Dört ay bir hafta önce,
8 Kasım 2025 tarihinde yayınlamıştık:
https://seyfisay.blogspot.com/2025/11/tevbe-suresi.html
Yeniden:
Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
Dört ay bir hafta önce,
8 Kasım 2025 tarihinde yayınlamıştık:
https://seyfisay.blogspot.com/2025/11/tevbe-suresi.html
Yeniden:
KONUMUZ SELEFÎLER VE VEHHABÎLER DEĞİL.. OSMANLI...
Önce İlber Ortaylı’nın satırlarını okuyalım:
… Bektaşîliğe dışarıdan yapılan tenkitler ve medrese mensuplarının söyleminde, Bektaşîliği, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yolundan sapan ve onun ismini ve düşüncesini istismar edenlerin topluluğu olarak görme ve gösterme eğilimi vardır. (…)
… {Ahmed} Cevdet Paşa o yıl Zilhicce’nin ikinci günü Topkapı Sarayı‘nda toplanan cemiyet (Şeyhülislâm, Nakşîbendî, Halvetiye, Mevlevî, Celvetiye vs. şeyhleri) toplantısında Şeyhülislâm Efendi‘nin nutkunu Mehmed Esad Efendi’yi kaynak olarak göstererek alıyor. Şeyhülislâm Efendi, “Hacı Bektaş-ı Velî ve sâir pîran-ı îzam kaddese esrarehum hep Ehlullah olub, anlara kat’an diyeceğimiz yokdur. Fakat şerîatta mekrûh olan, tarîkatda haramdır. Bazı cühelâ ise Bektaşîlik nâmiyle heva-ı nefsine tebaen ferâiz-i eda değil, belki istihfaf-ı ibâdet ile [farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek] kâfir oldukları şayî ve mütevâtir olmağla”, bu gibi bildikleri olayları {şeyhlere} soruyor. Burada çıkan karar; 60 yıldan eskiye giden Bektaşî tekkeleri ve türbelerini ehl-i sünnetten tarîkatlara vermek, diğerlerini {yenileri} kapatıp yıkmak ve içindeki şeyh ve müridleri (mürîd namını alan veled-i zînaları) tashih-i itikad ettirilmek üzere Hadım ve Birgi ve Kayseri gibi ulema merkezi beldelere nefy ettirmektir.
(İlber Ortaylı, Osmanlı’da Milletler ve Diplomasi, 8. b., İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Y., 2018, s. 104-5.)
Bu ifadelerden ne anlıyoruz?
Şunu:
Osmanlı uleması ve meşayihi, bir kısım Bektaşîleri, farzları eda etmemek bir tarafa istihfaf ettikleri için tekfir etmişler.
Evet, tekfir etmişler..
Arabistan’ın Necid çölünden Vehhabîler gelmemiş.. Tekfir edenler Osmanlı uleması ve (irfan sahibi, gönül ehli kabul edilen) tasavvuf erbabı..
*
İlber Ortaylı hem Ehl-i Sünnet itikadı hem de Osmanlıca hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı için, istihfaf-ı ibâdet tabirine köşeli parantez içinde “farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek” açıklamasını eklemiş.
Arapça kökenli Türkçe kelimelere hakimiyetinin zayıf olduğu anlaşılıyor. Biraz cahil.
Burada istihfaf kelimesiyle kastedilen şey “hafifletme” değil, küçümseme, önemsememe..
İstihfaf, hafife alma demektir, hafifletme ise “tahfîf”tir.
Farzları yerine getirmemek ibadetleri hafifletmek değildir, yerle yeksan etmektir.
Bununla birlikte, farzları yerine getirmeyenler bile öyle ceffelkalem tekfir edilmezler, edilemezler.
*
Adam vardır, farzları yerine getirmiyor veya getiremiyordur, fakat suçunun büyüklüğünü itiraf ediyor, yaptığına kulp takmaktan kaçınıyordur.
Böylesi tekfir edilmez.. Böylelerini de tekfir edenler olmuşsa da, onlar Haricîler gibi gruplardır, Ehl-i Sünnet’in tavrı bu değildir (Sünnet’e tabi oldukları için).
Adam vardır, diyelim ki Necip Fazıl merhum gibi namazlarında filan gevşeklik göstermiştir, fakat “Ben Allahu Teala’nın ayetleri ve Resulü’nün sözleri mevzubahis olduğunda başka lafı kaale almam.. Şeriat’in en küçük bir hakikatini bile dünyalara değişmem.. Sonuna kadar Şeriatçıyım” demiştir.
Böylesini tekfir edemezsiniz..
*
Adam da vardır ki, şöyle diyordur:
"Önemli olan kalp temizliği.. Kalbin temiz olmadıktan sonra istediğin kadar namaz kıl, ne faydası varsa.. Önemli olan insan olmaktır, insan-ı kâmil olmaktır, temiz kalpli olmaktır. Allah'ın senin ibadetine ihtiyacı yok ki.. Hacca gidip elin Arab'ını zengin edeceğine mahallendeki fakir fukaraya yardım etsene!.. O daha sevap.. Bak sana ne diyeceğim, İslam en iyi Türkiye’de yaşanıyor. Aziz vatanımız gibisi yok. Amma içimizde Vehhabîlerin, Selefîlerin filan etkisinde kalmış bazı bağnazlar, yobazlar var, tutturmuşlar bir Şeriat da Şeriat.. Daha ne istiyorsun bak herşey serbest.. Camiler açık değil mi, istediğin gibi Kur’an okuyamıyor musun? Daha ne istiyorlarsa? Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Paşa sayesinde kavuştuğumuz laikliği din ve vicdan hürriyeti olarak yorumladığımızda mesele bitmiştir. O yüzden ben Başkan Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta Şeriat'a karşı laiklik tavsiye etmesinden çok memnun olmuştum. Zaten bu bağnazlar İslam’ı Şeriat’e, Şeriat’i de ceza hukukuna indirgiyorlar. Oysa İslam bir medeniyettir, irfandır, gönül zenginliğidir, kalp temizliğidir, güzel ahlâktır, insan olmaktır.. Aaah, ah, bu yobazlar olmasa bütün dünya müslüman olacak, fakat bu bağnazlar yok mu!"
Ameli olmasa da itikadı düzgün olan kişi tekfir edilmez. Fakat yukarıdaki türden safsataları savunan riyakârlar küfre düşer.
*
Bugünkü düzen sözde millet iradesini esas alıyor.
Buna göre, egemenlik/hakimiyet (hüküm koyma) kayıtsız şartsız milletin.
Kayıtsız şartsız.
Gel gör ki, bir taraftan da millete, "Hakimiyet kayıtsız şartsız senindir dediysek o kadar da değil.. Sen de haddini bileceksin! Bizim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez 'millet iradesi üstü' hükümlerimiz var. Bu kutsallarımıza dokunmak istersen sana dokunuruz, hem de fena dokunuruz, zehir gibi dokunuruz" deniliyor.
Kendilerini devletin ta kendisi kabul eden devletlular zümresi dışındaki bütün bir millet biraraya gelseler, "Değiştirilemez denilen bu lafların devri geçti, artık eskidiler, değiştirelim" deseler, devletlular tarafından derhal "rejimsel tekfir"e tabi tutulur, vatan haini diye yaftalanır, Anayasa'ya imana davet edilirler.
Millet iradesi ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" balonu işte orada tıss diye söner.
Senin "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" beşerî kutsalların var da ilahî nizamın sabiteleri yok mu?!
*
Şu anki felâketimiz, 200 yıl önceki “Biz kediye kedi deriz” diyebilen ulema ve meşayihin bugün mevcut olmamasından kaynaklanıyor.
Bu zamanın ulema geçinenleri, büyük çoğunlukla, ya kendilerine ya da evlad ü ıyallerine ihsanda bulunulsun (veya ulufeleri kesilmesin) diye yüksek rakımlı tepelere gözlerini çevirmiş ve o tepelerdeki bestelere göre güfte kotarma derdine düşmüş durumdalar.
Evet, Selefî olduklarını söyleyenlerden, şirk ile alâkası olmayan söz ve davranışları bile bazen şirk olarak değerlendirenler yok değil, var.
Mesela, duada salih insanların vesile edinilmesini (tevessül) şirk saymaları gibi hataları mevcut.
Ancak, şirk olarak nitelendirdikleri pekçok husus da gerçekten şirktir.
*
Mesela Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçen Yahudi ve Hristiyanlar’ın alimlerini rab edinmeleri hususunu ele alalım. Bunu nasıl yaptıklarını, eski bir hristiyan olan Adiyy bin Hatem’in (r.a.) rivayeti ile biliyoruz. Ki, merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır hoca da, Hak Dini Kur’an Dili‘nde ilgili ayetin tefsirinde o hadîsi naklediyor. Ve ayrıca şunu söylüyor: “Günümüzde o papazların yerini, (laikleşmeyle birlikte) parlamenterler, parlamentolar (milletvekilleri, millet meclisleri) almıştır.”
Demek istediği açık: Bir kimse, bu devirde Şeriat yerine parlamentoların, parlamenterlerin çıkardıkları kanunlarla yönetilmeyi isterse, o parlamentoları rab (tanrı) edinmiş olur ve şirke düşer, kâfir olur.
Bunu, bir Vehhabî söylemiyor. Bunu, Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle kendisine tefsir yazdırılan bir Hanefî-Matüridî alimi söylüyor.
Osmanlıca’yı doğru dürüst bilmeyen (mesela tahfîf ile istihfâfı karıştıran) Osmanlı tarihçisi Prof. İlber Ortaylı da bozkurta bir “idol” (put) olarak saygılarını sunmuş.
Sözleri şöyle:
“Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var. …
“Millî Mücadele’de de sembol olarak vardır. Devlet çok kullandı. Eserlerde vardır. Kimseyi alakadar etmez. Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır. Bozkurt birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir. Bir milletin mücadele azmi ve kararlığını ifade eden tarihi bir derinliği vardır. Roma’nın (Remus ve Romulus’u büyüten) kurduyla bağlantısı var mıdır bilemem ama başka milletler de kullanmıştır onu. Macarlar mesela. Ayrıca Volga Nehri boyunca kullanılır o sembol. Ecnebiler de Atatürk’e ‘Bozkurt’ diyordu. Atatürk de bozkurt sembolünü benimserdi. Paraların üzerinde kullanıldı, hatırlayın o dönemi. Başka yerlerde de semboldü. Dönemin siyasi ortamı gereği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kalktı o semboller.”
(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/bozkurt-turk-milletinin-semboludur-42485401)
Görüldüğü gibi sözlerinin başı ile sonu birbirini tutmuyor.
Lafa “Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür” diyerek girmiş.
Diyelim ki doğru.. Türk tarihinde bozkurt her zaman mı semboldü, idoldü?!
Bu bir..
İkincisi, tarihte olan herşey, sırf tarihte yer aldığı için değerli midir, iyi midir, faydalı mıdır?!
Fî tarihinde bir eşeklik yaptın diyelim, o andan itibaren artık eşeklik her zaman için değerli birşey haline mi gelir?!
*
Bozkurtun bir idol olduğunu söylüyor.
Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’üne göre, “idol” şu anlama geliyor: “Çok tanrılı dinlerde tapınılacak nesne.”
Yani put..
Tanrı diye tapınılan nesne.
Dolayısıyla, Ortaylı şunu demiş oluyor: ““Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, tapınılan bir nesnedir.”
Yani, Türk tarihinde bir putperestlik dönemi varmış ve akılsızca kurta tapıyorlarmış..
Kurtun bozu, bozarmış kızarmışı daha makbulmüş.
İyi halt etmişler..
Senin akılsız deden bir halt yedi diye senin de aynı haltı yemen mi gerekiyor?!
İlla da atalarının izinden gitmek istiyorsan daha geriye git.. Nuh aleyhisselamın gemisindeki atalarına tabi ol!..
Daha da geriye git, ilk deden Adem aleyhisselamın “tevhid” inancına sımsıkı sarıl!
*
Ortaylı’nın ikinci cümlesi: “Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir.”
Yani, geçmişte akılsız atalardan biri kurta tapmış diye, günümüzde kendisine Türk diyen herkes, "Benim kafam basmaz, ben bilmem dedem bilir; dedelerimden de muvahhid olan değil müşrik olan bilir" diyerek kurtu idol (tapınılan tanrı) bellemeliymiş.
Kafaya bak!
Sadece bir partideki üç beş kafasız değil, bütün bir millet, put diye kurta “kul” olmalıymış.
Allah seni bildiği gibi yapsın e mi!
*
Sonraki cümleler:
“Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var.”
Tamam da, o steplere nerden gittin?..
Nuh aleyhisselam’ın gemisinden..
Daha geriye gidersek, asıl vatan, Cennet.. İlk ana ve babamızın yurdu Cennet’ti.. (Belki sen bunlara da inanmıyorsundur ya, neyse.. Diyelim ki en eski ataların olarak maymunları ya da maymunsuları kabul ediyorsun, sence nerde yaşıyor olabilirlerdi?)
Ha çölde olmuşsun, ha steplerde, ne farkı var?
Yaşadığın yerde hangi hayvandan korkuyorsan onu tanrı bellemen mi gerekiyor?!
*
Bozkurtun destanları, hikâyeleri varmışmış..
Zannetmiyorum ki Anadolu’nun bir Türkmen ya da yörük köyünde kurtlu masallar, hikâyeler anlatılmış olsun.
Gerçekte Türk kültüründe (halk kültüründe) ne kurt var, ne de boz kurt denen hayvan.
Hele böyle, “Ninemiz bir erkek kurt tarafından becerilmiş” ya da “Dedemiz bir dişi kurtu becermiş” şeklinde “destan” anlatılmış olabileceğine hiç ihtimal vermiyorum.
Bu kurt masalının Türk kültüründe bir yeri olsa, halk kültürünü araştıranların “Yaşayan Türk Masalları” vs. şeklindeki derlemelerinde bunların yer alması ve hemen her ilde kurtlu rivayetlere rastlanması gerekirdi.
Yok!
Anladığım kadarıyla Türkiye’deki Türkçülüğün mucidi Yahudiler bu millete yoz boz kurt üzerinden esaslı bir “kültürel kazık” atmış durumdalar.
Türkler'e "Hayvanoğlu Mehmet, Hasan, Hüseyin" demenin kurnazca bir yolunu keşfetmişler, tepe tepe kullanıyorlar.
*
İlber efendi çok zeki ya, Milli Mücadele’ye atıfta bulunmayı da ihmal etmemiş..
“Millî Mücadele’de de sembol olarak vardır” diyor.
Nerde var, göster!
Hadi göster, bekliyorum.
Milli Mücadele’deki sembollere bu kadar değer veriyorsun madem, asıl değer verilen semboller hilafetti, ezandı, TBMM’nin açılışında okunan Sahîh-i Buharî idi, besmeleydi, dua idi, Şeriat’ti.
Erzurum Kongresi kararlarında hilafet mi geçiyor, yoksa kurt mu?
TBMM zabıtlarında kurta kaç kere atıfta bulunulmuş?
İlber efendi, masal anlatma!. Lütfen!
*
Bir defa gaza gelmiş, kim tutar İlber’i!.. “Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır” da diyor.
Ya, öyle mi?
Hangi açıdan benzemez sence?
Ben söyleyeyim: Naziler’in gamalı haçı tabiatta bulunmayan, insan eliyle çizilmiş bir figür..
Kurt ise steplerde, dağlarda yiyecek arayan, açlık canına tak etmiş zavallı bir hayvan.
Şunu mu demek istiyorsun: Tapınılan put olmaya kurt, gamalı haçtan daha uygun.
*
İlber efendinin bir sonraki cümlesi, dört dörtlük bir saçmalığın nasıl olması gerektiği konusunda fikir veriyor.. “Bozkurt birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir”miş.
Birinin kafasından çıkmadıysa neresinden çıkmıştır sence?
Neresinden çıkmış olması sana uyar?
“Sonradan üretilmiş bir sembol değildir”miş.
Sonradan üretilmemiştir de, bir “tanrı” olarak ezelden beri varola mı gelmiştir?
Sonradan üretilmemişmiş..
Ağzından çıkan lafı kulağın duyuyor mu?
Bunu duyan biri, “Bu laf birinin kafasından çıkıyor olamaz, illa ki başka bir yerinden çıkıyordur” diye düşünmesin de ne yapsın!
İlber bey, kendini rezil kepaze etmeye niye bu kadar düşkünsün?
Türk'ün yolunda cihat ettiği Allahu Teala için asla gayrete gelmez, öfkelenmez, şiddet ve celal göstermezsin, fakat sıra bir puta, bir hayvana gelince sende ne bu şiddet bu celal?
*
İlber efendinin bir sonraki zırvası şu: “Bir milletin mücadele azmi ve kararlığını ifade eden tarihi bir derinliği vardır.”
Tarihteki kurtla bugünkü kurt arasında bir fark yok ki tarihî derinliği olsun.
Sonra, bir milletin mücadele azmi ve kararlılığının tespitinde aynı coğrafyada yaşayan bir hayvan ölçü olamaz.. Önemli olan o milletin karakteri, eserleri ve yaptıklarıdır.
Diyelim ki sen evine aslan kaplan resimleri astın, aslan ve kaplanı idol (tanrı) belleyip tapmaya başladın, bu, senin “mücadele azmini ve kararlılığını ifade eden tarihî derinlikte” gıpta edilecek bir meziyet mi olur, yoksa kafayı resmen sıyırmış olduğunun belgesi mi?
Bence sen bunu bir psikoloğa sor..
Yalnız sen bu kafayla psikolog diye tutup şişirilmiş balon boş davul Celal Şengör’e başvurabilirsin, sakın yapma!
*
Son söz:
Hayvana tapan, hayvandan aşağıdır.
Çünkü, daima, tapınılan nesne, tapandan daha üstündür.
...
Aynı tarihçi familyasının bir diğer şovmeni, İlber Ortaylı..
Kalite bakımından kifayetsiz muhteris Yusuf Halaçoğlu şımarığından biraz hallice..
Evet, (bir yazımızda dile getirdiğimiz gibi), tahfif ile istihfaf arasındaki farkı bile anlayamayacak kadar Osmanlıca’ya uzak olan bu bilimsel ‘filim’ adam, yakın tarihle ilgili “resmî tarihçiliğin” ezberlerini bozan “hür fikirli, hür vicdanlı, hür irfanlı” yazarlar hakkında şunları söylemiş:
“Efendim yeniden tarih yazan insanlar var Türkiye’de. Ve bunu yazanlar cahillerdir. Cahildir bunu açıkça söylüyorum. Bunlar böyle Karadeniz kıyılarında kahve içerken, işte bozkıra bakarken Orta Anadolu’da cır cır cır konuşurlar, herkes kendine göre, hani meşhur bir lafı vardır ya Boileau’un ‘Ahmak kendine hayran başka bir ahmak bulur’, böyle bir ‘odiyans’ı (kitlesi) vardır bunların. Yazarlar da birtakım yerlerde. Daha neler var. Hiçbir memlekette hiçbir demokrasi insanlarının, askerlerinin ölümü ve sivillerinin çilesi pahasına kazanılmış zaferleri küçümseyemez. Küçümseyen adamın bütün hayatı gider. Sülalesi lekelenir. Çok açık bu. İşte Çanakkale’de Alman komutanlarla İngiliz generaller savaştı, biz oturuyorduk yani böyle. Bunu nasıl söylersin ya? Efendim Atatürk orda yok idi, var işte komutanlarının adında geçiyor. Ne demek istiyorsun yani, neyi istiyorsun? O zaman bütün komutasındaki alay, yaşayanlar, şehit olanlar, gaziler, hepsini sil! Bunu adama söylettirmezler! Bu memlekette bu söylettiriliyor. Ve bunları dinleyen ahmaklar çıkıyor. Bu hal böyle devam ederse tehlikeli durum çıkar ortaya. Onun için adlî makamların da gereken tedbiri alması gerekiyor.”
Görüldüğü gibi lafı ustaca bir manevrayla adlî makamlara, mahkemelere, hapishanelere getiriyor.
“Hristiyan Ortaçağı”nın bir Engizisyon mahkemesinden zaman makinası vasıtasıyla ışınlanarak günümüze gönderilmiş bir dinozor gibi konuşmuş.
İşte bu dinozor ruhluların “hür fikir, hür vicdan, hür irfan”dan anladıkları bu.
“Ya bizim gibi inanacak, bizim gibi konuşacaksınız, ya da asarız, keseriz, hapsederiz!”
Selanikli’den miras kalan despot zihniyet bu..
O da Karabekir'i konuşturmamış, basılan kitabına matbaada el koyup imha ettirmişti.
Asıl garabet şurada: Vatandaş sözde bilim adamı, özde ise bir Engizisyon papazı zihniyetine sahip.. Utanmadan Atatürkçülük Kilisesi'nin laik/seküler papazı rolüne soyunuyor..
Hitler rejiminin Gestapo şefi gibi ahkâm kesiyor.
Adlî makamlara bu şekilde akıl veren adamın herhalde tanıdığı "istihbaratçı"lara da benzer telkin ve tavsiyeleri oluyordur.
Tabiî, birtakım işgüzar Kemalist/Atatürkçü istihbaratçılar buna, "Hocam, adlî makamları harekete geçirmek için kamuoyu baskısı oluşturmamız gerekiyor.. Bu yönde açıklamalar yapın" demiyorlarsa eğer.
*
“Efendim Türkiye’de yeniden tarih yazan insanlar var”mış.. Böyle diyor.
Doğru, var!
En başta da Selanikli Mustafa Atatürk geliyor.
Türk tarihi ile ilgili olarak söylediklerinin yüzde sekseni zırva..
Adlî makamlar eğer Ortaylı’nın aklıyla hareket ederlerse, önce Selanikli’den başlamak zorunda kalırlar. (Hemen heyecanlanma İlber Bey, aşağıda Selanikli'nin zırvalarından bir demet sunacağız.)
Çünkü, tarihî konularda konuşma ehliyet ve liyakatine sahip değildi.
Bunu, has adamı Falih Rıfkı Atay da Çankaya’sında itiraf ediyor:
“Metotlu felsefe etütleri yaptığını sanmıyorum. Sözleri terimsiz, tarifsiz ve ‘zikir’sizdi. Ama sık sık derine inen bir felsefî düşünüş, ince bir zekânın ve titiz bir sağduyunun devamlı kontrolü altında bir mantıkçılık, duyduklarını kolayca tutup kavrayan, sonra hepsini hoş bir sentez içinde yoğuran bir muhakeme, metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliğinin boşluğunu örtmekte idi.”
Adamda “metodlu felsefe etüdü” yok.
Teknik terimlerden habersiz.
Kullandığı kavramlar tarifsiz/tanımsız, neyi kastettiği belli değil.
Tezekkür ve tefekkürden nasipsiz..
Tefekkür/düşünce adına söyledikleri hem “yöntem” bakımından arızalı hem de “ilmî/bilimsel” değil.
Bunları söyleyen, Falih Rıfkı..
Adam daha ne desin!
“Bununki kahvehane muhabbeti” diyecek de, diyemiyor.
Saydığı kusurların yanına birkaç da övücü ifade eklemiş ki, kendisine “Atatürk düşmanı” demesinler.
Zeki adam.. Okşar ve sever gibi görünerek dövmeyi, kerpeten gibi çimdiklemeyi biliyor.
*
İlber Ortaylı Çanakkale örneğini vermiş, kimi kastettiği bile belli değil..
Varsa öyle konuşan biri, bir tarihçi olarak açıkça ismini ver, engin bilginle adamı madara et; işi adlî makamlara havale etme kurnazlığı sergileme..
İşe bakın, Türkiye’de Çanakkale konusunda tam da öyle konuşan birinin bulunduğuna şimdiye kadar ben şahit olamadım, nasılsa bu Ortaylı arayıp tarayıp bulmuş..
Unuttuğu ya da gözlerden sakladığı ise şu, Çanakkale konusunda Selanikli dışındaki komutanları yok sayanlar bizzat Atatürkçülerin kendileri..
Şimdi millete sorulsa, çoğu kimsenin, Selanikli’nin Çanakkale’de başkomutan olduğunu, savaşın her safhasını onun yönettiğini, hep onun savaştığını zannettikleri ortaya çıkar..
Halbuki Selanikli Çanakkale’de savaşan yüzlerce subaydan biri..
Yüzlerce sayfalık bir kitapta yer alan sıradan bir sayfa.
*
Çanakkale Savaşı ve zaferi küçümsenecek bir savaş ve zafer değildir, fakat Selanikli’nin o savaştaki rolü de “resmî tarih”in büyüttüğü ve abarttığı gibi değildir.
Niye Çanakkale’de diğer komutanların yaptıkları hizmetlerden hiç bahsetmiyor da olayı sadece Selanikli ve Anafartalar çerçevesinde hatırlıyor ve anıyorsunuz?
Üstelik Selanikli savaş bitmeden çekip gitmiş, cepheyi terk etmiş..
Ne yazık ki, Çanakkale’de Selanikli’den daha büyük hizmetler gören kahramanlar, sırf Selanikli’nin ismi gölgede kalmasın, parlatılsın diye unutturulmuş durumda.
*
Bünyamin Ateş, Burhan Bozgeyik ve Mustafa Kaplan’ın kaleme aldıkları Gayrı Resmî Yakın Tarih Ansiklopedisi’nin birinci cildinde (İstanbul: Risale Yayınları, 1993) Çanakkale Savaşı ile ilgili yeterli bilgi mevcut.
Orada bir bölümün başlığı şöyle (C. 1, s. 55): “Çanakkale Zaferinin gerçek kahramanları Cevad ve Selahaddin Adil Paşalar unutturuldu!”
Yazarlar, (Selanikli’yi yere göğe sığdıramayan) Yusuf Hikmet Bayur’dan şu alıntıyı yapmışlar:
“Çörçil’in (Churchill) bu yazısı bize şunu gösteriyor: Tam zafer, düşmanı yalnız maddî bakımdan değil, onu manevî bakımdan da yenen ve onda savaşa devam azmini yok eden zaferdir. Cevad Paşa kuvvetlerinin Çanakkale’de kazandıkları başarı, bu tür bir zaferdi.”
Selanikli’nin adı millete besmele gibi öğretiliyor, öğretildi.. Peki Cevad Çobanlı Paşa kimdir, Selahaddin Adil Paşa kimdir, ne yapmışlardır, bilen var mı?!
Selahaddin Adil Paşa 27 Şubat 1961 tarihinde vefat ettiğinde The Baltimore Sun adlı İngiliz gazetesi şunu yazmış:
“… 1915 yılında, Çanakkale’de, Birinci Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren Türk Ordusu Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Paşa, dün Boğaz’da, İstinye’deki evinde vefat etmiştir.” (A.g.e., C. 1, s. 57.)
2 Mart 1961 tarihli London Times ise haberi “Bir kahraman öldü” başlığıyla vermiş:
“Geçtiğimiz Pazartesi günü, İstanbul’da vefat ettiği Ankara muhabirimiz tarafından bildirilen General Selahaddin Adil, 18 Mart 1915 günü İngiliz filosu (Çanakkale’de) Boğaz’a meşhur saldırısını yaptığı zaman, Türk sahil bataryalarının kumandanıydı.”
Bir şiirde “Şamil’i bilmeyen atasını ne bilir?!” diye bir mısra var.
Aynı şekilde “Cevad Paşa’yı, Selahaddin Adil Paşa’yı bilmeyen, Çanakkale’yi ne bilir?!” diyebiliriz.
Ve onları bilenler, bilinmelerini isteyenler, İlber Ortaylı gibi imtiyazlı “beyaz Türk”ler tarafından “cahil” diye aşağılanıyorlar.
Engizisyonla terbiye edilmeleri isteniyor.
“Cahillik”ten kurtuluş mümkün tabiî, “resmî tarih”i sorgulamayacak, sana ne denilirse iman edip tasdik edecek, şu putperestçe hurafeyi amentü bileceksiniz: “Selanikli her yerde vardı, her yerde hazır ve nazırdı, ondan başkası yok.”
*
Ortaylı’nın Boileau’dan naklettiği “Ahmak kendine hayran başka bir ahmak bulur” şeklindeki söze gelince..
Cahil İlber, o söz öyle değil, şöyle:
“Bir aptal, kendisine hayran olan daha aptal birini her zaman bulur." (Un sot trouve toujours un plus sot, qui l'admire.)
Eğer Ortaylı’yı ahmak/aptal kabul edersek, bahtiyar bir aptal olduğunu itiraf etmemiz gerekir.. Yüzbinlerce hayran bulmuş şanslı bir aptal..
*
Konudan uzaklaştık, başa dönelim..
“Efendim Türkiye’de yeniden tarih yazan insanlar var”mış.. “Cahil-savar” İlber öyle diyor.
Bakalım cahilsavarlığı Selanikli Mustafa Atatürk söz konusu olduğunda işe yarıyor mu?
Selanikli, 17 Şubat 1923 günü İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı açış konuşmasında şunları söylüyor:
“Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir. Örneğin Fatih İstanbul’u aldıktan sonra, yani Selçuk saltanatı ile Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasına konduktan sonra, Batı Roma İmparatorluğu’nu da zapt ederek büyük bir saltanat kurmak istedi. Böyle geniş bir emel izledi. Böyle bir emeli izlemek ve uygulayabilmek için bütün milleti, ana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi. Örneğin Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı. Kanuni Süleyman her iki cepheyi en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.
Arkadaşlar, bütün bu işler ve hareketler, doğruluğu araştırılırsa, görülür ki bu büyük, güçlü padişahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve şahane arzularına dayanmakla beraber iç kuruluşlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doğmuş olan dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Halbuki dış siyaset iç teşkilât ve iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teşkilâtının dayanamayacağı genişlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayalî dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler. Gerçekten Osmanlı hakanları, asıl olan noktayı unuttular. Duyguları ve emelleri üzerine bütün hareketleri ve fiilleri yaptılar. İç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler. Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Belki fetihler sonucu elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için doğrudan doğruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadî kaynaklarından birçok şeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı. Örneğin Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletin en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu. Ancak ve ancak bir padişah yardımı karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere gerçekleşmiş oluyordu. Hepiniz hatırlayabilirsiniz, Kanunî Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah, Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı buldu. Zira onun anlayışına göre antlaşma, birbirine denk milletler arasında yapılırdı. Halbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya koruması altında idi. Bundan dolayı padişah böyle bir devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Halbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde kuşatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi, padişahların yardımını tercüme ederken kullanmış bulundular. Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim: Millet hayati gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zapt olunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde böyle gerçekleşmiştir. Örneğin Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medenî sabanla kılıç mücadelesinde sonunda muzaffer olan sapandır. Ve Kanada’ya sahip oldu. Efendiler, kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.”
*
Evet, bunlar, Selanikli’nin lafları..
Selanikli’nin ilk cümlesinden başlayalım (Bunları senin için yazıyoruz İlber Bey, gözünü kulağını aç):
Şöyle diyor:
“Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir.”
Üniversite giriş sınavlarına hazırlanan öğrencilere şöyle bir “tüyo” verilir: İstisna içermeyen, “hep, bütün, hepsi, tamamı” gibi kelimeleri içeren ifadeler genellikle yanlış olur.
Osmanlı tarihindeki “bütün” gayretler ve çalışmalar, nasıl böyle olabilir ki?!
Böylesi bir suçlama, sadece, Selanikli’nin Osmanlı’ya olan düşmanlık ve nefretinin sınırsızlığını gösterir.
Başka da bir anlamı yoktur.
*
Evet, Selanikli, bu mantıksız, gerçek dışı ve ilmîlikten uzak lafının ardından örnek olarak Fatih Sultan Mehmed‘in İtalya‘ya (Otranto’ya) yaptırdığı çıkarmayı gösteriyor.
Malum, Otranto, “çizme”nin topuğunda yer alan bir belde.
Fatih Sultan Mehmed, “bütün milleti, ana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi” mi?
Hayır!
Bir defa, kendisi bizzat bu hedefe yönelmedi ki, millet “arkasından” aynı hedefe yönelmiş olsun.
Oraya Gedik Ahmet Paşa, donanma ile gönderildi.
Donanma, “bütün bir millet” midir?
Mesela, Türkiye‘nin şu anda bir donanması mevcut.. Bu donanma, “bütün bir millet, ana unsur” mudur?!
Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal‘in ifadeleri pireyi deve yapıyor.
İlmî değil.
İddiasını ispat için tarihî gerçekleri çarpıtıyor.
Ya da belki biz cahiliz..
Anlayamıyoruz..
Büyük allame, eşsiz tarihçi İlber, cehaletimizi mazur görsün, lutfedip bizi aydınlatsın!
*
Selanikli’nin, iddiasını ispat için verdiği ikinci örnek, Yavuz Sultan Selim..
İfadelerinden, tarih bilgisinin son derece eksik ve yetersiz olduğu anlaşılıyor.
Şöyle diyor:
“Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı.”
Bir defa, Yavuz Sultan Selim’in sekiz yıllık kısa saltanatında “batı cephesi“ne bakacak vakti olmadı.
Padişah olduğunda ortada bir Safevî (Şah İsmail) tehdidi vardı.
Osmanlı topraklarındaki Şah İsmail yanlıları (ki Şah, sadece devlet başkanı değil, aynı zamanda Şeyh Safî’nin/Safiyyüddin‘in torunu bir tarikat şeyhi konumundaydı) devlete baş kaldırmış, isyan etmiş, üzerlerine gelen Osmanlı ordularıyla çarpışmış, kısmen başarılı olmuş durumdalardı.
Şah İsmail Doğu Anadolu’yu (Diyarbakır gibi şehirleri) elinde bulundurduğu gibi, Osmanlı hanedanının akrabalık ve müttefiklik ilişkisi içinde olduğu Dulkadiroğulları‘nın topraklarına da ordusunun başında saldırmış bulunuyordu.
*
Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ile hesaplaşmak zorundaydı.
Selanikli’nin bakış açısına göre ise, buna lüzum yoktu, Padişah, “milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını” gerçekleştirme siyaseti güdüyordu.
Selanikli için söylenebilecek olan şey şu: Meydanı boş bulmuş, konuşmuş.. Karşısında “O kadar da değil!” deme cesareti bulunan kimse kalmamış olduğu için aklına ne gelirse söyleyebilmiş.
Evet, Yavuz Sultan Selim, Şah ile hesaplaşmak zorundaydı.
Çaldıran‘dan sonra Tebriz‘e kadar gitmiş, fakat Şah İran içlerine çekildiği için bu meseleyi kökünden halletme imkânı bulamamıştı.
Şartların elverişsizliği ve askerin isteksizliği yüzünden İstanbul’a döndü. Fakat niyeti İran üzerine tekrar yürümekti.
Ancak, o arada Şah İsmail, Mısır’daki Memluk devleti ile temasa geçmiş, ahmak Kansu Gavri‘yi pohpoplayarak Yavuz Sultan Selim’e karşı kışkırtmaya başlamıştı.
Ve bu Kansu Gavri, Mısır’da rahat durması gerekirken ordusunu toplayıp Suriye‘ye yürüyerek, İran’a gitmek üzere yola çıkmış olan Yavuz Sultan Selim’e aklınca aba altından sopa göstermeye kalkışmıştı.
Prof. Feridun Emecen’den (Ki, İlber standartlarına göre, Selanikli gibi konuşmadığı için cahil kategorisine giriyor) dinleyelim (TDV İslâm Ansiklopedisi):
“Yavuz Sultan Selim’in çıkacağı bu yeni seferde asıl hedefinin Memlük Sultanlığı olduğu yolundaki yerleşmiş bilgiler muhtemelen tam olarak doğru değildir. Diyarbekir bölgesindeki gelişmeler, Şah İsmâil’in sınırlara inişi ve bu arada Memlükler’in Halep valisinden gelen mektuplar başlangıçta bu seferin Safevîler’i hedeflediğini gösterir. Ancak Selim’in harekete geçmesi üzerine sınırlarında ortaya çıkan çatışmalardan endişe duyan Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin ordusunu toplayarak Suriye’ye doğru hareket etmesi ve Osmanlı birliklerine sınırlarından geçiş izni vermemesi bu durumu değiştirecektir. Nitekim Yavuz Sultan Selim, Doğu seferi için Edirne’den İstanbul’a geldiğinde topladığı divanda Memlükler’i değil Diyarbekir bölgesinde [Şah İsmail’in adamı] Karahan’ın faaliyetlerini gündeme almış bulunuyordu. Hatta Diyarbekir yöresinden gelen kötü haberler ve gönderilen bir Osmanlı birliğinin Karahan tarafından bozguna uğratıldığı yolunda ulaşan bilgiler üzerine gerekli tedbirleri almadığı gerekçesiyle Vezîriâzam Hersekzâde Ahmed Paşa’yı divanda yumruklamış, sonra da onu görevden almış (18 Nisan), yerine Hadım Sinan Paşa’yı getirmişti. Sinan Paşa’yı önden Diyarbekir’e gönderirken kendisi de Memlük sultanından aldığı mektuptaki endişeleri gidermek için iki elçiyi (Molla Zeyrekzâde Rükneddin ile Karaca Paşa) yollayarak amacının sadece dinden çıkmış olanları cezalandırmak olduğunu bildirip dostluktan söz ediyor ve tüccarlara koyduğu yasağın sebeplerini açıklıyor, bunun Memlük tâcirlerini hedef almadığından söz ediyordu. Ardından … 5 Haziran 1516’da İstanbul’dan hareket etti.
“26 Haziran’da Akşehir’e vardığında … gelen bir casustan Memlük sultanının Halep’e geldiği, Osmanlı askerlerini topraklarından geçirmemek niyetinde olduğu haberleri öğrenilmişti. Memlük sultanı, her iki hükümdar arasında aracılık yaparak barış için bu tedbiri aldığını ileri sürerken Yavuz Sultan Selim bunu düşmanlık olarak niteledi ve Şah İsmâil ile birlikte hareket ettiği, dolayısıyla peygamberin şeriatını kaldırmak isteyenlere yardımcı olduğundan onlara benzediği suçlamasında bulundu; bu yolda fetva dahi aldı. … 30 Temmuz’da Yavuz Sultan Selim hedefini Memlük sultanı ve Halep olarak resmen ilân etti. 6 Ağustos’ta Malatya ovasından ayrılarak Halep’e yöneldi.”
*
Selanikli’nin dil uzattığı üçüncü şahıs, Kanunî Sultan Süleyman..
Şöyle diyor:
“Kanuni Süleyman her iki cepheyi [batı ve doğu] en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.”
Önce, şu ana unsur lafı üzerinde duralım..
Ana unsurdan kastı, Türkler..
Ancak, Osmanlı Devleti’nde askerlerin sadece Türkler’den oluşmadığını biliyoruz.
Devşirmeler de var..
Mesela, İnebahtı Savaşı‘nda Osmanlı donanmasının tümden imha edilmesine engel olan Kılıç Ali Paşa; önceki unvanıyla Uluç Ali Reis…
Aslen, genç yaşta Osmanlı donanmasına esir düşmüş bir İtalyandı..
O savaşta hristiyan donanmasına esir düşen Osmanlı bürokratı Hindî Mahmud, Sergüzeştnâme adlı manzum esaretnâmesinde (Türkiye Yazma Eserler Kurumu tarafından yayınlandı), böylesi sonradan müslüman olmuş uluçlardan esir olanların hristiyanlar tarafından özellikle dinden dönmeye zorlandıklarını, ve bunu kabul etmedikleri için yakılarak öldürüldüklerini yazmaktadır.
Yani, bu mesele Türklük meselesi değil..
Fakat, Selanikli’nin meselesi de bizim “bu mesele” değil..
Onun derdi başka..
Onun derdi, Kâzım Karabekir‘e söylediği şu cümlelerin gösterdiği gibi, (emel ve tutku demeyelim) para, pul ve dünya nimetlerinden ibaretti:
“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”
Gerçekten de, Selanikli Mustafa Atatürk, memleketi zenginleştirmek için işe dini (İslam’ı) ve namus telakkisini yok etmeye çalışarak başlamış, fakat dinsizliği ve namussuzluğu hâkim kılmaya çalışırken milletin zenginleşmesi ile ilgili adımları yeterince atamamıştı..
Fakat kendisi ve hempaları zenginleştikçe zenginleşmişlerdi..
“Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin!”
*
Kanunî mevzuuna dönelim..
Onun Akdeniz‘i Türk gölü haline getirmek gibi özel bir gayesi yoktu (ve bu, hiçbir zaman gerçekleşmedi). Fakat, yaptıkları, böylesi bir gayenin gerçekleşmesine hizmet edecek mahiyetteydi.
Bir defa, Oruç ve Hızır (Barbaros) kardeşlerin Osmanlı egemenliğini kabul etmesi, Osmanlı’nın onlara böylesi bir teklifle gitmesi sonucunda değil, bizzat kendilerinin öyle hareket etmeyi tercih etmeleri sayesinde gerçekleşti.
Onlar, mesela bir Karamanoğlu gibi hareket etmediler, ihtiraslarına, emel ve tutkularına mağlup olmadılar.
Böylece Osmanlı, Kuzey Afrika‘da söz sahibi oldu.
Yine Kanunî’nin Fas politikasına bakıldığında, Fas hükümdarının gönlünü yapmak için Cezayir valisini onun arzusu istikametinde değiştirme tevazuunu bile gösterdiği görülüyor. “Benim içişlerime, egemenlik alamına karışamazsın” vs. demiyor.
Öte yandan, Kanunî döneminde, Malta’yı geçtik, Kıbrıs ve Girit hâlâ Venedikliler‘in elindeydi. Ve Venedik savaş gemileri Osmanlı yolcu gemilerine büyük zararlar verebiliyorlardı.
Anadolu’nun burnunun dibindeki Rodos‘un alınması, Akdeniz’in Türk gölü haline gelmesi için yetmezdi.
*
Hindistan mevzuuna gelelim..
Selanikli'nin cahilce iddiasının aksine, Osmanlı’nın Hindistan üzerinde egemenlik kurmayı hedeflemesi diye birşey olmadı, olamazdı.
Arada İran vardı..
Ancak, okyanus sularında yelken açmaya elverişli Portekiz gemilerinin o dönemde Güney Afrika’yı dolanarak Hint Okyanusu‘na ve Kızıldeniz‘e ulaştıkları biliniyor.
Arap Yarımadası‘nı da tehdit etmeye başlamışlardı. Hatta, bugünkü Kuveyt’te bir kale inşa etmişlerdi (Ki kuveyt, kalecik anlamına gelmektedir, kût kelimesinin ism-i tasğîridir).
Kanunî’nin, egemenlik hırsı, emel ve tutkuları için değil, Portekizliler’den zarar gören müslümanlara yardım gayesiyle doğu ile ilgilendiği doğrudur.
Yine Prof. Emecen’den dinleyelim (TDV İslâm Ansiklopedisi):
“Hadım Süleyman Paşa’ya Portekizliler’in Hint sularında artan faaliyetlerini önlemek için Süveyş’teki donanma ile hareket etmesini emretmişti. Çünkü Hindistan’daki küçük müslüman sultanlıklar Portekizliler’den yakınıyor ve Osmanlı padişahından yardım bekliyordu.”
Kimse Selanikli‘den mütebahhir bir tarihçi olmasını bekleyemez.
Fakat, yanlış bir iddiayı ispat için kafasından birşeyler uydurmasa ve Osmanlı padişahlarına “saydırmasaymış eyiymiş”..
Ne dersin İlber efendi, Selanikli için “cahil” diyebilir miyiz?
*
Selanikli’nin lafları ve cahilce gafları bitmedi..
Bundan sonrasını biraz hızlı geçelim..
Öncelikle şu “milletin ihtiyaçları değil, şunun bunun özel emelleri, tutkuları” bahsi üzerinde duralım.
Psikologların “yansıtma/projection” (başkasını kendisi gibi zannetme) kavramı üzerinden birtakım değerlendirmeler yapılabilir belki, fakat psikolog olmadığımız için bu “bilimsel” bahsi geçelim. (Selanikli “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek belki bunu isterdi, fakat kalsın.)
Şu kadarını söyleyelim: Mesela şapka devrimi için ne söylenebilir? Milletin mi ihtiyacıydı, yoksa birilerinin özel emel ve tutkularının mı sonucuydu?
Cevabı İlber Bey versin.. “Milletin ihtiyacıydı” diye cevap vererek biz cahilleri irşad etsin.
*
“Dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanma” bahsi de aynı bakış açısıyla ele alınabilir.
Ancak, bu noktada, Selanikli’nin Osmanlı için yaptığı “iç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalma” tespitinden de yararlanmak gerekir.
Aynı şey acaba Selanikli için de (belki de daha fazlasıyla) söz konusu olabilir mi?
Selanikli'nin yaptığı “devrimler”in, memleketin “iç teşkilâtlarını dış siyasetine uydurmak zorunda kalmasından” kaynaklanıp kaynaklanmadığı sorusu cevap bekliyor.
Benim bir cevabım var, ama söylemeyeceğim.
Cevabı, cahilliğe savaş açmış olan İlber Bey versin..
*
Gelelim Selaniki’nin şu cahilce laflarına:
“… ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. … Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir.”
Bunların ardından lafı kılıç ve sabana getiriyor.
Bir taraftan “ana unsurun, kendisini ve [sair] halkı beslediğini” iddia ederken, diğer taraftan, çelişkili biçimde, aynı kitlenin, “kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum” olduğunu öne sürüyor.
Cahil adam..
Peki, kendi “hayati gereklerini” bile kazanamayan bir kitle, kendisinin yanı sıra sair halkı bile nasıl besliyordu?
Bunun cevabı yok.
Belki vardır da, ben cahil olduğum için bilmiyorumdur.
Allah’tan memlekette İlber Bey var.
Belki lutfedip bizi aydınlatır.
*
İmdi, Selçuklular Anadolu’yu neyle ele geçirdiler, kılıçla mı, sabanla mı?
Buna bir Atatürkçü cevap versin (Tercihim İlber Ortaylı)..
İkincisi, Türkler esas itibariyle göçebe bir topluluk, yerleşik hayata yabancı..
Bu mantığa göre, Türkler, Orta Asya‘dayken kılıcı ellerine alıp batıya doğru yürümek yerine vatan sevgisiyle oldukları yerde kalıp yerleşik hayata geçseler, ziraatle ve sabanla uğraşsalardı, şimdiye kadar Amerika’yı bile ele geçirmişlerdi.
Bulgarlar vs. sabanlarına yapışmışlar da, niye onlar bu saban gücüyle Anadolu’yu ele geçirip Orta Asya’ya doğru gitmemişler?
Ha bir de Kanada, İngilizler ve Fransızlar örneğini veriyor.
Kanada’ya İngilizler sadece sabanla mı gittiler?!
Orada Fransızlar’ı gerçekte sabanla değil, kılıçla yendiler.. Topla tüfekle..
Madem saban tek başına yetiyordu, neden bir Amerikan bağımsızlık savaşı yaşandı ve İngiltere Amerika’yı kaybetti?
Saban, neden hakimiyeti sağlayamadı?
*
Toplumlar birden bire değişmezler..
Birtakım alışkanlıklar kuşaktan kuşağa geçer..
Nitekim, Osmanlı, “ana unsur” Türkler‘in göçebeliği yüzünden birçok zorluklar yaşadı.
Bunları askere alma, vergilendirme gibi hususlarda güçlük yaşıyordu.
Tanzimat döneminde bunları yerleşik hayata zorlama yönünde adımlar atıldı, fakat yine de tam başarı elde edilemedi.
“Ana unsur”, topyekün cihada hiçbir zaman çıkmadı, fakat Celalî isyanları ile “Ben de varım” demekten de geri kalmadı.
Yani, Selanikli’nin tabiriyle padişahların ardına düşüp “serserilik” yapmak yerine, Osmanlı’nın tabiriyle eşkıyalık yaptılar.
Olayın aslı, Selanikli’nin “cahil”ce çizdiği karikatürdeki gibi değil.
Osmanlı tümden pîr ü pak, kusurdan ârî, günahsız ve masum değildi elbette, fakat Selanikli’nin anlattığı gibi de hiçbir zaman olmadı.
*
Sonra, Osmanlı tarihi baştan sona savaş değil ki..
Arada savaşsız geçen uzun yıllar var..
Kanunî bile son zamanlarında uzun süre sefere çıkmamış, Zigetvar Seferi‘ne vezirlerin ısrarı sonucunda çıkmıştı.
Daha sonraki süreçte, “emelsiz, tutkusuz” bir nice padişah, başını sarayın dışına bile uzatmaya üşenerek ya da buna fırsat bulamadan yaşayıp gitti.
Padişahlar salt emel ve tutku arıyorlardıysa, saraydaki imkânlar yetmiyor muydu?
*
Selanikli’nin, “aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar” şeklindeki suçlaması ise, aslında bir övgü..
“Birşey aşırılaştığında zıddına inkılab eder, dönüşür” derler.
Yergi de böyledir.
Yukarıda aktardığımız söz, bilge bir insana, medenî/uygar bir şahsa, hele de bir devlet adamına hiç yakışmaz.
Çünkü, devlet, insanlara hizmet için vardır.. Onları kendi emel ve tutkularına göre yap-boz tahtasına çevirmek, cansız ve ruhsuz bir eşya ve nesne gibi şekillendirmeye çalışmak için değil..
Böylece Selanikli, Osmanlı’nın emperyalist ve sömürgeci mantıkla hareket etmediğini, ve Cumhuriyet kafasına göre daha özgürlükçü, daha insanî ve daha “insan haklarına saygılı” olduğunu itiraf etmiş oluyor.
Allah (c. c.) söyletiyor.
*
Ne yazık ki Selanikli Mustafa Atatürk, Osmanlı padişahlarında bulduğu “kusur”u işlememek için önünde hammadde olarak bu memleketteki “ana unsur”u buldu.
Bu milletin dili, dini, gelenekleri, namusu, her şeyi ile uğraştı, millet “olduğu gibi” kalmasın diye elinden geleni yaptı.
Koruma kanununun gölgesindeki “Türk’e Atatürk propagandası”nın etkisiyle birileri onu gözlerinde fazla büyütebilir, bir put ya da tanrı yapıp tapabilirler.
Gerçekte ise, yanlışları doğrularından kat kat fazlaydı.
Zeki (kurnaz), fakat yukarıdaki zırvalarının da ortaya koyduğu gibi cahil bir adamdı.
“Bir aptal, kendisine hayran olan daha aptal birini her zaman bulur" şeklindeki "Boileau kanunu" burada da hükmünü icra etti, onun bu tür saçma ve cahilce lafları yığınla müşteri buldu.
*
İlber Bey kusura bakmasın, Selanikli'nin İstiklal Harbi‘ndeki başarısı da, bir Fatih Sultan Mehmed’in, bir Yavuz Sultan Selim’in, bir Kanunî Sultan Süleyman’ın başarılarının yanında büyütülecek birşey değildir.
Hepi topu, Yunan’ın Batı Anadolu‘dan kovulması ve işgal güçlerinin İstanbul‘dan çekilmesi sürecinde orduların başında yer almıştır. (Maraş’ı, Urfa’yı ve Anteb’i bile o kurtarmış değil.)
Zaten İkinci Adam İnönü'ye göre başarı aslında Selanikli'ye de değil, İngilizler'e ait:
“İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.”
Sultan Alparslan ise, bütün bir Anadolu’yu “sabansız, kılıçlı” Türkler’in önüne sermiştir.
Fatih Sultan Mehmed’in girdiği savaşların ve fethettiği toprakların haddi hesabı yok. Ölümü bile (tıpkı Kanunî gibi) sefer halindeyken, savaşa giderken oldu.. Dolmabahçe Sarayı’nda karyolada vefat etmediler.
Yavuz Sultan Selim, Doğu Anadolu, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Mısır, Yemen ve bugünkü Suudi Arabistan topraklarını ele geçirdi.
*
Emel ve tutkuya gelince..
Vefatından altı ay önce, Yavuz’a vezirler, Rodos‘u fethetme teklifinde bulunmuşlar, o anda sahip olunan barut miktarının buna kâfi gelmeyeceğini, kuşatmanın onların tahminlerinden daha uzun süreceğini söylemiş, ve görece genç yaşta olduğu halde, “Bizim bundan sonra seferimiz ahiretedir” demiştir.
Gerçekten de, Rodos’un fethi, onun belirttiği süre zarfında mümkün olabilmiştir..
Selanikli, bu padişahları anlayabilecek bir ilmî seviyeye sahip olabilseydi memlekete daha faydalı olabilir ve sağlıklı değerlendirmeler yapabilirdi.
*
Dört ay bir hafta önce, 8 Kasım 2025 tarihinde yayınlamıştık: https://seyfisay.blogspot.com/2025/11/tevbe-suresi.html Yeniden: