E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

 

https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi 


MANEVÎ POZİTİVİZM

-KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-


Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ YERİNE: “MANEVÎ POZİTİVİZM” OLARAK SAPIK TASAVVUF 4

VAHDET-İ VÜCUTÇULUK: SUFÎLİK/TASAVVUF DEĞİL SOFİSTLİK/SOFİZM (SAFSATA) 24

VAHDET-İ VÜCUTÇULARIN GÖZBAĞCI KEŞF İLLÜZYONU 55

İRFAN PAZARLAMACILARININ VE VAHDET-İ VÜCUTÇU MARİFETULLAH İŞPORTACILARININ ANLAYAMADIĞI 65

ZAMPARA İBN ARABÎ’NİN KEŞF VE RÜYA PALAVRALARI 73

RUHLAR, CİNLER, KERAMET VE KEHANETLER 90

SAPIK TASAVVUFA KARŞI KELAM (TEVHÎD) İLMİNİN İRŞADI 106

SELEFÎLİK TASLAYAN GÜNÜMÜZ MEZHEPSİZLERİNİN HAKİKİ SELEFİ ZAMPARA ŞEYH İBN ARABÎ'DİR 122

İNGİLİZ'İN FEMİNİST ŞEYHİNİN KADIN İMAM VE MÜRŞİD MERAKI 128

İSLAM'IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI (PROTESTANLAŞTIRILMASI VE KATOLİKLEŞTİRİLMESİ) AMELİYESİNİN TASAVVUF AYAĞI 137

GAYB, KEŞF, KERAMET, ŞİRK VE TASAVVUF 151

İNGİLİZ ENİŞTE (VE YERLİ-MİLLİ DERİN GÖLGESİ) İBN ARABÎ'Yİ NİYE ÖPÜYOR? 166

RÜYA, İLHAM VE KEŞF ŞER’AN NE KADAR BAĞLAYICIDIR? 171

BAŞTAN UYARMAYINCA, SONRADAN BAŞ EDEMİYORSUNUZ 180

İBN ARABÎ’NİN ‘KERAMET’İ: HIRKA İLE TACA, KOSTÜME VE YALDIZLI LAFLARA ALDANMAK 186

YUSUF KAPLAN’IN, ALLAHU TEALA’NIN İSİM VE SIFATLARINA DAİR YANLIŞ BİR CÜMLESİ 188

VAHDET-İ VÜCUTÇULAR, SAPITAN EHL-İ KİTAP GİBİ, SÖZLERİNİ ÖNCEKİ KÂFİRLERİNKİNE BENZETİYORLAR 190

İBN ARABÎ’NİN ÇELİŞKİLİ, TUTARSIZ, MANTIKTAN YOKSUN (VE DE EHL-İ SÜNNET’E AYKIRI) SAHTE “İRFAN”I 197

ZAMPARA ŞEYH MUHYİDDİN İBN ARABÎ’NİN AŞK MACERALARI 205

MESİH DECCAL VE İBN ARABÎ ŞAKLABANI 224

İBN ARABÎ VE “BİR ZAMANLARIN KARTALI” FETHULLAH GÜLEN 231

MAĞRİB SUFİLERİNİ TAŞLAYAN ZÜHD KUMKUMASI ZAMPARAYA BAK SEN! 238

ASLAN POSTU GİYEN EŞEK GİBİ "VELÎLERİN SONUNCUSU" MASKESİ TAKARAK İNSANLARI ALDATAN ZAMPARA 244

 *

 

ÖNSÖZ YERİNE: “MANEVÎ POZİTİVİZM” OLARAK SAPIK TASAVVUF

 

Sa’duddîn Teftazanî’nin Şerhu’l-Akaid adıyla şerh yazmış olduğu kısa ve özlü Nesefî Akaidi, itikad (inanç) konularına şu şekilde bilgi bahsi (epistemoloji) ile başlar:

“Hakkı ciddiyetle arayan İslâm uleması demiştir ki: Sofistlerin ters iddiasına rağmen, varlık olarak gördüklerimiz gerçekten vardır. Ve mahlûkatı öğrenmenin vasıtaları da üçtür: Sağlam duyumlar (havass-ı selîme), doğru haber (haber-i sadık), akıl.

“Duyumlar beştir: İşitme, görme, koklama, tatma, dokunma duyumlarıdır. Bunlardan her biri bir organ sistemindeki kabiliyetler olup kendisine göre eşyanın (şeylerin, varlıkların) bazı özelliklerini alıp dimağa yansıtacak biçimde yaratılmıştır.

“Sadık (doğru) haber'e gelince; iki kısımdır: Mütevatir haber, esullerin haberi. Mütevatir haber şudur: Öyle bir topluluğun haberi ki; onların yalan uydurmak üzere birleşip anlaşmaları aklen mümteni (muhal) olur. Bu tür haber zaruri ilim gerektirir (inkâr olunamazlar). Meselâ, geçmiş devletlere ve bazı ülkelere dair haberler böyledir. İkincisi ise resulün (hak peygamberin) haberidir. Bunun kesinliği peygamberlikle yani mucizesi ile doğruluğu isbat edilen kişilikledir. Bu ise istidlalî (delilden hareketle yapılan akıl yürütmeye dayalı) ve kesin bilgi verir. Bununla sabit olan bilgi aynen (mütevatir haber ve duyulara dayalı müşâhede/gözlem/deney/tecrübe gibi) kesin ve zorunlu bilgi gibidir. Yakîn (doğruluğu kesin bilgi) ifade eder. Değişmezdir.

“Akla gelince: O da ilmin sebeplerindendir. Ancak akılla edinilen bilgi ya bedihî (doğruluğu, akıl sahibi herkes için açık) olur. Yani ilk bakışta meydana gelir ki; bu zaruridir. Meselâ bütünün parçasından her zaman büyük olması gibi. Yahut bu bilgi istidlâlî (delile dayalı olarak akıl yürütme ile) olur. Yani uğraşılarak kazanılır. (Bir yerden duman görünce ateşin varlığını anlamak gibi.)

“İlham ise, marifetin (bilginin) sebebi değildir. Ehl-i Hak (Hak ehli) böyle görür.”

(Ali Nar (haz.) Akâid Risâleleri, İstanbul: Beyan Y., 1998, s. 133-4.)

*

Bilgi bahsinde insanlar en temelde iki gruba ayrılırlar: Dogmatikler (doğru bilgiye ulaşılabileceğini kabul edenler) ve septikler (şüpheciler).

Felsefe tarihindeki bilinen ilk septikler, Eski Yunan’ın sofistleridir; bunlar işi, insan algılarının “dış dünyayı (zihnin dışındaki gerçekliği) doğru yansıtıyor olduğundan” emin olunamayacağını ileri sürmeye kadar götürmüşlerdir. Onları eleştirenler, haklı olarak, “tutarlı” olmak için “kendi şüpheciliklerinin haklılık ve doğruluğunu da şüpheyle karşılamaları” gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü, bunun aksi, kendi kanaatleri hakkında dogmatik bir tavır sergilemeleri anlamına gelmektedir.

Günümüzün septikleri postmodernistler ve agnostiklerdir (bilinemezciler).

Yukarıda Nesefî Akaidi’nden yapılan alıntıdan anlaşılabileceği gibi, Müslümanlar dogmatiklerin safında yer almaktadır. Yani, “akl-ı selîm, sağlam duyular ve doğru haber” vasıtasıyla doğru bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu kabul ederler.

Materyalistler (maddeciler) ve pozitivistler de aynı şekilde dogmacıdır. Bunlar da Müslümanlar gibi “akl”ı ve “sağlam duyular”ı doğru bilgiye ulaştıran vasıtalar olarak görürler. Ancak, “resullerin haberleri”ni (Ki resuller/peygamberler, dinî literatürde “muhbir-i sadık / doğru haberci” olarak adlandırılırlar) kabul etmezler.

Modern bilim de (pozitif bilimler / müsbet ilimler) “akl”a ve “duyu verileri”ne dayanma durumundadır. Dogmatiktir. Şüpheciliği benimsemesi durumunda kendi kendisini inkâr etmiş, faydasız ve boş saymış olur.

(Ancak bilim felsefesine ve bilgi felsefesine / epistemolojiye vakıf olanlar, tümevarım yolu ile ulaşılan sonuçların, yani bilimsel genellemelerin “yasa” olarak adlandırılsalar bile, “yanlışlanmaya açık, yanlış olması mümkün teoriler” olmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaklarını bilirler. Gözlemlerinden/müşahedelerinden “şüphe” etmemekle birlikte, onlardan hareketle yaptıkları genellemelerin, doğru olma ihtimali bulunmakla birlikte, yanlış da olabileceğini kabul ederler. Bilimselliğin ölçütü olarak “sınanabilme”, yani sınama yoluyla “yanlışlanabilir” olma gösterilir. Sınanmaya elverişli olmayan, yani sınama yoluyla doğru ya da yanlış olduğu gösterilemeyecek iddialar, -bilimin konusuna girmeme anlamında- “bilimsel” değildir. Bir iddianın “bilimsel” olması mutlaka doğru olmasını gerektirmediği gibi, “bilimsel” olmaması da –bilimin konusuna girmemesi de- otomatik olarak yanlış olması anlamına gelmez.)

*

Pozitivizm (olguculuk) şu şekilde tanımlanıyor: “Doğru bilginin yalnızca bilimsel, deneysel ve gözlemlenebilir olgulara dayandığını savunan, metafizik ve dinî açıklamaları reddeden felsefî akım.”

Buradaki “felsefî akım” tabirine dikkat etmek gerekiyor. “Doğru bilgi”nin varlığını kabul etmekle dogmatiklerin safında yer almış, septiklere sırt çevirmiş oluyorlar.

Bu tanımdaki “bilimsellik”, “deneysellik ve gözlemlenebilik”e karşılık geldiği için, onun ayrıca vurgulanması, lüzumsuz yere tekrara düşme anlamına gelmektedir.

“Deneysellik ve gözlemlenebilik”ten söz edilmesi, “sağlam duyular”ın insanı doğru bilgiye ulaştıracağının kabul edilmesi demektir. Çünkü deney ve gözlem (tecrübe ve müşahede), duyular vasıtasıyla yapılır.

Pozitivizmi bir “izm”e dönüştüren, bir ideoloji ya da inanç (din) haline getiren husus ise, burada durmayıp, tanımda geçtiği gibi doğru bilgiyi “yalnızca” (Evet, yalnızca) deneysel ve gözlemlenebilir olgulara dayandırıyor olmasıdır.

Tanımdaki “yalnızca” kaydı, “doğru haber”i ve doğru habere dayanan metafizik ve dinî açıklamaları reddetme sonucunu getirmektedir.

Modern bilim (Fen bilimleri veya “müsbet ilimler / pozitif bilimler” de diyebiliriz) ile pozitivizmin yollarının ayrıldığı nokta da burasıdır.

*

Müsbet ilimler (pozitif bilimler) şu şekilde tanımlanıyor: Deney, gözlem ve akıl yürütme yöntemleriyle kanıtlanabilen, somut gerçeklere dayanan, evrensel ve nesnel bilgi dallarıdır.”

Bu tanımda, “akıl yürütme”nin de açıkça belirtildiğini görüyoruz. “Somut (müşahhas) gerçekler”  ifadesi ise, pozitivizmin tanımında geçen “deneysel ve gözlemlenebilir olgular”a karşılık geliyor.

Müsbet ilimler (pozitif bilimler) bu noktada duruyor ve doğru bilginin “yalnızca” deneysel ve gözlemlenebilir olgulara dayanması iddiasında bulunmaktan kaçınıyor. Bunu (“doğru bilgi”ye nasıl ulaşılabileceği meselesini) kendi ilgi ve yetki alanına girmeyen bir konu olarak görüyor, felsefeye bırakıyor.

Dinin (İslam’ın), “sağlam duyulara dayalı gözlem ve deneylerle ulaşılan bilgiler”le meşgul olan pozitif bilimlerle bir sorunu bulunmuyor.

Ancak pozitif bilimler, genelde, ispatlanmamış hipotezler, varsayımlar, tahminler ve öngörüler üzerinden yol almakta ve bilimin yöntemini, mantığını ve özünü kavrayamamış olanlar söz konusu “zannî” bilgileri “doğruluğu kesin bilimsel gerçekler” kabul edebilmektedirler. Oysa “yetkin” bilim adamları, geliştirilen bilimsel açıklama modellerinin “doğruluğu”ndan değil, “geçerliliği”nden (doğru olmasalar bile işe yarar olmalarından) söz etmeyi tercih etmektedirler.

(Sübut, sabit ve isbat kelimeleriyle aynı kökten gelen “müsbet”, “isbat edilmiş, sabit hale getirilmiş, sübut bulup varlık kazanmış olan” demektir. Buradaki müsbetlik/pozitiflik, ahlâkî anlamda “olumluluk” değildir, “var olma”ya karşılık gelmektedir. Bir hastalık taramasında kan tahlili sonucunun “pozitif” çıkması gibi.)

*

İronik olan husus, pozitivistlerin (olgucuların) metafizik ve dinî açıklamaları taassup ve bağnazlıkla reddetmeleri yüzünden deneysel ve gözlemlenebilir bazı olgulara sırt çevirmek zorunda kalmaları ve kendileriyle çelişkiye düşmeleridir. 

Buradaki birinci hata, filozofların “metafizik spekülasyonlar”ı ile hak peygamberlerin “dinî açıklamalar”ının aynı kefeye konuluyor olmasıdır.

Filozofların “metafizik” spekülasyonlarının “pozitif/müsbet/olgusal” bir karşılığı ya da temeli bulunmamaktadır. Onların filozoflukları da “kendilerinden menkul keramet” durumundadır. İnsanlara bir bakıma “Biz sizin gibi değiliz, çok zekî adamlarımız, düşünerek fizikötesi mahiyetteki bilgilere ulaştık, evrenin sırlarını keşfettik. Bizim üzerimizdeki usta terzi elinden çıkmış muhteşem bilgelik kostümünü sadece zekî insanlar görebiliyor, aptallar göremiyor” demektedirler.

(Yunanca kökenli olan filozof kelimesini kendisi için ilk kullanan isim, Sokrates’tir. Kendilerini sofist/bilgili-bilge olarak adlandıranlara karşı, kendisinin böyle bir iddiasının bulunmadığını, sadece “filosofist / bilgiyi sever – bilgisever” bir kimse olduğunu söylemiştir.)

Bu filozoflardan farklı olarak peygamberler diğer insanlara üstünlük taslamıyorlar, şunu diyorlar:

“ De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim; (şu var ki) bana İlâhınızın ancak tek bir ilâh olduğu vahyediliyor;  onun için dosdoğru O'na yönelin ve O'ndan af dileyin!” (O'na) ortak koşanların vay hâline!” (Fussilet, 41/6)

*

Ancak peygamberler, sofist ve filozofların aksine, davalarını (kendilerine vahiy gelmekte olduğunu) “doğruluğu kendinden menkul ispatsız iddia” olarak seslendirmiyor, iddialarını pozitif/olgusal düzeyde (gözlem konusu olacak şekilde) ispatlıyorlar.

Mucizeler işte bunun için var.

Nesefî Akaidi’nde “doğruluğu kesin haber” kapsamında mütevatir haberin yanısıra “peygamber haberi”nin de anılmasının, ve bu haberin “kesinliği”nin, peygamberin “mucize ile teyit edilmiş olması”ndan kaynaklandığının belirtilmesinin nedeni budur.

Mucize, olgusal/pozitif/maddî bir olaydır. Duyularla algılanmakta ve gözlem konusu olmaktadır.

Ancak, mucizelerin özelliği, “bilim” adamlarının (ve bu arada pozitivistlerin) gözlemlerinden hareketle ulaştıkları “bilgi” çerçevesinde izah edilemiyor, onların bilgisini aşıyor olmalarıdır.

O bilgiler çerçevesinde izah edilebiliyor olsalar zaten mucize olmazlar.

(Mucize, acz/acizlik kelimesiyle aynı kökten gelir; başka insanları aciz bırakan şeydir.)

*

Bugün, Hz. Musa aleyhisselam’a indirilen Tevrat’a ve Hz. İsa aleyhisselam’a indirilen İncil’e inanmakta olan milyarlarca insan varsa, bu, onların yaşarken göstermiş oldukları mucizelerden bağımsız olarak ortaya çıkmış değildir:

“O zaman Allah (hesap günü) şöyle buyuracak: ‘Ey Meryemoğlu Îsâ! Sana ve annene olan ni'metimi hatırla! Hani sana Rûhü'l-Kudüs (Cebrâîl) ile kuvvet vermiştim; beşikte iken de, yetişkin hâlde de insanlarla konuşuyordun. Ve hani sana yazı yazmayı, hikmeti, Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim. Hem o zaman ki iznimle çamurdan kuş şekli gibi (birşey) yapıyor, sonra içine üflüyordun da iznimle bir kuş oluyordu (ve) yine iznimle (anadan doğma) körü ve (teni) alacalı olanı iyileştiriyordun. Yine o vakit iznimle ölüleri (kabirlerinden dirilmiş olarak) çıkarıyordun. Bir zaman da (seni öldürmek isteyen) İsrâil-oğullarını senden def' etmiştim; hani kendilerine apaçık delillerle gelmiştin de içlerinden inkâr edenler: ‘Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir' demiş(ler)di’.” (Maide, 5/110)

İnsanlar bu mucizeleri gördüler, birbirlerine anlattılar, ve bir zaman sonra Hristiyanlar’dan bazıları “İsa efendimiz, Allah’ın oğlu ki bunları yapabildi, bizim gibi bir beşer olsaydı bunları yapamazdı” dediler.

İşte bu noktada pozitivistler, taassup ve bağnazlıkla, gözlerinin önündeki olguyu, pozitif/maddî gerçekliği inkâr ederek (bilimsellik iddialarının aksine) metafizik açıklamalara (palavralara) sığınan insanlar haline gelmektedirler.

Hz. İsa’nın ve diğer peygamberlerin mucizeleri için “sihir” yakıştırması yapanlar, kendi dönemlerinin pozitivistleriydi. Bununla birlikte peygamberler karşısındaki inkârcılıkları pozitivistçe değildi, gözlemledikleri pozitif olay ve olguları inkâr için metafizik hurafeler uydurma yoluna gidiyorlardı.

Aşırılaşan herşey zıddına inkılab etmektedir.

*

Peygamberlerin çağdaşı olan pozitivist kâfirlerin durumu budur. Daha sonraki dönemlerin (peygamberlerin mucizelerini bizzat görmeyen) kâfirleri ise, “mütevatir haber”i inkâr etmek durumundadırlar. Çünkü söz konusu mucizeler mütevatir haber durumundadır, bunlar, yalan üzerine birleşmesi muhal (aklen imkânsız) insan topluluklarının haberi olarak bize intikal etmiştir.

(Antarktika’yı görmediğimiz halde varlığını kabul etmemiz, onunla ilgili haberin mütevatir olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kadar çok insanın ortak rivayet ve anlatısının, o rivayetlere eşlik eden harita, fotoğraf ve film türünden görsel malzemenin uydurulmuş olması aklen muhaldir. Benzer şekilde, geçmişte Sezar diye bir imparatorun yaşamış olduğu da kesindir. Onun hakkında bilgi veren kitapların vs. uydurulmuş olması, insanların gerçekte yaşamamış birini yaşamış gibi göstermek için ortak karar almış olmaları mümkün değildir. Hz. İsa aleyhisselam’ın durumu da böyledir. Bir imparator olarak Sezar’ın hikâyesi ne kadar gerçekse, bir peygamber olarak Hz. İsa’nınki de o kadar gerçektir.)

*

Kur’an’ın mucizeliği ise bugün için de “olgusal” (pozitif) düzeyde hükmünü yürütmektedir. Kur’an, kendisini “deney” konusu olarak insanların “sınamasına, test’ine” sunmaya devam etmekte, (bilimin konusuna girecek şekilde) “yanlışlanma”ya açık bir iddiada bulunmaktadır:

“Ve eğer kulumuza indirdiğimizden (Kur'ân’dan) şüphe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; ve (hatta) Allah'tan başka şâhidlerinizi de (yardımcılarınızı da bu hususta yardıma) çağırın! Eğer doğru kimselerseniz.” (Bakara, 2/23)

Herşeyin ilkini yapmak, ortaya koymak, zordur. Mesela ilk motorlu taşıtın yapımı insanlığın binlerce yılına mal olmuştur. Fakat birşeyin ilk prototipi yapıldıktan sonra benzerlerini, hatta daha gelişmişlerini yapmak çocuk oyuncağı haline gelmektedir.

Sanatta da, edebiyatta da böyledir.

Orijinal bir şiir yazmak zordur, fakat bir kez yazıldığında ona nazire olarak mısralar üretmek şairler için çok kolaydır. Mesela Bakî, Kanunî’nin meşhur gazelinde beyitlerin başına üçer mısra ekleyerek “tahmis” (beşlikler) yazmış durumda:

“Câme-i sıhhat Hudâdan halka bir hıl’at gibi
“Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi
“Var iken baht u sa’âdet kuvvet ü kudret gibi

“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
“Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.”

İşte, Kur’an’ın mucizeliğini kabul etmeyen kâfirlerin önünde de, onu “çürütmek” için eşsiz bir fırsat var.

Bakî’nin Kanunî’nin gazeline yaptığı gibi bunlar da Kur’an’dan bir surenin başına ya da sonuna, üslup ve muhteva olarak benzer bir ilavede bulunarak Kur’an’a cevap verme imkânına sahipler.

İşleri Bakî’ninkinden (görünüşte, “pozitivist” bilim anlayışı çerçevesinde) daha kolay; çünkü Kur’an’da tek satırlık iki sure var.

Diyelim ki bu tek satırlık sureler üslup ve muhteva bakımından zor geldi, seçenek bol. Üç satırlık, beş satırlık sureler de var, daha uzunları da var. Ellerinde 114 seçenek bulunuyor.

Dil uzmanlarından, şairlerden, şarlatanlardan, edebiyatçılardan vesaire komisyonlar kurabilir, böyle bir çalışma yapabilirler. Şimdi bir de yapay zeka çıktı, ondan da yardım alabilirler. Olayı ödüle bağlayarak cazip hale de getirebilirler, mesela 100 milyon dolar, 1 milyar dolar ödül vaat edebilirler.

Bir satır yazıyorsun ve 1 milyar dolar alıyorsun, kaçırılacak fırsat değil.

İslam’ı ortadan kaldırmak için bu kadar çaba sarfeden bilumum ateist, ataist, şeytanist, satanist, Siyonist, Epsteinist taife neden bunu yapmıyorlar dersiniz?

Yapamıyorlar.

İşte bu, Kur’an’ın mucizeliğinin olgusal/pozitif/maddî (gözlemlenebilir) düzeyde ispatıdır.

Diğer peygamberlerin mucizeleri kendi zamanlarına özgüydü, onların kabulü “mütevatir haber”i tasdike bağlı, fakat Kur’an kıyamete kadar baki kalacak yaşayan mucize.

Şu anda da kâfirleri “aciz” bırakıyor.

*

*Görüldüğü gibi, Nesefî Akaidi'nde "akıl”, (“mütevatir haber" ile “peygamber haberi”nden oluşan) “doğru haber” ve “duyu algıları" bilgi edinme vasıtaları olarak sayılmış, ilham, keşf, sezgi ve rüyaya yer verilmemiştir. 

Bunlardan bahsedilmemesinin ihmal ya da unutkanlıktan kaynaklandığı düşünülmesin diye de ilhamın bilgi vasıtası olmadığı özel olarak belirtilmiştir.

İşte, Ehl-i Sünnet'in bilgi anlayışı budur, ve bu hususta ittifak vardır.

Burası aynı zamanda, sünnî (Sünnet'e bağlı) tasavvuf ile sapık tasavvufî cereyanların yollarının ayrıldığı noktadır.

Mutasavvıflardan sapık olanların, Ehl-i Sünnet'in bilgi anlayışına sırt çevirdikleri, "ilham, keşf, rüya, zevk (tatma), müşahede ve mükaşefe" gibi bilgi kaynaklarından söz ettikleri, ve bunları "aklın, doğru haberin, ve duyusal algıların" önüne geçirdikleri görülür.

Buna bağlı olarak (sözde gönül adına) akıl düşmanlığı yapar, aklı aşağılar, "doğru haber"le sabit olan hususları kışır ve kabuk bilgi olarak yaftalar, duyusal algılar karşısında da sofistlerinkine benzer bir şüpheciliği benimserler. Bu tür hezeyanlarına "irfan", "hakikat" ve "marifet" gibi parlak isimler takmayı da ihmal etmezler.

Gerçekte bu yaptıkları, kendi ve heva ve heveslerini “dinde ölçü” ve “ilimde aslî kaynak” haline getirmektir.

*

Bu, ilham, keşf, sezgi ve rüyanın hiç kıymetinin bulunmaması ve hiç bilgi vermemesi anlamına gelmiyor.

Ancak bunlar, din söz konusu olduğunda, "aslî" bilgi kaynakları olan akıl ile "doğru haber"e "tâbi" durumdadırlar. Yani aklın ve doğru haberin verdiği bilgilerin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve onları teyit edebilirler, fakat onlara “bağımlı”dırlar ve muhalefet edemezler. “Metbû” konuma asla getirilemezler, daima "tâbi" konumda kalırlar.

İmam-ı Rabbanî k. s. bu hususa şu şekilde işaret ediyor:

Hakikat, ehl-i hak olan ulema yanındadır [onlarla muaraza halindeki mutasavvıfların değil].... Zira, alimlerin ilimleri, nübüvvet (peypgamberlik) kandilinden [“doğru haber”den] alınmıştır. O nübüvvet sahibine salât, selam ve tahiyyet.. İşbu ilimlerin esas kaynağı, kat’i vahiyle teyid edilmiştir. Ancak, sofiye zümresinden bazı zatların maarifi, keşf ve ilhama dayanır. Hem keşifte, hem de ilhamda hata yolu bulunabilir. Keşfin ve ilhamın sağlamlığına alamet odur ki: ehl-i sünnet ve vel cemaat ulemasının ilimlerine mutabık buluna.. kıl kadar olsa dahi, aralarında bir aykırı durum olursa, doğruluk çemberinden çıkar. Asıl sağlam ilim ve açık hakikat budur. Hakkın harici (gerçek dışı) olan da, ancak dalalettir.”

(Mektubat, C. 1, çev. A. Akçiçek, İstanbul: Merve Y., C. 1, s. 288-289.)

Esas belirleyici olan akıl ve “(mütevatir habere ve peygamber bildirimine dayanan) doğru haber” oldukça, ilham, keşf, sezgi ve rüyalara da (temel bilgi kaynağı haline getirilmemek ve akıl ile “doğru haber” mihengine vurulmak kaydıyla) itibar edilmesinde bir mahzur olmayabilir.

Sapık tasavvufî akımlarda sorun, bu hiyerarşinin tersyüz ediliyor olmasıdır.

*

İlham, keşf, sezgi ve rüyanın pozitif bilimler (müsbet ilimler) sahasındaki durumu da aynıdır.

Bilimde esas olan duyulara dayalı deney ve gözlemdir. Bununla birlikte, insanoğlunun söz konusu kabiliyetleri bilimin gelişmesine katkı sağlayabilir, sağlamaktadır. Bilim adamlarından, aradığı çözümü rüyasında bulanlar da, üzerinde düşündüğü meseleyi bir anlık bir ilham ile halledenler de vardır. Einstein’ın bilimde hayal gücünün oynadığı role yaptığı vurgunun nedeni işte budur:

“1929'da, George Sylvester Viereck tarafından Saturday Evening Post için yapılan bir röportaj sırasında şu diyalog gerçekleşti:

Einstein: “Sezgilere ve ilhamlara inanıyorum. Bazen haklı olduğumu hissediyorum. Ama haklı olduğumu bilmiyorum. Kraliyet Akademisi tarafından finanse edilen iki bilim insanı keşif gezisi, görelilik teorimi test etmek için yola çıktığında, vardıkları sonuçların hipotezimle örtüşeceğinden emindim. 29 Mayıs 1919'daki güneş tutulması sezgilerimi doğruladığında şaşırmadım. Yanılmış olsaydım şaşırırdım.”

Viereck: "Öyleyse bilginizden çok hayal gücünüze mi güveniyorsunuz?"

Einstein: “Hayal gücümden özgürce yararlanacak kadar sanatçı ruhuna sahibim. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Bilgi sınırlıdır. Hayal gücü dünyayı kuşatır.”

Bu diyaloğu aktaran Ethan R. Siegel (https://en.wikipedia.org/wiki/Ethan_Siegel) , Einstein’ın “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” şeklindeki sözünü şu şekilde değerlendiriyor:

“… bu alıntı ilk kez Einstein'ın, teorisinin daha önce kanıtlanmış başarısına dayanarak, deneysel/gözlemsel bir konunun nasıl sonuçlanacağını önceden bildiğine inandığı bağlamda ortaya çıktı. Bu önceden kesin bir sonuç değildi, ancak henüz belirlenmemiş bir ölçüm hakkındaki fiziksel sezgisini, bir muhabirin yönlendirici sorusuna yanıt olarak "bilgi" yerine "hayal gücü" olarak nitelendirdi. (…)

“… Einstein şunları yazdı:

“…  Hayal gücü … ilerlemeyi teşvik eder, … bilimsel araştırmalarda gerçek bir faktördür.”

“Einstein hayal gücünden bahsettiğinde —en azından bu özel bağlamda— henüz test edilmemiş çeşitli fiziksel koşullarda ne olacağını "hayal etme" yeteneğinden bahsediyordu. …

“Başka bir deyişle, Einstein'ın alıntısında "hayal gücü" kelimesi önemli bir rol oynuyor ve "doğru olduğuna ikna olduğum, ancak henüz başkaları tarafından genel olarak kabul görmemiş yeni bir teorinin öngörüleri" anlamına geliyor. Einstein'ın zihninde hayal gücü, o zamandan beri düşünce deneyi olarak bilinen şeyin kısaltmasıdır: henüz test edilmemiş bir ortamda bir teorinin sonuçlarını simüle etmek. (…)

“… Einstein, "Hayal gücü bilgiden daha önemlidir" dediğinde, insanları bildiklerimizin mevcut, muhafazakâr sınırlarının ötesine bakmaya ve bir sonraki aşamada keşfetmek zorunda olduğumuz alana yönelmeye teşvik ediyor.

“Einstein'a göre bilgi ön koşuldur: Herhangi bir konuda akıllıca konuşmak istiyorsanız, o konu hakkında değerli bir şeyler bilmeniz gerekir…. (…)

Hayal gücünüzün sizi değerli yerlere götürmesi için, üzerine inşa edebileceğiniz sağlam bir bilgi temeline ihtiyacınız vardır. Aksi takdirde, entelektüel hayal uçuşlarınız sizi fantastik yerlere götürebilir, ancak içinde yaşadığımız gerçek dünyayla olan herhangi bir ilişki tamamen tesadüfî olacaktır.”

(https://bigthink.com/starts-with-a-bang/einstein-famous-quote-misunderstood/)

İşte, Einstein’ın ilham olarak da adlandırdığı hayal gücünün, pozitif bilimlerde (müsbet ilimlerde) işe yaraması için, nasıl kendisine zemin teşkil edecek sağlam bir bilgi temeli üzerinde yükseliyor olması gerekiyorsa, keşf, sezgi, rüya ve ilhamın din sahasında insana faydasının dokunması için de aynı şekilde “akıl” ve “doğru haber” sütanlarına dayanıyor olmaları gerekir.

Aksi takdirde insanı “dinî hayal uçuşları” fantastik yerlere götürür, sahih bir imana sahip olması da tamamen tesadüflerin insafına kalır.

*

Dinde bir bilgi kaynağı ya da bilgi edinme vasıtası olarak keşf, ilham ve rüya gibi olguların bir değerinin bulunmadığını “edille-i şer’iyye” (Şeriat’in delilleri) nosyonu da ortaya koymaktadır.

Şer’î deliller dörttür: Kitap (Kur’an), Sünnet, icma ve kıyas. İlk ikisi aslîdir, son ikisi ise onlara tabidir.

Bu delillerin epistemoloji (bilgi felsefesi) bağlamında yapılan “akıl, duyu algıları ve doğru haber” tasnifindeki yeri “doğru haber”dir.

Kitap ve Sünnet’e dayanılmadan salt “akl”ın bir hükmü (akıl kaynaklı bir bilgi) olarak helal ve haramlardan ya da gaybî hakikatlerden (metafizik gerçeklerden) söz edilemez. Aynı şekilde, pozitif (gözlemlenen, mevcut) olan gerçeklikten/realiteden hareketle de dinî hüküm ihdas edilemez.

(Mesela, “Faiz hayatın bir gerçeği, faizsiz ekonomi olmaz, dolayısıyla faizi haram saymamalıyız” denilemez. Ya da “Deney ve gözlemlerimize göre, birkaç damla ya da bir yudumcuk alkolden insana zarar gelmiyor, dolayısıyla bu kadarı helal olmalıdır” sonucuna varılamaz.)

Hiç kimse keşf, ilham, rüya veya sezgisine dayanarak helal veya haram ihdas edemeyeceği gibi, herhangi bir inanç esası da getiremez. Ve metafizik gerçeklerden, “doğru haber”in ötesinde yer alan (havassa/seçkinlere mahsus) bir “hakikat”ten, “irfan”dan vs. söz edemez.

[Ariflerin kutbu Bahaeddin Nakşbend k. s. “Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna, “İcmalî (özet durumunda) olan marifeti (bilgiyi) tafsîl etmek (ayrıntılı hale getirmek), istidlalî olan (delillerden hareketle yapılmış akıl yürütmelere dayalı olan) bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” şeklinde cevap vermiştir.

Seyyidü't-Taife (mutasavvıflar/sufîler topluluğunun efendisi/lideri), "Sultanü'l-Muhakkikin" (Hakikati arayanların sultanı) ve "Şeyhü’l-Meşayih" (şeyhlerin şeyhi) gibi unvanlarla anılan Cüneyd-i Bağdadî de şunu demiştir:

“Marifet, Allahü Teala’nın mekri, oyunudur [hilesidir]. Arif olduğu zannına kapılan oyuna gelmiştir.”

(Ferideddin Attar, Tezkiret-ül Evliya, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları, s. 463.)

*

Mutasavvıflardan sapık olanların, kendilerindeki keşf, ilham ve sezgi sayesinde ve de gördükleri rüyalar yoluyla sıradan insanlarınkinden (avamınkinden) daha doğru ve daha sağlam bir imana sahıp oldukları izlenimi vermeye çalıştıkları görülmektedir.

İmdi, iman kuvveti bakımından bu keşf, mükâşefe (manevî tecrübe) vs. hikâyelerinin hiçbir kıymet-i harbiyesi bulunmamaktadır.

İmam-ı Rabbanî k. s. bu konuda şunu demektedir:

“... Gayblerin keşfi, bunların velayetine (veliliğine) birşey artırmaz.... Çoğu kez, gaybî suretlerin keşfine sahip olmayan; o suretlerin keşfine sahip olandan daha faziletlidir.” ( Mektubat, C. 2, s. 1217.)

Bunu mesela Hz. İbrahim aleyhisselam’ın kıssasında görüyoruz. Öyle kuvvetli bir imana sahipti ki, ilkçağın tanrılık taslayan bir zorba despotuna karşı Tevhîd’i tek başına savunabilmiş, hakkında “ateşe atılıp yakılma suretiyle idam” hükmü verildiği halde geri adım atmamıştı. Ulu’l-azm bir peygamber olan, “Allah’ın halîli” konumundaki Hz. İbrahim’in, keşf/mükâşefe ve ilham bakımından herhalde İbn Arabî gibi soytarılardan eksik kalır bir yanı olamaz. Buna rağmen o, Allahu Teala’dan şöyle dilekte bulunmuştu:

Ve hani İbrâhîm: ‘Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!’ demişti. (Rabbi ise:) ‘Yoksa inanmadın mı?’ buyurdu. (İbrâhîm:) “Hayır (inandım), fakat kalbimin mutmain olması için (istiyorum)” dedi. (Bunun üzerine Rabbi) buyurdu ki: ‘Öyle ise kuş(lar)dan dört tâne yakalayıp onları kendine alıştır, sonra (onları kesip parçala,) her bir dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları çağır, (bak nasıl) koşarak sana geleceklerdir!’ Artık bil ki şübhesiz Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.” (Bakara, 2/260)

Hz. İbrahim, Allahu Teala’nın ölüleri dirilteceği konusunda elbette kesin bilgi (ilme’l-yakîn) sahibiydi, fakat bunun ayne’l-yakîn mertebesine yükselmesini (duyu algılarının gözlem ve müşahedesine dayanan pozitif bilgiye dönüşmesini) istedi.

Buradan anlaşılabileceği gibi, maddî dünyadaki pozitif gerçekliğin duyu organlarıyla müşahede edilmesine dayanan (keşf ve ilhamla ilgisiz tecrübe ve gözlem sayesinde edinilen) bilgi, keşf/mükâşefe ve ilhamdan elde edilen bilgiden daha üstün ve daha önemlidir.

[ Allahu Teala hakkındaki asıl bilgiyi keşf ve ilham değil, tabiat/doğa hakkındaki tefekkür verir:

 O, geceyi, içinde sükûn bulup istirahat etmeniz için (karanlık), gündüzü ise (çalışıp kazanmanız için) aydınlık olarak yaratandır. Şübhe yok ki bunda kulak verecek bir kavm için ayetler (deliller, ibretler) vardır.” (Yunus, 10/67)

“Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfında (ardarda gelmesinde) akıl sâhibleri için elbette deliller vardır.” (Al-i İmran, 3/190)]

Hz. İbrahim gibi Hz. Musa aleyhisselam da elbette (mutasavvıfların sahip olduğu düşünülen) maneviyat, keşfiyat ve ilhamata fazlasıyla sahipti. Buna rağmen Allahu Teala’yı, deney ve gözlem konusu olan pozitif gerçekliğe yönelik “duyu algısı” çerçevesinde “göz” ile görmek istedi:

Mûsâ ta'yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab buyurunca: ‘Rabbim! Bana (kendini) göster; sana bakayım!’ dedi. (Rabbi) buyurdu ki: ‘(Sen) beni (bu dünyada) aslâ göremezsin; fakat dağa bak, şayet (o) yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!’ Derken Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere) düştü! Nihâyet ayılınca: ‘(Rabbim!) Seni her noksanlıktan tenzîh ederim! (Bu talebimden dolayı) sana tevbe ettim ve ben îmân edenlerin ilkiyim!’ dedi.” (A’raf, 7/143)

*

Pozitivizm ne kadar yanlışsa, onun tam karşıtı cephede yer alan idealizm (felsefî akım olarak idealizm) de o kadar yanlıştır. Hatta daha yanlıştır.

Çünkü pozitivizmin “ideolojik” nitelikteki vasayım ve ön kabulleri bir tarafa bırakıldığında (Ki o zaman, olay “pozitif bilim / müsbet ilim” haline gelmektedir), dayandığı zemin tümden batıl ve yanlış değildir. Peygamberlere nazil olan vahiyden kopuk olarak arz-ı endam eden felsefî idealizm ise metafizik zırvalardan, hurafe ve kuruntudan ibarettir.

O idealizm ile hak ve hakikate ulaşılamayacağı gibi, Müslümanlar tarafından ona felsefe adına değer atfedildiğinde ortaya itikadî sapmaların çıktığı görülmektedir. Bunu mesela Farabî yapmış bulunmaktadır; “el-Medînetü’l-Fazıla”sına bakıldığında, Eski Yunan’dan alınmış bir yığın akla ziyan saçmalığın aptalca aktarılmış olduğu görülür.

Benzer birşeyi madrabaz İbn Arabî soytarısı da tasavvuf alanında yapmış, Plotinus’un zırvalarını kendi kişisel keşfi gibi pazarlamıştır.

*

İbn Arabî gibi sapık tasavvufçuların keşf/mükâşefe, zevk (tatma) ve vecd gibi kavramları inşaat malzemesi olarak kullanarak inşa ettikleri “hakikat” şatosunun “manevî pozitivizm” olarak adlandırılmaya elverişli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bir keşf ya da mükaşefe varsa, keşfolunan ve gözlemlenen birşey de “var” demektir. Bu, tabiri caizse “manevî tahlil”in sonucunun “pozitif” çıkması demek olur. Zevk de (tatma da), maddî tad alma ameliyesini akla getirecek şekilde böyle bir “deneyim ve tecrübe”yi ihsas ediyor. Öte yandan, vücud (varlık), mevcud ve vicdan kelimeleriyle aynı kökten gelen vecd de, zahir olup ortaya çıkan birşeye karşılık gelir. Vicdan denilen şey de, insanın kendi içinde bulduğu, maddî davranışı etkileyebilen manevî bir duygudur.

İmdi, dünya hayatı çerçevesinde pozitivistlerin yaptığı şey, beş duyu ile algılanan hususları kabul etmeleri, buna karşılık, akıl kaynaklı hükümleri (mesela Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini) ve “doğru haber”le gelen bilgileri (mesela ölümden sonraki dirilişi), beş duyu vasıtası ile bizzat muttali olamamaları gerekçesiyle kabul etmemeleridir.

Bunlara göre “hakikat”, beş duyu algılarının tekelindedir.

Algılara sığmayan, algılanamayan şeyler “hakikat” değildir, reddedilmelidir.

(Bütün insanlar kör olsaydı, sadece dört duyu algısı bulunsaydı, insanlar için yıldızların varlığı meleklerin varlığı gibi olacaktı. Yıldızlardan haber veren peygamberleri pozitivizm adına yalanlayacaklardı. Güneş’ten kaynaklanan ısıyı hissettikleri için sıcaklığın kendisini kabul edecekler, fakat ısının kaynağı olan Güneş’in varlığını inkâr edeceklerdi. Gözleriyle görmedikleri için melekleri inkâr ettikleri gibi.)

*

Maddî aleme ilişkin “hakikat”ler nasıl insanın beş duyu algısının sınırları içine hapsedilemezse, ortada beş duyu algılarını aşan daha büyük bir gerçeklik nasıl varsa, aleme ilişkin bilginin temel ölçüsü nasıl insanın sınırlı ve yetersiz kabiliyetleri olamazsa, aynı şekilde, dinî hakikatler de, keşfleri kendilerinden menkul birilerinin “içsel algılarının, deneyim ve tecrübelerinin” tekeline bırakılamaz.

Tasavvuf adına keşf kavramını öne çıkarıp akla savaş açan, “doğru haber”i de (kışır/kabuk bilgi diyerek) itibarsızlaştırmaya kalkışan bu “manevî pozitivizm”, (İbn Arabî soytarısının kendisini İslam binasındaki “altın kerpiç” ilan etmesinin de gösterdiği gibi), din dolandırıcısı birilerinin, saçmasapan hikâyelerden oluşan keşflerini bahane ederek dini yeniden inşa etmeye çalışmalarının bahanesi ya da vasıtası haline gelmiş bulunuyor.

Bu, Yahudi ve Hristiyanlar’ın dinlerini tahrif etmelerine benzer bir durumdur.

Günümüzde İngilizler’in Ibn Arabi Society adını verdikleri “İbn Arabiyye tarikatı tekkesi” marifetiyle İbn Arabî’nin icadı sapık tasavvufu yaymaya çalışmaları sebepsiz değildir.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...