ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 11
Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami
İlimler Fakültesi’nde görev yapan Dr. Orkhan Musakhanov’un “Muhammed Hayât
es-Sindî’nin Vahdet-i Vücûd Reddiyesinin Eleştirisi” başlığını taşıyan makalesi
(Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi,
Cilt 1, Sayı 1, 2018, s. 94-132) üzerinde duruyorduk.
Konu, Nakşbendî tarikatına mensup bir sûfî olan Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-vedûd ‘alâ
vahdeti’l-vücûd isimli risalesi.
Musakhanov, risalenin tahkikini ve
tercümesini yapmış.
Bir önceki yazıda söz konusu risalenin
şu bölümünü aktarmıştık (Köşeli parantez içi ifadeler bize ait):
“[İbn Arabîci vahdet-i
vücutçular] Şöyle diyorlar: ‘Hristiyanlar, “Îsâ Allah’tır” demekle
ulûhiyeti [tanrılığı] Îsâ’ya tahsis ettiklerinden [sadece ona has kıldıklarından] dolayı kâfir oldular, eğer ulûhiyeti onunla sınırlamasaydılar kâfir
olmazlardı.” (105) Yine putperestler hakkında şöyle dediler: “Onlar,
mazharların [“kendisinde zahir olunan, açığa çıkılan şeylerin”,
mevcudatın, mahlukatın] bazısına ibadet etmekle hata ettiler. Hâlbuki hepsine
ibadet etselerdi -onlar [İbnü’l-Arabi ve takipçileri (çevirenin eklemesi)]
indinde- hata etmeyeceklerdi.” (106) Bu ifadede büyük bir küfür olmakla
birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O
zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab
mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’ Nitekim onlardan birisinin şöyle dediği nakledilmiştir:
“O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” (107) Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden
nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe
ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve
şeriatı terk etsin.” (108) Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat
ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk
ettiler ve arkalarına attılar. Allah’tan kendi katında hak olan hak üzere
bizi sabit kılmasını ve bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi dalalete
düşürmemesini istiyoruz.”
(Musakhanov, s. 129-130)
Bir önceki yazıda 105 no.lu dipnotu da
aktarmıştık. 106 no.lu olana gelelim:
“106. İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, 75; Fususu’l-Hikem
metni: “Nûh’un kavmi kendi tuzakları hakkında şöyle dediler: İlahlarınızı
terketmeyiniz. Ne Vedd’i, ne Suvâ‘ı ne Yeğûs’u, ne Ye‘ûk’u ne de Nesr’i. [Nûh,
71/23] Onlar ilahlarını terk ettikleri vakit, onlardan terk ettikleri kadar
Hak’tan cahil olurlar. Zîrâ Hak için her bir ma’bûdda bir vech vardır. Onu
bilen bilir ve bilmeyen de bilmez. Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında “Ey Habîbim!
Senin Rabb’in ancak O’na ibadet etmenizi kaza eyledi.” [İsrâ, 17/23] İbadet
edilenin kim ve ibadet edilenin hangi surette zâhir olduğunu âlim kimse bilir.”
Evet,
İbn Arabî denilen sapık, Fusûsü’l-Hikem adlı zırvalar
koleksiyonunda bunları yazmış.
Bundan
daha açık bir küfür olabilir mi?!
Hayat
es-Sindî, bu lafları için (yukarıda geçtiği gibi) şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Bu
ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki,
tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab
mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’”
Adam,
Nuh aleyhisselam’ın (Allahu Teala’nın kahrına uğrayan, tufan ile helak edilen)
kâfir kavminin putlarını, küfür ve şirkini, sapıklığını savunuyor.
Onlardan
bir farkı yok.
Hiç yok.
Mekke devri müşriklerini bile aşıp geçmiş, Nuh (a.s.) kavminin putperestlik düzeyini yakalamayı başarmış.
*
O devirde yaşasa, hiç şüphesiz Hz. Nuh aleyhisselam’a
karşı çıkar, onu irfan sahibi olmamakla, marifetullahtan
nasipsizlikle suçlardı. “Sen bizi Hak’tan cahil olmaya davet
ediyorsun” derdi.
Hz. Nuh’a şunu da derdi: “Sen bizi tek Allah’a
çağırıyorsun, putları terk etmemizi söylüyorsun, halbuki her bir tapınılan
putta Hak için bir vech var. Onu bilen bilir, bilmeyen bilmez. Sen,
bilmeyenlerdensin.”
Laf artistik, zamane edebiyat meraklılarını
büyüleyecek türden, bilen bilirmiş, bilmeyen bilmezmiş..
Evet, o devirde yaşasaydı, Hz. Nuh'a itirazına şunları
da eklerdi: “İbadet edilenin (tapınılan putların gerçekte) kim ve ibadet
edilenin (Tanrı’nın) hangi surette (görünüşte) zahir olduğunu (ortaya
çıktığını, görünür hale geldiğini) benim gibi alim kimse
bilir. Sen cahilsin.”
*
Vahdet-i vücutçuluk dalaleti çerçevesinde “putların
Allahu Teala’nın göründüğü suretler olduğunu” söylemek istemiyorsa, bu laf kalabalığının anlamı nedir?
Bunu da bilen bilir, bilmeyen bilmez.
İbadet edilenin (örneğimizde Nuh aleyhisselam’ın
kavminin putları olan Vedd,
Suvâ, Yeğûs ve Ye‘ûk'un) gerçekte kim olduğunu alim olan bilirmiş. Hz. Nuh
aleyhisselam alim olmadığı için bilememiş.
Endülüs'ün sapığına göre, tevhîd ehli cahil, söz
konusu putlara tapan müşrikler ise alim.. Vay zampara kaltaban vay!
Bu sözleri zampara sahtekâr İbn Arabî soytarısına biz
yakıştırıyor değiliz. Yukarıya aldığımız dipnotun ortaya koyduğu gibi, Fusûsü’l-Hikem’inde
yer alan ifadeler.
Bu yazdıklarından haberi olup da buna velî,
arif vs. diyenin aklına tükürülür. Aklı varsa tabiî..
Bu adam bırakın velî olmayı, müslüman ve mümin bile
değil.
Kadıyanî, Reşat Halife ve İskender Kebapoğlu (pardon Evrenosoğlu)
gibi deccallerden tek farkı, peygamberliğini açıkça ilan etmemiş olması.
Fakat yaldızlı lafları, abrakadabra ve
hokuspokuslarıyla kendisini peygamberlerden bile üstün göstermeyi, birçok
aptalın aklını başından almayı başarmış.
Adama hadîs okusan "Yok bunun senedi sahih mi,
yok metin tenkidi" filan diye bin dereden su getirir, fakat İbn Arabî'nin
akla ziyan zırvalarına "kimsenin aklının yetmeyeceği hikmetler"
muamelesi yapar.
*
107
ve 108 no.lu dipnotlar:
“107. Bu sözler İbn Teymiyye’den
nakledilmiştir. Bkz. İbn Teymiyye, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ,
11: 243. “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” bkz. İbnü’l-Arabî, Fusûsi’l-Hikem, 82-83.”
“108. Bu da İbn Teymiyye’den nakildir: “Tilimsânî’nin
söylediğini söylüyorlar: ‘Bizim indimizdeki sarih aklın nakzettiği şeyler
keşfen sabit olmuştur.’ Yine şöyle diyorlar: ‘Kim tahkiki -yani onların
tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.’” İbn Teymiyye, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 243. 109 Hâkim, el-Müstedrek, 2: 368.”
Es-Sindî,
bütün bunlardan hareketle şu hükmü veriyor:
“Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden
nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe
ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve
şeriatı terk etsin.” Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat
ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk
ettiler ve arkalarına attılar.”
Akıl ve Şeriat gitti mi geriye ne kalır?.. Saf ve som, has halis süzme küfür, sapıklık/dalalet, akılsızlık ve şeytaniyet.
Deccallik..
Evet, zampara İbn Arabî
bir deccaldir.