FETÖ VE ÇAĞDAŞ KÖLE TELEKIZLARIN DRAMI

 






Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek yayınladığı haberde “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlıklı dosyalardan ve powerpoint sunum materyallerinden söz edildiğini görmüştük.

Habere göre bunlar, “telekızların askerlere nasıl ulaşacağının adım adım gösterildiği” dosyalardı. 

Evet FETÖ’cüler powerpoint sunum dosyaları bile hazırlamışlarmış. Gazeteler öyle diyor.

A Planı’nı aktarmıştık. Sıra geldi B Planı’na.. O biraz daha şenlikli:

B PLÂNI

1. İLK TANIŞMA

1.1. Birlikte olunan personelin bütün çevresi ile tanışılacak.

1.2. Tanışılan personel ile duygusal bağ kurulacak.

1.3. Araba kiralanıp yazın denize, kışın havuzlu otellere gidilecek.

1.4. En kısa sürede sex hayatı başlayacak.

1.5. Araç ve otel paraları güven kazanılıncaya kadar bizim tarafımızdan karşılanacak.

2.1. BOŞLUKLARI / PARA VE BORÇ

2.2. Evlilik ve nişanlılık hayatı olmayacak

2.3. Evlenmek isteyenler engellenecek

2.4. Evli üst rütbeli subayların karşısına birinci sınıf bakımlılıkla çıkılacak.

2.5. Evli üst rütbelilerin fantezileri kesinlikle karşılanacak.

2.6. Evli üst rütbelilerle kamera sistemi olmadan sex yapılmayacak.

4. SEX GÖRÜNTÜLERİNİN KULLANILMASI

4.1. Görüntünün personele varlığı hissettirilecek

4.2. Personelin kendi isteği ve haberi ile çekilen görüntülerin kaybolduğu söylenecek.

4.3. Bu görüntüleri Marmaris uygun metodlarla şahsa bildirecek.

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis)

*

3 no.lu başlık atlanmış, nedenini bilmiyoruz. Her neyse..

Plana göre, FETÖ’nün telekızı, kanca takılan personelin (kahraman TSK’lı askerimizin) bütün çevresi ile tanışacakmış..

Bütün çevresi ile..

Nasıl yapacaksa? Kendisini ne olarak tanıtacaksa?

Bu arada “duygusal bağ” da kurulacakmış.

Ancak, bu duygusal bağ için biraz “maddesel birliktelik” gerekiyor. Duygu tek başına yetmez.

Bu gayeyle araba kiralanacakmış.. Araba ne için kiralanır? Tabiî ki gezip tozmak için.. Duygusal bağ için en uygun ortamlar nerelermiş?.. Soyunmayı gerektiren yerlermiş..

Araba hamam için kiralanacak değil ya, ver elini deniz..

Tamam da, uzun vadeli düşünmek gerekiyor, kışın karında fırtınasında, çamurunda, dondurucu soğuğunda, rüzgârlı kasırgasında dalgalı denizde ne yapacaksın?

FETÖ’nün acelesi yokmuş, yazı da, kışı da değerlendirirmiş.. Kışın, duygusal bağ kurmaya elverişli soyunulacak mekânlar, sımsıcacık havuzlu otellermiş.

Eh, bu kadar soyunduktan sonra bu duygusal bağı artık “sex”le taçlandırmak da gerekiyormuş.

*

FETÖ’cü polisler, hazırladıkları plana “Araç ve otel paraları güven kazanılıncaya kadar bizim tarafımızdan karşılanacak” notunu düşmeyi de ihmal etmemişler.

Akıllı adamlar, herşeyi düşünüyorlar.

Bu çok zekice plana göre, para babası cüzdanı şişkin telekızlar kimbilir kendilerini ne olarak tanıtacaklar..

Telekıza bakın, kahraman askerimiz için cebinden araba kiralıyor, otel odası tutuyor.. E peki nerden geliyor bu değirmenin suyu?

Paranın kaynağı inandırıcı biçimde açıklanmadan güven nasıl kazanılacak?

Senaryodaki boşluklardan birisi burası..

Ama, boşluğun FETÖ’yü ilgilendiren bir tarafı da var.. Bu FETÖ’cü polisler bu kadar bol parayı nerden buluyorlar?

Ve bu kızlara nasıl “güvenip” de o parayı hemen ceplerine koyuyorlar?

(O FETÖ’cü polisler yargılandılar, haberlerden anladığım kadarıyla, hiçbirine, “Sizin banka hesaplarınızda, mal varlığınızda olağan dışı artış yaşanmış, nerden geldi bu servet?” sorusu yöneltilemedi.

Adamlarda fahişelere gözü kapalı yedirilecek bu kadar bol para olsa önce kendileri abad olurlardı.

Ama, FETÖ’cüleri mahkum ettiren savcı, memur maaşıyla ultra zengin hale gelebilmişti.)

Senaryoya göre, FETÖ’cü polislerin telekızlara itimadı tam.. Onlara tam güven duyuyorlar.

Bu nasıl oluyor diye sormayın, masalda mantık aranmaz.

*

Evet, bu hikâyede mantık yok.

İstihbarat dünyasında “bal tuzağı” (honey trap) diye adlandırılan operasyonlar yok değilse de, telekızlar arasziye bu şekilde davar sürüsünün meraya salındığı gibi salınmıyorlar.

Irmak, göl veya denizde oltayla balık avlamaya çalışıyorsunuz diyelim, oltanın ucuna değersiz bir yemi takar, özel bir hedefiniz olmadan tesadüfî bir av için beklersiniz.

Artık bahtınıza ne çıkarsa..

Fakat, son teknoloji ürünü alet edevatla donatılan deneyimli telekızların kullanıldığı, paraya para denilmeden kesenin ağzının açıldığı operasyonlar böyle olta balıkçısı mantığıyla yapılmıyor.

Sarfedilen paraya, harcanan zamana, kullanılan personelin çektiği zahmete değecek kıymette özel ve değerli tekil hedefler üzerinde çalışılıyor. Buffalo sürüsünden deri kapma güdüsüyle hareket edilmiyor.

Ve böylesi tekil hedeflere yaklaşılırken de onların şüphelenmemesi için uygun evsafta kişiler seçiliyor. Tanışma faslı için de yadırganmayacak doğal süreçler planlanıyor.

Bunlar ince işçilik, sabır ve itina isteyen operasyonlar.

Ancak, her gördüğü yeme koşuşan aç ve de açgözlü balık sürülerinin olduğu yerde bunlara gerek yok. Oltada yem olması yeterli.

İzmir casusluk davasına konu olan bin (rakamla 1000) CD, özel plan gerektirmeyen bir “sürü şehveti”nden haber veriyor.

(Sürü şehveti deyince aklıma, Çanakkale'de 116'ncı jandarma er eğitim alayında yaptığım askerlik geldi. Beşinci taburun adı vardı, kendisi yoktu; ona dair ilginç bir hikaye anlatılıyordu.)

*

Böylesi durumlarda, söz konusu haberde geçtiği gibi A planı, B planı hazırlanmaz. Özel bir hedefiniz yoksa, genel çalışıyorsanız, ve balıkların da hormonlu yemlere olan düşkünlüğünü keşfetmişseniz, sadece o yemlere yoğunlaşırsınız.

Yani, birileri telekızlı etkinliklerin cümbür cemaat müptelası ya da abonesi olmuşlarsa, ve o birileri başka birileri tarafından takip ediliyorlarsa, söz konusu telekızlarla bağlantıya geçilir ve onlardan sonraki buluşmaları için bazı taleplerde bulunulur. Bu hizmetleri karşılığında da gerekli ödeme yapılır.

Mesela onlardan, ilişkileri kaydetmeleri ve görüntüleri getirmeleri istenir. O görüntüler, kötü niyetli şantajcıların ya da yabancı istihbarat teşkilatlarının eline geçtiğinde, onlar vasıtasıyla bazı kişilerin ajanlaştırılması ya da kaz gibi yolunması mümkün olabilir.

İmdi, söz konusu gazetelere konu olan hadisede eğer telekızlar FETÖ’cü polisler tarafından böyle menfaat karşılığı organize biçimde kullanılmış olsalardı, yargılama sürecinde FETÖ’cülere hiç aman zaman verilmez, konuşturulan bazı telekızların tanıklığıyla onlar perişan edilirlerdi. Gizli tanık yapılmaları da söz konusu olurdu.

Fakat, yargılamalarda böyle birşey yaşanmadı. Sadece özel hayatın gizliliğinin ihlali suçlaması yapıldı. Ve de, bu gizliliği ihlal eyleminin, “silahlı terör örgütü” FETÖ’ye üyelikle bağlantılı olduğu iddia edildi.

*

Haberde geçen B planına göre, bu FETÖ'cü polisler öyle 'nalet' adamlar ki, her şeytanlığı düşünmüşler.

Ellerindeki telekızların, kahraman askerlerimizle tanıştıklarında, "Ben niye bu FETÖ'cü polislerin böyle köleliğini yapayım ki, bulmuşum bir saftirik asker, onunla evleneyim, sağda solda sürünmekten kurtulayım, çoluk çocuğa karışayım, mutlu bir yuvam olsun" şeklinde düşüncelere kapıldıklarını varsayalım..

Ya da diyelim ki bu kızların tanıştığı askerler, Selanikli Mustafa Atatürk'ün istediği ölçüde "çağdaş ve uygar" değiller, "Bulmuşum beleş kız, şununla biraz gönül eğlendireyim, taş attım da kolum mu yoruldu" diye düşünmüyorlar, masum Anadolu'nun "gözü açılmadık sığırcık yavrusu" formatında saf çocuğu durumundalar, ve de tutup kıza "Nişanlanalım, evlenelim" filan diyorlar..

Ne yapılacaktır, izin verilecek midir?

Asla ve kat'a! FETÖ'cülük mesleği böyle "yoldan çıkmalara" asla izin vermez.  

FETÖ lideri Fethullah, yakın arkadaşlarından birine, "Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar. Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Banka hesapları boş olur. Böyle kimselerle cemaatimizi zenginleştirmek mümkün değildir. Mal varlıklarında, servetlerinde artış olmaz. Çulsuz yaşayıp ölürler. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız" demiş olacak ki, FETÖ'cülerin kitabında nikâh, nişanlılık, evlilik vs. yazmıyormuş.. 

B planı böyle diyor.

Onlar, kadrolarındaki telekızların bu şekilde yoldan çıkıp fakir kalmalarına izin vermezlermiş. "Varsa yoksa zina.. En hakiki tarikat olan medeniyet bunu gerektiriyor" derlermiş.

Yeni Akit ile Sabah'ın yayınladığı "belge"ye göre durum bu.

Onun için, plana anayasa hükmü gibi kesin, esnetilip bükülemez hükümler koymuşlar:

"Evlilik ve nişanlılık hayatı olmayacak.. Evlenmek isteyenler engellenecek."

Yani, telekızlar, işe yaradıkları sürece böyle kullanılmalılar.. Evliliğin zamanı da gelecektir elbette.. Ama, kızların çaptan düştükleri, şekl ü şemaillerinin bozulduğu, birilerini ağlarına düşürme kabiliyetlerini yitirdikleri çağda..  

Telekızlar da bu polislerin sadık ve muti köleleri ya, asla itiraz edemez, hiçbiri "Hayır, artık sizinle işim yok, ben evleneceğim" diyemezmiş. 

Diyemezler, çünkü nişanlanmaları veya evlenmeleri FETÖ'cü efendileri için çifte zarar anlamına geliyor. Hem, "görüntüler" vasıtasıyla şantaj yapma fırsatı kaçırılmış oluyor, hem de ellerindeki kölece kullandıkları "beşerî sermaye"yi karşı tarafa kaptırmış, elden kaçırmış oluyorlar. 

Evet, senaryonun mantığı bu.

*

Böyle olmakla birlikte, bu “güvenilir ve itaatkâr” telekızlar, plana göre, tam fahişe.. Profesyonelliğin en üst seviyesindeler.

Öyle en üst seviyedeler ki, evli üst rütbeli subayların karşısına hem birinci sınıf bakımlılıkla çıkıyor, hem de onların fantezilerini kesinlikle karşılıyorlar.

Böyle bir adanmışlıkla çalışıyorlar, fantezilerin her türünü kesinlikle yerine getiriyorlar.

Plana göre, evli üst rütbeli subaylarımız da maşallah fantezili adamlar.

Bu telekızlar sadece fahişelikte değil, casuslukta da tam profesyoneller, nasıl oluyorsa, birlikteliklerini kamera sistemi olmadığı zaman “sex”siz atlatmayı başarıyorlar.

KGB’nin, CIA’in, aklınıza gelecek bilumum istihbarat teşkilatlarının bu işler için kullandıkları kadınlar, FETÖ’nün telekızlarının yanında solda sıfır.. Acemi çaylak..

*

Planın devamı, hem FETÖ’cü pezevenk polislerin, hem de kullandıkları telekızların, işin şantaj tarafını dünyanın en iyi istihbarat teşkilatlarından bile daha ustaca kotarmayı kafalarına koyduklarını gösteriyor.

Telekızlar fantazyalı “sex”i boşa harcamıyorlar, kayda alınmasını sağlıyorlar, sonra da kahraman askerlerimize bunu “hissettiriyorlar”.

Bu kahraman askerlerin, bu "hissettirme" sonucunda hislerine mağlup olup, “Ulan kaltak, beni oyuna mı getirdin, bana şantaj mı yapıyorsun, lan sen kimin adamısın?” diyecek olmalarından korkmuyorlar.

Fakat tam da bu noktada, B Planı’nı yazan üstün zekâlının kafasının kısa devre yapmış olduğunu görüyoruz.

Önce “Görüntünün personele varlığı hissettirilecek” diye yazmış, ardından “Personelin kendi isteği ve haberi ile çekilen görüntülerin kaybolduğu söylenecek” notunu düşmüş.

FETÖ’cüleri karalamak için bu uyduruk metni yazan dahi istihbaratçımız, ne yazdığının farkında değil.

Üstün zekâsını böyle basit meseleler hakkında yormaya tenezzül etmeyeceği için hatırlatalım: Görüntüler TSK personelinin kendi isteği ve haberi ile çekilmişse artık hissettirme diye birşey olmaz.

Görünen köy kılavuz istemez.

*

Planın devamı, tam “şantaj” operasyonlarına göre..

Telekız önce, görüntülerin kaybolduğunu iddia ediyor.

Yani, çalındıklarını, birileri tarafından çalınmış olduğunu hissettirmeye çalışıyor.

Ve devreye Marmaris kod giriyor.

Normalda FETÖ’cülerin bu noktada “İşte tam da o aşamada biz devreye gireceğiz” ya da “Arkadaşlarımızdan biri devreye girecek” gibi bir ifade kullanıyor olmaları gerekir, fakat bir istihbarat teşkilatıymışçasına belirli bir kod ad kullanmışlar.

Eğer böyle bir belgede kod ad kullanıyorlarsa, FETÖ’cülerin bilgisayarlarında böyle bir belgeyi bulanların, kod adların ve onlara karşılık gelen gerçek isimlerin listesini de aynı bilgisayarlarda bulmaları gerekirdi.

Plana göre, “Bu görüntüleri Marmaris uygun metodlarla şahsa bildirecek”miş.

Uygun metodlarla.. Ne demekse?

Böylece, Marmaris kod adını kullanan FETÖ’cü polis, maşa (telekız) varken kendi elini ateşe sokuyor. Kestaneleri ateşten kendisi almaya koyuluyor.

Plana göre, telekız tertemiz biçimde oyunun dışında kalıyor. Görüntülerin kaybolması onun suçu değil.

*

Marmaris’in, görüntüleri uygun metodlarla "şahıs"a bildirdikten sonra şantaj faslının başlıyor olacağını tahmin etmek için uzman istihbaratçı olmak gerekmiyor.

Şahsa şu denilecektir: 

“Bundan böyle bizim istediklerimizi yapacaksın. Aksi takdirde bu görüntüleri ailene, kurumdaki amirlerine, dost çevrene göndereceğiz. Ayrıca internete de yükleyeceğiz. Ama biz halden anlayan insanlarız. Senin bu yaptıklarını kim yapmıyor ki?!.. Biz, namuslu geçinen fakat perde arkasında böyle dümenler çeviren ne anlı şanlı parti liderleri, ne takvalı geçinen 'dindar' kanaat önderleri, ne heykel duruşlu akademisyenler, ne takkeli-cübbeli hacı hocalar, ne kallavi sarıklı mollalar, ne uçar kaçar şeyhler, ne "eli çenesinde düşünür" yazar çizerler biliyoruz. Sana isimlerini açıklasak küçük dilini yutarsın, üç gün kendine gelemezsin.. Fakat biz özel hayata saygılıyız. Senin bu marifetlerin bizde sır olarak kalacak. Fakat sen de şu şu hususlarda bize ara sıra yardımcı olacaksın. Onun dışında hayatın eskiden olduğu gibi normal seyrinde devam edecek. Bizimle olan irtibatın da gizli kalacak.”

Böylesi bir durumda, şahsı için olmasa bile, ailesi, dost çevresi, çoluk çocuğu için “Peki abiler, dediğiniz gibi olsun” demeyecek insan çıkar mı, bilmiyorum.

*

[Seni, çalıştığın kurumda rezil rüsvay etmek için böylesi bir görüntü elde edemezlerse, senaryo yazıp başka türden iftiralar da atabilirler.

Benim başıma böyle birşey geldi..

2013-15 arasında Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yardımcı doçent unvanıyla çalışıyordum. (Ve de yüksek lisans ve doktora öğrencilerine “bilimsel araştırma yöntemleri” dersi verirken, Güldür Güldür Show’un yardımcı doçenti Hüseyin gibi “Aslında yerçekimi diye birşeyin olduğu kesin değil, bu sadece bir tahmin, zan. Başka bilimsel açıklamalar da var” diyordum. –Bence o skeçlerde yardımcı doçent rolünü, babamın asker arkadaşının torunu Konakpınarlı oynamalıydı-).

İnternetteki (bazısı kendi adımla, bazısı müstear isimli) yazılarımdan rahatsız olan dekan yardımcısı H. A., günlerden bir gün, yanında bacanağı Osman olduğu halde odama geldi. Altı ay kadar önce kendilerine, fakültedeki bütün personele benimle ilgili bir e-posta gelmiş olduğunu, benim haberimin olup olmadığını sordu. Hayır, hiç kimse bana bundan bahsetmemişti. Haberim yoktu.

Dekan yardımcısı H. hemen odasına koştu, e-postanın bir çıktısını alıp getirdi. E-postada, benim, "ilaçlarını almadığı zaman saldırganlaşabilen bir paranoid şizofren" olduğum bildiriliyordu.

İstihbaratçı dehası burada kendisini gösteriyordu.

Görevli birtakım öğrenciler tarafından kışkırtılmaya çalışıldığımın farkındaydım ve sabırlı davranıyordum. Demek ki sabrım, fakülte personeli (ve belki aynı zamanda öğrenciler) tarafından, ilaçlarımı almış olmama bağlanıyordu. (İstihbarat bağlantılı akademik personel ile görevli öğrenciler hariç tabiî.)

Ve demek ki, personelin bazısı tarafından, acınmayı hak eden bir kafadan kontak olarak görülüyordum. (Zaten, bu özelliğimle Güldür Güldür Show’a bile konu olmayı başarmıştım.) Bazısı da, “Ne olur ne olmaz, bakarsın ilaçsız zamanına denk geliriz, şundan uzak duralım” diye düşünüyorlardı.

Burası laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti.. 

Burada alçaklığın sınırı yok.]

*

Şimdi, meselenin can damarına, püf noktasına geliyoruz.

Yeni Akit ve Sabah gazetelerinin yayınladığı haber (Ki başka mecralarda da yayınlanmış olabilir), FETÖ’cü polislerin, telekızlar vasıtasıyla sızdıkları TSK’daki hedef personeli suçlu göstererek yargılatmayı amaçladıkları iddiası üzerine kurulu.

Bu durumda FETÖ’cülerin (Marmaris gibi adlar altında) zinacı TSK’lılara görüntüleri hakkında bilgi vermeleri anlamsız olur.

Niye haber versinler ki?.. Olayda polis konumundalar, şantajcı değil..

Ancak, istihbarat teşkilatları (gizli servisler) böyle çalışmaz.. Onların böylesi görüntüler aldıkları zaman ulaşmak istedikleri sonuç, hedef şahsın o görüntüler vasıtasıyla yargılanması ve “bitirilmesi” değil, “şantaj” yapılarak kullanılmasıdır.

Anlaşılan o ki, üstün zekâlı bir istihbaratçı, halkımızın ve “dindar” medyanın aptallığına inancı tam olduğu için, fazla özenip bezenmeden, elinin altındaki hazır bir “plan”ı FETÖ’cülere uyarlamak istemiş. Üzerinde biraz oynayıp, haber diye gazetelere ulaştırmış. Ancak, bazı ayrıntılar gözünden kaçmış. Numaralandırmayı bile düzgün yapamamış.

Bu arada, böylesi bir başka olayda Marmaris kod adıyla hizmet vermiş olan bir elemanlarının (ya da ajanlarının) oynayacağı (ya da oynadığı) rol de dalgınlıkla belgede kalmış.

*

Devam edeceğiz inşallah.


FETÖ VE TELEKIZLI PEZEVENKLİĞİN KİMYASI

 










Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek yayınladığı (önceki iki yazımızda konu edindiğimiz) haber şöyle devam ediyor:

“Şüphelilerin bilgisayarlarından çıkan, telekızların askerlere nasıl ulaşmasını adım adım gösteren “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlıklı verilen dosya ve ve powerpoint unum dosyalarında şunlar yer alıyor:

“A PLÂNI

1. BEKAR PERSONEL

1.1. Uygun olanlar araştırılacak ve tespit edilecek.

1.2. Kızlarımızla tanıştırılacak.

1.3. En kısa sürede ilişkiye girilecek.

1.4. Görüntü temin edilecek.

2. BEKAR EVLERİ

2.1. Bekar evleri kurulacak

2.2. Evlere gerekli kayıt sistemi kurulacak

2.3. Bir odası çift yataklı hale getirilecek.

2.4. Evleri kullanacaklar için yoğunluğu kontrol edilecek.

5. KIZLAR

5.2. Kızlar, seçilen personelle tanışmadan önce bilgilendirilecek.

5.3. Uygun zemin hazırlanarak oteller ve kendi kaldığı evlerde değil, bizim evlerde ilişkiye girilmesi sağlanacak.

5.4. Mutlaka görüntü alacak şekilde hazır bulunulacak.

6. GÖRÜNTÜ SES CİHAZLARI

6.1. Kızlarımız mutlaka uygun hale getirilen çantalarla görüşmelere gitmeleri.

6.2. Cep telefonlarının kalite görüntü ve ses alabilecek şekilde seçilmesi.

6.3.Bekar evlerinin odaları görüntü kaydetmeye uygun hale getirilecek.

6.4. Anahtar veya kalem şeklinde kamera sürekli hazır olacak.

7. BELGE TEMİNİ

7.1. Arkadaşlarımız veya kızlarımız tarafından personellerin evleri, bilgisayarları, harici harddisk, flashlar, cep telefonları, fotoğraf makinaları incelenecek.

7.2. Kızların getirdigi belgeler arkadaşlar tarafından incelenecek.

7.3. Uygun belgeler ulaştırılacak. (Yurtiçi ve yurtdışına gidecek belgeler ayrı) Yoğunlaşacak belgeler: Kişiye özel, hizmete özel, gizli, çok gizli ibareli.

7.4. Hedef personel belge getirmesi konusunda görüntüleri kullanılacak.

7.5. Hedef personelden bizi memnun edenler kızlarımız tarafından ekstra memnun edilecek. (Yurtdışı, yurtiçi gezi ve görevlendirmeler, erken terfi, işyerinde arkasını kollama)

7.6. Personel ile ilgili dosyalar oluşturulacak. (Fotograf, video, ses, kişisel bilgileri toplanacak)

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis)

*

B Planı’na geçmeden önce bu A Planı üzerinde biraz duralım..

Dört başı mamur bir plan.. Bir yandan uygun bekâr askerî personel tespit edilecek, diğer yandan “kızlar” hazırlanacak, öbür yandan evler açılacak, beri yandan da gerekli araç gereç temin edilecekmiş..

Nasrettin Hoca’nın borç ödeme planı gibi.. Çalı dikecek, gelen geçen koyunların yünü onlara takılacak, bunları alıp toplayacak, eğirip ip yapacak, satacak..

Kâğıt üstünde iyi, kulağa hoş geliyor. Aptal bir alacaklı olursan yutarsın.

İmdi, bu işler böyle olmaz.. Plan ile hayal farklı.. Şartları hesaba katmadan istersen A’dan Z’ye plan üstüne plan yap, faydası yok.

Maksadın illüzyonistlik ise, abrakadabra hokuspokus diyerek milletin kafasını karıştırıp dikkatlerini dağıtmak, ve bu arada dümen çevirmekse, o başka..

Böyle havalı bir A planı, bir istihbarat teşkilatı (gizli servis) için bir anlam ifade edebilir, fakat “FETÖ’cü pezevenkler” türünden bir senaryoyu izah için yeterli değildir.

*

Eğer böyle bir pezevenklik projesi geliştiriyorsanız, insan kaynakları bahsinde sadece “kızlarımız”dan söz edemezsiniz. Ondan önce, o kızları arayıp bulacak, seçecek, eğitip bilgilendirecek, “hizmet”e hazır hale getirecek kadronuzu kurmanız lazım.

Neden bu kadroya dair bir “belge” yok?

Evet, böyle bir projeye girişiyorsanız, kızlardan önce sizin kendinizin örgütlenmiş olmanız gerekir.

Mesela, “Evlerin tutulup hazırlanması işi filan ile falanın, kızların hazırlanması görevi feşmekan pezevenk ile filancanın, araç gereçlerin temini de şu kaltabanların sorumluluğunda” diye bir organizasyon şeması hazırlamanız şarttır.

Fakat mesele bunlarla da sınırlı değil..

Evlerin tutulması, eşyaların yerleştirilmesi, kayıt kuyut cihazlarının alınıp hazırlanması, kızların eline ileri teknoloji ürünü alet edevatın (çanta, cep telefonu, anahtar ya da kalem şeklinde kamera) verilmesi zor iştir, çocuklara bayram harçlığı verilmesi türünden sallapati bir etkinlik değil..

Söz konusu elemanlar bunların masrafını kendi ceplerinden karşılamayacaklarına göre, öncelikle, bol paralı bir finansman kaynağı, bir sponsor gerekiyor.

*

Fakat böyle bir kaynak da parasını, muhasebesiz kullandırmaz. Dolandırılmadığını bilmek için faturaları görmek, muhasebe defterlerini incelemek ister.

Niye haberde finansman kaynağı ya da sponsora dair bir belge yok?

Artı, böyle bir kaynak (sponsor) bu işler için para tahsis ederken bir kâr-zarar hesabı da yapar. Neye yatırım yaptığını, karşılığında ne kazanacağını bilmek ister.

Bu işe bir fizibilite raporu hazırlatmadan, nereye ne kadar para harcanacağını bilmeden gözü kapalı para yatırmaz.

Dolayısıyla, böylesi bir A Planı varsa, buna bağlı olarak başka belgelerin de olması gerekir..

Yanı sıra, falancaya mesela kameraları temin için şu kadar para verildi, kızlara şu kadar ödeme yapıldı filan gibisinden kayıtların da bulunuyor olması icab eder.

Niye böylesi belgeler yok?

Aslına bakılırsa, FETÖ'nün kendisine bağlı böyle bir "milli pezevenklik teşkilatı" ya da "yapılanması" oluşturmasını geçtik, bunu aklından bile geçirmesi söz konusu olamaz.

Böyle birşeyi bırakın gerçekleştirmeyi, kendi aralarında bunun "beyin jimnastiği"ni yapmaları durumunda bile, düşmanlarına, kendilerini asmaları için gereken darağacını ve yağlı ipi hediye etmiş olurlardı.

*

Bir istihbarat teşkilatı söz konusu olduğunda ise durum değişir...

Çünkü onlar, bu süreçleri aşıp geçmişlerdir..

Kurumsallaşmışlardır..

Faaliyet yelpazesinin ana sütunlarından biri olarak benimsedikleri pezevenklik de kurumsallaşmıştır, “bal tuzağı” da..

Bu tür faaliyetler onların rutini haline gelmiştir.

Onlarda herşey hazırdır, işleyen bir çark söz konusudur.. Çarkın dönmesi için tek yapılması gereken, düğmeye basılmasıdır.

Böylesi işler için evleri de hazırdır.. Bazısının adı “güvenli ev”dir (safe house), bazıları güvensizdir.

Bütün suç örgütlerinin içine şöyle veya böyle sızmış oldukları için oralardan kolayca eleman temin edebildikleri gibi, istemediğin kadar telekız da ayarlayabilirler.

Alet edevata, çantalara, cep telefonlarına, kalem ya da anahtar şeklindeki kameralara gelince, stoklarında istemedikleri kadar mevcuttur.

Finansman kaynağı ya da sponsor bulmaları da gerekmemektedir. Tahsisatları hazırdır.

*

Tek yapmaları gereken, dostlar ya da amirler vatana hizmette görsün babından bir hedef belirlemek ve oraya yoğunlaşmak, ellerindeki insan kaynaklarını ve maddî imkânları bu doğrultuda kullanmak için bir plan hazırlamaktır.

Bu iş için vakitleri de boldur.. Egzersiz olsun diye B planı da yaparlar, C planı da..

İşte, yukarıya aldığımız haberdeki A Planı türünden “belge” hikâyesi, böylesi bir istihbarat teşkilatından söz edildiğinde bir anlam taşır, fakat FETÖ’cü pezevenkler türünden bir senaryo için gülünçtür.

Evet bu, yetersizliğin, kifayetsiz muhterisliğin son sınırında bir zavallı habercilik rezaletidir.

Anlaşılıyor ki birileri pezevenklik konusunda maharet sahibiler, fakat algı operasyonu bahsinde nal topluyorlar.

Ancak, şanslılar.. Yurdum insanı “aptallık” konusunda Aziz Nesin’i haklı çıkarma hususunda her fedakârlığa hazır olduğu için işleri tıkırında.

*

Mahkeme kararları, Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek internet sitesinde yayınladığı “Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış” başlıklı haberin baştan sona iftira olduğunu tescil etmiş durumda.

FETÖ, TSK’ya sızmamış, telekızlarla al takke ver külah samimiyet kurmuş olan TSK’lıların ensesinde boza pişirmiş.

Böylece onların “özel hayatının gizliliğini” ihlal etmiş.

FETÖ ile mücadeleye kendilerini adayan mahkemeler de bunlara “Siz misiniz lan kahraman askerlerimizin özel hayatına müdahale eden, telekızlarla keyifli vakit geçirmelerine engel olan, zina yapma hürriyetlerini kısıtlayan, alın size ceza üstüne ceza” demişler.

Bu “suç”u örgütlü biçimde işledikleri için de “silahlı terör örgütü” üyesi kabul edilmişler, cezaları arttırılmış.

Böyle A Planı formatında bir tezgâh kurma suçlamasıyla cezaya çarptırılan tek kişi bile yok. 

Bunlara, "Böyle bir A Planı filan hazırlamışsınız" diyen de yok.

Ancak, bu A Planı dalaveresini Yeni Akit gazetesinin kullanışlı işgüzârları muhayyilelerini kullanarak uydurmuş olamazlar.

Onların eline, bu pezevenklik işlerinden anlayan bir istihbaratçının böyle bir sözde belge tutuşturmuş olduğu tahmininde bulunmamamız için bir neden yok.

*

FETÖ’nün örgütlü bir hareket olduğu kesin.

Hiyerarşik bir yapı oluşturmuşlar, devlet kurumlarında çalışan üyelerini de bir emir-komuta zinciri içinde yönlendirmişler.

Bunu (yasaların izin verdiği çerçevede) dernekleşme vs. şeklinde alenî biçimde yapsalar sorun edilmeyebilirdi, fakat (“Milli Eğitim imamı, Emniyet imamı, Adliye imamı, TSK imamı vs. gibi makam ve mevkiler icat ederek) gayriresmî şekilde gerçekleştirdiklerinde, bir zaman sonra “paralel devlet” olarak adlandırılmaya hazır olmaları gerekir.

Ancak, Türkiye’deki tek “paralel devlet” yapılanması FETÖ değildi.

Derin devlet” diye adlandırılan ve gerçekte “çukur devlet” olan olgu ya da oluşum da bir “paralel devlet”tir..

Adına “derin” denilmesi onu “paralel” olmaktan çıkarmaz. Yatay (ufkî) değil, dikey (şakulî) paraleldir. Köstebekçe yer altındaki paralel..

Bu ülkede birilerinin kimi zaman Ergenekon, kimi zaman da “Encümen-i Daniş” edebiyatı yapmış, kendilerini “devletin gerçek sahipleri” olarak göstermeye çalışmış olmaları sebepsiz değildir.

Bunlar birer “paralel devlet” olma girişimidir.

*

Mesela, 28 Şubat sürecinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde yasalara aykırı olarak Batı Çalışma Grubu diye bir yapı oluşturup sözde irticacıları fişlemeye başlayanlar bir “paralel devlet” hareketi durumundaydılar.

Ve bunlara, hak ettikleri şekilde hesap sorulmadı. Sorulamadı.

O rezil süreçten dolayı Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca, Nisan 1997’de Türkiye’yi terk etmişti.

Önce Avrupa’da ne yapacağını bilemez durumda dolaşıp durdu, sonra da Avustralya’ya yerleşme kararı aldı.

Halbuki Nisan 1997’de Türkiye’de iktidarda Refahyol Hükümeti vardı. Başbakan, Erbakan’dı..

Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’in, Esad Efendi’ye, darbeciler yüzünden durumunun tehlikede olduğunu haber vermiş bulunduğunu duymuştuk.

Evet, ülkede (İsrail-MOSSAD ve CIA güdümlü) “paralel devlet” hüküm sürüyordu. Erbakan kâğıttan başbakandı.

Devlet işlerini ayağa düşüren, milletin huzurunu bozan bu rezil paralel yapıya hesap soruldu mu?.. Hayır!

*

O süreçte (CIA’in eski yamağı) MİT, devlet için değil, İsrail güdümlü “paralel devlet” için çalıştı. (Zamanında maaşlarını bile Amerikalılar’dan alıyorlardı. Emirleri de..)

Ve, 2000 yılına gelindiğinde bile, (MİT’çiler tarafından kendisine işbirliği teklifi yapılan, dolaylı olarak İsrail’in ve ABD’nin güdümüne girmesi istenen Esad Efendi, MİT’çilerden benimle ilgili birşeyler duymuş olacak ki) Almanya’da cemaatten bir gruba hakkımda “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum. MİT heryerde bunun karşısına çıkıyor, onu buraya getirebilir misiniz?” diyordu. (Halbuki o günlerde işsizdim, borçluydum, parasızdım, yalnızdım, fakat suçum büyüktü, şerefsiz paralellerin putlarına "takiyye" yapıp saygı sunmayı reddediyordum.)

CIA’in ve MOSSAD’ın yerli-milli aparatlarının peşimizi bırakmaya niyetleri yoktu. Ve bırakmadılar.

Muhsin Yazıcıoğlu, 2009 yılı başında bile, bir resepsiyonda şerefsiz bir üst düzey general tarafından “Dağlarda parçaların toplanmaz” denilerek tehdit edilebiliyordu.

Başbakan sözde Erdoğan’dı, fakat ülkeyi özde (anlaşıldığı kadarıyla) hâlâ CIA-MOSSAD güdümlü “paralel devlet” yönetiyordu. Paralel ihanet şebekesi.. Paralel çete..

Peki, MİT, Yazıcıoğlu’nu tehdit eden o şerefsizin ismini bugüne kadar açıkladı mı?

Hayır!.. Çünkü kendisi de “paralel çete” ile iltisaklıydı.

*

Osmanlı'da da böyleydi.. Yeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmış olmasının nedeni, "paralel devlet" haline gelmiş olmasıydı. 

Ancak, çok geçmeden bu defa Avrupalılar'ın ve Masonlar'ın etkisi altında yeni bir "paralel devlet" embriyosu oluşturuldu: İttihat ve Terakki

Sloganları birlik beraberlikti (ittihat), ilerlemeydi (terakki). Fransız Devrimini gerçekleştiren Masonlar gibi "müsavat (eşitlik), uhuvvet (kardeşlik), hürriyet, adalet" diyorlardı.

Bunlar önce Sultan Abdülhamid'i tasfiye edip bir kuklayı padişah yaptılar.. Daha sonra da, getirdikleri Meşrutiyet'in canına okudular. Kanlı-suikastli bir istibdat rejimi kurdular.

Milleti zulme uğrama hususunda eşit hale getirdiler, zulmü adil bir şekilde dağıttılar.

Sergerde Enver, Almanlar'ın gazına gelip memleketi Birinci Dünya Savaşı'na soktu. Savaştan sonra da kaçıp gitti.

Fakat "paralel devlet"in dik âlâsını Anadolu'da Selanikli Mustafa Atatürk oluşturdu. Paralelliği aştı, (İsmet İnönü'nün açıkladığı gibi, savaşın galibi İngilizler ile müttefiklerinin "karar"ı ve yardımıyla) devletin bizzat kendisi haline gelme becerisi gösterdi. 

Lozan'da bunu tescil ettirdi.. 

Ve (Milli Selamet Partisi'nin kurucu genel başkanı Süleyman Arif Emre'nin Celal Bayar'dan naklen söylediği gibi) İngilizler ile müttefiklerine verilen sözler gereği Anayasa'ya laiklik (siyasal dinsizlik) gibi "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeler dercedildi. 

*

Kimse paralelliği sadece FETÖ'ye tahsis ederek gözümüzü boyamaya ve sahte yerlilik-millilik edebiyatı yapmaya kalkışmasın.

Türkiye’de son dönemde “paralel devlet”ler arası bir savaş yaşandı ve bunlardan (kendisine “hizmet hareketi” diyeni) savaşı kaybetti. 

Diğer (cinayetler ve suikastler konusunda deneyimli) “paralel devlet” ise, heybedeki turpun büyüğü olarak yoluna devam etti. Yara almakla birlikte sallanarak ayakta kalmayı başardı.

Nitekim, daha yakın zamanlarda Prof. Emin Gürses diye bir şımarık tip şöyle konuşabildi, küfrünü kusabildi:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Hadsizi görüyor musunuz, devleti, milleti, devletin başındaki Cumhurbaşkanı’nı tehdit ediyor.

Kime güveniyor?.. Selanikli ölünün Anıtkabir’deki çürümüş zavallı kemiklerine mi?

Hayır!

Azgın ve şirret katil “paralel devlet”e ve milletimizin gözünün korkutulmuşluğuna güveniyor.

Erdoğan’a FETÖ’cüler, bu Emin hadsizinin söylediğinin onda birini, yüzde birini bile söyleyemediler.

Bu Emin şımarığına hesap soran oldu mu peki? Hayır!

*

FETÖ ile ilgili kesin olan bir başka husus, temellerinin bir CIA-MİT projesi olarak atılmış olması.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından bazen açıkça, bazen de örtülü biçimde desteklenmiş durumda.

İmdi, devletler yabancı ülkeler söz konusu olduğunda, o ülkedeki her güç odağından kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmak isterler.

ABD, FETÖ’den yararlanmak ister ve yararlanır da.. Fakat FETÖ’cü olmaz.. Bütün hesaplarını FETÖ üzerine kurmaz.

Türkiye ile olan ilişkilerinde mesela FETÖ hesabına MİT’e savaş açmaz.. Bir taraftan FETÖ’ye kol kanat gererken diğer taraftan MİT ile de dostluğunu sürdürür. Sürdürüyor.

Bir ülkedeki iktidar (hükümet) ile iyi ilişki kurması, o ülkedeki muhalefete savaş açmasına neden olmaz. Gelecek hesapları yaparak muhalefetle de iyi ilişkiler kurar.

Türkiye’de de aslında Erbakan’la da anlaşmak istediler. Denediler. Fakat Erbakan’ı ikna edemediler. Onun için de (kadim dostları) MİT’i ve TSK’yı (bu kurumlardaki uşaklarını, satılmışları) kullanarak onun ayağının altındaki halıyı çektiler.

*

Her devlet böyle çalışır.. Mesela Almanya’ya bakalım.. Türkiye’deki iktidarla da, muhalefetle de ilişkisinin olmasını ister. Almanya’daki Türkler’in her grubuna (Alevî, Kürt, Ülkücü, Süleymancı, FETÖ’cü, Millî Görüşçü, Diyanetçi vs.) örgütlenme ve faaliyet gösterme şansı verir.

Türkiye kökenliler arasındaki parçalanmanın fazla olması işine gelir.. Bu gruplardan birinin diğerini yiyip bitirmesine izin vermek istemez. Bu, o gruba özel olarak sempati duyması anlamına gelmez.

Fatih Sultan Mehmed’in Ermeni Patrikhanesi’nin kurulmasına izin vermesi, Ermenici olması ve Rum düşmanlığı yapması anlamına gelmiyordu. 

Siyaset böyle birşeydir.

Aynı şey, ABD’nin FETÖ politikası için de geçerlidir.. FETÖ’nün (en azından Türkiye dışında) yok edilmesine müsaade etmez, fakat ne kadar FETÖ’cü ise o kadar da AK Particidir.

Bazı adamlarına FETÖ hamiliği yaptırır, bazı adamlarına da AK Parti sempatizanı olma görevi verir.

Sonuçta ne FETÖ’cüdür, ne de AK Particidir.. ABD, Amerikancıdır.. 

AK Partici olmadığı için, o istiyor diye FETÖ’nün defterini dürmez.. AK Parti’nin neferi gibi hareket etmez.

FETÖ’nün defterini dürmesi için, onun kendisi için tehdit haline geldiğini görmesi gerekir.

İşte ABD’nin (ve kankası İsrail’in) Erbakan hareketinin defterini (içerideki alçak satılmışlar vasıtasıyla) dürmüş olmasının nedeni budur. Kendi istikballeri ve küresel politikaları için tehdit olarak tanımlamışlardı.

*

Devam edeceğiz inşallah.


FETÖ VE ÇAĞDAŞ KÖLE TELEKIZLARIN DRAMI

  Sabah  gazetesinin  Yeni Akit  gazetesini kaynak göstererek yayınladığı haberde “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlı...