CURZON İLE SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN SİVAS KONGRESİ’NDEKİ AMERİKAN MANDASI OYUNU

 








"Mandacılık maskeli tavşana kaç, sözde istiklalci tazıya tut" alavere dalaveresi.. Rauf Bey'in önerisini fırsat bilmişmiş.. Rauf Orbay'a o öneriyi yaptıran kimdi ki!.. Tiyatro.. Maksat dostlar alışverişte görsün, Osmanlı Devleti ile antlaşma yapma işi karambole gelsin, Black Jumbo kod adlı İngiliz piyonu Selanikli zampara "paralel devlet" için zaman kazansın.



Mehmet Hasan Bulut’un ciddi emek mahsulü değerli eserinde az da olsa katılamadığımız değerlendirmeler de yer alıyor.

Mesela şunu diyor:

“… Britanya İmparatorluğu [İngiltere], dünyaya kendi ekonomik, hukukî ve siyâsî sistemini dayatmıştı ama yorulmuştu. Dünyaya jandarmalık ve hocalık etmek çok pahah ve zahmetli bir işti. Britanya, Birinci Cihan Harbinde diğer devletlerden çok daha fazla masraf etmişti. Toplam savaş harcamaları 10 milyar sterlin civârındaydı. Artık küçük milletlerle doğrudan alakadar olmak istemiyordu. Bu yüzden, Türkiye’yi idâre etmenin ve onu Batılı bir devlet yapmanın mâlî yükünü ABD’ye yıkmak istiyordu. İngiltere, [ABD Başkanı] Reis Wilson’a Türkiye’yi manda himâyesi altına alma teklifinde bulundu. Bunun üzerine, İtilaf Devletlerinin [İngiltere, Fransa ve İtalya] işgali altındaki Türkiye topraklarının geleceği ve mandaya uygun olup olmadığı hakkında bir rapor hazırlamaları için Türkiye’ye bir komisyon gönderilmesine karar verildi. Komisyonda eski Robert Koleji hocalarından Albert Lybyer, İstanbul Amerikan Elçiliğinin eski çalışanlarından Dr. George Montgomery ve Rockefeller’a ait Standard Oil’in casusu William Yale vardı. Komisyona iki kişi liderlik edecekti: Oberlin Kolejinin rektörü Henry Churchill King ve bizim [Arnavutluk ve Rusya’da ihtilâlleri organize etmek ve ihtilâlcilere yardım etmek için İnsanî yardım organizasyon ve derneklerini kullanmış olan] Amerikalı işadamı Charles R. Crane.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 354-5.)

Aslında durum bu kadar basit değildi.

Amerikan mandası meselesinin gündeme getirilmiş olması, galiplerin (İngiltere, Fransa ve İtalya) Osmanlı Devleti ile yapacakları barış antlaşmasını geciktirme gayesine matuftu.

Osmanlı Devleti’ni oyalama taktiğiydi.

Selanikli zampara Mustafa Atatürk’e, önce (Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı / Milletvekilleri Meclisi’ni devreden çıkartacak) yeni bir meclis (TBMM) oluşturması, ardından (Osmanlı Hükümeti’nin pabucunu dama attıracak) yeni bir hükümet kurması, ve son olarak da Osmanlı Devleti’ni tarihe gömecek yeni bir devlet tesis etmesi için zaman kazandırmak istiyorlardı.

*

Galip devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya), mağlup Almanya ve Bulgaristan ile hemen bir barış antlaşması yapmışlardı, fakat Osmanlı Devleti ile yapılacak antlaşmayı geciktirmek için ipe un seriyor, müzakereleri uzatmak için bahaneler icat ediyorlardı.

Bu sırada bir barış antlaşması imzalanmış olsaydı Selanikli zampara Atatürk için defter daha açılmadan kapanmış olacaktı.

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Selanikli’nin Samsun’a çıktığı gün, yani 19 Mayıs 1919’da sazı eline aldı, zamparaya zaman kazandıracak şekilde yanık ve içli bir türkü “çığırmaya” başladı. Dört ay sonra Sivas Kongresi'nde Selanikli de sahneye fırlayacak, Curzon ile "düet" yapmaya başlayacaktı.

Türkünün ana fikri şuydu: ABD’nin bölge üzerinde Anadolu, İstanbul ve Boğazlar boyunca “manda” yönetimi kurması.. Yani bölgeyi Milletler Cemiyeti adına geçici olarak yönetmesi..

İngiltere, Çanakkale ve Irak gibi cephelerde bir sürü insan kaybetmiş, maddî zarara uğramışken, Selanikli zamparanın Filistin-Suriye’de yol açtığı facia sayesinde Türkiye’ye çöreklenmeyi de başarmışken, görünüşte, kendisi bölgede “manda” yönetimi kurmayı istemeyecek kadar alicenap.. İnanırsan..

Manda teklifinin ortaya atılmasının gerekçesi ise şu: Böylece güya Anadolu’nun parçalanması engellenmiş, Rus yayılmacılığına karşı önlem alınmış olacaktır.

*

Hakkını yemeyelim, Lord Curzon çok iyi bir satranç oyuncusuydu..

ABD’nin daha yeni ilan edilmiş (adını ABD Başkanı Wilson’dan alan) Wilson Prensipleri çerçevesinde bu teklife evet demesinin mümkün olmadığının farkındaydı.

ABD buna evet deseydi bile, hem Osmanlı Devleti hem de (manda teklifi Ermenistan’ı da kapsadığı için) Ermeniler ile oturup konuyu müzakere etmesi, onları ikna etmek için uğraşması lazımdı.. Bölgede onları “zorla” ikna etmesini sağlayacak herhangi bir askerî gücü yokken “evet” cevabını alması çok zordu. İmkânsız gibiydi.

Evet, Lord Curzon, dışişleri bakanı sıfatıyla içinde yer aldığı İngiltere hükümetinin onayıyla, ABD’ye böyle saçma bir teklifte bulundu ve ABD bu teklife cevap verinceye ve barış görüşmeleri yeniden başlayıncaya kadar sekiz ay geçti.

Koca bir sekiz ay.. 

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılması gereken barış antlaşmasıyla ilgili müzakereler sekiz ay, yaklaşık 240 gün geciktirilmiş oldu.

Curzon’un hamlesinin ardındaki etken, varmak istediği hedef de bundan başka birşey değildi.

Demirel’in dediği gibiyse, “siyasette 24 saat çok uzun bir süre”yse, “240 kere 24 saat” ne uzunlukta bir süredir, kestirmek zor.

Fakat şunu biliyoruz: Bu “240 kere 24 saat”te Osmanlı Devleti’nin nefessiz kalıp boğulması sağlandı.

İngiliz taşeronu Selanikli zamparaya, (yol haritası Curzon tarafından hazırlanmış) harekatını ferih fahur şekilde yürütmesi, ağını aheste aheste örmesi için gereken zaman kazandırılmış oldu.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde (bir ara) şu satırlar yer alıyordu (Sonradan nedense buharlaştı):

“Daha sonra ise İngilizlerin; İtalya ve Fransa'yı tamamen bölgeden uzaklaştırarak Anadolu'nun parçalanmasını engellemek ve Rus yayılmacılığına karşı önlem almak için Ermenistan, Türkiye, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde bir Amerikan mandası teklif etmesi ve ABD'nin bunu değerlendirme sürecinin uzaması sonucu Osmanlı İmparatorluğu ile yapılacak sulh antlaşmasının imzalanması epey gecikmişti. İngiliz kabinesi, Lord Curzon'un önerisi üzerine, 19 Mayıs 1919'daki kabine toplantısında tüm Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilmesine karar verdi. Bu teklif, antlaşmanın 6 ay gecikmesine neden oldu. Bu süre Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'da gerçek bir milli direniş oluşturabilmesi ve İstanbul Hükûmetini devirebilmesi için tam da ihtiyacı olan süreydi.”

Aslında sekiz ay.. Altı değil..

Evet, o süre, zamparanın Anadolu'da paralel devlet yapılanması oluşturabilmesi ve İstanbul Hükûmeti’ni ve de Osmanlı Devleti’ni devirebilmesi için tam da ihtiyacı olan süreydi.

Bütün bunlar, Selanikli Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı itirafı daha iyi anlamamızı sağlıyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Vikipedi, aynı maddede (Curzon’un değil, bir başka lordun) Lord Kinross’un şu sözünü de aktarıyor(du):

“Curzon'un öteden beri sezdiği gibi Mustafa Kemal'in tam da bu kadar bir süreye ihtiyacı vardı.”

Yani Kinross’a göre herşey bir hesap kitabın sonucu..

Ve Lord Curzon sezgileri kuvvetli bir satranç oyuncusu..

Destek verdikleri adamları (Black Jumbo kod) Selanikli’nin (19 Mayıs’tan itibaren) ne kadar zamana ihtiyacının bulunduğunu biliyor.

Sezgileri, ABD’nin bu manda teklifine olumsuz cevap vereceğini de bildiriyor.

Evet, İngiltere hükümeti, 19 Mayıs’ta ABD’ye manda teklifinde bulunulmasına karar veriyor. İki gün sonra, 21 Mayıs’ta İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransa Başbakanı Clemenceau ve ABD Başkanı Wilson ile görüşerek bu teklifi onlara iletiyor.

Bu teklif Fransa’yı rahatsız ediyor, çünkü bir ABD mandası durumunda Türkiye’deki ekonomik kazanımlarını ABD’ye kaptırması ihtimali var.

Yani manda teklifini kabul etmesi, ABD’nin, Fransa’yı karşısına alması demek.. Bu da, böyle bir karar almasını zorlaştıran bir başka etken..

Nitekim, İngiltere Başbakanı’nın bu teklifini duyan Fransa Başbakanı Clemenceau şunu diyor:

“Bu, Lord Curzon'un işi olmalı. Fransa'yı Türkiye'den kesin olarak dışlıyorsunuz. Kaldı ki Fransa, Avrupa'da, Türkiye ile iktisadi ve mali bağları en fazla olan memlekettir.”  (https://www.mayintarlasi.com/2023/07/24/50420/)

*

Satranç ustası Curzon’un asıl hamlesi bir ay sonra geliyor. Yine Vikipedi’den okuyalım:

“27 Haziran 1919'da Paris Konferans Heyeti, İngilizlerin teklifi ile, Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti Türkiye'nin herhangi bir bölgesi için manda alıp almayacağına karar verene kadar, Türkiye ile Barış Antlaşması'nın askıya alınmasına karar verdi. Böylece Lord Curzon, Türkiye ile ilgili barış müzakerelerinin 12 Şubat 1920'de başlayan Londra Konferansı'na kadar ertelenmesini sağladı.” 

Evet, bu manda hikâyesi, satranç ustası Lord Curzon’un Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandırma girişimiydi.

ABD’nin olumsuz cevap vereceğini biliyordu.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Diğer taraftan Lord Curzon, İngiliz kabinesine daha önce verdiği memorandumda, Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilse bile ABD'nin bu öneriyi kabul etmesinin pek mümkün görünmediğini kendisi de belirtmişti. ABD Başkanı Wilson, ABD'nin bölgede bir manda almak için en isteksiz konumda olduğunu söylemişti.” 

Yani bile bile lades..

Önemli olan kime çalım atıldığı, topla kimlerin daha fazla buluştuğu değil, hangi kaleye gol atıldığı..

Bu “şike”li maçta gol yiyen kale, Osmanlı Devleti’nin kalesi..

Gol atan ise “İngiliz destekli” Selanikli Mustafa Atatürk..

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Lord Curzon'un bölgede ABD mandası önerisi üzerine antlaşmanın imzalanmasının aylarca ertelenmesi sonucu İstanbul Hükümeti'nin ülke içindeki kontrolü çok hızlı bir şekilde azalırken Anadolu süratle milliyetçilerin [Selanikli’nin] kontrolü altına girmeye başladı. Milliyetçi hareketi ortaya çıkaran şey İzmir'in işgal kararıydı. İzmir işgali, Mustafa Kemal için bir talihti. Lord Curzon'un da tahmin ettiği gibi, tüm Türkiye ayağa kalkmak için hazırdı ve gecikmenin her anı Türklerin [Selanikli’nin] lehineydi. Bernard Lewis şöyle dedi: “Her şey hazırdı, sadece lider bekleniyordu.” Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gitmesini [ve orada lider olmasını] sağlayan ise asayişi yeniden temin etmek için Samsun'a bir subay gönderilmesinde ısrar eden İngilizlerdi. Yunanların İzmir'e ayak basmasının ertesi günü, İngilizlerden aldığı bir vize ile İstanbul'dan ayrılan Mustafa Kemal, tüm Anadolu'ya geniş yetkilerle atanmıştı.” 

Bu geniş yetkiler fiilen “Anadolu Genel Valiliği” anlamına geliyordu..

*

Lord Curzon (İngiltere), İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “destek” çerçevesinde sadece Yunanistan’ı kullanıp “kazıklamış” değildi, ABD’yi de parmağında oynatıp kullanmıştı.

Ve bu oyuna Selanikli Mustafa Atatürk de bir ucundan katılmıştı.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

"Fakat ABD'nin [manda] kararından önce İtilâf [devletleri, yani İngiltere, Fransa ve İtalya], Amerikan başkanlık kampanyasının sonuçlarını ve Amerikan Senatosunun kararını beklemek zorundaydılar. Bu gecikme, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile hızlı bir barışın sonuçlanmasına yeni engeller ekledi. Curzon'un sekreteri, Türkiye'de erken bir barış olasılığının en düşük düzeyde olduğunu vurguladı. ABD'nin bölgede incelemeler yapmak üzere gönderdiği, Sivas Kongresi'nde de gözlemci olarak bulunan ve Mustafa Kemal ile görüşen General Harbord, raporunda, Türklerin amacının tercihen Amerikan mandası altında İmparatorluğun toprak bütünlüğünü korumak olduğunu ifade ediyordu. Mustafa Kemal, Amerikan Hükûmetinden ülkenin koşullarını araştırmak için bir komisyon gönderilmesini istedi. Fakat Washington'daki Senato, Türkiye üzerinde bir manda ile hiç ilgilenmedi. Değerlendirme sürecinin sonunda ABD başkanı Woodrow Wilson, bölgede bir manda almak yerine sadece Türk-Ermeni sınırını çizmek üzere hakem olmakla yetindi.”

Bu aslında hem Curzon’un hem de Selanikli Mustafa Atatürk’ün beklediği ve istediği şeydi.

Vikipedi’ye kulak vermeye devam edelim:

“Anadolu'daki Türk milliyetçiliğinde böylesine önemli bir büyüme meydana gelirken ABD'nin kararını beklemek, İngiliz diplomasisindeki büyük bir gaf olduğunu kanıtladı. Curzon'un 19 Mayıs 1919'da Türk hükûmeti ile yapılacak olan antlaşmanın imzalanmasını geciktirmesi Mustafa Kemal için harika bir fırsata dönüştü. Gecikmenin her anında Mustafa Kemal daha da güçleniyordu. Bu dönemde Anadolu'da artan Türk direnişi, Paris'teki barış şartları için giderek daha ciddi bir tehdit oluşturuyordu. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komisyonundan gelen ciddi raporların ise Londra'daki Dışişleri Bakanı Lord Curzon tarafından genellikle göz ardı edilmesi, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile başarılı bir barış için iyiye işaret değildi. Bunun yerine Curzon, en doğru tercihin Mustafa Kemal'in başında olduğu yeni bir Türkiye'nin ortaya çıkmasına izin vermek olabileceği sonucuna varıyordu.”

Aslında söz konusu olan “İngiliz diplomasisinin gafı” değildi, o diplomasinin (siyasetin) Curzon liderliğindeki “Şeytan’a pabucunu ters giydirecek ustalıktaki mahareti”ydi.

İsmet İnönü’nün ağır işiten kulakları çınlasın:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


HRİSTİYAN USULÜ TASAVVUFÇULUK: İBN ARABÎCİ AKIL DÜŞMANLIĞI VE "AKILSIZ TEMİZ KALB (GÖNÜL)" HURAFESİ

 




Şu satırlar, İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın, eseri tanıtmak için yazdığı hurafeler arasında yer alıyor:

“… İbn Arabî Tedbîrât’a yazdığı girişte … “Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında fark vardır” (s. 46) diyerek tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğuna dikkat çekmiştir. … tasavvufî idrak “cüz’î akl”ın ötesinde “kalp ve gönül” dediğimiz bir meleke ile ilgilidir. Bütün “îman” konularında bu melekesini kullanmak durumunda olan insan, hususî bir gayret ile bu melekesini daha da geliştirip “akıl tavrı”nı gerçekten aşmak mertebesine yükselebilir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix.)

Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında elbette fark vardır.

Fakat, tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğu lafı bir palavradır. (Ayet ve hadîs-i kudsî nakletmeleri durumu hariç.)

Değil tasavvuf ehlinin, peygamberlerin bile söylediklerinin bir kısmı zanna dayanır. İçtihatlarının durumu budur. (Ulemadan farkları, onların içtihat hatalarının vahiyle düzeltilmesidir. İsabetli olunca mesele yok.)

Tasavvuf ehlinin sözleri “hadîs-i kudsî” değildir.

Üstelik, tasavvuf ehli diye bilinenlerin birçoğu resmen sapıktır, “şeytandan söyleyen” durumundadırlar.

Ancak, hadîs-i şerifte belirtildiği üzere bu ümmette “muhaddesûn” (kendilerine ilham olunanlar) vardır, fakat bunun için tasavvuf ehli zümresinden olmak şart değildir. Ya da şöyle söyleyelim: Tasavvuf ehli olmak, muhaddesûndan olmayı gerektirmez ve garanti etmez.

*

İbn Arabîci hurafe prof.u Tahralı’ya göre (O kendisini tasavvuf prof.u zannediyor) “Tasavvufî idrak ‘cüz’î akl’ın ötesinde ‘kalp ve gönül’ dediğimiz bir meleke ile ilgilidir”miş.

Eğer böyleyse, tasavvufî idrak denilen şey, idraksizlik ve ahmaklığın ta kendisi demektir.

Akılsız dindarlık da, tasavvuf da olmaz.

Ayrıca, kalb ile akıl birbirinden ayrı şeyler değildir. Ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

“Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlarla akıl erdirecekleri kalbler ve onlarla işitecekleri kulaklar olsun! Ama şu gerçek ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalbler kör olur.” (Hac, 22/46)

Kalb, akletmek için vardır. Kalbin akletmenin dışında ya da ötesinde, aklı devre dışı bırakan bir hassesi yoktur.

*

İmam Gazzalî, fıkıh usûlü kitabı el-Mustasfa’da şöyle demektedir: 

Akıl deliline hiçbir şekilde muhalefet mümkün değildir.

(Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik Y., 2006, s. 37.)

Aynı şekilde Bediüzzaman da şunu söylemektedir:

“Yerleşmiş usuldendir [İslamî ilimlerin temel usul kaidelerindendir]Akıl ve nakil [vahiy] çatıştığında, akıl asıl alınır ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl gerektir.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemat, İstanbul: Şahdamar Y., 2005, s. 23.)

Evet, o akıl, senin akıl zannettiğin akılsızlığın değildir.

*

Ehl-i Sünnet uleması, bilgi kaynakları (ya da bilgi edinme yolları) olarak şu üç şeyi sıralamışlardır: Akıl, havass-ı selime (sağlam duyular), haber-i sadık (doğru haber)

Vahiy (nakil), “doğru haber” kapsamına girmektedir.

Keşf, ilham, rüya vs., Ehl-i Sünnet tarafından “kesin” bilgi kaynağı kabul edilmez. 

Hiç bilgi vermez değiller, fakat hataya açıktırlar ve “kesinlik” taşımazlar. Özellikle dinî meselelerde ve hak-hukuk bahislerinde dikkate alınmazlar.

Basit bir misalle açıklamaya çalışalım:

Mahkemede hüküm verme konumunda olan hakim, herkesçe kabul edilen aklî ilkelerebeş duyu vasıtası ile algılanıp kayda geçen verilere, ve doğru olduğu anlaşılan haberlere (şahitliklere) dayanarak karar verme durumundadır. “Ben dün bu konuyla ilgili bir rüya gördüm, o yüzden şöyle hükmediyorum” veya “Benim kalbime şöyle bir duygu geliyor, içimden bir ses şunu diyor, o yüzden hükmüm şu” diyemez.

Dinî konular mahkemelerde karara bağlanan dünyevî davalardan herhalde daha az ciddi değildir.

*

Hanefîler’in itikatta tabi oldukları büyük alim İmam Matüridî rh. a., sağlam duyular ve nakil (haber, vahiy) yoluyla erişilen bilginin doğruluğunun da yine akılla anlaşılacağını ifade etmektedir:

“Aslında nesne ve olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin gelişinden sonra bile –şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve bir de sadece tefekkür ve istidlalle ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür.”

(Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 51.)

Evet, sağlam duyular ve doğru haber de "kesin" bilgi kaynağı ya da vasıtası iseler de, “nihâî bilgi” akıl çerçevesinde ortaya çıkar.

Bu durumda, İbn Arabîci hurafe ehlinin “akıl” ile bağını koparmış “gönül”ünün “bilgi” (marifet) bahsinde yeri ne olabilir?

"Akletmeyen, akla savaş açmış kalb" ile nereye varılabilir?!

“… Haktan sonra dalaletten (sapıklıktan) başka ne vardır?! ....” (Yunus, 10/32)

*

Kelam ilminin müstesna otoritelerinden Seyyid Şerif Cürcanî, meseleyi şöyle açıklamakta ve bir bakıma İmam Matüridî’nin sözünü şerhetmektedir (Normal parantez içi ifadeler, Mevâkıf yazarı Adudiddin el-Îcî’ye aittir. Parantez dışı ifadeler ise, Seyyid Şerif Cürcanî’nin şerhi durumundadır. Köşeli parantezler ise tarafımızdan eklenmiştir):

(Delil, ya) ister yakın ister uzak olsun (bütün öncülleriyle aklîdir, ya) aynı şekilde (bütün öncülleriyle naklîdir, ya da bu ikisinden bileşmiştir. Birincisi) kesinlikle nakle dayanmayan saf (aklî) delildir. (İkincisi) ki bu, saf naklî delildir ([böylesi bir delil türü] tasavvur edilemez. Çünkü) naklî delilin medlûlün [delâlet olunan şeyin] bilgisini vermesi için (haber verenin doğru olması gerekir. Haber verenin doğruluğu ise ancak akılla sâbit olur.) Bu, aklın, onun [haber-i sadıkı yani doğru haberi getiren bir peygamberin] doğruluğuna delalet eden mucizede nazar etmesidir [düşünmesi, ölçüp tartmasıdır]. Eğer [peygamberin getirdiği haberin doğruluğu, mucize söz konusu olmaksızın salt] nakille ispat edilmek istenirse devr veya teselsül olur [Devr, modern tabirle totoloji, birşeyin yine kendisiyle ispatlanmasıdır. Yani peygamberin, “Verdiğin haberin doğruluğunu nerden bilelim?” sorusuna, “Çünkü ben bir peygamberim” şeklinde cevap vermesi, “Peki peygamber olduğunu nerden bilelim?” sorusuna da, “Çünkü getirdiğim haber peygamber olduğumu bildiriyor” demesidir. Burada teselsül/silsile ise, naklin/haberin doğruluğunun yine bir başka haber ya da nakille ispatlanmaya çalışılması anlamına gelir. Ancak, o haber ya da naklin doğruluğu için de bir başka haber ya da naklin delil olarak getirilmesi gerekir ki, bu silsile sonsuz biçimde uzar, dolayısıyla varlığı ile yokluğu eşit hale gelir]. (Üçüncüsü) yani aklî ve naklîden bileşik olan (ise bizim) genel olarak nakle dayandığı için (naklî diye isimlendirdiğimiz delildir.) Dolayısıyla delil, saf aklî ve aklî ve naklîden bileşik olmak üzere iki kısımla sınırlıdır. İşte tahkîk [deliller yardımıyla hakikati arama] budur.” 

(Seyyid Şerîf Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, çev. Ömer Türker, İstanbul: Kırk Gece Y., 2011, C. 1, s. 211.) 

[Bu meseleler için, internetten okuyup indirebileceğiniz FELSEFE, BİLİM VE İMAN (SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ) adlı kitabımıza bakılabilir: https://archive.org/details/felsefe-bilim-ve-iman-saf-akilsizligin-tenkidi]

*

Mesele bu kadar açıkken bu sözde “Rablerinden söyleyen” boş beleş ukalalar neden akıl ile kalbi birbirine düşman ilan ediyorlar diye sorarsanız cevap şu:

İlhamlarını Rableri Allahu Teala’dan değil, Eski Yunan’ın kafası karışık filozoflarından alıyorlar da ondan.

Bazısı bunu dini bozmak ya da (İbn Arabî kalpazanı gibi) farklı şeyler söyleyerek artistlik yapmak için kasten yapıyor, bazısı da, tasavvuf ehli diye bilinen kişilerin her yazdıklarını “ilahî ilham ve keşf” ürünü zanneden saftirik taklitçiler oldukları için.

Hristiyan ilahiyatçılar da, özellikle modern bilimin gelişmesinin ardından, akıl-kalb (ya da akıl-gönül) ayrımına sıkı sıkıya sarılmış durumdalar. Tahrif olunmuş haliyle Hristiyanlık akıl tarafından kabul edilebilir olmaktan uzak olduğu için onlar, asırlar öncesinden, “İman akıl değil gönül işidir” demeye başlamış bulunuyorlardı.

Batı'nın dünyevî başarısı ve teknolojik üstünlüğünün etkisinde kalan bazı "yarım hoca" müslüman okumuşlar, hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini İslam dünyasına taşımakta gecikmediler. Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mısır'a gitmek zorunda kaldığında, oradaki Ezher hocalarının bile (tasavvufçu olanı ve olmayanıyla) bu sakat ve yanlış görüşü savunmaya başlamış olduklarını gördü. Mevkıfu'l-Akl kitabını bu zihniyetle mücadele için kaleme aldı. 

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca da, Fransızca’dan Metalib ve Mezahib adıyla tercüme etmiş olduğu felsefe tarihi kitabı için yazdığı uzun “giriş”te bu konuyu irdelemiş, Batı’daki düşünce akımlarından etkilenen müslüman aydınların/münevverlerin söz konusu hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini taklit ederek akıl düşmanlığı yapmalarındaki sakatlığa dikkat çekmiş durumda.

Şu ifadeler söz konusu "giriş"te yer alıyor:

“Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin [aklın] ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor…

“Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, …, Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. ‘Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat “üçlü bir Allah”ı anlayamaz’ deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor….”

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

“… Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor…. Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, ‘imkânın isbatı’ gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması]….” (s. xxxviii.)

“Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakk’a olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür…. Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, ‘hakikat’te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder…. Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat mümkün olanın mevcudiyeti salt akılla bilinemez, gözlem ya da haberle bilinir]…. Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, … Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [teorisi] ile de (insan bilgisini tümden reddeden ["şüphecilik" esaslı] sofizm ile de) müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, mutlak sofizm bile, tenakuzun (çelişkinin) esasını itirafa mecburdur.” (s. xlii-xliii.)

Evet, merhum Elmalılı Hoca, "Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur" diyor.

Tasavvuf karşısında aklın kusurundan bahsetmek de abestir.  


ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ, “TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI” DÜMENİ, GAZETECİ ARSLAN BULUT, PERİNÇEK VE PERİNÇEKÇİ ASKERLER-İSTİHBARATÇILAR

 













Bir ara sosyal medyada, (İskenderpaşa Cemaati’nin radyosu) AKRA FM adına, “Sosyal medyadaki sahte hesaplara ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlara karşı dikkat olunuz” şeklinde bir açıklama yayınlanmıştı (Bakınız: pic.twitter.com/6dFMLdNL3P).

“Dikkat olunuz” ifadesiyle, muhtemelen, “dikkatli olunuz” demek istiyorlar. Bu uyarıyı yapmaları yersiz değil, kendileri de biraz dikkatsiz.

Birçok facebook sayfasının, sözü edilen türden birer “sahte” hesap oldukları kesin. Belli ki, bunlar taklit ürün..

Ancak bazıları, gerçeğinden farksız bir taklit. Aslından bile daha sahici.

Hani Şarlo (Charlie Chaplin) taklitçileri arasında bir yarışma düzenlenmiş de, katılan 40 yarışmacı arasında gerçek Şarlo ancak dokuzuncu olabilmiş ya.. Onun gibi birşey..  

Bazen de taklitler, aslı korumak için kullanılır.

Mesela, geçmişte suikast korkusu yaşayan birçok siyasetçinin kendilerine benzeyen şahısları dublör olarak kullandıkları biliniyor.

Askerlerden de böyle davrananlar olmuş.

Sahte hesaplar bazen hem mesajı vermek hem de “Bizimle ilgisi yok, sahte” denilerek sorumluluktan “yırtmak” için kullanılabilir.

*

Esad Coşan hocanın matruş, şapkalı ve astsubay kıyafetli fotoğrafıyla, vefatının hemen akabinde Nureddin Coşan’ın kartel medyasından Avni Özgürel’e verdiği röportaj sayesinde müşerref olmuştuk.

Böylesi iki fotoğrafı, AKRA FM tarafından reklamı yapılan bir sitede, http://www.iskenderpasa.com/6ED16ECE-79A4-4647-86A0-C0885DA2A45B.aspx adresinde yayınlandı.

Bu www.iskenderpasa.com “sahte(kâr)” mı, hakiki ve dürüst mü, benim sorunum değil.

*

AKRA FM’in söz konusu açıklamasının devamı da var:

“Herhangi bir konuyla ilgili haber ve yorumlar, tarafımızdan, sosyal kuruluşlarımızdan veya web sitemizden yapılan açıklamalara dayanmadıkçagerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlar olarak değerlendirilmelidir.”

Ne demek bu?..

Mesela biri çıkıp şu “tarafımız, sosyal kuruluşlarımız veya web sitemiz” tarafından unutturulmaya çalışılan S. G. adlı şahsa projektör tutunca, yazdıkları, gerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayın mı oluyor?

Neden insanlara “Aklınızı kullanmayın!” mesajı veriyorsunuz?

Neden başkalarına, neyi nasıl “değerlendirecekleri”ni siz “öğretmeye” kalkışıyorsunuz?

“Gerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlar” olarak “değerlendirilmelidir”miş.

“Değerlendirilebilir” bile değil, “değerlendirilmelidir”.

Vay uyanıklar vay!.. Hani siz insanlara çılgınlar gibi kritik ve analitik düşünme tavsiyesinde bulunuyordunuz.. N’oldu?!..

Bütün o koparttığınız gürültü nereye gitti?..

*

Ne kadar “analitik” düşündükleri ve ne ölçüde “kritik/eleştirel” akıl yürütebildikleri, “Herhangi bir konuyla ilgili” diye başlayan ifadelerinde kendisini gösteriyor. 

Düşünebilseler, böylesi bir cümlenin “Herhangi bir konuyla ilgili” diye değil, en iyi ihtimalle “Bizimle ilişkili bir konuyla ilgili” diye başlaması durumunda bir ölçüde mantıklı kabul edilebileceğini anlayabilirler.

Bu durumda bile, “analitik ve kritik” olması şöyle dursun, birazcık “düşünebilen” herkes, bir insanın kendisiyle ilgili konularda hem bilgi vermekten kaçınması hem de başkalarını toptancı bir tavırla suçlaması durumunda, gerçeği gizlemediğinden veya çarpıtmadığından emin olunamayacağını bilir.

*

Niye, “Herhangi bir konuyla ilgili olarak okuduklarınızı ya da duyduklarınızı on yıl boyunca size (sözde) öğretmeye çalıştığımız kritik ve analitik düşünme yöntemleriyle değerlendirmeye tâbi tutun” demiyorsunuz da, “Şöyle şöyle değerlendirilmelidir” diye “talimat” veriyorsunuz?

Niye, “Aklınızı kullanmayın, düşünmeyin, sizin yerinize biz düşünüyoruz. Konuyu şöyle değerlendireceksiniz, bu bir emirdir” makamından gazel okuyorsunuz?

Bu “sahte” hesap sahipleriyle gazeteci Arslan Bulut gibiler ve Arslan Bulut gibilerin tekerleme ve nakaratlarını ezberleyenler, hiç değilse şu basit soruya cevap vermelidirler:

Prof. Dr. Esad Coşan hoca dostunu düşmanını hiç ayıramayacak, nerede “daha” güvende olacağını bilemeyecek kadar firaset ve basiret yoksunu muydu?

Bir basit soru daha:

Esad Efendi’ye doğrudan veya dolaylı olarak “Bizimle işbirliği yaparsın ya da sen bilirsin” mesajını verenler, onu kendilerine bağlı bir kukla olmaya davet edecek kadar pervasızlaşmış, ölçüyü kaçırmış ve haddi aşmış bulunanlar kimlerdi?

*

Neden, Arslan Bulut’un “Türk istihbarat kaynakları”na dayandırdığı “iddia”ların “Cemaat” mensupları tarafından “kritik ve analitik düşünme süzgeci”nden geçirilmeden benimsenmesine ve savunulmasına bugüne kadar göz yumuldu?

Daha önce de yazmıştık, Esad Efendi’nin vefatından iki yıl sonra, gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat kaynakları”na atıfta bulunarak, Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gittiği iddiasını ortaya atmıştı.

Oysa biz, olayın trafik kazası olduğunu zannediyorduk. Suikastmiş. Açıklayan, “Türk istihbarat kaynakları”. Türk istihbarat kaynaklarının sözcülüğünü yapan şahıs ise, gazeteci Arslan Bulut.

“Türk istihbarat kaynakları” katilin adresi olarak İngiliz Gizli Servisi’ni gösteriyordu.

İlginç bir tesadüf ya da tevafukla, “Türk istihbarat kaynakları”nın bu bildiriminin yapıldığı 2003 yılında, Esad Efendi’nin oğlu (ve “varis”i) Nureddin, bir etkinlikte yaptığı konuşmada, kalabalık bir topluluğun huzurunda, babasının şehit olduğunu söyleyiverdi.

Bu ilginç tesadüf ya da tevafukun (ya da korelasyonun; koordinasyon ya da eşgüdüm demeyelim), sosyal medyada makes bulmaması beklenemezdi. İnternette yer alan “İskenderpaşa” adlı bir facebook sayfasında, hem Arslan Bulut’un, hem de Nureddin’in ilgili ifadeleri birlikte yer alıyordu. Söz konusu sayfada, 23 Nisan (2013) tarihli bir paylaşımda, önce Nureddin’in, sonra da (“devamı” linki içinde) Bulut’un ifadeleri şu şekilde aktarılmıştı:

“Sevgili liderim, lideriniz Mahmud Esad Coşan rahimehullah iki yıl önce 4 Şubat 2001 Pazar günü müphem bir çarpışma neticesi damadı Ali Yücel Uyarel’le birlikte şehid olmuştu…” (Muharrem Nureddin COŞAN-2003)

*

“”Nakşibendi cemaatinin lideri Prof. Dr. Esat Coşan”ın Avustralya”da, CIA”nın daha sonraki Türkiye operasyonları için, İngiliz gizli servisi tarafından trafik kazası süsü verilerek öldürüldüğü tespit edildi

Coşan”ın, Sydney”e 600 kilometre uzaklıktaki Dubbo şehrine giderken bir kaza sonucu öldüğü bildirilmişti. Yapılan araştırmalar sonunda, Coşan”ın aracının önündeki araçta stop lambalarının yanmadığı, bu yüzden şoförün karşıdan gelen araca değil, stop lambaları sönük TIR kamyonuna çarptığı anlaşıldı.

İngiliz gizli servisi, kaza süsü vermek istediği olaylarda daha önce de stop lambası yöntemini kullanmıştı.” (Arslan BULUT- YENİÇAĞ / 2003)

(https://tr-tr.facebook.com/iskender.pasa.tr?hc_location=timeline)

*

Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut, bir “iki yıl” daha bekledikten sonra, 2005 yılı Aralık ayında, yine “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak konuyu gazetesindeki köşesine taşıyacaktı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4521).

Yazısında, Nakşibendi cemaatinin lideri Prof. Dr. Esat Coşan”ın Avustralyada, CIA’nın daha sonraki Türkiye operasyonları için, İngiliz gizli servisi tarafından trafik kazası süsü verilerek öldürüldüğü tespit edildi” diyordu.

Kabul edersiniz ki, meseleyi “kritik ve analitik” bir bakış açısıyla ele almak zorundayız. Bulut’un (başka bir yazıda gösterdiğimiz gibi) pekçok yanlış bilgi içeren yazısında öne sürülen iddialara “gökten inmiş vahiy” muamelesi yapamayız.

Herşeyden önce, Bulut’un “Türk istihbarat kaynakları”nın gerçekten Türk olduklarından da, istihbaratçı olduklarından da, kaynak olabilecek evsafta olduklarından da emin olmak mümkün değil. “Kerameti kendinden menkul” tabiri böylesi durumlar için kullanılıyor.

Niye MİT demiyorsun, diyemiyorsun da, Türk istihbarat kaynakları diyorsun?

*

Bir başka tuhaflık şurada.. Arslan Bulut, zihniyet bakımından Doğu Perinçek’le aynı frekansta bir isim.. Elbette zihniyet “ikiz”i değil, fakat “kardeş”.. En azından süt kardeş.. Perinçek’e büyük saygı ve sevgisi var ve bunu hiçbir zaman saklamadı.

Bulut’un “Esad Coşan suikasti” çerçevesinde İngiliz gizli servisini (istihbarat teşkilatını) gündeme getirmesine benzer şekilde, Doğu Perinçek de 1997 yılında, 28 Şubat sürecinin en civcivli döneminde, “içinden Esad Coşan ve İngiliz istihbaratı geçen” bir iddia ortaya atmıştı.

Evet, Arslan Bulut’un “kanka”sı “yalan rüzgârı” Doğu Perinçek, 1997 yılında, 28 Şubat postmodern darbesi yüzünden vatanını terk etmek zorunda kalmış olan Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratından para almış olduğu iftirasını atmıştı.

Bunun üzerine Doğu Perinçek hakkında bir yazı kaleme alıp İslâm dergisinde yayınlamıştım ve beni mahkemeye verip o günün parasıyla 3 milyar TL (bir daire parası) tazminat talep etmişti.

Çünkü geçmişini konu edinmiş, ona yöneltilen CIA ajanlığı suçlamasını gündeme getirmiştim.

(Eski MİT’çi Necdet Küçüktaşkıner, TBMM’nin Susurluk Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde, "Perinçek ile CIA bağlantısı"na dikkat çekmişti. Türkiye’de solun güçlendiği bir dönemde Maoculuk yaparak bu kitleyi bölmek gibi CIA’i çok mutlu edecek faaliyetlerin altında imzası var. Yine, MİT’teki bir CIA ajanını deşifre edip yakalamak gibi afvedilmez bir “sabıkası” bulunan Hiram Abas’ı terör örgütlerinin hedefi haline getirmek gibi “hizmet”leri de oldu. Terör örgütlerinin ideolojisi çok önemli değil, gerektiğinde istihbarat teşkilatları tarafından çok ustaca dalaverelerle taşeron olarak kullanılabiliyorlar. Eski MİT’çi Mehmet Eymür, MİT’in Perinçek’le başedemiyor, onun operasyonlarını engelleyemiyor oluşundan şikayetçiydi. Muhtemelen bu, MİT’çilerin Hiram Abas’ın bir suikastle öldürülmüş olmasından çıkardıkları derslerle de ilgili. Fakat daha vahim olan durum şu: TSK’da Perinçekçi subaylar var ve emekli olunca onun yanı başında arz-ı endam ediyorlar. Benzer birşeyin MİT’çiler için de söylenemeyeceğinden emin olunamaz.)

*

28 Şubat Darbesi denilen (arkasında İsrail’in, ABD’nin, ve de siyonizmin uluslararası şebekesi masonluğun bulunduğu, İngiliz gizli servisinin “üzüntüden uzak bir alâka ile” izlediği, veya belki bazı katkılar sunduğu) bir ihanet hareketi yaşanıyor, Esad Efendi buna en sert tepkiyi gösteriyor, ve sözde Amerikan düşmanı olan Perinçek, bu Amerikancı darbe tarafından mağdur edilen bir isme, tam da o Amerikancı darbecilerin memnun olacakları tarzda saldırıyor, iftira atıyor.

(Hiçbir “sabite”si bulunmayan bukalemun Perinçek bazen, sırf kafa karıştırmak için aptalca ve saçmalığın nirvanasında iddialar ortaya atar. Rezil olmak pahasına bile olsa.. Esasen rezil olmak umurunda da değildir, kendisine inanacak aptalların bu memlekette eksik olmadığının farkındadır. Sirk canbazı hızıyla akrobatik siyasal ve düşünsel zikzaklar çizer, ve asla yaptıklarının hesabını vermez. Geçmişi gündeme getirildiğinde kulağının üstüne yatar, yavuz hırsız ev sahibini bastırır formülü çerçevesinde muhataplarına akıl almaz suçlamalar yöneltir, kendi geçmişini unutturur, tartışma gündeminden düşürür. Yüzde bir, hatta binde bir bile etmeyen oy oranına rağmen sözde particilik yapar. Parti sadece, örgütçülüğünü ya da siyasal dolandırıcılığını “yasal” hale getiren ve dokunulmaz yapan bir paravanadır.)

Kritik ve analitik düşünce” yolculuğumuza pandemi döneminden aşina olduğumuz filyasyon projektörüyle devam ettiğimizde önümüze şöyle bir zincir çıkıyor: 28 Şubatçılar, Doğu Perinçek, Perinçek’in TSK ve MİT’teki dostları, Perinçek’in dostu Arslan Bulut, ve Bulut’un “kimliği meçhul” Türk istihbarat kaynakları.

Bir başka ifadeyle, Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gittiğini (sanki gözleriyle görmüş gibi) bilen “hayalet” Türk istihbarat kaynakları ile, Esad Efendi’nin vatanını terk edip gurbet ellere düşmesine yol açan 28 Şubatçılar, aynı familyadan olma gibi tuhaf bir ortak paydaya sahipler gibi görünüyor.

Tesadüfen ya da tevafukan.


CURZON İLE SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN SİVAS KONGRESİ’NDEKİ AMERİKAN MANDASI OYUNU

  "Mandacılık maskeli tavşana kaç, sözde istiklalci tazıya tut" alavere dalaveresi.. Rauf Bey'in önerisini fırsat bilmişmiş.. ...