatını, (Osmanlı Devleti'ni böyle bir direniş hareketi eliyle tarih mezarlığının kıraç toprağına gömmeyi kafaya koymuş olan) işgalci güçlerden (yani İtalya, Fransa ve İngiltere'den) almış bulunduğunu gizlemek için.

Önce söz vardı, işgalci düşmanların sözü” denilmesini engellemek için.

"Herşeyi ben düşündüm, ben yaptım, arkamda işgalciler yoktu, onların işbirlikçi taşeronu değildim, hatta onlar bana düşmandılar, beni tehlike olarak görüyorlardı" diyebilmek için. 

(İsmet İnönü'nün 1973 yılında 'Haydi Abbas, vakit tamam' diyerek sırrı ifşa edeceğinden haberi yok tabiî.)

*

Önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde anlattığımız gibi, o sırada durum şu: 

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Anadolu’da yeni bir millet meclisi, yeni bir hükümet, ve ardından da yeni bir devlet kurulmasını, başkentin de Anadolu’daki şehirlerden birisi olmasını kararlaştırmış ve bunu müttefikleri Fransa ve İtalya’ya kabul ettirmiş durumda.

Ancak bunun kendilerinin (Osmanlı Devleti’ni ve hilafet kurumunu tarihe gömme gayesine yönelik) bir projesi ve operasyonu değil de spontane (kendiliğinden ortaya çıkmış) bir hareket olduğu izlenimini vermek istiyorlar.

Yunanistan’ın İzmir’i işgali burada, böylesi bir gelişme için mazeret ve gerekçe üretmek üzere kurgulanmış, senaryoya eklenmiş durumda.

Yunanistan’a İzmir’i işgal bahanesini veren de İtalyanlar. 

Yunan hükümeti, onların Antalya’yı "durduk yere" işgalini bahane edecektir. Vikipedi’nin İtalya’nın Antalya’yı işgali” maddesinde olay şöyle anlatılıyor:

“İşgal öncesinde Antalya'da bir telgraf ağı kuran İtalyanlar, şehirde bir İtalyan okulu açmak üzere birçok rahip, rahibe ve öğretmen getirdiler. İşgali meşrulaştırmak ve halkın desteğini kazanmaya yönelik çeşitli taktikler kullandılar. Bu taktiklerden biri, Antalya esnafının bir İtalyan kruvazörüne davet edilmesi ve onlara iyi muamele yapıldığını belirten bir kağıt imzalatılmasıydı. Esnaf, bu kağıdın ne anlama geldiğini bilmeden imzaladı ve daha sonra İtalyanlar tarafından, şehrin işgaline halkın davetkâr olduğunu kanıtlamak amacıyla kullanıldı.

*

Selanikli’nin sözlerinin devamı şöyle:

“[İtalyan şahsiyetten] Bu teklifi [gelecekteki Yunan işgaline karşı silahlı teşkilat kurulması teklifini] dinleyenler [yani Arnavutlar] arasında makul görenler, hatta İtalyan deniz vasıtaları ile İzmir'e giderek telkinlere başlayanlar bile olmuştur. Gene onlar [Arnavutlar] böyle bir mukavemet (direniş) teşkilatının başına geçebilecek bir kumandan bile bulmuşlar: Ben! Bunu da kendileri ile görüşen zata söylemişler.

"- Bunu yapar mı?" diye sormuş.

"- Emin olunuz", cevabını vermişler.” (Atay, s. 134.)

Görüldüğü gibi, İtalyan işbirlikçisi Arnavutlar, böyle bir işbirlikçiliğe en yatkın “kumandan” olarak Selanikli’yi bulmuşlar.

İşbirlikçiler kırk kişiler, birbirlerini biliyorlar.

Öyle ki, adamlar Selanikli'ye sormadan onun adına teminat (güvence) verebiliyorlar.

Bilmedikleri ise şu:

Selanikli böyle bir işbirliği anlaşmasını İngilizler’le zaten yapmış durumda.

İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi (İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi görünümü altında kendisini kamufle eden) Robert Frew ile anlaşmış ve mercimeği fırına çoktan vermiş.

Dolayısıyla İtalyan marka bir işbirlikçilik için karnı tok.. Yemek beğenmez havalarda.

İsmet İnönü’nün dediği gibi, İngilizler İtalyanlar’ı Selanikli’yi desteklemeye zaten mecbur edeceklerdir; Selanikli bunu çok iyi bilmektedir:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli, Falih Rıfkı'ya bunları söyledikten sonra, hamamın namusunu kurtarmak için şunu ilave etmeyi unutmamış:

“Her halde beni tavsiye edenler [Arnavutlar], bu işte yalnız Türk menfaatini düşüneceğimi hesaba katmış olacaklar.” (Atay, s. 134.)

Yani şunu demek istiyor: Ey Falih Rıfkı, evet bu Arnavutlar İtalyan işbirlikçiliği için beni uygun görmüşler, fakat benim yalnız Türk menfaatini düşüneceğimden şüphen olmasın.. Bunu böyle yaz!

Ancak, sırdaşı durumundaki bu Arnavut angutların, (İzmir’i işgal edeceği iddia edilen Yunan’dan önce,) Antalya’yı zaten işgal etmiş bulunan İtalyanlar’a karşı bir direniş hareketi organize etmeleri gerektiğini idrak etmekten aciz budalalar olduklarını söylemiyor.

Şunu diyor:

“Bir gün, arkadaşlarımızdan biri tarafından Beyazıt taraflarından ve tasavvurlarından, fakat onları yalmz bir dostluk yardımı şekline sokarak, bahsettiler [Bu Arnavutlar, İtalyan şahsiyetle birlikte kotardıkları “İtalyan işbirlikçisi” tasavvur ve tasarıları “yalnız bir dostluk yardımı şekline sokarak”, Beyazıt taraflarında oturan bir arkadaşımız vasıtasıyla bana bildirdiler]. Hatta o zat ile mülakat (görüşme) gününün tespit olunduğunu da haber verdiler. Güldüm:

“- Çok safsınız, dedim. Bununla beraber kendisi ile konuşacağım!"

Çok saf oldukları doğru.

Selanikli’nin işgalci düşman güçleriyle irtibat kurmak için kendilerinin şefaatine ve aracılığına muhtaç olduğunu zannedecek kadar saflar.

Selanikli’nin daha Adana'dan İstanbul’a geldiği günün ertesi günü, İngiliz subaylarıyla temas kurmak üzere araya İngiliz gazeteci Ward Price’ı koymuş ve akabinde İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew ile samimiyeti koyulaştırmış bulunduğundan haberleri yok.

Evet, çok saflar.. Selanikli'nin direkt cepheye gideceğini, düşman karşısına çıkıp mermi yağdıracağını zannediyorlar.

O saflığı Çerkez Ethem yapar, Selanikli yapmaz.

*

Çok saflar, Yunan'ı İngilizler'in, "Milne Hattı" ile Selanikli hesabına İzmir dağlarında durduracaklarını, "Burada açan çiçekleri yolun, ot toplayın" diyeceklerini tahmin edemiyorlar.

Selanikli'nin de taa Erzurum'a gideceğini, Erzurum senin Sivas benim diyerek (Osmanlı Mecis-i Mebusan'ının yerini alacak) yeni bir millet meclisi kurmak için aheste aheste, sakin sakin, yavaş yavaş, hiç acele etmeden "teşkilat" ağını öreceğini bilmiyorlar.

Çok saflar.

Selanikli gülmesin de ne yapsın!

Çok safsınız” diyor ve meseleyi kapatıp gülüyor..

“A be angutlar, bir işgalci hesabına onun emri altında diğer bir işgalciye karşı direniş örgütleme budalalalığına siz vatan müdafaası mı diyorsunuz?! Benim böyle bir tarakta bezim olabilir mi?!” bile demiyor.

“Tamam, görüşürüm” diyor.. Gevrek gevrek gülüyor.

Gülmesin de ne yapsın: Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz.. Biri İngiliz, diğeri İtalyan.


(İlk yayın tarihi: 8 Temmuz 2024)



PALDIR GÜLDÜR'CÜLER İÇİN EPSTEIN'LI VE TRUMP'LI SKEÇ ÖNERİSİ

 

















"Tecavüzcü Coşkun"un küresel, egemen ve hegemonik kopyası Trump'ın gündemi değiştirmek ve İsrail'in baskısından kurtulmak için İran'a alelacele saldırdığı iddia ediliyor.

Eski ABD Dışişleri Bakanı Blinken bile bu görüşte.

Bence Türkiye'nin (bu tür "tecavüz"lü konulara meraklı) "derin" güdümlü ve "yüzey"den akredite Güldür Güldür Show'u Trump için skeç yapmalı, duyarlık göstermeli.

Trump'lı skeçleri de var, "tecavüz" konulu skeçleri de.. Trump'ın bu yönünü ele alırlarsa bir taşla iki kuş vurmuş olurlar.

*

[Evet, Güldür Güldür Show "derin" güdümlü.. "Yüzey"den de akredite.

Nitekim "yandaş" Yeni Şafak gazetesinin yeni yetme yazarı Yusuf Dinç (Bankacılık/faizcilik prof.uymuş, iktidar tarafından bol maaşlı işlerle taltif edilmiş) 9 Kasım 2025 tarihli köşe yazısında şunları diyordu:

"Toprağı bol olsun Levent Kırca’dan sonra hakiki iktisadi ve toplumsal sorunların mizahi yolla ele alınacağına dair beklentim kaybolmuştu.

"Kırca’nın Olacak O Kadar’ı sonlandırmasını ve sonraları vefatını telafi edilemez bir eksiklik olarak görmüştüm. Yeri dolmaz mutlaka ama telafi de edilmez gibi geliyordu.

"Fakat ne oldu nasıl oldu bilmiyorum, yeni sezonunda Güldür Güldür beni yanılttı. Hem de heyecanımı buradan dile getirecek kadar çok."

Tuhaflık şurada: Bunu yazdığı sırada yeni sezon yeni başlamış, sadece bir bölüm yayınlanmıştı.

Ortada heyecanlanacak cesamette bir iş yoktu..

Ne bu şiddet bu acele demek gerekiyor.

Yoksa birileri Paldır Güldür'cülere "Mutfakta şu tür yemekler pişireceksiniz" diye talimat verdiler de Yusuf kardeşe de "Sen de reklamını yapıver" mi dediler sorusunun akla gelmemesi mümkün değil. (Ara sıra "genel değil özel" çalıştıkları, "şahsa özel" yemek yaptırdıkları da anlaşılıyor.)

Konudan sapmayalım.. Paldır Güldür'cülerin arşivlerindeki (Başkan Erdoğan'ın ve fidan boylu dışişleri bakanımızın kadîm dostu) Trump'la ilgili skeç serisini Epstein dosyasından esintilerle zenginleştirmeleri faydalı olur.

Trump'ın, zehirli gazının alınmasına ihtiyacı var. Çok!..]


İSRAİL TÜRKİYE'NİN ALTINI OYAR, ETRAFINI KUŞATIRKEN, YAHUDİ-HRİSTİYAN İTTİFAKININ TÜRK DEVLETİ "DERİNLİK"LERİNDEKİ VATANSEVERLİK TASLAYAN İŞBİRLİKÇİLERİ ŞUNU YAPTI: APTAL VE EYYAMCI YERLİ-MİLLİ DİNDARLARI, (İSTİSMAR GAZI YOĞUN) YAPAY VE HORMONLU SÜNNÎLİK ŞIRINGA EDEREK İRAN'A KARŞI BİLEDİLER

 








Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, bugünkü (24 Mayıs 2024 tarihli) yazısına şu başlığı atmış: “Türkiye niçin İran tarafından kuşatılıyor?

Yazısını olduğu gibi, kesip kırpmadan buraya almakta fayda var. 

Sözlerinde ne kadar haklı, ne kadar haksız, okurlar karar versinler.

Ancak, ona bazı itirazlarımız olacak.. Bunları kendisine yöneltilmiş sorular olarak düşünsün..

Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.. Aklımıza yatmayan hususları sormazsak zihnimizdeki istifhamlardan nasıl kurtulacağız?!

Evet, Yusuf Kaplan’ın yazısı şöyle:

Benim İran yazılarım, İran düşmanlığından kaynaklanmıyor. Mezhepçilik hastalığından da kaynaklanmıyor.

İran düşmanlığı da yapmıyorum, Şiî düşmanlığı da.

Aksine İran’ın kitlesel, ürpertici bir Sünnî katliamı yaptığını, “vahdet, vahdet” diyerek büyük bir vahşet gerçekleştir-diğini görüyor ve buna dikkat çekiyorum. Buna dikkat çekmek mezhepçilik yapmak mıdır?!

Mezhepçi Şiî İran, kimsenin gözünün yaşına bakmadan yüzbinlerce masum Sünnî Müslümanı katledecek, biz de “bu yaptığınız şey vahşettir, yapamazsınız!” diye çıkışınca mezhepçilik mi yapmış olacağız?

Yok öyle yağma!

Kaldı ki, İslâm dünyasının, tarihinin en zorlu dönemlerinden birinin eşiğinden geçtiği, Müslümanların birbirlerine omuz vurmaya değil omuz vermeye şiddetle ihtiyaç duydukları bir zaman diliminde mezhepçilik yapılır mı? Olacak iş midir bu? 

İRAN NE YAPMAK İSTİYOR? 

Konuşulması gereken şu: İran ve içimizdeki İrancılar hem sürekli olarak “vahdet, vahdet” diye slogan atıyorlar hem de İran her yerde vahşet yapıyor, Sünnî kanı akıtıyor oluk oluk… Buna sessiz kalınır mı? Olacak iş midir bu?

Suriye’de tam yarım milyona yakın Sünnî Müslüman kanı akıttı bu İran. Dile kolay! İnanılır gibi değil!

Ne için akıttınız Suriye’de yarım milyon masum insan kanını?

Sünnî Suriye’nin yarısı Suriye’den sürüldü!

Çok büyük bir tezgâh var burada. İngilizler, Yahudiler ve İranlılar bölgenin kaderini silbaştan yeniden belirleyecek, İslâm’ın kalbini hem Şiîleştirecek hem de Fars emperyalizmine teslim ederek İslâm dünyasının omurgası demek olan Sünnî İslâm’a büyük darbe vuracak, İslâm’ın tarihin akışını değiştirecek büyük bir medeniyet meydan okuması gerçekleştirmesini imkânsız hâle getirecek gelecek bin yılı belirleyecek büyük bir tezgâh!

Türkiye’nin kuşatılmasıdır bu aynı zamanda.

Emperyalistler tarafından değil, doğu komşusu İran tarafından kuşatılması.

Niçin bu şekilde kuşatılıyor Türkiye?

Şunun için: Sünnî dünyanın durdurulması Türkiye’nin kuşatılmasından geçer!

Siz kimsiniz?

Ne işiniz var Suriye’de?

Suriye’de emperyalistlerle mi savaştınız, mazlum Sünnî Müslümanların mirasının kökünü kazıyarak, Sünnî Müslümanların şehirlerini, mesela Halep’i harabeye çevirerek, hem Halep’te hem de bütün Suriye genelinde, Irak’ta Sünnî katliamı yaparak hangi emperyalistle savaştınız?

Emperyalistlerin yapmaya bile cesaret edemeyeceği katliamı siz yaptınız, hâlâ da yapmaya devam ediyorsunuz!

Aşağılıksınız siz!

Ortadoğu babanızın çiftliği olmuş: Bir taraftan İsrail, bir taraftan emperyalist Batılılar ve vekil savaşçıları uşakları, bir taraftan da siz Sünnî Müslümanların kökünü kazıyacak büyük bir savaş, büyük bir katliam yapıyorsunuz!

Allah sizin belanızı versin!

Allah sizi perperişan etsin!

DİKKAT! TÜRKİYE, ŞİMDİ DE İRAN TARAFINDAN KUŞATILIYOR! 

Türkiye’nin güneyi, Doğu’daki Şiî komşusu (!) İran tarafından işgal ediliyor ve kuşatılıyor!

Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Körfez ülkeleri ve Yemen ile birlikte bütün Arabistan yarımadası devrimden bu yana yarım asır bile geçmeden mezhepçi Şiî İran rejimi tarafından işgal edildi, nüfus yapısı katledildi, hallaç pamuğu gibi savruldu yerle bir edildi, Sünnî nüfus bölgeden sürüldü, yerlerinden yurtlarından uzaklaştırıldı, Sünnî akîdevî, fikrî, kültürel, sosyal ve tarihî miras yağmalandı, tecavüze uğratıldı, iz bırakılmayacak kadar yok edildi!

İran, Irak’ta, Suriye’de mezhep haritalarını, etnik haritaları yeniden çizdi, çiziyor bizim gözümüzün içine baka baka üstelik de. Sadece bizim gözümüzün içine baka baka değil, bütün Arapların, bütün dünyanın gözünün içine baka baka haritalarla oynuyor…

Kimsenin gıkı çıkmıyor!

Bütün bunlar İran devriminden sonra oldu. İran’ın seküler şahlık döneminde Fars yayılmacılığı gibi bir projesi yoktu, olamazdı da zaten. Tutmazdı bu. Ama ne zaman ki İran’da devrim oldu, o zamandan itibaren İran, bütün Arabistan Yarımadası’na yerleşti adım adım…

Fars yayılmacılığı, seküler şahlık rejimi zamanında değil, sözümona İslâmcı İran devrimi zamanında hız kazanıyor ve kök salıyor!

Bu çok düşündürücü ve sinsi bir strateji.

İran’ın derdi, Fars yayılmacılığı.

Batılı emperyalistlerin (Amerikalıların, Amerika’ya hükmeden Siyonist vesayet rejiminin) tek derdi, Şia yayılmacılığı.

Batılılar, Şia yayılmacılığı üzerinden İslâm dünyasını, bin yıldır İslâm dünyasının kurucu, konumlandırıcı ve koruyucu öncü kolu olan ama yüz yıldır seküler vesayet rejimi ile kapana kıstırılan Türkiye’yi durdurdurma ve kuşatma savaşı veriyorlar!

Biz ise, henüz başımıza ne geldiğini bile görebilecek durumda değiliz!

Böyle giderse, İran, bölgeye yerleşecek ve Sünnî dünya asla özgürlüğüne kavuşamayacak. Bu kez Batı emperyalizminin yanısıra bir de Fars / Şiî emperyalizminin pençesinde kıvranacak, ölüm kalım savaşı verecek…

Benden hatırlatması…

*

Görüldüğü gibi, Kaplan “Allah sizin belanızı versin! Allah sizi perperişan etsin!” diyor.

Bu bana Fethullah’ın meşhur bedduasını hatırlattı.

Benzerlik sadece bedduacılıkta değil, Fethullahçılar da acayip İran düşmanıydılar.. Bu işin şampiyonluğu onların elindeydi..

Ancak, Kaplan’a biraz sakin olmasını, bedduadan vazgeçmesini tavsiye ederim.

Çünkü komşun belaya uğradığında, perperişan olduğunda bundan sen de zarar görürsün.

Allahu Teala, yıllarca PKK’ya ev sahipliği yapan, Müslüman Kardeşler mensuplarına olmadık zulmü reva gören Suriye’nin belasını verdi, perperişan oldular, fakat o perperişanlık bize de sirayet etti, bizim de sırtımıza yük oldu..

Bela geldi mi, iyi kötü ayırmıyor, herkesi vuruyor.

Yarın İran parçalanırsa (Ki bu gidişle er geç parçalanacak gibi görünüyor) bundan en çok zarar gören muhtemelen Türkiye olacak..

Böyle bir durumda İranlılar Taliban yönetimi altındaki Afganistan’a gitmezler, akın akın Türkiye’ye gelirler.

*

Burada şunu da belirtelim, bu dostluk ve düşmanlık işleri son derece girift ve karmaşıktır, beklenmedik sürprizlere açıktır..

İmam Maverdî “İnsanın düşmanları dostları arasından çıkar, başka yerden gelmez” diyor.

Erbakan-Erdoğan, Bahçeli-Akşener, Akşener-İmamoğlu, Erdoğan – Abdüllatif Şener, AK Parti – FETÖ ilişkilerinin seyri bundan haber veriyor.

Hz. Ömer de “Düşmanından uzaklaş, dostuna karşı da ihtiyatlı ol” diyor.

İhtiyatlı ol, çünkü bir gün düşmanın olabilir, düşmanlık yapabilir.

Yine, hadîste belirtildiği gibi, düşmanlıkta da ölçüyü kaçırmamak, durulacak yeri bilmek gerekir.. Bir gün yüz yüze bakma, yan yana gelme durumu ortaya çıkabilir.

Mesela, bir Bahçeli’nin, bir Süleyman Soylu’nun, bir Numan Kurtulmuş’un geçmişte Erdoğan için söylediklerini buraya alsam, bilmeyenlerin dudakları uçuklar.

Evet, düşmanlıkta da ölçülü olmak gerekiyor ve de düşmanın bile felaketini, yok olmasını istememek en akıllıca tavırdır.. (İsrail hariç.)

Çünkü onun yokluğuyla doğacak boşlukta nelerin ortaya çıkacağını bilemezsiniz..

*

Tarihten örnek verelim.. Timur’un Altınordu Devleti’ni ezmesi, Moskova’nın önünü açtı, bugünkü Rusya’nın teşekkülünü sağladı.

Şunu unutmayacaksın: Birşeyi yok ederken başka birşeyin önünü açarsın..

Mesela bu laik düzen doğuda medreseleri, tekkeleri, tarikatları ezerken laik (siyasal dinsiz) bir Kürtçülük hareketi ve PKK adlı (kuruluşu itibariyle aşırı sol eğilimli) terör örgütü için araziyi hazırlamakta olduğunu anlayamadı..

Nerede durması gerektiğini bilenler, güçlerini korurlar.. Bilmeyenler ise, düşmana zarar veriyorum derken kendi sonlarını da hazırlarlar.

Mesela Evliya ÇelebiSeyahatname’sinde, Kanunî Sultan Süleyman’ın “Osmanlı’nın kendi döneminde batıda doğal sınırlarına ulaştığı” kanaatine vardığını, daha ötesinin zorlanmaması yönünde tavsiyede bulunduğunu dile getiriyor..  

Evliya, bir elçilik heyeti içinde Viyana’ya da gitmiş, bu şehri de gezip görmüş, tanımış durumda.. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kendisiyle görüştüğünü, Viyana ile ilgili uzun uzadıya sorular sorduğunu anlatıyor.

Merzifonlu, Kanunî’nin yapamadığını yaparak adını tarihe altın harflerle yazdırmak istedi, fakat işler (kendisinin basiretsizlik, firasetsizlik, tedbirsizlik, nobranlık, istişaresizlik ve öfkeli kibrinin de etkisiyle) umduğu gibi gitmedi.. Söz konusu hadisede Merzifon’un hata ve hilekârlıkları bir değil, iki değil.. Hem yalan söyleyip Padişah’ı aldattı, hem de Avusturya ile olan barış anlaşmasını önemsiz bir bahaneyle bozdu.. Sonrası malum..

Fakat şu anlaşılıyor ki, Kanunî’de sıradışı bir “siyasî akıl” ve basiret, bir bilgelik vardı.. Öngörü ve sezgileri güçlüydü.

*

Benzer bir “siyasî deha”yı Bismarck’ta da görüyoruz..

Düşmanlarını hiçbir zaman (eline fırsat geçtiği halde) tümden ezmedi, yok etmeyi düşünmedi..

Mesela Avusturya ordusunu mağlup ettiğinde generalleri Viyana’nın artık avuçlarının içinde olduğunu, orayı işgal etmek için yürümekten başka yapmaları gereken birşey bulunmadığını söylediklerinde buna izin vermemiş, Avusturya ile bir barış antlaşması imzalamıştır..

Daha önce de Fransa’yı mağlup ettiğinde daha ileriye gitmek mümkünken Alsace-Lorraine’i almakla yetinmişti..

Bu şekilde Fransa ve Avusturya cephelerinde arkasını sağlama aldıktan sonra kuzeyde Danimarka’ya yönelmiş, fakat orada da açgözlülük yapmamış, kanaatkâr davranmıştır..

Çünkü o “sürdürülebilirkalıcı” bir barış istiyor, “barışa son veren barış”lar yapmaktan kaçınıyordu..

Aynı siyasî akıl Hitler’de bulunmadığı için Almanya sonradan felaket yaşadı.

*

Benzer bir politik uyanıklığı, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı mağlup eden İngiltere’nin dışişleri bakanı Lord Curzon’da da görüyoruz..

İstanbul’un yine Türkler’e bırakılması gerektiğini düşünüyordu.. Çünkü İstanbul müttefiklerden kime bırakılsa diğeri bundan rahatsız olacaktı.. Ayrıca eski müttefik Rusya da burnunun dibinde güçlü bir işgalci devlet görmek istemezdi..

Yine, Anadolu’nun eskiden olduğu gibi Türkler’e bırakılması gerektiğini savunuyordu.. Anadolu’nun işgal edilmesinin ve Türkler’in devletsiz bırakılmasının ya da fazla hırpalanmasının uzun vadede kendileri için zararlı sonuçlara yol açacağını düşünüyordu..

Bunun yerine Türkler’e (kapitülasyonların kaldırılması, kabotaj hakkının tanınması gibi) bazı maddî tavizler verilmeli, fakat karşılığında ondan, onu İslam dünyasının gözünden düşürecek bedeller alınmalıydı; İstanbul’un değil Anadolu’daki bir şehrin başkent olması, Ayasofya’nın ibadete kapatılması, halifelik kurumunun “siyaset dışı” hale getirilmesi vs..

Curzon bu planlarını, İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla anlaştığı taşeronu Selanikli Mustafa Atatürk eliyle hayata geçirdi.

[Konunun teferruatı, ilgili yazı dizimizde mevcut.. Curzon’un yeni Türkiye ile ilgili planlarına dair sözleri Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” ve “Lord Curzon” maddelerinde yer alıyordu, fakat nedendir bilmem, ben oralardan alıntı yaptıktan sonra maddeler kırpıldı, kuşa çevrildi.]

*

Yusuf Kaplan’ın sözlerine dönelim..

İran’a “Siz kimsiniz? Ne işiniz var Suriye’de?” diyor.

Tuhaf bir soru.. Mantığını anlamak mümkün değil.. Suriye diye bir devlet var, ve bu devlet İran’a “Gel bana yardım et!” demiş.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, İran’ın orada olmasına itiraz etmek mümkün değil.

Ancak, İran savaş suçları işlemişse, bunun üzerinde durmak, hesabını sormak gerekir.

Burada yanlış yapan, yanlış yerde duran, maalesef Türkiye..

Bunu, bu ülkenin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin açıkladı.. Türkiye ile Suriye heyetleri Adana’da dostça görüşmeler yaparken Türkiye, ABD’nin (emperyalistlerin) gazına gelerek Suriye’ye müdahale kararı aldı.

Böyle bir karar alındığını, ABD ile bu konuda anlaştıklarını Korgeneral Pekin’e söyleyen kişi, şu anki Dışişleri Bakanı, dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan.

Yine, dönemin kültür bakanı Ertuğrul Günay da, konunun bakanlar kurulu toplantısında gündeme geldiğini, altı ay içinde Şam’ın ele geçirileceğinin ileri sürüldüğünü, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ise “Altı ayı bulmaz” diye konuştuğunu, kendisinin itirazlarını duymaya tahammül edemediklerini açıklamıştı.

Ne de olsa kahraman Merzifonlu Mustafa’nın torunları..

Bu torunlardan Yusuf Kaplan, İran’a, “Suriye’de emperyalistlerle mi savaştınız?” diye soruyor.

Emperyalistlerle savaş hassasiyeti güzel..

Ancak, Suriye’ye ABD’nin girmesinde, orada Kürtler’i kullanmaya başlamasında İran’ın bir suçu yok.. Olsaydı söylerdim, İran babamın oğlu değil.

Peki ya Türkiye?.. Türkiye’nin suçu var mı, yok mu, cevabı Kaplan versin..

*

Değerli kardeşim, ne yazık ki Erdoğan, Şubat 2016’da Güney Amerika dönüşü uçakta gazetecilerin sorularına cevap verirken, Irak’ı işgal edecek ABD askerlerinin Türkiye’den geçmesine izin veren 1 Mart tezkeresini şu sözlerle savundu:

Ben 1 Mart tezkeresinin yanındaydım. 1 Mart tezkeresi ilk anda kabul edilip Türkiye Irak’ta olsaydı, Irak’ın durumu böyle olmazdı. 1 Mart tezkeresinde çıkacak netice Türkiye’yi masaya getirecekti. O zaman Bush, benle yaptığı görüşmelerde bir ricada bulundu. Ama maalesef biz kendi arkadaşlarımızın yanlışıyla başbaşa kaldık.”

Erdoğan bunları söylerken “Irak’ta düşülen hataya Suriye’de düşmek istemiyordum” da demiş bulunuyor.

Suriye’de hataya düşmedi ve manzara ortada..

Muhterem kardeşim, bize masal anlatma, herşey sadece şiirsiz şair İsmet yaşarken olup bitmedi, biz de yaşamdan payımızı aldık.. Sen bunları yazabildiğine göre kim bilir nerde yaşıyorsun, Mars’ta mısın, Ay’da mı, her neredeysen Dünya’ya inmende fayda var.

*

İmdi, İranlılar’da (tıpkı Türkiye’deki Türklük yaygarası gibi) bir Fars milliyetçiliğinin bulunmadığını söylemek mümkün değil..

Çünkü, resmî dili Farsça ve Fars kültürü bir şekilde öne çıkarılıyor..

Fars milliyetçiliği Şah döneminde daha fazlaydı, eskiye göre azalmış olsa da varlığını sürdürüyor.

İranlılar’ın İslam tarihini yorumlayışları da Farslılıkla ilişkili.. Ali Şeriati’nin Hz. Ömer devrinde İran’ın fethini anlatan satırlarını okuduğumda onda da bir Fars milliyetçiliği bulunduğunu farketmiştim.

Ancak, İran devletine atfedilen bu tür kusurların (Ki bunlar gerçekten kusur) aynısı daha fazlasıyla Türkiye için de varit.

Buradan İran’a verip veriştirmek marifet değil.. İran’da oturup Türkiye’ye atıp tutmak da kolay.. Mesele şu: Sen aynı yanlışları Türkiye Cumhuriyeti Devleti de yaparken buna ses çıkarmıyor, hatta dolaylı destek veriyorsan, İran’a yönelik eleştirilerin bir “devlet hizmeti” kabul edilebilir, fakat ne “müslüman aydın”a yakışır bir tavır sergilemiş olursun, ne de (dürüst ve doğru tarihçilik, objektif gazetecilik veya bilimsel uluslararası ilişkiler analistliği açısından bakıldığında) tutarlı ve adil bir bakış açısı benimsemiş olursun.

*

İran’ın mollalarının şunu anlaması kendi hayırlarınadır: Her ne kadar müslüman ülkelerle olan ilişkilerinde dikkatli bir dil kullanıyorlarsa da halktaki Şiî fanatizmini törpülemeleri gerekiyor.

Bunu yapmadıkları sürece Sünnî kitlelerle “sürdürülebilir ve kalıcı” iyi ilişkiler kurmaları mümkün olmayacaktır.

Türkiyecilerin de artık şunu farketmeleri gerekiyor: Türkiye’deki samimiyetsiz Sünnîlik edebiyatı ile bir yere varamazsınız.. Şu anda Türkiye’de Sünnî literatür mevcut laik (siyasal dinsiz) rejimi aklayıp paklamak için çarpıtılıyor, istismar ediliyor.

Dini olmayanın (din içi) mezhebi olur mu?!

Türkiye Cumhuriyeti’nin dini yok ki mezhebi olsun!

“Dinime dahleden bari müselman olsa!” Hem din iman nedir bilmiyor hem de laf şişmanı herkesten.

*

Son olarak Yusuf Kaplan’a şunu söyleyelim: İslam’ın geleceğini laik (siyasal dinsiz) Türkiye parantezine hapsediyorsun.

Bunun için delilin nedir?

Bu konuda bir ayet ya da hadîs varsa söyle de bilelim.. Cahil kalmayalım.

Yoksa sana vahiy mi geliyor, Allahu Teala sana Türkiye’nin gelecekteki rolleri ile ilgili vaadlerde mi bulundu?

Sen peygamber misin?

“… De ki: (Buna dâir) Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah sözünden aslâ dönmez, yoksa Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

“Hayır! Kim bir kötülük yapar ve günâhı kendisini kuşatırsa, işte onlar Cehennem ehlidirler! Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.” (Bakara, 2/80-81)


(İlk yayın tarihi: 24 Mayıs 2024)