28 ŞUBAT SAVCISI NUH METE’NİN “BİR GECELİK ZEVK”İ VE MİT’TAKİ GAYRİ NİZAMİ YAPILANMA

 










Takvimler 22 Ekim 2002 tarihini gösteriyordu. Sonbahardı..

AK Parti’yi iktidara taşıyacak olan 3 Kasım seçimlerine sadece 12 gün kalmıştı.

28 Şubat darbesinin üzerinden ise 5 yıl ve yaklaşık sekiz ay geçmiş bulunuyordu.

Hürriyet gazetesinin sürmanşetinde 'Bir gecelik zevk uğruna” başlıklı bir haber yayınlandı.

Gazetenin internet sitesinde aynı gün yayınlanan haber ise “Yüksel’in seks kasedi gerçek çıktı” başlığını taşıyordu (“ses kasedi” değil).

Haberde şunlar söyleniyordu:

“DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel'in bir Rus kadınla yatakta çekilen video kaseti gerçek çıktı. …

“FP eski milletvekili Merve Kavakçı'nın evine baskın yaptığı için ‘uyarı’ cezası alan Ankara DGM'nin ünlü savcısı Nuh Mete Yüksel'e, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir kadınla ilişkisini içeren kasetin montaj değil gerçek olduğu sonucuna vararak ‘kınama’ cezası verdi. Savcı Yüksel, DGM'den ayrıldı.

“KURUL KASEDİ İZLEDİ: MONTAJ DEĞİL GERÇEK

“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, dün yaptığı toplantıda, Yüksel ile ilgili iddiaları ele aldı. Kurul'un Yüksel'i İstanbul'daki bir otelde bir kadınla gösteren seks kasedini inceleyerek, montaj olmadığı kanaatine vardığı öğrenildi. Müfettişler de iki ay önce hazırladıkları raporda, Yüksel için ‘‘Kınama’’ cezası istemişlerdi.

“… Bu ceza kararının ardından, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında, ‘‘Laik cumhuriyet aleyhine gizli ittifak kurma’’ suçundan soruşturma yürüten ve iddianame hazırlama aşamasına gelen Savcı Yüksel, Ankara DGM Savcılığı'ndan ayrıldı. Hakkında birçok kez soruşturma açılan ve HSYK'nın, ikinci kez ceza verdiği Yüksel, Ankara DGM'den, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na gitti.

“… Savcı Yüksel'e ceza verilmesine yolaçan bu kaset İstanbul Terörle Mücadele ekiplerinin Çağdaş Eğitim Vakfı'na yaptıkları aramada ele geçirilmişti. Fethullah Gülen'e dava açan, Erdoğan hakkında soruşturma yürüten Savcı Yüksel'e de bu kaset posta yoluyla gönderilmiş ve yürüttüğü soruşturmaları engellemeye dönük şantaj olduğu iddia edilmişti. Savcı Yüksel, bu kaseti gönderen kişilerin kendisini telefonla arayarak, ‘‘Senin sesin çok çıkıyor. Bizim istediklerimizi yapacaksın. Yoksa bu kasedi televizyonlarda yayımlatacağız. Senden para istemiyoruz. Günün yaklaşıyor, o gün geldiğinde sana gerekeni söyleyeceğiz. Sen de yapacaksın. Yoksa seni rezil edeceğiz. Savcılıktan edeceğiz’’ diye tehdit ettiklerini savunmuştu.

“… Savcı Yüksel'in yeraldığı kasetin çekildiği yerle ilgili de üç ayrı iddia ortaya atıldı. Bir iddiaya göre kaset İstanbul'da bir otelde, bir iddiaya göre ise Antalya'da bir otelde çekildi. Diğer bir iddiaya göre ise görüntüler Ankara Çayyolu'ndaki bir villada kaydedildi. …

“Jandarma kasede ‘montaj’ demişti: Savcı Yüksel, bu olayların üzerine kasetle ilgili önce kendisi soruşturma açmış ve Ankara 1 No'lu DGM'den de kasedin yayınlanmasına yasak koydurmuştu. Jandarma Laboratuvarı kasetin ‘‘montaj’’ olduğu şeklinde rapor vermişti. Raporda, ‘‘Odaya yerleştirilen gizli kamerayla çekilen görüntülerin toplam uzunluğu 4 dakika 52 saniye olarak tespit edilmiş olup her karesinde montaj tespit edilmiştir’’ denilmişti.

“Savcı Yüksel'e, HSYK'nın ceza vermesinin kasetin montaj olmadığını ortaya çıkardığı öne sürüldü.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yukselin-seks-kasedi-gercek-cikti-38424194)

*

Bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat döneminin jandarması, kasetin montaj olduğuna karar vermişti.

Hürriyet’in bir gün sonraki manşeti de aynı olayla ilgiliydi ve “O kadın Türk çıktı” başlığını taşıyordu.

Haberde şu ifadeler yer alıyordu:

“Kadının kimliğiyle ilgili iki farklı iddia ortaya atıldı. Birinci iddiaya göre Yüksel, DGM'de zabıt katibi olarak çalışan bir kadının kız kardeşiyle birlikte oldu. İddiaya göre görüntüler, Yüksel'in zabıt katibinin kız kardeşiyle birlikte gittiği bir avukatın bürosunda çekildi. Komplodan önceden haberdar olduğu öne sürülen kadının görüntülerde gizli kameranın objektifine doğru baktığı belirtildi.

“İkinci iddiaya göre de Yüksel'in yine bir büroda bir kadınla seviştiği, bu kadının ilk iddiadan farklı olarak bir ilaç firmasında çalışan röprezant (ilaç tanıtımı yapan) olduğu ifade edildi.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/ahbap-dernegi-sorusturmasi-fatih-portakal-ifade-vermek-icin-adliyede-43248747)

Aynı haberde, Nuh Mete’nin iddiayı yalanladığı, “içinden montaj ve komplo geçen” klasik bir cümle kurduğu da belirtiliyordu:

“Yüksel, dün katıldığı bir televizyon programında da kınama cezası almasına yol açan kasetin montaj olduğunda ısrar ederek, ‘‘Benim bir kadınla ilişkide bulunduğum yalan. Bu olay, tamamen komplo’’ dedi. ...

Kaset nasıl bulundu

“Savcı Nuh Mete Yüksel'e ceza verilmesine yol açan kaset, İstanbul Terörle Mücadele ekiplerinin Çağdaş Eğitim Vakfı'nda yaptıkları aramada ele geçirilmişti. Fethullah Gülen'e dava açan, Erdoğan hakkında soruşturma yürüten Savcı Yüksel'e de bu kaset posta yoluyla gönderilmişti. Yüksel bunun, yürüttüğü soruşturmaları engellemeye dönük şantaj olduğunu iddia etmişti.

“Az daha atılıyordu

“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) müfettişlerin istediği ‘iki kez yer değiştirme’ cezası yerine kınama cezası vermekle yetinmesi, Nuh Mete Yüksel'in meslek hayatını kurtardı.

“Mikrofonu itti

“Seks kasetinin ortaya çıkması üzerine ‘kınama’ cezası verilen ve DGM Savcılığı'ndan ayrılmak zorunda kalan Nuh Mete Yüksel, dün eski makamına gelişinde gazetecilerin sorularını cevap vermek istemedi. Yüksel, bir habercinin ısrarlı sorularını sürdürerek mikrofon uzatması üzerine gazeteciyi kolundan iterek konuşmadan uzaklaştı.”

Çağdaş Eğitim Vakfı, meşhur Kemalist Türkan Saylan’ın vakfıydı.

*

Hürriyet, konuyla ilgili yayınını 24 Ekim’de de “İşte o kadın” başlıklı haberiyle sürdürmüştü:

“Eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'in kınama cezası almasına neden olan skandaldaki kadının izini süren Hürriyet, ısrarlı araştırmalar sonucunda olay kadının P.A. ismindeki kişi olduğunu belirledi.

“ÖNCE TELEFONLA ARADIK

Hürriyet, önce P.A.'yı ev telefonundan aradı. Ancak telefona çıkan kişi P.A.'nın evde olmadığını öne sürdü. Bunun üzerine P.A.'nın Demetevler'deki evine giden Hürriyet muhabiri bu sefer yüzyüze görüşme talebini iletmeye çalıştı. Kapıda Hürriyet muhabiriyle karşı karşıya gelen P.A.'nın üzerinde blucin ile kırmızı bir gömlek bulunduğu ve sarı saçlı modern görünümlü bir kadın olduğu görülüyor. Ancak P.A. görüşme talebini kabul etmedi.

“KOMŞULARI DOĞRULADI

“Aynı apartmanda oturan komşuları da, Hürriyet muhabirinin gösterdiği fotoğraftaki kişinin P.A. olduğunu doğruladılar. Komşuları, P.A.'nın eşinden boşandığını ve oğluyla beraber yaşadığını söylediler. Komşuları, P.A.'nın DGM'de zabıt katibi olan kardeşi N. A.'nın da sık sık eve geldiğini anlattılar.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/iste-o-kadin-38424761)

*

Savcı Nuh Mete, 14 yıl sonra tekrar gündeme gelecekti.

Bu defa “zevk”ten anlayan bir adam olarak değil, mağdur sıfatıyla..

Köprülerin altından çok sular akmış, 15 Temmuz olayı yaşanmış, ve FETÖ aleyhinde kullanılabilecek her delil kırıntısı pırlanta gibi değerli hale gelmişti.

Milliyet gazetesi yazarı Tolga Şardan, 15 Temmuz’dan iki ay sonra, 14 Eylül 2016 günü şunları yazmış bulunuyordu:

“Televizyonun içine kamera konuldu”

Gülen’in yakın ekibinden olduğu iddiasıyla tutuklanan iş adamı Alaaddin Kaya, 1 Eylül’de beş sayfalık ek ifade verdi. Kaya’nın ifadesinde Nuh Mete Yüksel’e kumpasın ayrıntıları da yer aldı.

“Kaya, ifadesinde özetle şunları söyledi:

SAVCI YÜKSEL’E KUMPAS: Nuh Mete Yüksel’in DGM Savcısı olduğu dönemde Fetullah Gülen ile ilgili hazırladığı soruşturma safhasında hatırladığım kadarıyla Yüksel’i itibarsızlaştırma amacıyla kumarhaneler kralı Sudi Özkan’ın avukatına ait Ankara’da yerini bilmediğim bir mekânda bir kadınla uygusuz haldeyken bir çekim gerçekleşmiştir. O gün Gülen cemaatinin emniyet imamı olarak bilinen Kemalettin Özdemir bana olayı şöyle anlattı: “Bahse konu evde bulunan televizyon cihazının aynısı dışarıda temin edilmiş ve içine çekim yapabilecek özellikler taşıyacak tarzda teçhizat yerleştirilerek televizyonlar takas edilmiş, kapı açıldığında cihazın kayda gireceği şeklinde sistemin kurulduğunu” bana samimi şekilde anlattı.

(https://www.milliyet.com.tr/gundem/televizyonun-icine-kamera-konuldu-2310682)

Alaaddin Kaya’ya atfedilen ifadeden hareketle şunlar söylenebilir:

Nuh Mete Yüksel’in olayı, Hürriyet gazetesinin haberinde geçtiği şekilde “bir gecelik zevk” değil, “binbir gecelik zevk”.

Hatta gecelerin gündüzlerin birbirine karıştığı bile söylenebilir.

Adam bu işi rutin faaliyet haline getirmiş ve bu da biliniyormuş gibi onun için özel olarak televizyon hazırlanmış.

Adamın savcı olarak şununla bununla uğraşmaktan arta kalan zamanlırını “zevk”li işlerle geçirdiği, yurdum kadınlarına (kamusal olmayan) duygusal ve fiziksel “hizmet”te bulunmakta olduğu biliniyormuş.

Birileri de adamın bu aktivitelerinin kayda alınacak kalite ve kıvamda olduğunu düşünmüşler.

Ziyan olmasın, tarihe geçsin, geleceğin Kemalistleri için nümune-i imtisal olsun diye kaydetmişler.

*

Alaattin Kaya, ifadesini Prof. Kemalettin Özdemir’e dayandırmış durumda.. Söyledikleri ondan nakil..

Bu, olayı daha karmaşık hale getiriyor.

Çünkü, kayıt kuyut hadisesinde Özdemir’in de dahlinin bulunuyor olabileceğini düşündürüyor.

En azından Özdemir’in, böyle birşeyin yapıldığını bildiğine göre, yapanları da biliyor olması gerekir.

Burada bir gazetecilik kusuru görüyoruz.. Milliyet gazetesi (ve de Tolga Şardan), Kemalettin Özdemir’in de bilgisine başvurmalıydı.

Ona, bu işi kimlerin yapmış olduğu sorulmalıydı.

Meselenin diğer bir boyutu da şu: Firarî FETÖ’cü Ahmet Dönmez’in (Ki bazı açıklamaları Anadolu Ajansı tarafından haberleştiriliyordu) yazılarından anlaşıldığı kadarıyla bu Kemalettin’le Fethullah Gülen araında bayağı ciddi bir ihtilaf çıkmış, ve şahıs FETÖ ile yolunu ayırmış.. FETÖ’de bir kopuşa neden olmuş. (Kemalettin, Bediüzzaman Said-i Nursî’nin ilk talebelerinden olan ve mutlak vekil ve varislerden olduğu iddia edilen Said Özdemir’in oğlu.)

Kemalettin Özdemir’den Yeni Asya ve Vakit gazetelerinin eski yazarı (Tahşiye grubu üyesi) Mustafa Kaplan da yazılarında söz etmiş durumda.

Yanlış hatırlamıyorsam Kaplan, gruplarına yönelik (FETÖ operasyonu olduğu iddia edilen) tutuklama ve yargılamaların ardındaki isimler arasında bu Kemalettin’in ve ekibinin de bulunduğunu iddia ediyordu.

Ve bu Kemalettin’in MİT’le bağlantılı olduğu da söyleniyor.

Böylece ortaya karışık bir denklem çıkmış durumda.. Kimin eli kimin cebinde belli değil.. Kim gerçekte kimin ya da nerenin adamı, karar vermek zor.

*

Akit gazetesinin 22 Nisan 2016 tarihli bir haberi “FETÖ’cü müdür firarda” başlığını taşıyordu.

Haberde “ ‘Şikede kumpas’ iddialarına ilişkin İstanbul’un da aralarında bulunduğu 28 ilde eşzamanlı yapılan operasyonlarda gözaltı sayısı 45’e yükselirken, soruşturma kapsamında aranan Borçka Emniyet Amiri Mustafa Okumuş’un kayıplara karıştığı öğrenildi” deniliyordu. (https://www.yeniakit.com.tr/haber/fetocu-mudur-firarda-164953.html)

O sırada 40 yaşında olan bu Mustafa Okumuş, birçok operasyonda yer almış bir isim.. Şimdilerde youtuber haline gelmiş olduğunu görüyoruz.

25 Temmuz 2026 tarihli videosunun başlığı şöyle: “Suikast zemini başlıyor, zemin hazır!!”

Yorumlarının önemli bir bölümünü hatalı buluyorsam da, polislik döneminde yaptığı çalışmalardan hareketle verdiği bazı bilgiler önemli.

Söz konusu videosunda Hablemitoğlu cinayeti soruşturması hakkında önemli bilgiler veriyor.

Bu meyanda aktardığı bir bilgi, (Alaattin Kaya’nın Kemalettin Özdemir’e atıfta bulunarak FETÖ’ye bağladığı) Nuh Mete’nin zevkli kasedinin Çağdaş Eğitim Vakfı’nda bulunması olayının başka bir “okuma”sının mümkün olduğunu ortaya koyuyor:

“… Şimdi burada bizim tespit etmemiz gereken konu şu: Bu kitap (Hablemitoğlu’nun ölümünden sonra onun kitabı olarak piyasaya sürülen Köstebek adlı kitap) Osman Ak (Ankara istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı) tarafından Hablemitoğlu’nun evinden alındıktan sonra nasıl bir fabrikaya girmiş olabilir ki böyle bir değişiklikle basılıp karşımıza çıkmış olabilir diye baktığımızda bu sorunun cevabını da bulamıyoruz. Mustafa Balbay, dönemin Ankara Cumhuriyet Gazetesi temsilcisi.. Bir dönem kendisi de Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alınmıştı, evinde arama yapılmıştı. Onun da bilgisayarlarına el konulmuştu. İşte bu bilgisayarlarında yapılan incelemelerde Mustafa Balbay’ın günlük tarzında notlar aldığı görülmüştü. Ve bu olaydan, suikastten (Hablemitoğlu suikastinden) 12 gün sonra, 30 Aralık 2002 tarihli aldığı notlarda Mustafa Balbay aynen şunu söylüyor: (Jandarma Genel Komutanı Orgeneral) Şener Eruygur Paşa’nın daveti üzerine Jandarma Genel Komutanlığı’na gidildi, kendisiyle yaklaşık 75 dakika görüşüldü. Şener Eruygur tarafından Köstebek isimli kitabın fotokopileri teslim edildi. Ergün Poyraz tarafından yazılan Patlak Ampul isimli kitabın kendisi verildi şeklinde bir notu var. Yani buradan anlıyoruz ki, bu kitap (savcı yardımcısı Osman Ak tarafından alınan kitap) evden çıktıktan 12 gün sonra Şener Eruygur eliyle Ankara’daki bir gazetecinin eline geçmiş. Şener Eruygur da Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan paşalarımızdan birisiydi. Aslında hem Şener Eruygur’u hem de Mustafa Balbay’ı Ankara’ya gidip gözaltına alan kişi de bendim. … Bu Şener Eruygur’a soruldu, döneminde Şener Eruygur bu kitabı kendisine Hablemitoğlu suikasti ile ilgili çalışmalar yaptığını söyleyen Ergün Poyraz isimli sözümona bir gazeteci tarafından getirildiğini söylüyor. Şimdi Ergün Poyraz ne alaka?.. Ergun Poyraz’da bu kitap, yani Siber Suçlar’da (Emniyet’in Siber Suçlar dairesinde) olması gereken kitabın Ergün Poyraz’ın elinde ne işi var ki Şener Eruygur’a veriyor bu kitabı.

“Şimdi burada çok dikkat çekici bir ayrıntı daha var. Çünkü Şener Paşa bir Köstebek kitabını veriyor, iki, Patlak Ampul isimli kitabı veriyor. Hablemitoğlu soruşturması kapsamında 2016 yılı Eylül ayında AKP’nin kurucu milletvekillerinden Ramazan Toprak ve ANAP döneminde bir dönem bakanlık yapan Halil Şıvgın’ın da ifadeleri alınıyor. Savcılar bunların da ifadesini alıyor, ikisi de şu şekilde bir bilgi veriyorlar ifadelerinde: Suikast işlenmeden önceki yaz döneminde, tam tarihini de veriyorlar, 19 Temmuz 2002 tarihinde, Ramazan Toprak diyor ki, Halil Şıvgın, Abdullah Gül, Necip Hablemitoğlu, biz (Ramazan Toprak) biraraya geldik. Tayyip Erdoğan da bu toplantıya katılacaktı ama son dakikada mazeret bildirdi, gelemedi. Orada Necip Hablemitoğlu bazı konularla ilgili bize bilgi verdi. Birincisi, Nuh Mete Yüksel üzerinden bir kumpas hazırlığı var. Atatürkçülüğüyle bilinen, tanınan bir vakfa polis eliyle bir operasyon düzenlenecek. Ama operasyondan önce oraya Fethullahçı polisler tarafından yerleştirildiği daha sonra ortaya çıkartılabilecek bir CD yerleştirilecek. O CD operasyonda alındıktan sonra ‘Bakın işte bunlar terörist bir yapılanmadır’ şeklinde Türkiye’nin dört bir yanında, sadece Emniyet teşkilatında değil, dört bir yanında sağ kesime yönelik operasyonlar başlatılacak Nuh Mete Yüksel eliyle şeklinde Hablemitoğlu bir ifşaatta bulunuyor. Orada Hablemitoğlu’nun ifşa ettiği, bilgi verdiği ikinci konu da işte bu Patlak Ampul isimli kitapla ilgili olarak, o dönem tabiî Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı, milletvekili olamıyor, seçimlere giremiyor, Fakat partinin kurucu başkanı Abdullah Gül başkan yardımcısı. Hablemitoğlu orada diyor ki, ‘Ergün Poyraz isimli gazetecinin eliyle Patlak Ampul isimli bir kitabı piyasaya sürecekler, çok yakın bir tarihte piyasaya sürecekler. O kitaptaki bilgilere istinaden bir soruşturma başlatılacak, ve AK Parti ile, partinizle ilgili bir kapatma sürecine girilecek. Seçimler gelmeden, daha seçim kararı açıklanmamış, daha seçim kararı.. Partiniz kapatılacak’ şeklinde bilgi veriyor. Bu hem Ramazan Toprak’ın, hem Halil Şıvgın’ın anlatımlarından ben bunu size aktarıyorum. Tabiî erken seçim kararı alınıyor, Abdullah Gül o dönemde yaptığı girişimlerle hem Nuh Mete Yüksel’in o CD konusunu hem de kitabın yayınlanmasını engelliyor. Seçim kararı alınıyor. Seçimleri AK Parti tek başına iktidar olacak şekilde Kasım ayında kazanıyor 2002 yılında, seçimler sonuçlanır sonuçlanmaz üç hafta sonra Patlak Ampul isimli kitap piyasaya sürülüyor. Gazeteci Emin Çölaşan mesela o dönemde köşe yazısı yazıyor bu kitapla ilgili, ‘Tayyib’i ve ekibini belgelerle okuyun, belgelerle okuyacaksınız. Biz değiştik palavrasının geçmişini göreceksiniz’ şeklinde o cenahtan atraksiyonlar geliyor. Ama tabiî iş işten geçiyor.

“Bu kitaptan sonra Aralık ayına geliyoruz, Necip Hablemitoğlu öldürülüyor. Necip Hablemitoğlu öldürüldükten sonra bu hem Ergün Poyraz, hem Halil Şıvgın, hem Ramazan Toprak koruma talebinde bulunuyorlar. Şubat ayında Ergün Poyraz, Nuh Mete Yüksel, dönemin Ankara il emniyet müdürü Cevdet Saral, ve evden belgeleri alan Osman Ak Defne Restorant, Güven Caddesi, Köroğlu Sokak, Defne Restorant’ta oturuyorlar, akşam yemeği yiyorlar, onların akşam yemeği yemesinden bir hafta kadar sonra Köstebek diye bir kitap piyasaya çıkıyor. İşte bu kitabı piyasaya süren yayıneviyle Patlak Ampul isimli kitabın yayınevi aynı. Toplumsal Dönüşüm Yayınları tarafından bu kitap piyasaya sürülüyor.”

(https://www.youtube.com/watch?v=JoLcOHPDhBA)

Mustafa Okumuş’un açıklamaları bu şekilde başka ilginç bilgilerle devam ediyor, fakat biz konudan kopmayalım.

Fakat şunu da belirtelim.. Hablemitoğlu cinayetinin ardından mevtanın evine giden yetkililer savcı Nuh Mete Yüksel ile Ankara istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı Osman Ak..

Soradaki Ankara emniyet müdürü Cevdet Saral’ı da, 1997 yılında, 28 Şubat’ın ateşli zamanında yayınlanan bir haberden hatırlıyorum. Selam gazetesinde çıkan haberde, 28 Şubat sürecine zemin hazırlayan birtakım karışık işlerin ardında bu Cevdet Saral ile TSK’nın psikolojik savaş biriiminden Albay Oğuz Kalelioğlu olduğu belirttiliyorda.

Kalelioğlu o süreçte önemli bir kurumumuzda müşavir/danışman yapıldı.. Bilin bakalım hangi kurum?.. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda..

*

Necip Hablemitoğlu’nun verdiği bilgiden MİT’in haberinin olmaması mümkün değil.

O dönemde bütün muhafazakâr camiada ve özellikle AK Parti’de acayip ve şiddetli bir Avrupa Birliği tutkusu başgöstermişti. 2002 yılında Büyük Birlik Partisi’nin haftalık Hür Gelecek gazetesinde yazıyordum ve onların da bu hummaya kapılmış olduklarını fark etmiş, acizane bu konuda onları uyarmaya çalışmıştım. Saadet Partisi de aynı durumdaydı, “Adil Düzen”le yönetilen bir Türkiye yerine “Yaşanabilir bir Türkiye” idealinden söz etmeye başlamışlardı.

28 Şubat sayesinde Erbakan hareketini yerle yeksan eden dış güçler ile onların içerideki derin müttefikleri, Erbakan’ın takipçilerinin Erdoğan’ın peşine takılmasını istemekteydiler. Bunun gerçekleşmesi, Erdoğan’ın ve partisinin önünün açılmasına bağlıydı. Millî Görüş gömleğini çıkaranların bile önlerinin kapatılması durumunda Erbakancı hareketin tasfiye süreci başarısız olacak, muhafazakâr kitlenin zihniyet olarak dönüştürülmesi süreci akamete uğrayacaktı. Tekrar “radikalleşecekti”.

CIA ve müttefiki MİT bunun farkındaydı.. Derin MHP de.. 28 Şubat sürecinde darbecilerin pasif destekçisi olarak arz-ı endam eden “ürkek erkek” MHP, AK Parti iktidarının önünün açılmasına yardım etti.. O gün için bu, Erbakan’ın yerin yedi kat altına gömülmesi anlamına geliyordu, 28 Şubat süreci kapsamında değerlendirilebilecek bir manevraydı.

Evet, CIA ile fikir alışverişi yapan MİT meselenin farkındaydı, fakat Kemalist askerler “zamanın ruhu”nu anlamak istemiyorlardı.. Kendilerinin her daim iktidarda olacakları, Selanikli Atatürk’ün tek parti döneminin benzeri bir Türkiye istiyorlardı. Fakat dünya artık o dünya değildi. Aynı nehirde yıkanabilirdiniz fakat su aynı su asla olmazdı.

Dolayısıyla, Nuh Mete Yüksel ile Şener Eruygur kafası kaybetmeye mahkumdu. Kaybettiler.

*

Hablemitoğlu’nun 19 Temmuz 2002’de Abdullah Gül, Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’a sözünü ettiği “Atatürkçülüğüyle bilinen, tanınan bir vakfa polis eliyle bir operasyon düzenlenmesi, ama operasyondan önce oraya Fethullahçı polisler tarafından yerleştirildiği daha sonra ortaya çıkartılabilecek bir CD yerleştirilmesi” olayı birbuçuk ay önce, 3 Haziran 2002 tarihinde yaşanmıştı, fakat Hablemitoğlu’nun bu gelişmeden haberi yoktu.

Buradan anlaşılıyor ki, söz konusu plani aylar öncesinden duymuş, fakat daha sonra yaşananlardan haberdar olamamıştı.

Sabah gazetesinde 6 Mart 2017 tarihinde yayınlanan “Nuh Mete Yüksel’in kasedi de FETÖ’den” başlıklı haberde şu söyleniyordu:

“3 Haziran 2002: Gülseven Yaşer'in başkanlığını yaptığı Çağdaş Eğitim Vakfı'nda (ÇEV) Nuh Mete Yüksel'in kasedi bulundu. Operasyon öncesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde komiser yardımcısı Bayram Özbek'in ÇEV'e sızdığı ve kendisini Hayri Canöz ismiyle tanıtarak vakıfta çalıştığı tespit edildi. FETÖ sanığıÖzbek, "Tahşiyeciler" grubuna kumpas soruşturmasında yargılanıyor.”

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2017/03/06/nuh-mete-yukselin-kasedi-de-fetoden)

Sabah gazetesinin haberinin başlığı için şunu söylemek gerekiyor: MİT’le daima iyi ilişkiler içinde olmuş olan Hürriyet’i, hele de 2002 gibi daha AK Parti’nin henüz bir seçim başarısı elde edememiş olduğu bir zamanda FETÖ’nün yönlendirebiliyor olması düşünülemez.

Fakat MİT yönlendirir.

Burada, Necip Hablemitoğlu’nun Abdullah Gül, Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’a söylemiş olduğu hususa dikkat etmek gerekiyor. Bu, FETÖ’cü Mustafa Okumuş’un iddiası değil.. O, Ramazan Toprak ile Halil Şıvgın’ın nakilcisi..

Benzer bir senaryonun Tahşiye operasyonunda da yaşanmış olması muhtemel.. Tahşiyeci Mustafa Kaplan, kendilerinin dersanesine FETÖ’cüler tarafından suç unsuru konulup sonradan yakalandığını ve böylece suçlu gibi gösterildiklerini söylüyor.

Tahşiye operasyonunda davul FETÖ’cülerin sırtındaymış, o kesin.. Fakat tokmak kimin elindeydi, işte burası biraz karışık.

*

Hablemitoğlu’nu öldürenlerin FETÖ’cü olmadığı (Zihni Çakır’ın ilgili isimleri ihbarı sonucunda) ortaya çıktı.. Katiller arasında MİT’çi de, asker de var.. Muhtemelen, AK Partililerle vesaire temas kurmuş ve bazı bilgiler vermiş olduğu için cezalandırmak istediler.

Sedat Peker’in avukatlığını yapmasıyla tanınan Av. Ersan Barkın’ın ismine bu olayda da rastlıyoruz. Mustafa Okumuş şunları diyor:

“Şimdi bu konuyla ilgili Ersan Barkın isimli bir hukukçumuz var. Ersan Barkın yıllardır bu Hablemitoğlu davalarında aileye avukatlık yapan bir isim. Aslında kendisi Hablemitoğlu sağken de Hablemitoğlu’nun bir nevi asistanlığını yapıyor. Hablemitoğlu’na çok yakın, sürekli onun yanında olan birisi. O dönem daha hukuk fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi. Daha öğrenci, avukat değil. Hablemitoğlu öldürülmeden beş gün önce, 13 Aralık 2002 tarihinde Eskişehir’e gidiyor. Giderken de yanında götürdüğü kişi Ersan Barkın. Ersan Barkın’a cinayetten altı gün sonra soruşturma makamları bir soru soruyorlar. Acaba öldürülmesiyle ilgili yaptığı çalışmalarla ilgili rahatsızlık duyan birileri mi vardı? Ne tarz çalışmalar yapıyordu? Onu ölüme götürebilecek yöndeki çalışmaları nelerdi diye bir soru sorduklarında Ersan Barkın, ‘Necip Bey son dönemlerde MİT içerisindeki gayri nizami bir yapılanma ve bu gayri nizami yapılanma tarafından gerçekleştirilen bazı eylemlerle ilgili çalışmalar yapıyordu’ şeklinde bir cevap veriyor.”

Şahsen aklıma takılan sorular şunlar:

Necip Hablemitoğlu’nun “MİT içerisindeki gayri nizami yapılanma ve eylemleri” hakkındaki çalışmaları neden gün yüzüne çıkmadı?

O gayri nizamilik (Açık konuşup buna yasa dışılık diyelim) neleri kapsıyordu?

Bu gayri nizami haydutların elbette isimleri vardı.. Kimlerdi?

MİT’in o dönemdeki yönetimi, Hablemitoğlu’nun bile bildiği bu gayri nizami yapılanmadan “habersiz” miydi?

Habersiz değillerdiyse (Ki olmamaları gerekiyor), …?

*

Dinler arası diyalog tutkunu FETÖ’nün durumunu biliyoruz, CIA ile olan irtibatlarının da farkındayız, fakat bu, 28 Şubat sürecini İsrail’in, ABD’’nin ve uluslararası Masonluğun emir ve talimatları doğrultusunda gerçekleştirilen vatanseverlik edebiyatı şampiyonu satılmış hainlerin suçlarını (sırf anti-FETÖcülük yapıyorlar diye) görmezden gelmemizi gerektirmiyor.

Onlar FETÖ’den bin beterler.. Adnan Menderes ile iki arkadaşını asanlar FETÖ’cüler değildi.. O süreçte zulüm gören binlerce, onbinlerce insanı inim inim inletenler de..

Evet, FETÖ’deki yamukluğun farkındayız, fakat haklarında hüküm verilirken onlara kendilerini savunma hakkı verilmelidir.

Ve, başka birilerinin aklanması için “günah keçisi” haline de getirilmemelidirler.

Nasıl bir insanın kâfir olması aynı zamanda katil olmasını gerektirmiyorsa, itikaden sapık olması aynı zamanda ırz düşmanı ve hırsız olması anlamına gelmiyorsa, FETÖ’nün de “devlete ihanet” içinde olması, başka her kötülüğe de bulaşmış olmasının delili olarak ileriye sürülemez.

FETÖ’yü “yoldan çıkmış bir hareket” olarak görmek için, benimseyip sahip çıktıkları eylem ve söylemlerini “Şeriat’e göre” değerlendirip tartmak kâfidir. Ayrıca senaryo yazmaya gerek yok.

Mesnetsiz ve aşırı ithamlar, son tahlilde mağduriyet ve iftiraya uğramışlık algısı oluşturur. Ters teper..

*

Takvimler Mayıs 2015’i gösterirken A Haber televizyonu (Ne lüzumu vardıysa?) Nuh Mete’nin avukatlığına soyunacaktı:

“Nuh Mete Yüksel'e nasıl kaset kumpası kuruldu?

“Fethullah Gülen'e dava açan DGM eski savcılarından Nuh Mete Yüksel'e kurulduğu iddia edilen seks kasedi tuzağı A Haber'de yeniden ele alındı. A Haber ekranlarında yayınlanan Deşifre programında kaset tuzağı ele alındı. Programda Hürriyet Gazetesi'nin attığı manşet de konuşuldu. Programda Meral Akşener'en kaset iftirası konuşulurken ona destek çıkan Hürriyet gazetesi çifte standart yapmakla suçlandı.

“Sunucu Mehmet Ali Önel, "Nuh Mete Yüksel'le ilgili Hürriyet gazetesinin yapmış oduğu haberler manşetler ortada. Nuh Mete Yüksel mağdur değil miydi o zaman? O gün öyle bugün böyle" dedi.

Yeni Akit Yayın Yönetmeni Hasan Karakaya, Nuh Mete Yüksel'in kasediyle ilgili bomma iddiasını canlı yayında böyle anlattı:

"Haziran 2002'ydi yanılmıyorsam. Bizim gazetemizde üst düzey gazeteci abimize bana değil üst düzel abimize dönemin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak geliyor. Diyor ki 'ya bu Nuh Mete Yüksel, hocaefendiyle uğraşıyor. Adam gece gündüz kafaya takmış sürekli dava üstüne dava açıyor. Duyduğumuza göre yeni bir dava açacak.' Diyor ki 'elimizde bu adamın çirkin bir kasedi var.' Bizde Nuh Mete Yüksel Merve hanımın evini bastığı için gıcıklığımız var. 'Tamam ben gönderirim' diyor. 2 saat sonra telefon açıyor. 'Ya tamam biz o işi hallettik. Yayınlamanıza gerek kalmadı'. Bir kaç gün sonra Nuh Mete Yüksel basın toplantısı yaptı. Ve dedi ki "bana zarfla kaset göndermişler. O kasette benim görüntülerim var. Ama hepsi montaj" diye açıklama yaptı."

 (https://www.internethaber.com/nuh-mete-yuksele-nasil-kaset-kumpasi-kuruldu-788104h.htm)


E-KİTAP: ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI

 https://archive.org/details/ataturkun-ingiliz-istihbarati-baglantisi



 

ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BAŞLARKEN 4

ÜZGÜNÜM, SELANİKLİ ATATÜRK İNGİLİZ AJANIYDI 10

ATATÜRK TÜRKİYESİ, İNGİLİZ GİZLİ SERVİSİ'NİN Mİ ESERİYDİ? 37

"SENİN ATAN BİR AJANDI YAVRUM" 50

İNGİLİZ PİYONU ATATÜRK'ÜN AJAN FREW İLE MACERALARI 68

SELANİKLİ ATATÜRK İLE İNGİLİZ AJAN FREW’NUN SAİT MOLLA KUMPASI 89

SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN KİNİ, DİNİYDİ 116

ZAMPARA ATATÜRK’ÜN, (FİLİSTİN’DE ÖNÜNDEN KAÇTIĞI) İNGİLİZ GENERALİ ALLENBY İLE OLAN KADİM DOSTLUĞU 126

HIRS KÜPÜ ATATÜRK'ÜN BÜYÜK HAYALLERİ 136

TÜRK İMPARATORLUĞU OSMANLI’YI TEK BAŞINA YIKAN İNGİLİZ PİYONU: KOMPLOCU ZAMPARA ATATÜRK 145

BLACK JUMBO ATATÜRK, YENİ TÜRKİYE’NİN ASIL KURUCUSUNUN İNGİLİZLER OLDUĞUNU İTİRAF ETMİŞTİ 181

SELANİKLİ’NİN “BAŞARI”SININ ARDINDAKİ İKİ İNGİLİZ: LORD CURZON VE ROBERT FREW 208

İNGİLİZLER NEDEN LAWRENCE'İN DEĞİL DE SELANİKLİ BLACK JUMBO'NUN HEYKELİNİ DİKTİLER 225

SAVAŞA SON VEREN KAÇIŞ: SELANİKLİ’NİN FİLİSTİN FİRARI 243

VATAN TOPRAĞINI DÜŞMANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE TESLİM EDEN, KENDİSİ DE GÜLEREK TESLİM OLAN, VE PADİŞAH'A DA "İLLA DA TESLİM OL" DİYEN ADAM: SELANİKLİ ATATÜRK 254

İNGİLİZLER, BLACK JUMBO'YU 1913 YILINDA 32 YAŞINDAYKEN KEŞFETMİŞLERDİ 264

YUNAN’IN İZMİR’İ İŞGALİ, SELANİKLİ’YE “SANA BİR KAHRAMANLIK YAZDIK” DİYEN İNGİLİZLER’İN OYUNUYDU, BLACK JUMBO’YA BİR ZAFER HEDİYE ETMELERİ GEREKİYORDU 284

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İŞGALCİ İNGİLİZ'İN MASKELİ TAŞERONUYDU 297

CURZON İLE SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN SİVAS KONGRESİ’NDEKİ AMERİKAN MANDASI OYUNU 311

SELANİKLİ ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ 324

İNGİLİZLER, “BLACK JUMBO” KOD ADLI AJANLARI SELANİKLİ ZAMPARAYI NASIL PARLATIP KAHRAMAN YAPTILAR? 337

İSTİKLAL HARBİ HİKÂYESİNİN UNUTTURULAN YÜZÜ 349

 

BAŞLARKEN

 

“Atatürk Vahdettin’e nasıl bakıyordu?”

Bir yazısında bu soruyu soran gazeteci-yazar Barış Terkoğlu cevap olarak şunları yazıyor:

“… Atatürk, … Nutuk’un daha başında, kendisini Samsun’a çıkan şartları anlatırken, Vahdettin’i es geçmedi: "Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta."

“Vahdettin’in İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nden olduğunu anlatan Atatürk, cemiyettekiler için eşsiz bir tespitte bulunuyordu:

"Bu isimden, İngilizlere muhip (İngilizsever) olanların teşkil ettiği bir cemiyet anlaşılmasın! Bence, bu cemiyeti teşkil edenler, kendi şahıslarını ve şahsi menfaatlarını sevenler ve şahıslarıyla menfaatlarının dokunulmazlığı çaresini Loyd Corc (Lloyd George) hükümeti marifetiyle İngiliz himayesini teminde arayanlardır."

"HAİN VAHDETTİN"

“Nutuk’ta Atatürk, Rıza Paşa Kabinesi’nde Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) olan Cemal Mersinli’nin oportünist sözlerini anlatırken, Vahdettin’e nasıl baktığını da özetliyordu: "Harbiye Nazırı, bu sözü telaffuz ettiği dakikada, yalnız bir zatın itimadına sahip bulunuyorlardı. O zat da, devlet riyasetini kirletmekte bulunan hain Vahdettin idi."

“Atatürk, Ankara ile İstanbul arasında kararsız kalan İzzet ve Salih Paşaları da acımasızca eleştirdi. Elbette seçim iki şehir arasında değildi. Milli Mücadele ile Vahdettin arasındaydı. Nutuk’ta öbür taraf "düşmanların elinde oyuncak bulunan Vahdettin" diye anlatılıyordu.

“Atatürk, Barış Konferansı’na Vahdettin’in heyetinin de çağrılmasına karşı da öfkeliydi. Açıklarken Vahdettin’in tarihi rolünü hatırlatıyordu: "Bütün menfaatlarını kirli bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta, yalnız bunda gören Tevfik Paşa ve benzeri paşalardan meydana gelen Vahdettin heyeti…"

"ALÇAK VAHDETTİN"

“1 Kasım 1922’de, Saltanat’ın kaldırıldığı gün, Meclis’te, hanedanı "Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı ve bu tasallutlarını altı asırdan beri sürdürmüşlerdi" diye tarif etmişti.

“17 Kasım’da Vahdettin’in İngilizlerle kaçışı Nutuk’ta "Hain Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan kaçıyor" başlığıyla yer buldu. Atatürk, Vahdettin’e yakışan bu son için çok ağır ifadeler kullandı: "Vahdettin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir mahluk", "Teşekküre değerdir ki, bu alçak, kendisine miras kalan saltanat makamından millet tarafından düşürüldükten sonra, alçaklığını tamamlamış bulunuyor", "Aciz, adi, his ve idraktan mahrum bir mahluk, kabul eden herhangi bir yabancının himayesine girebilir", "Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilce sürükleyebilmek için her türlü aşağılığı mubah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik", "mensup olduğu devlet ve milletin zararına da olsa şahsi vaziyet ve hayatlarından başka bir şey düşünemeyecek pespaye"…

“Atatürk’ün anılarında da Vahdettin geniş yer tutar. Veliaht Vahdettin’e Almanya seyahatinde refakat eden Atatürk, onun hakkında erken bir kanaate sahip oldu. İlk karşılaşmaları sonrası, Naci Paşa’ya, "Zavallı, bedbaht, acınacak", "Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendisinden ne beklenebilir" şeklinde tespitlerde bulunmuştu. Bir başka görüşmelerinde memleketi kurtarma fikrine "ben her şeyden evvel İstanbul halkını doyurmak mecburiyetindeyim" yanıtını alınca, edebi bir benzetme yaptı: "Tilki tabiatında her entrikacının her gün şahidi olduğum yüzlerce örneklerinden biri karşısında bulunduğuma büyük üzüntüyle kani oldum."

"SOYSUZ VE ADİ VAHDETTİN"

“Özetle, Atatürk’e göre Vahdettin, "hain, devlet başkanlığını kirleten, soysuz, alçak, menfaatçi, düşmanın elinde oyuncak, kirli tahtta oturan, adi mahluk, alçak, aciz, pespaye, sefil, zavallı, acınacak, tilki tabiatındaki entrikacı…" sıfatlarıyla tanımlanır.”

(https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/hain-alcak-adi-soysuz-vahdettin-2148889)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, Padişah Vahideddin hakkında konuşurken fazla ileri gitmiş ve bu arada farkında olmadan kısmen kendisini tarif etmiş.

Aynaya bakarak konuşmuş olduğunu varsayabiliriz. Söylediklerinin bir bölümü kendisinin üzerine cuk diye oturuyor.

Selanikli’yi niteleyecek kelimeleri biz bulup seçmek istesek bu kadar başarılı olamayız. İhanet ettiği padişah Vahideddin hakkında bu ifadeleri kullanarak bizi zahmetten kurtarmış.. Onu hangi kelimelerle anmamız gerektiğini sayesinde biraz biliyoruz.

Psikologların “kaygıyla bilinçsiz başa çıkma yolları”ndan biri olarak gösterdikleri “yansıtma” (projection) tavrını sergilemiş.. Böylece, (psikoloji bilimi açısından) kurnaz fakat bilinçsiz bir adam olduğunu ispatlamış:

Yansıtma (projection): Bireyin kendisinde bulunan kusurları başkalarında görme davranışına yansıtma adı verilir. Başkalarına hiç yardım etmeyen ve sürekli kendi çıkarını gözeten bencil biri, “Herkes kendi başının çaresine bakıyor, kimse bir diğerine yardım eli uzatmıyor,” diyerek, etrafındaki kimseleri suçlar. Birey, yansıtma yoluyla kendisinde bulunan olumsuz yönleri “zorunlu ve gerekli” imiş gibi gösterir. Kendisinde bulunan kötü özellikleri başkalarında görerek birey kendini, olumsuz özellikler açısından başkalarından farklı görmez. Birey yansıtma davranışında bulunarak, “Ne yapayım, herkes böyle, ben de böyle olmak zorundayım; böyle davranmam yaşamın zorunlu bir sonucu, benim elimde olan birşey yok” mesajını verir.”

(Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, 15. b., İstanbul: Remzi Kitabevi, 2006, s. 303.)

*

Bunları fanatik bir Osmanlı ve Vahideddin taraftarlığının sonucu olarak söylüyor değiliz.

Sırtımızı resmî ideolojiye dayamış olmanın keyfini sürmekle de (elhamdülillah) bir ilgimiz ve ilişiğimiz yok. Yazarken rahat değiliz, risk alıyoruz, başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. (Fakat geçmişte gelmiş olanlardan dolayı bazı tahminlerde bulunabiliyoruz.)

Yaptığımız işin maddî ve dünyevî hiçbir getirisi yok, risk ise dağlar gibi.. Fakat vicdanımız bizi, merhum Mehmed Akif gibi “Zulmü Alkışlayamam” demeye zorluyor:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! ...

-Boğamazsın ki!

-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırma da geç git!, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...

İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?

Padişah Vahideddin, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sövüp saymalarını hak eden karaktersiz bir adam olsaydı, (dünyada örneği sık görülen) tahtını ve koltuğunu kaybetmiş yöneticiler gibi yanında servet götürür, Avrupa’nın “özgür ve çağdaş” ortamında keyfine bakardı.

Borçlu ölmez ve tabutuna haciz konulmazdı.

Yine, eğer karaktersiz bir adam olsaydı, Selanikli’nin kendisi için söylediklerinin yüz mislini ona karşı söyler, bildiği bütün ayıp ve kusurlarını sayıp dökerdi.

Ki ayıp ve kusur bakımından Selanikli maşallah olağanüstü zengindi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün mağdur padişah Vahideddin hakkında söyledikleri, Barış Terkoğlu’nun aktardıklarından ibaret değil.. Şunu da demiş bulunuyor:

“O Vahdettin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleriyltemas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, …”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Sena Matbaası, 1980, s. 173.)

Devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışmak ne zaman suç olmuştuysa?!

Selanikli’nin kendisi, şahsî saltanatı için ecnebi (yabancı) devletlerin ve hükümetlerin “alet”leriyle temasa geçmiş, devleti durumundaki Osmanlı İmparatorluğu’na onlarla birlikte tuzak kurmuştu. Söz konusu “alet”ler arasında ajanlar da yer alıyordu.

Bu sayede, söz konusu devlet ve hükümetlerin desteğini arkasına almayı başardı..

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Evet, Selanikli’nin temas kurduğu “alet”ler arasında ajanlar da vardı. Meşhur Lawrence, Robert Frew ve Aubrey Herbert, bu ajanlar arasında yer alıyor.

Elinizdeki mütevazı kitapta, özellikle, Selanikli’nin söz konusu ajanlarla olan ilişkileri üzerinde durulmaktadır.

Daha yetkin, kapsamlı, kâfi ve vâfi çalışmalar için özendirici bir adım olabilirse hedefine ulaşmış olacaktır.


28 ŞUBAT SAVCISI NUH METE’NİN “BİR GECELİK ZEVK”İ VE MİT’TAKİ GAYRİ NİZAMİ YAPILANMA

  Takvimler 22 Ekim 2002 tarihini gösteriyordu. Sonbahardı.. AK Parti’yi iktidara taşıyacak olan 3 Kasım seçimlerine sadece 12 gün kal...