YAHUDİ-İNGİLİZ KONSORSİYUMUNUN VE İSLAM DÜNYASINDAKİ ACENTALARININ ŞEYHİ İBN ARABÎ DECCALLERDEN BİR DECCALDİR

 










ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 11


Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde görev yapan Dr. Orkhan Musakhanov’un “Muhammed Hayât es-Sindî’nin Vahdet-i Vücûd Reddiyesinin Eleştirisi” başlığını taşıyan makalesi (Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 2018, s. 94-132) üzerinde duruyorduk.

Konu, Nakşbendî tarikatına mensup bir sûfî olan Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-vedûd ‘alâ vahdeti’l-vücûd isimli risalesi.

Musakhanov, risalenin tahkikini ve tercümesini yapmış.

Bir önceki yazıda söz konusu risalenin şu bölümünü aktarmıştık (Köşeli parantez içi ifadeler bize ait):

“[İbn Arabîci vahdet-i vücutçular] Şöyle diyorlar: ‘Hristiyanlar, “Îsâ Allah’tır” demekle ulûhiyeti [tanrılığı] Îsâ’ya tahsis ettiklerinden [sadece ona has kıldıklarından] dolayı kâfir oldular, eğer ulûhiyeti onunla sınırlamasaydılar kâfir olmazlardı.” (105) Yine putperestler hakkında şöyle dediler: “Onlar, mazharların [“kendisinde zahir olunan, açığa çıkılan şeylerin”, mevcudatın, mahlukatın] bazısına ibadet etmekle hata ettiler. Hâlbuki hepsine ibadet etselerdi -onlar [İbnü’l-Arabi ve takipçileri (çevirenin eklemesi)] indinde- hata etmeyeceklerdi.” (106) Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’ Nitekim onlardan birisinin şöyle dediği nakledilmiştir: “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” (107) Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” (108) Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar. Allah’tan kendi katında hak olan hak üzere bizi sabit kılmasını ve bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi dalalete düşürmemesini istiyoruz.”

(Musakhanov, s. 129-130)

Bir önceki yazıda 105 no.lu dipnotu da aktarmıştık. 106 no.lu olana gelelim:

“106. İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, 75; Fususu’l-Hikem metni: “Nûh’un kavmi kendi tuzakları hakkında şöyle dediler: İlahlarınızı terketmeyiniz. Ne Vedd’i, ne Suvâ‘ı ne Yeğûs’u, ne Ye‘ûk’u ne de Nesr’i. [Nûh, 71/23] Onlar ilahlarını terk ettikleri vakit, onlardan terk ettikleri kadar Hak’tan cahil olurlar. Zîrâ Hak için her bir ma’bûdda bir vech vardır. Onu bilen bilir ve bilmeyen de bilmez. Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında “Ey Habîbim! Senin Rabb’in ancak O’na ibadet etmenizi kaza eyledi.” [İsrâ, 17/23] İbadet edilenin kim ve ibadet edilenin hangi surette zâhir olduğunu âlim kimse bilir.”

Evet, İbn Arabî denilen sapık, Fusûsü’l-Hikem adlı zırvalar koleksiyonunda bunları yazmış.

Bundan daha açık bir küfür olabilir mi?!

Hayat es-Sindî, bu lafları için (yukarıda geçtiği gibi) şu değerlendirmeyi yapıyor:

Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’”

Adam, Nuh aleyhisselam’ın (Allahu Teala’nın kahrına uğrayan, tufan ile helak edilen) kâfir kavminin putlarını, küfür ve şirkini, sapıklığını savunuyor.

Onlardan bir farkı yok.

Hiç yok.

Mekke devri müşriklerini bile aşıp geçmiş, Nuh (a.s.) kavminin putperestlik düzeyini yakalamayı başarmış.

*

O devirde yaşasa, hiç şüphesiz Hz. Nuh aleyhisselam’a karşı çıkar, onu irfan sahibi olmamakla, marifetullahtan nasipsizlikle suçlardı. “Sen bizi Hak’tan cahil olmaya davet ediyorsun” derdi.

Hz. Nuh’a şunu da derdi: “Sen bizi tek Allah’a çağırıyorsun, putları terk etmemizi söylüyorsun, halbuki her bir tapınılan putta Hak için bir vech var. Onu bilen bilir, bilmeyen bilmez. Sen, bilmeyenlerdensin.”

Laf artistik, zamane edebiyat meraklılarını büyüleyecek türden, bilen bilirmiş, bilmeyen bilmezmiş.. 

Evet, o devirde yaşasaydı, Hz. Nuh'a itirazına şunları da eklerdi: “İbadet edilenin (tapınılan putların gerçekte) kim ve ibadet edilenin (Tanrı’nın) hangi surette (görünüşte) zahir olduğunu (ortaya çıktığını, görünür hale geldiğini) benim gibi alim kimse bilir. Sen cahilsin.”

*

Vahdet-i vücutçuluk dalaleti çerçevesinde “putların Allahu Teala’nın göründüğü suretler olduğunu” söylemek istemiyorsa, bu laf kalabalığının anlamı nedir?

Bunu da bilen bilir, bilmeyen bilmez.

İbadet edilenin (örneğimizde Nuh aleyhisselam’ın kavminin putları olan Vedd, Suvâ, Yeğûs ve Ye‘ûk'un) gerçekte kim olduğunu alim olan bilirmiş. Hz. Nuh aleyhisselam alim olmadığı için bilememiş.

Endülüs'ün sapığına göre, tevhîd ehli cahil, söz konusu putlara tapan müşrikler ise alim.. Vay zampara kaltaban vay!

Bu sözleri zampara sahtekâr İbn Arabî soytarısına biz yakıştırıyor değiliz. Yukarıya aldığımız dipnotun ortaya koyduğu gibi, Fusûsü’l-Hikem’inde yer alan ifadeler.

Bu yazdıklarından haberi olup da buna velî, arif vs. diyenin aklına tükürülür. Aklı varsa tabiî.. 

Bu adam bırakın velî olmayı, müslüman ve mümin bile değil.

Kadıyanî, Reşat Halife ve İskender Kebapoğlu (pardon Evrenosoğlu) gibi deccallerden tek farkı, peygamberliğini açıkça ilan etmemiş olması. 

Fakat yaldızlı lafları, abrakadabra ve hokuspokuslarıyla kendisini peygamberlerden bile üstün göstermeyi, birçok aptalın aklını başından almayı başarmış.

Adama hadîs okusan "Yok bunun senedi sahih mi, yok metin tenkidi" filan diye bin dereden su getirir, fakat İbn Arabî'nin akla ziyan zırvalarına "kimsenin aklının yetmeyeceği hikmetler" muamelesi yapar.

*

107 ve 108 no.lu dipnotlar:

“107. Bu sözler İbn Teymiyye’den nakledilmiştir. Bkz. İbn Teymiyye, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 243. “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” bkz. İbnü’l-Arabî, Fusûsi’l-Hikem, 82-83.”

“108. Bu da İbn Teymiyye’den nakildir: “Tilimsânî’nin söylediğini söylüyorlar: ‘Bizim indimizdeki sarih aklın nakzettiği şeyler keşfen sabit olmuştur.’ Yine şöyle diyorlar: ‘Kim tahkiki -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.’” İbn Teymiyye, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 243. 109 Hâkim, el-Müstedrek, 2: 368.”

Es-Sindî, bütün bunlardan hareketle şu hükmü veriyor:

“Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar.”

Akıl ve Şeriat gitti mi geriye ne kalır?.. Saf ve som, has halis süzme küfür, sapıklık/dalalet, akılsızlık ve şeytaniyet. 

Deccallik.. 

Evet, zampara İbn Arabî bir deccaldir.


AVRUPALI GÂVUR MUSHAF’IN SAYFALARINI, TARİHSELCİ-GÜNCELLEMECİ İSE MESAJINI YAKMAYA ÇALIŞIYOR

 




Şeriat, Allahu Teala ile kulları arasındaki bir ahid (antlaşma) anlamına gelir.

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Ahid" maddesinde şu tanımlar yer alıyor:

“Ahd, masdar olarak, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, tâlimat vermek; söz vermek” mânalarına geldiği gibi, isim olarak, “emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına da gelir.

Taahhüd ve müteahhid, ahid kelimesiyle aynı kökten türemiştir.”

Akid (sözleşme) kelimesi de benzer bir anlama sahip.. Nitekim Mecelle’de akid kelimesi tanımlanırken “taahhüd” kelimesi kullanılmış bulunuyor (madde 103):

“Tarafeynin (iki tarafın) bir hususu iltizam (lazım/gerekli sayma) ve taahhüd etmeleridir ki îcâb (vacib/zorunlu kılma) ve (îcâb’ı) kabul (razı olup onaylama) irtibatından ibarettir.”

*

Evet, Şeriat, Allahu Teala ile kulları arasındaki bir ahid (antlaşma) ya da akid (sözleşme) anlamına gelir.

Dinin tamamlanması (Maide, 5/3) demek, sözleşmenin tamamlanıp mühürlenmesi ve imzalanması demektir.

Sözleşme (Şeriat) tamamlandığı için Allahu Teala yeni emirler vermez, yeni yükümlülükler getirmez.

Mesela namaz 10 vakit olarak yeniden düzenlenmez.

Zekât oranı kırkta bir'den onda bir'e çıkarılmaz.

Hac ömürde bir defa farz olmaktan çıkarılıp (ulaşımın kolaylaşması vs. gibi etkenlerden dolayı) 5-10 senede bir tekrarlanan bir farz ibadet haline getirilmez.

Oruç, obezite yayıldığı için senede bir ay yerine iki-üç ay farz hale gelmez. 

İslam’ın şartları beşten sekize, 10’a çıkarılmaz.

Emirler olduğu gibi kalır..

*

Allahu Teala nasıl emirlerde değişiklik yapmıyorsa, devletlerin yeni vergiler vs. ihdas etmeleri gibi yeni yükümlülükler getirmiyorsa, sözleşme maddelerini değiştirmiyorsa, kullar da sözleşme maddeleriyle (Şeriat hükümleriyle) oynayamazlar, dinlerini "oyun ve eğlence" edinemezler (En'âm, 6/70).

Sözleşmelerde iki tarafın da "sözünde durması" önem taşır, ahde vefa tek taraflı olmaz.

Mesela bir kira sözleşmesini düşünelim.. 

Kiraya veren, sözleşmeye riayet ediyor, şöyle demiyor: "Anlaşmaya göre sene boyunca ayda 10 bin lira ödeyecektiniz. Üç aydır ödemeyi bu miktarda yapıyorsunuz. Fakat ülkenin ekonomik durumu değişti, enflasyon canavarı paranın alım gücünü yiyor, o yüzden bu ay 15, gelecek ay 20 bin lira istiyorum, ondan sonraki ay ise 30 bin olacak, daha sonra da şartlara göre bir rakam söylerim." 

Evet, kiraya veren böyle demiyor, “Para her ne kadar değer kaybediyorsa da, siz, anlaştığımız gibi ayda 10 bin lira ödemeye devam edebilirsiniz” diyor.

Buna karşılık kiracı şöyle diyor: "Bu sözleşme maddeleri çok önemli değil yav, bunları o kadar kafaya takmayalım, bunlar tarihsel şeyler, gelip geçici. Lafza takılmayalım, önemli olan sözleşmenin ruhu.. Duruma göre güncelleme yapmamız lazım. Ben bu ay 10 değil sekiz bin lira veririm, gelecek ay hiç ödeme yapmam, ondan sonraki ay ise para yerine sana zeytinyağı veririm. Çünkü ben zeytinyağı üreticisiyim, bende zeytinyağı bol. Sana nakit veremem, arabamı yenilemek için nakite ihtiyacım var. Hadi gene iyisin, para değer kaybeder, zeytinyağı kaybetmez, bu kıyağımı da unutma!" 

Böyle birşey olabilir mi?!

Bunun anlamı sözleşme şartlarının çiğnenmesidir. Kiraya veren mahkemeye gider, ve sözleşmede belirtilen meblağ kiracıdan bir şekilde tahsil edilir. Ve böyle bir kiracı eninde sonunda kapının önüne konulur, tard edilip kovulur.

*

Kiraya veren devletse, o zaman kiracıya “Sen kime maval okuyorsun, herkese lo lo da bize de mi lo lo, devlete de mi lo lo?!” derler.

Ya da kiraya veren mafyaysa, seyreyle sen gümbürtüyü..

Sözleşme sözleşmedir, iki tarafın da başta ne konuşulmuşsa ona riayet etmesi gerekir.

Allahu Teala şartlar değişti diye yeni peygamber ve kitap göndermiyor, mükellefiyetlerde bir fazlalaştırma, artırma yapmıyor, fakat bizim beyzadeler sözleşme şartlarını (Şeriat hükümlerini) kendi zevk ü sefa ve keyiflerine göre değiştiriyorlar.

İşte dini oyun ve eğlence edinmek budur.

Fakat nasıl elektrikle oyun oynamaya gelmezse bu da öyledir.. Hatta daha fazla öyledir. Çarpılırsın..

"O hâlde dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve dünya hayâtı kendilerini aldatan kimseleri bırak; hem onunla (o Kur'ân ile) nasîhat et ki, kimse kazandığı (günahlar) yüzünden helâke düşürülmesin; (Ki) ona Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefâatçi vardır. (Öyle ki) her tür fidyeyi fedâ edecek bile olsa, ondan alınmaz. İşte onlar, kazandıkları yüzünden helâke düşürülmüş kimselerdir. İnkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içecek ve  elemli bir azab vardır." (En'âm, 6/70)

*

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Ahid" maddesinde şu bilgiler veriliyor:

“Ahd, masdar olarak, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, tâlimat vermek; söz vermek” mânalarına geldiği gibi, isim olarak, “emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına da gelir. ... İttifak hükümlerini (Tanrı ile İsrâiloğulları arasında yapılan ahdin hükümleri) ihtiva ettiği için, yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atîk [Tevrat] ve Ahd-i Cedîd [İncil] denilmiş, ...

“İslâmiyet’e göre Allah, emirleri yoluyla ve peygamberleri vasıtasıyla insanlardan ahid almıştır. Yahudi ve hıristiyanlardan alınan ahid de bunlar arasındadır. Allah, İsrâiloğulları’ndan, namaz kılıp zekât vereceklerine, peygamberlerine inanıp onları destekleyeceklerine ve Allah’a güzel takdimelerde bulunacaklarına (faizsiz borç vereceklerine; bk. el-Mâide 5/12), Allah’tan başkasına tapmayacaklarına, anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edeceklerine (bk. el-Bakara 2/83), birbirlerinin kanlarını dökmeyeceklerine, birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (bk. el-Bakara 2/84-85) dair söz almıştır. Fakat onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmemiş, ahidlerini bozmuş ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir (bk. el-Bakara 2/100; el-Mâide 5/13). Mûsâ’ya karşı geldikleri için üzerlerine azap çökünce bunun kaldırılmasını istemişler, Mûsâ da onlara, Allah’a verdikleri sözü hatırlatmıştır (bk. Tâhâ 20/86). Çünkü yahudiler ne zaman Allah’a söz vermişlerse, içlerinden çoğu bu ahdi bozmuştur (bk. el-Bakara 2/100). Allah, hıristiyanlardan da ahidler almış, fakat onlar sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır (bk. el-Mâide 5/14). Bütün önceki ümmetlerden ahid alınmış olmasına rağmen, Hz. Muhammed’den ümmeti adına bir ahid alınmamıştır. Ancak Peygamber’e baş eğip tâbi olanlar övülmüş, sözünden dönenlerse yerilmiştir (bk. el-Feth 48/10).”

İkinci paragrafın ilk cümlesi ile son cümleleri çelişkili.. 

Son cümlede sözü edilen "sözünden dönme" olayı da, bir "sözleşme" (söz verme) olmadan mevzubahis olamaz.. 

Aynı maddede şunlar da söyleniyor:

“... Bu ahid, genellikle emir veya tâlimat verme şeklinde açıklanmıştır. Yine Kur’an’da Allah’la kulları arasındaki bir ahidleşmeden de bahsedilmiş (bk. Yâsîn 36/60) ve Allah adına verilen ahdin bozulmaması istenmiştir (bk. en-Nahl 16/91). Allah’la yaptıkları muahedeye sadık kalanlara büyük mükâfat vaad edilmiş (bk. el-Feth 48/10), ahdini yerine getirmeyenler bozguncu olarak nitelendirilmiş (bk. el-Bakara 2/27) ve Allah’a karşı ahidlerini hiçe sayanların âhirette hiçbir nasip alamayacakları haber verilmiştir (bk. Âl-i İmrân 3/77). “Siz bana verdiğiniz ahde sadık kalın ki ben de size verdiğim ahdi ifa edeyim” (el-Bakara 2/40) meâlindeki âyet değişik şekillerde tefsir edilmiştir. Bir yoruma göre âyette geçen birinci ahid, Allah’ın kullarına olan emir, yasak ve tavsiyeleri, ikinci ahid ise Allah’ın kullarına vaad ettiği af ve mükâfatıdır. Diğer bir görüşe göre birinci ahid Allah’ın ahdi, yani kulları üzerindeki hakkı, ikinci ahid de kulların rableri üzerindeki haklarıdır. ... Semavî dinler Allah’la kulları arasında var olduğuna inanılan bir ahidleşmeye dayanır. Hz. Peygamber dua ederken, “Allahım! Gücüm yettiği kadar ahdine ve vaadine sadakat gösteriyorum” (Buhârî, “Daʿavât”, 16; Tirmizî, “Daʿavât”, 15) der ve kendini O’na karşı daima sorumlu hissederdi. ...

“Sûfîler, ilâhî ve beşerî ahidlere sadakati tasavvufun esası olarak görmüşlerdir. Hatta Bündâr b. Hüseyin’e göre, tasavvuf ahde vefadan ibarettir. Onlar, insanın, “Allah için şunu yapacağım” diye zihninden geçireceği bir fikrin bile bağlı kalınması gereken bir ahid olduğu görüşündedirler. Zihinden geçen şeylere akid, dille ifade edilenlere ahid denir; her ikisini de ahid bilip bağlı kalmak gerekir. Şeriat nasıl din ise ahde vefa da dindir. Allah’ın ahdine bağlılık göstermeyenler şeriatın âdâbına da riayet etmezler. ...

“Kur’an’da iman, yalnızca zihnî bir inanma değil, bunun yanında kişinin dinî naslarla belirlenmiş olan esaslara uyacağına dair gönüllü bir taahhüdü olarak değerlendirilmek suretiyle iman ile ahid arasında sıkı bir münasebet kurulmuştur. Böylece Kur’an’a göre ahde vefa, iman ederek Allah ile ahidleşmiş ve bu suretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına sokmuş olan müminin ahlâkî bir borcudur. Bu sebeple Kur’an ahdin önemi üzerinde ısrarla durmuştur. İster Allah’a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük için ehliyet şartlarını taşıyan bir insanı borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine ahde vefâ veya ahde riayet denir ki her iki tabir de Kur’an’dan alınmıştır (bk. el-Bakara 2/177; el-Mü’minûn 23/8). “Sözünde durmak, verdiği sözlere bağlı kalmak, özü ve sözü doğru olmak” gibi anlamları içine alan ahde vefa veya kısaca vefâ, İslâm ahlâkının en önemli prensiplerinden biridir.”


DEVLETTE DEVAMLILIK ESAS DA, DİN’DE, ŞERİAT’TE DEĞİL Mİ?!

 



Bir devlet başkanını düşünelim..

Emri altındakilere devlet başkanı sıfatıyla yasal bir emir verdiğinde, onlar bunu yapmak zorundadırlar.

Aynı şekilde bütün vatandaşları ilgilendiren bir kanun çıkardığında veya kararname yayınladığında da bu herkesi bağlar.

Ama aynı devlet başkanı vatandaşlardan birinin işyerine gidip “Niye bu işi yapıyorsun, bu işi bırak, başka iş yap!” diye akıl verdiğinde o, bunu yapmak zorunda değildir. 

İsterse belki saygı duyduğu veya “Bu işin içinde bir iş olabilir” diye düşündüğü için yapabilir. Veya hiç umursamaz, kulak ardı eder.

Buradaki serbestlikten hareketle vatandaşların devlet başkanının hiçbir emrine itaat etmekle yükümlü olmadıkları sonucuna varılamaz.

Yetkili olduğu konularda devlet başkanı sıfatıyla verdiği emirler herkesi bağlar.

Kendisi başka bir emir vermediği veya başka biri onun yerine geçip yeni devlet başkanı olarak başka bir emir vermediği sürece onlar yürürlükte kalır.

O yüzden birçoklarının “Devlette devamlılık/süreklilik esastır” dediklerine şahit olunmaktadır.

*

Şeriat’te de devamlılık esastır.

Yukarıda anlattığımız olguya benzer şekilde, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı emirleri ve sözleri peygamberlik vazifesi kapsamında söylenmişken, bazıları peygamberlik göreviyle ilgisizdir.

Said Ramazan el-Bûtî’nin şu ifadeleri meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“Resulullah s.a.v, [Bedir Savaşı’nda] konakladığı yerin durumu hakkında Habbab bin Münzir ile arasında geçen konuşma (gördüğüm gibi, o isnadı sahih bir hadîstir) bize gösteriyor ki, Resulullah’ın tasarruflarının hepsi teşrî [kanun koyma, şer’î hüküm koyma] nev’inden değildir. Aksine Resulullah da birçok zamanlarda herkesin düşündüğü gibi düşünen, akıl yürüten bir beşer olması hasebiyle, birtakım tasarruflarda bulunur. Şüphesiz ki, biz bu gibi tasarruflarında ona uymakla yükümlü değiliz. Bu savaşta kendisinin seçtiği yere konaklaması da bu tür bir tasarruftur…. Resulullah’ın [bu tür] siyaset-i şer’iyye grubuna giren tasarrufları çoktur. Resulullah’ın yaptığı bu tasarruflar kendisinin Allah’tan aldıklarını tebliğ eden bir peygamber olması cihetinden değil de, imam ve devlet başkanı olması yönündendir. Onun askerî tedbirleri, [Uyeyne ve Akra’ gibi, kavimleri tarafından sözleri dinlenen kabile reislerine] bağış ve ihsanları da çoktur. Bu konunun, enine boyuna açıklamasını fukaha yapmıştır. Onları burada sayıp dökmeye imkân yoktur.”

(Said Ramazan el-Bûtî, Peygamber Efendimiz ve Hayat – Fıkhu’s-Siyre, çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Millî Gazete, t.y., s. 243.)

Evet, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in savaşlarda komutan sıfatıyla takip ettiği strateji ve taktik, aldığı tedbirler, şer’î hüküm değildir.

Bunlar hakkında karar verdiğinde o sırada ona itaat vaciptir, fakat o strateji ve taktiğin, genel bir şer’î emir niteliği taşımadığı için, başka savaşlarda aynen taklit edilmesi gerekmez.

Bundan hareketle Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin her emrinin ve sözünün böyle tarihsel olduğu, genel ve ebedî bir geçerliliğinin bulunmadığı söylenemez.

Tam aksine, şer’î hüküm olarak bildirdiği hususlar Kıyamet’e kadar geçerlidir. 

Başka peygamber ve kitap gelmeyeceği için ilelebet payidar olacaklardır.

*

Tarihselci-güncellemeciler ve bazı “makasıd” istismarcıları işte bu noktada farklı iddialarla ortaya çıkıyorlar.

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında bu konuda şunları söylüyor:

“Onlar peygamberlik hükümlerini sadece âhiret işleriyle alâkalı olan şeyler olarak kabûl etmişler ve dünya işlerinin peygamberlikle hiçbir alâkasının olmadığını iddiâ etmişlerdir.

“Böylece kendilerini bu sahada din boyunduruğudan kurtulmuş kimseler yapmışlardır. Hâlbuki nasslar, bütün açıklığı ile bunu yalanlamaktadır.

“Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ne mü’min bir erkek, ne de mü’mine bir kadın için Allah ve Resûlü bir şeyi hükmettiği zaman işlerinde hiçbir muhayyerlik hakkı yoktur.” (Ahzab, 33/36)

“Bu âyetin iniş sebebi, sadece ve sadece dünyalık bir iştir [ahiretle ilgili bir konu değildir].

“Hakkında meselenin karışık hâle geldiği [hurma ağaçlarını] aşılama hadîsine gelince, onda, re’y [kişisel görüş] ve meşveret [danışma] ile olan birşeyin kayıtlandırılması vardır.

“Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in [karşılıklı görüş alışverişi ve danışma olmayıp da] şer’an [yasa koyma niteliğinde] verdiği hüküm [ictihad niteliği taşısa, yani son tahlilde zan bile olsa] böyle değildir [Ki peygamberlerin içtihadında hata olması durumunda mutlaka vahiyle düzeltilirler].”

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat, hurma ağaçlarının aşılanması meselesinin anlaşılması için bir not eklemiş bulunuyor.

Şöyle: 

“Aşılama hadisi, Müslim rahimehullâhın Sahîh’inde (4/1838) Hadîs No: 2362’de Hazreti Âişe radıyellâhu anhâdan yaptığı şu rivâyettir:

“Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem aşı yapmakta olan bir topluluğa uğradı ve buyurdu: “Yapmasanız elbette elverişli olur.” (Râvî şöyle) dedi: Bunun üzerine, kuruduğu zaman kabuk hâline gelen kalitesiz ekşi hurmalar meydana geldi. Sonra [Resulullah s.a.s.] onlara uğradı ve şöyle buyurdu: “Hurma ağaçlarınıza ne oldu?” Onlar da “Siz şöyle şöyle dediniz” dediler. O da; “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz” buyurdu.

“Bu hadîste anlatılmak istenen [şey] birçok insanlara karışık hâle geldi ve Nebî sallellâhu aleyhi ve selleme sadece hâlis ibâdetlerle alâkalı husûslarda uymanın vâcib olduğunu, muâmelâtta (yani insanlar arası münâsebetlerde) -Allah korusun- uymanın vâcib olmadığını zannettiler.

“Hâlbuki aleyhissalâtü vesselâm her bir işte uyulmak ve itâat edilmek üzere gönderilmiştir. Bu işler ister dünya, ister âhiret işleri olsun. Çünkü İslâm kâmil bir dindir. İbâdetlerden, muâmelelerden, siyâsetten, iktisattan olan hayatın bütün kesimlerinde O nun yönlendirmeleri ve irşâdları vardır.

“Dinin devletten ayrılması [laiklik] ise İslâm’la hiçbir alâkası olmayan bir şeydir.

“İş bunlara konu ancak Rasulullah aleyhissalâtü vesselâmın “Dünyanızın işini siz daha iyi bilirsiniz” sözü yüzünden karışık gelmiştir. Biz bu hadîs üzerinde bütün [rivayet] tarîkleriyle düşünecek olursak, onun sahîh olan murâdı açıkça ortaya çıkacaktır. İşte ben size hadîsi bütün uzunluğuyla naklediyorum:

“Mûsâ ibnu Talha babasından şöyle dediğini rivâyet etti: Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem ile ben, hurma ağaçlarının üzerindeki bir topluluğa uğradık. “Bunlar ne yapıyorlar?” buyurdu. Onlar da “Hurmayı aşılıyorlar, erkeği dişiye koyuyorlar, böylece aşılama oluyor” dediler. Bunun üzerine Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Zannetmem bu bir şey kazandırsın.” (Râvî şöyle) dedi: Bu onlara haber verildi ve bu yüzden aşılamayı terk ettiler. Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve selleme bu haber verilince şöyle buyurdu: “Eğer bu onlara fayda verirse yapsınlar onu, ama şübhesiz ki ben sadece bir zanda bulundum. O bakımdan beni zandan dolayı sorgulayıp suçlamayınız. Lâkin ben size Allah’tan bir şey aktardığım zaman onu alınız. Şübhe yok ki, ben, Allah azze ve celle’ye karşı asla yalan söylemem.” (Sahîh-i Müslim, H: 2361)

Bu hadîsten Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin onlara kesin bir emir vermediğini, ancak, sadece bir görüş bildirdiğini anladık. Çünkü o “Zannetmem ki, bu bir şey kazandırsın” buyurdu.

“Bu vâkıayı Rafi İbnu Hadîc radıyellâhu anhu efendimiz [de] rivâyet etti: Onun Müslim‘deki rivâyetinde şöyle bir ifâde gelmiştir: “Belki de siz böyle yapmazsanız sizin için daha hayırlı olur.” (Hadîs No:2362)

“Müslim‘deki Âişe ve Enes radıyellâhu anhumâ hadîsinde de şöyle gelmiştir: “Siz yapmasaydınız elbette daha elverişli olurdu.”

“İbnu Mâce rahimehullâh da Sünen‘inde (2471. hadîste) Âişe radıyellâhu anhâ seyyidemizden de rivâyet etmektedir ve onda şu ifâde bulunmaktadır: “Yapmasaydınız, elbette daha elverişli olurdu.”

Bu rivâyetlerden Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin onları aşılamaktan kesin bir şekilde yasaklamadığını, ancak, bu husûstaki aşılamanın bir şey kazandırmayacağı, aksine bu işi yapmadan da ağacın meyve vermesinin mümkün olacağı zannını ifâde etmiştir. Sahâbe radıyellâhu anhum [bunu emir zannedip, bu yoldaki] emrine uymanın vâcib olduğu zannıyla onun görüşüyle amel edince şöyle buyurdu: “Şübhesiz ki ben, ancak bir zanda bulundum. O hâlde beni zan sebebiyle hesaba çekip suçlamayınız; lâkin Allah teâlâdan size bir şey söylediğim zaman onu alınız.”

“Bu manâyı Enes efendimiz şu sözüyle rivâyet etti: “Siz, dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” Âişe radıyellâhu anhâ da şu sözüyle rivâyet etti: “Sizin dünya işlerinizden bir şey olursa, bu sizin işiniz, ancak, dininizin bir işi olursa, bu da bana âit bir meseledir.” (İbnu Mâce: 2471)

“İkrime, Rafi İbnu Hadîc radıyellâhu anhudan şu sözüyle bir rivâyette bulunmuştur. “Ben sadece bir beşerim. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman onu alınız, ama [kişisel] reyimle bir şey emrettiğim zaman ben sadece bir beşerim.” İkrime [bu konuda] şöyle dedi: “Yâhut [Resulullah s.a.s.] buna benzer bir şey söyledi.”

“Bu rivâyet yolları ve rivâyetlerle Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin “Siz dünyanızı en iyi bilensiniz” sözünün ancak hâlis tecrübeye dayanan işlerle alâkalı olduğu ve Şerîatin, hakkında helâllik veya haramlık hükmünü vermediği, aksine mübâh yaptığı meselelerle alâkalı olduğu ortaya çıkmaktadır.

“Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin bu sözünden murâdı şudur: Bu işlerden birisi hakkında rey ve zannıyla belki de bu iş fayda verir, yâhud zarar verir demekle söylediği bir şeyin hükmü, teşrî [yasama, yasa koyma] hükmü değildir ki, ona [mutlaka] uymak lâzım gelsin. Çünkü (o) temelde (esas itibariyle) bir emir (ya da yasaklama) değildir (Aşılama yapmayın diye açık bir emir söz konusu değil).

“İmâm Nevevî rahimehullâh şöyle dedi: Âlimler şöyle söylemişlerdir; Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin re’y sözü, yani dünya ve maişet işinde teşrî [yasa yapma, Şeriat hükmü koyma] değil demektir. Ancak Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin ictihâdiyle ve şer’an re’yi ile olan bir şeyle amel etmek vâcibtir. [İctihad da son tahlilde zan ifade etmekte ve kişisel re’y durumunda bulunmakla birlikte teşrî anlamına geldiği ve emir niteliği taşıdığı için onunla amel vaciptir, yani farzdır.] Hurmanın aşılanması bu neviden değildir. … Bununla beraber İkrime re’y lafzını ancak “mânâyla rivâyet” olarak getirmiştir [Yani Resulullah’ın re’y (kişisel görüş) lafzını kullandığından emin değildir, sözünün o anlama geldiğini düşünmektedir]. Çünki hadîsin sonunda “İkrime şöyle dedi: Veya [Resulullah s.a.s.] bunun gibi [bir ifade kullandı]” ifâdesi yer almaktadır. İşte bu yüzden Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin sözünü kesin olarak haber vermedi [“Veya bunun gibi” dedi]. Ulemâ şöyle demişlerdir: Bu söz bir [kesinlik içeren] haber [verme] değil, ancak bir zandır. Nitekim bunu, bu rivâyetler de açıkladı. Şöyle dediler: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin dünya işlerindeki re’yi ve zannı başkalarınınki gibidir. Bu gibi şeylerin vâki olması imkânsız değildir. Bunda [Resulullah s.a.s. için] hiçbir noksanlık da yoktur. Bunun sebebi himmetlerinin âhirete ve âhiret marifetlerine taalluk etmesidir [Resulullah s.a.s.’in dünyevî sanatları bilmemesi bir kusur değildir, çünkü dikkatini bu konular üzerine yöneltmiyor]. (Şerh-i Nevevî alâ Sahîh-i Müslim, 2/264)

“Bu bahsin hulâsası şudur: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz” sözü ancak, helâlle, haramla ve kulların haklarıyla alâkası olmayan, hatta sırf tecrübeye dayalı --topraktan alınan mahsûlü çoğaltma, tarla ve ziraat usulleri, arazinin temizlenmesi ve hazırlanması yolları, hangi hayvan başkalarından daha çok binilmeye elverişlidir, falancanın hastalığı için hangi ilaç daha elverişlidir, beden için en fâideli olan hangi şeydir ve benzeri-- meseleler hakkındadır. Bütün bunlar peygamberliğin tebliği ile alâkalı olmayan şeylerdir. İşte bu yüzden Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin bu gibi işlerdeki sözleri zann ve re’y gibi olup, teşrî [kanun koyma, Şeriat hükmü getirme] değildir.”

*

Daha önce başka bir yazımızda Allame Tehanevî’den aktardığımız gibi, bir hususun şer’î hüküm olmasının ölçütü, onunla ilgili bir sevap vaadinin ya da azap vaîdinin bulunmasıdır.

Kendisine sevap ve azap terettüb etmeyen şeyler şer’î hüküm kapsamına girmezler.

Söz konusu olayda da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir sevap veya günahtan söz etmiyor, salt yapılan işlemin (aşılamanın), o işlemden (aşılamadan) umulan faydayı verip vermeyeceğine dair tahminini söylüyor.

Bunu yapmayın diye açık bir emir de vermiyor.

Dolayısıyla mesele şer’î bir hüküm olma vasfına haiz değil.

Ama mesela faiz, hırsızlık, zina, kumar, içki, cinayet vs. gibi konularda gelen nasslar böyle değildir. Onlar hem sübut hem de delalet bakımından kat’îdirler, yasaklama ve azap vaîdi içermektedirler.

Bunlara ilişkin emirler ilelebet geçerlilik taşıyan şer’î hükümlerdir. Tarihseldir denilerek görmezden gelinemezler.


YAHUDİ-İNGİLİZ KONSORSİYUMUNUN VE İSLAM DÜNYASINDAKİ ACENTALARININ ŞEYHİ İBN ARABÎ DECCALLERDEN BİR DECCALDİR

  ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 11 Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler F...