Soner Yalçın bir yazısında şöyle
diyordu:
“Bir gün…
“Cübbeli” müstear
adıyla bilinen İsmailağa cemaatinin önde gelen vaizi Ahmet Mahmut Ünlü telefonla beni aradı:
-“Atatürk konusunda Odatv’ye röportaj vermek istiyorum!”
Şaşırdım. Ben tek söz etmeden
ekledi:
-“Milletimizin kafasını çok
karıştırıyorlar.”
Barış Pehlivan, Cübbeli
Hoca’nın evine gidip röportaj yaptı. Cübbeli dedi
ki:
–“Vatanı Mustafa Kemal kurtarmış.
Bunu kurtarana nasıl düşman olacaksın? Sevmemenin ne
anlamı var?
–“ Hilafeti bile kaldırırken çok
üsluplu mesela. O günkü şartları bilmeyen kâr zarar hesabı yapamaz…”
(https://www.odatv.com/yazarlar/soner-yalcin/cubbeli-beni-neden-aradi-konu-ataturk-226328)
*
Evet, Cübbeli zahmet, (sonradan, milleti çocuk yerine
koyarak kendisine “baba-dede Türk” makamından Atatürk soyadını seçen) Ali Rıza
oğlu Mustafa’yı sevmek gerektiğini düşünüyor.
Ve seviyor.
Nedeni, vatanı kurtarmış olmasıymış..
Ancak, Mustafa Kemal,
Cübbeli gibi düşünmüyor.
Mesela, İstanbul’u fetheden Osmanlı hakkında, Cübbeli üslubuyla, “Bu vatan, vatan, ecdadımızın fethettiği vatanlar;
bize vatan yapmışlar. Bunu vatan yapana nasıl düşman olacaksın yahu? Sevmemenin
ne anlamı var? Yapılan ortada” demiyor.
Şunu diyor (Kültür Bakanlığı‘nın sitesinden aktarıyoruz):
“Egemenlik ve saltanat hiç kimse
tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme
ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk
milleti’nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat
olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve
saltanatını, isyan ederek kendi eline
açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete
saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız? Meselesi değildir.
Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu,
mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse,
fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade
olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar
kesilecektir. 1922 (Nutuk II, s. 691)”
(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)
*
Tabiî bunlar, sadeleştirilmiş ifadeler..
Aslını da aktaralım:
“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse
tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye;
müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve
zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk
milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuşlardı; bu tasallûtlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi.
Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini
ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış
bulunuyur. Bu bir emrivakidir. Mevzuubahs olan; millete saltanatını,
hakimiyetini bira kaçak mıyız, bırakmıyacak mıyız? meselesi değildir. Mesele
zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır.
Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce
muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade
olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”
(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü
– Milli Eğitim Basımevi, 1969, s. 690-691.)
İmdi, bizler vatanı kurtardı diye Atatürk’ü illa
da sevmek zorundaysak, Atatürk’ün kendisi neden bu toprakları bize vatan yapan ecdadı sevmiyor?
Sevmemeyi geçtik, onları tasallut ve tecavüz ile suçluyor?
Atatürk’ün bakış açısını benimsersek, kendisini de tasallut ve tecavüz ile
suçlamak zorunda kalırız.
Hem de, Osmanlı ile kıyaslandığında on kat, yüz kat,
hatta bin kat fazlasıyla..
Atatürkçülerin işi çok zor, çünkü bu denklemin çözüm
kümesi boş.
*
Evet, aramızdan bazıları Atatürk’ün yaklaşımından
etkilenerek aynı bakış açısıyla Atatürk’ü de eleştiri konusu yaparsa, onu
da tasallut ve tecavüz ile suçlarsa, “Zorla Türk milletinin
hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuştur” derse, ne
diyeceğiz?
“İşte gerçek Atatürkçü bu” mu diyeceğiz?
Atatürk’ün bizzat kendisi, yukarıya aldığımız
sözlerinin ilk cümlelerinde, kendisine bu suçlamanın yapılmasına imkân verecek
bir mantık ortaya koyuyor.. “Hâkimiyet ve saltanat hiç
kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye;
müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve
zorla alınır” diyor.
Zorla alınırsa, hakimiyet ve saltanat konusunda “ilim” geçersizse, “Hayatta en hakiki mürşit ilim” bu
bahiste devre dışı kalıyorsa, müzakere ve görüş alışverişine
lüzum yoksa, hakimiyet ve saltanat ilimle değil
kuvvetle, kudretle ve zorla alınıyorsa, Osmanlı’yı da zor kullandığı için kötülememesi gerekir.
Fakat öyle yapmıyor, kendisiyle çelişecek şekilde,
hem hakimiyetin ilimle, müzakereyle değil zorla alınacağını söylüyor, hem de Osmanlı‘yı böyle yaptığı için yerden yere
vuruyor.
*
Atatürk’ün laflarının kendi içinde tutarsız, çelişkili ve mantıktan uzak olduğu açık.
Ya da, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabında onun için kullandığı
ifadelerle konuşmak gerekirse, Atatürk’ün lafları “terimsiz, tarifsiz ve zikirsiz”,
“metodlu ve ilmi bir tefekkür eksikliği”yle malul.
Adam mantıklı düşünmeyi başaramamış. Dinleyici ve
izleyicileri ondan da mantıksız oldukları için bunu (Falih Rıfkı gibi birkaç
istisna dışında) anlayamamış.
Anlayan birçok kişi de, başı belaya girmesin diye
söyleyememiş.
Fakat bugün bunu bir şekilde söylemek, ilim icabıdır. Hakikate
saygının gereğidir. Ve millete karşı, tarihe karşı, ecdada karşı bir
sorumluluktur, borçtur.
Evet, bir taraftan hakimiyet için ilme, görüş alışverişine gerek olmadığını,
işin zorla halledileceğini söyleyen Atatürk, önce Osmanlı’yı
tam da bunu yaptığı için suçluyor, sonra da, “İhtimal bazı kafalar
kesilecektir” diyerek işi getirip tekrar “zor”a bağlıyor.
Ve bunu da “hakikatin usulü dairesinde ifadesi” olarak nitelendiriyor.
Peki, hakikatin “Kemalist zulüm için usulü dairesinde
ifadesi” nasıl yapılmalıdır?
*
Atatürk Osmanlı’yı sevmek zorunda değilse, biz neden
Atatürk’ü sevmek zorunda olalım?!
Sırf Atatürk
düşmanlığıyla suçlanmamak için herkes Atatürkçü olmak, Atatürk’ün saçmasapan,
mantıksız her lafına iman etmek zorunda mı?!
Atatürk’ü, Atatürkçülerin istediği gibi
yalan dolan, hurafe ve efsanelere göre değil de bilimsel şekilde olduğu gibi tanımak ve tanıtmak yanlış mı?!
*
Cübbeli, söz konusu röportajında şöyle diyor:
“Şimdi, burada bir vatan
toprağındayız; burada bu insan uyumamış, yememiş, içmemiş. Bu bir fedakarlık
ister. Kaç yaşında vefat etti… Çok yaşamış bir insan değil. Cepheden cepheye
hizmet etmiş… O günkü şartlarda, o günkü zorluklar içerisinde bunu yapmış.”
Uyumamış, yememiş, içmemiş değil.. Gayet güzel yemiş içmiş.. Fakat o bahse girmeyelim..
Vefatının erken olmasına gelince..
Pek de erken sayılmaz..
Cübbeli yaşlandı..
İnsan yaşlandıkça, bütün yaşları erken görmeye başlar.. Başlıyor.. (Kendimden
biliyorum.)
Fatih Sultan Mehmet kaç
yaşında vefat etti?.. 49.. Yavuz Sultan Selim 51-52..
Abdülmecid 39.. I. Ahmet, IV. Murat vs. çok daha genç yaşta hayatlarını
yitirdiler..
*
Cepheden cepheye hizmete gelince.. Bu, o dönemin
şartlarından kaynaklanıyor.
Önce Balkan Harbi, sonra Birinci
Dünya Savaşı, ardından da İstiklal Harbi yaşanınca, sadece Mustafa
Kemal değil, bütün bir subay kadrosu ve askerler cepheden cepheye koşmak
zorunda kaldılar.
Yüzbinlerce insan hayatını
kaybetti.. Mustafa Kemal, o yüzbinler arasında yer almıyor.
Ve her zaman cepheden cepheye hizmet de etmedi, bazen
cepheyi terk etti.. Çanakkale’de de böyle, Filistin’deki ilk görevi sırasında
da böyle.. Pera Palas Oteli’nin odasında
vatan kurtarmayı Filistin’de cephede
bulunmaya tercih etti. Ardından da hastalığını bahane edip taa Karlsbad’a gitti.. Neymiş, oranın
kaplıcası varmış..
Evet, cepheden cepheye hizmet lafı abartılı.. Palavradan
mamul ilkokul ezberi.. (Bu Cübbeli
bildiğim kadarıyla ilkokul mezunu, ortaokul diploması bile yok. Kabak kafa, bu
konuda ilkokul ezberiyle kalmış. İlkokul diplomasıyla yetinmek, hatta tümden
diplomasız olmak ayıp değil de, ilkokul ezberiyle ahkâm kesmek, ayıp.. Ayıptan
da öte rezalet ve kepazelik.)
*
Selanikli Mustafa Atatürk, cepheye gitme konusunda
biraz çekimserdi, o, balolar düzenlenen muhitlerde gösterişli kıyafetler giymiş
halde kadınlarla dans ederek askercilik oynamayı tercih ediyordu..
Birinci Dünya Savaşı sırasında Hicaz’ı savunmak için görevlendirilmek istendiğinde reddetmişti. İngilizler’le “behemahal sulh” (her ne
pahasına olursa olsun barış) yapılmasını istiyordu.
İstiklal Harbi’nde bile
cepheye gitmemek için kırk takla attı.. Yunan
ordusu, Kütahya-Eskişehir
muharebelerinde ordumuzu yenip Polatlı’ya,
Ankara’nın burnunun dibine kadar geldiğinde, cepheyi terk edip Kayseri’ye kaçma kararı almıştı. TBMM
bunu kabul etmedi, ve askere moral vermek için kendisinin de bizzat cepheye
gitmesini istedi.
Peki, “Mevzubahis
olan vatansa …” türünden artistik laflar üretmeyi marifet bilen Selanikli
bu talep karşısında ne yaptı dersiniz?.. Cepheye gitmeyi kabul etmedi.. Evet,
etmedi.. Tam dört gün boyunca (rakamla 4) Meclis’te cepheye gidersin gitmezsin
tartışması yaşandı.
Selanikli baktı ki, cepheye gitmezse karizma balonu
tümden patlayacak, fısss diye hava kaçıracak, sonunda gitmeye razı oldu.. Fakat
şartları ağırdı.. Birincisi, cepheye gitme fedakârlığı göstermesi karşılığında TBMM’nin
bütün yetkileri ona devredilecekti. Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle diktatör yapılacaktı. İkincisi, bir
yenilgi durumunda ondan asla hesap sorulmayacaktı.
Yani Selanikli, gerçekte, “Mevzubahis olan benim
konumum ve istikbalimse vatan teferruattır, canı cehenneme” modunda bir adamdı.
Karakteri bu.
Cübbeli sefalete göre, bu adamın ömrü cepheden cepheye
hizmet ile geçmişmiş..
Oysa, diktatör olarak gittiği Sakarya Savaşı sırasında
da cephede durmadı, “Attan düştüm, kaburgam kırıldı” diyerek (Gerçekten
kırılmış gibi görünüyor) gelişmeleri cephe gerisinden takip etti.
*
Aslında cephelerde fazla görünmemesi kimi zaman
hayırlı olmuş durumda. Çünkü bazen cephede hezimetin garantisi oldu. Filistin’de
İngilizler’in önünden palaspandıras yıldırım hızıyla kaçarak, Osmanlı’nın dört
yıldır devam ettirdiği, pes etmediği savaşın (Birinci Dünya Savaşı’nın), yenilgiyle
bitmesine yol açtı.
Oysa İngilizler ve müttefikleri Çanakkale’yi geçememiş oldukları gibi, Kûtu’l-Amare’de de mağlup olmuş ve epeyce bir esir vermişlerdi. Herşeyi
batıran, Filistin’e tekrar giden Selanikli oldu.
Çanakkale’de yaptıkları da yüzlerce sayfalık bir
kitabın sayfalarından bir sayfadır. Orada yüzlerce subay arasında sıradan bir
subaydı. Şayet sonradan devletin başına geçmemiş olsaydı, onun ismi de diğer
subaylarınki gibi unutulur giderdi.
Sakarya Savaşı sırasında da boş durmadı, geri çekilme (Kaçma
ya da ricat, artık ne derseniz) emri verdi, fakat Fevzi Çakmak’ın bu emrin
ifasını ertelemesi sonucu (salgın hastalık, ishal ve açlık sıkıntısı çeken)
Yunan ordusunun da yavaş yavaş çekilmekte olduğu anlaşıldı.
General İshal ile Mareşal Açlık elele verip Yunan
ordusunu mahvettiler.
Böylece, Sakarya Savaşı, Selanikli’nin sakarlığından ve
firar tutkusundan zarar görmeden zaferle bitmiş oldu.
Ve Selanikli, teamüllere aykırı olarak üç rütbe birden
atlayarak mareşal unvanını aldı. Mareşal Açlık’ın apoletlerini söküp kendi
üniformasına diktirdi.