FON'UN GÖLGESİNDE BİR "UÇUŞ" HİKÂYESİ

 







Sene 1996’ydı diye hatırlıyorum, Erbakan’ın başbakan olduğu ve henüz 28 Şubat’ın yaşanmadığı günler olmalı, Prof. Sami Şener bir sosyal araştırmalar merkezi kurmuş ve Küçük Çamlıca’daki Nihavent adlı mekânda bir akşam onun için tanıtım toplantısı düzenlemişti.

Yaklaşık 100 kadar katılımcı vardı. Prof. Musa Taşdelen, sonradan AK Parti MKYK üyesi olan Prof. Edibe Sözen, şu sırada Kültür Bakan Yardımcısı olan Coşkun Yılmaz ve ben aynı masada oturduk. Yanlış hatırlamıyorsam Prof. Hacı Duran da aramızdaydı.

Orada merhum Prof. Sabahattin Zaim, bir sandalyede oturarak, bilinen ağırbaşlılığıyla akıllı uslu bir konuşma yaptı. Ardından sahneye, bugünün AK Parti sözcüsü Ömer Çelik çıktı.

İlk ve son kez orada dinlediğim bu yirmili yaşlarının sonundaki genç, oturmadı, ayakta, sanki büyük işler başarmış kahraman bir komutan edasıyla heyecanlı bir konuşma yaptı. Sanki bir araştırma merkezinin tanıtım toplantısında değil de, Ömer Çelik’i İslamî camiaya Sabahattin Zaim ayarında bir adam gibi pazarlama etkinliğindeydik.

Bu şımarık ve şımartılmış genç, Adanalı Ömer değil de Kureyşli Hattaboğlu Ömer’miş gibi havalı konuşuyordu. Çelikten mamul bir Ömer.. Derini ve yüzeyseliyle düzene meydan okuyan bir hakikat savaşçısı olarak aleme nizamat veriyor, bu arada İslamî çevreleri, cemaatleri ve “hocaefendi”leri de, ülkedeki insan hakları ihlalleri, yolsuzluk, soygun, vurgun, adaletsizlik ve zulümler karşısında sessiz kalmakla suçluyordu. Ülkede bu kadar ayrımcılık, eşitsizlik, zulüm ve haksızlık varken “hocaefendi”ler neredeydi, neden sesleri çıkmıyordu?

Bu şımarık gencin “artiz”liği hoşuma gitmedi. Masadakilere, “Ben söz isteyip buna cevap vereceğim” dedim. “Yapma, etme, yeri değil, hoş olmaz” filan diyerek beni vazgeçirdiler.

Sami Şener’in orada “pi-ar”ını yaptığı Ömer Çelik’i daha sonra AK Parti’nin kuruluş aşamasından itibaren Recep Tayyip Erdoğan’ın yanı başında gördük. Erdoğan’ın vazgeçemediği, hep yanında tuttuğu ender isimlerden biri olarak sivrildi.

*

Bunları hatırlamamın nedeni, son “fon vurgunu” çerçevesinde dikkatlerin Ömer Çelik’in üzerinde yoğunlaşmış olması.

Medyaya yansıdığına göre, soygun ve vurgun konusu olan fonlara etrafındaki bazı kişileri “Bunlar kısa zamanda bir’e on, yüzde 1000 (bin) kazanç getirecek” diyerek yönlendirmiş. Böyle bir iddia var. Doğru mu yanlış mı, bilemem.

Eğer bu iddia doğruysa, suizanda bulunmayalım, ya keramet sahibi bir ermiş, ya da öngörüleri çok kuvvetli bir ekonomi dâhisi olmalı.

Belki de, “Çiko Felipe Cayetano Lopez Martinez Gonzales” vezninde bir isme sahip olan Fatma Betül Sayan Kaya hanımefendiye “elde bulunan olağandışı zenginlik”le yetinmeyip “olağanüstü zenginliğe” ulaşma “tüyo”su veren keramet sahiplerinden biri bu Adanalı Ömer’di, bilemem.

Ancak, bahtı açık ve yıldızı sürekli parlayan bir ahir zaman harikası olarak yanında ve yöresinde bulunanlara talihinin zekatından biraz bağışlayarak onların da zenginleşmesine yol açabildiği anlaşılıyor. Boşuna dememişler, kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan kapar.. Itriyat satıcısının yanında durursanız güzel kokudan istemeseniz bile bir nasibiniz olur.

*

Sebepler aleminde yaşıyoruz, bu Adanalı Ömer’in baht açıklığının da bir “sebepsel” izahı elbette olmalı.

Sabah gazetesinin MİT’ten ve istihbaratçılıktan sorumlu yazarı Ferhat Ünlü (“MİT Efsanesi - İstihbaratın Gayriresmi Tarihi” adlı bir kitabı da var) bir yazısında Çelik’ten “Tipik bir Adanalı” diye söz ediyor ve şunu diyor:

“Ömer Çelik, Ankara yıllarında Yaşar Kaplan'ın Aylık Dergi adlı dergisinde ve sonra Hüner dergisinde yazdı. İstanbul'da ise Ali Bulaç'ın Bilgi ve Hikmet dergisinde... Zaten Çelik'i Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la tanıştıran isim de Ali Bulaç.”

(https://www.sabah.com.tr/pazar/2013/02/03/yeni-kabinenin-entelektuel-bekari)

Bilgi ve Hikmet 1993-95 yılları arasında yayınlandı. Yazarları arasında, bir dönem Erdoğan’ın en yakınındaki isimler arasında yer alan Hüseyin Besli ile Prof. Ömer Dinçer de vardı. Rasim Özdenören de yazılarıyla orada arz-ı endam etti.

Aradan uzun yıllar geçip Temmuz 2015’e gelindiğinde Bulaç, “Neden devletin İslamcısı olmadım?” başlıklı yazısında şunları söyleycekti:

“… Yarım asırdır bu mahallenin içindeyim. Kendimi hiç bu kadar ağır bir baskı altında hissetmemiştim. … bir iktidar uğruna mangalda kül bırakmayan İslamcıların nasıl savrulduklarını, devletin denetimine nasıl girdiklerini görünce esef ettim. Meğerki devlet İslamcıların sadece midelerine değil, ruhlarına kaçmış. …

“Bir arkadaşım konusunda 1977’de uyarıldım ‘Bu polistir’ diye. İnanmadım, arkadaşıma konduramadım. Meğer polisin önde gideniymiş. Tepelere tırmandı. Çocuk yaşta birini getirip bana teslim ettiler. ‘Bu çok yetenekli biri, ilgilen yetiştir, iyi bir entelektüel olur’ dediler. Meğerki askerlerin en has adamıymış, tepelere çıktı. Hayli maruf bir zat artık MİT’le birlikte çalıştığını açıkça telaffuz ediyor. İslami harekette etkili bir başkasına ‘Senin ne işin var bunlarla?’ diye sorduğumda ‘İstihbarattan korkmamak lazım. Kendine güvenirsen yararlanırsın, onlar da senden yararlanır’ dedi. Kısaca devlet zaten içimizdeymiş, sırası gelince bizim mahalleyi devreye sokmuş.”

Soru şu: Bulaç’a teslim edilen, ve sonra tepelere çıkan (Ki 2013 yılında Kültür Bakanı yapılmıştı) yetenekli çocuk, Ömer Çelik miydi? O değildiyse, kimdi?

*

Adanalı Ömer iyi bir entelektüel olmayı başaramadıysa da, iyi bir entelektüel gibi görünme alanında deha çapında bir yetenek sergiledi.

Ve o görüntünün de yardımıyla devletin en tepelerine “uçma”yı başardı. Fakat uçtuğu başka alanlar da vardı; bunları Nisan 2005 gibi erken bir tarihte Ayşe Arman’a verdiği röportajında “Yeryüzünde üç şey insanın ayağını yerden keser” diyerek sıralayacaktı: Puro, motosiklet ve aşk.

Lafın tamamı ahmağa söylenir fehvasınca parayı atlamıştı.. 

Aşk değilse bile puro ve motosiklet paraya bakıyor. Adanalı Ömer bal tutan taifesinden olduğu için parmağını, pardon motosikletini ve purosunu doya doya yalamaya bugün de devam ediyor.

Son haberlere göre, birlikte tatil yapmaya doyamadığı can ciğer kuzu sarması kategorisindeki bir “kanka”sı, Fatma Sayan’ın kazandığı paranın on mislini, 2 değil 20 milyar lirayı fon vurgunundan kapıp yurtdışına kaçmış.

*

Burada da önümüze şöyle bir soru geliyor: Söz konusu arkadaşı bu kadar parayı memleketteki etkili ve yetkililerin müzahereti olmaksızın kaçırmayı başaramayacağına göre, kendisine böyle küçük bir iyilikte bulunanlarla o kolay, zahmetsiz kazancı paylaşmak durumunda kalıyor olabilir mi?

O küçük iyiliği yapanlar kimler olabilir?

Ve o devasa 20 milyar lira, kaç kişi arasında nasıl bölüşülüyordur?

Diyelim ki 10 kişi arasında bölüşülüyor, “Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul” formülü mü uygulanıyor?

Bir kişi 18 milyar, diğer dokuz kişi de 2 milyar (Fatma Sayan’ınki kadar bir para) alıyor olabilir mi?

Ya da paylaşım şöyle mi yapılıyor: Bir kişiye tam dokuz (18 milyar), diğer bir kişiye de 1 pul (2 milyar).

2 milyar da büyük para.. Yemeye de, saymaya da ömrün yetmez. Her gün 100 bin lira (dört sıradan emekli maaşı) yeseniz (Bunu nasıl başarırsınız bilemem), 70 yılda ancak bitirebilirsiniz. 

*

Ferhat Ünlü’nün yazdığına göre, Adanalı Ömer’in matematiği lisedeyken iyiymiş.

Şu sıralarda paranın matematiğiyle ilgileniyor olması ihtimali var. Acaba o, söz konusu arkadaşına bir paylaşım sorunu yaşaması durumunda neyi önerirdi?

Bu konuda kamuoyuna bir açıklama yapması gerekmiyor, mesele kendisiyle arkadaşı arasında kalabilir.

Fakat ben, ondan, 30 yıl önce Küçükçamlıca tepesindeki mekânda yaptığı konuşmanın bir benzerini bekliyorum.

Mesela şöyle diyebilir:

Ey hocaefendiler, ey şeyhler, ey şıhlar, ey yeşil sarıklı ulu hocalar, görmüyor musunuz memleket yağmalanıyor, niye itiraz etmiyorsunuz, neden tepki vermiyorsunuz, neden üzerinize ölü toprağı serilmiş gibi sessizsiniz? Eğer hâlâ yaşıyorsanız bir ses verin, bir inilti, vızıltı, sızıltı, fısıltı, mırıltı kabilinden de olsa sizden bir ses bekliyoruz!


ZINDIK KELAMCILAR, BİD’ATÇİ TASAVVUFÇULAR, VE FASIK (GÜNAHLARI ALENEN İŞLEYEN) FIKIHÇILAR

 




Bir önceki yazıda, Sabhattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümünde felsefe hocası olarak görev yapan bir soytarının sözlerini aktarmıştım.

Şunları dediğini görmüştük:

“Yaşadığımız sorunların temel sebebi hakikati dine dini de fıkha indirgemiş olmamızdır. Bu indirgemeci yaklaşım hakikatin dini veçhesini anlamamıza da engel oluyor. Allah sonumuzu hayreylesin bu gidişatın değişeceği de yok. Mutlak varlığı kendi idrak sınırlarına kendi idrak sınırlarını da fıkha, fıkhı da lafızlara indirgeyen abus suratlı insanların insafına kaldık. Allahtan Türkiye'nin siyasi, idari ve hukuki yapısı böylelerine fazla fırsat vermiyor.”

Görüldüğü gibi, “mutlak varlık” diye bir tabir kullanıyor.

*

Hayatım boyunca şunu anlatmaya çalıştım: Müslümanca düşünmek, ancak İslamî kavramları kullanmakla mümkün olabilir.

1980’li yılların başlarında henüz üniversitede öğrenciyken Millî Gazete için kaleme aldığım “Radikal İslamcılık Kapanı” başlıklı yazıda bunu anlatmaya çalışmıştım. Şimdilerde laikleşmiş ve düzenin nimetleriyle yağ bağlayıp pelteleşmiş olan dönemin burnu havada palavracı “artiz” gençleri kendilerini “radikal İslamcı” filan diye tanımlıyorlardı. Salih, abid, fazıl, kâmil, müttekî gibi kavramları kullanmanız sizin müslümanca düşündüğünüzü gösterirdi, “radikal İslamcı” tabiri ise ümmete başka bir ideolojinin gözlüğüyle dışarıdan bakan için anlamlıydı.

Her bilimsel disiplinin kendine göre bir terminolojisi (ıstılahatı) vardır. Meramını anlatmak için bazen bir terim ya da kavram üretir, bazen de gündelik dilde kullanılan bir kelimeye özel bir anlam yükler.

İdeolojiler de böyledir. Kendine özgü bir kavramsal çerçeve ya da paradigma geliştirir.

Benzer şekilde, düşünür ya da filozof olarak sivrilmek isteyen kurnaz kişiler de kendilerinden önce kullanılmakta olan kavramlar dizgesini bir tarafa bırakarak yeni kavramlar icat eder ve böylece felsefî bir sistem ürettikleri izlenimi verirler. Onlara değer atfeden insanlar da uydurdukları kavramları anlamak için çoğu zaman boş yere kafa patlatır, saç baş yolarlar. “Numen”ci Kant’ın da, “Geist”cı Hegel’in de, “Dasein”cı Heidegger’in de durumu budur.

*

Evet, kullandığınız kelimeler sizin düşüncenizin istikametini ve varacağı son durağı belirler.

Müslümansanız, insanları mümin, kâfir ve münafık olarak sınıflandırırsınız. (Nitekim Kur’an’ın ilk sayfalarında önce bu anahtar kavramlar açıklanır.) Marksistseniz insanları burjuva, proleter vs. diye tasnif edersiniz. Irkçı iseniz sizin için önemli olan insanların ırkıdır. 

Müslümansanız “Müminler ancak kardeştir” (Hucurat, 49/10) ilahî beyanı çerçevesinde düşünürken, ırkçıysanız “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” gibi palavralar üretir, Türk olmayan müslümanları da düşman kategorisine dahil edersiniz.

Söz konusu soytarının “mutlak varlık” lafına gelelim. Dangalak aklınca Müslümanlara fıkıh konusunda akıl veriyor fakat Allah diyemiyor. Lafza-i celali ancak gündelik dildeki deyimler çerçevesinde kullanıyor.

Bir deistin de (ateist olmayanın da) kendine göre bir tanrı inancı var ve o, tanrısını “mutlak varlık” olarak nitelendirir. Dinleri kabul etmediği için, hak dinin Allah’ını kabul etmez.

Deist, “Allah’tan başka tanrı yoktur” demez, “Tanrı vardır, fakat o, Allah değildir. O, dinlerin uydurmasıdır” der.

Evet, deist, “evreni yaratan bir Tanrı'nın varlığına inanan, ancak peygamberleri, kutsal kitapları ve organize dinleri reddeden kişidir” diye tanımlanıyor.

İşte, söz konusu soytarının lafları da deistçe.. O yüzden “hakikatin dine indirgenmesi”nden şikayetçi.

Ona göne hak din, hakikati bütünüyle kapsama vasfına sahip değil. Dinin getirdiği hakikatten daha büyük bir hakikat var, ve o büyük hakikat içinde dine de kapı yanında bir sandalyelik bir yer bağışlanabilir.

*

Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sında aktardığına göre, büyük sufîlerden Ebu Bekir Verrak rh. a. şöyle demiş bulunuyor:

“Zühdü (tasavvufu) ve fıkhı bir yana bırakıp ta, ilim namına kelamla iktifa eden zındık, fıkıhla kelamı bir kenara atıp da zühdle iktifa eden bid'atçı, zühd ile kelamı bırakarak fıkıhla iktifa eden de fasık olur. Bu fenlerin herbirinden nasib alan halas bulur.”

(Çev. Süleyman Uludağ, Bursa: İlim ve Kültür Yayınları, 1984, s. 573.)

Nisbeti kesin olmamakla birlikte İmam Malik rh. a.’e de benzer bir söz atfediliyor. Ancak o, fıkıh derken hem bildiğimiz fıkhı hem de fıkh-ı ekberi (kelamı, itikadı) kastediyor. Onun taksiminde zındıklık, kelamcının değil, fıkıh ve kelamdan nasipsiz tasavvufçunun payına düşüyor. 

İslam esas itibariyle Kur’an ve Sünnet’in öğretisinden ibarettir. Onda fıkıh, kelam ve tasavvuf bir bütün olarak yer alır. Zamanla ulema, pedagojik maksatla, öğretimi kolaylaştırmak için onun mesajını bu şekilde sınıflandırmış durumdalar.

Bu üç disiplinin de “hak” olması, Kur’an ve Sünnet kaynaklı olmaları ve onunla çelişmemeleri kaydına bağlıdır.

Kur’an ve Sünnet kendi içinde çelişkili olamayacağına göre, onlardan elde edilen ve birer ilim dalı olarak tedvin edilen bilgilerin de birbirleriyle çelişmemesi, tam aksine birbirlerini tamamlıyor olmaları gerekir.

Dolayısıyla kelam, tasavvuf ve fıkhın birbirleriyle çelişmeleri ve birbirleriyle rekabet etmeleri düşünülemez. Eğer aralarında ihtilaf varsa, yani bu disiplinler adına birileri birtakım iddialarda bulunuyorlar ve birbirlerini hatalı olmakla suçluyorlarsa, çatışan iki taraftan ya biri ya da her ikisi birden Kur’an ve Sünnet’ten sapmışlar demektir.  

Böylesi bir ihtilafta hakemlik mercii Kur’an ve Sünnet’tir. Hangisi onların teyidine mazhar ise, hak olan odur.

Burada içtihadî ihtilaflardan bahsetmiyoruz, esasa müteallik hususlardan söz ediyoruz. İçtihat ehliyet ve liyakatine sahip ilim ehlinin içtihadî ihtilaflarında da sadece bir tarafın haklı olması söz konusuysa da, diğer taraf da küfür ya da bid’atçilikle suçlanamaz.

Çünkü yanılan taraf da delile dayanmaktadır.

Bu nokta, dinî meselelerde “akl”ın tek başına yeterli olmadığını, yanılabileceğini, esas olanın Kitap ve Sünnet’e ittiba olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, Kitap ve Sünnet’e tabi olan “akıl”, yanılsa bile mazur olmaktadır.

Kitap ve Sünnet’teki hükmü bir tarafa bırakarak dini “güncelleme”ye kalkışmak ise akılsızlığa, heva ve hevese tabi olmaya karşılık gelmektedir.

*

Ebu Bekir Verrak k. s.’nun dile getirdiği gibi, fıkıh ve tasavvufu bir tarafa bırakan, onlardan yana nasipsiz olan kelamcı, zındık olmaktadır.

Zındık tabiri için TDV İslâm Ansiklopedisi’nde şu bilgiler veriliyor:

“Pehlevî dilinde zendîk, orta dönem Farsça’sında zendîg şeklinde geçer. … Arapça sözlüklerde … Allah’a ve âhiret gününe inanmayan kimseleri ifade ettiği belirtilmektedir (Lane, III, 1258; krş. Mes‘ûdî, I, 250-251).”

Kısacası zındık, dinsiz demek. Mesela, Allahu Teala’ya değil de “mutlak varlık”a inanan deistler zındıktır. Bunlar, “hakikat”i dinin tekeline vermeye razı olmadıkları için ahiret hayatını da kolaylıkla reddedebilirler. Ya da, ölümden sonra bir hayat varsa bile, bunun için “din”in bildirdiği hakikatle yetinmenin gerekmediğini, mesela reenkarnasyon gibi alternatiflerin düşünülebileceğini ileri sürebilirler. Hakikati dine indirgememek, dinin tekeline vermemek için her haltı yiyebilirler.

Eğer bir kelamcı Allahu Teala’nın adını anmaktan utanmaya başlamış ve sözde “muhakkik”lik adına, ilim adına “mutlak varlık” teranesine saplanmışsa, bilin ki zındıklık yolunda son sürat yol alıyordur.

Mutlak varlık kavramı ile düşünmen, böyle bir varlığı kabul etmen, müslüman olman anlamına gelmez. Nitekim bu kavram, varlığı idea ya da zihin olarak gören Hegel’de de var:

“Hegel felsefesinde mutlak kavramının özel bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Mutlak tin ya da mutlak zihin kavramı Hegel'de vazgeçilmez kavramlardır. Hegel'in tin, geist, idea, mutlak kavramlarıyla anlatmak istediği, her şeyi var kılan tinsel bir varlık, tüm insan bireylerinin dışında var olan nesnel bir varlıktır ki bu Tanrı'dan başka bir şey değildir. …

“Mutlak hiçbir sıfatla eksiltilemez, hiçbir şeyle benzerlik ve zıtlık kabul etmez, eksiklik ve tamlık kavramlarından uzaktır. Mutlak hakkında değişmek, başka türlü olmak, yükselmek, alçalmak ve tekamül etmek gibi kavramların hiçbiri düşünülemez ve söz konusu edilemez.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Mutlak)

Evet, Hegel’e göre böyle bir “mutlak varlık” var, fakat Allah değil. İsmini de, doğan çocuğa isim koyar gibi Hegel koyuyor, Geist diyor.

Ancak, Tevhîd inancından izler de taşıyan bu “mutlak varlık” düşüncesi Hegel’e özgü değil.. Felsefe adına konuşulduğu ve “mutlak” kavramının kullanıldığı zamandan beri mevcut. Peygamberler tarafından dile getirilen Allah inancının tahrif edilmiş bir şekli olarak da görülebilir.

*

Demek oluyor ki, fıkıh ve tasavvuftan nasipsiz, İslam’ın fıkıh ve tasavvuf disiplinleri çerçevesinde dile getirilen mesajlarını önemsemeyen ve küçümsemeyen kelamcıların zındıklaşması olayı, Ebu Bekir Verrak’ın (ö. M. 893) yaşadığı zamanlardan beri dikkat çeken bir durum.

Ancak, mutasavvıf geçinip de İslam’ın kelam ve fıkıh disiplinleri tarafından inceleme konusu yapılan hakikatlerine sırt çeviren cahil sofular da benzer bir yozlaşmayı temsil ediyorlarmış.

Bid’atçı hale geliyorlarmış. Din diye uydurmalara, dindarlık diye hurafelere sarılıyorlarmış.

Cahil sofulara sorarsanız, mutasavvıf diye bilinen herkes doğru yoldadır. Mutasavvıf asla sapıtmaz. Onları “zahir ehli” anlayamaz.

Oysa, büyük sufîlerden (tasavvuf ehlinden) Ebu Bekir Verrak öyle demiyor. Ondan öğrendiğimize göre, bid’atçiler kelamcılar ile fıkıhçılardan ziyade tasavvufçular arasından çıkıyormuş. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz ki sözün en doğrusu Allah'ın kitabıdır ve yolların en güzeli de Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem'in) yoludur ve işlerin en şerlisi sonradan çıkarılanlardır ve her sonradan çıkarılan bid’attır ve her bid’at dalâlettir ve her dalâlet de ateştedir.”

(Müslim, Cum’a 43)

Demek oluyor ki, bid’at ihdas edenler genellikle cahil tasavvufçularmış.. Ya da şöyle diyebiliriz: Bid’atçılar daha çok cahil tasavvufçular arasından çıkar.

Cahil halk onların bid’atlerine aldırış etmeden onlara velî nazarıyla bakabilir, gerçekteyse, bid’atçi olmaları hasebiyle dalalettedirler (sapıklıktadırlar) ve yerleri ateştir.

*

Kelam ve tasavvuftan nasipsiz fıkıhçılar da selamette değiller. Ebu Bekir Verrak rh. a.’in dediğine göre, onların yaygın hastalığı da fıskmış.. Fasık oluyorlarmış.

Fasık diye, günahı alenen işleyenlere deniliyor.

Genel tabloya baktığımızda, sapıtma bakımından başı kelamcıların çektiğini görüyoruz. Zındıklaşıyorlar.

Onları cahil sofular izliyor. Bid’atçi oluyorlar. İmam Malik'e atfedilen söz çerçevesinde düşünüldüğünde ise, bid'atçilikle de yetinmiyor, zındıklaşabiliyorlar.

Fıkıhçıların ise fısk u fücura battığını görüyoruz. Alenen günah işleyebiliyorlar. Şayet tasavvuftan ve kelamdan nasipleri yoksa. Fakat fıkıh onları zındıklıktan ve bid'atçilikten koruyor. Amelleri bozuk olsa da kafaları nisbeten düzgün kalıyor.

İmdi, bu üç taifeden en görünür olanı fasık fıkıhçılar. Çünkü halk, günahları bilir, görür, anlar. Bid’atleri ise ancak ilim ehli anlayabilir. Cahil halk kimi zaman bid’atleri sünnetlerden daha çok önemser. Hatta yerleşik bir bid’ate karşı çıkıldığında, bunu büyük bir günah ya da dine karşı lakaytlık gibi değerlendirir.

Dolayısıyla, tasavvufçuların sapıkları (bid’ate saplanıp dalalete düşen ve ateş ehli olmaya hak kazananları) halk tarafından yine de saygı görürler. Bundan dolayı, hal bakımından fasık fıkıhçılardan çok daha kötü durumda oldukları halde, onlar gibi tepki görmezler. Benimsenirler.

Aynı durum zındık kelamcılar için de geçerlidir. Halk onların laflarındaki zındıklığı anlayamaz, çözemez. Onları büyük alim zannedebilir.

*

Ancak tarih, hem kelamcı gibi laga luga yapan, hem mutasavvıf görünen, hem de fıkıh namına ahkam üfüren sapıklara da şahit olmuş durumda. Bunların en meşhuru, İbn Arabî diye bilinen zındık.

Birtakım kimseler tarafından yüceltilmesine aldanmamak gerekir. Mesela Fethullah Gülen bugün de birçok takipçisi tarafından büyük bir velî olarak görülüyor. Geçmişte de, sonradan ona sövüp sayan birçok kişi ondan “muhterem hocaefendi” diye söz ediyordu. Şayet laik (siyasal dinsiz) devletle tokuşmasaydı bugün de öyle anmaya devam edeceklerdi.

Oysa, Fethullah’ın hataları da büyük olmakla birlikte, cesamet bakımından İbn Arabî’ninkilerin onda, belki yüzde biri bile etmez.

Efendim İbn Arabî için falan velî zat, filan büyük mutasavvıf şöyle olumlu konuşmuşmuş, böyle saygılı kelam etmişmiş. E Fethullah için de öyle konuşan bir sürü din alimi bilinen hacı hoca, müderris, ilahiyat prof.u var. Hatta, Cübbeli Ahmet’in dediğine göre, İsmailağa Cemaati’nin şeyhi Mahmut Efendi bile bunlar arasında yer alıyor


DİNDAR ÜNİVERSİTE ZANNEDİYORSUN, KARŞINA ÇIKA ÇIKA BU ÇIKIYOR

 




Üniversitenin adını biliyorum da, soytarının adına ilk kez rastladım.

Soytarı Sabhattin Zaim Üniversitesi  İslami İlimler Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümünde felsefe hocasıymış.

Dr. Abuzer Dikkaya diye bir sapık.

Facebook’ta içindeki bütün pisliği ortaya dökmüş.

İlk cümlesi şöyle:

“Yaşadığımız sorunların temel sebebi hakikati dine dini de fıkha indirgemiş olmamızdır.”

Hakikat dine indirgeniyormuş, bu da sorunlarımızın temel sebebiymiş.

Sadece bu sözüyle küfrünü, kâfirliğini, gâvurluğunu ilan etmiş olduğunun farkında değil.

Belki de farkında, içimizdeki gâvurlara “Bakmayın bu Müslümanların arasında olduğuma, ben sizinle beraberim, en az sizin kadar dinsizim” mesajını veriyor.

*

Hakikati dine indirgeyenleri de bir saysaydı da öğrenseydik..

Devleti yönetenler mi hakikati dine indirgiyorlar? Memlekette “dinsiz anayasa” değil de “din anayasası” mı yürürlükte?

Üniversitelerde hakikat dine mi indirgeniyor? Her bilim dalı kendi kafasına göre bir hakikat tanımı yapmıyor da “Hakikat dindir kardeşim, hakikat dinden ibarettir, gerisi fasa fiso” mu diyorlar?

Hakikati dine indirgeyen bir devlet kurumu göstersin de biz de bilelim.

Diyanet bile hakikati dine indirgemiyor. Onun asıl önem verdiği hakikat, kuruluş yasası.. Kendisine verilen “anayasal görevleri” yapıyor. Ve dini, o anayasal “hakikat”lere uydurmak için deveye hendek atlatıyor.

Dinî, yapabildiği kadarıyla resmî ideolojiye indirgiyor. En azından bunun için çaba sarfediyor.

Bu cahil ve geri zekalı, küstah ve ayrıca dangalak Abuzittin’in (pardon Abuzer’in) çalıştığı Sabahattin Zaim Üniversitesi de aynı durumda.. Görünüşe göre, böyle küflü molozları istihdam ederek “Hakikat dinden ibaret değildir, dinsizlikte de hakikat var, hem de daha fazla, biz tadına baktık, tadından yenmiyor” mesajını veriyorlar.

*

Prof. Sabahattin Zaim müslüman adamdı, ziyaret etmişliğim, aynı mecliste bulunmuşluğum var.

Hakkın dışında ancak batılın, dinin dışında da ancak dinsizliğin ve dolayısıyla hakikatsizliğin, hakikatten kopmuşluğun bulunduğunun farkında olan bir insandı.

Hakikat, hak din ile birliktedir. Dinin kapsamadığı hiçbir hakikat yoktur. Dinin dışında olduğu ileri sürülen her hakikat, batıldır.

Hacı Bektaş-ı Velî gibi “şeriat, tarikat, hakikat ve marifet”ten söz eden mutasavvıflar, dinden bağımsız bir hakikat tasavvuru ortaya atmış değillerdi. Onların “hakikat”i, dinin ta kendisiydi. Onlar şeriatten bağımsız değil, ona içkin hakikatten söz ediyorlardı.

İmdi, “varlık” ve “bilgi” bahsinde ve “hakikat” arayışında bilimin ve felsefenin varabileceği nihai nokta “La ilahe illallah”tan ibarettir.

“La ilahe illallah” hakikati, hakikatlerin hakikatidir. Bunun ötesinde bir hakikat bulunmadığı gibi, bunsuz bir hakikat de yoktur.

“La ilahe illallah”ın doğru anlaşılmasını sağlayan da dindir. Dolayısıyla dinin dışında bir hakikat yoktur.

Bunu anlayamamış bir adam, gerçekte ne felsefeyi, ne de dini anlamıştır.

Bunu inkâr eden, dinin dışında da (felsefî anlamda) hakikat bulunduğunu söyleyen bir kişinin dinsiz olduğu anlaşılır.

Evet, bu Abuzittin soytarısı resmen küfrünü kusmuş durumda.

*

Bu soytarı, “hakikat” bahsindeki küfrünün bir sonucu olarak “din”i de “dinsiz hakikat” hurafesine uydurmak için lafını “dinin fıkha indirgenmesinden” söz ederek sürdürüyor.

İmdi, din bir bütün olduğu ve kaynağı Kitap ve Sünnet’ten ibaret bulunduğu halde, onu Fıkıh, Tasavvuf ve Kelam diye üç ayrı ilim dalı halinde öğretim konusu yapma geleneği oluşmuş durumda.

Başlangıçta tasavvufa fıkh-ı batın, kelam ve itikad bahislerine de fıkh-ı ekber deniliyordu. Aslında hepsi fıkıhtır.

Din fıkha indirgeniyor da, ne deniliyor?.. Kelamın bahis konusu ettiği Allahu Teala’nın sıfatları, nübüvvetin aslı gibi mevzuların dinden olmadığı mı iddia ediliyor?

Ya da tasavvuf adına öne sürülen nefs terbiyesi ve tezhîb-i ahlâk inkâr mı ediliyor?

Fıkıh adına ortaya çıkıp “İslâm ahlâkına ihtiyacımız yok” diyene rastladınız mı?

*

Tam aksine, din fıkıhsızlaştırılıyor (şeriatsızlaştırılıyor), kuru kuruya (emir ve yasaklar getirmeyen) bir Tanrı inancı ve riyakâr ahlâk edebiyatına indirgeniyor.

Şeriat/fıkıh (emir ve yasaklar) bağından kurtulunduğu zaman, heva ve heveslerine göre “din dışı” ve özünde ahlâksız olan bir ahlâk anlayışı geliştirebiliyorlar.

Dolayısıyla laiklik (siyasal dinsizlik) de savunulabilir birşey haline geliyor.

Öyle ya, hakikat dinin tekelinde değil, dinsizliğin elinde de en az dindeki kadar hakikat var, o hakikatle idare edilebilir, yetinilebilir.

Eh, bu gayeye yönelik olarak dini fıkıhsız hale getirirseniz, artık laikliliğin önünde bir dinî engel de kalmamış olur. “E kardeşim laiklik sana Allah’a inanma, ahlâksız ol demiyor ya! Sadece Şeriat’i uygulamayacaksın diyor. Din de fıkha indirgenemeyeceğine göre, ortada dinsizlik diye birşey de yok.”

Evet, bu kafaya göre, dinsizlik, dinsizleşme sorun değil, laiklik hiç değil.. Bütün sorun, hakikatin dine hasredilmesinde.. Bununla da yetinilmeyip, laikliğin (siyasal dinsizliğin) “fıkıhsız din” icadının kabul edilmeyişinde.

*

Bu dangalak sapık, maskeli kâfir, münafık soytarı şeytanî bir düzenbazlıkla suret-i haktan gelerek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu indirgemeci yaklaşım hakikatin dini veçhesini anlamamıza da engel oluyor. Allah sonumuzu hayreylesin bu gidişatın değişeceği de yok. Mutlak varlığı kendi idrak sınırlarına kendi idrak sınırlarını da fıkha, fıkhı da lafızlara indirgeyen abus suratlı insanların insafına kaldık. Allahtan Türkiye'nin siyasi, idari ve hukuki yapısı böylelerine fazla fırsat vermiyor.”

Bu sırıtkan soytarı, pişkin kelle, iddiasına göre, hakikatin dinsiz vechesini anlamış, dinî vechesini anlayamamış.

Fakat bütün bu anlayışsızlığına rağmen dili pabuç gibi uzun. Anlamadığı bahislere cahil cesaretiyle bodoslama dalıyor.

Anlayışsızlığının suçunu da başkalarına yüklüyor. Lan dangalak, başkaları senin gibi düşünmek zorunda mı, senin elini tutan mı var, niye "hakikatin dini veçhesi"ni kendi başına anlayamıyorsun?

"Hakikatin dinsiz vechesi"yle aran gayet iyi, onu anlıyorsun, aşkla ve şevkle o batıla hakikat adını veriyorsun.. Fakat sıra dine gelince kör kütük anlayışsız angut oluyorsun.  

Suçu da, dinin fıkıh (şeriat) tarafından vazgeçmeyenlere yüklüyorsun.

Evet, bu arsız pişkin kelle, Türkiye’nin siyasi, idari ve hukuki yapısından, yani laiklikten, İslam’a aykırı yasalardan, düzenden memnun..

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Allame Zahidü’l-Kevserî bu inançta olanların katıksız kâfir olacakları fetvasını vermişlerdi.

Bu soytarı da kâfirin ta kendisi.

*

"Sonra seni iş'ten/emir'den bir şeriat üzere kıldık. Ona tâbi ol, bilmezler olanların hevâlarına tâbi olma." (Casiye, 45/18)


“DEVLETİN DİNİ ADALETTİR” HURAFE, SAFSATA VE PALAVRASI








Temel Karamollaoğlu‘ndan Kılıçdaroğlu‘na, Meral Akşener‘den TBMM eski Başkanı Mustafa Şentop‘a kadar pekçok ismin, Hz. Ali’ye atfederek, “Devletin dini adalettir” diye konuştuklarına şahit olundu.

Bu konuda Recep'in (Recep İhsan Eliaçık'ın) takipçisiler.

Takipçi yerine mürit, tilmiz, şakirt, öğrenci, talebe vs. kelimelerini kullanmak da mümkün.

Zaten laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti siyasetçileri için en uygun hoca ve mürşit de Recep. 

*

Allah’tan daha adil kim olabilir?! Allah’ınkinden daha adil kuralları kim koyabilir?!

"Yoksa cahiliye hükmünü mü (hükme'l-cahiliyyeti) istiyorlar? Kesin biçimde iman edecek bir topluluk için hüküm olarak Allah'tan daha iyi kim vardır?!" (Maide, 5/50)

Evet, hükümetler (hükmedenler) için, Allah'tan daha iyi hüküm koyan kim var?!

Daha iyi hükmü, sen mi koyacaksın?!

Ya da, Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde'nin ölmüş, cesedi çürüyüp bozulmuş oğlu mu?!

Dediklerine göre, yöneticinin dini de emanetmiş (eminlik, güvenilirlik).

Yani müslümansan yönetici olmayacaksın, illa da İslam'ı terk edeceksin.

Çünkü "müslüman yönetici" olarak "Allah'ın hükmü" ("Allah'ın indirdiği") ile hükmetme ihtimalin var.

"... Artık kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." (Maide, 5/44)

"Adamın Allahu Teala’ya, ahirete imanı olmayacak, fakat emin olacak öyle mi, bu nerde görülmüş?!" diyebilirsiniz.

Eh bu kadarcık tutarsızlık kadı oğlunda da olur.

*

“Eğer devletin kendisine ait bir dini varsa, o din kendi dininin dışındaki herkesi ötekileştiriyor ve ona yaşam hakkı vermiyor”muş.

Böyle diyorlar.

Bunu laiklik (siyasal dinsizlik) de yapıyor..

“Laiklik dini”ni kabul etmeyeni ötekileştiriyor, ona (en azından “zihniyet” düzeyinde) hayat hakkı tanımıyor, tanımak istemiyor.

Mesela Türkiye’de, laikçilerin (siyasal dinsizlerin) hoşuna gitmiyor diye Diyanet, cuma hutbelerinde Şeriat’in adını bile ağzına alamıyor.. Almıyor.

Halbuki, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinde müslümanlara, İslam Şeriati’ne tabi olunması emrediliyor.

Ve, Diyanet bunu söyleyemiyor.. Din ve vicdan hürriyeti sözde var ya!..

Önüne gelen Şeriat’e hakaret eder, aşağılar, fakat Diyanet’ten cılız bir tepki bile gelmez.

Yaşım altmış küsur oldu, daha bir defa bile Şeriat konulu hutbe dinleyebilmiş değilim.

*

Beğenmedikleri İslam devletine gelelim..

Müslüman olmayanların inançlarına karışılmaz.

Mesela, Yahudiler’e “Kitaplarınızdaki arz-ı mev’ud meselesinden bahsetmeyeceksiniz” denilmez.

Hristiyanlar’a “İnançlarınızın bazısını hiç ağzınıza almayacaksınız, kiliselerinizde anmayacaksınız” şeklinde bir dayatmada bulunulmaz.

Ötekileştirmeye gelince.. Adamların “öteki” olmalarına karışılmaz, “Bizim gibi olacaksınız” denilmez..

Bu "öteki, ötekileştirme" lafı da Batılılar'ın bir tuzağı.

Bizimkiler böyle, Kur'an ve Sünnet'te geçen kavramları beğenmezler, fakat Batılının laflarının üstüne mal bulmuş Mağribî gibi atlarlar.

Bugün Batılılar, kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanlar’a “Öteki olmayın, entegre olun” diyor, entegrasyon adı altında asimilasyonu dayatmaya çalışıyorlar.

Kendilerine benzemek istemeyenleri, kendilerine karşı “ötekileştirici” davranmakla suçluyorlar.

*

“Devletin dini adalettir” şeklindeki söz Hz. Ali’ye aitse, o takdirde (ravîler / rivayet edenler silsilesine sahip, hadîs terminolojisi ile konuşmak gerekirse “sened“i olan) bir “kaynak”ta geçiyor olması lâzım, fakat kimsenin kaynak gösterdiği, gösterebildiği yok.

Bu sözün (son tahlilde devletin dinsizliğini/laikliğini savunan, adaletin yanında dinin/dindarlığın öneminin bulunmadığını söylemek isteyen birileri tarafından) uydurulup Hz. Ali’ye atfedilmiş olduğu kanaatini taşıyorum.

Bu sözün Hz. Ali’ye ait olması mümkün değildir.

İmkânsızdır.

*

Devlet/devle Arapça bir kelimedir, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiştir.

Ve bu kelime, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde, bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Nitekim, Kur’an‘da şu şekilde geçmektedir:

“Allah´ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz (“.. key lâ yekûne dûleten beyne …”). Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah´tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.”

(Diyanet Vakfı Meali, Haşr, 59/7)

Evet, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde devlet kelimesi, bugün anladığımız manada kullanılmıyordu.

Şayet Hz. Ali “Devletin dini adalettir” gibi birşey söylemiş olsaydı, insanlar ona güler, “Saçmalıyor” derlerdi.

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme aldığı “Devlet” maddesindeki bilgiler, meselenin anlaşılmasını sağlayabilir:

Arapça’da devlet veya dûlet “değişmek, bir halden başka bir hale dönmek; nöbetleşe birbiri ardınca gelmek, dolaşmak; üstün gelmek, zafer kazanmak” mânalarına gelir. Çoğulu düveldir. Bazı dilciler, kullanım bakımından iki kelime arasında fark bulunmadığını söylerken bazılarına göre devlet savaşla, dûlet ise malla ilgili olarak kullanılır ve ilki zaferin taraflar arasında el değiştirmesini, diğeri ise servet ve zenginliğin elden ele dolaşımını ifade eder. …

Kur’ân-ı Kerîm’de “dvl” kökünden gelen kelimeler, “dönüşümlü olmak” ve “elden ele dolaşan mal” anlamlarına işaret edecek tarzda iki yerde kullanılmaktadır. İlki, Uhud Gazvesi’nde nisbî yenilginin acısını tatmış olan müslümanlara ilâhî bir sünnetin beyanı sırasında geçer ve müslümanların zaferiyle sonuçlanan Bedir Gazvesi hatırlatılarak şöyle denilir: “Biz o günleri [zafer günlerini] insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz” (Âl-i İmrân 3/140). İkincisi ise ganimetlerin çeşitli kesimler arasında taksiminin hikmetini vurgulamak üzere, “Böylece o mallar, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir servet (dûle) olmaz” (el-Haşr 59/7) meâlindeki âyettir. … Kelime her iki anlamıyla bazı hadislerde de geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “dvl” md.).

... Devlet kelimesinin siyasî bir kavram haline gelmesinin ilk safhasında kazandığı anlam “zafer, güç” veya “hâkimiyetin dönüşümlü olarak el değiştirmesi” şeklindedir. ... İkinci safhada devlet kelimesi hâkimiyetin değişmesinden çok sürekliliğini ifade eden bir kavram haline gelmiş, nihaî siyasî otorite ve yapı için kullanılmaya başlanmıştır. … Üçüncü safha ise devlet kelimesinin çağdaş siyaset literatüründeki kullanımında kendini gösterir. Bu safhada kavram tamamıyla millet-devlet (nationstate) esasına dayalı “milletlerarası sistemin her bir unsuru” anlamını taşımaktadır.

Devlet kelimesinin geçirdiği bu anlam değişikliğinin son safhası, Batı dillerindeki state, staat, état, stat, stato kavramlarının tercüme karşılığıdır.

*

Bernard Lewis de The Political Language of Islam adlı kitabında devlet kelimesinin bugünkü anlamını akla getirecek şekilde Abbasîler döneminde, sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren kullanılmaya başlandığını söylüyor.. Fakat, Davutoğlu'nun işaret ettiği gibi, kelimenin bugünkü anlamına kavuşması zaman almış.

Kısacası, devlet kelimesi, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde şahısların (bazen de ailelerin/grupların) üstünlük/”yüksek statü” ve zenginliği için kullanılıyordu, bugünkü anlamda devleti ifade etmiyordu.

Fakirler, “devlet” sahibi olmayan (devletsiz) insanlardı. (İsterseniz burada “devlet” kavramına bugünkü anlamını da yükleyebilirsiniz.)

Ancak, Lewis’in belirttiği gibi, Miladî 700’lü yılların ortalarından itibaren, yani Hz. Ali’nin şehadetinden 100 yıl kadar bir zaman sonra, Abbasî sülalesinin/hanedanının üstünlük ve zenginliği için kullanılmasıyla birlikte, daha dar ve özel bir anlamda (salt siyasal iktidar sahibi ailelerin gücü, statüsü ve zenginliği anlamında) kullanılır hale gelmiştir.

Bununla birlikte, mesela Kanunî‘nin meşhur beytinde bile devlet kelimesi bugünkü anlamda "vatanı/toprağı ve milleti ile bağımsız bir siyasal örgütlenme"yi değil, Arapça’daki asıl anlamı çerçevesinde bir şahsın üstünlük/statü ve zenginliğini ifade etmektedir:

“Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi,

“Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Bir insanın bütün bir makam/mevki ve serveti, bir nefescik sağlığına denk olmaz. Kanunî, “Ben bir nefes miktarı sağlıklı olayım da, Osmanlı Devleti varsın olmasın” demek istemiyor. Kendisinin “kişisel” makam/mevki/iktidar ve servetinin (Osmanlı Devleti’nin değil, kişisel devletinin), sahip olduğu veya olmak istediği sağlık nimeti karşısında önemsiz olduğunu dile getiriyor.

*

Kısacası, Hz. Ali‘nin, “Devletin dini adalettir” demiş olması mümkün değildir.

İmkânsızdır.

Çünkü onun yaşadığı dönemde devlet kelimesi bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Nitekim Hz. Ömer, “Adalet devletin temelidir/esasıdır” değil, “mülkün temelidir/esasıdır” demiş bulunuyor.

Evet, o dönemde devlet için “mülk” kelimesi kullanılıyordu.. Aynı kökten türeyen “melik” de “devlet başkanı” anlamına geliyordu.

Ancak, Hz. Ali’ye atfedilen bu sözün bu kadar çok müşteri bulması, siyasetçilerimizin bilgi ve tefekkür açısından perişan durumda olduklarını belgeliyor.

Sloganlarla düşünüyorlar. (Buradan, toplumumuzun durumu anlaşılabilir. Her toplum layık olduğu yöneticileri/siyasetçileri buluyor. Kel başa şimşir tarak olmaz.)

Adalet, devletin temeli olabilir, fakat dini olamaz.

Bir defa, dinsiz (ed-Dîn’siz, İslam’sız, Şeriat-ı Muhammediye’siz) adalet olmaz. Zulüm olur.

Yani devlet, ancak dine (Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına) yapıştığı zaman adaleti gerçekleştirmiş olur.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Mâtürîdî" maddesinde, İmam Mâtürîdî'nin "zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat" belirttiği, fetva verdiği belirtiliyor.

Çünkü "Zulme adalet demek küfrü gerektireceğinden zalim bir sultana âdil diyen dinden çıkar". (Aynı madde)

Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî k. s. şöyle diyor:

"Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zalime adil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zalimlere de adil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü, adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.

"İmam Ebu Mansur Matüridî şöyle demiştir: “Zamanımızın sultanı adildir” diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür." (Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, çev. A. Kabakçı ve F. Günel, 7. b., İstanbul: Bedir Y., 1996, s. 159.)

"Adalet, cüz’î bir [kaç] meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur." (Gümüşhanevî, s. 159, dn. 185.)

Evet, işte Ehl-i Sünnet itikadı, Matüridiyye mezhebi bu!..

Şeriat'e aykırı hükümlere adalet diyen, kâfir olur.

Peki, bir adam "adalet"in şartı olarak dinsizliği gösteriyorsa, Kur'an ve Sünnet hükümlerinin terk edilmesini adaletin şartı kabul ediyorsa, onun durumu ne olur?

İmam Matüridî rh. a. vefat etmiş, aranızda değil ya, onun adına saçmasapan Ehl-i Sünnetçilik yapıyorsunuz.

Aranızda olsaydı bunları ben yazmak zorunda kalmazdım, size haddinizi bildirirdi. 

*

Devletin dini olmamalıysa, demek ki (eski İslamcı, çiçeği burnunda Atatürkistlere göre) Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem din esası üzerine devlet kurmakla yanlış yapmış.

Ashabına “Devlet işleri ayrı, din işleri ayrı, devlet işlerine Kur’an’ı karıştırmayacağız” mı demeliydi?!

Veda Hutbesi’nde, “Aman ha, devlet işlerine Allah’ın kitabını ve benim sünnetimi karıştırmayın, böyle yaparsanız birilerini ötekileştirip zalim hale gelirsiniz, sakın yapmayın” diye mi konuşmalıydı?!

*

“Devletin dini olmaz, devletin dini adalettir” diyen bir adam için “Bu adamın bir dini var, bu adam müslüman” denilebilir mi?

İmam Matüridî'nin izinden giden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimler, laikliği benimseyip savunanların kâfir olacaklarını söylüyorlar.

Hayır, bu isimler ne Selefî ne de Vehhabî.. Ehl-i Sünnet uleması.

Suriye ulemasından Said Ramazan el-Bûtî de bunu açıkça yazmış durumda.. “Bu konuda icma var, İslam alimleri arasında görüş birliği mevcut” diyor.. (Cahiller arasında da aksi yönde icma var.. Mesela şu anda Türkiye'de FETÖ, AK Particiler, ve Gümüşhanevî k. s.'nun, Mehmed Zahid Kotku rh. a.'in yolundan sapan yeni İskenderpaşacılar/Hakyolcular bu durumda.)

*

Dinin ne olduğu Kur’an ve Sünnet’le bellidir.

Peki, adalet nedir?

Adalet, bazen baskı ve zorbalıkla, bazen de oy çokluğuyla (“Biz sizden daha kalabalığız, sizi döveriz” hesabı) çıkarılan ve keyfe göre yap-boz tahtasına çevrilip sürekli değiştirilen kanunların uygulanması mıdır?

*

Evet, “Adalet, her hak sahibine hakkının verilmesidir” şeklinde genel bir tarif var.

Ancak, burada, kimin hangi hakka ne kadar sahip olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır.

Kimin hangi hakka ne kadar sahip olduğuna kim karar verecektir?

İşte meselenin düğüm noktası burası.

Basit bir misal, toplumun temeli olan aileye temel teşkil eden "evlenme hakkı".. Kimlerin kimlerle hangi yaşlarda evlenebileceğine, bu konuda insanların sahip oldukları haklara neye göre karar verilecektir?

Bir başka misal: Miras meselesi.. Kimin mirasta ne kadar hak sahibi olduğunu kim belirleyecektir?

İçi boş adalet edebiyatı yapmak, maval okumak kolay.. Bu sorulara cevap verin!

*

Merhum Erbakan, “Adil Düzen” teorisinde bu “hak” meselesine sürekli vurgu yapıyor, Batılılar’ın hak anlayışının şu dört temel üzerine kurulu olduğunu söylüyordu:

Bir: Kuvvet hak kaynağıdır, kuvvetli olan haklıdır. (“Zayıfların canı cehenneme.”)

İki: Çoğunluk, hak kaynağıdır. Çoğunluktaysanız, kendiniz için “demokratik yoldan” birtakım haklar icat edebilir, azınlıkta kalanları da bunlardan mahrum bırakabilirsiniz.

Üç: İmtiyaz/ayrıcalık: Bazı kesimlere birtakım imtiyazlar tanınır. Mesela bazılarının “dokunulmazlığı” olur. Devletin memurları ile sıradan vatandaş aynı hak ve sorumluluklara sahip olamaz. Hatta memurlar da aynı haklara sahip olamazlar, bir tür kast sistemi ile bazılarına ayrıcalıklar verilir. (Mesela birçok ülkede diğer memurlar gizli servis çalışanlarından ürker ve korkarlar, “rica”larını geri çevirebilmek bir tarafa, onlara kendilerini beğendirmeye çalışırlar. Hitler’in Gestapo’sunu, Sovyetler’in KGB’sini hatırlayalım.)

Dört: Menfaat/çıkar. Mesela ABD, kendi ülkesine göre dünyanın öbür ucu demek olan yerlere, “Benim orada ulusal çıkarım var, siz ulusal çıkarlarıma zarar veriyorsunuz” diyerek müdahale etme “hak“kına sahip olduğunu ileri sürer.

İmdi, böylesi bir hak anlayışı çerçevesinde gerçekleştirilen “adalet”, adalet midir?!

*

Türkiye‘ye gelelim..

Her hak sahibine hakkını veren, adaleti sağlayan bir devlet, Allahu Teala’nın hakkını tanımaya öncelik verir.

Buharî ve Müslim‘de yer alan sahih bir hadîste, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Muaz b. Cebel r. a. arasında geçen bir konuşma aktarılıyor:

– Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misin?

– Allah ve Resulü bilir.

– Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O‘na ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır. …

*

Devletin (yani devlet yöneticilerinin) adil olması, öncelikle Allahu Teala’nın kendileri üzerindeki hakkını kabul edip bu hakkın gereğini yerine getirmeleriyle mümkün olur. 

(Devlet yöneticilerinin, “Allahu Teala’nın bizim gibi seçkin yöneticiler üzerinde hakkı yoktur, yönetilme durumundaki sefil yaratıklar üzerinde vardır” deme “imtiyaz“ı İslam’da yoktur.)

Devleti (yani halkı) yönetirken Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına (Şeriat-ı Muhammediye‘ye) uydukları zaman, Allahu Teala’ya ibadet etmiş ve O’na şirk koşmamış olurlar.

Fakat, “Hayır, bizim için Atatürk’ün hakkı önde gelir. Allahu Teala’nın emirleri ile Atatürk ilke ve inkılapları çeliştiği zaman tercihimiz Atatürk’ten yana olacaktır” derseniz, evet böyle konuşursanız, böyle inanırsanız, Allahu Teala’nın hakkını çiğnemiş, resmen şirk koşmuş ve küfre düşmüş olursunuz.

Böyle konuşmaksızın bu minval üzere hareket ederseniz, o takdirde de, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde dile getirdiği gibi “amelî şirk” sergilemiş olursunuz.

Yani ameliniz, her halükârda zulüm ve haksızlıktır.

Adalet değildir! (İslam’a göre böyle.. Bu ifadelerimizin muhatapları “Müslümanız” diyenler.. Müslüman olmayanlar üzerlerine alınmasınlar.)

*

Sözlerimizi, “İktidar yozlaşır, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır” diyen Lord Acton’ın bir cümlesiyle bitirelim:

That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himself, which proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.


(İlk yayın tarihi: 15 Ağustos 2024)


FON'UN GÖLGESİNDE BİR "UÇUŞ" HİKÂYESİ

  Sene 1996’ydı diye hatırlıyorum, Erbakan’ın başbakan olduğu ve henüz 28 Şubat’ın yaşanmadığı günler olmalı, Prof. Sami Şener bir sosyal ...