HRİSTİYAN USULÜ TASAVVUFÇULUK: İBN ARABÎCİ AKIL DÜŞMANLIĞI VE "AKILSIZ TEMİZ KALB (GÖNÜL)" HURAFESİ

 




Şu satırlar, İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın, eseri tanıtmak için yazdığı hurafeler arasında yer alıyor:

“… İbn Arabî Tedbîrât’a yazdığı girişte … “Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında fark vardır” (s. 46) diyerek tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğuna dikkat çekmiştir. … tasavvufî idrak “cüz’î akl”ın ötesinde “kalp ve gönül” dediğimiz bir meleke ile ilgilidir. Bütün “îman” konularında bu melekesini kullanmak durumunda olan insan, hususî bir gayret ile bu melekesini daha da geliştirip “akıl tavrı”nı gerçekten aşmak mertebesine yükselebilir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix.)

Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında elbette fark vardır.

Fakat, tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğu lafı bir palavradır. (Ayet ve hadîs-i kudsî nakletmeleri durumu hariç.)

Değil tasavvuf ehlinin, peygamberlerin bile söylediklerinin bir kısmı zanna dayanır. İçtihatlarının durumu budur. (Ulemadan farkları, onların içtihat hatalarının vahiyle düzeltilmesidir. İsabetli olunca mesele yok.)

Tasavvuf ehlinin sözleri “hadîs-i kudsî” değildir.

Üstelik, tasavvuf ehli diye bilinenlerin birçoğu resmen sapıktır, “şeytandan söyleyen” durumundadırlar.

Ancak, hadîs-i şerifte belirtildiği üzere bu ümmette “muhaddesûn” (kendilerine ilham olunanlar) vardır, fakat bunun için tasavvuf ehli zümresinden olmak şart değildir. Ya da şöyle söyleyelim: Tasavvuf ehli olmak, muhaddesûndan olmayı gerektirmez ve garanti etmez.

*

İbn Arabîci hurafe prof.u Tahralı’ya göre (O kendisini tasavvuf prof.u zannediyor) “Tasavvufî idrak ‘cüz’î akl’ın ötesinde ‘kalp ve gönül’ dediğimiz bir meleke ile ilgilidir”miş.

Eğer böyleyse, tasavvufî idrak denilen şey, idraksizlik ve ahmaklığın ta kendisi demektir.

Akılsız dindarlık da, tasavvuf da olmaz.

Ayrıca, kalb ile akıl birbirinden ayrı şeyler değildir. Ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

“Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlarla akıl erdirecekleri kalbler ve onlarla işitecekleri kulaklar olsun! Ama şu gerçek ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalbler kör olur.” (Hac, 22/46)

Kalb, akletmek için vardır. Kalbin akletmenin dışında ya da ötesinde, aklı devre dışı bırakan bir hassesi yoktur.

*

İmam Gazzalî, fıkıh usûlü kitabı el-Mustasfa’da şöyle demektedir: 

Akıl deliline hiçbir şekilde muhalefet mümkün değildir.

(Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik Y., 2006, s. 37.)

Aynı şekilde Bediüzzaman da şunu söylemektedir:

“Yerleşmiş usuldendir [İslamî ilimlerin temel usul kaidelerindendir]Akıl ve nakil [vahiy] çatıştığında, akıl asıl alınır ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl gerektir.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemat, İstanbul: Şahdamar Y., 2005, s. 23.)

Evet, o akıl, senin akıl zannettiğin akılsızlığın değildir.

*

Ehl-i Sünnet uleması, bilgi kaynakları (ya da bilgi edinme yolları) olarak şu üç şeyi sıralamışlardır: Akıl, havass-ı selime (sağlam duyular), haber-i sadık (doğru haber)

Vahiy (nakil), “doğru haber” kapsamına girmektedir.

Keşf, ilham, rüya vs., Ehl-i Sünnet tarafından “kesin” bilgi kaynağı kabul edilmez. 

Hiç bilgi vermez değiller, fakat hataya açıktırlar ve “kesinlik” taşımazlar. Özellikle dinî meselelerde ve hak-hukuk bahislerinde dikkate alınmazlar.

Basit bir misalle açıklamaya çalışalım:

Mahkemede hüküm verme konumunda olan hakim, herkesçe kabul edilen aklî ilkelerebeş duyu vasıtası ile algılanıp kayda geçen verilere, ve doğru olduğu anlaşılan haberlere (şahitliklere) dayanarak karar verme durumundadır. “Ben dün bu konuyla ilgili bir rüya gördüm, o yüzden şöyle hükmediyorum” veya “Benim kalbime şöyle bir duygu geliyor, içimden bir ses şunu diyor, o yüzden hükmüm şu” diyemez.

Dinî konular mahkemelerde karara bağlanan dünyevî davalardan herhalde daha az ciddi değildir.

*

Hanefîler’in itikatta tabi oldukları büyük alim İmam Matüridî rh. a., sağlam duyular ve nakil (haber, vahiy) yoluyla erişilen bilginin doğruluğunun da yine akılla anlaşılacağını ifade etmektedir:

“Aslında nesne ve olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin gelişinden sonra bile –şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve bir de sadece tefekkür ve istidlalle ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür.”

(Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 51.)

Evet, sağlam duyular ve doğru haber de "kesin" bilgi kaynağı ya da vasıtası iseler de, “nihâî bilgi” akıl çerçevesinde ortaya çıkar.

Bu durumda, İbn Arabîci hurafe ehlinin “akıl” ile bağını koparmış “gönül”ünün “bilgi” (marifet) bahsinde yeri ne olabiler?

"Akletmeyen, akla savaş açmış kalb" ile nereye varılabilir?!

“… Haktan sonra dalaletten (sapıklıktan) başka ne vardır?! ....” (Yunus, 10/32)

*

Kelam ilminin müstesna otoritelerinden Seyyid Şerif Cürcanî, meseleyi şöyle açıklamakta ve bir bakıma İmam Matüridî’nin sözünü şerhetmektedir (Normal parantez içi ifadeler, Mevâkıf yazarı Adudiddin el-Îcî’ye aittir. Parantez dışı ifadeler ise, Seyyid Şerif Cürcanî’nin şerhi durumundadır. Köşeli parantezler ise tarafımızdan eklenmiştir):

(Delil, ya) ister yakın ister uzak olsun (bütün öncülleriyle aklîdir, ya) aynı şekilde (bütün öncülleriyle naklîdir, ya da bu ikisinden bileşmiştir. Birincisi) kesinlikle nakle dayanmayan saf (aklî) delildir. (İkincisi) ki bu, saf naklî delildir ([böylesi bir delil türü] tasavvur edilemez. Çünkü) naklî delilin medlûlün [delâlet olunan şeyin] bilgisini vermesi için (haber verenin doğru olması gerekir. Haber verenin doğruluğu ise ancak akılla sâbit olur.) Bu, aklın, onun [haber-i sadıkı yani doğru haberi getiren bir peygamberin] doğruluğuna delalet eden mucizede nazar etmesidir [düşünmesi, ölçüp tartmasıdır]. Eğer [peygamberin getirdiği haberin doğruluğu, mucize söz konusu olmaksızın salt] nakille ispat edilmek istenirse devr veya teselsül olur [Devr, modern tabirle totoloji, birşeyin yine kendisiyle ispatlanmasıdır. Yani peygamberin, “Verdiğin haberin doğruluğunu nerden bilelim?” sorusuna, “Çünkü ben bir peygamberim” şeklinde cevap vermesi, “Peki peygamber olduğunu nerden bilelim?” sorusuna da, “Çünkü getirdiğim haber peygamber olduğumu bildiriyor” demesidir. Burada teselsül/silsile ise, naklin/haberin doğruluğunun yine bir başka haber ya da nakille ispatlanmaya çalışılması anlamına gelir. Ancak, o haber ya da naklin doğruluğu için de bir başka haber ya da naklin delil olarak getirilmesi gerekir ki, bu silsile sonsuz biçimde uzar, dolayısıyla varlığı ile yokluğu eşit hale gelir]. (Üçüncüsü) yani aklî ve naklîden bileşik olan (ise bizim) genel olarak nakle dayandığı için (naklî diye isimlendirdiğimiz delildir.) Dolayısıyla delil, saf aklî ve aklî ve naklîden bileşik olmak üzere iki kısımla sınırlıdır. İşte tahkîk [deliller yardımıyla hakikati arama] budur.” 

(Seyyid Şerîf Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, çev. Ömer Türker, İstanbul: Kırk Gece Y., 2011, C. 1, s. 211.) 

[Bu meseleler için, internetten okuyup indirebileceğiniz FELSEFE, BİLİM VE İMAN (SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ) adlı kitabımıza bakılabilir: https://archive.org/details/felsefe-bilim-ve-iman-saf-akilsizligin-tenkidi]

*

Mesele bu kadar açıkken bu sözde “Rablerinden söyleyen” boş beleş ukalalar neden akıl ile kalbi birbirine düşman ilan ediyorlar diye sorarsanız cevap şu:

İlhamlarını Rableri Allahu Teala’dan değil, Eski Yunan’ın kafası karışık filozoflarından alıyorlar da ondan.

Bazısı bunu dini bozmak ya da (İbn Arabî kalpazanı gibi) farklı şeyler söyleyerek artistlik yapmak için kasten yapıyor, bazısı da, tasavvuf ehli diye bilinen kişilerin her yazdıklarını “ilahî ilham ve keşf” ürünü zanneden saftirik taklitçiler oldukları için.

Hristiyan ilahiyatçılar da, özellikle modern bilimin gelişmesinin ardından, akıl-kalb (ya da akıl-gönül) ayrımına sıkı sıkıya sarılmış durumdalar. Tahrif olunmuş haliyle Hristiyanlık akıl tarafından kabul edilebilir olmaktan uzak olduğu için onlar, asırlar öncesinden, “İman akıl değil gönül işidir” demeye başlamış bulunuyorlardı.

Batı'nın dünyevî başarısı ve teknolojik üstünlüğünün etkisinde kalan bazı "yarım hoca" müslüman okumuşlar, hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini İslam dünyasına taşımakta gecikmediler. Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mısır'a gitmek zorunda kaldığında, oradaki Ezher hocalarının bile (tasavvufçu olanı ve olmayanıyla) bu sakat ve yanlış görüşü savunmaya başlamış olduklarını gördü. Mevkıfu'l-Akl kitabını bu zihniyetle mücadele için kaleme aldı. 

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca da, Fransızca’dan Metalib ve Mezahib adıyla tercüme etmiş olduğu felsefe tarihi kitabı için yazdığı uzun “giriş”te bu konuyu irdelemiş, Batı’daki düşünce akımlarından etkilenen müslüman aydınların/münevverlerin söz konusu hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini taklit ederek akıl düşmanlığı yapmalarındaki sakatlığa dikkat çekmiş durumda.

Şu ifadeler söz konusu "giriş"te yer alıyor:

“Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin [aklın] ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor…

“Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, …, Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. ‘Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat “üçlü bir Allah”ı anlayamaz’ deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor….”

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

“… Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor…. Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, ‘imkânın isbatı’ gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması]….” (s. xxxviii.)

“Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakk’a olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür…. Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, ‘hakikat’te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder…. Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat mümkün olanın mevcudiyeti salt akılla bilinemez, gözlem ya da haberle bilinir]…. Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, … Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [teorisi] ile de (insan bilgisini tümden reddeden ["şüphecilik" esaslı] sofizm ile de) müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, mutlak sofizm bile, tenakuzun (çelişkinin) esasını itirafa mecburdur.” (s. xlii-xliii.)

Evet, merhum Elmalılı Hoca, "Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur" diyor.

Tasavvuf karşısında aklın kusurundan bahsetmek de abestir.  


ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ, “TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI” DÜMENİ, GAZETECİ ARSLAN BULUT, PERİNÇEK VE PERİNÇEKÇİ ASKERLER-İSTİHBARATÇILAR

 













Bir ara sosyal medyada, (İskenderpaşa Cemaati’nin radyosu) AKRA FM adına, “Sosyal medyadaki sahte hesaplara ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlara karşı dikkat olunuz” şeklinde bir açıklama yayınlanmıştı (Bakınız: pic.twitter.com/6dFMLdNL3P).

“Dikkat olunuz” ifadesiyle, muhtemelen, “dikkatli olunuz” demek istiyorlar. Bu uyarıyı yapmaları yersiz değil, kendileri de biraz dikkatsiz.

Birçok facebook sayfasının, sözü edilen türden birer “sahte” hesap oldukları kesin. Belli ki, bunlar taklit ürün..

Ancak bazıları, gerçeğinden farksız bir taklit. Aslından bile daha sahici.

Hani Şarlo (Charlie Chaplin) taklitçileri arasında bir yarışma düzenlenmiş de, katılan 40 yarışmacı arasında gerçek Şarlo ancak dokuzuncu olabilmiş ya.. Onun gibi birşey..  

Bazen de taklitler, aslı korumak için kullanılır.

Mesela, geçmişte suikast korkusu yaşayan birçok siyasetçinin kendilerine benzeyen şahısları dublör olarak kullandıkları biliniyor.

Askerlerden de böyle davrananlar olmuş.

Sahte hesaplar bazen hem mesajı vermek hem de “Bizimle ilgisi yok, sahte” denilerek sorumluluktan “yırtmak” için kullanılabilir.

*

Esad Coşan hocanın matruş, şapkalı ve astsubay kıyafetli fotoğrafıyla, vefatının hemen akabinde Nureddin Coşan’ın kartel medyasından Avni Özgürel’e verdiği röportaj sayesinde müşerref olmuştuk.

Böylesi iki fotoğrafı, AKRA FM tarafından reklamı yapılan bir sitede, http://www.iskenderpasa.com/6ED16ECE-79A4-4647-86A0-C0885DA2A45B.aspx adresinde yayınlandı.

Bu www.iskenderpasa.com “sahte(kâr)” mı, hakiki ve dürüst mü, benim sorunum değil.

*

AKRA FM’in söz konusu açıklamasının devamı da var:

“Herhangi bir konuyla ilgili haber ve yorumlar, tarafımızdan, sosyal kuruluşlarımızdan veya web sitemizden yapılan açıklamalara dayanmadıkçagerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlar olarak değerlendirilmelidir.”

Ne demek bu?..

Mesela biri çıkıp şu “tarafımız, sosyal kuruluşlarımız veya web sitemiz” tarafından unutturulmaya çalışılan S. G. adlı şahsa projektör tutunca, yazdıkları, gerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayın mı oluyor?

Neden insanlara “Aklınızı kullanmayın!” mesajı veriyorsunuz?

Neden başkalarına, neyi nasıl “değerlendirecekleri”ni siz “öğretmeye” kalkışıyorsunuz?

“Gerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlar” olarak “değerlendirilmelidir”miş.

“Değerlendirilebilir” bile değil, “değerlendirilmelidir”.

Vay uyanıklar vay!.. Hani siz insanlara çılgınlar gibi kritik ve analitik düşünme tavsiyesinde bulunuyordunuz.. N’oldu?!..

Bütün o koparttığınız gürültü nereye gitti?..

*

Ne kadar “analitik” düşündükleri ve ne ölçüde “kritik/eleştirel” akıl yürütebildikleri, “Herhangi bir konuyla ilgili” diye başlayan ifadelerinde kendisini gösteriyor. 

Düşünebilseler, böylesi bir cümlenin “Herhangi bir konuyla ilgili” diye değil, en iyi ihtimalle “Bizimle ilişkili bir konuyla ilgili” diye başlaması durumunda bir ölçüde mantıklı kabul edilebileceğini anlayabilirler.

Bu durumda bile, “analitik ve kritik” olması şöyle dursun, birazcık “düşünebilen” herkes, bir insanın kendisiyle ilgili konularda hem bilgi vermekten kaçınması hem de başkalarını toptancı bir tavırla suçlaması durumunda, gerçeği gizlemediğinden veya çarpıtmadığından emin olunamayacağını bilir.

*

Niye, “Herhangi bir konuyla ilgili olarak okuduklarınızı ya da duyduklarınızı on yıl boyunca size (sözde) öğretmeye çalıştığımız kritik ve analitik düşünme yöntemleriyle değerlendirmeye tâbi tutun” demiyorsunuz da, “Şöyle şöyle değerlendirilmelidir” diye “talimat” veriyorsunuz?

Niye, “Aklınızı kullanmayın, düşünmeyin, sizin yerinize biz düşünüyoruz. Konuyu şöyle değerlendireceksiniz, bu bir emirdir” makamından gazel okuyorsunuz?

Bu “sahte” hesap sahipleriyle gazeteci Arslan Bulut gibiler ve Arslan Bulut gibilerin tekerleme ve nakaratlarını ezberleyenler, hiç değilse şu basit soruya cevap vermelidirler:

Prof. Dr. Esad Coşan hoca dostunu düşmanını hiç ayıramayacak, nerede “daha” güvende olacağını bilemeyecek kadar firaset ve basiret yoksunu muydu?

Bir basit soru daha:

Esad Efendi’ye doğrudan veya dolaylı olarak “Bizimle işbirliği yaparsın ya da sen bilirsin” mesajını verenler, onu kendilerine bağlı bir kukla olmaya davet edecek kadar pervasızlaşmış, ölçüyü kaçırmış ve haddi aşmış bulunanlar kimlerdi?

*

Neden, Arslan Bulut’un “Türk istihbarat kaynakları”na dayandırdığı “iddia”ların “Cemaat” mensupları tarafından “kritik ve analitik düşünme süzgeci”nden geçirilmeden benimsenmesine ve savunulmasına bugüne kadar göz yumuldu?

Daha önce de yazmıştık, Esad Efendi’nin vefatından iki yıl sonra, gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat kaynakları”na atıfta bulunarak, Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gittiği iddiasını ortaya atmıştı.

Oysa biz, olayın trafik kazası olduğunu zannediyorduk. Suikastmiş. Açıklayan, “Türk istihbarat kaynakları”. Türk istihbarat kaynaklarının sözcülüğünü yapan şahıs ise, gazeteci Arslan Bulut.

“Türk istihbarat kaynakları” katilin adresi olarak İngiliz Gizli Servisi’ni gösteriyordu.

İlginç bir tesadüf ya da tevafukla, “Türk istihbarat kaynakları”nın bu bildiriminin yapıldığı 2003 yılında, Esad Efendi’nin oğlu (ve “varis”i) Nureddin, bir etkinlikte yaptığı konuşmada, kalabalık bir topluluğun huzurunda, babasının şehit olduğunu söyleyiverdi.

Bu ilginç tesadüf ya da tevafukun (ya da korelasyonun; koordinasyon ya da eşgüdüm demeyelim), sosyal medyada makes bulmaması beklenemezdi. İnternette yer alan “İskenderpaşa” adlı bir facebook sayfasında, hem Arslan Bulut’un, hem de Nureddin’in ilgili ifadeleri birlikte yer alıyordu. Söz konusu sayfada, 23 Nisan (2013) tarihli bir paylaşımda, önce Nureddin’in, sonra da (“devamı” linki içinde) Bulut’un ifadeleri şu şekilde aktarılmıştı:

“Sevgili liderim, lideriniz Mahmud Esad Coşan rahimehullah iki yıl önce 4 Şubat 2001 Pazar günü müphem bir çarpışma neticesi damadı Ali Yücel Uyarel’le birlikte şehid olmuştu…” (Muharrem Nureddin COŞAN-2003)

*

“”Nakşibendi cemaatinin lideri Prof. Dr. Esat Coşan”ın Avustralya”da, CIA”nın daha sonraki Türkiye operasyonları için, İngiliz gizli servisi tarafından trafik kazası süsü verilerek öldürüldüğü tespit edildi

Coşan”ın, Sydney”e 600 kilometre uzaklıktaki Dubbo şehrine giderken bir kaza sonucu öldüğü bildirilmişti. Yapılan araştırmalar sonunda, Coşan”ın aracının önündeki araçta stop lambalarının yanmadığı, bu yüzden şoförün karşıdan gelen araca değil, stop lambaları sönük TIR kamyonuna çarptığı anlaşıldı.

İngiliz gizli servisi, kaza süsü vermek istediği olaylarda daha önce de stop lambası yöntemini kullanmıştı.” (Arslan BULUT- YENİÇAĞ / 2003)

(https://tr-tr.facebook.com/iskender.pasa.tr?hc_location=timeline)

*

Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut, bir “iki yıl” daha bekledikten sonra, 2005 yılı Aralık ayında, yine “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak konuyu gazetesindeki köşesine taşıyacaktı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4521).

Yazısında, Nakşibendi cemaatinin lideri Prof. Dr. Esat Coşan”ın Avustralyada, CIA’nın daha sonraki Türkiye operasyonları için, İngiliz gizli servisi tarafından trafik kazası süsü verilerek öldürüldüğü tespit edildi” diyordu.

Kabul edersiniz ki, meseleyi “kritik ve analitik” bir bakış açısıyla ele almak zorundayız. Bulut’un (başka bir yazıda gösterdiğimiz gibi) pekçok yanlış bilgi içeren yazısında öne sürülen iddialara “gökten inmiş vahiy” muamelesi yapamayız.

Herşeyden önce, Bulut’un “Türk istihbarat kaynakları”nın gerçekten Türk olduklarından da, istihbaratçı olduklarından da, kaynak olabilecek evsafta olduklarından da emin olmak mümkün değil. “Kerameti kendinden menkul” tabiri böylesi durumlar için kullanılıyor.

Niye MİT demiyorsun, diyemiyorsun da, Türk istihbarat kaynakları diyorsun?

*

Bir başka tuhaflık şurada.. Arslan Bulut, zihniyet bakımından Doğu Perinçek’le aynı frekansta bir isim.. Elbette zihniyet “ikiz”i değil, fakat “kardeş”.. En azından süt kardeş.. Perinçek’e büyük saygı ve sevgisi var ve bunu hiçbir zaman saklamadı.

Bulut’un “Esad Coşan suikasti” çerçevesinde İngiliz gizli servisini (istihbarat teşkilatını) gündeme getirmesine benzer şekilde, Doğu Perinçek de 1997 yılında, 28 Şubat sürecinin en civcivli döneminde, “içinden Esad Coşan ve İngiliz istihbaratı geçen” bir iddia ortaya atmıştı.

Evet, Arslan Bulut’un “kanka”sı “yalan rüzgârı” Doğu Perinçek, 1997 yılında, 28 Şubat postmodern darbesi yüzünden vatanını terk etmek zorunda kalmış olan Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratından para almış olduğu iftirasını atmıştı.

Bunun üzerine Doğu Perinçek hakkında bir yazı kaleme alıp İslâm dergisinde yayınlamıştım ve beni mahkemeye verip o günün parasıyla 3 milyar TL (bir daire parası) tazminat talep etmişti.

Çünkü geçmişini konu edinmiş, ona yöneltilen CIA ajanlığı suçlamasını gündeme getirmiştim.

(Eski MİT’çi Necdet Küçüktaşkıner, TBMM’nin Susurluk Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde, "Perinçek ile CIA bağlantısı"na dikkat çekmişti. Türkiye’de solun güçlendiği bir dönemde Maoculuk yaparak bu kitleyi bölmek gibi CIA’i çok mutlu edecek faaliyetlerin altında imzası var. Yine, MİT’teki bir CIA ajanını deşifre edip yakalamak gibi afvedilmez bir “sabıkası” bulunan Hiram Abas’ı terör örgütlerinin hedefi haline getirmek gibi “hizmet”leri de oldu. Terör örgütlerinin ideolojisi çok önemli değil, gerektiğinde istihbarat teşkilatları tarafından çok ustaca dalaverelerle taşeron olarak kullanılabiliyorlar. Eski MİT’çi Mehmet Eymür, MİT’in Perinçek’le başedemiyor, onun operasyonlarını engelleyemiyor oluşundan şikayetçiydi. Muhtemelen bu, MİT’çilerin Hiram Abas’ın bir suikastle öldürülmüş olmasından çıkardıkları derslerle de ilgili. Fakat daha vahim olan durum şu: TSK’da Perinçekçi subaylar var ve emekli olunca onun yanı başında arz-ı endam ediyorlar. Benzer birşeyin MİT’çiler için de söylenemeyeceğinden emin olunamaz.)

*

28 Şubat Darbesi denilen (arkasında İsrail’in, ABD’nin, ve de siyonizmin uluslararası şebekesi masonluğun bulunduğu, İngiliz gizli servisinin “üzüntüden uzak bir alâka ile” izlediği, veya belki bazı katkılar sunduğu) bir ihanet hareketi yaşanıyor, Esad Efendi buna en sert tepkiyi gösteriyor, ve sözde Amerikan düşmanı olan Perinçek, bu Amerikancı darbe tarafından mağdur edilen bir isme, tam da o Amerikancı darbecilerin memnun olacakları tarzda saldırıyor, iftira atıyor.

(Hiçbir “sabite”si bulunmayan bukalemun Perinçek bazen, sırf kafa karıştırmak için aptalca ve saçmalığın nirvanasında iddialar ortaya atar. Rezil olmak pahasına bile olsa.. Esasen rezil olmak umurunda da değildir, kendisine inanacak aptalların bu memlekette eksik olmadığının farkındadır. Sirk canbazı hızıyla akrobatik siyasal ve düşünsel zikzaklar çizer, ve asla yaptıklarının hesabını vermez. Geçmişi gündeme getirildiğinde kulağının üstüne yatar, yavuz hırsız ev sahibini bastırır formülü çerçevesinde muhataplarına akıl almaz suçlamalar yöneltir, kendi geçmişini unutturur, tartışma gündeminden düşürür. Yüzde bir, hatta binde bir bile etmeyen oy oranına rağmen sözde particilik yapar. Parti sadece, örgütçülüğünü ya da siyasal dolandırıcılığını “yasal” hale getiren ve dokunulmaz yapan bir paravanadır.)

Kritik ve analitik düşünce” yolculuğumuza pandemi döneminden aşina olduğumuz filyasyon projektörüyle devam ettiğimizde önümüze şöyle bir zincir çıkıyor: 28 Şubatçılar, Doğu Perinçek, Perinçek’in TSK ve MİT’teki dostları, Perinçek’in dostu Arslan Bulut, ve Bulut’un “kimliği meçhul” Türk istihbarat kaynakları.

Bir başka ifadeyle, Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gittiğini (sanki gözleriyle görmüş gibi) bilen “hayalet” Türk istihbarat kaynakları ile, Esad Efendi’nin vatanını terk edip gurbet ellere düşmesine yol açan 28 Şubatçılar, aynı familyadan olma gibi tuhaf bir ortak paydaya sahipler gibi görünüyor.

Tesadüfen ya da tevafukan.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İŞGALCİ İNGİLİZ'İN MASKELİ TAŞERONUYDU

 













Selanikli'nin "kahramanlığını" gölgelediği için unutturulmaya çalışılan Milne Hattı'nı, haritada sarıya yakın turuncu renk ile çekilmiş çizgi gösteriyor.



Fatih Sultan Mehmed’in hükümdarlığı sırasında, 1469 yılının 3 Mayıs günü dünyaya gelmişti.

Ölümü ise, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1527 yılının 21 Haziran günü, 58 yaşındayken olacaktı.

Kritik pozisyonlarda etkisiz bir bürokrat olarak devlet hizmeti gören, hayatı ikbal ve idbar arasında salınan, hapishane hayatı ve işkence ile tanışma şerefine de nail olan bu şahıs, aynı zamanda bir şair ve oyun yazarıydı.

Fakat asıl ününü, işsiz kaldığı dönemde sığındığı bir çiftlikte kaleme aldığı siyaset konulu kitaplarıyla, ölümünden sonra kazanacaktı.

Sancılı işsizlik döneminin ardından Medici hanedanının himayesine girmeyi başaran bu Floransalı yazar, yeni efendilerinin 1527 yılının Mayıs ayında iktidarı kaybetmeleri üzerine tekrar işsiz kalır ve bir ay sonra hayalkırıklığı, keder ve ıstırap içinde ölür.

Evet, Makyavel’den (Machiavelli) söz ediyoruz.

*

Leonardo da Vinci tarafından yapılmış olduğu sanılan portresinde biraz mahcup ve utangaç, ve biraz da ezik ve içten pazarlıklı bir kasaba zangocu görüntüsü veren bu adam, ölümünden sonra Batılı yazar çizer taifesi (özellikle de Rousseau, Fichte, Diderot ve Hegel) tarafından bir siyaset “guru”su haline getirilecekti.

Tahmin edilebileceği gibi, Batılıların çerçevesini çizdiği ve muhtevasını belirlediği (ve de “onların izini takip eden yerli-milli hukuk fakültelerimiz ile siyasal bilgiler fakültelerimizin) ders olarak okuttuğu “kamu hukuku” ve “siyasal düşünceler tarihi” kitaplarında görüşleri aktarılan demirbaş isimlerden biridir Makyavel..

Batı’da olsun, Türkiye’de olsun, hukuk, siyaset ve uluslararası ilişkiler öğrenimi gören hemen herkes Makyavel’den birtakım nasihatlar almak durumundadırlar.

Tecrübeli siyasetçiler konuşmalarında ona atıfta bulunmazlar, fakat nasihatlarını pek fazla kulak ardı da yapmazlar.

Özellikle de Batılı politikacılar ile onların akıl hocaları bunu hiç ihmal etmezler.

*

Batılılar’ın, Birinci Dünya Savaşı’nı (Selanikli zampara Atatürk’ün ihanetten beter Filistin ricatı yüzünden) yenilgi ile bitiren Osmanlı Devleti’ne karşı sonraki süreçte izledikleri politikanın isabetli, anlaşılır ve mantıklı bir “analiz”ini, Makyavel’in siyasal mülahazalarını gözardı ederek yapmak çok zordur.

Makyavel’in “prens”e (ya da hükümdara) verdiği akıllar fikirler, öğüt ve nasihatlar “analiz”e dahil edilince taşlar yerine oturuyor, muamma gibi görünen belirsizlikler kayboluyor, herşey açık ve anlaşılır hale geliyor. Yakın tarih masalımsı tortulardan ve küflenmiş hamaset kalıntılarından kurtuluyor.

Mehmet Hasan Bulut, İngiliz casus Aubrey Herbert’i anlattığı kitabında bunu yapmış durumda. Okuyalım:

“Machiavelli, “Kendi kanunları ve hürriyet içinde yaşayama alışkın devletler ele geçirildiklerinde elde tutmanın üç yolu vardır: İlki onları ortadan kaldırmak; İkincisi gidip orada yerleşip oturmak; üçüncüsü vergiye bağlamak ve içeride sana yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermektir. Böylece bu hükümet, o (işgalci) hükümdar tarafından kurulduğu için onun gücüne ve dostluğuna ihtiyâç duyduğundan o devleti ayakta tutmak için her yola başvurur. Hür yaşamaya alışkın bir kenti başka yollara müracaat etmek yerine kendi halkıyla idâre ederek elde tutmak daha kolaydır” diyordu.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 352.)

Selanikli zampara, kafaya almış bulunduğu acemi padişah Vahideddin’in tahta çıkışından ikibuçuk ay sonra, Eylül 1918’de, eski sofra arkadaşı Lord Allenby’nin önünden kaçmakla İngilizler karşısında sadece Filistin-Suriye cephemizin çökmesini sağlamış değildi. Olay çatışmalardan bir çatışmanın kaybedilmesinin çok ötesinde bir anlama sahipti, bütün bir savaş kaybedilmişti.

Bir ay sonra, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi (ateşkesi) imzalanmış, bundan iki hafta sonra, 13 Kasım’da da işgalci İngiliz donanması İstanbul’a demir atmıştı.

Aynı gün Selanikli zampara da İstanbul’a gelmiş, anasının Beşiktaş-Akaretler’deki evi yerine (işgalci İngiliz subaylarının karargâh yaptıkları) Pera Palas Oteli’ne yerleşmişti.

Selanikli, İngiliz gazeteci Ward Price’ın 1957 yılında yayınlattığı otobiyografik Extra Special Correspondent adlı kitabında yazdığına göre, İngilizler’den kendisini “vali” yapmalarını ve kolonyal/sömürgesel yönetim işinde kullanmalarını istemiş bulunuyordu.

Bu iddia, Selanikli’nin önceki ve sonraki yaşamı ve siyaseti ile uyumlu olduğu için, “İftiradır” denilip geçilebilecek bir iddia değil. 

Nitekim zamparanın aynı sıralarda Vakit ve (arkadaşı Fethi Okyar ile birlikte çıkarmaya başaldığı) Minber gazetelerinde İngilizler’e “yağ” çektiği, onlara ilan-ı aşkta bulunduğu biliniyor. Belgeli. 

Price’ı yalancılıkla suçlamak mümkün, fakat Selanikli’nin bu gazetelerde yayınlanmış olan yüzkızartıcı beyanatı, kazık gibi tarihin bağrına saplanmış durumda. İnkârı imkânsız. (Ders kitaplarına yazmaz, unutturursunuz, o başka..)

İddianın doğruluğu ihtimaline binaen şu söylenebilir: Selanikli, Osmanlı Devleti’ni kafasında bitirmiş, böyle bir devletin kalmayacağı, Türk topraklarının Hindistan vs. gibi bir sömürge ülke haline geleceği sonucuna varmış. Yağma Hasan'ın böreğinden pay kapma derdinde.

Ancak, İngiliz’in (özellikle Lord Curzon’un) kafasındaki plan başka.. 

İngiliz, Makyavel’in üçüncü seçeneğini hayata geçirmek istiyor: 

“Yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermek.”

*

İngilizler’e valilik başvurusunda bulunduğu söylenen, gazetelere verdiği demeçlerle onlara alenen “yağcılık” yapan Selanikli’nin bunun ardından İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew (Fro, Fru) ile temas kurduğunu görüyoruz.

Başbaşa, yalnız başlarına, bir dizi gizli görüşme yapıyorlar. Selanikli’nin Nutuk’undaki itirafı ve Rauf Orbay ile Cevat Abbas’ın şahitlikleriyle sabit.

Selanikli, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi görünümü altında kendisini kamufle eden Frew’dan herhalde hristiyan ayinlerinde okunan dualar ve ilahiler hakkında bilgi almıyordu.

Sonraki süreçte yaşanan gelişmeler, Selanikli’nin, daha önce, İstanbul’a gelişinden sonraki iki ay içinde (Ocak 1919 ortalarına kadar olan sürede) Frew vasıtasıyla İngilizler’le anlaştığını ortaya koyuyor.

Nitekim, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şunu diyecektir:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Selanikli İngiliz istihbaratı (gizli servisi) ile anlaşmıştı ve kod adı Black Jumbo idi.

*

Mehmet Hasan Bulut’un “analiz”ine dönelim.

Sözlerini (Makyavel’den yaptığı alıntıları) şöyle sürdürüyor:

“[Makyavel] Bu ‘yerli halkın dostluğunu sağlayacak [hükümet kurmuş] az sayıda kişinin halkın gözünde nasıl büyütüleceğini ise şu şekilde îzâh ediyordu; “Çoğu kişi, akıllı bir hükümdarın, fırsatını bulur bulmaz, kurnazlıkla kendisine düşmanlar meydana getirerek ve meydana getirdiği bu düşmanları tepeleyip itibârını kendiliğinden artırması icap ettiğini düşünür”.” (s. 352-3)

Selanikli şanslıydı, onun, dişine göre bir "düşman" arayıp bulması gerekmiyordu, efendisi İngilizler onun namına "danışıklı" düşmanı ayarlayacaklardı: İzmir’e çıkarma yapacak olan Yunan'ı.

Fakat bu arada (İsmet İnönü'nün açıkladığı gibi) “yedi düvel”in Fransa ve İtalya’sına “Selanikli’ye dokunmak yok” diyecekler, Fransa ile nevzuhur “Ankara Hükümeti” arasında (Franklin-Bouillon'un marifetiyle) alelacele bir barış antlaşması yapılacak, İtalyanlar ise daha bonkör davranıp geride epeyce bir silah ve cephane de bırakarak Antalya civarını terk edip gideceklerdi.

Fakat “danışıklı düşman (ya da “danışıklı dövüşmen”) Yunan, sonradan Selanikli’nin başına çok iş açacaktı. 

Nedeni, evdeki hesabın çarşıya uymamak gibi evrensel bir kötü huyunun bulunmasıydı. Almanya yanlısı olduğu için İngilizler’in tahttan indirdikleri Konstantin Yunanistan’da tekrar tahta oturacak ve Selanikli’nin “dost düşman”ı Venizelos’u devre dışı bırakacaktı.

*

Bunun sonucunda Yunan ordusu Ankara’nın yanı başına, Polatlı’ya kadar gelecek, zoru görünce cepheden kaçma gibi işe yarar bir alışkanlığı bulunan Selanikli Ankara’yı bırakıp Kayseri’ye çekilmek için kolları sıvayacak, fakat TBMM buna izin vermeyecekti.

Selanikli’ye “Ankara’da nutuk atıp durma, cepheye git, elini taşın altına koy, askere umut ver” diyecekler, sözde vatansever Selanikli, TBMM’nin bütün yetkilerinin (millet hakimiyetinin) şahsına devredilmesi (yani diktatör yapılması) ve de bir yenilgi durumunda kendisinden asla hesap sorulmaması şartıyla cepheye gitmeyi kabul edecekti. 

Kendisinin ikbal ve istikbali mevzubahis olunca vatan teferruattı.

Cepheye ayağını sürüyerek binbir naz ve niyazla giden Selanikli orada da zoru görünce yine firar (kaçış) emri verecek, fakat Fevzi Çakmak emrin orduya duyurulmasını geciktirecek, bu arada (açlıktan ve ishal salgınından muzdarip) Yunan ordusu geri çekilmeye başlayacaktı. 

General İshal ve Mareşal Açlık gibi iki büyük dahi stratejist, Yunan ordusunu bozguna uğratarak Selanikli’ye bir zafer hediye etmiş bulunuyorlardı.

Sinekten yağ çıkarmanın ustası olan Selanikli, bu zaferden dolayı (askerî teamüle aykırı olarak) üç rütbe birden atlayarak mareşal yapılmasını sağlayacak, ayrıca bir de yüklüce bir ikramiye isteyecek, fakat TBMM istediği ikramiyeyi vermeyecekti. (Selanikli sonradan bunun acısını fena çıkaracak, banka hesaplarını müthiş kabartacaktı.)

*

Mehmet Hasan Bulut’un açıklamalarına dönelim:

“O zaman, [sözde] kendi kendilerini idâre edecek Türklere liderlik yapacak kişiye bir düşman lazımdı. New Europe [Yeni Avrupa] grubu hareketi geçti ve Rothschild’lerin Vickers silah şirketinin başındaki Zaharoff, İngiltere Başvekili [Başbakanı] Lloyd George ve Yunanistan Başvekili [Başbakanı] Venizelos ile buluşarak onlarla Anadolu’ya asker çıkarma meselesini konuştu. Zaharoff, Yunan ordusunun Anadolu operasyonunu kendi cebinden finanse edecekti. Bunun üzerine, İngiltere Başvekili Lloyd George, Mustafa Kemal’in [1918 yılında Avusturya’ya, Karlsbad kaplıcalarına giderek] muayene olduğu Rothschild Hastanesinin başhekimi Otto Zuckerkandl’ın akrabası ve Fransa Başvekili Clemenceau, İtalya Başvekili Orlando ve Amerika Birleşik Devletleri Reisi [Başkanı] Wilson, Paris’te Yunanlıların Anadolu’ya çıkışı üzerinde anlaştılar.

“Yunan ordusunun [15 Mayıs 1919’da İzmir’e] çıkışından evvel, İngiliz, İtalyan ve Fransızlar Anadolu’da işgallere giriştiler. Anadolu’nun her yerinde İttihâtçılar tarafından peşpeşe müdâfaa-i hukuk cemiyetleri kuruldu. Minber ve Büyük Mecmua gibi îttihâtçıların çıkarttıkları gazete ve mecmualarda Mustafa Kemal’in reklamı yapılmaya başlanmıştı. Anadolu artık halaskâr [kurtarıcı] Mustafa Kemal’in gelişini bekliyordu. O ise yola çıkmadan önce son hazırlıkları yapıyordu. İstanbul Hârbiye Nezâretinde [Savunma Bakanlığı’nda] İngiliz İrtibat Subayı olan [ve vize işlerine bakan] Yüzbaşı John G. Bennett ile görüşmüş ve ona İngilizlerin kontrolü altında büyük bir Türk ordusu teşkil etmeyi teklif etmişti. Başka bir gün de İtalyan bir işadamının bürosunda İtalyan Yüksek Komiseri ve mason Kont Sforza ile buluşmuş ve İtalyanlardan Anadolu Hareketine destek sözü almayı başarmıştı.

“Bu arada Mustafa Kemal’in hayatını ebediyen değiştirecek hâdise nihayet gerçekleşti. Yunanistan Kralı Alexandros’a her istediğini yaptıran Başvekil Venizelos, Zaharoff’a ait Vickers marka silahlarla teçhiz ettiği Yunan ordusunu 15 Mayıs’ta İzmir’e çıkardı. Yunanlıların İzmir’i işgal ettiği gün [15 Mayıs] Mustafa Kemal, tekrar Sultan Vahideddin ile görüştü. Kur’ân-ı Kerîme el basarak vazifesine ve padişaha bağlı kalacağına yemin etti. Sultan’dan yüklü bir miktarda tahsisat [iki de otomobil] aldı. Ertesi gün [16 Mayıs], kendisine ordu kurmayı teklif ettiği Yüzbaşı Bennett’ten Anadolu’ya geçiş vizesi aldı; kendisi ve [kalabalık] maiyeti için tahsis edilen Bandırma Vapuruna binerek İstanbul’dan ayrıldı.” (s. 353-4)

Böylece İngiliz planının zor kısmı tamamlanmış bulunuyordu. (Kont Sforza’yı ikna eden Selanikli değildi, İnönü’nün belirttiği gibi, İngilizler’di.)

Sultan Vahideddin aldatılmış ve Selanikli, Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede istediği valiyi ve subayı görevden alma ve yerine yenisini atama yetkisini alarak Anadolu’ya geçmeyi başarmıştı.

Adı müfettişti, fakat verilen yetkiler Anadolu genel valiliği ya da padişah vekilliği anlamına geliyordu.

İngilizler, Anadolu içlerine serbestçe yürüme imkânına sahip olan Yunan ordusunu (adını General Milne’den alan) Milne Hattı ile İzmir-Aydın arasında durduracak, onları ileriye yürümekten men edeceklerdi.

Çünkü yürümeleri durumunda Erzurum’a kadar doğa yürüyüşü ve piknik yapar gibi gitmeleri mümkündü. Bunu yapmaları durumunda Kâzım Karabekir’le karşı karşıya gelmeleri ve Karabekir’in “milli mücadele”nin “doğal lider”i haline gelmesi kaçınılmaz olurdu. Selanikli gölgede kalır, daha baştan "topal ördek" konumuna düşerdi.

İngiliz planı açısından yıkım anlamına gelen asıl önemli sonuç ise şu olurdu: Bu durumda Selanikli, yeni bir hükümet (ve de devlet) kurmak için kongreler toplama, yeni bir meclis (TBMM) kurma imkân ve fırsatı bulamazdı.

*

Selanikli, Milne Hattı sayesinde, Haziran 1920’ye kadar, yani bir yıldan uzun bir süre Anadolu’da nutuk atıp gezecek, Yunan’a tek bir kurşun bile atmayacaktı.

Samsun’a çıkışından yedi ay sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya (altında Padişah'ın verdiği, Padişah'ta bile olmayan iki otomobil bulunduğu halde) geldiğinde onu İngiliz ve Fransız askerleri karşılayacaklar, üç ay sonra da, TBMM açılmadan bir ay önce şehri ona emanet edip geçip gideceklerdi.

TBMM’yi açan Selanikli ise ilk iş olarak Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkararak, kendisinin otoritesini tanımayıp Padişah Vahideddin’e (devlete) bağlı kalmayı sürdürenlerin vatan haini kabul edilip idam edileceklerini açıklayacaktı.

Selanikli'nin savaşmayı kafaya koyduğu asıl düşman milletti.. "Yedi düvel"e ise barış mesajları veriyordu. 

İngiliz taşeronu Selanikli'nin, milletin yanısıra bir düşmanı daha vardı: Devlet.. Osmanlı Devleti.. 

Yunan, senaryo gereği kötü adam rolünü üstlenen (ve karşılığında az da olsa menfaatlanacak olan) elemandı. Filmin kahramanı Selanikli'nin yıldızlaşması için rol üstlenen figürandı.

Ancak, yukarıda da söylediğimiz gibi, evdeki hesap çarşıya uymadı, yol kazası yaşandı, Almanya yanlısı Kral Konstantin tekrar tahta oturunca danışıklı dövüş sahici dövüşe dönüştü. Hayat böyledir, sürprizler eksik olmaz.

Fakat bu, Yunanistan'a da yaramadı, çünkü İngilizler (ve müttefikleri İtalya ile Fransa) ona destek değil köstek oldular, Yunan filmin son sahnesinde hiç değilse İzmir’i alacakken ondan da mahrum kaldı.

Fakat Batılılar ona teselli ikramiyesi vermeyi ihmal etmediler. Sonuçta "Batı uygarlığı"nın bir parçasıydı. Burnumuzun dibindeki Oniki Adalar ile Batı Trakya, sanki savaşı Yunan kazanmış gibi onlara bırakıldı.

Ayrıca, mağlup Yunanistan’ın savaş tazminatı ödemesi de söz konusu olmadı.

*

Sonraki yıllar, İngiltere Kralı Edward ile (sonradan tekrar başbakan olan) Venizelos’un Selanikli tarafından sıkı dostlar olarak Türkiye’de ağırlanmasına sahne olacaktı.

Devlet hazinesinden bir tek mücevheri bile almaya tenezzül etmeden yâd ellere gitmek zorunda kalan Sultan Vahideddin ise İtalya’da (İngiltere’de değil) bakkala manava borçlu olarak ölecek, borçlarından dolayı tabutuna haciz konulacaktı.

Hindistan-Pakistan Müslümanlarının Hilafet’in savunulması için gönderdikleri paraların üstüne yatarak zenginleşen Selanikli ise Dolmabahçe Sarayı’nda ölecek, onun için dünyanın en büyük anıt mezarı, yani yatırı (türbesi) inşa edilecekti.

Filmin sonu çok trajikti.


HRİSTİYAN USULÜ TASAVVUFÇULUK: İBN ARABÎCİ AKIL DÜŞMANLIĞI VE "AKILSIZ TEMİZ KALB (GÖNÜL)" HURAFESİ

  Şu satırlar, İbn Arabî’nin  Tedbîrât-ı İlâhiyye  adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan  Prof. Mustafa Tahralı ’nın,   eseri tanıtmak içi...