İNGİLİZLER, “BLACK JUMBO” KOD ADLI AJANLARI SELANİKLİ ZAMPARAYI NASIL PARLATIP KAHRAMAN YAPTILAR?

 







Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un Osmanlı Devleti’ne yönelik oyunlarından birini, Sivas Kongresi sırasında gündeme gelen Amerikan mandası meselesi oluşturuyor.

Galip devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya), mağlup devletlerden Almanya ve Bulgaristan ile birer barış antlaşması imzalamıştı. Aynı şekilde Osmanlı Devleti ile de bir antlaşma yapılması gerekiyordu. Ancak, Curzon’un niyeti Osmanlı Devleti ile anlaşmak değildi, (Türkiye’deki ajanlarının başı olan Rahip Robert Frew vasıtasıyla anlaştıkları, Black Jumbo kod adını verdikleri Selanikli Mustafa Kemal eliyle) yıkmaktı.

Selanikli’nin Anadolu’da yeni bir devlet kurmasını istiyorlardı. 

Ve bunun için Selanikli’nin zamana ihtiyacı vardı. 

İşte, Curzon’un antlaşma konusunda ipe un sermek, diplomatik müzakereleri askıya almak, ve böylece zamparaya zaman kazandırmak için yaptığı ayak oyunlarından birini Amerikan mandası meselesi oluşturuyordu.

Mehmet Hasan Bulut (daha önce de aktardığımız gibi) şunları söylüyor:

“… İngiltere, [ABD Başkanı] Reis Wilson’a Türkiye’yi manda himâyesi altına alma teklifinde bulundu. Bunun üzerine, İtilaf Devletlerinin [İngiltere, Fransa ve İtalya] işgali altındaki Türkiye topraklarının geleceği ve mandaya uygun olup olmadığı hakkında bir rapor hazırlamaları için Türkiye’ye bir komisyon gönderilmesine karar verildi. Komisyonda eski Robert Koleji hocalarından Albert Lybyer, İstanbul Amerikan Elçiliğinin eski çalışanlarından Dr. George Montgomery ve Rockefeller’a ait Standard Oil’in casusu William Yale vardı. Komisyona iki kişi liderlik edecekti: Oberlin Kolejinin rektörü Henry Churchill King ve bizim [Arnavutluk ve Rusya’da ihtilâlleri organize etmek ve ihtilâlcilere yardım etmek için İnsanî yardım organizasyon ve derneklerini kullanmış olan] Amerikalı işadamı Charles R. Crane.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 354-5.)

Evet, Amerikan mandası meselesinin gündeme getirilmiş olması, Selanikli zampara Mustafa Atatürk’e, önce (Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı / Milletvekilleri Meclisi’ni devreden çıkartacak) yeni bir meclis (TBMM) oluşturması, ardından (Osmanlı Hükümeti’nin pabucunu dama attıracak) yeni bir hükümet kurması, ve son olarak da Osmanlı Devleti’ni tarihe gömecek yeni bir devlet tesis etmesi için zaman kazandırma gayesine matuftu.

*

Bulut’un sözünü ettiği komisyona gelince.. 

Liderleri olan Henry Churchill King ve Charles R. Crane’den dolayı King-Crane Komisyonu olarak adlandırılıyor.

Doğal olarak Selanikli zampara, kendisine zaman kazandıracak olan “manda” tiyatrosuna büyük bir hevesle iştirak etmeye hazırdı. Bulut’tan dinleyelim:

Hâlide Edip [Adıvar], Komisyon daha İstanbul’a gelmeden önce Charles R Crane ile mektuplaşmaya başlamış ve ona Millî Hareketin liderinin Mustafa Kemal olduğunu yazmıştı. Halide, İstanbul’da Crane ile yüzyüze görüştükten sonra, Ağustos ayının başında Mustafa Kemal’e yazarak ona Crane’den bahsetti ve Millî Hareket için Amerikan yardımının çok faydası olacağını söyledi. Mustafa Kemal de bu Amerikalı işadamı ile görüşmek isteyince Crane kendisinin gidemeyeceğini, fakat bir adamını göndereceğini söyledi.

“… [10 Ağustos 1919’da] Crane’in Mustafa Kemal’e söz verdiği adamı, yani Chicago Daily News gazetesinin muhabiri Louis Edgar Browne, yanında Hâlide Edib’in ve Crane’in referans mektupları olduğu halde Sivas’a doğru yola koyulmuştu. [Louis Edgar Browne (1891-1951): Amerikalı istihbaratçı. The New York Globe ve Chicago Daily News gazetelerin muhabiriydi. Rusya’da Bolşevik İhtilâlinde gazeteci-casusluk yaptı. İhtilâlden sonra ABD’ye döndü. Yeni vazifesi için Kemalist İhtilâlin başladığı Türkiye’ye gönderildi. Böylece Bolşevik liderlerini yakından tanıma imkânı bulduğu gibi Kemalist İhtilâlin liderlerini de tanımış oldu.]

“Bu arada Charles R. Crane, Türkiye Yahudileri adına kendisini ziyârete gelen Macedonia Risorta Locasının eski üstâdı Carasso ve Hahambaşı Haim Nahum ile görüştü. Carasso ve Nahum, İstanbul’un Türklere bırakılmasını istediklerini söylediler. Crane, Mustafa Kemal’in Pera Palas’ta kalırken birkaç kez görüştüğü Rahip Frew ile de buluştu. …

King-Crane Komisyonu 21 Ağustos’ta İstanbul’dan ayrılmış ve Yunanistan ve İtalya üzerinden Paris’e dönmüştü, fakat arkada bir adamlarını bırakmışlardı. Bolşevik İhtilâli esnasında Rusya’da vazife yapan ve Komünist liderleri yakından tanıyan gazeteci Louis E. Browne, Sivas Kongresindeki tek Hristiyandı. Mustafa Kemal, Doğu illerini temsil etmeleri için Erzurum Kongresinde kurduğu Heyet-i Temsiliye’nin [Temsilciler Kurulu'nun] sayısını Sivas’ta artırarak, onlara tüm yurdu temsil etme vazifesi vermişti. Kûtülamâre’de [İngiliz casus] Aubrey’e İngiltere’yi ne kadar çok sevdiğini anlatan Bekir Sami de içlerindeydi. Heyet-i Temsiliye ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelerek Kongreye katılan delegeler, İstanbul’da mason localarında toplanan İttihâtçılar gibi Amerikan himâyesi istiyordu. Mustafa Kemal de Amerika’nın manda himâyesini kabul edip etmeyeceğinden emin olmak için Crane’in temsilcisi Browne ile konuştu. Amerikalı gazeteci buna garanti veremeyeceğini söyleyince Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye, manda için Türkiye’nin vaziyetini tetkik etmeleri (incelemeleri) maksadıyla Amerikan Kongresi’nden bir heyet (kurul) talep eden bir dilekçe imzaladılar ve Amerikan Senatosuna ilettiler. Bu arada İngilizler de hızla büyüyen Millî Harekete müdahale etmeyeceklerini ve bitaraf (tarafsız) kalacaklarını beyan ediyordu.”

(Bulut,  s. 362-4, 366.)

İngilizler aslında tarafsız değillerdi.. “Milli Hareket”i destekliyorlardı.. Fakat İstanbul’daki Osmanlı padişahının ve Osmanlı hükümetinin “hain”, “milli hareket”in başındaki Selanikli zamparanın da “yedi düvele kafa tutan kahraman” gibi gösterilmesi için “Mustafa Kemal karşıtı” gibi görünüyorlardı. 

Bazen de tarafsızlık türküsü söylüyorlardı.. Tarafsızlıkları sahteydi.

İşin aslının böyle olduğunu, Selanikli zamparanın sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam Orgeneral İsmet İnönü 1973 yılında “resmen” açıklayacaktı:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Durum buydu, fakat millete tam tersinin gösterilmesi, Selanikli zampara sanki İngilizler’le kavga ediyormuş, İngilizler onu yok etmeye çalışıyorlarmış gibi bir görüntü verilmesi gerekiyordu.

Zamparanın kahramanlaştırılması için bu gerekliydi.

Bunun için çevrilen dolaplardan birini Ali Galip olayı oluşturuyor.

Vikipedi’de şu satırlar yer alıyor:

“1919'da, merkezi Elazığ Harput Valiliği'ne tayin edilmiştir. Sivas Kongresi’ni dağıtmak ve başındakileri yakalayıp İstanbul’a göndermek üzere Sivas Vali ve Kumandanlığı emrine verilmiştir. Fakat bu görevi yerine getirmeyi başaramamış ve Halep’e kaçmıştır. Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, Adapazarı’nda 1 nolu Askeri Mahkemesi’nde yargılanıp beraat ettiği halde, Başbakan Rauf Orbay’in isteğiyle “Yüzellilikler” listesine alınarak Romanya'ya sürgüne gönderilmiştir. Sürgünde iken 1932'de ölmüştür.

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Ali_Galip_(Elaz%C4%B1%C4%9F_valisi))

Bulut, konu hakkında şunları söylüyor:

“Kongre esnasında birileri, Elaziz Vâlisi Ali Gâlip ve İngiliz istihbaratçısı Binbaşı Noel’in, İstanbul Hükümetinin desteğiyle Mustafa Kemal’in üzerine asker gönderip Milliyetçi Hareketi dağıtacağı dedikodusunu yaymıştı. Bunun üzerine Mustafa Kemal, Ali Gâlip ve Binbaşı Noel’in derhal tevkif edilmelerini emredip üzerlerine bir ordu gönderdi. Ali Gâlip Sivas’a gitmesi emredildiği halde oyalanıyordu. Milliyetçiler gelince geride okumaları için birtakım evrak ve para bırakarak Malatya dağlarına kaçtı. Evrakların arasında Sadrazam Damad Feride çektiği, Milliyetçilerden şikâyet eden bir telgraf ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarının nakli için gönderilen paranın makbuzu vardı. Lord Allenby’in adamı Binbaşı Noel ise yakalanmıştı ama Irak hududuna götürülüp serbest bırakıldı.” (Bulut,  s. 367.)

Oyun iyi hazırlanmış, sahne ve dekor tamam, senaryo mükemmel, oyuncular da işinin ehli..

Lord Allenby’nin adamı ajan-istihbaratçı Binbaşı Noel devrede.. Ali Galip’e nezaret ediyor.. Ali Galip’in onun verdiği akla göre hareket ettiği açık.

Lord Allenby, Selanikli zamparanın eski dostu.. Altı yıl önce, 1913’te İngiltere’de casus Aubrey Herbert’in zampara onuruna verdiği yemekte tanışmış, birlikte kadeh kaldırmışlar.

Ve de Selanikli zampara, Filistin’de Lord Allenby’nin komuta ettiği İngiliz kuvvetlerinin karşısında palas pandıras kaçarak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı defterini mağlup olarak kapatmasını sağlamış.

Ve aynı Allenby, Şubat 1919’da İstanbul’a gelince, Osmanlı Genelkurmayı’na, Selanikli zamparanın Anadolu’ya Altıncı Ordu komutanı olarak atanması talimatını vermiş.. 

Oysa aynı günlerde İngilizler işe yarar ne kadar Osmanlı subayı, siyasetçisi, devlet adamı ve aydını varsa tutuklayıp Malta’ya sürgün etmektedir.. 

Selanikli zamparaya ise kefil oluyorlar.

*

Fakat Filistin’de “Ya istiklal, ya ölüm!” demeyen, “Mevzubahis olan vatansa benim canım teferruattır” diye konuşmayan, “Vatanın bir karış toprağı bile kan dökülmeden terk olunamaz” şeklinde vecize uydurmayan, askerlerine “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” diye kahramanlık dersi vermeyen, yıldırım gibi kaçan Selanikli zampara, orada yapmadığı kahramanlığı bu defa yapacak, Allenby’nin teklifi çerçevesinde Anadolu’ya gitmeyi kabul etmeyecektir.

Ancak, Osmanlı Padişahı ve de Osmanlı hükümeti mesajı almıştır. Anadolu’da bir hareket başlatmak istiyorlarsa İngilizler’in intikal için kolay vize vereceği bir adamlarının olduğunu anlamışlardır. Onu kullanarak İngilizler’e oyun oynamaları mümkün olabilecektir.

Bilmedikleri ise, İngilizler’in tam da böyle düşünmelerini sağlamak için kendilerini “yemlemekte” olduklarıdır.

Ve İngilizler, satrancın bir sonraki hamlesinde Selanikli’nin “devlet sırrı” niteliğindeki “özel görev”le Anadolu’ya gönderilmesini sağlayacak adımlarını atarlar. Doğu Karadeniz'daki karışıklıkları bitirmek için bir yetkili gönderilmesini isterlerler.

Böylece bütün gözler Selanikli'ye çevrilir.. 

Samsun'a gönderilecek olan zampara görünüşte “müfettiş”tir, fakat verilen yetkiler “Anadolu genel valiliği” ve hatta “padişah vekilliği” mahiyetini taşımaktadır. Padişah Vahideddin, İngilizler'e karşı bir oyun kurmaktadır; Sadık dalkavuğu Selanikli zamparanın kendisini "satmayacağını", satmak istese bile milletin böyle "defolu" bir adamın bunu yapmasına izin vermeyeceğini düşünmektedir. (Adam defoludur, çünkü, Falih Rıfkı'nın Çankaya'sında yazdığına göre, İttihatçılar tarafından "sarhoş, sefih, hiçbir makam ve mevki ile gözü doymaz, haris, fırsatçı ve ahlâksız" biri olarak bilinmektedir. Fevzi Çakmak ile İnönü bile onu "muhteris ve menfaat düşkünü" kabul etmektedir.)

Filistin kaçkını artık sadece Altıncı Ordu’nun değil, bütün orduların komutanıdır.. Anadolu’da Van’dan Ankara’ya kadar her askerî birliğe komuta etme mevkîindedir.

Sadece bu da değil, bütün mülkî amirler (valiler, kaymakamlar) üzerinde yekilidir; istediğini görevden alabilir, istediği kişiyi istediği makama atayabilir.

*

Ancak, Anadolu’daki faaliyetlerini Osmanlı padişahı ve hükümeti adına yapan "görevli bir memur" olmaktan kurtarılması gerekmektedir.

İngiliz’in yazdığı senaryonun bir sonraki bölümünde bu vardır.

O yüzden Osmanlı Hükümeti’ne Selanikli’yi İstanbul’a geri çağırmaları talebinde bulunurlar. Durum şudur:

Yeni Sabah'ta … Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’”

(Ağaoğlu,  s. 219.)

İngilizler’in hazırladığı yol haritasında Selanikli zamparaya düşen rol şudur: İstanbul’a dönmemesi, askerlikten (memuriyetten) istifa etmesi! (Böylece, "görevli memur" olarak değil de "milletin temsilcisi" olarak yoluna devam ediyor görünmesi mümkün olacaktır.)

Bu hamleyle Osmanlı Padişahı ve Hükümeti İngilizler’in arzusuna boyun eğen “hain”ler haline getirilirken, Selanikli de tiyatronun kafası karışık seyircilerine “yedi düvele meydan okuyan kahraman” olarak takdim edilecektir.

Ortada Selanikli için herhangi bir risk bulunmamaktadır. Nasıl olsa Osmanlı Hükümeti İngilizler’in bu talebine göre hareket etme konusunda pek fazla istekli olmayacaktır. Ayak sürüyecektir.

Diyelim ki İngiliz-Selanikli konsorsiyumunun planları yolunda gitmedi, işi berbat ettiler, sonuç alamadılar, zampara için yine risk bulunmamaktadır. 

(Selanikli’nin İngilizler’le anlaşmış olduğunu o sırada bilmeyen, samimiyetine inanan Kâzım Karabekir’in desteği olmasaydı Selanikli’nin hikâyesi başlamadan bitmiş olacaktı.. Selanikli, Karabekir’e olan borcunu İzmir Suikasti’ni bahane ederek onu idamla yargılatmak suretiyle ödemeye çalışacak fakat ordunun tepkisi yüzünden buna imkân bulamayacaktır. Fakat ölümüne kadar polis ve hafiye-ajan takibi altında tutarak ona kan kusturacaktır.)

Selanikli için risk yoktu.. Çünkü, “Padişahımızın İngilizler’in talebine istemeden, mecbur kaldığı için boyun eğdiğinin farkındaydım. O yüzden görevime devam etmeye çalıştım” diyerek işin içinden sıyrılması mümkündü.

Nitekim millete hep bunu söyleyegeldi.

Ne zamana kadar?

Kongreleri tamamlayıp TBMM’yi açıncaya ve lisan-ı hal ile “TBMM, Türk milletini temsil etmektedir, ben millete dayanıyorum, milletin üstünde bir mercî kabul etmiyorum, hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir, ve de şu anda millet benden ibarettir” deme imkânına kavuşuncaya kadar.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkaracak, “millet”i darağaçlarının gölgesinde kendisinin “milletin temsilcisi” olduğunu kabul etmeye zorlayacaktır.

Bir sonraki aşamada, kendisine “Bu TBMM milleti temsil ediyor, biz TBMM üyeleri olarak senin yaptıklarını onaylamıyoruz” diyen milletvekillerine milletin kendisinden ibaret olduğunu şu sözleriyle hatırlatacaktır:

Hakimiyet … hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, …, kudretle ve zorla alınır. … Burada içtima edenler (toplananlar), meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat, usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir."

Meclis “Hakimiyet kayıtsız şartsız Selanikli zamparanındır, millet halt etmiştir” düsturunu kabul edecek ve kafalar kurtulacaktır.

*

Ali Galip olayına dönelim..

Binbaşı Noel ile Ali Galip’in kendilerine düşen rolü mükemmelen oynadıkları görülüyor.

Anlaşılan şu ki, Binbaşı Noel, Ali Galip’in Sivas’a yürümesine engel olmuş.

Bu noktada meşhur MİT’çi Prof. Mahir Kaynak’a atıfta bulunmakta yarar var: İşin içine istihbaratçılar da girdiği zaman, bir eylemin asıl maksadını, olayın yol açtığı sonuçlara ve bundan kimlerin yararlandığına bakarak anlamak mümkün olabilir.

Ali Galip fiyaskosu, Osmanlı Hükümeti’nin itibarsızlaştırılması ve Selanikli’nin postallarının cilalanması sonucunu vermiş.. Binbaşı Noel de rolünü muvaffakiyetle icra etmenin gönül huzuru içinde sahneyi terk etmiş.. Bulut’tan dinleyelim:

“Bu hâdise, kongrenin kapanış günlerine denk getirilmişti. Böylece Mustafa Kemal, artık İstanbul Hükümetini Milliyetçilere karşı İngilizlerle işbirliği yaptığı için hıyânetle suçlayabilirdi. Telgrafın başına geçen Mustafa Kemal, İstanbul’daki Dâhiliye Nâzırına [İçişleri Bakanı’na], onu vatana hıyanetle suçlayan ve ağır hakaretler ihtiva eden bir telgraf çekti. İstanbul’dan karşılık geldi. İstanbul Hükümeti ile Milliyetçiler arasındaki bağları tamamen koparan ve birbirlerini hainlikle suçlayan bu telgraf savaşını, Crane’in adamı gazeteci Browne gülerek izliyordu. Mustafa Kemal kendisine tertip, edilen bu oyunu [Ali Galip olayını] Anadolu’daki bütün telgraf merkezlerine iletti. Ardından “Kahrolsun Damad Ferid!” tezahüratları arasında kongre merkezinin balkonuna çıkarak Kongre kararlarını ilân etti.

“Madem İstanbul Hükümeti vatana hıyanet etmişti o zaman [Erzurum Kongresi’nde kurulan] Heyet-i Temsiliye (Anadolu’da) geçici hükümet olarak çalışacak ve milletin işlerini Mustafa Kemal ve arkadaşları görecekti. Mustafa Kemal’in Pera’da görüştüğü ve İngiltere Hükümetinin reisi [Başbakan] Lloyd George ile yakın bağlantıları olan [İngiliz istihbaratının / gizli servisinin Türkiye şefi] Rahip Frew, Damad Ferid’e İngilizlerin artık Mustafa Kemal’e karşı olduğunu söylüyor ve ona karşı cephe alması için Sadrazam Ferid’i kışkırtıyordu. Buna inanan Damad Ferid, Anadolu’da kendi hükümetlerini kuran Milliyetçiler üzerine asker göndermek istedi ama İngilizler bunu kabul etmedi. Hatta Heyet-i Temsiliye’nin önünü açmak için Anadolu’daki bütün birliklerini çektiler. îngilizlerin bu hareketine darılan Damad Ferid istifa etti.”

(Bulut,  s. 368.)

 

TÜRKİYE'DE BİR "DEVLET AKLI" VARSA (Kİ VAR, NASIL HER VATANDAŞTA İYİ KÖTÜ BİR AKIL VARSA, DEVLETTE DE VAR), BİR "DEVLET DİLİ" DE OLMALIDIR.. İŞTE O DİLİN TERCÜMANLARINDAN BİRİ MURAT AKAN KARDEŞİMİZ.. BAŞARILI BİR TERCÜMAN, ÇOK GÜZEL ÇEVİRİYOR (DEVLET AKLININ HER DİLE ÇEVİREN TERCÜMANLARI VAR: SOLCUSU SAĞCISI, MUHAFAZAKÂRI MODERNİSTİ, DİNDARI DİNSİZİ, TÜRKÇÜSÜ HÜMANİSTİ, CİNCİ METAFİZİKSEL İSTİHBARATÇISI AKILCISI, KIYAMET ALAMETİ MOLLASI MAGAZİNCİSİ...)

 


"Devlet aklı"na (acizane bir "uluslararası ilişkiler ve siyasi tarih doktoru" olarak) hatırlatma:

Bu aşırı samimi NATO'laşma süreci Türkiye'yi er ya da geç Rusya ile bir çatışmaya sürükler. Çünkü Rusya bunu güneyden gelen tehdit ve kuşatılma olarak algılar. 

Sonuç NATO'nun güdümüne daha fazla girme olur.. Fakat Rusya karşısında çok fazla işe de yaramaz.. NATO, karşılığında birşey almadan birşey vermez.

Herşey, cumhuriyet ilan edilirken iliklenen ilk düğmeye göre gidiyor.

NATO'ya karşı biraz müstağnî davranılsa, iş oluruna bırakılsa daha iyi olurdu. 


KURT TÖRESİ: GÜÇLÜYKEN HOCAEFENDİ DEYİP ETEK ÖPMEK, DÜŞÜNCE KATİL FETTOŞ DEYİP KANINI İÇMEK

 


(İzlemek için: https://www.facebook.com/watch/?v=131667685500535)









Sabahattin Önkibar adlı şımarık gazetecinin Muhsin Yazıcıoğlu kazası (suikasti) hakkında pek kesin ve emin konuştuğu görülüyor.

Sözleri üzerinde durmakta fayda var (Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=HKZTS_RDHcM&t=17s):

“Geçmişte yazdıklarım ortada. İsteyen Yeniçağ gazetesinin arşivinden bakabilir. 17 yıl önce Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düşürüldüğünde pekçok isimle konuştuktan sonra şunu yazdım, şunu söyledim: Muhsin Yazıcıoğlu’nu Fethullah çetesi öldürdü. İktidar da cinayeti seyretti, faillerin (yapanların) üstüne gitmedi. Hayır, bu tahmin ya da sezgi değil, o dönem devlette çalışan vatanseverlerden aldığım bilgiydi. Evet, milyarda, hatta trilyonda bir kuşkum yok, Muhsin Bey’i Fethullah Gülen öldürttü.”

Geçmişte yazdıklarının ortada olduğu doğru. Yeniçağ gazetesinin arşivine bakılabiliyor.

Ancak, “Şunu yazdım, şunu söyledim” derken yalan söylüyor. (Yukarıya aldığım videolardan ikincisinde, Yazıcıoğlu’nun vefatından birkaç gün sonra böyle ifadeler kullandığını söylüyor. Yok!)

Fethullah çetesinden filan bahsettiği yok.

Şimdi yapması gereken şu:

Yeniçağ gazetesinin falanca tarihli sayısında aynen şunları yazmıştım” ya da “Falanca TV programında şunları söylemiştim” diye tarih vermeli.

*

Kazadan üç gün sonra, yani 28 Mart 2009 tarihinde şunu yazmış:

“Helikopter vuruldu mu, sözler sansürlendi mi?

“Düşen helikopterde Muhsin Yazıcıoğlu’yla birlikte bulunan İHA muhabiri İsmail Güneş’in Acil İmdat Servisi ile yaptığı telefon görüşmesi televizyonlarda ve gazetelerde yayınlandı. İlginçtir o telefon konuşması esnasında aynı sorular peşpeşe birkaç kez sorulmasına rağmen helikopterin düşüşü ile ilgili tek bir soru ve cevap yok. Açıkcası bu durum beni fevkalade düşündürdü. Öyle ya bir kazada “nasıl oldu?” sorusu insani refleks olarak ilk sorulan ya da karşı taraftan sorulmasa da ilk cevaplanan husustur... Yoksa İHA muhabiri bu konuda bir açıklama yaptı da, o açıklama seçim öncesinde AKP’yi olumsuz etkiler diye sansüre mi uğradı? İddialara göre düşen helikopterin bulunduğu coğrafyada PKK sempatizanlarının köyleri varmış. Acaba helikoptere ateş mi açıldı da zorunlu iniş esnasında kaza oldu? Tamam böyle bir şey olsa sonradan muhtemelen ortaya çıkacak ama seçim de bitmiş olacak.”

(https://www.yenicaggazetesi.com/secimde-supriz-olur-mu-357875h.htm)

Görüldüğü gibi, Fethullah çetesinden değil, PKK sempatizanlarından söz ediyor.

*

Sonraki yazılarına bakıyoruz başka birşey demiş mi diye, 5 Nisan tarihli yazısında şunu görüyoruz:

Muhsin Bey’e iftira

“Son günlerde ardı ardına spekülatif haberler yapılıyor. Neymiş efendim, merhum Muhsin Yazıcıoğlu, Ergenekon davasında gizli tanıkmış falan filan... Vallahi ayıp.. Kişiliği ve özellikleri bilinen Sevgili Muhsin Başkanın o tür gizli işleri olmaz. İnandığı bir şey varsa kapalı kapılar ardında değil, alenen yapar.. Öyle, çünkü Muhsin Bey’in Yaradandan ziyade boyun eğeceği ve korkacağı bir irade yoktur. 12 Eylül’ün işkencehanelerinde derisi soyulurcasına işkence gören Muhsin Bey kimden korkacak da gizli tanıklık yapacak... Ayıp.... Hakk’ın rahmetine kavuşmuş biri için böyle şeyler iddia etmek züldür.. Bakın BBP Merkez Karar ve Yönetim kurulu Üyesi Avukat Kemal Yavuz Bey de Kanal D’de Mehmet Ali Birand’a aynı şeyleri söylemiş, yani gizli tanıklık gibi bir şeyin asla söz konusu olamayacağını açıklamıştır.. Hal bu iken böyle şeylerin hala yazılıp çizilmesi ayıp ötesidir... Muhsin Bey’in ruhunu rahat bırakın lütfen!”

Yazıcıoğlu vefat edeli 11 gün olmuş ve bizim acar gazeteci, Ergenekon hesabına savunmada..

Ne Ergenekon’u, Fethullah çetesi, Fethullah çetesi!..” demiyor, diyemiyor.

“Ergenekon davasında gizli tanıktı, o yüzden Ergenekoncular öldürdü” mesajını verenlere karşı, Yazıcıoğlu’nun kişiliğinin buna müsait olmadığını ileri sürüyor.

*

Yalancı pehlivan Önkibar’ın palavralarını tekrar okuyalım:

“Geçmişte yazdıklarım ortada. İsteyen Yeniçağ gazetesinin arşivinden bakabilir. 17 yıl önce Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düşürüldüğünde pekçok isimle konuştuktan sonra şunu yazdım, şunu söyledim: Muhsin Yazıcıoğlu’nu Fethullah çetesi öldürdü. İktidar da cinayeti seyretti, faillerin (yapanların) üstüne gitmedi. Hayır, bu tahmin ya da sezgi değil, o dönem devlette çalışan vatanseverlerden aldığım bilgiydi. Evet, milyarda, hatta trilyonda bir kuşkum yok, Muhsin Bey’i Fethullah Gülen öldürttü.”

Tahmin ya da sezgi değil, işkembeden atmasyon..

O dönem devlette çalışan vatanseverler”in adını niye vermiyorsun?

Hadi diyelim ki o gün FETÖ’den korkuyorlardı, bugün kimden korkuyorlar?

Aslanlar gibi meydana çıkıp cinayet çetesi FETÖ’nün ve katil Fettoş’un ipliğini pazara çıkarsınlar!

Gün onların günü, meydan onların.. Ne duruyorlar? 

FETÖ’cülerin hepsinin ağzının payı verilmiş, kimi hapse atılmış, kimi memleketten kaçmak zorunda kalmış, ortada FETÖ namına konuşacak ya da yan bakacak kimse kalmamış..

Ucuz kahramanlar için meydan müsait, buyursunlar.. 

(Nitekim, geçmişte Fethullah Gülen’i hocaefendi diyerek göklere çıkaran pekçok ucuz kahramanın 15 Temmuz’dan sonra sahneye fırladıklarını gördük.. Demediklerini bırakmadılar.)

*

Evet, yalancı Önkibar’ın, kaza tarihinden sonraki 40 günlük yazılarını taradım.. Hiçbir şey yok..

Böylece yalancılığını tescillemiş oldu. (Daha sonra yazmıştıysa, buyursun göstersin..)

Dolayısıyla, şahitsiz ve belgesiz olarak söylediği “Muhsin Bey’le buluştum, bana şunu dedi” türünden bütün sözlerine yalan muamelesi yapmak zorundayız.

Adamın bütün sermayesi, anlaşıldığı kadarıyla, yalan ve palavra konusundaki uzmanlığı, ve de milletin saflığı ve unutkanlığı.

*

Ancak, arşiv unutmuyor.. Unutkan değil..

Yazıcıoğlu’nun vefatından tamı tamına bir yıl iki ay iki hafta sonra, 8 Haziran 2010 günü Fethullah Gülen’e “hocaefendi” diyerek övgüler dizmiş..

Ortada “Yazıcıoğlu’nun katili Fettoş” yok, Önkibar’ın “hocaefendi”si var.

Fethullah Gülen’in verdiği müthiş işaret” başlıklı müthiş yazısında şunları söylemiş:

Fethullah Gülen, gaza gelip tepki verenler sınıfından değildir.

Keza Fethullah Gülen aynı şekilde siyasi hesap adına günlük hareket edenlerden de değildir.

Sevin sevmeyin; Fetullah Gülen artık küresel bir olgudur ve böyle biri duygularla değil, realitelerle hareket eder!

Washington’da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin başaramadığını başarıyor yani Gülen’e bağlı bir kuruluşun sıradan bir etkinliğine 60 küsür ABD’li senatör ve milletvekili koşa koşa gidiyorsa, orada durup düşünmek gerekiyor!

İşte böyle biri ayaküstü değil, ölçerek, tartarak bilinçli bir adım atıyor yani The Wall Steet Journal’dan gelen mülakat teklifini kabul ediyor.

Dahası, o röportajda hiçbir kuşkuya mahal bırakmaksızın, “yapılanlar yanlış, İsrail’den izin alınmalıydı” diyor!

Bunun anlamı nettir ve Hamas terör örgütü değildir diyen Tayyip Erdoğan’la ayrı düşüldüğünün ilanıdır.

Diyeceksiniz ki öyle ama o zaman Hoca efendisinin demecine kendi gazetesinde neden sansür uyguladı?

İslâmcı kamuoyuna hedef olmamak ve AKP’nin tepkilerinden korunmak için!

Cemaat çok iyi biliyor ki gözü kararmış Tayyip Erdoğan’ı kızdırmanın faturası büyük olur!

İyi ama bu durum baştan hesaplanmadı mı?

Kuşkusuz hesaplanmıştır lakin demek ki bu duruma rağmen Fethullah Gülen Hocaefendi böyle bir çıkış yapmaya kendini mecbur hissetmiştir.

Niçin mi?

1) Fethullah Gülen’e yol veren yani, ABD’de bile büyüten küresel irade, bunu kendisinden alenen talep etmiştir.

2) Fethullah Gülen’in o demeci ile AKP tarafından İsrail’e ilan edilen cihadın önü kesilmiştir.

3) Fethullah Gülen, bu kritik zamanda böyle bir çıkış yaparak AKP ile stratejik değil, günü birlik yoldaş olduğunu ortaya
koymuştur.

4) Fethullah Gülen’in o sözleri, Küresel Devletin AKP’nin kalemini kırdığının delili sayılmalıdır.

Gelelim bundan sonraki sürece?

Hayır Gülen Gurubu AKP ile değil savaşmak aleni olarak karşı karşıya bile gelmez. Yani yine müttefik bir görüntü verecektir, ama Ergenekon’daki yol arkadaşlığı artık bitmiştir ve iki taraf birbirine ihtiyatla yaklaşacaktır. Cemaatin durumdan vazife çıkaran bürokrasideki mensupları, artık AKP için risk almayacak ve işgüzarlıklar yapmayacaktır zira Hocaefendi’den işareti almışlardır.

(https://www.yenicaggazetesi.com/fethullah-gulenin-verdigi-muthis-isaret-363749h.htm)

Fethullah'ı doğma büyüme FETÖ'cüler bile bu kadar övmüyorlar.

*

Önkibar'ın iddiasına göre, Yazıcıoğlu vefatından önce Fethullah'la telefonda uzun uzun görüşmüş, ona "Sen ajansın" filan demiş, aleyhinde kampanya başlatacağını söylemiş, Fethullah da onun kalemini kırmış..

Fethullah'ın o sırada ABD'nin (CIA'in) güdümüne girmiş olduğu herkes tarafından biliniyordu. Bir sır değildi. 

Ancak, Yazıcıoğlu'nun o günlerde Fethullah aleyhinde konuşmasının herhangi bir etkisi olmazdı. Yazıcıoğlu açısından da makul değil, çünkü önünde bir seçim var, ve de Fethullah'ın STV'si ve gazeteleri partisini yıpratabilirdi.

Türkiye'de "yollar yürümekle aşınmıyor", konuşmakla da insanlara bir zarar veremiyorsunuz. Hatta bazen siz yıpranıyor, fitne çıkarmakla suçlanıp yalnız bırakılıyorsunuz. 

(Erdoğan gibi tüm devlet kurumları elinizin altında olup da savaş ilan ederseniz, edebilirseniz, o başka.. O zaman insanların fırıldak gibi, topaç gibi, hatta helikopter pervanesi gibi döndüğünü görürsünüz. Fitneci değil, dini diyaneti, imanı kurtaran adam olarak alkışlanırsınız.)

*

Böyle bir görüşme olduysa (Bilmiyoruz, olduysa), Fethullah'ın buna tepkisi kalem kırma olur muydu?.. 

Zannetmiyorum.. "Yel kayadan ne götürebilir ki!" diye düşünecektir.. Ne yapacağını görmek için bekleyecektir.. O gün için Yazıcıoğlu ne iktidarda, ne de partisi gelecek vaadediyor. 

Ancak, Yazıcıoğlu'na (28 Şubat'tan beri) diş bileyip de kenarda sinsice bekleyenlerin, böylesi bir restleşmeyi bir "fırsat"a dönüştürmek istemeleri söz konusu olabilirdi. (Birileri, Esad Coşan Hoca ile birlikte hareket etmiş olmasını hiçbir zaman afvetmediler.)

Evet, böylesi bir durumda sinsi "fırsat"çılar, "Fethullah da düşmanımız, Yazıcıoğlu da.. Yazıcıoğlu'nu ortadan kaldırıp suçu Fethullah'a atalım, bir taşla iki kuş; çift katlı ekmek kadayıfı, yeme de yanında yat.. Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz" diye düşünebilirler.

*

Geçmişte Yazıcıoğlu'nu ölümle tehdit etmiş olanlar var.. 

Birini şu anki TBMM Başkanı (Saadet Partisi eski Genel Başkanı) Numan Kurtulmuş anlatmıştı (Yukarıya aldığımız ilk resmin altındaki linkten videoyu izleyebilirsiniz).. Bir milliyetçi/ülkücü onu tehdit etmiş.. Belli ki "devlette görevli vatanseverler" adına konuşan bir arkadan kurmalı "kahraman"dı.

Yine, vefatından önce bir general tarafından tehdit edilmiş olduğu biliniyor.. O general Fethullahçı olsaydı şimdiye kadar ismi çoktan bit pazarına düşmüştü.

Önkibar gibiler bunları görmezden geliyor. 

İşin açıkçası, bütün bunlar karşısında, birileri galiba Sabahattin Önkibar gibi isimlere "cover story" (örtü hikâye) anlattırarak algı operasyonu yapıyorlar diye düşünmemek elde değil.

Bir ara da Dan Brown'vari bir "Barnabas İncili" masalı icat etmişler, hatta Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle Sevdam Gözlerinde Kaldı diye bir de film çevirtmişlerdi. 

*

Fethullahçı değilim, hiçbir zaman da olmadım.

An itibariyle hiçbir parti, cemaat, vakıf, dernek, topluluk ya da grupla bağı ve irtibatı olmayan, inzivaya çekilmiş yalnız ve yaşlı, hayat yolculuğunda bütün kazancı "Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan" olan aciz ve güçsüz bir vatandaşım.

Haksızlık karşısında susmak, dilsiz şeytan olmak istemiyorum.. Gücüm yettiğince.. 

Dilsiz şeytan olmak ya da olmamak, şeytanlar topluluğunun bir üyesi olmayı kabul etmek ya da etmemek, işte bütün mesele..

Bir insanı haksız yere öldürenin "bütün insanları öldürmüş gibi" olacağını biliyorum (Maide, 5/32). 

Bunu yapıp bir de suçu ilgisiz insanların üstüne atmaya çalışan şerefsizlerin ise ipliğinin er geç pazara çıkacağından ve ebediyen lanetle anılacaklarından da şüphem yok.

*

Evet, Fethullahçı değilim ve olmadım.

Fethullahçılar gibi kaybetmiş atlara oynamayacak kadar uyanık kumarbazların ülkesi olan bu cennet vatanda artık asla "şucu bucu" olmama izin vermeyecek kadar acı tecrübe yükü var zayıf ve ezilmiş omuzlarımda.

1994’te Hürriyet ve Sabah gazetelerine röportaj verip kamuoyu önüne açıkça çıkana kadar Fethullah hakkında sadra şifa bir fikrim yoktu. Fakat o yıldan itibaren hakkındaki kanaatim hep olumsuz olageldi.

1998 yılında Sağduyu gazetesindeki köşemde onların Abant Platformu’nda deklare ettikleri görüşleri aleyhinde birkaç yazı yazdım.. Gazetemiz Fethullahçıların matbaasında basıldığı halde.

Benzer şekilde, sonraki yıllarda, Fethullah Gülen’in (Önkibar’ın sözünü ettiği türden) Batı medyasında çıkan makalelerini, internette yayınladığım yazılarımda tenkit ettim.

Yine, Türkçe Olimpiyatları hakkında anlattığı Peygamber s.a.s.’li uydurma rüyaları da eleştiri konusu yaptım.

Onu “hocaefendi” olarak görmediğimi açıkça ortaya koydum.

Her yalanı rahatça söyleyebilen ve iftira mitralyözü elinde olduğu halde ortalıkta gezen "düzen"baz eyyamcı işgüzârlar taifesinin bunları bilmesinde yarar var.


BAKARA, 2/204-6

 




"Ve insanlardan öylesi vardır ki, dünya hayâtına dâir sözü (konuşması, nutku, hitabeti) hoşuna gider. Kalbinde olana da (samimiyetine de) Allah'ı şâhid tutar; hâlbuki o, düşmanların en şiddetlisidir.
"İş başına geçince de, yeryüzünde fesad çıkarmak, ekini (mahsulleri, ürünleri, ekonominin kendi rayında normal işleyişini yolsuzlukla) ve nesli de (zinayı ve zinaya götüren yolları serbest yapmak, "kullanılması" kolay zinacılarla çalışmak, zinacıları tercih etmek, zinacıların günahlarına izin vermek, aile kurumunu yıpratacak adımlar atmak suretiyle) helâk etmek için gayret gösterir (lafı başka, işi başka olur). Allah ise fesâdı sevmez.
"Ve ona 'Allah'tan kork!' denildiği zaman, gurûru onu (daha fazla) günaha sevk eder; artık ona Cehennem yeter! O, gerçekten ne fenâ yataktır!"

SUİKAST MIYDI? YOKSA KAZA MI? SUİKAST İDİYSE ARDINDA KİM VARDI?

 

Aşağıya aldığımız videoların ortaya koyduğu gibi, olay çok karışık..

Ya birileri Muhsin Yazıcıoğlu hakkında yalan söylüyorlar.

Ya da, Yazıcıoğlu'nda da biraz "siyasetçi mavi boncukçuluğu" vardı. (Yazıcıoğlu'nun Fethullah'a karşı tavrı konusunda Sabahattin Önkibar ile Adem Yavuz Arslan'ın söyledikleri birbirine zıt.. Üç ihtimal var: Birincisi, ikisi de yalan söylüyor olabilir. İkinci ihtimal, birisi doğrucudur diğeri yalancı.. Üçüncü ihtimal ise ikisinin de doğruyu söylüyor olması.. Bu durumda Yazıcıoğlu'nun bazen "nabza göre şerbet" vermiş olduğu sonucuna varılır.)

Eğer Önkibar'ın her söylediği doğruysa, Yazıcıoğlu'nun, kendisinin ve arkadaşlarının 1995 seçimlerinde TBMM'ye girmesine vesile olan ve 28 Şubat Süreci'nde (başka yazılarımızda açıkladığımız üzere) "kahraman"laşmasını sağlayan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'ya bir ölçüde nankörlük ettiğini kabul etmek gerekir. 

(Ancak, Esad Efendi'yi tanımadığı halde onun hakkında kafasından ya da işkembesinden atıp tutan, buna karşılık "İsrail-ABD beslemesi 28 Şubatçılar" hakkında pek mülayim konuşan Önkibar'ın, doğruları da söylüyor olmakla birlikte, her söylediğine inanmamız beklenemez. Hele de saçmasapan ve mantıksız yorumlar ve yakıştırmalar yapabildiği gözönüne alınınca..)

*

Aşağdaki videolar, olaya ilişkin üç farklı değerlendirme ya da senaryoyu yansıtıyor.

Birinci senaryonun sahibi, gazeteci Önkibar..

Üslubuna baktığımızda, illüzyonist elçabukluğu ve gözboyamacılığı ile, ve de "hokus pokus, abrakadabra" kabilinden kafa karıştırıcı bir laf kalabalığıyla, olayı hemen FETÖ'nün günah defterine kaydetmek için ter döktüğünü farkediyoruz. 

Dikkatli bir gözün, bunun için propaganda sanatının inceliklerinden ve belagatın/retoriğin gücünden yararlanmaya çalıştığını anlamaması imkânsız. 

Sanki bu yönde bir "ihale" almış gibi coşku, heyecan ve gayretle koşturuyor.

Açgözlü bir satıcı/pazarlamacı gibi "yemin" de ediyor.

Sözleri, Türkiye'deki bütün dindar gruplara karşı içinde acayip bir kindarlık yanardağı barındırdığını ortaya koyuyor.

*

Adem Yavuz'a gelince.. 

Önkibar'dan daha kibar olduğu kesin.. 

O da dolaylı olarak AK Parti iktidarını suçluyor. Ancak, Önkibar'ın aksine, bir "propagandist"in yapacağı türden kesin ve keskin ifadeler kullanmaktan kaçınıyor. Mahcup bir dille, "FETÖ'yü suçlamasanız ben bu topa girmezdim" der gibi..

Üçüncü isim, Bekir Öztürk.. 

Sakin fakat kendinden emin konuşuyor. Lafı eğip bükmüyor, dolandırmıyor, doğrudan Erdoğan'ı suçluyor. 

Konuyu sıkı takip etmiş, ve üzerinde çok düşünmüş olduğu anlaşılıyor.



*



(Adem Yavuz, Sabahattin Önkibar'a cevap veriyor)


*






(Dakika 12:15'te Yazıcıoğlu'nun, Önkibar'ı yalanlayan Fethullah övgüsü yer alıyor.)

*


(Dakika 13:35'deki açıklama önemli. Ancak Hayrettin Karaman'ın sözleriyle ilgili yorum zorlama. O sözlerden o sonuç çıkmaz.)


İNGİLİZLER, “BLACK JUMBO” KOD ADLI AJANLARI SELANİKLİ ZAMPARAYI NASIL PARLATIP KAHRAMAN YAPTILAR?

  Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon ’un Osmanlı Devleti’ne yönelik oyun larından birini, Sivas Kongresi sırasında gündeme gel...