İbn
Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına
hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı, esere yazdığı sunuşta
şunları söylüyor:
“… İbn Arabî’nin … hükümdarlık hakkında görüş ve düşüncelerini ve hükümdara
tavsiyelerini kısaca zikrederek üslubu hakkında bir fikir vermek istiyoruz:
İmam … salih olduğu zaman teb’a da (halk da) salih olur; fasid (bozuk) olursa
onlar da fasid olur (s. 105). … Allah bir topluluğa yönetici olarak bir
‘halife’yi tayin ettiği vakit, ona o topluluğun ‘sır’larını ve ‘akıl’larını da
verir (s. 109).”
(İbn
Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed
Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xxvi.)
Sadece
bu lafları bile, İbn Arabî soytarısının dünyadan habersiz bir cahil, işkembeden
üfüren bir madrabaz olduğunun anlaşılması için kafidir.
Bu
tür sahtekârlar, müşahede, mükâşefe, sır, sırru’s-sır, hafî, ahfâ, ruh-u izafî,
ruh-u küllî, tecellî vs. gibi alengirli kavramları kullandıkları zaman insanlar
onlarda kendilerinin bilmediği gizli ve yüksek bir ilim bulunduğu zannına
kapılırlar. Fakat böyle soyuttan somuta
(mücerretten müşahhasa) geçtikleri zaman cehaletleri ve akılsızlıkları
kabak gibi ortaya çıkar.
*
Dangalağın
yaptığı genellemeye bakın, yönetici salih olduğu zaman memleket ahalisi de
salih olur, bozuk olduğunda halk da bozuk olurmuş..
Peki Hz. Musa aleyhisselam bozuk olduğu için mi İsrailoğulları bozuktu?!
O, “Ya
Rab, görüyorsun ben (kendi) nefsimle kardeşimden (Harun’dan) başkasına söz
geçiremiyorum, artık bizimle o fasıklar kavminin (topluluğunun) arasını ayır”
(Maide, 5/25, Elmalılı meali) diye dua etmişti.
İbn Arabî soytarısı bu
lafları sadece işkembesinden uyduruyor değil.. Eski Yunan filozoflarının kitaplarından, İhvan-ı Safa Risaleleri
gibi derlemelerden bunları alıp yazıyor. Kafası da "istikamet"e basmadığı için tenkide tabi
tutamıyor, okuduklarının doğrusunu yanlışından ayıramıyor.
Metafiziğe ve tasavvufa dair yazdıkları da aynı durumda..
Kendisinden önce yazılmış olan kitapları karıştırmış, onlarda gördüklerini alıp kendi kitaplarına aktarmış.. Bu arada kendisi de bazı şeyler uydurmuş. Laf kalabalığının içinde doğrular da yanlışlar da var.
Doğrularını görenler yanlışlarını da aynen kabul etme ahmaklığı
sergiliyorlar.
*
Evet, adam aptal (Daha doğrusu sahtekâr)..
Hz. Osman ve Hz. Ali
fasid kimseler oldukları için mi onların zamanında sayısız kargaşa ortaya
çıktı?!
Hz. Muaviye onlardan daha salih
olduğu için mi onun zamanında sükunet hasıl oldu?!
Adam sözde arif, fakat işkembeden sallıyor.. Böyle elle tutulur gözle görülür mevzularda konuştuğu zaman cehaleti ve uydurukçuluğu kabak gibi ortaya çıkıyor..
Mükâşefe falan filan
edebiyatı yaptığı zaman ise ne dese aldanacak aptalları bulması zor değil.
Lafa
bakın, “Allah bir topluluğa yönetici
olarak bir ‘halife’yi tayin ettiği vakit, ona o topluluğun ‘sır’larını ve
‘akıl’larını da verir”miş.. Nasıldı o söz, “Küçük at da civcivler yesin”
miydi, buna benzer birşeydi.
Öyle
olsaydı, Sultan Abdülhamid İttihat ve Terakki çapulcularına mağlup olur muydu?!
Bu
soytarı mı daha geri zekâlı, yoksa bu zırvalarına bulunmaz Hint hikmeti
muamelesi yapan görmemiş görgüsüz taifesi mi, karar vermek zor.
*
Soytarı,
harp sanatı hakkında da döktürmüş:
“Harplerin idaresi esnasında hükümdar bizzat harbe girmemelidir. Zira hem
kendisi hem de mülkü (devlet) harap olur. Kumandan ve emirlerini göndermelidir.
Onlar yenilse bile hükümdar yakınındaki devlet erkânı ve askerleriyle baki
kalır. … Hükümdar düşmanlarına bizzat karşı çıkmayıp ‘ilim sahili’nde oturmalı,
gerektiğinde ‘ilim denizi’ne açılıp düşmanı peşinden sürüklemeli ve onları
orada mahvetmelidir.” (s. xxix.)
Soytarı birşey biliyormuş
gibi işkembeden atıp tutmuş.. Cehalet ve hamakat denizinde boğulmuş.
Bu tür konularda kesin
ilke ve kurallardan söz edilemez.. Şartlara göre hareket etmek gerekir..
Peygamber Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem Bedir, Uhud, Hendek ve
Huneyn Savaşlarında ordunun
başındaydı.. Mekke’nin fethinde ve Tebük
seferinde de..
Buna karşılık, Hz.
Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman Medine’den ayrılmadı, savaşlara iştirak
etmediler.. Fakat daha sonra Hz. Ali iç savaşlar sırasında hep ordusunun başında
oldu.
Kur’an’a baktığımızda,
Hz. Süleyman ile Zülkarneyn aleyhisselamın ordularının başında seferlere
iştirak etmiş olduklarını öğreniyoruz.
*
Bu soytarı, kumandanlık
işini sanki (kumandanlığı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in
övgüsüne nail olmuş) Fatih Sultan Mehmet’ten daha iyi biliyor!
Fatih, Gedik Ahmet Paşa’nın
İtalya seferi gibi birkaç sefer dışında hep ordusunun başında oldu. Ölümü de sefer sırasında gerçekleşti.
Murat Hüdavendigâr Kosova'da, savaş
alanında şehadet şerbetini içti.
Yavuz Sultan Selim hep
ordusunun başındaydı.. Kanunî de sefer sırasında vefat etti.
Osmanlı’nın son büyük
zaferlerinden Haçova Meydan Savaşı sırasında ordunun başında Padişah III.
Mehmed vardı.
*
Bazen, hükümdarın (devlet
başkanının) mutlaka ve mutlaka ordunun başında olması, cephede kendisini göstermesi gerekir.
Cephe kavramını da burada
günümüz şartlarına göre anlamalıyız.
Mesela, Şah Rıza Pehlevî, ülkede yaşanan iç
kargaşadan ürküp 16 Ocak 1979’da İran’ı
terk etmeseydi, İran’da İslam devrimi çok büyük ihtimalle gerçekleşemezdi.
Böylece “cephe”yi terk etmiş, savaştan
(mücadeleden) kaçmış oldu.. İki hafta sonra, 1 Şubat günü Humeynî, sürgün hayatı yaşadığı Paris’ten İran’a döndü.
Tabiat boşluk kabul etmez.. Sen doldurmazsan başka biri gelir doldurur.
Bununla birlikte, Humeyni'nin dönüşü, tek başına devrimin
tamamlanması, rejimin çökmesi anlamına gelmiyordu.
Onun gelişinden 10
gün sonra, 11 Şubat günü, İran Kara
Kuvvetleri, rejim ile muhalifler arasında tarafsız konumda bulunduğunu ilan
etti.
İşte bu, rejimin çökmesi
anlamına geliyordu.
Şayet Şah kaçmamış olsaydı, ordu tarafsızlık ilan etmezdi, edemezdi..
Ve kanaatimce, İran’da bir
devrim yaşanmazdı.
Yaşanamazdı.
*
Askerî darbelerin ve halk isyanlarının başarısı genelde siyasî liderlerin azim, cesaret ve sebat eksikliğinden kaynaklanır.
(Hz. Osman istisnadır. O, Allahu Teala'nın huzuruna kan dökmeden gitmek istemiştir. Hz. Muaviye onu korumak için askerî birlik göndermeyi teklif ettiği halde bunu kabul etmedi. Sultan Abdülhamid'in Hareket Ordusu'nu ezmemesi de benzer bir hassasiyetten kaynaklanıyor. Buna karşılık Selanikli zampara ipleri eline alınca eski arkadaşlarını bile birer kumpasla asmaya çalıştı. Bazı ateist-laik-Kemalist soytarıların, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin suikast sonucu vefat etmiş olmalarından hareketle laga luga yaptıklarına şahit olunuyor. Onlar korumalarla, muhafızlarla ve fedailerle gezmiyorlardı. Bugünün sıradan bir devlet görevlisi bile birkaç korumayla dolaşıyor.)
Rusya'da komünizmin çöküşünden sonra bir askerî darbe teşebbüsü olmuş, Yeltsin'in tankın üzerine çıkması bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştı.
Bizans İmparatoru Jüstinyen 532 yılında Nika Ayaklanması sırasında İstanbul'dan kaçmaya karar vermiş, karısı Teodora'nın onu bu kararından vazgeçirmesi sonucunda isyan bastırılmıştı.
*
Son İran-ABD savaşında dinî lider Hamaney, bir suikaste kurban gitmemek için ülkesini terk edip Rusya gibi bir
ülkeye kaçsaydı İran devlet kurumları ve halk moralman çöker, maneviyatları
sarsılırdı.
Yaşlıydı, hastaydı,
sakattı, zaten ölecekti.. Fakat onun bu şekilde ölmesi, İran halkına cesaret ve
ruh verdi.. Ölüsü, ülkesine dirisinden daha fazla hizmet etti.
Devlet başkanlarının
cephede ölmesi ya da esir düşmesi değil, kaçmaları, saklanmaları yenilgiye
neden olur.
Romen Diyojen Malazgirt’te esir düştü diye Bizans
İmparatorluğu yıkılmadı, yeni bir imparator seçtiler.
İstanbul’un fethi
sırasında son imparator Konstantinos Paleologos şehri terk edip başka bir yere
gitseydi, İstanbul Fatih karşısında o kadar fazla direnemezdi.
*
Tarihte, zampara İbn Arabî’nin saçma öğüdüne
göre hareket eden sivri zekâlı yöneticiler yok mu, var!
Biri Selanikli zampara Mustafa Atatürk..
Sözde vatanı kurtarmak
için Anadolu’ya gönderilmişti, fakat Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’dan TBMM’yi
açtığı 23 Nisan 1920’ye kadar 11 ayı aşkın süre ne cepheye gitti, ne de düşmana
tek bir kurşun sıktı.
Bol bol nutuk attı,
Padişah’a bağlılık yeminleri etti, kafa ütüledi. Cephe, Çerkez Ethem gibi isimlere emanet edilmişti.
Güneyde de (Maraş, Urfa, Antep) millet kendisi
mücadele ediyordu.. Şahin Bey ve Molla Karayılan gibi isimlerin
liderliğinde..
Daha sonra Selanikli
cepheye sağ kolu İsmet’i gönderdi..
Kendisi Ankara’da Bizans entrikalarıyla meşguldü.
İsmet, Kütahya-Eskişehir'de Yunan karşısında büyük bir bozguna imza attı.. Yunan ordusu Polatlı'ya, Ankara'nın burnunun dibine kadar geldi.
Ve Selanikli, (Çanakkale’de savaş bitmeden
cepheden ayrılan, Filistin’de İngiliz ordusunun karşısında yıldırım hızıyla
kaçan) Selanikli, Kayseri’ye kaçma
kararı aldı.
*
Fakat TBMM bu kararı
kabul etmedi.. Selanikli’den cepheye gidip ordunun başına geçmesini istediler.
Selanikli ayak diredi..
Tam dört (rakamla 4) gün boyunca TBMM’de cepheye gidersin gitmezsin tartışması
yaşandı.
Sonunda Selanikli baktı
ki kendisi Kayseri’ye gitse bile TBMM gitmiyor, giderse dımdızlak ortada
kalacak, siyaset denkleminden düşecek, ortaya iki şart sürdü.
Cepheye gitmeye şu iki
şartla razıydı: Birincisi, TBMM’nin bütün yetkileri kendisine devredilecekti.
Yani TBMM yetkisiz ve işlevsiz olacak, Falih
Rıfkı Atay’ın tabiriyle Selanikli diktatör
yapılacaktı.
İkinci şartı ise şuydu:
Bir yenilgi durumunda kendisinden asla hesap sorulamayacaktı.
Sahici zampara, sahte
kahraman Selanikli, “Mevzubahis olan
vatansa benim şartlarım teferruattır, beni tutsanız bile ben durmam cepheye
giderim” demiyordu.
*
Buna karşılık TBMM “Lanet olsun, mevzubahis olan vatansa
zamparanın diktatörlüğü ve bizim yetkilerimiz teferruattır” diyerek onun bu
şartlarına evet dedi.
Büyük kaçışlar virtüözü
Selanikli zampara, böylece Sakarya Savaşı için cepheye gitti ve bu firar tutkusunun gereğini orada da sergiledi.
Orduya geri çekilme emri
verdi.
Fakat Fevzi Çakmak, onun
bu emrinin alt komuta kademelerine duyurulmasını erteledi.
O sırada, Yunan ordusunun
çekilmeye başlamış olduğu anlaşıldı.. Çünkü askerler arasında salgın hastalık,
açlık ve ishal başgöstermişti. General İshal ile Mareşal Açlık Yunan ordusunu
kırıp geçirmişti.
Selanikli böylece şans
eseri muzaffer komutan olmuş, bunu hemen fırsata dönüştürmüş, sinekten yağ çıkarma sanatındaki mahareti sayesinde üç rütbe birden
atlayarak mareşal yapılmasını sağlamıştı.