EDEBİYAT PARALAYAN SAHTE TASAVVUFÇULUK

 



(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/zampara-ibn-arabi-fetonun-fethullahci.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 8


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserinin tercümesini okumaya devam ediyoruz:

“Onlardan birinin şöyle dediği nakledildi:

“Fark yok iken [cem makamında (çevirenin ilavesi)] ben o olmamdan ve o da ben olmamdan zâil olmadı, aksine zâtım zâtımı sevdi. (102)

“Bana resul [gönderildi], kendimden [kendime (çevirenin eklemesi] gönderilmiş oldum, zâtım âyetlerimle bana [zatıma (çevirenin eklemesi)] istidlalde [benim için delillendirmede] bulundu. (103)

“Bunun gibi hurafeler birçok cehaletle birlikte onlardan nakledilmiştir. Mâbudlarını [taptıklarını] zayi ettiler, mevcudların hepsini tek bir mevcud kıldılar. Kadimle [varlığının zamansal başlangıcı olmayan Allahu Teala ile] hâdisi [sonradan olanları], âbidle mâbudu [ibadet eden ile kendisine ibadet olunanı] eşitlediler. Kuddûs’ü [Eksiklikten münezzeh olan Allah’ı] hudus ehlinin [yaratılmış olanların] alametleriyle vasıfladılar. Sırf tevhidin [katışıksız gerçek “Allah’ı birleme” inancının] ancak bu itikadla [inançla] tahakkuk edeceği [gerçekleşeceği] telkiniyle İblis, bu kimselere hakikatleri değiştirtti. Çünkü kim birbirine mugayir [aykırı] iki vücûd isbat ederse [iki varlığın bulunduğunu sabit görürse] Allah’la birlikte başka vücûdu [varlığı] isbat etmiş olur ki bu şirktir [dediler]. Hiçbir şekilde şirk olmayan bu görüşten kaçtılar. Çünkü bu, ortaklığı gerektirmeyen kadim mûcidin îcâd etmesiyle vücûd bulan hâdisin vücudunu isbat etmektir [varlığını sabit görmektir]. [Böylece] Onlar küfür türlerinin en çirkinine düştüler. Onların işinin hakikati [içyüzü], Hâlık’ı [Yaratıcı’yı, Yaratıcı’nın yaratmasını] inkâr etmektir. Çünkü onlar mahlûkun vücudunu, Hâlik’ın vücudunun ‘ayn’ı kıldılar.

“‘Ayn’la vâhid” [varlıkların nesnel gerçekliği düzyindeki birlik] ile “tür ile vahid” olanı [zihindeki soyutlama ve gruplama yoluyla oluşan birliği] temyiz etmeseler de [ayırmasalar da] vücûd vâhiddir [varlık tektir, birdir] dediler. Çünkü insan ile isimlenmede [bütün (çevirenin ilavesi)] insanların ve hayvan ile isimlenmede [bütün (çevirenin ilavesi)] hayvanların müşterek [ortak] olması [Ki bu, tür cihetinden birliği ifade eder] gibi [bütün (mütercimin ilavesi)] mevcudlar da vücud ile isimlenmede ortaktırlar. Lakin bu küllî [tümel, bütünsel] ortaklık ancak zihinde gerçekleşen [zihnin haricinde, dış dünyada olmayan] bir küllî ortaklıktır. Yoksa bu [bağlamdaki (çevirenin ilavesi)] insanla kaim olan canlılık/hayvanlık başkasıyla kaim olan hayvanlık değildir. [Son iki cümlenin daha anlaşılır bir çevirisi: Bu küllî ortaklık ancak zihinde var olan bir ortaklıktır, zihin dışında böyle bir ortaklık yoktur; aynı şekilde, insandaki canlılık (hayvaniyet), insan dışındaki canlılarda bulunan canlılıkla aynı şey değildir (ortaklık salt zihinde vardır).] [Aynı şekilde] Göklerin vücûdu [varlığı] aynıyla insanın vücûdu [varlığı] değildir. Hâlik’ın vücûdu [varlığı] ise mahlûkātının vücuduna zıttır [yaratılmışların varlığından farklıdır].”

Dipnotlar şöyle:

102. Tâiyyetü İbni’l-Fârız (Afifüddin Tilimsânî Şerhiyle birlikte), 171-172.

103. Tâiyyetü İbni’l-Fârız (Afifüddin Tilimsânî Şerhiyle birlikte), 236.

Vahdet-i vücutçular, şayet Allahu Teala’yı işin içine katmadan sadece yaratılmışlar için bir vahdet-i vücuttan söz etmiş olsalardı, bugünkü fizikçilerin bütün evrenin hammaddesi olarak atom altı parçacıkları göstermelerine benzer bir düşünceyi savunmuş olurlardı.

Yaratılmışlarla ilgili hususlarda hüküm verirken yanılmak (söz konusu hüküm vahiyle haber verilen dinî gerçeklere aykırı olmamak kaydıyla) insanı küfre düşürmez. Görüşünde isabet etmek de (ahiret açısından) çok önem taşımaz. Esas olan, insanın Allah inancının doğru olması, imanında sakatlığın bulunmamasıdır.

*

Söz buraya gelmişken İbnü’l-Farız’dan da söz etmek faydalı olur.

Meczub olarak nitelendirilmesini gerektirecek bir durumunun olduğu anlaşılıyor. Böylesi zatlar hakkında hüsnüzanda bulunmak ve taşkınlıklarını bazen hoş görmek uygun olabilir, fakat “mürşid-i kâmil” olarak görülemezler ve tasavvuf adına örnek alınamazlar.

İmam Gazzalî, el-Munkızu mine’d-Dalâl’de şöyle diyor:

“Mezkur ilimleri tetkik ettikten sonra, bütün gücümle sufîlerin yoluna yöneldim ve yollarının ancak ilim ve amelle tamamlandığını anladım.”

(el-Gazzâlî, Dalâletten Hidayete, çev. A. Subhi Furat, İstanbul: Şamil Y., 1972, s. 59.)

Evet, tasavvuf “ilim”siz ve “amel”siz olmaz.. Tasavvufla ilimsiz olarak meşguliyet adamı sapıklığa götürür.. Amelsiz tasavvuf ise kendini ve insanları aldatmaktan başka birşey değildir.

Tasavvuf son tahlilde, Cibrîl hadisinde geçen “ihsan”dır.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “ihsan” için, “Allah’ı görür gibi olman” dememiştir, “Allah’ı görür gibi ibadet etmendir” buyurmuştur.

Dolayısıyla birtakım meczubane hareketlerin tasavvufî açıdan bir kıymeti yoktur. Böylelerine değer atfedilmez, hoşgörü gösterilir. Hoşgörülen insan olmak bir meziyet değildir.

Tekrar edelim, esas olan ilimdir. Müteşerrî bir alimin uykusu bile, cahil bir tasavvufçunun ibadetinden daha hayırlıdır.

*

Allahu Teala ayet-i kerimelerde şöyle buyuruyor:

“Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir; kendilerine O'nun âyetleri okunduğunda (bu, onların) îmanlarını artırır ve (onlar yalnız) Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal 8/2)

“Allah, sözün en güzelini, (âyetleri) birbirine benzeyen ve (hakikatleri) tekrarlanan bir kitab hâlinde indirdi. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir! Sonra derileri de, kalbleri de Allah'ın zikrine yumuşar! İşte bu (kitab) Allah'ın hidâyetidir; onunla (hikmetine binâen kendi lütfundan) dilediğini hidâyete erdirir. Allah, kimi de (kendi isyânındaki ısrârı yüzünden) dalâlete atarsa, artık onu hidâyete erdirecek olan yoktur.” (Zümer, 39/23)

İşte mesele bundan ibarettir.. Tecellî, mükaşefe, müşahede, keşf vs. edebiyatı ile artistlik yapmak maneviyat dolandırıcılığıdır..

Allah anıldığında kalbinde ürperti buluyor musun?.. Derin ürperiyor mu?.. Sen ondan haber ver, keşf masalları anlatma!

Beyefendi Mekînüddin’in (nikahlısı olmayan kızı) Nizam ile al takke ver külah yarenlik yapıyor, sonra da onun için aşk şiiri yazıyor, ardından da bize “Bakmayın Nizam dediğime, ben onun şahsında Allah aşkını anlatıyorum, ben var ya ben, ben böyle bir adamım” diye maval okuyor. 

Biz de malız ya, inanmamız gerekiyor..

Halbuki sahtekâr zamparanın kalbi ve derisi Nizam için ürperiyor. 

(Ürpersin, günahı kendi boynuna da, bunu tutup Allah aşkı ve tasavvuf diye yutturmaya çalışırsa birileri, böylesi şerefsizin suratının tam ortasına tükürürler.)

*

TDV İslam Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Fârız” maddesinde şunlar söyleniyor:

“… Özellikle duyduğu seslerin, nağmelerin ve şiirlerin tesirinde kalır, Nil nehri kenarında çamaşır yıkayanların okuduğu bir beyitten, bir cenazede söylenen ağıttan, bekçilerin çaldıkları çanlardan bile etkilenir ve coşardı (Şeyh Ali, I, 13, 14; İbnü’l-İmâd, V, 152). Nil nehrinin taştığı mevsimde akşamları Ravza’daki Müştehâ Camii’ne giderek nehrin coşkun sularını hayranlıkla seyreder, kendisi de akışın âhengine kapılıp vecde gelirdi. Nağmeler kendisini coşturur, nâra attırır ve raksettirirdi. İbn Hacer, onun Yukarı Mısır’daki Behnesâ’da bulunan evinde def ve şebbâbe çalan câriyeleri olduğunu, zaman zaman oraya gidip ezgilerini dinlediğini, raksederek kendinden geçtiğini söyler (Lisânü’l-Mîzân, IV, 319). Oğlu Kemâleddin bir defasında babasının kalkıp raksettiğini, bu sırada çok büyük vecd halleri gösterdiğini, sonra kendinden geçip yere düştüğünü, kendine gelince de duyduğu bir beyitten etkilendiği için bu hali yaşadığını söylediğini kaydeder (Şeyh Ali, I, 10). İbnü’l-Fârız, gerek Mısır’daki Mukattam dağında gerekse Mekke civarındaki vadilerde münzevi bir hayat yaşamış, riyâzet yapmış, defalarca erbaîne girmiş, âdeta dağlarla, vadilerle, buralardaki bitki ve hayvanlarla dostluk kurmuş, bunları hayatının bir parçası haline getirmiş, şiirleriyle özdeşleştirmiştir. Şeyh Ali, İbnü’l-Fârız’ın zaman zaman kendinden geçip hayret ve dehşet içinde gözlerini belli bir noktaya diktiğini, söylenenleri duymadığını, yanındakileri görmediğini, yiyip içmediğini, uyumadığını, bu halin bazan on gün, hatta daha uzun süre devam ettiğini anlatır ve [Afifüddin Tilimsânî’nin şerh yazdığı] asıl adı “Nazmü’s-sülûk” olan et-Tâiyyetü’l-kübrâ” kasidesini bu hal geçince söylemeye başladığını, bir defada otuz, kırk veya elli beyti irticâlen okuduğunu, eserin böyle tamamlandığını bildirir (a.g.e., I, 12).

"İbnü’l-Fârız şiirlerinde tasavvufî ve ilâhî aşkı dile getirmiştir. İbnü’l-Arabî’nin “Nazmü’s-sülûk”e ilgi duyduğu ve onu şerhetmek istediği, bunun için izin talep edince İbnü’l-Fârız’ın, “Buna gerek yok, senin el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’n onun şerhidir” dediği rivayet edilirse de (Makkarî, II, 166) bu rivayet asılsızdır. Genellikle İbnü’l-Fârız’ın İbnü’l-Arabî gibi vahdet-i vücûda inandığı kabul edilmiş ve şiirleri vahdet-i vücûd esas alınarak açıklanmıştır; ancak İbnü’l-Fârız vahdet-i vücûda yabancıdır. Şiirleri, Bâyezîd-i Bistâmî’nin sözleri ve Attâr’ın şiirleri gibi ilâhî aşkı yansıtır. Mutlak cemâlin etkisiyle kendinden geçen şair her şeyi sevgilisi olarak görür. Bazan fenâ halinde ikiliği kaldırarak varlığın O’ndan ibaret olduğunu söyler, bazan da ittihaddan söz eder. Ancak bütün bunlar kozmolojik bir varlık anlayışını ifade etmeyip mânevî halin etkisiyle söylenmiş sözlerdir; bu hal içinde sevenle sevilenin, temaşa edenle edilenin geçici olarak bir sayılmasıdır. Şathiyeleri ve iddialı sözleri de bu halin eseridir. İbnü’l-Fârız’da ve üstadı Şeyh Bakkāl’da melâmet neşvesi de vardır. Şeyh Bakkāl’ın kınanmak için abdest alırken yıkanan organların sırasını değiştirmesi, İbnü’l-Fârız’ın sûfîlerin kıyafetini kullanmaması, güzel elbiseler giymesi, Sühreverdî’nin Mekke’de oğullarına hırka giydirmek istemesi üzerine, “Bu bizim yolumuzda yoktur” diyerek önce karşı çıkıp sonra ısrar üzerine buna ses çıkarmaması, şöhretten kaçması, sultanla görüşmek istememesi, kendisine türbe yapılması teklifini geri çevirmesi onun melâmet eğilimli bir sûfî olduğunu gösterir. (…)

“İbnü’l-Fârız’ın ilâhî aşkı üstün bir sanat gücüyle ifade eden şiirleri zâhir ulemâsını rahatsız etmiş, ancak bu durum onun saygı görmesine engel olmamış, ölümünden sonra da saygıyla anılmıştır. Sultan Kalavun zamanında vezir olan Kādılkudât İbn Bintü’l-Eaz, İbnü’l-Fârız’ı hulûle inanmakla suçlamış, müridlerine “Tâiyye” kasidesini okumalarını tavsiye eden Şemseddin el-Âyegî’yi kınamış, fakat daha sonra eleştirilerinden vazgeçmişti. İbnü’l-Fârız’a en ağır tenkitler İbn Teymiyye tarafından yöneltilmiştir. Onun düşüncelerinin ve tasavvufî yaşayışının İslâm’la ilgisi olmadığını belirten İbn Teymiyye’ye göre ittihad akîdesinin canlı bir ifadesi olan “Nazmü’s-sülûk”, “domuz etinden daha pistir” (Mecmûʿu fetâvâ, IV, 73). İbn Haldûn, İbnü’l-Fârız’ın kasidelerini yok edilmesi gereken zararlı eserler arasında zikreder (Şifâʾü’s-sâʾil, s. 110). İbn Hacer el-Askalânî de onun şiirlerinde ittihad akîdesini işlediğini, bunun büyük bir musibet olduğunu, örtülü ifadelerin altında felsefenin ve kötülüğün yattığını söyler (Lisânü’l-Mîzân, IV, 317). Zehebî ise İbnü’l-Fârız’ın insanın hoşuna giden etkileyici şiirlerini zehirli şerbete benzetir (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XXII, 368). Kendisine İbnü’l-Fârız’ın şiirleri okunduğu zaman Bulkīnî de “bunlar küfür” demekle yetinmiştir. İbnü’l-Fârız’a en ağır suçlamaları Burhâneddin el-Bikāî el-Muʿârıż fî tekfîri İbni’l-Fârıż adlı eserinde yapmıştır. Bikāî burada kırk âlimin onun kâfir, mülhid ve zındık olduğuna dair fetvalarını nakleder. Sâlih b. Mehdî el-Makbilî de İbnü’l-Fârız’ı dine saygısız bir İbâhiyyeci olarak gösterir (el-ʿAlemü’ş-şâmiḫ, s. 378).

“Bununla birlikte İbnü’l-Fârız’ın taraftarları ve savunucuları muhaliflerinden çoktur. Eyyûbî sultanları, devlet adamları, âlimler ve halk kendisine saygı göstermiştir. Zekeriyyâ el-Ensârî, İbnü’l-Fârız’a yöneltilen suçlamaların haksız olduğunu bir fetva ile bildirmiş, İbn Hacer el-Heytemî de onu savunmuştur. Süyûtî ise onun için Ḳamḥu’l-muʿârıż fî nuṣreti İbni’l-Fârıż adıyla bir eser yazmıştır. Mutasavvıflarla edebiyatçılar da kendisini yüceltmişlerdir.”

Sözlerini tevil edenleri tevilleriyle başbaşa bırakmak uygun olabilir, fakat şatahatlar (Şatah, “saçma söz” anlamına geliyor) tasavvufî hikmetler katına çıkarılamazlar.

Doğru ve hak olan sözler varken (sırf onlardaki edebî parlaklığa bakarak) yanlış anlamalara ve sapıklığa yol açabilecek sözlerin peşine takılmamak gerekir.


(Devam edeceğiz inşallah)


ZAMPARA İBN ARABÎ, FETÖ'NÜN (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ) FETHULLAH'INDAN YÜZ KAT BERBAT BİR SAPIK SAHTEKÂRDIR

 






(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/sapik-sufinin-akilsiz-kesfi.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 7


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserinin tercümesini okumaya devam ediyoruz:

“Onların fâsid (bozuk) mezhepleri üzere tasnif edilen kitap [Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem’ini kastediyor (mütercimin ilavesi)] ona [yani Tilimsânî’nin talebesine [Kemâlüddin el-Merâğî’ye] (mütercimin ilavesi)] okunduğunda [talebesi Kemâlüddin el-Merâğî tarafından] ona şöyle denildi: “‘Kur’ân-ı Kerim sizin bu sözünüze muhaliftir.’ Dedi ki: ‘ Kur’ân-ı Kerîm’in hepsi… [şirktir] (99). Tevhid bizim kelamımızdadır.’ Ona denildi ki: “ ‘Vücûd, vahid olduğunda [varlık, tek olduğunda] niçin eş helal kız kardeş haram kılındı?’ Dedi ki: ‘Bizim indimizde hepsi helaldir. Ancak bu perdeli kimseler haram dediler. Deriz ki: size haramdır.’”(100) Bundan dolayı onların [İbn Arabîcilerin] şeyhlerinden biri müridine şöyle dedi: “Kim sana derse ki kâinatta Allah’ın dışında bir varlık var, yalan söylemiştir.” Müridi ona dedi ki: “[Madem Allah’ın dışında varlık yok] Peki bu yalan söyleyen kimdir?” Bir başkasına şöyle dediler: “Bunlar mazharlardır [kendilerinde zahir olunanlardır, Allah’ın kendilerinde zahir olup açığa çıktıklarıdır].” O zaman [onlara] şöyle denilir: "Mazharlar zahirin [Zuhur eden Allah’ın] gayrı mıdır? Yoksa ‘ayn’ı mıdır [kendisi midir]? Eğer gayrı ise ikiliği kabul ettiniz. Eğer ‘ayn’ı ise [aralarında fark yoktur (mütercimin ilavesi)] [o zaman zahir olmaktan bahsetmek anlamsız hale gelir, onlardan birine mazhar diğerine de zahir demek mümkün olmaz]." (101)

Dipnotlara geçelim:

“99. Fethü’l-Vedûd alâ Vahdeti’l-Vücûd’un müellifi [yazarı, es-Sindî] veya müstensihi [yazarak kopyalayıp çoğaltanı] ‘şirktir’ kelimesini yazmamıştır. Ancak kelime İbn Teymiyye’nin kitaplarında geçmektedir.

100. İbn Teymiyye, el-Cevâbü’s-Sahîh li Men Beddele Dîne’l-Mesîh, 4: 500; a.mlf, el-Furkān beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân, 113; a.mlf, er-Red ‘ale’ş-Şâzilî fî Hizbeyhi ve Mâ Sannefehû fî Âdâbi’t-Tarîk, 174-175; İbn Teymiyye, en-Nebevât, 1: 283. İbn Teymiyye bu sözleri yine Kemâlüddin el-Merâğî vasıtasıyla Afifüddin Tilimsânî’ye nispet etmiştir. Tâcülârifin, muhaddis ve fakih Abdürrauf el-Münâvî, Afifüddin Tilimsânî’nin tercüme-i halinde İbn Teymiyye tarafından Afifüddin Tilimsânî’ye nispet edilen sözler hakkında şöyle demektedir: “Onun [Tilimsânî], şeyhinin [Konevî] ve şeyhinin şeyhi [İbnü’l-Arabî] hakkında bu hezeyanı nakletme işini çoğalttılar. Muteber bir tarikle onlardan bu hezeyanın zerresi sabit olmamıştır. […] Taassup acayip şeyler yapıyor.” Abdürrauf el-Münâvî, el-Kevâkibü’d-Dürriyye, 90.

101. İbn Teymiyye, el-Furkān beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân, 113; a.mlf, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 241. Hayât es-Sindî bu ifadeleri İbn Teymiyye’den birebir nakletmiştir.”

Münavî’nin 100’üncü dipnotta yer alan sözleri sakat.. İmdi, burada Kemâlüddin el-Merâğî’nin, bir zamanlar talebesi olduğu, ve sapık biri olduğunu fark ederek terk ettiği Tilimsanî’den yaptığı bir nakil var. İbn Teymiyye de ondan naklediyor. Münavî’ye göre bunlar, “muteber” adamlar değiller. 

Muteber bir tarik (rivayet zinciri) arıyor, ne demekse?

Bir adamın sözlerini yorumlamak başka birşeydir, “Onun şöyle dediğini duydum” demek başka birşeydir. İbn Teymiyye’yi beğenmeyebilirsiniz, fakat birisi için söz uydurup ona mal edecek bir adam değildir. Ayrıca, Kemâlüddin el-Merâğî’yi güvenilir bulmasa, sırf onun rivayetine dayanarak bunları da yazmazdı.

Burada taassup kimin alacak defterinde yer alıyor, Münavî’nin mi, yoksa Merağî ile İbn Teymiyye’nin mi, bunun da tartışılması gerekir.

Zekî insanlar (dürüst ve iyi niyetli olmasalar bile), tartışırken, muhataplarının söylemedikleri sözleri onlara isnat etmezler, bunun ters tepeceğini bilirler. İbn Teymiyye’nin aptal olmadığı da malumdur.

İlmî tartışmalar köylü kurnazlığını ve çerçi hilelerini kaldırmaz, uzun maraton koşusudur, bir seçim döneminde seçmenleri tufaya getirip hayat boyu milletvekili emeklisi maaşını garantileme türünden ucuzlukların yeri değildir.

Münavî’nin burada, Tilimsanî’nin yanısıra hocası Konevî ile onun hocası İbn Arabî’yi de akladığı görülüyor. Tilimsanî’nin ölüm tarihi 1291, Münavî’nin doğum tarihi ise 1545. Yani adam öldükten 254 sene sonra dünyaya gelmiş

Mesela bugün doğan birini düşünelim, 254 sene öncesi 1772.. Bugün doğan birinin ilerde, 1772 yılında ölen birinin (Ki o tarihte ne ABD diye bir devlet var, ne de Fransız Devrimi olmuş) avukatlığına soyunduğunu düşünün.. Münavî'nin yaptığı değerlendirme böyle birşey..

Ne yazık ki Münavî denen taassup timsali, İbn Arabî’nin kitaplarından habersiz olarak böyle avukatlık yapıyor. Adamın, İbn Teymiyye'nin naklettiklerinden daha berbat lafları var.. Kitaplarında.. 

*

Gerçekte, İbn Arabî’nin yazdıklarının önemli bir bölümü küfür, şirk ve dalaletten ibaret. İddialarına delil olarak da “keşf”ini gösteriyor.. 

Çünkü, iddialarını akıl ve mantık yalanlıyor. İçindeki küfür ve şirki, "keşf" ambalajına sarmazsa satabilmesi, aptal müşterilere yutturabilmesi mümkün değil. 

Mesela, Vahdettin İnce tarafından tercüme edilip üç cilt halinde yayınlanmış olan Risaleler’i böylesi zırvalarla dolu.

Bu Endülüslü palavracı zamparanın, sahte sufînin yüzlerce kitabı var deniliyor da, onların çoğu üçer beşer sayfalık risalelerden ibaret. Mesela, söz konusu Risaleler’in birinci cildinin en başında “birinci kitap” denilerek Kitabu’l-Fena fi’l-Müşahede adlı kitabının tercümesi veriliyor. İnternetteki pdf’sinde altı sayfa olarak yer alıyor. 

Yazdıklarının büyük bir bölümü boş laf.. Lüzumsuz gevezelik.. Bir kısmı da "Tilkinin kırk türküsü varmış, otuzu üzüm, onu da tavuk kümesi üstüneymiş" hesabı rüyalar, keşfler vs. mavallarıyla kendisini "altın kerpiç/tuğla" mertebesine çıkarma alavere dalaveresinden, hokkabazlığından ibaret. 

*

Risaleler’in yayıncısı Kitsan Basım Yayın, birinci cildin hemen başına İbn Kemal’in İbn Arabî ile ilgili (bir alime hiç yakışmayan) saçmasapan fetvasını koymuş. Ne yazık ki İbn Kemal'in söyledikleri baştan sona rezalet ve kepazelik. Hiçbir ilmî değere sahip değiller.

Halbuki bu adam hakkında Ebussuud Efendi’nin de fetvası var. Kitaplarının okunması ve okutulması caiz değildir diyor. Onu neden koymuyorlar?

Bunu söyleyen sadece Ebussuud Efendi olsa.. Aynı fetvayı İbn Haldun’dan İbrahim Halebî'ye, Aliyyü'l-Kârî'den Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye kadar pekçok ciddi büyük alim vermiş durumda.

İbn Kemal’in fetvasına göre, Ebussuud Efendi ve bu zatlar, dalalete düşmüş birer sapık durumundalar.. Neden?.. İbn Arabî’yi reddetmişler.. 

Sanki İbn Arabî’nin velayetine inanmak “zarurat-ı diniyye”den.. 

Sanki İbn Arabî Allahu Teala’nın Kur’an’da salahını haber verdiği bir peygamber.. 

Sanki İbn Arabî, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhive sellem’in hidayet üzere olarak yaşayıp öleceğini, haktan hiç sapmayacağını, hiç yanılmayacağını müjdelediği bir sahabîsi ve de biz bunu mütevatir bir rivayetle kesin olarak biliyoruz.

Yazıklar olsun! 

İbn Kemal, bu işkembe ürünü yalaka fetvasıyla, diğer bütün ilmî eserlerini çöp yapmış durumda.

*

Söz konusu Risaleler’in birinci cildinin başına “Şeyhu’l Ekber Muhyiddin b. Arabî Hazretlerinin Hayatı, Görüşleri ve Eserleri” başlıklı (sunuş anlamına gelen) bir bölüm eklenmiş.

Orada yer alan ve merd-i Kıptî’nin sirkatinin açıklanması anlamına gelen şu ifadeye bakın:

“İbadette Zahirî, akidede Batınî idi.”

İbadette Zahirî olması, amelde mezhebinin Zahirîlik olması demek. Yani dört mezhepten birinden değil.

İtikadda mezhebi ise Batınîlik.. Yani Ehl-i Sünnet dışı.. (Bu zampara sahtekârın zahirîlik ve batınîliğine Prof. Süleyman Uludağ da onunla ilgili kitabında değiniyor.)

Ayrıca birşey söylemeye gerek var mı?!

Eğer Ehl-i Sünnet’ten iseniz bu adam için (tekfir etmeseniz bile) hemen şunu demek zorundasınız: Adam, has halis, katışıksız, saf ve süzme ehl-i bid’at.

Bid'atçilere cephe alınması, onlara tepki gösterilmesi dinen zorunludur. Ve bir bid'atçi asla Allah'ın velîsi olamaz

Ancak mesele sadece bu da değil.. Adamın küfür ve şirk olan bir sürü sözü var.

*

Aynı sunuş bölümünde şu ifade de yer alıyor:

"İbn-i Arabi'nin tasavvuf anlayışının dayandığı en önemli esaslar, marifet (bilgi) nazariyesi, vahdet-i vücud (varlığın birliği), dinlerin birliği ve Muhammedi hakikat şeklinde sıralanabilir. Marifet; geleneksel şekilleri ve mutassavıflarca geliştirilen üçlü tasnifiyle mükaşefe, tecelli ve müşahede'den ibarettir.”

Dört önemli esas, ve dördü de rezalet..

Marifet nazariyesi/teorisi (bilgi felsefesi), keşf adını verdiği zırvalardan ibaret. Adam, Ehl-i Sünnet yolundan tümden ayrılıp Batınîlik denizinde kulaç atan bir sapık durumunda.

Ehl-i Sünnet’in "aklının, sağlam duyularının ve haber-i sadıkının" yerini (isimleri farklı, fakat kendileri aynı) mükaşefe, tecelli ve müşahede çarpıtmaları almış.

Vahdet-i vücud anlayışı zaten şirkten başka birşey değil.

Eh, buna bir de dinlerin birliğini eklemiş.. Sapıklığının üstüne böyle bir tüy dikmezse olmaz, eksik kalır.

Fethullah’ı ve FETÖ’cüleri (Fethullahçı Takiyye Örgütü) mensuplarını “dinler arası diyalog”çulukları yüzünden Cehennem’in dibine gönderen "dini bütün" yandan çarklı ve de sınırlı sorumlu part-time tekfirci vatandaşlar, dinler arası diyalog bile değil, dinlerin birliğinden söz eden adam hakkında niye susuyorlar?

Adam hakkında aynı şeyleri İbn Teymiyye söylediği zaman iftira atmış oluyor, burada olduğu gibi taraftarları söylediği zaman ise birşey diyen yok.

*

Yeri gelmişken şunu da belirtelim, Fethullah’ın da birtakım zırvaları bulunmakla birlikte, onlar denaet ve şenaette İbn Arabî’ninkilerin onda, hatta yüzde biri bile etmez. Bahtı yaver gitmiş, Endülüs’ün bu zampara şerefsizinin yaşadığı dönemde, bir devlet çıkıp onunla uğraşmamış, takip etmemiş, hesaba çekmemiş. Onunla hesaplaşma işi ulemaya kalmış.

Bakmayın şimdi siz birilerinin en hızlı anti-FETÖ’cü kesilmiş olmalarına, şayet Fethullah kendisini devlet adına Pensilvanya’da ziyaret eden Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan’a olumlu cevap verebilse, Türkiye’ye dönebilseydi, şimdi o anti-FETÖ’cülerin yüzde 90’ı “Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri”nin en ateşli şakşakçılarıydılar.

“Abartmayın, Fethullah da Allah’ın aciz kullarından bir kul, hataları da var, hatta bazı yaptıkları İslam’a ihanet anlamına geliyor” diyenleri fitne çıkarmakla, Allah’ın velisine saldırmakla suçluyor olurlardı.

Evet, kendisini “altun kerpiç” diye pazarlayan “ahbun/tezek kerpiç” zampara İbn Arabî şerefsizi, dini içinden yıkmak için elinden geleni yapmış olan bu din dolandırıcısı, Fethullah’tan yüz kat berbat bir adamdır.

Bin beter bir alçaktır.

Ibn Arabi Society diye bir tekke (dergâh) kurup İslam dünyasına İbn Arabîci sapıklığı pompalayan (yahudi güdümlü) İngiliz bunun farkında, fakat bizim "şeytanın maskarası cahil sofu" taifesi bundan habersiz. 

 

(Devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/edebiyat-paralayan-sahte-tasavvufculuk.html)


SAPIK SUFÎNİN AKILSIZ KEŞFİ





(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/sufi-gecinen-bir-sapigin-allahu.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 6


İbn Arabîci Afifüddin Tilimsanî’ye atfedilen “Bizim indimizde aklın nefyettikleri şeyler keşfen sabit olmuştur” şeklinde bir söz bulunduğunu görmüştük.

Burada aklın ve keşfin dindeki yeri üzerinde durmak gerekiyor.

Önce akıl kavramı üzerinde duralım. Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Akıl” maddesinde şunları söylüyor:

“… Kur’an terminolojisinde akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir (bk. Râgıb el-İsfahânî, “ʿaḳl” md.). Dinen mükellef olmaya esas teşkil eden akıl birinci anlamdaki akıldır. Kur’ân-ı Kerîm “ancak bilenlerin akledebileceğini” söyler (el-Ankebût 29/43). Bu gücü ve bu bilgiyi iyi kullanmadıkları için kâfirleri, “... Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledemezler” (el-Bakara 2/171) diyerek yermiş, “O, aklını kullanmayanlara kötü bir azap verir” (Yûnus 10/100) âyetiyle bütün insanlığı uyarmış ve akıllarını kullananların cehennem azabından kurtulacakları (bk. el-Mülk 67/10) belirtilmiştir. …  Kur’ân-ı Kerîm’de, eşyadaki nizamı anlama gücüne sahip olan akla, aynı zamanda ilâhî hakikatleri sezme, anlama ve onların üzerinde düşünüp yorum yapma görev ve yetkisi de verilmiştir. Nitekim, “Allah âyetlerini akledesiniz diye açıklamaktadır” (el-Bakara 2/242) âyetiyle aklın bu fonksiyonuna işaret edilmiştir.

"… Şunu da belirtmek gerekir ki aklın Allah tarafından yaratılan ilk varlık olduğu hususunda hadis diye nakledilen rivayetler, hadis otoriteleri tarafından hiçbir şekilde doğrulanmamıştır. Ancak aklın üstünlüğünü ifade eden hadislerden bir kısmının sahih olduğu bazı muhaddislerce kabul edilmiştir (bk. Aclûnî, I, 212)."

Ehl-i Sünnet nazarında akıl, İmam Matüridî’nin Kitabü’t-Tevhîd’de belirttiği üzere, en temel bilgi kaynağıdır. Diğer bilgi kaynakları da (duyu organlarının müşahedesi ve “doğru haber”), akıl çerçevesinde bir değer taşır. (O yüzden, aklî melekeleri yerinde olmayan insanların şahitliklerine de, verdikleri haberlere de itibar edilmez.)

*

Allame Teftâzânî’nin Şerhu’l-Akaid’i ile şerh etmiş olduğu Nesefî Akaidi (el-Akaidü’n-Nesefiyye) şöyle başlar:

“Hak ehli (ehlisünnet âlimleri) der ki: Eşyanın hakikati/varlığı sabittir (gerçektir). Sofist bazı felsefecilerin görüşünün aksine eşyanın hakikatine dair ilim elde etmek bir vakıadır.

“Mahlûkat (insan, melek ve cinler) için üç türlü ilim elde etme kaynağı vardır.  1- Sağlıklı duyular 2- Doğru haber 3-Akıl.

Duyular beş tanedir; işitme, görme, koklama, tatma, dokunma. Bu beş duyudan her biri, yaratılmış olduğu gaye doğrultusunda idrak eder (ilim elde eder).”

(Akaid Risaleleri, çev. H. Vanlıoğlu ve diğerleri, İstanbul: Muallim Neşriyat, 2019, s. 137-8.)

Bu söylenenler bilgi felsefesinin (epistemolojinin) alanına girmektedir.

*

Peygamberlerin verdikleri haberler, bu üçünden “doğru haber”in (haber-i sadık) kapsamına girmektedir.

Peygamberlerin verdikleri haberlerin doğruluğunun delili, mucize sahibi olmalarıdır. O mucizelere bizzat şahit olmayanlar içinse onların mucize sahibi oldukları, onlarla ilgili haberlerin mütevatir oluşu ile, yani “yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun rivayetine dayanıyor” oluşuyla sabittir.

Tarihî bilgilerimizin tamamı bu mahiyettedir. Geçmişte yaşamış insanların toplanıp bizi aldatmak için uydurma kitabeler yazmış, sahte kabirler inşa etmiş, palavra kitaplar yazmış olmaları mümkün olmadığı için söz konusu tarihî malumata itibar edilir.

Bunun gibi, birtakım insanların, maddî hiçbir menfaatleri olmadığı, hatta bedel ödemek zorunda kaldıkları halde çıkıp Meryemoğlu İsa diye birine, aslında hiç göstermediği mucizeler isnat etmiş olmaları mümkün değildir. Rivayetlerin külliyen yalan ve yanlış olması imkân dışıdır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in baş mucizesi ise Kur’an’dır ve mucizeliği bugün de devam etmektedir. Çünkü, herhangi bir suresinin –Ki ikisi (İhlas ve Kevser Sureleri) çok kısadır, tek satırdır- (üslup ve muhteva bakımından) benzerinin yazılmasının mümkün olmadığını söyleyerek dünyaya meydan okumaktadır.

İslam alimleri, bunlar (akıl, duyuların algıları, doğru haber) dışındaki deneyimleri (ilham, keşf, rüya vs), “muteber” (itibar edilmeyi hak eden) bilgi edinme vasıtaları olarak kabul etmemişlerdir.

*

Peki din, bu bilgi edinme vasıtalarından hangisine ya da hangilerine dayanmaktadır?

En temelde akla dayanıyor. Çünkü Allahu Teala’nın varlığı esas itibariyle haber vermeyle değil, akılla bilinir.

O yüzden İmam Matüridî, Kur’an ayetlerini de delil göstererek, bir peygamber gelmemiş olsa bile insanların Yaratıcı’nın varlığını anlayıp kabul etmeleri gerektiği kanaatine varmıştır.

Bazılarının zannettiğinin aksine, Eş’arîler bu noktada Matüridiyye’ye muhalefet ediyor ve aklı önemsiz görüyor değiller. Onlar, insanların sorumluluğunun, "bir peygamber gönderilerek sorumlu tutulmuş olduklarının bildirilmesine bağlı" olduğunu söylüyorlar ve delil de getiriyorlar. 

Burada içtihat farklılığı ortaya çıkıyor.

Evet, din açısından akıl, en temel bilgi kaynağıdır. Buna “doğru haber” de eklenmekte, o haberin doğruluğu da (İmam Matüridî’nin belirttiği gibi) “akıl” ile anlaşılmaktadır.

İşte, edille-i şer’iyye (şer’î/dinî deliller) bu bağlamda ortaya çıkmaktadır: Kitap, Sünnet, icma ve kıyas.

İlk ikisi “doğru haber”in kapsamına girmektedir. Son ikisi ise “doğru haber”in “akıl” ile yorumlanması demektir.

Dinde, keşf, ilham, rüya vs. diye bir beşinci, altıncı şer’î delil söz konusu değildir.

Dolayısıyla, dinde falanın filanın keşfi “yok” hükmündedir. “Mutlak butlan” ile batıldır, geçersizdir.

*

Afifüddin Tilimsanî adlı İbn Arabîci sapığın zırvasına gelelim.. “Bizim indimizde aklın nefyettiği (reddettiği, kabul etmediği) şeyler keşfen sabit olmuştur” diyor.

Böylece, Ehl-i Sünnet dışı bir sapık olduğunu ilan etmiş durumda.

Bu, aslında, insanın kendisini şârî’ (Şeriat koyucu, din vaz’ edici) konuma getirmesi, rableştirmesi/tanrılaştırması anlamına gelmektedir.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçtiği gibi, Hristiyanlar Hz. İsa aleyhisselam’ı ve rahiplerini, Yahudiler de alimlerini “rab” edinmiş durumdalar. Ne yazık ki bu ümmetten de alimlerini, önderlerini, liderlerini vs. rab edinenler mevcut.

Bunların bir kısmını, sapık tasavvufçular oluşturuyor (Ehl-i Sünnet itikadından inhiraf etmeyen müteşerrî sufîler bahis dışı).

İmam Gazzalî, fıkıh usûlü kitabı el-Mustasfa’da şöyle demektedir: 

Akıl deliline hiçbir şekilde muhalefet mümkün değildir.

(Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik Y., 2006, s. 37.)

Aynı şekilde Bediüzzaman da şunu söylemektedir:

“Yerleşmiş usuldendir [İslamî ilimlerin temel usul kaidelerindendir] Akıl ve nakil [vahiy] çatıştığında, akıl asıl alınır ve nakil tevil olunur.  Fakat o akıl, akıl gerektir.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemat, İstanbul: Şahdamar Y., 2005, s. 23.)

Evet, o akıl, senin akıl zannettiğin akılsızlığın değildir.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl’ın birinci cildinde, akıl ile çelişen nakilin “müteşabih” kapsamında değerlendirileceğini belirtiyor.

Yani akıl ile nakil çatıştığında, ya nakil hiç yorumlanmaz, Al-i İmran Suresi’nde belirtildiği gibi “(Biz) ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır!” denilip konu (selefi bir tavır sergilenerek) kurcalanmadan bırakılır, ya da söz konusu nakil, “akıl” esas alınarak, dinin temel akaid esasları çerçevesinde tevil edilir.

Ancak bu tevili yapabilecek olanlar, ilimde rasih olanlardır. Rastgelen tevil ettiğinde ayağı kayar. (Günümüz selefîlerinden cahil olanların tevil etmiyoruz diyerek müteşabihlere muhkem muamelesi yaptıkları, böylece onları müteşabih olmaktan çıkardıkları görülüyor.)

*

Aklın nefyetmesi, muhal (imkânsız) görmesi demektir.

Mesela, Allahu Teala için unutma, yanılma vs. muhaldir (imkânsızdır).

Tilimsanî gibi sapık dangalaklar ise, “zatını müşahede” ettikleri Allahu Teala’nın unutup yanıldığını “keşf”leriyle sabit görebilirler.

Akla aykırılığın ne önemi var ki, adam keşfiyle/mükaşefesiyle buna muttali oluyorsa aklın canı cehenneme!

Benzer şekilde, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği hususların yalan olması da muhaldir, imkânsızdır.

Fakat ya, Allah’ın zatını müşahede mertebesine erişmiş velimizin keşfi aksini söylüyorsa?

O zaman keşfini esas alır, aklı bir tarafa bırakır.

*

Bu sapık dangalak zaten aklı bir tarafa bırakmasaydı, “Bizim indimizde aklın nefyettiği (reddettiği, kabul etmediği) şeyler keşfen sabit olmuştur” şeklindeki cılk yumurtayı peydahlayamazdı.


(Devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/zampara-ibn-arabi-fetonun-fethullahci.html)


SUFÎ GEÇİNEN BİR SAPIĞIN ALLAHU TEALA'NIN ZATINI MÜŞAHEDE PALAVRASI

 




(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/orkhan-musakhanovun-es-sindinin-vahdet_01027398111.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 5


Mevlana, Mesnevî’nin baş tarafında, Hristiyanlar’ı aldatmak için keramet hikayeleri uyduran, kendisini velî göstererek onların itikatlarını bozan bir sahtekâr yahudiden bahseder. (Ki Pavlos’un, yani St. Paul’ün durumu böyledir.) 

İbn Arabî denilen kalemi güçlü ve şeytanî zekaya sahip Endülüslü zampara iblisin durumu da aynı..

*

Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserinin tercümesini okumaya devam edelim:

“Heyhat ki heyhat merbub [kendisi için bir rab söz konusu olan], Rabb’in ‘ayn’ı [varlık aleminde müşahhas biçimde ortaya çıkmış hali] olur mu? Ya da yücelik sahibi [Allah] kulla ittihad eder [birleşir] mi?! Onların en zekisinden şöyle dediği nakledilmiştir: “Bizim indimizde aklın nefyettikleri şeyler keşfen sabit olmuştur.” (98)

98’inci dipnotta açıklandığına göre, onların en zekisinden kasıt Afifüddin Tilimsanî imiş. 

En zekîleri, keşf dediği zırvalarını (uydurmalar mı, halüsinasyonlar mı, artık her neyse) akla tercih ediyor. 

En zekîleri bu.. En akıllıları Deli Bekir, o da zincirde yatur.”

Dipnot şöyle:

“98. İbn Teymiyye, el-Cevâbü’s-Sahîh li Men Beddele Dîne’l-Mesîh, 3: 186, 4: 309, 501; a.mlf, el-Furkān beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân, 115; a.mlf, Beyânu Telbîsi’l-Cehmiyye fî Te’sîsi Bida‘ihimi’l-Kelâmiyye, 2: 42. İbn Teymiyye bu sözü Tilimsânî’den Fususu’l-Hikem ve Mevâkıf’ın-Nifferî derslerini dinleyen Kemâlüddin el-Merâğî vasıtasıyla Afifüddin Tilimsânî’ye nispet etmiştir. el-Merâğî Tilimsânî’nin görüşlerinin Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Nebevviyye’ye muhalif olduğunu iddia etmiş ve onun ders halkasını terk etmiştir.”

Bu Afifüddin Tilimsanî sapık dangalağı hakkında Vikipedi’de şu söyleniyor:

“Afifüddin Tilimsânî Hicri 610'da (1213-14) Tilemsan'da doğmuştur. Suriye'ye gelmiş ve çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Anadolu'ya geçmiştir. Bir diğer ünlü sufi Molla Cami'nin Nefahat'ında kendisinin fikirleri sebebiyle halk tarafından tekfir edildiği (kafir ilan edilmesi) belirtilir. Ancak sufi çevrelerinde özellikle Muhyiddin Arabi ve Nifferi gibi önemli sufilerin eserlerine yazdığı yorumları önemsenmiş bir sufidir. Şam'da (ö.690/1291) ölmüştür.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Afif%C3%BCddin_Tilims%C3%A2n%C3%AE)

Kör ölünce kömür gözlü olur derler. Bu sapık da ölünce birileri tarafından (tıpkı önderi İbn Arabî iblisi gibi) velî ilan edilmiş.. Molla Camî’nin (bazı saçmalıklar da içeren) Nefahatü’l-Üns’üne kadar girmiş.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde bu şahıs hakkında şunlar söyleniyor:

“… Öldüğü gün kendisini ziyarete gelip halini soran Şeyh Burhâneddin el-Kütübî’ye, “İyiyim; Allah’ı bilen kimse O’ndan nasıl korkar? Ben de Allah’ı bildiğimden beri O’ndan korkmadım. Allah’a kavuştuğumdan dolayı mutluyum” şeklinde karşılık verdiği belirtilmektedir (İbnü’l-İmâd, V, 412). 

“Zehebî ve Takıyyüddin İbn Teymiyye, düşüncelerinin ittihâd ve hulûl içerdiği iddiasıyla Tilimsânî’yi zındıklıkla itham etmiştir. Bir rivayete göre kendisine, “Nusayrî misin?” diye sorulduğunda, “Nusayrî benden bir parçadır” diye cevap verdiği için dinden sapanlar zümresinden sayılmıştır (Zehebî, Târîḫu’l-İslâm, s. 406). ... Çağdaşı olan İbn Teymiyye, Tilimsânî’yi İbnü’l-Arabî, İbn Seb‘în, İbnü’l-Fârız ve Abdullah el-Belyânî ile birlikte Cehmiyye fırkasından kabul eder. İbn Teymiyye’ye göre Tilimsânî ittihâd ve hulûlde aşırıya gitmiş, İbnü’l-Arabî gibi vücûd ile sübûtu, Sadreddin Konevî gibi mutlak ile muayyeni birbirinden ayırmamış, her açıdan mâsivâyı nefyetmiş, perdeli kimsenin âlemi göreceğini, perde kalktıktan sonra âlemin ortadan kalkacağını, dolayısıyla şeriatın yasaklarının düşeceğini savunmuştur. ... Tilimsânî’ye göre Allah’a kulluk makamı (abdullah) sülûkte ulaşılacak son mertebedir. Bu mertebeye varan sâlik bütün sıfat mertebelerini aşar ve Hakk’ın zâtını müşahede eden zât evliyasından olur. Mâsivâ ile sıfatlanmayı aşan kimse varlıkta sadece Allah’ı görür (Şerḥu Mevâḳıfi’n-Nifferî, s. 466-467).”

Dangalak “Allah’ı bilen kimse O’ndan nasıl korkar? Ben de Allah’ı bildiğimden beri O’ndan korkmadım. Allah’a kavuştuğumdan dolayı mutluyum” demiş.. 

Allah’ı bilmediği, cahil olduğu buradan anlaşılıyor..

Allah’tan en çok korkanınız benim” buyuran Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem demek ki Allah’ı hiç bilememiş de o yüzden O’ndan korkuyor. Bu dangalak ise Allah’ı biliyor, o yüzden korkmuyor. Fesubhanallah, la havle ve la kuvvete illa billah.

Allah’tan, ancak Allah’ı bilmeyen cahiller korkmaz:

“… Kulları içinde Allah'tan ancak âlimler korkar. …” (Fatır, 35/28)

“O şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz, benden korkun.” (Al-i İmran, 3/175)

“… O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun …” (Maide, 5/44)

“… Eğer inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah'tır.” (Tevbe, 9/13)

Mümin, havf ve reca (korku ile ümit) arasında olan, hem korkan hem de ümit eden kişidir.

*

Bu sapığın cehaleti ve dalaleti açık.. Hiçbir peygamber “Ben Allah’ın zatını müşahede ettim” iddiasıyla ortaya çıkmamıştır. Onlar için bile gaybı müşahede değil, gayba iman söz konusudur:

“Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene îmân etti, mü'minler de! Hepsi Allah'a, meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine: “Peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırım yapmayız” diye îmân ettiler ve şöyle dediler: “İşittik ve itâat ettik! Rabbimiz! Mağfiretini dileriz; dönüş(ümüz) ancak sanadır!”” (Bakara, 2/285)

Peygamberler bile, kendilerine bildirilen herşeyi müşahede ediyor değiller, onlara “iman” ediyorlar.

Eğer “Hakk’ın zatını müşahede” diye birşey söz konusu olsaydı, Hz. Musa aleyhisselam’ın Allahu Teala’yı görmek istemesi mevzubahis olmazdı:

Mûsâ ta'yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab buyurunca: “Rabbim! Bana (kendini) göster; sana bakayım!” dedi. (Rabbi) buyurdu ki: “(Sen) beni (bu dünyada) aslâ göremezsin; fakat dağa bak, şayet (o)yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!” Derken Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere) düştü! Nihâyet ayılınca: “(Rabbim!) Seni her noksanlıktan tenzîh ederim! (Bu talebimden dolayı) sana tevbe ettim ve ben îmân edenlerin ilkiyim!” dedi.” (Araf, 7/143)

Bir başka ayet:

“Gözler O'nu idrâk edemez (göremez); fakat O, gözleri idrâk eder. Çünkü O, Latîf (bütün incelikleri bilen ve nüfûz eden)dir, Habîr (herşeyden haberdâr olan)dır.” (Enam, 6/103)

Hakk'ın zatını müşahede diye birşey yoktur, fakat Cibrîl hadisinde geçtiği üzere Hakka’a, O’nu “görüyor gibi” ibadet etme, yani “ihsan” mertebesi vardır. Bu da yakînin güçlü olması, imanın kâmil hale gelmesi demektir.

*

Allahu Teala’nın varlığı müşahede ve gözlem (tecrübe) ile bilinmez, akıl ile bilinir.

Bu nokta çok önemlidir ve çoğu kişi bunun farkında değildir.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl adlı kitabında bu hususa yeri geldikçe değiniyor. Mesela:

“.. tecrübe ve müşahede ile birşeyin vücudu (varlığı) sabit olur, lakin vücub-u vücudu (varlığının vacip/zorunlu olması) sabit olmaz.”

(Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Uleması İle İlmî Münakaşaları, C. 1, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 190. Bu eser, Mevkıfu’l-Akl’ın ismi değiştirilerek yapılmış bir tercümesi.)

Allahu Teala, varlığı zorunlu olandır, vacibü’l-vücuddur. Bizim gözlemlediğimiz, müşahede sonucu mevcudiyetinden haberdar olduğumuz varlıklar, “varlığı mümkün olma” durumundadırlar, onların var olmaları zorunlu değildir. Fiilen vaki olmaları onları varoluş bakımından zorunlu yapmaz.

Tabiatiyle insanlar da “varlığı mümkün” mahlukat durumundadır. Varlıkları zorunlu (vacip) olsaydı, (varlıklarının zamansal başlangıcından söz edilemeyecek şekilde) hep var olmaları gerekirdi. Varlıkları muhal (imkânsız) olsaydı, o takdirde de hiç varolmamaları gerekirdi.

Kâinat (evren) da aynı şekilde “mümkün varlık” durumundadır. “Zorunlu varlık” olsaydı, mesela bir Big Bang’den söz etmek, evren için bir başlangıçtan ve yaştan, ömürden söz etmek mümkün olmazdı.

*

Bütün bir kâinat da dahil olmak üzere gözlemlediğimiz herşeyin ve kendimizin varlığı, bütün bu “mümkün varlık”ların fiilen var olmalarını sağlayan bir “zorunlu varlığın” mevcudiyetine bağlıdır. Bir şey kendi kendine yoktan var olamaz ve kendini yaratamaz.

Zorunlu varlığı (Allahu Teala’yı), müşahede (duyuların algılarına dayanan gözlem ve deney) ile bilemeyiz, ancak (vaki olmakla birlikte varoluş bakımından mümkün kategorisinde bulunan varlıkların müşahedesinden hareketle yapılan) akıl yürütme ile bilebiliriz.

Şeyhülislam’ın sözüne dönersek.. Allahu Teala’yı görüyor olsaydık bile, bu müşahede, onun Allah olduğunu anlamamıza yetmezdi, çünkü müşahede (gözlem), gözlenen şeyin var olduğunun anlaşılmasını sağlar, fakat onun “zorunlu varlık” olduğunun anlaşılmasını sağlayamaz.

İşte bilim felsefecilerinin ve (bilimin ne olduğunu kavramış olan) bilim adamlarının “kesin doğru” bilimsel yasalardan söz edilemeyeceğini, onların daima (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilirlik” vasfını taşımaya devam edeceklerini, yanlışlanmaya açık olacaklarını (Ki yanlışlanabilir olmak, kesin doğru kabul edilmeme demektir) söylemelerinin ve gözlem ve deneylerden hareketle yapılan (tümevarım mahiyetindeki) çıkarımların doğruluğundan kesin biçimde emin olunamayacağını ifade etmelerinin nedeni de “müşahede”nin (gözlemin) doğasındaki bu yetersizlikten kaynaklanıyor.

*

Bazılarının hep aklın yetersizliğinden söz ettikleri görülüyor, doğrudur, akıl müşahedenin yerini tutamaz, fakat müşahede de aklın yerini tutamaz, onun da yetersiz kaldığı hususlar vardır.

Mesela, akıl, uzayda (Dünya dışında) canlı yaşamının bulunuyor olmasının (“zorunlu” olmamakla birlikte) “mümkün” olduğunu söyler. Fakat onun gerçekten (fiilen) var olup olmadığının bilinmesi müşahedeye (gözleme) bağlıdır.

Buna karşılık müşahedenin de tam bir bilgi vermediği, işin içyüzünün akıl yürütme ile anlaşılabildiği durumlar da mevcuttur. Çünkü müşahede (gözlem), insan algılarıyla sınırlı olan bir alandır. Yani "hakikat" bahsinde duyusal algıların yetersizliğini de hesaba katmak gerekiyor. 

Mesela bütün insanlar kör olsaydı, yıldızlar hakkında hiçbir şey bilemez, onların varlığı hakkında hüküm veremezdik. Fakat bu durumda akıl, onların varlığını haber veren bir peygamber karşısında, bunun “zorunlu olmamakla birlikte muhal de olmadığını, mümkün olduğunu” söylerdi. Ve onların bilinmesi vahye/nakle (doğru habere) dayanan (meleklerin varlığı gibi) bir gaybe iman meselesi haline gelirdi.

*

Bilgi bahsinde sadece müşahedeyi (gözlem ve tecrübeyi) esas alan yaklaşım, bilindiği gibi, pozitivizm olarak adlandırılmaktadır. Ancak, aklın devre dışı bırakılması durumunda pozitivizmin varacağı nihaî nokta, (insan algılarından da şüphe eden) sofizm olacaktır. 

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi bu noktaya şöyle dikkat çekiyor:

Metalib ve Mezahib unvanlı felsefe tarihinde de Paul Janet, ‘Tecrübe mezhebi (pozitivizm ekolü), varlığı inkâr eden sofizme intiha eder (varacağı son nokta orasıdır)’ demiştir.” (A.g.e., C. 1, s. 191.)

Metalib ve Mezahib, Fransız felsefe tarihçileri Paul Janet ile Gabriel Séaillesʼın hazırladıkları Histoire de la philosophie: Les problèmes et les écoles (Felsefe Tarihi: Meseleler ve Ekoller) isimli felsefe tarihinin metafizik ve ilahiyat kısımlarının Elmalılı M. Hamdi Yazır hoca tarafından yapılmış tercümesidir. 

*

Şeyhülislam, “Vücud-ı ilahînin (Tanrı’nın varlığının) isbatı, Vacibü’l-vücudun (varlığı “zorunlu” olan Varlığın) isbatından ibarettir” diyor. (A.g.e., C. 1, s. 192.)

Basit gibi görünen bu cümle, Şeyhülislam’ın eserinin ikinci cildinde anlattığı üzere, çok derin meseleleri içeriyor. Sorun sadece kâinatın (evrenin) bir mucidinin, yapıcısının bulunduğunun kabul edilmesinden ibaret değil.. O yapıcının da bir yapıcısının bulunması (teselsül) ihtimalinden söz edenleri de susturmanız gerekiyor. İşte bu ancak aklî delil ile yapılabilecek birşeydir. Kelam ilminin Allahu Teala’nın varlığı meselesinde yaptığı da budur.

Şeyhülislam şöyle diyor (sadeleştirerek aktarıyoruz)

“… Tecrübe (müşahede, gözlem ve deney) ile herşeyin varlığı isbat edilebilecek olsa bile, Allah’ın varlığı bu yolla isbat edilemez. Çünkü böyle bir yolla isbat, ancak birşeyin mevcut olduğunu gösterir. Bu (müşahede yoluyla tespit edilen) mevcudiyet (Allahu Teala söz konusu olduğunda) Vacibü’l-Vücud (varlığı “zorunlu” olan Varlık) olan ve varlığının zorunlu olması hususunda hiçbir mevcud kendisine (denk ve) ortak/şerik olamayan Allahu Teala’ya delalet edemeyecektir (Ki o mevcudat, fiilen vaki ve var olmakla birlikte, “varoluş bakımından” esas itibariyle “mümkün” varlıklardır, yani var olmamaları da mümkündür, fakat Allahu Teala’nın var olmaması muhaldir, aklen imkânsızdır). Tecrübe (müşahede ve gözlem) ile bulunacak Allah’ın Allah olduğunu bize gösterecek yegane alamet, varlığının “zorunlu” olması hususudur. Oysa, birşeyin varlığı duyuların algılarıyla bilinebilirse de, yokluğunun muhal/imkansız olması demek olan “varoluş bakımından zorunluluğu” bunlarla bilinemez. Çünkü onun varlığına eklenmiş olan bu zorunluluk özelliği, o duyularla algılanamaz. Duyu algılarına dayanan tecrübe (müşahede ve gözlem) ile Allah’ı bulduklarını düşünen tecrübecilere, o Allah’ın ebediyen baki kalacağını, O’nun, gözlem ve deneylerinin alanına girmeyen (algı konusu olmayan) geleceğin yakın veya uzak bir gününde yok olmayacağını kim temin edecek, o buldukları Allah’ın, gözlem ve deneylerinin ulaşamadığı sonsuz geçmişte de var olmakta olduğunu kim teyit edecek, bu hususta kim kefil ve garantör olacaktır?! Halbuki, ezel ve ebedde var oluş dahi, bu noktada istenen ve “ezelî ve ebedî varoluşun” üstünde bulunan “varoluş bakımından zorunlu oluş”u gerektirmez (Mesela ahiret hayatında insanlar için ebedîlik vardır fakat bu onları “varlık bakımından zorunlu” hale getirmez). Araştırıcıların (tahkikçilerin, muhakkiklerin) hissî tecrübeleriyle (duyusal gözlem, müşahede ve deneyleriyle) bir varlık bulduklarını, onu gözleriyle görüp elleriyle yokladıklarını, ve o varlığın aranılan varlık olduğunu iddia ettiklerini farzetsek bile, onlara, “O varlığın Allah olduğunu nereden bildiniz?” denilir. O varlık, belki Allah’ın meleklerinden bir melek, bir şeytan, yahut müşahede ettiğiniz o varlık, Allah’ın “şimdiye kadar karşılaşmış olduğunuz varlıkların hiçbirinde misli görülmeyen bir güç, kudret ve azametle sizi aldatan” başka bir mahlukudur. Vacibü’l-vücud (varlık bakımından zorunlu) olduğu isbat edilmedikçe, bütün bu vasıflar, o varlığın Allah olduğuna delalet etmez. Siz, duyusal (algısal) delillerle bulduğunuz veya bulacağınız hiçbir varlıkta vacibü’l-vücud olma özelliğini (salt o algısal delillerle) bulamayacaksınız. Varlığı, “varlığı zorunlu olmayan” mümkün (fakat vaki, gerçekleşmiş) şeylerden oluşan bu kainatın/evrenin, (varlık bakımından) “varlığı zorunlu bir varlık” olan Allah’a dayandığını ancak akla ve mantığa dayanan delil ile bilebilirsiniz. Ve Allah’ın varlığına da ancak, varoluş bakımından “mümkün” mevcudatın varlığıyla (akıl yürüterek) hükmedebilirsiniz (salt müşahede ve deney yoluyla değil). Kendisini duyulardan biriyle algılamaya hacet kalmaksızın aklî delil ile bildiğiniz fakat görmediğiniz o Varlık, varlığı (mümkün varlıkların varlığını temellendirme bakımından aklen) gerekli, zorunlu ve zaruri olduğu için, varoluş bakımından, varlığı zaruri olmayan (mümkün) varlıkların hepsinin üstündedir.”

(A.g.e., C. 1, s. 332-3.)

*

Afifüddin Tilimsanî adlı sapık dangalağın “Bizim indimizde aklın nefyettiği (yokluğuna hükmettiği) şeyler keşfen sabit olmuştur” şeklindeki zırvası üzerinde nasip olursa bir sonraki yazıda duralım inşallah.


(Devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/sapik-sufinin-akilsiz-kesfi.html)


EDEBİYAT PARALAYAN SAHTE TASAVVUFÇULUK

  (Baş tarafı için bakınız:  https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/zampara-ibn-arabi-fetonun-fethullahci.html) ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİND...