ELLERİN VATANI SANA YURT OLDU, GURBET ELDE KALDIN DİYE AĞLANSIN

 


SULTAN VAHDEDDİN

 

Cevdet Küçük 

(TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-vi)

 

4 Ocak 1861’de Dolmabahçe Sarayı’nda doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistü Kadınefendi’dir. Altı aylıkken babası, dört yaşında iken annesi öldüğünden üvey annesi Şâyeste Hanım tarafından büyütüldü. Özel hocalardan ders alarak ve Fâtih Medresesi’nde verilen bazı derslere devam ederek kendini yetiştirdi. Ağabeyi II. Abdülhamid’in hediye ettiği Çengelköy’deki köşke yerleşti ve padişah oluncaya kadar burada yaşadı. … Sultan Mehmed Reşad vefat edince (3 Temmuz 1918) VI. Mehmed adıyla tahta çıkarıldı. Ancak daha çok Sultan Vahdeddin (Vahîdeddin) olarak anıldı.

Millî Meclis huzurunda yemin ettikten sonra Talat Paşa hükümetini görevinde bırakan VI. Mehmed ilk iş olarak sarayda özel bir kurmay teşkilâtı kurup savaşı buradan izledi…. Padişahın fahrî yaveri unvanı verilmiş olan Mustafa Kemal Paşa padişaha çektiği telgrafta barıştan başka yapılacak bir şey kalmadığını bildirdi (7 Ekim 1918).

…  Padişaha bir telgraf gönderen Mustafa Kemal Paşa, hükümeti Ahmed İzzet Paşa’nın kurmasını ve kendisinin de Harbiye nâzırı yapılmasını istedi. Padişah da hükümeti kurma görevini yaveri Ahmed İzzet Paşa’ya verdi (14 Ekim 1918). Harbiye nâzırlığını kendi üzerine alan Ahmed İzzet Paşa, kabineye Mustafa Kemal Paşa’nın grubundan Rauf (Orbay) ve Fethi (Okyar) beyleri de aldı. Padişah mütareke heyetinin başına eniştesi Damad Ferid Paşa’yı getirmek istiyordu. Sadrazam buna karşı çıktı ve Bahriye Nâzırı Rauf Bey’in başkanlığındaki Türk heyeti Mondros Mütarekesi’ni imzaladı (30 Ekim).

Saltanatının daha dördüncü ayını bile doldurmadan zor duruma düşen VI. Mehmed zaman kazanmaya çalıştı. …

İtilâf devletleri, asayişin sağlanması için subayların Anadolu’daki birliklerin başına tayinine izin verdiler. Mustafa Kemal Paşa da Dokuzuncu Ordu müfettişliğine tayin edildi (30 Nisan). Görevi İngilizler’in şikâyet ettikleri asayişi sağlamaktı. Ancak kendisine verilen tâlimatnâmeye göre mülkî ve idarî personele de emir verme yetkisine sahipti. Ayrıca yetkileri sadece Dokuzuncu Ordu bölgesiyle sınırlı olmayıp bütün Anadolu’yu kapsıyordu. …

Siyasî eğilimlerini dışa vurma konusunda son derece ihtiyatlı davranan padişah Mustafa Kemal Paşa’yı geri getirme çabalarına ilgisiz kaldı. Hükümet bir genelgeyle Mustafa Kemal’in azlini ilân ettiği halde (23 Haziran) padişah sessiz kalmayı tercih etti. Üçüncü Ordu müfettişi imzasıyla padişaha telgraf çeken Mustafa Kemal Paşa hükümetin tutumundan şikâyet etmiş, zorlanırsa görevinden istifa edip milletin sinesinde kalarak mücadeleye devam edeceğini bildirmişti. Padişah da verdiği cevapta, İngilizler’in hükümete baskı yaparak kendisine haysiyet kırıcı muamelede bulunmalarından çekindiğinden istifa edip İstanbul’a gelmesini doğru bulmamaktaydı. Azlini de uygun görmemekte, harbiyeden iki ay izin alarak durum belli oluncaya kadar istediği bir yerde dinlenmesini tavsiye etmekteydi…..

Padişahın İstanbul’un işgalinden sonraki dönemde İngilizler’le yaptığı resmî temaslarında tek konu şahsî güvenliğinin sağlanmasıydı. …

VI. Mehmed ise daha sonra yazılan hâtıratında kaçmadığını, hicret ettiğini söyleyecektir. Saltanatsız bir hilâfeti red veya kabul etmek mecburiyetinde bırakıldığını, buna karşı koyma veya baş eğme imkânını bulamadığını, etrafını saran kör ve nankörlerden bunaldığını, kamuoyunun yatışmasına ve durumun açıklık kazanmasına kadar geçici olarak tehlikeli bölgeden ayrılmaya karar verdiğini, kutsal topraklara gitmek için bir istasyon demek olan Malta’nın seçimini ehvenişer saydığını, Peygamber’in yolundan giderek diyanet ve İslâmî saltanat aleyhine hareket etmekte olanlardan ayrılıp hicret ettiği halde ecdadından miras kalan saltanat hakkından ve hilâfetten hiçbir zaman feragat etmediğini belirtecektir.

… Mehmed Vahdeddin bu eleştiriler karşısında bütün İslâm âlemine hitaben bir beyannâme neşretti. Şerîf Hüseyin’in engellemesi yüzünden dağıtılamayan beyannâmenin bir özeti el-Ehrâm’da yayımlandı (16 Nisan 1923). Bu beyannâmede Mehmed Vahdeddin icraatını savunmakta, hakkındaki suçlamalara cevap vermekte, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını suçlamakta, onu Anadolu’ya kendisinin gönderdiğini, sonradan hükümetini tanımadığı için cezalandırılması maksadıyla üzerine güç gönderilmesini gerekli gören kabineye göz yumduğunu, Ankara-İstanbul ikiliğini önlemeye çalıştığını, hilâfetin saltanattan ayrılmasına karşı çıktığından dolayı vatan haini olarak suçlandığını, hilâfet makamının şeref ve haysiyetini korumak için geçici olarak tahtından, vatanından, huzur ve rahatından ayrı düşmeyi bile göze aldığını, hilâfet hakkında Ankara’da verilen hükmü kesinlikle kabul etmediğini belirtmekteydi (Bardakçı, s. 307-312, 447-452). …

Mehmed Vahdeddin, yakınlarının ve yanında çalışanların ifadesine göre iyimser ve sabırlı bir kişiliğe sahipti; sarayında nazik ve müşfik bir aile babasıydı; dışarıda ve bilhassa resmî törenlerde ise soğuk, çatık kaşlı ve ciddi durur, kimseye iltifat etmezdi; dinî geleneklere çok önem verirdi; saray dedikodularını bilmez ve yanında konuşulmasından hoşlanmazdı. Resmî olmayan sohbetlerinde bile daima ciddiyetiyle dikkat çekerdi. Yine söz konusu kaynaklar onun, zeki ve çabuk kavrayışlı olduğunu, ancak gayet evhamlı, kararsız ve o nisbette inatçı mizacı bulunduğunu maiyetinin ve bilhassa itimat ettiği kişilerin tesiri altında kaldığını belirtirler.

VI. Mehmed ileri seviyede edebiyat, mûsiki ve hat sanatlarıyla uğraşmıştır. Besteleri tahtta bulunduğu yıllarda sarayda icra edilmiştir. Tâif’te iken arka arkaya bestelediği şarkıların güfteleri daha çok vatan hasretini ve geride bıraktıklarından haber alamamanın acılarını terennüm etmektedir. Ona ait altmış üç eser tesbit edilmekle birlikte ancak kırk bir eserinin notaları mevcuttur. Şairliğine örnek teşkil edebilecek şiirleri sadece şarkılarının yine kendisine ait olan güfteleridir. Aynı zamanda iyi bir hattattı.


MAHREM BULUŞMALAR









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 82

 

Şimdi size mahrem bir buluşmadan bahsedeyim.”

Bunu diyen, Selanikli yalan ve palavra şampiyonu zampara Atatürk.

Fakat, benim dediğimi de varsayabilirsiniz

İşte mahrem (gizli saklı) buluşmanın hikâyesi:

“Şimdi size mahrem bir buluşmadan bahsedeyim: Süleymaniye sokaklanndan birinde hoş bir ev... Buraya vakitsiz ve teklifsiz gitmiştim. Kim olduğumuzu bilmeksizin bizi evin içinde gören hizmetçi kız:

"- Ne istiyorsunuz, beyefendi hazır değil!" diyordu. Kızcağıza:

"- Hele bizi misafir odasma al, bir taraftan beyefendi de hazır olur!" dedim. Odaya girdik. Hizmetçi kıza fazla bir şey söylemeye lüzum kalmadan, ev sahibi beyefendi güler yüzü ile içeri girdi:

"- Ne haber., ne haber., bu ne baskın?"

“Kimdi, tahmin ediyor musunuz: İsmet Bey! (İsmet İnönü).

"- Vaktim dar, sana hikâyeyi kısaca söyleyeyim, dedim" ve her şeyi anlattım:

"- Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!

"- Veda etmek üzere ayağa kalktım, ellerimi tuttu:

"- Biraz daha konuşsaydık.." dedi. İstanbul'da kaldığım kadar benimle mümkün olduğu kadar az alakalı görünmesini de rica ettim.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138-9.)

Neden az alâkalı görünmesi gerekiyorsa?..

Kendisi, “resmen” millete ihanet ve İngiliz emellerine hizmet anlamına gelen bir görevi (güya içinde başka niyetler besleyerek, kendisini görevlendirenlere oyun oynayacak şekilde) kabul ediyor, ve İsmet İnönü de daha beş ay önce Harbiye Nezareti’nin (Savunma Bakanlığı’nın) müsteşarı olarak hizmet vermiş bir Osmanlı subayı..

Evet, “resmen” millete ihanet ve İngiliz emellerine hizmet anlamına gelen bir görevi (güya içinde başka niyetler besleyerek, kendisini görevlendirenlere oyun oynayacak şekilde) kabul ediyor.

Fakat gerçek, Osmanlı Padişahı’nın ve Hükümeti’nin, kendisiyle ilgili görevlendirmeyi, İngilizler’in tehdidi yüzünden, içlerinde başka niyetler besleyerek (ve de bir “devlet sırrı” olarak) yapmış olmaları..

Selanikli hainin bu görevi, içinde başka niyetler besleyerek ve kendisini görevlendirenlere oyun oynayacak şekilde kabul ettiği doğru..

Fakat bunu, “İngilizler’e ve İngiliz işbirlikçisi Osmanlı devlet erkânına karşı” yapmıyor.

Tam aksine, İngilizler hesabına Osmanlı Devleti’ne karşı yapıyor.

Devletine, milletine ve vatanına ihanet ediyor.

Devletini, milletini, dini ve imanı satıyor.

Sırf kendi istikbali için..

*

İnönü’yü ziyareti “mahrem buluşma”ymış, ve de İnönü’den kendisiyle az alâkalı görünmesini istemişmiş.

Neden az alâkalı görünmesi gerekiyorduysa?..

Ancak, Selanikli zampara hain “mahrem buluşma”lara alışkındı.. İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) Türkiye şefi (kendisini İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kamufle eden) Robert Frew (Fro, Fru) ile defalarca böyle gizli saklı mahrem görüşme yapmış ve İngilizler tarafından satın alınmıştı.

Nutuk’unda, bu ajanla “bir iki defa” görüştüğünü itiraf etmiş durumda..

İlginç olan şu ki, Nutuk’un bir yerinde “bir defa”, başka bir yerinde ise “bir iki defa” görüştüğünü söylüyor.

“Yalancının hafızası” meselesi..

Yalancının iyi bir hafızasının olması gerekir demişler, fakat insan hadi diyelim ki hayatında sadece bir defa yalan söyledi, o yalanı belki aklında tutabılir ve yahanında tutarlı olmayı başarabilir. Fakat Selanikli gibi bütün hayatı yalan dolan dolandırıcılık olunca buna hafıza mı dayanır!

Ajan Frew ile yaptığı bu “mahrem” görüşmelerden (eski samimi dostu, ilk başbakanı) Rauf Orbay ile yaveri Cevat Abbas da haberliler, hatıratlarında bahsediyorlar.

Orbay, hainin Frew ile “müteaddid” defalar görüştüğünü söylüyor. Cevat Abbas ise “fasılalı tarihlerde”..

*

İnönü’ye “Vaktim dar, sana hikâyeyi kısaca söyleyeyim” demiş ve “herşeyi” anlatmış.

Herşey dediği, Samsun havalisi için yapılan görevlendirme.. “Herşeyi” anlattığı için “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demeyi de unutmamış.

Şimdi biraz geriye gidelim.. İnönü ile daha önce yaptığı bir görüşmeye:

“Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir gün İsmet Bey'i (İsmet İnönü), davet ettim. Şişli'deki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey:

"- Gene ne var? dedi. …

"- Ne haber dedim.

"- Tahmin edeceğin gibi...

"- Şuradan bana bir Türkiye haritası bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım. …

"- Ne yapacaksın? diye sordu. …

"- Mesela, dedim, hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?

"Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve ümitli güldü:

"- Karar verdin mi? dedi.

“- Şimdilik bundan bahsetmeyelim, bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, vaziyeti yakından gören, tehlikede şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!

"İsmet Bey masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı, gülerek:

"- Yollar çok, mıntıkalar çok! dedi.

"Bazı ziyaretçilerin geldiklerini haber verdiler. Haritayı kapamaya vakit kalmadan içeri giren tanıdıklarla başka bahislere daldık. Bir hayli müddet soma gene İsmet Bey'le yalnız kaldık:

"- Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?

"- Zamanında!" 

(Atay, a.g.e., s. 129-130.)

Bunun öncesinde (Rauf Orbay’ın hatıratında anlattığı, Selanikli’nin de Falih Rıfkı’ya itiraf etmiş bulunduğu gibi) kafadarlarıyla ihtilal (darbe) örgütü kurmaya kalkışan komitacı (çeteci, terörist) Kemal, (Ki, İttihatçıların İaşe Nazırı/Bakanı Kara Kemal gibi bir kulağı kesikle çılgınca “Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırıp hükümet darbesi gerçekleştirme” planları bile yapmış durumdaydı), hangi dağda hangi kurt ölmüştüyse birdenbire değişmiş, istihbarat (gizli servis) eğitimi ve terbiyesi almış bir adam gibi sakin, durmuş oturmuş, ketum, ihtiyatlı ve ağzı sıkı biri haline gelmiş bulunuyordu.

İsmet İnönü ile o minvalde konuşuyordu.

Gerçekten de “hızlı eğitim”den geçmiş durumdaydı. Ajan Frew tarafından “hızlandırılmış eğitim”e tabi tutulmuştu.

*

Selanikli mütareke (Birinci Dünya Savaşı sonrası ateşkes) döneminde (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) İstanbul’da bulunduğu altı ayın ilk iki ayını, İngilizler’le görüşme ve pazarlıklarla geçirmiş durumdaydı.

İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile defalarca görüştüğünü gözönünde bulundurduğumuzda, üçüncü görüşmede her konuda mutabakata varıp el sıkışmış olduklarını kabul edebiliriz.

Selanikli’nin ajan Frew ile en az üç defa görüşmüş olması gerekiyor.

Selanikli’nin İngiliz yetkililerle (valilik talebiyle) görüşme teklifini İngiliz gazeteci Ward Price’a iletmesinden sonra İngiltere Büyükelçiliği konuyu değerlendirmeye alıp hummalı bir çalışmaya girişmiş olmalıdır.

Bunun Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin kendilerine yönelik bir yoklaması, sondajı ya da oyunu olup olmadığını anlamaya çalışmışlardır.

Her ne kadar Selanikli’nin bir diğer tecrübeli ajan Aubrey Herbert’le eskiye dayanan bir samimiyeti bulunuyorduysa da, muhbir ve elemanların taraf değiştirmesi, ajanların “çift taraflı ajan” (double agent) haline gelmesi her zaman mümkündür.

Dolayısıyla, İngiliz istihbaratı, İstanbul’daki ajanlarından Selanikli hakkında bilgi toplamalarını, son durumunu öğrenmelerini istemiştir.

Böyle bir araştırma sonucunda, Enver’le rekabet eden bir İttihatçı olduğu, büyük büyük ihtiraslarının ve muazzam bir makam mevki sevdasının bulunduğu, gençliğinden itibaren kafayı çekme müptelası olduğu ve kadınlarla hoşbeşe ve dansa düşkünlüğü ile tanındığı, (Falih Rıfkı’nın dile getirdiği üzere) İttihatçılar’ın onu “sarhoş, sefih, ahlâksız, haris (hırslı, ihtiraslı) ve fırsatçı” olarak nitelendirdikleri teyit edilmiş, ve böylece muhtemelen “Tamam, bu tip tam bize göre, kullanılmaya müsait, kişilik olarak buna elverişli” hükmünü vermiş olmalıdırlar.

Bunun ardından Frew, Selanikli’yi bizzat kendisi ölçüp tartmak, tanımak, test etmek, sorular yöneltip konuşturmak istemiş, bunun için onunla ilk “başbaşa gizli” görüşmesini gerçekleştirmiştir.

Bu hazırlık çalışmaları yapıldıktan sonra konu, ayrıntılı bir raporla Londra’ya, İngiltere Dışışleri Bakanlığı’na, yani İngiliz Hükümeti’ne arzedilmiştir.

İşin bu aşaması birkaç haftayı bulmuştur.

*

Elçiliğin gönderdiği raporu hem Lord Curzon hem de Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye uzmanları dikkatle okumuş, daha sonra bu konudaki mütalaalarını dile getirip bu kullanışlı şahıstan nasıl istifade edilebileceği konusu üzerinde kafa yormuşlardır.

O sırada İngiliz Savaş Kabinesi’nin "Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı" olan ve kafasında hem İslam dünyası hem de Türkiye ile ilgili bir gelecek vizyonu bulunan Lord Curzon, ajan Frew’dan, Selanikli’ye şu gibi hususları sormasını istemiştir:

“Kendilerinin (İnönü’nün 1973 yılında itiraf etmiş bulunduğu gibi) destekleyecekleri (sahte) bir istiklal mücadelesi başlatabilir mi, Anadolu’da bir millet meclisi toplamak suretiyle ‘millet iradesi’ kalkanının ardına sığınarak Osmanlı padişahına ve hükümetine başkaldırma cesareti ve becerisi gösterebilir mi, bu meclisi topladıktan sonra (Türkiye halkını temsil eden o meclis kararıyla) Osmanlı padişahını artık tanımadığını, saltanatı kaldırdığını ilan edebilir mi, yönetim şekli cumhuriyet olan yeni bir devlet kurduğunu açıklayabilir mi, Hilafet kurumuna son verebilir mi, yeni devletin başkentinin Anadolu’da olmasını sağlayabilir mi, Türkiye halkına Curzon ilke ve inkılaplarını dayatmak suretiyle bir batılılaşma hamlesi başlatabilir mi? Türkiye’nin İslam dünyasından uzaklaşmasını, kültür olarak Batı’ya yönelmesini ve ‘uygarlaşması’nı temin edebilir mi? Hepsinden önemlisi, bütün bunları yaparken sanki bunları (TBMM’deki vekilleri vasıtasıyla) bizzat Türk milleti istiyormuş, Türkiye halkı yapıyormuş gibi gösterebilir, olayın gerisindeki ‘İngiliz aklı’nı perdeleyebilir mi?”

İşte, Frew ile Selanikli arasında gerçekleşen ikinci başbaşa gizli” görüşmede bu sorular etrafında fikir alışverişi yapılmış olmalıdır.

Selanikli, kendisine güveninin tam olduğunu, İngilizler’in de ona güven duyması gerektiğini, Osmanlı bürokrasisini, subaylarını ve Türkiye halkını iyi tanıdığını, onları nasıl idare edeceğini ve idealleri doğrultusunda nasıl “gaza getirip” kullanacağını, bu aldatılmaya müsait safderun adamları nasıl aldatacağını çok iyi bildiğini söylemiş olmalıdır. 

"Ben bu aptal adamları suya götürür susuz getiririm" gibi birşeyler demiş olması ondan beklenir. 

*

Böylece konu, Lord Curzon’un önüne ikinci kez gitmiştir.. 

O, Selanikli kullanışlı tipe gereken desteğin verileceğini, Fransa ile İtalya’nın da (gerekirse mecbur bırakılarak) ikna edileceğini müjdelemiş, bu yönde garanti vermiş olmalıdır.

Ve bütün bunların akabinde Frew ile Selanikli’nin üçüncü “başbaşa gizli” görüşmesinde artık planın netleşmiş olduğu düşünülebilir.

Buna göre, İngilizler Selanikli’yi adamdan saymayan ve dolayısıyla “istiklal mücadelesi” sırasında ve sonrasında ona sorun çıkaracak, ayak bağı olacak dişli budaklı kişileri tutuklayıp Malta’ya sürecekİttihatçı örgütlenmesini dağıtarak araziyi temizleyecekler, böylece onun önünün açılmasını sağlayacaklardır. 

Ayrıca, Selanikli’nin Anadolu’ya usturuplu bir biçimde intikali temin edilecek, bunun için bir bahane oluşturulacaktır (Samsun vakası).

Burada en önemli husus, Selanikli’nin İngilizler’le anlaşmış ve onların desteğini alarak yola çıkmış olduğunun kimse tarafından bilinmemesi, bunun bir “sır” olarak saklanmasıydı.

*

Bütün bunlardan sonra sıra, Osmanlı Devleti’nin yönetim kademesini aldatmaya geliyor.

Bunun için Selanikli bir yandan, aynı zamanda Padişah’ın başyaveri ve Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın damadı olan Bahriye Nazırı (Denizcilik ve Donanma Bakanı) saf Avni Paşa’yı ziyarete giderek oltasını bahre/deryaya atıyor. Kendisini Hükümet azalarıyla (bakanlarla) tanıştırmasını istiyor. Oltaya ilk yakalanan, İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey oluyor.

Diğer yandan da eski yoldaşı İsmet’i çağırıyor ve ona şunu diyor:

Hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?”

Bak sen şu hasbî kahramana!

İsmet’i harita başına oturtup yoruyor.. Sanki kendisi harita okumaktan aciz..

Ancak, maksat başka..

Adam, kendisi için üretilecek sahte kahramanlık hikâyesinin ilk satırlarının yazılması için “tulumbaya su koyuyor”.

Biliyor ki, İsmet İnönü gidip herkese şuna benzer şeyler söyleyecek: 

“Bu Selanikli Mustafa Kemal’i ahlâksız, sefih, haris, sarhoş, fırsatçı, muhteris ve menfaat düşkünü biliyorduk ama belki de yanıldık, adamın günahını aldık.. Adam hiçbir sıfat (unvan, makam, mevki) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın sırf vatan ve millet sevdasıyla etkisiz yetkisiz, gariban bir Sarı Çizmeli Mustafa olarak Anadolu’ya gitmeyi düşünüyor.. Çok şaşırdım, adamın aklı fikri hükümette koltuk kapmada, bakanlıkta, bunun için dünyayı ateşe verir, memleketi yakar yıkar, babasını bile satar, elinden gelse anında ihtilal tertipler, darbe yapıp hükümeti devirir diye biliyorduk fakat bugün çok farklı bir Mustafa Kemal’le karşılaştım.. Allah Allaah, demek ki insanlar değişebiliyor.. Hayret, vallahi çok şaşırdım.. Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.. Hayat ne garip, her gün yeni birşey öğreniyorsun! Harâbât ehlini hor görme şâkir, defîneye malik vîrâneler var!”

*

Evet, Selanikli, İngiliz istihbaratından (gizli servisinden) aldığı “üst akıl”la algı operasyonunu böylece başlatmış durumda..

Yetenekli adam, her rolün hakkından gelebiliyor, duruma ve şartlara göre her rolde görünebiliyor, bukalemun gibi derhal şekil değiştirebiliyor, her role kolayca adapte olabiliyor.

Olağanüstü yetenekli..

İsmet İnönü’nün kulağına birşeyler üfleyerek (“teşbihte hata olmaz” derler) “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” babından Padişah Vahideddin’in, Osmanlı Hükümeti’nin ve Harbiye Nezareti’nin aklına (kendisiyle ilgili) iş düşürüyor.

Durgun gölete ilk taşı atıyor, biliyor ki o taşın etkisi dalga dalga etrafa yayılacak. Fısıltı gazetesinin tirajı en yüksek gazete olduğunu biliyor.

Biliyor ki, Şişli’deki evinde doğup büyüyen palavra kelebeğinin kanat çırpması, Harbiye Nezareti’nde, Osmanlı Hükümeti’nde ve Osmanlı Sarayı’nda fırtınalara yol açma potansiyeline sahiptir.

Biliyor ki, akıllara şunlar gelecektir:

“Madem Selanikli böyle bir fedakârlıkta bulunuyor, böyle fedakârca duygular taşıyor, elini hiçbir maddî menfaat beklemeden ve dünyevî hesap gözetmeden taşın altına koyuyor, devletin onu ödüllendirmesi, Anadolu'ya illa da gidecekse birtakım yetkilerle ve imkânlarla gitmesini sağlaması gerekir.. Aksi, insafsızlık olur, nankörlük olur, kadirbilmezlik olur. İnsan, hele de böyle fedakâr bir insan kolay yetişmiyor.. Böylesi yüce gönüllü vatanseverleri her zaman bulmak mümkün değildir, onların önü açılmalı, fırsatlara boğulmalıdırlar.”

*

Selanikli zampara hain şunu da biliyor elbette: İngilizler Doğu Karadeniz’i (Samsun havalisini) karıştırıp Osmanlı Hükümeti’nden olayları yatıştırmak için bir görevli talep ettiklerinde ilk akla gelecek isim, böyle bir ortamda, kendisi olacaktır.

Bunun olacağından emin, fakat zamanı konusunda kesin birşey söyleyemiyor.. O yüzden, “Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?” diye soran İnönü’ye “Zamanında!” diye cevap veriyor.

Zamanı gelecek, o kesin..

Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti, “İngilizler’in Samsun havalisi için yaptığı bu talebi bir fırsata çevirelim, güvendiğimiz bir adamı Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderelim” diyeceklerdir.

Selanikli zaten Vahideddin’in çok güvendiği yaveri.. Hain için "Âteşîn bir zekâ" diyor.

Üstelik, sıfat (unvan) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın hizmet etmeye hazır bir fedakârlık abidesi..

Kafasında zerre kadar hesapçılık olmayan hasbîlik heykeli..

Ondan daha iyisi nerde bulunabilir?! 

Haa, adamın zaafları varmış, içkiciymiş, işret düşkünüymüş, ayyaşmış, ahlâksızmış, sefihmiş, zamparaymış, dansçıymış, şuymuş buymuş.. Üzümün çöpü, armudun sapı dersen ortada adam mı kalır?! Hem, memleket yangın yeri, şimdi bunları düşünecek zaman mıdır?!

Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır "netekim".

*

Evet, İngiliz’in sadece sicimi ve anahtarı değil, istihbaratçılığı da dünya markası.

Bunu en iyi, İsmet İnönü bilir.

Ona sor, ve cevabı versin:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


"COVER STORY"LER (ÖRTME/PERDELEME HİKÂYELERİ) KARIŞINCA

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 81

 

Selanikli büyük yalancı Mustafa Atatürk’ün aynı olayı Nutuk’unda başka, Falih Rıfkı’ya yaptığı açıklamalarda başka, Asım Us’un da bulunduğu sofrasında ise daha başka şekilde anlatmış olduğunu görmüştük.

Cemal Bolayır’a anlattıkları ise çok daha başka..

Müşahhas bir örnek verelim: İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’le tanışıklığı, Asım Us’a anlattıkları çerçevesinde, Avni Paşa vasıtasıyla yapılmış tek bir görüşmeye münhasır kalırken, Falih Rıfkı’ya anlattıklarında durum tamamen değişiyor:

“… bir aralık Dahiliye Nezareti'nde bulunan [İçişleri Bakanı olan] Mehmet Ali Bey adında bir zat, bir iki defa Şişli’deki evimde beni ziyaret etti. Bu ziyaretinden memnun kaldığını da arkadaşlarına söylemiş. Bir defa da Bahriye Nazırı [donanmadan sorumlu bakan] Avni Paşa ile gelerek muhtelif mevzular üzerinde benimle konuştular. Artık adeta ahbap olmuş gibi idik.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138-9.)

Mehmet Ali Bey bunu bir iki defa ziyaret etmiş.. Yani en az iki olduğu kesin.. Buna bir de Avni Paşa ile yapılan ziyaret ekleniyor, etti üç.

Kendi tabiriyle, adeta ahbap olmuş.

Fakat sonradan, Asım Us’a anlattığı masalda olduğu gibi, bu ahbaplığın üstünü örtmeye çalışacaktır. Çünkü işin içinde “örtülü ödenek”ten alınan paralar da var.

Evet, çapulculuğunu Hindistan’dan gelen Hilafet paralarının üstüne yatarak ispatlayan hırsız Atatürk, Mehmet Ali Bey’den aldığı paradan hiç bahsetmiyor. Nankör! Nankörlüğün mücessem (cisimleşmiş) hali..

*

Asım Us, sözlerini şöyle bağlıyor:

“… Mustafa Kemal, İstanbul'da iken Anadolu'ya geçtikten sonra ne yapacağım bütün teferruatı ile kendisi de bilemezdi. Ancak O, memleket İstanbul Hükümetinin elinde tehlikeden tehlikeye gittiğini görüyordu. İstanbul Hükümeti, ecnebi işgal kuvvetlerinin tesir ve tehdidi altında milli menfaatleri müdafaa edemezdi. O hükümeti ecnebi işgal kuvvetlerinin tesir ve tehdidine karşı mukavemet edebilecek bir halde tutmak için kuvvete ve hattâ bir milli mukavemet ordusuna ihtiyaç vardı. Hiç şüphesiz Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal’in ilk hedefi böyle bir milli mukavemet kuvvetini teşkil etmek ve memleketteki halk efkârını bu ordunun etrafında toplamak olmuştur.”

(Asım Us, Gördüklerim Duyduklarım Duygularım, İstanbul: Vakit Matbaası, 1964, s. 49.)

Anlat Asım balığın tırmandığı kavaktan!..

Hiç de değil, Selanikli zampara Anadolu’ya geçtikten sonra ne yapacağını bütün teferruatı ile biliyordu.

İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile yaptığı başbaşa gizli saklı görüşmelerde buna yol haritası ayrıntılı bir biçimde anlatılmış, ne zaman hangi hamleleri yapacağı, “zafer”den sonra hangi İngiliz ilke ve inkılaplarını millete dayatacağı ezberletilmişti.

Ve kendisini, deşifre etmeden, sureta kavga ediyor gibi görünerek, bir danışıklı döğüş maskesi altında sonuna kadar destekleyecekleri sözünü vermişlerdi.

Bu desteği, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı,  Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, kurşun gibi ağır tek bir cümleyle hedefe saplayacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Evet, Selanikli zampara, Anadolu’ya geçtikten sonra ne yapacağını bütün teferruatı ile biliyordu..

Ve bütün ketumluğuna, sır tutma ve olduğundan farklı görünmedeki bütün maharetine ragmen, Erzurun Kongresi’nin bittiği günün gecesinde hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya gelecekte neler yapacağını anlatmak istemiş, İngilizler’in eline tutuşturduğu “ev ödevi” listesinden sadece beş tanesini saydıktan sonra Mazhar Müfit, (inanmadığı için) devamını dinlemeyip yatmaya gitmişti.

*

O beş madde şunlardı: Osmanlı Devleti’nin yıkılıp hanedanın icabına bakılması, Selanikli’nin diktatör olarak başına çörekleneceği bir sözde cumhuriyetin ilanı, İslamî tesettürün (örtünmenin) kaldırılması, yahudi şapkasının millete zorla dayatılması, ve bin yıllık alfabenin kaldırılarak Latin harflerine geçilmesi.

Diğerlerini, Mazhar Müfit not defterine yazmadığı için anlatamadı, fakat neler olduğunu biliyoruz, çünkü sonradan yaptıklarını anlatacaktı.

Arkadaki “üst akıl”, lokomotifliğini Lord Curzon’un yaptığı İngiliz hariciyesi ve istihbaratıydı.

Selanikli’nin “millî mukavemet” (ulusal direniş) için ordu toplaması da söz konusu değildi, o, kendi gelecekteki saltanatı için asker toplamaya çalışıyordu. Ve ordu teşkilinden önce asıl uğraştığı iş de, Lord Curzon’un verdiği ev ödevi çerçevesinde kurulacak olan yeni bir devletin temelini oluşturacak bir millet meclisinin kurulmasıydı.

Onun için Selanikli Anadolu’da düşmana ilk başta hiç kurşun atmadı, sadece millete nutuk attı, yalanlar ve palavralarla kafa ütüledi. İngilizler, piyonları Kemal gönlündeki meclisi rahatça kursun diye Yunan’ı Milne Hattı ile İzmir dağlarına çivilemiş ve orada açan çiçekleri toplamakla görevlendirmişlerdi.

O yüzden, Selanikli'nin 23 Nisan 1920’de meclisini açınca ilk işi, bir Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkararak Osmanlı Devleti’ne sadakatini sürdüren millete savaş açmak oldu.

*

Ancak, Selanikli’nin bir “meşruiyet”e (meşrutiyet değil) ihtiyacı vardı ve Yunan’la göstermelik bir savaş yapıp “vatan için savaşan kahraman”a dönüştürülmesi gerekiyordu. Bu yüzden Haziran 1920 sonlarında, yani Selanikli’nin Samsun’a çıkışından bir yıl bir ay sonra, Yunan’ın önündeki Milne Hattı engeli kaldırıldı.

Yunan ile Selanikli’nin emri altındaki Türk ordusu göstermelik savaşlar yapacak ve İngilizler (Fransa ve İtalya ile birlikte) araya girip tarafları barıştıracaklar, böylece Selanikli emeline ulaşmış olacaktı.

İşi bozan, bir maymun oldu. Yunan Kralı Aleksandr, bir maymun tarafından ısırıldı ve öldü. Yerine babası eski kral Konstantin geldi.

Alman asıllı ve Almanya taraftarı olan Konstantin, Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917 yılında, İngiltere ve Fransa tarafından tehdit edilerek tahtından uzaklaştırılmıştı.

O, İngilizci Kemal ile göstermelik bir savaş yapmaya taraftar değildi. Anadolu içlerine yürümeye karar verdi. Böylece Yunan ordusu, Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türk ordusunu yenerek Polatlı’ya, Ankara’nın burnu dibine kadar geldi.

Ve İngilizci Kemal, Kayseri’ye kaçma kararı aldı.. TBMM bunu kabul etmedi, Selanikli’yi “diktatör” yetkileriyle cepheye, Sakarya’ya gönderdi. Fakat o, attan düşüp kaburgasını kırarak cepheden kaçmayı yine başardı. 

Üstüne üstlük cephe gerisinden orduya ricat/kaçma emri verdi. Fevzi Paşa emrin ifasını geciktirince, Yunan’ın da (açlık, ishal ve salgın hastalık gibi nedenlerle) ufaktan ufaktan tüymeye başladığı anlaşıldı.

Böylece Selanikli, Allahu Teala’yı unutup tam bir samimiyetle iman ettiği “talih”i (kaderi) çerçevesinde “muzaffer komutan” oldu.

Derhal, teamüllere aykırı olarak üç rütbe birden atlayıp kendisini mareşal yaptırdı. Ve diktatörlüğü de bir daha bırakmadı.

“Kim âhiret ekinini (kazancını) isterse, ona o ekininde (kazancında) ziyâdelik veririz (artırırız). Kim de (sâdece) dünya ekinini (kazancını) isterse, ona (da) ondan (birşeyler) veririz; ama (bu takdirde) onun âhirette, hiçbir nasîbi olmaz.” (Şura, 42/20)

*

Selanikli’nin Cemal Bolayır’a anlattıklarına gelince.. Bolayır akrabası olduğu için ona karşı dili daha fazla çözülmüş.

Niyazi Ahmet Banoğlu, Bolayır’ın şu sözlerini aktarıyor:

Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın vasiyetnamesini yazan akrabası Cemal Bolayır'ın el yazısı ile bıraktığı anı yazıları, Atatürk'ün 16 Mayıs 1919'da Samsun'a hareketinden önceki günleri aydınlatıcı belgelerdir.

“Akrabalığım bulunan Mustafa Kemal Paşa'nın oturmakta olduğu Beşiktaş'ta Akaretler'de 76 numaralı ev ile sonradan taşındığı Şişli'deki evlerine sık sık giderdim. 5 Mayıs 1919 tarihinde de [Samsun’a hareketinden 11 gün önce] gene bu eve gitmiştim. Bahçeden üç dört basamaklı bir merdivenle çıkılan birinci katın ön sağ tarafındaki küçük odada oturduklannı görerek içeri girdim. Beni görünce, hemen:

“- Buyurun Cemal Bey, dedi ve beni yanında bulunan misafirlere: "Akrabam Cemal Bey, diye birer birer tanıştırdı:

“- Miralay [Albay] Ömer Lütfi; gazeteci Ruşen Eşref, Binbaşı Ali Rıza ... "

“Kendisi kapıdan girilince odanın pencere yanındaki sol köşesinde oturmakta idi. Karşısında Miralay Ömer Lütfi Bey (1922 yılında nafia vekili [bakanı]), onun yanında Ruşen Eşref, onun yanında da Binbaşı sevkiyatçı Ali Rıza Bey (sonradan lstanbul mebusu [milletvekili]), kapıya yakın sağ köşede ise Yaver Cevat Abbas oturuyordu. Ben de kapıdan girince sol taraftaki köşede, paşaya yakın yerde oturdum.

“Konuşmalanna devam ettiler, ben de dinlemeye başladım.

“Memleketin gidişi, yakın tarihe ait olaylar konuşuluyordu. Mustafa Kemal, dinin yobazlar elinde kalması yüzünden milletçe geri kaldığımızı söyledikten ve bazı örnekler verdikten sonra İkinci Meşrutiyet dönemini eleştirdi; ordunun başarısızlığını Enver Paşa'nın yönetimsizliğine bağladı. …

7 Mayıs, Çarşamba

“İki gün sonra yeniden evlerine gittiğim zaman Paşa yoktu, yalnız haber bırakmış, Cemal Bey gelirse beni beklesin, demiş.

“Gene Zübeyde Hanım'ın yanına çıkum. Beni görür görmez:

“-Abe evladım, dedi geçen gün geldiğinde aşağıda neler konuştunuz?

“- Neden sordun? deyince:

“- Paşa, seni çok beğenmiş ... Bana dedi ki, anne bu Cemal Bey'i sen çok methederdin ben inanmazdım, fakat şimdi anladım, senin dediğin az kalır ...

“Tabii ben de bu sözlerden haz duymuştum. Bir saat sonra Paşa geldi, beni görünce:

“- Seninle biraz görüşelim, diye bir odaya aldı. Merak içinde idim. Paşa:

“- Bugün Sadrazam Ferit Paşa, bana haber göndermiş akşam üzeri saat beşte beni bekliyor, ne dersin gideyim mi?

“Bir tereddüt geçirmiştim. Belki iki dakika düşündüm ve gitmesi gerektiğini söyledim.

“- Öyle ise, dedi, sen hurda bekle, ben gelinceye kadar bir yere gitme ... Geç kalmam, otomobille gidip geleceğim ...

“Mustafa Kemal'i bekledim, geldi. Bana aynen şunları söyledi:

“- Üç gün önce işgal kuvvetleri İngiliz kumandanı, Ferit Paşa'ya gelerek, doğu illerimizde bazı kuvvetlerimizin halkla birleşerek Hıristiyanlara karşı katliam hazırlığında bulunduklannı haber aldıklannı söyleyerek, bunu önlemek için Doğu'ya asker gönderip işgal edeceklerini söylemişler. ‘Sizi bunun için ziyaret ettik, haber veriyoruz,’ demişler.

“Ferit Paşa telaş etmiş:

“- Böyle bir şey yoktur ve olamaz. Bana üç gün izin veriniz. Ben oraya İttihatçı olmayan bir komutan göndereceğim, hiçbir sorun kalmaz, demiş.

“Ferit Paşa bundan sonra öneriyi bana yaptı:

“- Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, sizi uygun görmüşlerdir. Şüphesiz gidersiniz. Şimdi benim, bir yere acele randevum var, oraya gitmek zorundayım. Bu konuda yapacağımız işlerle, durum hakkında etraflı, harita üzerinde incelemeler yapmak üzere iki gün sonra yeniden görüşelim, diyerek aynldı. Şimdi buna ne dersin?

“Ben:

- Aman Paşam, bundan daha iyi fırsat olmaz, derhal kabul etmelisin, dedim.

“Düşünceli idi, bana hiçbir şey söylemedi. Ferit Paşa ile görüştükten sonra gene buluşmamızı istedi.

“İki gün sonraki görüşmemizde:

“- Dokuzuncu Ordu Müfettişi sıfatı ile gitmeyi kabul ettiğini söyledi.

“Mustafa Kemal, bundan sonraki temaslannı da öbür ziyaretlerimde anlattı. Harbiye nazırı [Şakir Paşa] ile dahiliye nazırı [Mehmet Ali Bey] ile görüşmüş, hartta üzerinde incelemeler yapmışlar, kendisine çok geniş yetki verilmiş ... Mustafa Kemal:

“- Yalnız, dedi, para veremiyorlar. Oysa orada çalışmak için para lazım.  Ferit Paşa: ‘- Hele siz bir gidiniz, arkadan para göndeririz,’ dedi. Ben de kabul ettim.

“Mustafa Kemal, bundan sonra temaslanna devam etti. [Sonradan içişleri bakanı olan ve “zafer”den sonra Kemalistler tarafından linç edilip öldürülen] Ali Kemal Bey tarafından nazırlara (bakanlara) verilen ziyafette de bulundu. Yanında götüreceği arkadaşlannı saptayarak kadrosunu harbiye nazırına onaylattı. Padişah ile görüşmesini de bana anlattı. Padişah, başarıya ulaşacağına inandığını söylemiş, yardım vaat etmiş. Aynldıktan sonra dışarıda Saray Nazırı [Cumhuriyet dönemindeki “devlet bakanı”nın muadili] Naci Paşa, padişahın hediye ettiği bir kutuyu Mustafa Kemal'e vermiş. Mustafa Kemal kutuyu açıp bakmayınca Naci Paşa açmasını işaret etmiş. Mustafa Kemal açıp bakmış, bir altın saatmiş. …”

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri, İstanbul: Alfa Y., 2012, s. 51-3.)

*

Bolayır’ın anlattıkları, Selanikli’nin Falih Rıfkı ile Asım Us’a anlattıklarının içine tükürüyor. Nutuk’taki masallarının da..

Çünkü böylece hikâyedeki İngiliz rolü kabak gibi ortaya çıkıyor. İngilizler Sadrazam Damat Ferit’i acayip tehdit etmişler. Adam paniklemiş. İngilizler’den üç gün süre istemiş.

O üç gün içinde Selanikli’nin talih güneşi parlamaya başlamış. Sultan Vahideddin, İngilizler’in bu tehdidine karşı, “Ben de güya sizin istediğinizi yapıyor gibi görünerek Anadolu’ya sadık yaverim Selanikli’yi göndermezsem bana da Vahideddin demesinler” diye düşünmüş.

Böylece, Selanikli’yi zaten kadrolarına almış bulunan İngilizler’in oyununa gelmekte olduğundan haberi yok.

Ancak, Selanikli’nin talih güneşinin bir gün parlayacağının alametleri aylar öncesinden ortaya çıkmaya başlamıştı.

İstanbul’daki üst düzey Osmanlı subayları, 1919 yılının Mart ayında, Erenköy‘de bir evde, Padişah Vahideddin’e ve Osmanlı Hükümeti’ne sunmak üzere, Anadolu’yu örgütlemek için gönderilebilecek isimlerin listesini hazırlamışlardı.

Listenin başında, Enver Paşa’nın kardeşi, günümüzde bile Azerbaycan’da hâlâ bir kahraman olarak anılan Nuri Paşa vardı.

O sırada İstanbul’da Jandarma Genel Komutanı olan Miralay Refet Bey (Refet Bele), Nuri Paşa’nın ismini sildirip başa, Vahideddin’in yaveri ve gözde adamı Selanikli Mustafa Kemal’in adını yazdırmıştı.

Böyle bir iklimde, Padişah’ın talimatıyla Sadrazam Damat Ferit Selanikli’yi yanına çağırıyor, “Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, Anadolu’daki vazife için sizi uygun görmüşlerdir” diyor.

*

Vazifesi, İngilizler’in istediğini yapıyor gibi görünerek millî direnişi örgütlemek.. Bunun için “harita üzerinde inceleme” yapmak üzere iki gün sonra buluşuyorlar.

Fakat olay, İngilizler’i (sözde) ürkütmemek için “devlet sırrı” olarak tutuluyor. (Halbuki İngilizler’in herşeyden haberi var.)

Bolayır’ın ifadeleri açık:

“Harbiye nazırı [Şakir Paşa] ile dahiliye nazırı [Mehmet Ali Bey] ile görüşmüş, hartta üzerinde incelemeler yapmışlar, kendisine çok geniş yetki verilmiş.”

Durum buyken, herşey olup bittikten, Osmanlı Devleti temellerine kadar yıkıldıktan, Selanikli İngilizler’in (İnönü’nün sözünü ettiği) desteği ile kişisel saltanatını kurduktan sonra bütün bunlar inkâr ediliyor, Falih Rıfkı ve Asım Us gibi adamlar aracılığıyla millete “cover story”ler (örtme/perdeleme hikayeleri) anlatılıyor.

Yersen! (Maalesef “Bedava sirke baldan tatlıdır, Kemalizm’de ekmek var” diyenler aç kurt sürüsü gibi hücum edip yiyorlar.)

*

Bolayır ayrıca, “Padişah ile görüşmesini de bana anlattı. Padişah, başarıya ulaşacağına inandığını söylemiş, yardım vaat etmişdiyor.

Selanikli, huyunun gereğini yapmış, o gün orada Padişah’ın huzurunda ettiği “sadakat yemini”ni anlatmamış.

Onu hiçbir zaman hiçbir yerde anlatmadı. Bir sır olarak sakladı. Sır olarak kalmasını sağlamaya çalıştı, ama, sonunda gerçek ortaya çıktı.

Padişah’la yaptığı o görüşme, Samsun’a hareketinden bir gün önce, 15 Mayıs günü gerçekleşti.

Peki Padişah o gün ona ne dedi?.. “İngilizler’in arzusunu mükemmel şekilde yerine getireceğinden, Türkler’in başını ezeceğinden eminim” mi dedi?..

Ne dediğini Selanikli Falih Rıfkı’ya şu şekilde anlatmış durumda:

“Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu. Birbirine paralel hatlar üzerine düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayına doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

“-Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:) tarihe geçmiştir.”

“O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum:

“-Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!

“Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleriyltemas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahminle başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim: …”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Sena Matbaası, 1980, s. 173.)

Evet, Padişah, bu yalancı nanköre, “Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!” demiş.

Anadolu’ya onu bunun için gönderiyorlar. Fakat ciğeri kediye, kuzuyu kurda emanet ettiklerinin farkında değiller.. İşin farkına vardıklarında atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacaktır.. Ba’de harabi’l-Basra..

*

 Osman Öndeş “Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor” isimli hatıratı yayınlayınca, takke düştü, kel baş, kabak gibi iyice ortaya çıktı.

Avni Paşa’nın anlattığına göre, Yıldız Camii’ne gelen Mustafa Kemal, cuma selamında, 15 Mayıs 1919’da, Samsun’a varışından dört gün önce, Padişah’ın huzurunda Kuran-ı Kerim’e el basıp yemin ediyor.

Avni Paşa’nın ifadeleri şöyle:

“Sadrazam Paşa, Yaver Paşa [Naci Paşa] padişahın iki tarafında birer adım gerisinde idiler. Mustafa Kemal Paşa askeri duruşuna dini bir edâ dahi vererek ilerledi ve sağ elini Kuran-ı Kerim’in üzerine koyarak şu yemini eyledi. “Heyet-i Vükelaca (Bakanlar Kurulu’nca) tanzim olunup Padişah Hazretlerinin iradesine sunulan yirmi bir maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda padişah hazretlerimizin Anadolu vilayetlerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerindeki teftiş ve tedkikat görevimi, padişah hazretlerinin müsaadeleri doğrultusunda iftiharla ve sahip olduğum yetkiler doğrultusunda tüm sadakatimle yapmaya gayret edeceğime vallâh billâhi.”

Ulu Yalan, Falih Rıfkı’ya, onun şahsında millete, işin bu tarafından hiç bahsetmiyor.

Güya Padişah “Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!” deyince bu sözlerden hayrete düşmüşmüş. Palavradan kim ölmüş!.. At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

“Dinî bir eda ile” yemin edecek kadar iyi rol yapan adamın Falih Rıfkı’ya yalanlarını ballandıra ballandıra anlatmasındaki (sahne sanatçılarına gıpta ile parmak ısırtacak) performansa bakın siz!

*

Selanikli, Bolayır’a para konusunda yalan söylemiş durumda.. “Para veremiyorlar” demiş. (Bolayır’ın “Bu milletin yıkılmadık birşeyi kalmadı, bir İstiklal Harbi kaldı, anılarımı yazıp onu da ben mi yıkayım?!” diyen Refet Paşa’nın izinden gittiği, “Kemalist masal”ı yıkmamak için olaydaki “devlet sırrı”nı “es” geçtiği görülüyor ya, neyse..)

Para verdiler..

Padişah da verdi, Savunma Bakanlığı da, hatta İçişleri Bakanlığı da..

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey, bizzat para verenlerden..

Sabahattin Selek şunları yazmış durumda:

“… İnceleyebildiğimiz belgeler ancak şunu gösteriyor ki, Mustafa Kemal Paşa İstanbul’dan hareket edeceği günlerde karargâhına mensup subayların üçer aylık maaşlariyle bir miktar olağanüstü ödenek almak için çok uğraşmıştı. Zaferden sonra tasfiye ettiği siyasî düşmanları onun, padişah tarafından verilmiş önemlice bir para ile Anadolu’ya geçtiğini söylerler. … Mustafa Kemal Paşanın İstanbul’dan ayrıldığı sıralarda Dahiliye Nezaretini işgal eden Mehmet Ali Bey, Paris'te çıkardığı «La Republique Enchene» adlı gazetesinde 9. Ordu Kıtaatı Müfettişine verdiği yirmi beş bin liraya ait makbuzun klişesini yayınlamıştır, … Dahiliye Nezareti, örtülü ödeneğinden ödenen bu pa rayı Mehmet Ali Bey, yanında Emniyet şube müdürlerinden Râdi Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Paşayı Samsun’a götürecek vapura hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Râdi Bey yazmıştır.”

(Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, C. 1, 8. b., İstanbul: KASTAŞ, 1987, s. 135.)

*

Padişah Vahideddin’in Selanikli’ye verdiği paralardan, uşağı Cemal Granda da söz ediyor.

Granda’nın herhangi ibir “ideolojik” eğilimi yok.. Selanikli’ye bir husumeti de bulunmuyor. Onu kötülemek gibi bir gayesi de vaki değil. Şunları yazmış durumda:

“… Atatürk Kurtuluş Savaşı’na başlamak üzere Samsun’a ayak basmıştır….

“Sivas ve Erzurum Kongrelerinden sonra Ankara’ya dönüyor. Bu sırada Ali Fuat Cebesoy, bâzı yardımlarda bulunmuştur. Vahidettin’in kendisine vermiş olduğu yollukların da sonu gelmişti.  (…)

“O akşam Çankaya Köşkü’ne döndüğümüzde Atatürk bana :

— Sen benim Büyük Nutkumu okudun mu? Dedi.

— Okumadım efendim. Diye karşılık verdim. (…)

— Öyleyse al getir… (…)

O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’a Nutku verdim. Ruşen Eşref, Nutkun sayfalarını çevirdi, çevirdi, Kâzım Karabekir’e ilişkin bölüme gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak, altından ne çıkacak diye merakla bekliyordum.

“Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın‘a dönerek :

— Oku… Dedi. Sonra bana baktı:

— Sen de dinle… Diye ekledi.

“Ruşen Eşref Ünaydın’ın okuduğu bölümleri büyük bir dikkatle dinliyordum. … Okuma işi bittikten sonra bu konu üzerinde Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikayesiydi.

“Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu:

— Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?

— O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez.

— Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?

— Emredersiniz.

— Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun

“Ve kendisine şu görevi veriyor:

— Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınızSamsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdırŞark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…”

(Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, haz. Turhan Gürkan, İstanbul:  Fer Yayınları, 1971 s. 163-167.)

*

Selanikli hain yalancı, üstün yetenekli nankör, Mehmet Ali Bey’in “örtülü ödenek”ten verdiği paradan hiçbir zaman söz etmemiştir.

Meblağ 25 bin liraydı.. Memur maaşının aylık iki buçuk lira olduğu zamanda 25 bin lira..

10 bin aya, yani 800 küsur seneye karşılık gelen bir maaş yekünü.. Sanki Selanikli’nin 800 sene yaşayacağı tahmininde bulunmuşlardı.

Bu, sadece bir bakanlığın (doğrudan ilgili olmayan İçişleri Bakanlığı’nın) örtülü ödeneğinden verilen para.. Resmen yok hükmünde.. Örtülü ödenekten veriliyor..

Üstelik adam esas itibariyle Savunma Bakanlığı’nın personeli, İçişleri Bakanlığı’yla bir ilgisi yok..

Asıl parayı Savunma Bakanlığı’ndan alıyor.

Fakat olay, Savunma Bakanlığı meselesi olmaktan çıkmış, bütün bir “hükümet meselesi”, devlet meselesi olmuş.

Onun için, adama her taraftan para akıyor.. Padişah’tan da..

*

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’in örtülü ödenekten verdiği paranın makbuzu, Fransa’da yayınlanmış..

Türkiye’de yayınlanamazdı, çünkü Selanikli’nin geçmişi karartmak, üstüne perde çekmek, olan biteni sadece kendi kurguladığı şekilde aktarmak gibi bir politikası vardı.

Nitekim, Kâzım Karabekir Paşa kendi bildiklerini ve yaşadıklarını kitaplaştırıp bastırdığında hepsini toplatıp yaktırmıştı.

Selanikli nankör, kendisini (cebine para koyup olağanüstü yetkilerle donatarak genel vali gibi) Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin’in, Anadolu’da tutunmasını sağlayan Karabekir’in yanı sıra Mehmet Ali Bey’e de, sonradan, teşekkürlerini eksiksiz bir biçimde sunmuş durumda.

Yapılan iyilikleri unutmamak gibi bir meziyeti var..

Evet, Mehmet Ali Bey, cumhuriyetin ilanıyla birlikte vatandan kovulan, malına mülküne el konulan, Türkiye’ye girmesi yasaklanan 150’liklerdendi.


ELLERİN VATANI SANA YURT OLDU, GURBET ELDE KALDIN DİYE AĞLANSIN

  SULTAN VAHDEDDİN   Cevdet Küçük   ( TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-vi)   4 Ocak 1861’de Dolmabahçe Sar...