SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İŞGALCİ İNGİLİZ'İN MASKELİ TAŞERONUYDU

 














Fatih Sultan Mehmed’in hükümdarlığı sırasında, 1469 yılının 3 Mayıs günü dünyaya gelmişti.

Ölümü ise, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1527 yılının 21 Haziran günü, 58 yaşındayken olacaktı.

Kritik pozisyonlarda etkisiz bir bürokrat olarak devlet hizmeti gören, hayatı ikbal ve idbar arasında salınan, hapishane hayatı ve işkence ile tanışma şerefine de nail olan bu şahıs, aynı zamanda bir şair ve oyun yazarıydı.

Fakat asıl ününü, işsiz kaldığı dönemde sığındığı bir çiftlikte kaleme aldığı siyaset konulu kitaplarıyla, ölümünden sonra kazanacaktı.

Sancılı işsizlik döneminin ardından Medici hanedanının himayesine girmeyi başaran bu Floransalı yazar, yeni efendilerinin 1527 yılının Mayıs ayında iktidarı kaybetmeleri üzerine tekrar işsiz kalır ve bir ay sonra hayalkırıklığı, keder ve ıstırap içinde ölür.

Evet, Makyavel’den (Machiavelli) söz ediyoruz.

*

Leonardo da Vinci tarafından yapılmış olduğu sanılan portresinde biraz mahcup ve utangaç, ve biraz da ezik ve içten pazarlıklı bir kasaba zangocu görüntüsü veren bu adam, ölümünden sonra Batılı yazar çizer taifesi (özellikle de Rousseau, Fichte, Diderot ve Hegel) tarafından bir siyaset “guru”su haline getirilecekti.

Tahmin edilebileceği gibi, Batılıların çerçevesini çizdiği ve muhtevasını belirlediği (ve de “onların izini takip eden yerli-milli hukuk fakültelerimiz ile siyasal bilgiler fakültelerimizin) ders olarak okuttuğu “kamu hukuku” ve “siyasal düşünceler tarihi” kitaplarında görüşleri aktarılan demirbaş isimlerden biridir Makyavel..

Batı’da olsun, Türkiye’de olsun, hukuk, siyaset ve uluslararası ilişkiler öğrenimi gören hemen herkes Makyavel’den birtakım nasihatlar almak durumundadırlar.

Tecrübeli siyasetçiler konuşmalarında ona atıfta bulunmazlar, fakat nasihatlarını pek fazla kulak ardı da yapmazlar.

Özellikle de Batılı politikacılar ile onların akıl hocaları bunu hiç ihmal etmezler.

*

Batılılar’ın, Birinci Dünya Savaşı’nı (Selanikli zampara Atatürk’ün ihanetten beter Filistin ricatı yüzünden) yenilgi ile bitiren Osmanlı Devleti’ne karşı sonraki süreçte izledikleri politikanın isabetli, anlaşılır ve mantıklı bir “analiz”ini, Makyavel’in siyasal mülahazalarını gözardı ederek yapmak çok zordur.

Makyavel’in “prens”e (ya da hükümdara) verdiği akıllar fikirler, öğüt ve nasihatlar “analiz”e dahil edilince taşlar yerine oturuyor, muamma gibi görünen belirsizlikler kayboluyor, herşey açık ve anlaşılır hale geliyor. Yakın tarih masalımsı tortulardan ve küflenmiş hamaset kalıntılarından kurtuluyor.

Mehmet Hasan Bulut, İngiliz casus Aubrey Herbert’i anlattığı kitabında bunu yapmış durumda. Okuyalım:

“Machiavelli, “Kendi kanunları ve hürriyet içinde yaşayama alışkın devletler ele geçirildiklerinde elde tutmanın üç yolu vardır: İlki onları ortadan kaldırmak; İkincisi gidip orada yerleşip oturmak; üçüncüsü vergiye bağlamak ve içeride sana yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermektir. Böylece bu hükümet, o (işgalci) hükümdar tarafından kurulduğu için onun gücüne ve dostluğuna ihtiyâç duyduğundan o devleti ayakta tutmak için her yola başvurur. Hür yaşamaya alışkın bir kenti başka yollara müracaat etmek yerine kendi halkıyla idâre ederek elde tutmak daha kolaydır” diyordu.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 352.)

Selanikli zampara, kafaya almış bulunduğu acemi padişah Vahideddin’in tahta çıkışından ikibuçuk ay sonra, Eylül 1918’de, eski sofra arkadaşı Lord Allenby’nin önünden kaçmakla İngilizler karşısında sadece Filistin-Suriye cephemizin çökmesini sağlamış değildi. Olay çatışmalardan bir çatışmanın kaybedilmesinin çok ötesinde bir anlama sahipti, bütün bir savaş kaybedilmişti.

Bir ay sonra, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi (ateşkesi) imzalanmış, bundan iki hafta sonra, 13 Kasım’da da işgalci İngiliz donanması İstanbul’a demir atmıştı.

Aynı gün Selanikli zampara da İstanbul’a gelmiş, anasının Beşiktaş-Akaretler’deki evi yerine (işgalci İngiliz subaylarının karargâh yaptıkları) Pera Palas Oteli’ne yerleşmişti.

Selanikli, İngiliz gazeteci Ward Price’ın 1957 yılında yayınlattığı otobiyografik Extra Special Correspondent adlı kitabında yazdığına göre, İngilizler’den kendisini “vali” yapmalarını ve kolonyal/sömürgesel yönetim işinde kullanmalarını istemiş bulunuyordu.

Bu iddia, Selanikli’nin önceki ve sonraki yaşamı ve siyaseti ile uyumlu olduğu için, “İftiradır” denilip geçilebilecek bir iddia değil. 

Nitekim zamparanın aynı sıralarda Vakit ve (arkadaşı Fethi Okyar ile birlikte çıkarmaya başaldığı) Minber gazetelerinde İngilizler’e “yağ” çektiği, onlara ilan-ı aşkta bulunduğu biliniyor. Belgeli. 

Price’ı yalancılıkla suçlamak mümkün, fakat Selanikli’nin bu gazetelerde yayınlanmış olan yüzkızartıcı beyanatı, kazık gibi tarihin bağrına saplanmış durumda. İnkârı imkânsız. (Ders kitaplarına yazmaz, unutturursunuz, o başka..)

İddianın doğruluğu ihtimaline binaen şu söylenebilir: Selanikli, Osmanlı Devleti’ni kafasında bitirmiş, böyle bir devletin kalmayacağı, Türk topraklarının Hindistan vs. gibi bir sömürge ülke haline geleceği sonucuna varmış. Yağma Hasan'ın böreğinden pay kapma derdinde.

Ancak, İngiliz’in (özellikle Lord Curzon’un) kafasındaki plan başka.. 

İngiliz, Makyavel’in üçüncü seçeneğini hayata geçirmek istiyor: 

“Yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermek.”

*

İngilizler’e valilik başvurusunda bulunduğu söylenen, gazetelere verdiği demeçlerle onlara alenen “yağcılık” yapan Selanikli’nin bunun ardından İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew (Fro, Fru) ile temas kurduğunu görüyoruz.

Başbaşa, yalnız başlarına, bir dizi gizli görüşme yapıyorlar. Selanikli’nin Nutuk’undaki itirafı ve Rauf Orbay ile Cevat Abbas’ın şahitlikleriyle sabit.

Selanikli, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi görünümü altında kendisini kamufle eden Frew’dan herhalde hristiyan ayinlerinde okunan dualar ve ilahiler hakkında bilgi almıyordu.

Sonraki süreçte yaşanan gelişmeler, Selanikli’nin, daha önce, İstanbul’a gelişinden sonraki iki ay içinde (Ocak 1919 ortalarına kadar olan sürede) Frew vasıtasıyla İngilizler’le anlaştığını ortaya koyuyor.

Nitekim, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şunu diyecektir:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Selanikli İngiliz istihbaratı (gizli servisi) ile anlaşmıştı ve kod adı Black Jumbo idi.

*

Mehmet Hasan Bulut’un “analiz”ine dönelim.

Sözlerini (Makyavel’den yaptığı alıntıları) şöyle sürdürüyor:

“(Makyavel) Bu ‘yerli halkın dostluğunu sağlayacak (hükümet kurmuş) az sayıda kişinin halkın gözünde nasıl büyütüleceğini ise şu şekilde îzâh ediyordu; “Çoğu kişi, akıllı bir hükümdarın, fırsatını bulur bulmaz, kurnazlıkla kendisine düşmanlar meydana getirerek ve meydana getirdiği bu düşmanları tepeleyip itibârını kendiliğinden artırması icap ettiğini düşünür”.” (s. 352-3)

Selanikli şanslıydı, onun dişine göre bir "düşman" arayıp bulması gerekmiyordu, efendisi İngilizler onun namına "danışıklı" düşmanı ayarlayacaklardı: İzmir’e çıkarma yapacak olan Yunan'ı.

Fakat bu arada (İsmet İnönü'nün açıkladığı gibi) “yedi düvel”in Fransa ve İtalya’sına “Selanikli’ye dokunmak yok” diyecekler, Fransa ile nevzuhur “Ankara Hükümeti” arasında (Franklin-Bouillon'un marifetiyle) alelacele bir barış antlaşması yapılacak, İtalyanlar ise daha bonkör davranıp geride epeyce bir silah ve cephane de bırakarak Antalya civarını terk edip gideceklerdi.

Fakat “danışıklı düşman (ya da “danışıklı dövüşmen”) Yunan, sonradan Selanikli’nin başına çok iş açacaktı. 

Nedeni, evdeki hesabın çarşıya uymamak gibi evrensel bir kötü huyunun bulunmasıydı. Almanya yanlısı olduğu için İngilizler’in tahttan indirdikleri Konstantin Yunanistan’da tekrar tahta oturacak ve Selanikli’nin “dost düşman”ı Venizelos’u devre dışı bırakacaktı.

*

Bunun sonucunda Yunan ordusu Ankara’nın yanı başına, Polatlı’ya kadar gelecek, zoru görünce cepheden kaçma gibi işe yarar bir alışkanlığı bulunan Selanikli Ankara’yı bırakıp Kayseri’ye çekilmek için kolları sıvayacak, fakat TBMM buna izin vermeyecekti.

Selanikli’ye “Ankara’da nutuk atıp durma, cepheye git, elini taşın altına koy, askere umut ver” diyecekler, sözde vatansever Selanikli, TBMM’nin bütün yetkilerinin (millet hakimiyetinin) şahsına devredilmesi (yani diktatör yapılması) ve de bir yenilgi durumunda kendisinden asla hesap sorulmaması şartıyla cepheye gitmeyi kabul edecekti. 

Kendisinin ikbal ve istikbali mevzubahis olunca vatan teferruattı.

Cepheye ayağını sürüyerek binbir naz ve niyazla giden Selanikli orada da zoru görünce yine firar (kaçış) emri verecek, fakat Fevzi Çakmak emrin orduya duyurulmasını geciktirecek, bu arada (açlıktan ve ishal salgınından muzdarip) Yunan ordusu geri çekilmeye başlayacaktı. 

General İshal ve Mareşal Açlık gibi iki büyük dahi stratejist, Yunan ordusunu bozguna uğratarak Selanikli’ye bir zafer hediye etmiş bulunuyorlardı.

Sinekten yağ çıkarmanın ustası olan Selanikli, bu zaferden dolayı (askerî teamüle aykırı olarak) üç rütbe birden atlayarak mareşal yapılmasını sağlayacak, ayrıca bir de yüklüce bir ikramiye isteyecek, fakat TBMM istediği ikramiyeyi vermeyecekti. (Selanikli sonradan bunun acısını fena çıkaracak, banka hesaplarını müthiş kabartacaktı.)

*

Mehmet Hasan Bulut’un açıklamalarına dönelim:

“O zaman, (sözde) kendi kendilerini idâre edecek Türklere liderlik yapacak kişiye bir düşman lazımdı. New Europe (Yeni Avrupa) grubu hareketi geçti ve Rothschild’lerin Vickers silah şirketinin başındaki Zaharoff, İngiltere Başvekili (Başbakanı) Lloyd George ve Yunanistan Başvekili (Başbakanı) Venizelos ile buluşarak onlarla Anadolu’ya asker çıkarma meselesini konuştu. Zaharoff, Yunan ordusunun Anadolu operasyonunu kendi cebinden finanse edecekti. Bunun üzerine, İngiltere Başvekili Lloyd George, Mustafa Kemal’in (1918 yılında Avusturya’ya, Karlsbad kaplıcalarına giderek) muayene olduğu Rothschild Hastanesinin başhekimi Otto Zuckerkandl’ın akrabası ve Fransa Başvekili Clemenceau, İtalya Başvekili Orlando ve Amerika Birleşik Devletleri Reisi (Başkanı) Wilson, Paris’te Yunanlıların Anadolu’ya çıkışı üzerinde anlaştılar.

“Yunan ordusunun (15 Mayıs 1919’da İzmir’e) çıkışından evvel, İngiliz, İtalyan ve Fransızlar Anadolu’da işgallere giriştiler. Anadolu’nun her yerinde İttihâtçılar tarafından peşpeşe müdâfaa-i hukuk cemiyetleri kuruldu. Minber ve Büyük Mecmua gibi îttihâtçıların çıkarttıkları gazete ve mecmualarda Mustafa Kemal’in reklamı yapılmaya başlanmıştı. Anadolu artık halaskâr [kurtarıcı] Mustafa Kemal’in gelişini bekliyordu. O ise yola çıkmadan önce son hazırlıkları yapıyordu. İstanbul Hârbiye Nezâretinde (Savunma Bakanlığı’nda) İngiliz İrtibat Subayı olan (ve vize işlerine bakan) Yüzbaşı John G. Bennett ile görüşmüş ve ona İngilizlerin kontrolü altında büyük bir Türk ordusu teşkil etmeyi teklif etmişti. Başka bir gün de İtalyan bir işadamının bürosunda İtalyan Yüksek Komiseri ve mason Kont Sforza ile buluşmuş ve İtalyanlardan Anadolu Hareketine destek sözü almayı başarmıştı.

“Bu arada Mustafa Kemal’in hayatını ebediyen değiştirecek hâdise nihayet gerçekleşti. Yunanistan Kralı Alexandros’a her istediğini yaptıran Başvekil Venizelos, Zaharoff’a ait Vickers marka silahlarla teçhiz ettiği Yunan ordusunu 15 Mayıs’ta İzmir’e çıkardı. Yunanlıların İzmir’i işgal ettiği gün (15 Mayıs) Mustafa Kemal, tekrar Sultan Vahideddin ile görüştü. Kur’ân-ı Kerîme el basarak vazifesine ve padişaha bağlı kalacağına yemin etti. Sultan’dan yüklü bir miktarda tahsisat (iki de otomobil) aldı. Ertesi gün (16 Mayıs), kendisine ordu kurmayı teklif ettiği Yüzbaşı Bennett’ten Anadolu’ya geçiş vizesi aldı; kendisi ve (kalabalık) maiyeti için tahsis edilen Bandırma Vapuruna binerek İstanbul’dan ayrıldı.” (s. 353-4)

Böylece İngiliz planının zor kısmı tamamlanmış bulunuyordu. (Kont Sforza’yı ikna eden Selanikli değildi, İnönü’nün belirttiği gibi, İngilizler’di.)

Sultan Vahideddin aldatılmış ve Selanikli, Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede istediği valiyi ve subayı görevden alma ve yerine yenisini atama yetkisini alarak Anadolu’ya geçmeyi başarmıştı.

Adı müfettişti, fakat verilen yetkiler Anadolu genel valiliği ya da padişah vekilliği anlamına geliyordu.

İngilizler, Anadolu içlerine serbestçe yürüme imkânına sahip olan Yunan ordusunu (adını General Milne’den alan) Milne Hattı ile İzmir-Aydın arasında durduracak, onları ileriye yürümekten men edeceklerdi.

Çünkü yürümeleri durumunda Erzurum’a kadar doğa yürüyüşü ve piknik yapar gibi gitmeleri mümkündü. Bunu yapmaları durumunda Kâzım Karabekir’le karşı karşıya gelmeleri ve Karabekir’in “milli mücadele”nin “doğal lider”i haline gelmesi kaçınılmaz olurdu. Selanikli gölgede kalır, daha baştan "topal ördek" konumuna düşerdi.

İngiliz planı açısından yıkım anlamına gelen asıl önemli sonuç ise şu olurdu: Bu durumda Selanikli, yeni bir hükümet (ve de devlet) kurmak için kongreler toplama, yeni bir meclis (TBMM) kurma imkân ve fırsatı bulamazdı.

*

Selanikli, Milne Hattı sayesinde, Haziran 1920’ye kadar, yani bir yıldan uzun bir süre Anadolu’da nutuk atıp gezecek, Yunan’a tek bir kurşun bile atmayacaktı.

Samsun’a çıkışından yedi ay sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya (altında Padişah'ın verdiği, Padişah'ta bile olmayan iki otomobil bulunduğu halde) geldiğinde onu İngiliz ve Fransız askerleri karşılayacaklar, üç ay sonra, TBMM açılmadan bir ay önce şehri ona emanet edip geçip gideceklerdi.

TBMM’yi açan Selanikli ise ilk iş olarak Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkararak, kendisinin otoritesini tanımayıp Padişah Vahideddin’e (devlete) bağlı kalmayı sürdürenlerin vatan haini kabul edilip idam edileceklerini açıklayacaktı.

Selanikli'nin savaşmayı kafaya koyduğu asıl düşman milletti.. "Yedi düvel"e ise barış mesajları veriyordu. 

İngiliz taşeronu Selanikli'nin bir düşmanı daha vardı: Devlet.. Osmanlı Devleti.. 

Yunan, senaryo gereği kötü adam rolünü üstlenen (ve karşılığında az da olsa menfaatlanacak olan) elemandı. Filmin kahramanı Selanikli'nin yıldızlaşması için rol üstlenen figürandı.

Ancak, yukarıda da söylediğimiz gibi, evdeki hesap çarşıya uymadı, yol kazası yaşandı, Almanya yanlısı Kral Konstantin tekrar tahta oturunca danışıklı dövüş sahici dövüşe dönüştü. Hayat böyledir, sürprizler eksik olmaz.

Fakat bu, Yunanistan'a da yaramadı, çünkü İngilizler (ve müttefikleri İtalya ile Fransa) ona destek değil köstek oldular, Yunan filmin son sahnesinde hiç değilse İzmir’i alacakken ondan da mahrum kaldı.

Fakat Batılılar ona teselli ikramiyesi vermeyi ihmal etmediler. Sonuçta "Batı uygarlığı"nın bir parçasıydı. Burnumuzun dibindeki Oniki Adalar ile Batı Trakya, sanki savaşı Yunan kazanmış gibi onlara bırakıldı.

Ayrıca, mağlup Yunanistan’ın savaş tazminatı ödemesi de söz konusu olmadı.

*

Sonraki yıllar, İngiltere Kralı Edward ile (sonradan tekrar başbakan olan) Venizelos’un Selanikli tarafından sıkı dostlar olarak Türkiye’de ağırlanmasına sahne olacaktı.

Devlet hazinesinden bir tek mücevheri bile almaya tenezzül etmeden yâd ellere gitmek zorunda kalan Sultan Vahideddin ise İtalya’da (İngiltere’de değil) bakkala manava borçlu olarak ölecek, borçlarından dolayı tabutuna haciz konulacaktı.

Hindistan-Pakistan Müslümanlarının Hilafet’in savunulması için gönderdikleri paraların üstüne yatarak zenginleşen Selanikli ise Dolmabahçe Sarayı’nda ölecek, onun için dünyanın en büyük anıt mezarı, yani yatırı (türbesi) inşa edilecekti.

Filmin sonu çok trajikti.


RAMAZAN AYI'NIN GİRMESİ MESELESİ

 




https://archive.org/details/ruyet-i-hilal-risalesi_202403



RU’YET-İ HİLAL

RİSALESİ


Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

GÜN'DEN, HAFTADAN, AYDAN, ZAMANDAN, ÇAĞDAN HABERSİZLERE "ZAMAN" VE TAKVİM DERSİ 3

DİYANET İLMİHALİ’NİN YAZARLARINA BAYRAM GÜNÜNÜN TESPİTİ KONUSUNDA BİRKAÇ SORU 10

RÜ’YET-İ HİLAL MESELESİNİ ANLATAMADIK GİTTİ  26

UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? (RAMAZANIN BAŞLANGICI, TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK) 29

AKLA ZİYAN BAYRAM BİRLİĞİ (TAKVİM BİRLİĞİ) HURAFESİ 38

AYNI GÜN BAYRAM İŞGÜZARLIĞI YA DA TAKINTISI 47

BAYRAM GÜNÜ KONUSUNDA TOPU TACA ATMA! 66

KARAMAN’IN “AYNI GÜNDE ORUÇ VE BAYRAM” HURAFESİ 71

ASTRONOMİK CEHALETİN AYNI GÜN ORUÇ VE BAYRAM TAKINTISI 77

MODERN CEHALET: BAYRAM (TAKVİM) BİRLİĞİ HURAFESİ 83

*


GÜN'DEN, HAFTADAN, AYDAN, ZAMANDAN, ÇAĞDAN HABERSİZLERE "ZAMAN" VE TAKVİM DERSİ

 

Önce şunu söyleyelim: 

Müslümanlar'ın Güneş takvimi çerçevesinde "birlikte oruca başlamaları"ndan, "birlikte bayram etmeleri"nden söz edenlerin ne Dünya'nın yuvarlaklığının ne anlama geldiğinden haberleri vardır, ne "gün" kavramının hakikatine dair bir idrak sahibidirler, ne "zaman" kavramı hakkında bir fikirleri bulunmaktadır, ne de takvimin ne olduğunu anlayabilmişlerdir.

Güneş takvimi ile kamerî takvim arasındaki farktan bile haberleri bulunmamaktadır.

Söz konusu olan oruca 1 Ramazan'da başlamaktır, Güneş takvimine göre şu veya bu günde değil.

Güneş takvimi günü zaten Dünya’nın her yeri için aynı değildir.

Mesela Japonya'nın 11 Mart'ı ile Türkiye'ninki, Türkiye'nin 11 Mart'ı ile ABD'ninki örtüşmez.

Aynı an içinde Japonya'da takvimler 12 Mart'ı gösterirken ABD'de 11 Mart'ı gösterebilir. 

Bu, dünya milletlerinin "11 Mart'ı birlikte yaşayamamaları" değildir. 

Dünya yuvarlak olduğu için 11 Mart'ı ancak bu şekilde idrak edebilirler.

*

Aynı durum 1 Ramazan için de geçerlidir.

Mesele Müslümanlar'ın 1 Ramazan'da oruca başlamalarıdır. 

Bu 1 Ramazan farklı beldelerde farklı zaman dilimlerine karşılık gelir. İmsak ve iftar saatlerinin farklı oluşunun sebebi budur.

Mesela 1 Ramazan günü akşam Vanlılar iftar ettiğinde orada artık takvim 2 Ramazan'ı gösterir. Çünkü kamerî takvimde gün akşam ezanıyla yani Güneş'in batışıyla başlar. 

O sırada Güneş takvimine göre gün aynı olmaya devam eder.

Vanlılar iftar vakti 2 Ramazan'ı yaşadıkları sırada İstanbul'da hâlâ takvim 1 Ramazan'ı göstermektedir. Çünkü orada Güneş batmamıştır. 

İşte aynı anda (ve Güneş takvimine göre aynı günde) memleketin doğusu 2 Ramazan'ı yaşarken batısı 1 Ramazan'ı yaşamaya devam eder. 

Bu iki beldenin kamerî günlerini Güneş takvimi çerçevesinde aynı güne denk getirmeye çalışmak ya da "Niye böyle oldu ki?" diye dertlenmek tabiî ki tam budalalıktır. 

*

Üstelik Güneş takviminde gün, gece yarısı saat 12 gibi kafadan atma, uydurma bir anda başlar, kamerî takvimdeki gibi "doğal" bir olaya dayanmaz.

Dolayısıyla bir beldenin 1 Ramazan'ı Güneş takvimi çerçevesinde farklı günlere tekabül edebilir.

Doğal bir olayla belirlenen günü kafadan atma bir kritere göre belirlenen güne uydurmaya çalışması için insanın geri zekâlılık katsayısının kaç olması gerekir?

Daha buna bile kafası basmayan ilahiyatçı taifesine, kendisini allâme-i cihan zanneden akademik budalalara, entel dantel düşünür havalarında aleme nizamat veren boş beleş ukala kalem sahiplerine bakıp üzülmemek mümkün değil.

Kelimenin tam anlamıyla som ve saf cahil olmanın yanı sıra düşüncesizliği meziyet ve fazilet, hatta entellik zannetmek gibi tuhaf bir arızaları var.

Kafalarının içinde beyin mi var yoksa saman mı, belli değil.

Bir beyinleri varsa (Ki olması lazım), bunlara hiçbir şey öğretmeyi başaramayan Türk eğitim sisteminin insanları kafalarını kullanamaz hale getirdiğini kabul etmek gerekiyor. 

Çok yazık..

*

Ramazan ayının başlangıcının tespitinde astronomik durum değil, Ay’ın fiilen (çıplak gözle) görülmesi önem taşır.

Mesela sabah Güneş ufuk çizgisinin üstüne gelmiş olduğu halde biz ancak sekiz dakika sonra görmeye başlarız. Bu sekiz dakika içinde Güneş doğmamış kabul edilir ve sabah namazı kılınabilir, çünkü Güneş'i o sırada görmüyoruz, çünkü onun yeni konumunu gösteren ışık bize ulaşmadı. 

Aynı şekilde akşam da Güneş ufuk çizgisinin altına indiği halde biz daha sekiz dakika görmeye devam ederiz. "Gerçekte Güneş battı, o halde akşam namazını (ikindi değil) kılabiliriz" denilemez. 

(Normal bir akıl yürütüşle olayın böyle olması gerekiyor da, denildiğine göre, sabah Güneş, ufuk çizgisinin altında olduğu halde, atmosferin/havanın su gibi ışığı kırması yüzünden, doğmuş gibi görüyormuşuz. Akşam da görülmemesi gereken zamanda bile, aynı kırılma yüzünden görmeye devam ediyormuşuz. İşte burada da yine gerçek "konum"u değil, "görülebilme"yi esas almak durumundayız. Ancak bu, "görme"nin ne zaman mümkün olacağının "hesap"la tesbit edilebilmesine engel değil.)

*

Kamerî ayların durumu da böyledir.

Nasıl her beldenin sabah namazı vakti farklıysa, bir belde sabah namazını kılarken diğeri öğle namazını kılma durumunda olabiliyorsa, Ramazan ayının başlaması da farklı beldelerde farklı olabilir.

İstanbul'dakinin, "Şu kadar saat sonra Pasifik'te hilal görülebilecekmiş" diyerek oruca başlaması, kendisi için akşam namazının vaktini Pasifik'te batan Güneş'e göre belirlemesi gibi abes birşeydir. 

Japonya'daki adam, hava kapalı olsa ve hilali göremese bile, "Hesaba göre hilal şu kadar saat önce Pasifik'te görülmeye başlandı, hava açık olsaydı biz de görecektik, dolayısıyla hilali gördüğümüzü varsayabiliriz" diyebilir, fakat İstanbul'daki, görmediği, göremeyeceği hilal için Pasifik'teki görülmeyi baz alamaz. 

Bu meselenin "mezhepler" çerçevesindeki durumunu ve ihtilaf-ı metali' konusunu bu kitapçığın ilerideki sayfalarında anlatmaya çalıştık. İhtilaf-ı metali' dikkate alınmaz diyenlerin bu fetvayı verdikleri sırada ulaşım ve iletişim bugünkü gibi değildi, çok kısa mesafeler söz konusuydu. Günümüzde ihtilaf-ı metali' dikkate alınmadığında, bazı yerler için, imsak vakti geçtikten sonra Ramazan'ın girmesi söz konusu olmaktadır. Bu, mesela öğle namazını vaktinden önce, farz hale gelmeden önce kılmak gibi birşeydir. Bayramda durum daha kötüdür, çünkü Ramazan'ın farz olan son gün orucunu tutmama, bayram yapma durumu ortaya çıkar.

*

Güneş takvimi çerçevesinde belirlenen gün, "kamerî takvim eksenli ibadet" için zaman tayininde dikkate alınmaz. 

Zaten o “gün”, kendi içinde (küresel ölçekte) bir belirsizlik ve karmaşa barındırmaktadır. Mesela Japonya'nın 11 Mart günü ile bizimki aynı saatte başlayıp bitmez. 11 Mart günü akşam biz hâlâ 11 Mart'ı yaşarken Japonya'da gün 12 Mart'tır. 

ABD ile Japonya'nın 11 Mart'ının örtüşme durumu ise çok daha azdır. ABD'nin 11 Mart'ının büyük kısmı Japonya için 12 Mart'tır. 

Hani takvim birliği, hani gün birliği?

Yani bizim "gün"ümüz ile Japonya'nınki, ABD'ninki vs. tıpatıp örtüşmez. Onların mesela 11 Mart'ı ile bizim 11 Mart'ımız aynı zaman dilimine tekabül etmez. 

Böyle bir durumda biz, mesela, "Japonya'da şu sıra 12 Mart gününe geçildi, o halde biz de İstanbul'daki günü artık 12 Mart kabul edelim" diyor muyuz?!

Herkesin 12 Mart'ı kendisine..

Burada önümüze bir soru geliyor: Diyelim ki 1 Ramazan'ı Güneş takvimindeki bir güne sabitleme işgüzârlığı ve budalalığına kalkıştınız, o günü hangi ülkeye göre belirleyeceksiniz, kiminkini alacaksınız, Japon'unkini mi, Türk'ünkini mi, Amerikalı'nınkini mi?

Demek ki bizim 1 Ramazan'ımız ile Japonya'nınki, Pasifik'inki (rü'yet durumuna göre) farklılık gösterebilir.. Bunları (Güneş takvimini esas alarak) birleştirmeye çalışmak cahilliktir ve "din'le oynamak"tır.

Bu tür kendisinden, dünyadan ve zamandan habersiz ukala cahilleri tekfir etmek tabiî ki yanlış olur, fakat düşüncesizlikte yekta birer "cahilliğiyle mutlu budala" olduklarını yüzlerine söylemekte ve kendilerini tanımalarına yardımcı olmakta yarar vardır.

Nasıl bazı bozuk makinalar şöyle bir vurulduğunda çalışabiliyorsa, bakarsın bunlara bu şekilde sertçe dokunmak da kafalarının çalışmaya başlamasına neden olabilir.

*

Burada temel sorun, Kamerî takvimin Güneş takvimine uydurulmaya çalışılması.. 

Dehşet verici bir cehalet, korkunç bir Batı taklitçiliği marazı.. "İbadet" alanında (şuursuzca) yapılan bir "Batı taklitçisi takvim devrimi".

Oysa bu iki takvim birbirine uydurulamaz. 

Değil birbirleriyle uyumlu olmaları, Dünya'nın yuvarlak oluşundan dolayı bu takvimlerin "gün"leri kendi içinde de beldeye göre farklılık gösterir.

*

Ancak, şu türden itirazlarda bulunanlar var:

“Bu Astronomik görüş haritaları ve hesapları da sıkıntılı. Ben bazı şeyler okumuştum internette. Görülmesi imkansız denildiği zamanlarda çok görüldüğü vaki olmuş. Danjon limit diye bir şey var mesela. Adam 1930'lardaki verilerden 7 derece diye bir şey uydurmuş, hâlâ ona binaen 7 derecenin altı görülemez diye hesap yapılıyor.”

Hesaplarda hata olabilir, mümkündür.

Biz (tıpkı namaz vakitleriyle ilgili olarak yapılan ve takvimlere yazılan hesaplar gibi) doğru olduklarını varsayarak konuşuyoruz. Anadolu’daki tabirle “hesapçıların yalancısıyız”.

Ancak, her gördük diyene itibar edilir mi, o da ayrı bir mesele..

*

Not: Bu kitapçıkta savunduğumuz tezin haklı ve doğru olduğu kanaatini taşıyoruz, bununla birlikte, verdiğimiz bazı teknik bilgiler hata içeriyor olabilir.


SELEFÎLER TEKFİRCİLİKTE BAHÇELİ İLE ERDOĞAN'IN ELİNE SU DÖKEMEZLER, YAYA KALIRLAR (TEKFİRCİLER KULÜBÜNÜN YEDEK OYUNCULARI: KILIÇDAROĞLU, MERAL AKŞENER VS.)

 












SELEFÎYE TALKIN VERENLER.. KENDİ SALKIM YUTANLAR


Medyadan öğrendiğimize göre, Suudi Arabistan’da altı yıl öncesine kadar öğrencilere ezberletilen Kur’an-ı Kerim sureleri ile şimdi ezberletilenler arasında fark varmış.

Yeni ezberlenen sûre ve sayfalarda Yahudiler’den, Hıristiyanlar’dan, ehl-i kitaptan bahsedilmiyormuş.

Türkiye’de de aynı şey yapılmış.

Öğrencilere Yüksek İslam Enstitüsü’nde ezberletilen sûre va ayetlerin hiçbirinde Yahudi, Hıristiyan ve ehl-i kitaptan söz edilmemiş. Beyyine sûresi hariç.

*

Peki Kur’an‘da münafıklardan hiç söz edilmiyor mu?!

Münafıklarla ilgili hiç ayet ve sûre yok mu?!

Ders kitaplarından önce şu cuma hutbeleri üzerinde durmakta fayda var. 

Evet, cuma hutbeleri..

Bu hutbelerde siz hiç münafıkların özellikleri ile ilgili birşeyler dinlediniz mi?

Hatırlayanınız var mı?

*

Ve gelelim Şeriat konusuna..

Siz hiç, Şeriat konulu hutbe dinlediniz mi?

“Şeriat şudur, şu demektir... ‘Şeriat’e karşı olduğunuzu’ söylüyorsanız dinden imandan çıkıyorsunuz, müslüman değilsiniz demektir....

Bilmeden söylüyorduysanız artık biliyorsunuz, tevbe edip bir daha böyle densizlikler yapmamalısınız..."

Denildiğine hiç şahit oldunuz mu?!

*

Tekfir konusuna gelelim..

Kur’an‘da, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”le ilgili ayet de var.

Ve bu ayetlerden biri, tamamen tekfirden ibaret: 

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfir oldukları bildiriliyor.

Evet, kâfir, ne sandın ya!..

Siz bu ayetin cuma hutbelerinde okunduğuna hiç şahit oldunuz mu?

Ayetlerin camide bile sansür edildiği bir ülkede siz hangi din ve vicdan hürriyetinden söz ediyorsunuz?!

*

Selefîlerden bazı grupların aşırılık sergileyip itikadı düzgün müslümanları da tekfir ettikleri biliniyor.

Ama bu, tekfir ettikleri herkesin gerçekten müslüman olması anlamına gelmiyor. 

Tekfir ettikleri bazı kesimler hakkındaki ifadeleri doğru.

Öte yandan, “ana akım” (Matüridî ve Eş'arî) Ehl-i Sünnet’in de kendisine özgü bir tekfir anlayışı vardır. 

Bunlar, ilgili kitaplarda mevcut. 

Ehl-i Sünnet'ten olmak, kâfire kâfir dememek, küfre iman adını vermek, küfür sözü zararsız söz kabul etmek değildir.

*

Selefîlerin tekfirciliğinden şikayetçi beyzadelerin, Kur’an ve Sünnet açısından mahzurlu ifadeler konusunda alabildiğine hoşgörülü olduklarını... 

Fakat iş “laik devlet” tarafından hedefe konulmaya sıra gelince birden bire tekfirci hale gelmekten hiç kaçınmadıklarını görüyoruz.

Mesela FETÖ..

FETÖ için, “Bunlar, devlete karşı suç işlediler. Cezalarını adalet çerçevesinde çekmeliler, fakat müslüman olduklarını söylediklerine göre, onları tekfir etmeyelim. Onlar da bizim müslüman kardeşlerimiz, din kimsenin tekelinde değil diye konuşmuyorlar.

Böyle konuşmama bir tarafa, bu tür sözleri söyleyenleri “kripto FETÖ’cü” ilan etmeleri işten bile değil.

Misal, Erdoğan..

7 Ocak 2018 günü aynen şunu demiş: 

“Zihnini Amerika’da yaşayan şarlatana adayan mankurtlardan bilim adamı da müslüman da olmaz.”

*

Geçelim..

"Şimdi çıkıyorlar sıkılmadan utanmadan o bize şah damarından daha yakın diyor, bre dangalak, şarlatan, Allah ayetinde buyuruyor ben size şah damarınızdan bile yakınım diye. Bu bir şirktir. Bu bir küfürdür. Pensilvanya’yı tanrılaştırıyorsun. FETÖ mensupları sadece ve sadece Pensilvanya’daki şarlatana inanıp ona göre yaşıyor. Dünyaları ile beraber ahiretlerini de yaktıklarının farkında değiller."

Bunları söyleyerek Fethullah Gülen'in peşinden gidenleri tekfir eden kim?

Selefîler mi?

Hayır!

Erdoğan..

O Erdoğan ki, "Erdoğan Allah'ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider" diye konuşan Düzce Milletvekili Fevai Arslan'ı uyarmak bir tarafa, tekrar aday gösterip milletvekili yapmıştı.

Anlaşıldığı kadarıyla FETÖ'cüler Allah'ın bir vasfını Fethullah hainine izafe etmişler.

Fevai ise bütün vasıflarını Erdoğan'a bahşediyor.

Bu kavgaya nasıl bir ad vermeliyiz?

"Tanrılaştırılanların yarışı" mı demeliyiz?..

*

Bir başka tekfircimiz Devlet Bahçeli..

2 Nisan 2013 tarihli şu vecize ona ait:

“Başbakan [Erdoğan] bilmez midir Cumhuriyet’i yıkmak, Türkiye’yi etnik coğrafi bölgelere ayırmak küfürdür ve azgınlıkla eşdeğerdir.”

Diyelim ki birisi Cumhuriyet'i yıktı..

Bu, "devlete karşı" işlenmiş bir suç olur. Dinle alâkalı değildir.

Veya Türkiye'yi etnik coğrafî bölgelere ayırdı..

Bu da, sonuçta bir tarz-ı siyasettir, iman veya küfürle alâkalı değildir.

Sadece İslam nokta-i nazarından değil, laiklik açısından da bu böyledir, çünkü din ile devlet işleri ayrılmıştır ve devlete karşı işlenen suçun din ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

Aksini savunmak (yani devlet ile din işini birleştirmek), laikliği (en azından düşünce düzeyinde) yıkmak olur.

Bazılarına göre cumhuriyet ile laiklik özdeş olduğu için de, bu aynı zamanda Cumhuriyet'in yıkılması anlamına gelir.

Yani, Bahçeli'nin bu kendi içinde tutarsız ve çelişkili akıl yürütüşü zaten Cumhuriyet'in yıkılması sonucunu veriyor.

Fakat kendisinden habersiz olduğu için farkında değil.

Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder derler.. Fazla uyanıklık ve kurnazlık çocuksu bir saflığa dönüşüyor.

*

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır."

Bu sözün anlamı nedir?

Şudur: Karşımızdaki adam camiden söz ediyor, müslüman olduğunu söylüyor, fakat içinden hristiyan..

Müslüman değil..

Peki delil?

O, yok..

"Adamın şu sözünden, dilinden çıkan şu ifadelerden anlaşılıyor ki, aslında müslüman değil" denilmesini gerektiren bir durum yok. 

Çünkü, dilde cami var.

Fakat, tekfircimiz, insanın kalbinden geçenleri okuyan bir röntgen cihazı geliştirmiş, bundan hareketle tekfir oklarını hedefe yağdırıyor.

Bunu yapan kim dersiniz?

"Bunların kalbinde kilise, dilinde cami vardır" diyen kim?

Selefîler mi?

Hayır, yine Devlet Bahçeli.

*

Karşındaki adama, müslüman olduğunu söylediği halde “Müslüman değilsin” diyorsan, ayet ve hadîslerden açık ve net, tevile ve yoruma kapalı delil getireceksin.

Bu babda yerlilik ve millilik mavallarının, cumhuriyetin ya da saltanatın i’rabda mahalli yoktur. 

Kur’an ve Sünnet’ten yani Şeriat’ten delil getirmen gerekiyor.

Hayır, vatandaşlar bunu yapmaya tenezzül etmiyorlar.

Başka birşey yapıyorlar, FETÖ’yü filan unuttukları zaman, ayet ve hadîslerden hareketle mecburen tekfirde bulunanları bile dövmeye kalkışıyorlar: “Müslümanları müslümanlıktan çıkarıyorsunuz!”

Yerli ve milli Türkiye sosyetesinin Selefîleri dövmeye meraklı kibar mollaları, aynı şeyi Erdoğan ve Bahçeli gibilere niye söylemiyorsunuz!

*

Müslümanların “yerlilik ve millilik” saçmalıkları ve ucu müşrikliğe uzanan kriterlerle değil, fakat ayet ve hadîsler çerçevesinde tekfir konusunda uyarılmaları lâzım.

Mesela FETÖ’cüler, 17-25 Aralık‘ta Erdoğan’ın gül hatırını incittikleri, koltuğunu ve cebini riske attıkları için değil, çok daha önce, İslamî hakikatleri sulandırdıkları için tenkit konusu yapılmalıydılar.

O yapılsaydı, bu kadar insan FETÖ’nün cazibesine kapılıp savrulmaz, bugünkü dünyevî sıkıntıları da muhtemelen yaşamazlardı.

O yapılmadı..

Arkadaş, sizin bazı laflarınız itikaden tehlikeli, belki farkında değilsiniz ama, Abant’ta filan söylediklerinizin bir kısmı küfür, bir bölümü bid’atçılık, bir nicesi de münafıklık anlamına geliyor. Arada söylediğiniz doğruların bir kıymeti kalmıyor” demeye kalkışanlar...

“Müslümanları tekfir edici ifadeler kullanmayalım, suizanda bulunmayalım, fitne çıkarmayalım” şeklindeki eleştirilerle yüzleşmek zorunda kaldılar.

Böyleydi, çünkü ölçü İslam’ın hakikatleri (Şeriat) değil, “laik devletin politikası”ydı.

Şimdi de öyle.. Değişen birşey yok..

Mevcut siyasetçilerin mahzurlu lafları sanki Fethullah’ınkinden ve FETÖ’nünkinden daha mı az?

Neden onları uyarmıyorsunuz?

*

Tamam, Selefîler tekfir konusunda genellikle aşırılık sergiliyorlar.

Peki siz, Selefîler söz konusu olduğunda aşırılık sergilemiyor musunuz?

Siz de onların hepsini bir çuvala koyup toptan adeta tekfir etmiyor musunuz?!

Mesela Erdoğan 25 Kasım 2017 tarihinde DAEŞ için şunu söylemişti: “Bunlara nasıl Müslüman deriz? Bunlar katil.”

Katildirler, fakat katil olmalarından hareketle tekfir edilemez, müslüman olmadıkları söylenemez. “Günahkâr, zalim müslüman” oldukları söylenir.

Müslüman olmadıklarını söylemek için ayrıca delil gerekir. 

Mesela...

“Biz Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnetine dayanan Şeriat’in miadını doldurduğunu kabul ediyoruz. Din devletinin modası geçmiştir. Din milliyetçiliği de ayaklarımızın altındadır. İslam’ı güncelledik, aziz liderimiz Gazi Ebubekir Bağdadî paşanın çağdaş ilke ve inkılaplarını benimsedik. Hedefimiz muasır medeniyet seviyesini aşıp geçmek” diyorlarsa...

Bunlarla da yetinmeyip Şeriatçı olduklarını söyleyenleri hak ve hürriyetlerinden mahrum etmek için yasa adını verdikleri zorbaca dayatmalarda bulunuyorlarsa..

Şeriatçıları kumpaslar, tehditler vs. ile susturuyor veya zehirleme, trafik kazası vs. gibi yöntemlerle öldürüyorlarsa, İslam düşmanı olduklarına hükmedilir.

*

Ehl-i Sünnet’in temel ilkelerinden biri şudur: Müslüman, günahından dolayı tekfir edilmez.

“Bunlara nasıl müslüman deriz? Bunlar katil!” diyen kişinin suçladığı kesimler gerçekten müslümanlıktan çıkmış olsalar bile, bu akıl yürütüş biçimi yanlıştır, Ehl-i Sünnet'in itikat anlayışına uygun değildir.

Bu, Haricî zihniyetidir.

İmansızlık başka, günah başkadır. 

Tekfir, günahtan hareketle yapılmaz. (Günahın bazısı küfre düşürür, o başka birşey. Mesela gönüllü olarak bile isteye puta secde eden, tazimde bulunan kâfir olur.)


(İlk yayın tarihi: 23 Temmuz 2022)

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İŞGALCİ İNGİLİZ'İN MASKELİ TAŞERONUYDU

  Fatih Sultan Mehmed’in hükümdarlığı sırasında, 1469 yılının 3 Mayıs günü dünyaya gelmişti. Ölümü ise, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 15...