PALAVRALARIN EFENDİSİ ULU YALAN ATATÜRK

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 87

 

Buradaki değerlendirmelerimizi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün kendi beyanlarını temel alarak yapıyoruz.

Bu “savunma hakkı” tanımaktan daha fazlasını yapmak anlamına geliyor. “Saldırma ve suçlama hakkı” da tanıyoruz.

Son olarak, Selanikli’nin 15 Mayıs 1919 günü (Samsun’a hareketinden bir gün önce) Osmanlı Genelkurmayı’na ve Sadrazamlığa (Başbakanlığa, Babıali’ye) yaptığı ziyaretten söz etmiştik.

Aynı gün, Padişah Vahideddin’i de ziyaret etmiş bulunuyor.

Falih Rıfkı’ya şunları söylemiş durumda:

“… Zat-ı şahaneyi (Padişah’ı) ziyaret etmek üzere Babıâli'den ayrıldım.

"Yıldız Sarayı'nun ufak bir salonunda Vahdettin'le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi'ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine muvazi (parallel) hatlar üzerinde düşman znhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı'na doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kâfi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

"- Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:) tarihe geçmiştir."

“O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum:

"- Bunlan unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!

"Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim:

"- Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz."

“Söylerken, kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini, sahtekârlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lazımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl hemen hüküm veririm: Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul'a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tedib edersem (yola getirirsem), Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.

"-Merak buyurmayın efendimiz, dedim, nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklannızı bir an unutmayacağım."

"- Muvaffak ol!" hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra, huzurundan çıktım.

“Naci Paşa, padişahın yaveri, fakat benim hocam, derhal benimle buluştu. Elinde ufak mahfaza içinde bir şey tutuyordu.

"- Zat-ı şahanenin ufak bir hatırası.." dedi.

“Kapağnın üzerine Vahdettin'in inisiyalleri (Mehmed Vahideddin olan isminin baş harfleri) işlenmiş bir saatti.

"- Peki, teşekkür ederim", dedim, yaverim aldı.

"Sonra, sanki Yıldız Sarayı'ndan çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatla, ayaklarımızın patırdısını işittirmekten korkarak, saraydan uzaklaştık.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 155-6; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Pozitif Yayınları, s. 201-3.)

Selanikli’nin bu sözleri, karakterinin anlaşılması bakımından turnusol kâğıdı işlevi görüyor.

Padişah bunu önce övmüş, taltif etmiş, tabiri caizse gelecekte yapacağını düşündüğü hizmetler için “gaza getirmek” istemiş. “Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir” demiş.

Aslında tarihe geçmeyi hak edecek doğru dürüst bir hizmeti yok.

Sonuçta asker.. Zorunlu vatan hizmeti yapmıyor, maaş alıyor, apolet taşıyor, hizmetinde özel emir eri vs. var (Karlsbad'a, tam da savaş sürerken tedavi bahanesiyle gittiği zaman bile yanında emir eri var, devlet-millet kesesinden), subay olması hasebiyle bir yerlerde görev yapmak zorunda kalmış. Görev yerlerinden en çok pohpohlananı Çanakkale, orada da fiilî savaş hizmeti üç beş günü geçmiyor. (Orada da "Size ölmeyi emrediyorum" demiş, kendisi hariç.. "Ya birlikte öleceğiz, ya da birlikte zafere koşacağız" dememiş, işini biliyor.) Üstelik savaş bitmeden cepheden ayrılmak istemiş ve ayrılmış.

Daha sonra da her yere ayak sürüyerek gitmiş.. Buna “Git Hicaz’ı savun!” demişler, “Hicaz’dan bize ne ki!” demiş, görevi kabul etmemiş.

“Bari Suriye savunmasında yer al!” demişler, Genelkurmay’a “Suriye’yi boş verelim, askerimizi vatana çekelim!” diye rapor sunmuş ve görevinden istifa edip İstanbul’a gelmiş, Pera Palas Oteli’nin lüks bir odasına postu sermiş. 

("Mevzubahis olan vatansa..." diye palavra sıkan adama bak, 400 yıllık Osmanlı eyaleti, 800 yıllık Türk yurdu olan Suriye’yi vatandan saymıyor. Nerdeyse "Anadolu'dan bize ne, Orta Asya'ya gidelim" diye akıl verecek.. Bunları ben demiyorum, manevî kızı Afet İnan M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları kitabında anlatıyor.)

*

Daha sonra, Vahideddin padişah olunca, onun yaveri sıfatıyla Suriye’ye döndü ve Genelkurmay’a yazdığı raporlardaki düşüncesini hayata geçirdi.

Tek bir kusurla.. Askerimizi “vatan”a çekmek yerine İngiliz esaretine ve katliamına teslim etti.. Ölenler savaşırken değil, kaçarken öldüler. Fakat Selanikli esir düşmeden ve ölmeden kaçmayı başardı, becerikli adamdı, İzmir-Kayseri arası kadar bir mesafe olan Nablus-Halep arasını sağ salim aştı.

Onun İngilizler karşısındaki beklenmedik kaçışı, gerideki birliklerimizin de hazırlıksız yakalanmasına ve paniğe kapılmalarına neden oldu. Selanikli’nin yol açtığı yenilgi, Birinci Dünya Savaşı boyunca dört yıldır İngilizler’e ve müttefiklerine direnen, Çanakkale’yi geçilmez kılan, Kûtü’l-Amare’de İngiliz’i perişan eden Osmanlı’nın teslim bayrağı çekmesine yol açtı.

Selanikli’nin o güne kadarki "tarihe geçecek başarıları" işte bunlar!

 *

Padişah Vahideddin, gaz verme faslından sonra buna “Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!” diyor. Ve de biz millet olarak toptan ahmağız ya, Selanikli hemen "Bu son sözlerden hayrete düştüm” yalanını ekliyor.

Çok sırıtkan bir yalan..

Aslında adam yalan söylemeyi de pek iyi beceremiyor, fakat biz zekâ bakımından millet olarak biraz Aziz Nesin’in “iltifat”ını hak ediyoruz. Her yalanı yutmaya hazır ve nazır saftirik olursan seni Selanikli Mustafa Atatürk gibi bir adam bile kandırır, tefe koyar.

Sözde Selanikli, “Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor?” diye içinden geçirmişmiş.. Sanki “Elleme, vatan kurtulmasın” diye düşünebilirmiş gibi..

Adam, atalarının mirasçısı.. Diyelim ki sen ağa çocuğusun, baban öldü, yeni ağa oldun, başka ağalar gelip babandan kalan mülkünü işgal etmişler, “İyi olmuş, onların olsun” mu dersin, sivriltilmiş zeka?!.. 

Mal canın yongasıdır derler, insanın fıtratında malını koruma içgüdüsü vardır. Bunun için “iyi” insan olmak gerekmiyor, iyi kötü herkeste bu duygu bulunur. Dolayısıyla, Vahideddin’in, kötü bir adam bile olsa, vatanın kurtulmasını istememesi düşünülemez. 

(Nitekim, zamanında “Suriye’yi boş verelim, bırakalım” diye Genelkurmay’a rapor üstüne rapor sunan Selanikli, gün gelecek, Hatay için Fransa’yla papaz olmayı göze alacaktır. Çünkü artık Türkiye, Osmanlı’nın elinden çıkmış, kendisinin çiftliği haline gelmiştir. En kıytırık köşesi bile “vatan” olma onuruna erişmiştir.)

Hülasa, Selanikli’nin sözleri, kendisinin ya iflah olmaz bir aptal, eblehlikte nirvanayı yakalamış bir ahmak, ya da herkesi aptal yerine koyarak yalan söylemekten kaçınmayan bir süper sahtekâr ve yalancı olduğunu ispatlar.

Şahsen aptal olduğunu düşünmüyorum. İsteyen düşünebilir.

*

Sahtekâr Selanikli yalanlarını şu şekilde sürdürüyor:

“O Vahdettin ki ecnebi (yabancı) hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim.”

Seni utanmaz sahtekâr seni, ulan sen değil misin, Suriye’de İngiliz ordusunun karşısından palaspandıras kaçtıktan sonra hemen Padişah Vahideddin’e telgraf çekip “İngilizler ile behemahal (her ne pahasına olursa olsun) sulh/barış yapılsın” diyen?! (İnanmayan, MHP'nin genel başkan yardımcısı Prof. Semih Yalçın'a sorsun.. Bir makalesine söz konusu telgrafın metnini almıştı.)

Sen değil misin, istediğin barış için Mondros Mütarekesi otobanı inşa edildikten sonra hemen İstanbul’a gelip İngiliz subaylarının yerleştiği Pera Palas Oteli’ne postu serip (İngiliz gazeteci Ward Price’ın ifadesine göre) İngilizler’e “Türkiye’yi yönetmek için valilere ihtiyacınız olacak, ben varım!” mesajını veren?!

Sen değil misin, aynı günlerde arkadaşın Fethi Okyar ile (ömrü iki ay bile sürmeyen) Minber diye bir gazete çıkarıp orada İngiliz yağcılığı yapan, “İngilizler şöyle iyidir, böyle centilmendir, medenîdir, iyi dosttur” vs. diye beyanatlar veren?

Sen değil misin, ecnebî İngiliz’in yüzüncü dereceden değil, birinci dereceden ajanı Robert Frew (Fro, Fru) ile (Ki, İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi idi) gizli saklı başbaşa görüşmeler yapan, onlarla mercimeği fırına veren?! (Yalancı Selanikli, Nutuk’unun bir yerinde onunla bir defa, bir yerinde ise iki defa görüştüğünü itiraf etmiş durumda. Yalancının iyi bir hafızası olmalıdır demişler, Selanikli’nin yalanı o kadar çok ki, buna hafıza dayanmaz.)

Padişah’ın, "devletini ve saltanatını kurtarmak" istemesi, bunun için başka devletlerin (ister yüzüncü, isterse de bininci dereceden olsun) aletleri ile temas kurmaya çalışması ne ayıptır, ne de yanlış. (Bu temas işini günümüzde her devlet gizli servisi marifetiyle sürekli olarak yapıyor.)

*

Ayıp ve yanlış olan, bir devlet görevlisinin, kendi kişisel çıkarı için milletine zarar vermeyi kabul etmesidir. Üstlendiği vazifeye, işgal ettiği makama ihanette bulunmasıdır.

İngiliz istihbaratı, o süreçte, Osmanlı Devleti’ne ve Türk milletine zarar vermek için Osmanlı Devleti’nin “temas kurulmaya ve satın alınmaya elverişli” aletleriyle temas kurdu.

En başta geleni, Black Jumbo Selanikli Mustafa Atatürk.

İngilizler’in “Büyük Ortadoğu Projesi” için Osmanlı Devleti’ni yıkmayı kabul etti. Karşılığında Türkiye’yi çiftliği haline getirebilmesi şartıyla.

Bunu ben söylemiyorum, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü söylüyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin!

*

Selanikli yalancıya göre, Padişah “devletin kurtulmasından” şunu kastediyormuş:

“Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul'a hakim olanların (İngilizler ile müttefikleri Fransa ve İtalya’nın) siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri (Doğu Karadeniz’de Türkler ile Hristiyanlar arasındaki anlaşmazlıkları) halletmektir.”

Padişah Vahideddin bunları, bu palavraları demek istemiyordu. Tam da ağzından çıkan kelimelerden anlaşılanı demek istiyordu.

Onun için, bu sahtekâra olağanüstü yetkiler vermişlerdi. Van’dan Ankara’ya kadar bütün illerin vali ve kaymakamlarına emir verme, onları görevden alıp yerlerine başkalarını atama yetkisine sahipti. 

Aynı şekilde bölgedeki bütün askerî birlikler de emrine veriliyordu. Fiilen "Anadolu genel valisi" yapılmış durumdaydı. 

Üstelik cebine dünyanın parasını koymuşlardı. 

Savunma Bakanlığı’nın yanı sıra İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey de örtülü ödenekten külliyetli bir parayı ona teslim etmişti. 

Altına da (o zamanlar memlekette pek bulunmayan) iki otomobil çekmişlerdi. 

Ayrıca, sözde basit bir müfettiş olduğu halde maiyetine 30’a yakın adam verilmişti. 

Ondan istenen, İngilizler'in arzusunu yerine getirmesi değildi, vatan savunması için gerekli tertibatı yapması, milleti uyandırmasıydı. 

Ki bunu Selanikli, TBMM'nin açılışı münasebetiyle 24 Nisan 1920 günü yaptığı konuşmada bu şekilde ifade etmiş durumda.. Sonradan lafı çevirdi, yalan ve iftiralarla, ihanet ettiği Padişah'ı karalamaya başladı. 

Padişah, aklınca, İngilizler’in ürettiği bir krizi fırsata çeviriyordu. Gerçekteyse, İngilizler o krizi, Padişah’ın bu şekilde düşünerek (Frew vasıtası ile anlaşmış oldukları) Selanikli yaverini olağanüstü yetkilerle görevlendirmesi için yapıyorlardı. 

İngilizler, sahnede Selanikli ile rol icabı danışıklı döğüş tiyatrosu oynayacaklar, gerçekte ise, İnönü’nün açıkladığı şekilde, Selanikli’nin zaferi için ellerinden geleni yapacaklardı.

*

Selanikli, “Vahdettin demek istiyordu ki …” diyerek ona mal ettiği herşeyi bizzat kendisi yaptı. Kendisi düşündü.

Tek mesnedi İstanbul'a hakim olanların, yani İngilizler’in siyasetine uymaktı. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, başkenti Anadolu’da olan, hilafeti kaldırmış bulunan, İslam dünyası ile köprüleri atıp Batı’ya yanaşan, yanaşma olan bir yeni Türkiye devleti istiyordu.

Osmanlı Devleti’ni yıkmak için usta işi bir senaryo yazdılar ve başrolü taşeronları Selanikli’ye verdiler.

Selanikli’nin memuriyeti, onların, yani İngilizler’in şikâyet ettikleri meseleleri halletmekti. Bunlar nelerdi?.. Samsun’a çıkışının üzerinden daha üç ay geçmeden, Erzurum’da, bunları bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya açıkladı: Osmanlı Devleti yıkılacaktı, cumhuriyet ilan edilecekti, fakat cumhurbaşkanı olma fırsatı başkasına tanınmayacak, kendisi cumhurbaşkanı (İngiliz’in taşeronu) sıfatıyla millete Latin alfabesini dayatacaktı. Tesettür (İslamî örtünme) kalkacaktı. Millete zorla şapka giydirilecekti.

Selanikli daha başka şeyler de söyleyecekken, Mazhar Müfit bunların olacağına inanmadığı için not defterini kapatıp yatmaya gitmişti.

Fakat, Selanikli inanıyordu, geleceğe güvenle bakıyordu, çünkü İngilizler’den güvence almıştı.

*

Utanmadan şunu da diyebilmiş:

“Eğer onları (işgalci İngilizler’i) memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tedib edersem (yola getirirsem), Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.”

Bunları yaptı, fakat Padişah’ın arzularını yerine getirmek için değil, kendi arzuları yerine gelsin, Türkiye kendisinin çiftliğine dönüşsün diye..

Memleketi ve halkı, "ajan Frew vasıtasıyla İngilizler’den aldığı talimatlar çerçevesinde oluşturulmuş bulunan siyasetinin" doğruluğuna inandırmak için takiyye yaptı, büyük büyük yalanlar söyledi, devasa palavralar savurdu, ve de bu hain siyasetine karşı gelen Türkler’i “tedib” etti.

Bu te’dib ameliyesine, TBMM’nin açıldığı ilk hafta çıkardığı Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile başladı. Bu kanuna göre vatan, Selanikli’nin arzuları demek oluyordu. Osmanlı Devleti’ne, devlet başkanına (padişaha) ve Osmanlı Hükümeti’ne sadakatinizi sürdürmeniz durumunda otomatikman “hain” oluyordunuz ve idamı hak ediyordunuz.

Selanikli, bu te’dib ameliyesi çerçevesinde on binlerce, hatta yüzbinlerce Türk’ü ve Osmanlı tebasını astı, kesti, öldürdü.

İngilizler’in arzuları yerine geldi.

Selanikli’nin de..

*

Ve Selanikli, sözlerini şöyle bağlıyor:

"Sonra, sanki Yıldız Sarayı'ndan çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatla, ayaklarımızın patırdısını işittirmekten korkarak, saraydan uzaklaştık.”

Araplar’ın şöyle bir atasözü var: “el-Hainü, hâifün.” Anadolu’da halk arasında bu söz “Hain, hovf olur” şeklini almış durumda. (“Hain hovflu/hoflu olur” diyenler de var.)

Selanikli, Saray’dan çıkarken tam da bir haine yakışır psikoloji içindeymiş.

Neyi gizlemeye, saklamaya çalışıyorsun, bu neyin ihtiyatı behey gafil?

Ayaklarının patırtısını bile işittirmekten niye korkuyorsun, ayaklarının patırtısından ne istiyorsun?

Fakat korkmakta hakkıydı, çünkü, yağ çektiği, dalkavukluk yaptığı, ihsanı olan altın saati alıp cebine koyduğu Padişah’ın mekânından, onu sırtından hançerlemek niyetiyle, bir “ihanet destanı” yazmak üzere çıkıyordu.

O, bir Brütüs’tü..

 

HALİD-İ BAĞDADÎ, ŞEYH ŞAMİL, VE CÜBBELİ CEHALET

 








"Dağlar Şamil'in heykelleridir."

Lesley Blanch

 

Cübbeli Ahmet, bir zamanlar, Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında şu ifadeleri kullanmıştı:

“Şeyh ŞamilMevlana Halid'e bağlı. Orada kartal diye lakaplanmış büyük mücahit. Bizim tarikat anlayışımızda köşeye çekilin, zikir yapın, memleket işgal olmuş, savaşa katılmayın diye bir şey yok. Mevlana Halid, Buhara, Maturidi ekolü.”

(https://www.haberturk.com/ahmet-mahmut-unlu-haberturk-te-sorulari-yanitliyor-2559404)

Nef’î’nin kendisine kelp (köpek) diyen Tahir Efendi diye biri için yazdığı şöyle bir dörtlük var: “Tahir Efendi bize kelp demiş / İltifatı bu sözde zahirdir / Malikî mezhebim zira / İndimde kelp tahirdir (temizdir).

Mevlana Halid-i Bağdadî’nin itikaden selefî olduğu dikkate alınırsa Cübbeli için de herhalde şuna benzer bir dörtlük yazılabilir:

“Cübbeli ona Matüridî demiş

“İltifatı bu sözde zahirdir

“Selefî mezhebdir o zira

“İndinde Cübbeli kim bilir nedir!”

*

 

Cübbeli Cehalet, cahilliği anlaşılmasın diye, bilmediği konularda da kafadan atıyor.

Dinleyicilerinin "yutacağından" emin. Çünkü, bu tür konuları bilenler Cübbeli Cehalet'i dinleme zahmetine zaten kolay kolay katlanamazlar.

Büyük işkence..

Saçlarını başlarını yolmak zorunda kalırlar.

Evet Cübbeli, Halid-i Bağdadî k. s.'yu tanımıyor, bilmiyor.

Kafasında, kendisine göre bir "olması gereken Halid-i Bağdadî" var, masal formatında onu anlatıyor.

*

Bir defa, Halid-i Bağdadî rh. a., kesinlikle Matüridî değildir.

Bir mektubunda şöyle demektedir:

“Bu miskin kulun mezhebi seleflerin mezhebi, Sıddıkiyye olan [Hz. Ebubekir’e dayanan] tarikatı da, sahabe ve tabiîn büyüklerinin yolu olduğundan, onların yasakladıkları şeylere dalmak [kader, irade vs. konularını tartışmak] ona zor gelir.”

(Esad Sahib, Mektubat-ı Mevlâna Halid, haz. Dilaver Selvi ve Kemal Yıldız, İstanbul: Umran Yayınları, 1993, s. 138.)

Halid-i Bağdadî rh. a.'in mektuplarını biraraya getirmiş olan yeğeni ve Nakşî şeyhi Esad Sahib, eserde yer alan son mektubun yazılmış bulunduğu zat (Allame Muhammed Emin Süveydî) hakkında da şu bilgiyi vermektedir:

“Kendisi itikadda selefî, [amelî] mezhebde Şafiî, meşrebte Nakşibendî ve Halidî idi.”

(A.g.e., s. 315.)

Yani bu "ılımlı Kemalist" ahir zaman fenomeninin ifadelerinin aksine, Nakşbendî tarikatından olmak, itikadda Selefî olmaya engel değildir.

Ve her Selefî de Mücessime'den olacak, veya İbn Teymiyye'ci olacak diye birşey yoktur.

Bununla birlikte Halid-i Bağdadî rh. a., (selefin tutumunun aksine) itikadî konuları genişçe tartıştığı mektuplarında Eş'ariyye paralelinde görüşler ortaya koymuştur.

Matüridiyye değil.

*

Gelelim İmam Şamil rh. a.'e..

Şeyh Şamil’le ilgili en güvenilir kaynak, onun kâtipliğini yapan Muhammed Tahir el-Karahî adlı bir âlimin Arapça olarak tuttuğu notlar..

Mehmed Âkif bu kitabı hacca gittiği sırada Şeyh Şamil’in vârislerinden alıp Türkiye’ye getirmiş ve Tahirü’l-Mevlevî tercüme ederek Osmanlıca olarak (yani eski harflerle) yayınlamıştı.

(Kitabın Osmanlıca'sını 1985 yılında Beyazıt Kütüphanesi kataloğunu karıştırırken tesadüfen görmüş, asıl araştırdığım konuyu bir yana bırakıp, ilgimi çektiği için alıp incelemiştim.

Sonra kitabın fotokopisini alıp okumuş, ardından da, onunla ilgili olarak, Ali Bulaç yönetimindeki Kitap Dergisi'ne bir tanıtım yazısı yazmıştım.

İki yıl sonra kitap, Tarık Cemal Kutlu tarafından yayınlandı. Başka isimler tarafından hazırlanmış yeni baskılar da var. )

*

Söz konusu kitap, 19’uncu yüzyıl başlarında Dağıstan’ın Rus egemenliği altına girdiği dönemi anlatarak söze başlıyor.

İmam Şamil gibi Gimrili olan Gazi Muhammed’in önce köy köy gezerek halkı Rus işgaline karşı direnişe davet ettiğini, sonra da, etrafında toplanan İmam Şamil gibi birkaç arkadaşıyla beraber, kendisine mukavemet eden köyleri cezalandırmaya başladığını görüyoruz.

Ne yazık ki, en çok sorun çıkaranlar da, köylerdeki imamlar ve kadılar oluyor.

İlim bakımından İmam Şamil’den üstün olan (Ki bunu bizzat İmam Şamil söylüyor) Gazi Muhammed’in gece gündüz demeden çaba sarfettiği ve bir süre sonra, üzerine silahlı birlikler gönderen Ruslar’a karşı savaşmaya başladığı ve onlar tarafından şehit edildiği biliniyor.

*

Gazi Muhammed, tarihte eşine az rastlanan bir mücahitti.

Büyük insandı.

Ne yazık ki, ilk mücadele ettiği, ona ilk zorluk çıkaran kişiler, Ruslar değil..

Gâvur işbirlikçisi "ılımlı" hoca taifesi..


BİLMEDEN, OKUMADAN, BİRİLERİNİN ŞAHİTLİĞİNE ALDANIP HÜSNÜZANDA BULUNANLAR BİR YANA, İBN ARABÎCİ OLMAK, ADAMIN AHMAKLIĞININ YA DA FESATÇILIĞININ DELİLİDİR






 (Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/firavunlari-tanri-yapmanin-diger-adi.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 10


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserini okumaya devam ediyoruz:

“[İbn Arabîci vahdet-i vücutçular] Şöyle diyorlar: ‘Hristiyanlar, “Îsâ Allah’tır” demekle ulûhiyeti [tanrılığı] Îsâ’ya tahsis ettiklerinden [sadece ona has kıldıklarından] dolayı kâfir oldular, eğer ulûhiyeti onunla sınırlamasaydılar kâfir olmazlardı.” (105) Yine putperestler hakkında şöyle dediler: “Onlar, mazharların [“kendisinde zahir olunan, açığa çıkılan şeylerin”, mevcudatın, mahlukatın] bazısına ibadet etmekle hata ettiler. Hâlbuki hepsine ibadet etselerdi -onlar [İbnü’l-Arabi ve takipçileri (çevirenin eklemesi)] indinde- hata etmeyeceklerdi.” (106) Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’ Nitekim onlardan birisinin şöyle dediği nakledilmiştir: “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” (107) Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” (108) Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar. Allah’tan kendi katında hak olan hak üzere bizi sabit kılmasını ve bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi dalalete düşürmemesini istiyoruz.”

Dipnotlara geçelim:

105. İbnü’l-Arabî, Fusûsi’l-Hikem, 82-83; Fususu’l-Hikem metni: “ ‘Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.’ [Maide, 5/17] Onlar ‘O Allah’tır’ sözüyle ve ‘Meryem’in oğlu’ sözüyle değil, bu sözün bütününde [Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir önermesinde] küfür ve hatayı cem ettiler. ‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır. Böyle olunca bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar. Aksine onlar ilâhî hüviyeti evvelemirde beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler. [Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün] arasını ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı kılmadılar.

Dipnottaki köşeli parantez içi ilaveler, konu edindiğimiz makalenin yazarı durumundaki çevirmene ait.

Burada, İbn Arabî sapığının, cerbeze ve mugalata ile çok basit bir gerçeği anlaşılmaz bir hale soktuğunu görüyoruz.

Maide Suresi’ndeki ifade açık: Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.”

Bu sözün anlaşılmayacak bir tarafı yok. Kâfir olmalarının nedeni, böyle demeleri.. Mutlak bir ifade.. Herhangi bir kayıt ve şart içermiyor.. Neyin kastedildiği hiç önemli değil, bunu diyen kâfir olmuştur.

Bu İbn Arabî kaltabanı ise cerbeze, mugalata ve demagoji ile sözü çarpıtma derdinde. Maval okuyor.. Yaptığı şuna benziyor: Birisi tutuyor size ana avrat sövüyor, bir başka herzevekil de çıkıyor size şunu diyor: “Aslında söyledikleri küfür değildir, farzedelim ki baban öldü, anan dul kaldı, onunla evlenebilirdi ve de diyelim ki sen boşandın, hanımınla evlenebilir, öyle şeyler yapabilirdi, aslında bu söz hakaret ve küfür sayılmaz. Sözün kendisi hakaret değil.”

Ana avrat sövme şeklindeki bir sözü bu şekilde tevil etmek, ikinci bir hakarettir ve karşıdaki ile alay etmektir. 

Tescilli zampara İbn Arabî sapığının yaptığı da bu.. Resmen Allahu Teala’nın uluhiyeti (tanrılığı) ile alay ediyor.

*

Zampara kaltabanın ilk hilesi, ayette hiç geçmediği halde tutup meseleyi ölüyü diriltme mucizesine getirerek tartışmanın zeminini kaydırması.

Ayet, konuyu ölünün diriltilmesi mucizesinin yorumu ve değerlendirmesi bağlamında ele almıyor. Burada lafı getirip ölünün diriltilmesi olayına bağlamak, illüzyonist elçabukluğu türünden bir hokkabaz numarası.

Bu deli saçması mantıksız laflardan ne anlaşılabileceği hususuna gelelim.. Önce şu cümleler:

“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır.”

Buradaki “ölüyü diriltmesi ciheti”, kaltabanın uydurması. Asıl cihet, babasızlığı.. Bunu cehaletinden yapıyorsa fena, kasten yapıyorsa daha fena.

İkinci numarası, “nasutî-beşerî suret”ten bahsederek denkleme yeni değişkenler (ayn ve suret) eklemesi ve tek bilinmeyenli denklemi iki bilinmeyenli hale getirmesi. Sözünün devamında bir de “hüküm” lafı ekleyerek, tek bilinmeyenli, hemen çözülebilen denklemi, üç bilinmeyenli hale getiriyor. 

Ondan sonra çöz çözebilirsen!

“Beşerî suret”ten söz ederek suyu bulandırıyor. Halbuki, ayetten hareketle doğrudan Hz. İsa’nın şahsından söz etmek gerekir. Hz. İsa’nın “beşerî (ya da nasutî) suretinden bahsedersen, onun aynı zamanda ilahî (tanrısal) bir özünün (ayn’ının) bulunduğunu “zımnen” ifade etmiş olursun. Bunun ardından abrakadabra hokuskopus kabilinden laf ebeliğiyle “Suret önemli değil, asla bak!” demen mümkün hale gelir.

*

Bu deli saçması laflardaki sorunlar bunlarla sınırlı da değil.

“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)” şeklinde bir cümle kurulabilmesi, sadece “Meryem’in oğlu” ifadesinin kullanılmasıyla olabilecek bir şey değildir.

Bundan kasıt ancak şu olabilir: “‘Allah, Meryem’in oğludır’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)”.

Bunu söylemek ise, malumu ilam cihetinden bir gevezeliktir.

Bu, şöyle bir cümle kurmanıza benzer: “ ‘Erdoğan, cumhurbaşkanıdır’ diyenler, bu sözleriyle onun seçimlerde galip gelmiş olması cihetine rücu ettiler.”

E, bunu söylemekle, saçmalamaktan başka ne yapmış oldun?! Sen milletin rücusunun bekçisi misin, muhasebecisi misin, herkes kendine göre bir cihete rücu edebilir.

Hayır, Endülüs’ün dangalak kalpazanı kafasından birşey uyduruyor, onu başkalarına mal ediyor.

Bir sonraki cümlesi daha büyük facia: “Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır.”

O cümleden sonra bu cümle gelirse, “Bakmayın öyle surede rücu ettiklerine, işin aslında suret yok, ‘ayn” var, ve de şüphesiz O, yani Allah, Meryem’in oğlu İsa’dır” demiş olma ihtimali devreye girer. İkinci ihtimal, "Şüphesiz o (yani Meryem'in oğlu İsa), Meryem'in oğlu İsa'dır" demiş olması. Kime neyi haber veriyorsun, dangalak!

*

Bu kitap yüklü eşek, meramını anlatmaktan aciz bir geri zekâlı mı, yoksa böylesi cümlelerle Müslümanlar’la kafa mı buluyor, bunun cevabını İbn Arabîciler arayıp bulsunlar.

Ancak, bizim İbn Arabîciler, bu tür zırvalarını okuyunca, “Adamda öyle derin bir ilim var ki, ne demek istediğini biz de anlayamıyoruz” diyorlar.

Misal, Prof. Mustafa Tahralı.. Bir de bunun, prof., doç. dr. gibi içi boş unvanlar taşıyan boş kafalı çömezleri ile medyadaki avare şakşakçıları var. Onlar da aynı kafada, "Öyle derin hikmetler ki, anlayamıyoruz" türküsünü söylemekten hançereleri yırtılmış durumda. 

Bunlar bir taraftan da itikaden Matüridî-Hanefî olduklarını söylüyorlar.. Güler misin, ağlar mısın?!

Zampara İbn Arabî kalpazanının kazanına batırılmış Matüridîlikleri, bir kebapçı dükkanında pişirilmiş kebapları önce pislikle dolu lağıma batırıp sonra "İşte sosu da tamam" diyerek servis etmeleri gibisinden bir delilik.

Bunların durumu, kralın üzerindeki (ancak zekî insanların görebileceği iddia olunan) muhteşem elbiseyi göremedikleri halde koro halinde “Ooo, şu güzelliğe, şu görkeme, şu haşmete bakın, harikulade, müthiş, müthiş!” diye alkış tutan masal kahramanlarınınkinden daha kötü.

*

Sonraki cümleler:

“Böyle olunca bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar.”

Burada ilk sormamız gereken husus şu: Neyi duyan?

Cevap açık: “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” sözünü duyan..

Bunu duyan, onların (yani böyle deyip kâfir olanların) uluhiyeti (tanrılığı), İsa’ya ait surete nisbet ettiğini, ve tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etmişlermiş.

Burada suretten kasıt, Hz. İsa’nın beşerliği/insanlığı.. (Benzer şekilde falanca bahçedeki elma ağacının suretinin nebatlık/bitkilik, filanca yarış atının suretinin hayvanlık, feşmekanca alet edevatın suretinin metallik olduğu söylenebilir.) 

Peki, “tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kılmak” ne demek oluyor?

Bu ifade iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, tanrılığın o suretin gerisindeki “öz” ya da “ayn” yapılması.

İkincisi ise, o suretin gerisindeki “ayn” bahsine hiç girilmeden suretin bizzat kendisinin tanrılığın “ayn”ı olması.

İlki, İsa’nın sureti insandır fakat aslı tanrısaldır, tanrıdır demek olur. İkincisi ise, İsa’nın sureti bile tanrıdır, tanrısaldır demek anlamına gelir.

İbn Arabî kalpazanına göre, “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” sözünü duyanlar, bu sözü söyleyenlerin bu minvalde akıl yürüttüklerini “tahayyül etmişlermiş”, zannetmişlermiş, fakat öyle değilmiş.

“Böyle yapmadılar” diyor.

Öyle tahayyül ettiklerini nerden biliyorsa?.. Aslında işkembeden savuruyor. Atış serbest.. Nasıl olsa anlamadan inanacak enayi bol.

*

Öyle yapmamışlarmış..

Peki nasıl yapmışlar?.. Şöyle:

“Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle) beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler.”

Hasretme, tahsis etme, inhisarına (tekeline) verme anlamına geliyor.

Böylece sorun, Meryem oğlu İsa’nın tanrılaştırılması olmaktan çıkıyor, daha başka birşey haline geliyor. Adeta şu söylenmiş oluyor: Tanrılık beşerî surete (veya salt İsa'daki beşerî surete) tahsis olunmamalıydı, başka suretler de tanrı olabilir.

Hz. İsa’yı tanrı yapanların durumu buymuş.. Fakat başkaları, onların şöyle yaptıklarını tahayyül ediyorlarmış: “Bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti.”

İmdi, bu cümlenin ilk kısmı (“onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet etmesi” lafı), “Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle) beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler” şeklindeki ifadeyle aynı paralelde.

Aralarındaki fark, ikinci ifadenin, nisbete ilave olarak bir de hasr (tekel yapma) durumundan söz ediyor olması. Böylece İbn Arabî kalpazanı, “Onlar, Hz. İsa’nın beşerî suretine tanrılık izafe ya da nisbet etmekle yetinmediler, bunu sadece onun suretine/şahsına hasrettiler” demiş oluyor.

Buradan, hasretmeselerdi kâfir olmazlardı demiş olması manası da çıkar. Asla çıkmaz demek, laflarının siyak ve sibakı çerçevesinde mümkün değil. 

Eğer bunu kastetmiyorsa, nisbete ilave olarak hasr durumundan bahsetmesi anlamsız olur.

*

Gelelim son cümlelere:

“[Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün] arasını ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı kılmadılar.”

Bunlar tümden deli seçması..

İsa’ya ait suret (beşerî suret) ile ölüyü diriltme hükmünün arası ayrılmasa, o suret, ölüyü diriltme hükmünün “ayn”ı kılınsa, ne değişir?

İsa’ya ait suret ile ölüyü diriltme hükmünün arası tabiî ki ayrı, o suret ölüyü diriltme hükmünün “ayn”ı tabiî ki olamaz..

Ölüyü diriltmek bir mucize.. Çünkü kimse yapamıyor.. Fakat diriyi öldürmek de, ölüyü diriltmek kadar acayip ve büyük bir olay.. Peki, bir adam bir başkasını öldürdüğü zaman, onun sureti, öldürme hükmünün “ayn”ı mı oluyor?

Suret, ayn, hüküm vs. laga lugasına gerek yok.. Bir adam ölüyü diriltmekle tanrı oluyorsa, bir başkası da öldürmekle eşit derecede tanrı olmuş olur.

Gerçekte ise, öldürmede de, diriltmede de hüküm Allahu Teala’ya aittir. Öldürmede her insan hükmün ifasının bir vasıtası ya da aracı olabilir, diriltmede ise aracılık imtiyazı sadece Hz. İsa’ya verilmiş.

Kısacası, İbn Arabî denilen kitap yüklü eşeğin yazdıkları bir yığın boş laf kalabalığından başka birşey değil.

Bu adamın tescilli yalancı ve din dolandırıcısı olduğu, Mekinüddin’in kızı Nizam ile olan muarefe ve münasebetine dair yazdıklarından belli.. Ayrıca bir şahide gerek yok..

İnsanı, sözleri ele verir.. Hadi bu yazdıklarını anlamakta zorlandığınız için, diyelim ki masaldaki sahtekâr terziye aldanan dangalaklar gibi işi uyanıklığa vuruyor, zeki görünmek için ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz, peki Nizam için yazdıklarına da mı aklınız ermiyor?

Şurası açık, İbn Arabîcilik yapanlar, onun laflarından aslında birşey anlamıyorlar, anlaşılmaz göründüğü için bunlara efsunlu ve cazibedar görünüyor.

*

İbn Arabî’nin düşüncelerini konu edinen tasavvufçu akademisyenlerin, genelde bilimsel açıdan değeri sıfır metinler kaleme aldıkları görülüyor.

Dirayetten yoksun rivayet ehli olarak arz-ı endam ediyorlar.

Ancak, rivayetleri de bilimsel değil, çünkü tek yanlı aktarım durumunda.. İşi İbn Arabî goygoyculuğu haline getirmiş bulunuyorlar. İnsan hiç değilse ilaç için ya da nazar boncuğu kabilinden iki cümle de muhaliflerden nakil yapar, bunlarda hiç yok.

Bu sahtekârı bilimsel bir tenkide tabi tutanların başında, gördüğüm kadarıyla, Prof. Dr. Mustafa Akman geliyor. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinin okunmasında fayda var. (https://avesis.hakkari.edu.tr/mustafaakman/yayinlar)

O, yukarıda aktardığımız Hz. İsa’lı mesele hakkında şunları yazmış durumda:

“İbn-i Arabî … Hıristiyanlığın 'Tanrı'nın İsa'nın bedeninde cisimleşmesi' teorilerini reddeder. Zira ona göre İsa'nın Tanrı olduğunu söylemek, İsa dışındaki başka her şeyin de Tanrı olduğu anlamında doğru ve geçerlidir. Bu anlamda İsa'nın Meryem'in oğlu olduğunu söylemek de doğrudur. Ama Tanrı'nın Meryem oğlu İsa olduğunu söylemek yanlıştır, çünkü bu onun, yani Tanrı'nın, sadece İsa olduğunu iddia etmek olacaktır. Oysaki Tanrı hem İsa'dır, hem de İsa dışındaki maddi ve soyut her şeydir ki bu İbn-i Arabî'nin arı tekçiliğinden beklenecek bir açıklamadır.”

(Bkz. M. Akman, Haksöz Dergisi, Sayı: 293, Ağustos 2015;  https://www.haksozhaber.net/okul/ibn-i-arabide-vahdet-i-vucud-felsefesi-7292yy.htm)

Onun söylemediğini de ben söyleyeyim, zamparanın sözleri tamamen küfür ve şirkten ibaret.


PALAVRALARIN EFENDİSİ ULU YALAN ATATÜRK

  UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 87   Buradaki değerlendirmelerimizi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün kendi beya...