"MİT'Çİ NUH'UN KİRLİ PASLI BORAZANLARI" VE MERHUM ABDURREŞİD İBRAHİM











Bir süre önce medyada bir "Nuh'un köpekleri" tartışması kopmuştu.

Hilal Kaplan Twitter'da şöyle bir mesaj paylaşmıştı:

Soner Yalçın ve Toygun Atilla katıksız ahlaksızlardır. Eski eşim ahlaken tertemiz bir insandır. Ne dinen bir haram ne de hukuken bir yanlış durum yok. ‘İnsan olan’ mahremiyete saygıyı bilir ama siz insan değilsiniz. Köpeği olduğunuz ‘Nuh’a da bunu böyle iletin.”

Soner Yalçın adlı boş kafalı şahıs medyanın kulağı kesiklerinden; ahlâkî durumu malum.

"Köpeği olduğu" söylenen Nuh'a gelince, doğruysa, MİT'te çalışan Nuh Yılmaz adlı şahısmış..

Hilal Kaplan ile Odatv'ciler arasında çıkan bu tartışma vesilesiyle MİT-medya ilişkileri konusunda birçok şey söylendi.

Malum, MİT'in dünya kadar personeli, parası, araç gereci, teçhizatı, mekânı, arşivi, sayısız ajan, eleman ve muhbiri mevcut.

Ellerinde belirli konulara ait raflar, hatta odalar, belki de binalar dolusu dosyalar var. Olması gerekir. 

Bunların bir kısmını (anılarını yazan MİT'çi Yılmaz Tekin'in de söylediği gibi) belirli yazarlara verip kitap olarak yayınlatıyorlar. 

Siz adamları araştırmacı-gazeteci sanıyorsunuz, gerçekte aşırtmacı-gazeteci borazan olma dışında bir özellikleri yok (Hayır, köpek demiyorum, borazan.)

MİT'in de desteğiyle bu tür kripto kitaplar çok satıyor (Söylemeye bile gerek yok, MİT, başka adamlarını ve bağlantılarını kullanarak bunların medyada reklamını ya da propagandasını yaptırabilecek durumda).

*

Evet, medyada şahsa bağlı "Nuh'un köpeği" denilebilecek adamlar yoksa da, MİT'in adamları var.

MİT'in farklı kamplardaki (dinci-laik, sağ-sol, muhafazakâr-devrimci) adamları arasında bazen danışıklı dövüş de olur. Birbirlerine saldırıyormuş gibi yaparak gündeme gelmelerini ve sivrilmelerini sağlarlar. Hamleleri "öldürücü darbe" denilecek türden olmaz. 

Ortak noktaları ise hepsinin yerlilik, millilik (ulusallık, ulusalcılık), Türkiyecilik, devletimizcilik, vatanseverlikçilik, ülkemizcilik, "hepimiz aynı gemideyiz"cilik filan yapmalarıdır (Bazıları uydum kalabalığa diyerek aynı türküyü söylerler, o başka). 

(Hepimiz aynı gemideyizdir ama cüzdanı şişkin birileri kaptan köşkünde keyif çatıp gemiseverliğin faziletlerine dair nutuk atarken kimileri denize atılır adı faili meçhul [yapanı bilinmeyen] olur, kimisi zehirlenir geminin bir köşesinde acı içinde kıvranır, beklenmedik kazalar yaşayan kimilerinin de ceset parçaları dört bir tarafa saçılır. Hepsi aynı gemidedir.)

*

Bu boş kafalı Soner'in (14 Ekim 2022 tarihli) son yazısının başlığı şöyle: "Müslüman ajanlar".

İşte bu, algı operasyonunu iş edinmiş sahtekârların çok başvurdukları türden bir kurnazlık..

Derdi ajanlıkla değil.. Ajan kelimesi ile "müslüman" sıfatını yan yana kullanarak müslümanlığın kendisini hedef alıyor.

Örnek gösterdiği kişi ise merhum Abdurreşid İbrahim..

Tutuyor merhuma iftira atıyor.

Madem bu işlere meraklısın, leb demeden leblebiyi anlıyor, ajanları gözünden tanıyorsun, Black Jumbo Atatürk'ün Anadolu'ya geçmesinden önceki İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Frew ile olan gizli görüşmelerini de bir yorumlasana!

Niye defalarca görüşmüş?.. Hem de tek başına.. Yalnız!

Soner efendi şöyle diyor:

Japonya, modernleşmeyi güçlendirme amacıyla bilgi toplamak için Avrupa'ya heyetler gönderdi. 1880 ve 1886 yılında İstanbul'a da geldiler.

İkinci Abdülhamit, 1890'da Ertuğrul adlı gemiyi Japonya'ya gönderdi. Niye? Necip Fazıl Kısakürek, “Ulu Hakan İkinci Abdülhamit Han” kitabında gezinin amacının İslam propagandası yapmak olduğunu yazdı! O tarihte Japonya Şinto'yu devlet dini olarak anayasasına koymuştu!

İkinci Abdülhamit'in amacı, Japonya'nın iktisadi, siyasi ve toplumsal hayatının dönüşümü hakkında bilgigörgü toplamak değil, “din ihraç” etmek, halifenin gücünü Asya'ya göstermekti! Oysa:

Anlamadıkları şuydu: Japonların o tarihlerde İslam'a ilgisinin sebebi, Rusya ve Çin'e karşı kullanmak için Müslüman ajan devşirmekti! Bunlardan biri olan Abdürreşit İbrahim Efendi'nin yazdığı “Japonya'da İslamiyet'in Yayılması” gibi din eksenli çocuksu değerlendirmeler içeren kitaplar bugün bile muhafazakâr çevrede kabul görüyor. 

*

Bu bazılarının köpek olarak nitelendirdikleri medya balonunun önce şu "din eksenli çocuksu değerlendirmeler" ifadesi üzerinde duralım. (Bold/koyu yapan kendisi, biz değiliz.)

Bu şahsın söz konusu yazısından bir önceki yazısında yer alan lafları tam da "din eksenli çocuksu değerlendirmeler" durumundaydı.

Müslümanları çocuk yerine koyuyordu, fakat aslında kendi bebeksi çocukluğunu sergiliyordu.

Geçmişte de ikide bir Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî k. s.'yu, Gümüşhaneli Tekkesi'ni (ve Cumhuriyet dönemindeki devamı İskenderpaşa Cemaati'ni, İslâm dergisini) konu edindiğini biliyoruz. 

Hilal Kaplan'ın paylaşımına ve medyada yazılıp çizilenlere inanacak olursak, bunları yazdıranın Nuh (daha doğrusu Nuhlar, Nuh'un selefleri ile amirleri) olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Evet, Prof. Dr. M. Esad Coşan hocanın ölümünden (öldürülmesinden) sonra hangi dağda hangi kurtlar ulumaya başlamıştı da Soner efendi İskenderpaşacı hale gelmişti?

İskenderpaşa pazarına neden nur yağmaya başlamıştı?

Medyadaki enişteler İskenderpaşa'yı niçin öpüyorlardı?

*

Bu sorular aklınızın bir köşesinde kalsın, burada cevabına girmeyeceğiz.

Bu çocuksu yazarımsının bir önceki yazısında yer alan din eksenli değerlendirmelere gelelim. 

13 Ekim tarihli "Atatürk'ün Sünni Devleti" başlıklı yazısının ilk cümleleri şöyle:

Aleviler konusu…

Başörtüsü konusu… 

Tartışmalara katkı sunayım:

Atatürk gerçekçiydi; inançsız devlet istemedi.

Bay utanmaz, laik devlet inançsız devlet değil midir?!

Ancak Atatürk'ün başlangıçta bir inançlı devlet istediği doğru..

İngilizler'in Osmanlı Devleti'ni ve Osmanlı sülalesini tarihten silmekle yetineceklerini, kendisine antlaşma masasında halifelik ruhsatı vereceklerini düşündüğü (ve Balıkesir'de cami imamı gibi hutbe okuduğu) sıralarda inançlı devlet istiyordu. (Uğur Mumcu'nun Karabekir Anlatıyor kitabı bu konunun anlaşılması için yeterli.)

Lozan'da İngilizler ve müttefikleri muhalefet edince fikri değişti.

Yine Karabekir'in hatıralarından biliyoruz ki, halifelik sevdasından vazgeçince, etrafındaki yağdanlıklar "Hristiyan olmalıyız, İslam bizi geri bıraktı" diye masal anlatmaya başladılar. (Siyasetçilerin "uyanık"ları kullanışlı maşalar varken ellerini yakmazlar, kamuoyunun nabzını yıpranmadan ölçmek için kritik konuları genellikle önce etraflarındakilere söylettirirler.)

Kâzım Karabekir’in Paşaların Kavgası adlı kitabından okuyalım:

Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus (özel kalem) binasına gitrniştirn. Teşkilat-ı Esasiye'nin tadil müzakeresinin (Anayasa’da değişiklik yapılması görüşmelerinin) ikinci günü imiş. Benim haberim yoktu. Ben geldiğim zaman müzakere de bitmiş; kısmen de dağılmışlardı. Mevcut azadan Tevfik Rüştü Bey; "Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam" dedi. Ben ne konuştuklarını bilmediğim için sordum:

- Nedir o kanaat?

Tevfik Rüştü Bey'in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mahmut Esat Bey (Bozkurt) sert bir cevap verdi:

- İslamlığın terakkiye (ilerlemeye) mani olduğu kanaati! .. İslam kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.

Mustafa Kemal Paşa'yı, bu sefer de kimlerin, nerelere götürmek istediği görülüyordu. Ben şu mütalaada bulundum:

- Eskiden beri dinler, aşağı yukarı, bazı terakki adımlarına engel olmuştur. Fakat, İslamlığın terakkiye mani olduğu Avrupa diplomatlarının uydurmasıdır. Bu meseleyi istediğiniz kadar münakaşa edebilirim. Fakat münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa, o da din değiştirmek gayretidir. Bence İslam kalırsak mahvolmayız; tersine yaşarız; hem de yakın tarihlerdeki misalleri gibi, itibar görerek yaşarız; icabında müttefikler bularak yaşarız! Fakat din değiştirme oyunu ile birliğimizi ve selametimizi kırarak bizi mahvedebilirler. Daha yakın tarihlerimizde 1855'te İngiltere, Fransa ve İtalya (Sardunya) devletleri bizimle Ruslara karşı ittifak yaparak harbe girmediler mi? Daha içinden yeni Hıristiyan devletleri, İslam Türk devletiyle ittifak yaparak, İtilaf devletlerine karşı dört yıl harp etmediler mi? Şimdiye kadar yüzümüze kimse bakınadı mı ki bundan sonra tam milli bir devlet olarak ortaya çıktığımız halde, yüzümüze kimse bakmayacaktır.

Bu sefer de Fethi Bey (Okyar) söze karışarak gayet mütehakkim bir eda ile dedi ki:

- Evet Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumdurlar!

Gazi (Mustafa Kemal), riyaset (başkanlık) yerinde, Fethi Bey onun solunda idi. Ben de kapıdan girince, hemen onun soluna oturmuştum. Fethi Bey, son olarak bana kesin bir cevap verince, ben de başımı sağa çevirerek ona ve aynı zamanda Gazi'ye hitaba başladım. Önce Türklerin, İslam dinini kabul etmeleri sayesindedir ki Bizans İmparatorluğu'nu ortadan kaldırdıklarını ve bize bugünkü hakim vaziyeti verdiklerini, aksi halde Bizans medeniyeti ve dini içinde "Kayseri Rumları " halinde kalacağımızı anlattım.

Sonra da dedim ki:

- Fethi Bey; bu bayağı fikri şiddetle reddederim. Geri kalmaklığımıza amil olan şey, bir değildir. Fütuhatçılık, temsil kudreti göstermernek, Avrupa'nın ilim ve fen cephesiyle temassızlık, idarede istibdat gibi mühim sebeplerdir. Aynı yanlışlıkları yapan Hıristiyan devletlerinin de yıkılıp gittiğini bilmez değilsiniz! Bu zelzelenin hakiki sebeplerini araştırmayıp, onu gülünç bir sebebe bağlamak kadar, bu (İslam terakkiye manidir) fikrinizi garip bulurum. Bayağı ve tehlikeli fikrin aramızda da ilmî münakaşaya tahammül ederneyecek kadar taraftar bulmasından, çok müteessir oldum! Fakat ben de iddia ediyorum ki: Türk Milleti, ne dinsiz olur, ne de Hıristiyan olur. Hakikat budur. Bir milletin asırlardan beri en mukaddes duygularını bir hamlede atabileceğine inanışınız; objektif bir görüş değil, hülyanızdır! Böyle bir harekete cüret, memlekette kanlı bir istibdatla başlar ve İstiklal Harbi'nin samimi birliğini de birbirine katar! Nerede ve nasıl karar kılacağını da kestiremesek bile, milli bir dram olacağından şüphe etmeyiz!

(Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, haz. Faruk Özerengin, 6. b., İstanbul: Emre Y., 2005, s. 139-141.)

Görüldüğü gibi başlangıçta devletin laikliğini/dinsizliğini hedeflememişler.

Tam batılılaşmak için milleti zorla hristiyanlaştırmayı düşünmüşler.

Yani İspanyollar'ın Endülüs'te yaptıklarının bir benzerini uygulamak istemişler.

Fakat rahmetli Karabekir (aba altından sopa gösterircesine) bunu ancak kan dökerek, kanlı bir istibdatla gerçekleştirebileceklerini söylemiş.

Deneselerdi eğer, Şeyh Sait isyanı daha erken çıkmış olurdu ve öyle salt Doğu'yla sınırlı kalmazdı. Kan gövdeyi götürürdü. Ve ihtimal, Ankara'daki "bazı kafalar kesilir"di.

*

Evet, Soner efendi "Atatürk'ün Sünni Devleti" başlıklı yazısında masal anlatıyor.

Atatürk'ün devleti laik, yani dinsiz (dini olmayan) devlettir. 

Merhum Karabekir'in aynı kitabında Atatürk'ün şu sözleri de yer alıyor:

"Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar. (...) Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar." (s. 137)

Adam ilkeci ve devrimci/inkılapçı ya, kalkınma yöntemi konusunda da yeni ilkeler geliştirmiş, devrimci bir anlayış üretmiş.

Kalkınmak için bulduğu formül şu: Dinsizlik ve namussuzluk.. Dinsiz ve namussuz oluyorsunuz ve hoop zenginleşiyorsunuz. Bu kadar basit.

Ne kadar dinsizlik ve namussuzluk, o kadar zenginlik..

O yüzden de "dinsiz ve namussuz devlet" üretmek için elinden geleni ardına koymamış. Yaptıkları ortada.

Zihniyeti bu olan Atatürk'ün devletine sünnî demek, sünnet kavramıyla alay etmektir.

Ayrıca bu, Türkiye Devleti'nin din kurallarına göre yönetildiğini söylemek anlamına gelir. Anayasa'ya aykırıdır. 

(Sünnî kelimesi sünnetten türemiştir, millînin milletten türemiş olması gibi. Burada kastedilen Sünnet, Rasululluh sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetidir. Yani uygulamasıdır.)

*

Soner efendi bu arada merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocaya tefsir yazdırılmış olmasına da değiniyor.

Atatürk'ün bunu niçin yaptırdığını da yine merhum Karabekir'in yazdıklarından biliyoruz. (Allahu Teala'nın kelamı Kur'an ile Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki edep dışı sözlerini aktarmayacağız. İnanmıyor olabilirsin fakat insan biraz lafına sözüne dikkat eder.)

Aklınca millet Kur'an'ın mealini ve hadîslerin (Sahih-i Buharî) anlamını okuyunca dini mantıksız bulacak ve dinden uzaklaşacaktı.. 

Nitekim dönemin Amerikan Büyükelçisi General Charles H. SherrillAmerikan Dışişleri'ne gönderdiği bir raporunda Atatürk'ün kendisine şunları söylediğini aktarıyor:

Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran'dan alınan Arapça bir bölüm okudu. Bu surede Hz. Muhammed'in amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gidecekleri yazıyor. [Tebbet Suresi] 'Düşünen bir Türkün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?' dedi. 

(Lise öğrencisiyken bir ateistin "Tebbet Suresi'nde beddua var, Allah beddua eder mi!" dediğini duymuştum. Bir insan tilki gibi kurnaz olabilir, fakat akıllı olmak başka birşey.. İmdi, güç kuvvet sahiplerinin zulmüne uğrayan birisi "Boynun devrilsin" dediğinde bu, bedduadır. Fakat aynı şeyi yanında cellat gezdiren padişah dediğinde beddua değildir, idam hükmüdür. Ebu Leheb elleri kuruyup vücudu kokarak ölmüş, gömemedikleri için üzerine duvar yıkmışlardır.)

*

Merhum Abdurreşid İbrahim konusuna gelelim.

Müslüman sömürgeci ve istismarcı menfaatperest değildir. Japon'un da müslüman olmasını, ahiretinin kurtulmasını ister.

Japon'un anayasasında dini başkaymış.. İslam mı olacaktı yani?! 

Japon, kendisini tehdit eden komşusu Rusya'ya karşı Osmanlı ile ittifak kurmak isteyebilir (Nitekim sen de Birinci Dünya Savaşı'nda Rusya'ya karşı Almanlar'la işbirliği yaptın). Bu yüzden de ülkesini ziyarete gelen (Osmanlı'yla irtibatlı) bir müslüman Türk'e ilgi gösterebilir. Bu, o müslümanın Japonya'nın ajanı olması anlamına gelmez. 

Sultan Abdülhamid Japonya hakkında bilgi toplamak istememiş de, dini anlatmak istemişmiş.. İşte o bilgiyi Abdürreşid İbrahim toplamış.. Âlem-i İslâm adıyla yayınlanan hatıratında Japon siyaseti, kurumları, bürokrasisi, toplumu, köyleri, kasabaları, şehirleri, ekonomisi, okulları, sanayisi hakkında bıktıracak uzunlukta ayrıntı var. En üst düzey yetkililerle görüşmüş ve birçok kişinin müslüman olmasına da vesile olmuş.

Japonya hakkında topladığı bilgileri herhalde Japon devletinin ajanı olarak toplamadı.

Tebbet Suresi'ndeki inceliği bile anlamaktan aciz Atatürk'ün laik (yani dinsiz, dini olmayan) devletini "sünnî devlet" yapan bir zekânın ajanları teşhis konusundaki becerisi de ancak bu kadar olabilir. 

*

Burada bir parantez açalım.

Atatürk'ün Tebbet Suresi konusundaki ifadeleri dinî konularda çok cahil olduğunu gösterdiği gibi, anlayış ve idrak bakımından da pek parlak durumda olmadığını gösteriyor. 

Nitekim Falih Rıfkı Atay onun hakkında şunları yazmış bulunuyor:

Metotlu felsefe etütleri yaptığını sanmıyorum. Sözleri terimsiz, tarifsiz ve “zikir”sizdi. Ama sık sık derine inen bir felsefî düşünüş, ince bir zekânın ve titiz bir sağduyunun devamlı kontrolü altında bir mantıkçılık, duyduklarını kolayca tutup kavrayan, sonra hepsini hoş bir sentez içinde yoğuran bir muhakeme, metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliğinin boşluğunu örtmekte idi.

(Çankaya, İstanbul 1980, s. 327.)

Sözleri terimsiz, yani ıstılahları yerli yerince kullanamıyor. Tarifsiz, yani neyi kastettiği tam belli değil. Zikirsiz, yani üzerinde tezekkür ve tefekkür yapılmamış. "Metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliği" söz konusu.

Atatürk İslam'ı bilmiyordu, fakat Batı'yı ve Batı düşüncesini de bilmiyordu. Ne bilim felsefesinden haberdardı ne bilgi felsefesinden (Ne Batı'nın epistemolojisinden). Ne hukuk felsefesine vakıftı ne siyaset felsefesine.. Batılı meşhur düşünürlerin görüşlerine olan vukufunun derecesini ise, Murat Belge'nin 8 Ekim 2022 tarihli "Atatürk ve demokrasi" başlıklı yazısında yer alan şu ifadeler anlamamızı sağlayabilir:

Ahmet Demirel, Kurtuluş Savaşı'nda TBMM üstüne incelemesinde Atatürk'ün "Kuvvetler Ayrılığı" üstüne yargılarını tesbit etmiştir: bu konuda bilgisi azdır, Montesquieu değil, Rousseau'nun teorisi olarak kalmıştır aklında. "Deli mi ne!" tarzı eleştiriler getirir ve "kuvvetler"in ayrılmaması, tersine birleştirilmesi gerektiğini söyler.

Parantezi burada kapatıyoruz.

*

Merhum Abdürreşid İbrahim, Atatürk gibi kafası karışık, hayatı çelişki ve tutarsızlıklarla, gelgitlerle dolu bilgisiz biri değildi, mütefekkirdi. 

"Japonya'yı İslamiyet'le tanıştıran adam", "Türkiye'yi dinsizlikle tanıştıran adam"ın tam zıddıydı.

Kendi kişisel ikbali için değil, ümmet için çaba sarfeden fedakâr bir tebliğciydi.

Batı'yı ve Doğu'yu gezip görmüş, dünyayı bilen bir İslam alimiydi. Birçok eser yazmış, okul kurup ders vermiş bir müderrisdi. 

Libya ve Sarıkamış gibi cephelere gitmiş, pekçok sosyal faaliyete öncülük yapmış bir aksiyonerdi. 

Bunların yanı sıra, kadılık/hâkimlik de yapmış bir hukukçuydu.

Bilim ve bilgi felsefesine hakimdi, sağlam bir ilmî altyapıya ve kuvvetli bir mantığa sahipti. 

(Âlem-i İslâm kitabındaki birçok pasaj bunu ortaya koyuyor. İyi bir medrese tahsili görmüş ulema, ister fen bilimleri alanında olsun, isterse sosyal bilimler, Batı'da ortaya çıkmış hiçbir düşünce akımından etkilenmez, ve hiçbiri karşısında aşağılık kompleksine kapılmaz. Taklitçi zihniyetle Batı hayranı haline gelmez. Zekâ eseri faydalı birşey gördüğü zaman takdir eder ve değerini teslim eder, o kadar.)

Merhumu, Âlem-i İslâm adlı hacimli kitabını okumadan tam tanıyamazsınız. 

Fakat genel bir malumat edinmek isteyenler için, TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan Abdürreşid İbrahim maddesi yeterli olabilir:

ABDÜRREŞİD İBRAHİM

23 Nisan 1857’de Sibirya’da Tobolsk ilinin Tara kasabasında doğdu (bk. Tercüme-i Hâlim, s. 2). Aslen Buharalı bir Özbek aileden gelmektedir. Babası Ömer Efendi devrin siyasî hadiselerine karışmış bir vatanperver, annesi Başkurt Türkleri’nden Afîfe Hanım’dır. Abdürreşid İbrahim genç yaşta ailesinden ayrılarak başladığı tahsil hayatını, çevre kazalardaki medreselerde sürdürdü. Teman Medresesi’nde de bir süre okuduktan sonra devrin tanınmış medreselerinin bulunduğu Kışkar’a (قشقار) gitti. Burada okurken pasaportunun süresi bittiği için tahsiline ara vermek zorunda kaldı. Kırgız kabileleri arasında dolaşarak hocalık ve imamlık yaptıktan sonra Orenburg’a geldi (1879). Gizlice bir gemiye binip hacca gitmek üzere İstanbul’a kaçtı (1880). Burada iki ay kadar kaldıktan sonra hacca gitti. Hacdan sonra Medine’de tahsil hayatının ikinci devresine başladı. Çeşitli âlimlerden ders okuyarak kıraat, fıkıh ve hadis ilimlerinden icâzet aldı. 1884 yılı sonunda İskenderiye üzerinden İstanbul’a, oradan da Tara’ya döndü ve medresede ders vermeye başladı (1885). Aynı yıl evlendi. Medine’ye talebe götürmek üzere İstanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Öğrencileri Medine’ye yerleştirerek yine İstanbul üzerinden Tara’ya döndü. Burada bir “usûl-i cedîd” okulu açtı ve eğitim çalışmalarına başladı. Bu sırada Livâü’l-hamd adlı risâlesini İstanbul’da bastırarak Rusya’da dağıttı.

1892’de Ufa şehrinde Orenburg Şer‘î Mahkemesi’ne âza seçilerek kadılık yaptı. Sekiz ay kadar da bu mahkemenin reisliğinde bulunduktan sonra müftü ile arasında ihtilâf çıkınca görevinden istifa etti (1895). İstanbul’a giderek siyasî mücadelesine orada devam etti. Bu sırada Rus Çarlığı’nın Türkler’e yaptığı baskı ve haksızlıkları ortaya koyan Çolpan (Çoban) Yıldızı adlı kitabını yayımlayıp gizlice Rusya’ya gönderdi. 1896’da Avrupa’ya gitti. İsviçre’de tanıştığı Rus sosyalistlerine Rusya’daki müslümanların durumunu anlattı ve yardımlarını istedi. 1897 Nisanında İstanbul’dan başlayarak üç yıl süren bir seyahate çıktı. Mısır, Hicaz, Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Sırbistan, Batı Rusya üzerinden Çin Türkistanı’na, oradan da Sibirya üzerinden Tara’ya döndü (1900). 1902’de Petersburg’da yayımlamaya başladığı Mir’ât adlı dergi ile Rusya’daki müslümanların meselelerini yeniden ele aldı. İstanbul’a döndüğünde Rus elçisinin isteği üzerine tevkif edildi ve Odesa’ya gönderildi; fakat Rusya Türkleri’nin baskıları sonucunda serbest bırakıldı.

1904 yılı sonunda Petersburg’a yerleşerek orada bir matbaa kurdu; dinî ve siyasî mahiyette eserler yayımlamaya başladı. Müslümanlar arasında birlik sağlamak maksadıyla Ülfet ve Tilmîẕ gazetelerini neşretti (1905). 1905 Rus ihtilâlinden sonra ortaya çıkan hürriyet havası içinde Rusya Türkleri de çeşitli millî-siyasî faaliyetlere giriştiler. Bu sırada Kazanlı aydınlar ve zenginlerin bütün Rusya Türkleri’ni bir araya getirmeye yönelik faaliyetleri başlayınca, Abdürreşid İbrahim bu faaliyetlerin başına geçerek Rusya müslümanlarına siyasî haklar tanınması ve Türkler’in bir ittifak kurması için yoğun bir çalışma içine girdi. Önce belli başlı merkezlerdeki müslüman ileri gelenlerini bir araya topladı ve ortak kararlar alınmasını sağlamaya çalıştı. Bunun için Mekerce’de (Nijni Novgorod) bütün müslüman liderler, âlim ve yazarlarla edipler, zenginler ve talebelerin katıldığı bir toplantı düzenlemek istedi. Ancak hükümet buna izin vermeyince toplantı Oka nehri üzerinde bir gemide yapıldı. Bu toplantıda kabul edilen, Rusya müslümanlarının bir ittifak kurmaları fikri üzerine, Abdürreşid İbrahim Petersburg’a dönünce müslümanlar arasında ittifak kurmanın gereğini anlatan Bin Üçyüz Senelik Nazra adlı eserini neşretti. 13 Ocak 1906’da yapılan ikinci toplantıda Abdürreşid İbrahim ve arkadaşlarının hazırladığı “ittifak nizamnâmesi” oy birliğiyle kabul edildi.

Abdürreşid İbrahim’in bu dönemdeki siyasî faaliyetlerine, Duma meclisi üyesi olmamakla birlikte, bilhassa müslüman üyeler üzerindeki tesiri ve ilk iki Duma döneminde (1906-1907) Petersburg’da, bu meclisin müslüman üyelerinden ikisi ile yürüttüğü muhtariyet hareketini ilâve etmek gerekir. Rusya’daki müslümanların muhtariyet meselelerine ait görüşlerini, bu sırada neşrettiği Aftonomiya risâlesinde ele aldı. Ancak III. Duma döneminde Rus baskısı artınca birçok aydın hapsedildi veya sürgüne gönderilerek sıkı tedbirler alındı. Bu arada Abdürreşid İbrahim’in gazeteleri ve matbaası kapatıldı. İttifak merkez icra heyetinin önemli iki üyesi olan Abdürreşid İbrahim ve Akçuraoğlu Yusuf, programlarını dış ülkelerde gerçekleştirmeye yöneldiler. Rusya’dan ayrılan Abdürreşid İbrahim ikinci büyük seyahatine çıktı. 1907 sonlarında Batı Türkistan, Buhara, Semerkant, Yedisu ve civarını içine alan bir yıllık geziden sonra tekrar Tara’ya gelerek ailesini aldı ve Kazan’a yerleştirdi. 1908 Eylülünde buradan hareketle Sibirya, Moğolistan, Mançurya, Japonya, Kore, Çin, Hindistan, Hicaz ve Ortadoğu üzerinden İstanbul’da son bulan seyahatini tamamladı (1910). Bu seyahatle ilgili hâtıralarını Âlem-i İslâm adıyla neşretti. Abdürreşid İbrahim’in Japonya’daki faaliyetlerinin başında, Şark milletlerinin Rusya, İngiltere ve Amerika başta olmak üzere Batılı sömürgeci devletlere karşı beraberce hareket etmelerini ve İslâmiyet’in Japonya’da yayılmasını temin için kurduğu Asya Kuvve-i Müdâfaası cemiyetini zikretmek gerekir. Seyahati sırasında ziyaret ettiği yerlerde gördüklerini, Kazan’da oğlunun yayımladığı Beyânülhak, İstanbul’da Sırât-ı Müstakîm gibi gazete ve mecmualara gönderdiği yazılarda anlattı. Sırât-ı Müstakîm’de, misyonerlerin Japonya’da Hz. Peygamber aleyhinde dağıttıkları bir kitaba cevap olarak yazılıp dağıtılacak bir eserin kaleme alınmasını isteyen ilk yazısı da “Japonya Mektupları” başlığıyla yayımlandı. Yanında Japon müslüman Hacı Ömer olduğu halde İstanbul’da tamamladığı bu seyahatten sonra çeşitli konferanslar verdi, seyahat intibalarını anlattı ve bu sebeple de “Seyyâh-ı Şehîr”, “Hatîb-i Şehîr” unvanlarıyla anıldı.

1911’de İtalyanlar’ın Trablusgarp’ı işgal etmeleri üzerine Büyük Sahra’yı aşarak oraya gidip cephelerde çalıştı; halkı işgalcilere karşı harekete geçirmek için cihad fetvası dağıtarak faaliyet gösterdi. Döndükten sonra, Kuzey Afrika’daki müşahedelerini, Sırât-ı Müstakîm’in de iktibas ettiği vaaz ve konferanslarla anlattı. Ruslar’ın Sarıkamış’ı işgali üzerine oraya gitti (1915). Yine bu yıllarda İstanbul’da kurulan Rusya Müslüman Türk Kavimlerini Himaye Cemiyeti üyesi olarak çalıştı. Cemiyet üyeleriyle birlikte Budapeşte, Viyana, Zürih, Berlin ve Sofya’yı ziyaret ederek Rusya’da yaşayan Türk topluluklarının dertlerini ve uğradıkları baskıları dile getirdi. Bu sırada Teşkîlât-ı Mahsûsa’da görevli olarak Almanya’ya gitti. Bilhassa müslüman Rus esirleriyle konuşup onlardan halifelik saflarında çarpışacak bir birlik kurmak için çalıştı. Bu arada Milliyetler Birliği’nin (l’Union des Nationalités) Lozan’da düzenlediği Rusya Mahkûmu Milletler Konferansı’na katılarak Rusya müslümanları adına dinî, medenî ve kültürel muhtariyetle birlikte müslümanlar üzerindeki kanunî kısıtlamaların kaldırılmasını ve seçim sisteminin değiştirilmesini istedi. I. Dünya Savaşı başlarında Stockholm’de kurulmuş olan Rusya’daki Yabancı Milletler Cemiyeti’nde de (Ligue des Allozenes de Russie) Rusya müslümanlarının temsilciliğini yaptı. Yine bu yıllarda bir grup Tatar ile Berlin’de müslüman Rus savaş esirlerine hitaben Tatarca Cihâd-ı İslâm adlı bir gazete çıkardı.

Almanya’daki bu faaliyetlerinden sonra tekrar İstanbul’a dönen Abdürreşid İbrahim 1922-1923 yıllarında Rusya’da, 1930’da Kahire’de, 1930-1931 yıllarında da Mekke’de bulundu. 1934’te ailesiyle birlikte Japonya’ya giderek oraya yerleşti ve ölümüne kadar İslâmiyet’in burada yayılması için çalıştı. Tokyo’da bir cami inşa ettirilmesine ön ayak oldu ve bu caminin imamlığını yaptı (1937). Japonya’da İslâm dininin resmen tanınmasını sağladı (1939). 17 Ağustos 1944 günü Tokyo’da vefat etti. Ölümü Japon radyosu ile ilân edilerek cenazeye katılmak isteyenlerin gelmesi için dört gün beklendikten sonra büyük bir törenle aynı yerde defnedildi.

Abdürreşid İbrahim pek çok eser kaleme almıştır. Bunların bir kısmı kitap ve risâle halinde yayımlanmış, bir kısmı da gazete ve dergilerde neşredilmiştir; diğer bir kısmı ise müsvedde halinde kalmıştır. 

 

(İlk yayın tarihi: 15 Ekim 2022)


BEDİÜZZAMAN’IN HATALI İBN ARABÎ GÖRÜŞÜ (KELAM, FIKIH VE TASAVVUF BİRBİRİYLE ÇATIŞIR MI?)

 





Bediüzzaman Said Nursî rh. a. Mektubat’ının 26’ncı mektubunun dördüncü mebhasının (bahsinin) ikinci meselesinde, İbn Arabî, vahdet-i vücud ve tasavvuf hakkında bazı ifadeler kullanmış durumda.

Ancak değerlendirmelerinin ne kadar isabetli olduğu hususu tartışmaya açık.

Onun büyük bir alim olduğu şüphesiz.. Bununla birlikte onu yanılmaz ve herşeyi bilen biri olarak görmek yanlış olur.

Çok büyük bir yanlış..

Ayet ve hadîs bizatihi delildir, fakat ulemanın sözleri öyle değil.. Bir söz, sırf Bediüzzaman (veya başka bir büyük alim) tarafından söylendi diye mutlak doğru olarak görülemez ve bizatihi delil katına çıkarılamaz.. 

Alimlerin sözleri mutlaka doğru olacaklar veya olurlar diye bir kural da yok.. Sorgulanmaları gerekir. Sözlerinin aklî ve/veya naklî delile dayanıp dayanmadığı araştırılmalıdır.

İmam Şatıbî bu hususla ilgili olarak şunu diyor (el-İ'tisam, çev. Ahmet İyibildiren):

Ebû Davud ve başka kimseler Muaz ibn Cebel'den tahriç etmişlerdir: 

Muaz ibn Cebel bir gün şöyle demişti: 

"Sizin arkanızdan fitneler olacaktır. O zaman mal çoğalacak, Kur'an açılacak, mümin, münafık, erkek, kadın, hür, köle, küçük, büyük, herkesin elinde Kur'an olacak, içlerinden biri şöyle diyecek: 

'Ben Kur'an okuduğum halde yine de kimse bana uymuyor. Anlaşılan o ki, ben Kur'an'dan başka bir şeyi onlara uydurmadıkça bana uymayacaklar.' 

Böyle bir kişinin uydurduklarına tâbi olmaktan sakının! Zira onun ortaya attıkları dalâlet ve sapıklıktır

Ben sizi bilgili (alim) kimselerin ayaklarının sürçmesine karşı uyarıyorum. Çünkü şeytan, ilim sahiplerinin dili ile dalâlet ve sapıklığa davet edecektir. Münafık da bazen doğru söz söyleyebilir."

Râvi der ki: Muaz'a şöyle dedim: 

"Allah sana merhamet etsin ey Muaz! Ben, bilgili kişinin sapık söz söylediğini ve münafığın doğruyu söylediğini nasıl bileceğim?"

O bana şöyle cevap verdi: 

"Sen bilgili kişinin o şöhret kazanmış sözlerinden sakın ki, o sözler seni kaydırıp yanıltmasın. Kim bilir, belki o bilgili kişi bu sözlerinden döner. Sen hak ne ise onu kabul et, onun üzerinde ol, çünkü hakkın üzerinde nur vardır." [Ebu Dâvud, Kitabü’s Sünne, Babu Lüzûmi's-Sünne, no: 4611] 

Bir başka rivayette "şöhret kazanmış sözler" yerine "ne kastettiği belli olmayan kapalı sözler" ifadesi geçer. Muaz -Allahu a'lem- bununla dış görünüşü itibariyle sünnete uygun olmayan ve bu sebeple kalplerin hoşlanmadığı ve insanların: 'Bu da nedir?' dedikleri sözleri kastediyor olsa gerek."

Bunlar önemli konular.. 

Ashab, hele de ashabın Muaz bin Cebel r. a. gibi alim olanları gelecekle ilgili bu tür sözleri tahminle söylemezler. 

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den duyduklarını aktarıyorlar. 

*

Burada şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor:

Allahu Teala peygamberleri "masum" tutar, onları (özel hayatlarında "zelle" tabir edilen sürçmeleri olsa da) dinî hakikatleri tebliğ hususunda hatadan korur. 

İçtihat hatası yaptıkları zaman da vahiyle düzeltilir. Peygamberler dışındaki insanlar içinse böyle bir garanti yoktur:

"Senden önce, hiçbir resûl ve hiçbir nebî göndermedik ki, o bir temennîde bulunduğu zaman, Şeytan onun temennîsine bir şey atmış olmasın! Allah, Şeytanın attığını derhâl giderir; sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Çünkü Allah, alîmdir (herşeyi bilendir), hakîmdir (her işi hikmetli olandır)." (Hacc, 22/52)

"Şayet sana sebat vermemiş olsaydık, gerçekten nerede ise onlara (müşriklere) az bir şey meyledecektin." (İsra, 17/74)

Bir başka husus da şu: 

İnsanların yazdıkları kitaplar çelişkiden, ve dolayısıyla yer yer kendisini çürütüp yalanlamaktan, kendi kendisini (farkında olmadan da olsa) hatalı göstermekten hali olamaz. 

İnsanları putlaştıranlar (Ki peygamberler ve alimler de putlaştırılabilmekte, Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde bilirtildiği gibi "rab" haline getirilebilmektedirler) bu noktada lüzumsuz tevillerle işin içinden sıyrılmaya çalışırlar:

"Kur'ân'ı hiç düşünmüyorlar mı? Hâlbuki o, Allah'tan başkası tarafından (gelmiş) olsaydı, elbette onda birçok çelişki bulurlardı." (Nisa, 4/82)

Bediüzzaman'ın (Allah rahmet eylesin) hatasızlık iddiası yok.. Fakat Nurcuların birçoğu onu öyle görüyor. Allah ıslah etsin!

(Bütün Nurcuların böyle olduğu söylenemez, fakat önemli bir bölümünün Bediüzzaman'a "zelle"yi bile yakıştıramadıkları söylenebilir. Yani farkında olarak veya olmayarak Bediüzzaman'ı peygamberlerden bile daha yüksek mertebeye çıkarıyorlar. Aynı hata şeyhlerini abartan bazı tarikatçılarda da görülüyor.)

*

İmdi, bazı doğrular vardır ki, delil aranmayacak kadar açık ve bedihîdir.. Bu tür doğruları bilme bakımından Bediüzzaman gibi zatlar ile sıradan insanlar arasında bir fark bulunmaz.

Onların doğruluğu herkesçe bilinir ve tasdik edilir.. Kabul etmeyenler ya “deli” kabul edilirler ya da kurnaz yalancı-dolandırıcı. (Mesela T. C. vatandaşı bir ana babanın çocuğu olduğu halde “Ben Hz. İsa’yım” diyen bir kişinin yalan söylüyor olduğu herkesçe bilinir. Mehmet Ali Ağca böyle bir iddiada bulunmuştu.)

Evet, bazı doğrular ispat gerektirmeyecek kadar açık ve bedihîdir Bediüzzaman gibi alim zatların bazı söz ve değerlendirmeleri ise bir tahsilin (öğrenimin) sonucudur ve son tahlilde ayet ve hadîslere dayanır.. Bunları bilme bakımından da (en azından ilimle meşgul olanlar arasında) fazla fark bulunmaz.. İslamî bilgi kimsenin tekelinde değildir.

Bununla birlikte bazı alimlerin ayet ve hadîslerden bazı çıkarımlarda bulunmaları (tabiri caizse içtihatta bulunmaları) söz konusu olabilir, ve bu çerçevede başkalarının aklına gelmeyen bazı şeyleri söyleyebilirler.

Ancak bu tür çıkarımlar (ya da yorumlar, içtihatlar) başkaları için bağlayıcı olmaktan uzaktır.. Ayrıca yanlış ve hatalı olma ihtimalinden muaf da değillerdir.

Bunun yanı sıra bazen bazı kişiler için “keşf”ten, “vehbî ilim”den vs. söz edildiği de olmaktadır.. Bunların delil olarak i’rabta mahalli hiç yoktur.. Keşfin dinde delil olarak ortaya sürülemeyeceği, bunun dalalet/sapıklık olduğu hususunda Ehl-i Sünnet’in ittifakı vardır.. 

(Bu, keşf diye birşeyin hiç bulunmaması anlamına gelmiyor, fakat hataya açık bir alandır.. İtibar edilmez.. "Usul"de de yeri yoktur, yani dörtten ibaret olan edille-i şer'iyyeye / şer'î delillere "keşf"i beşinci kalem olarak eklemek söz konusu değildir. Nitekim varlığı keşften daha açık olan rüya diye birşey de var, fakat bazıları doğru çıkıyor diye bunlardan hareketle itikad ve fıkhî hüküm oluşturulamaz. Peygamberlerin gördükleri ve tasdik ettikleri rüyalar hariç.)

*

Bediüzzaman’ın, Mektubat’ın 26’ncı mektubundaki sözleri şöyle:

“Eski hoca”nın sual ettiği üç meselenin izahatı, …

Birinci suali: Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî'ye mektubunda demiş: "Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır." Bu (İbn Arabî’nin sözü) ne demektir? Maksat nedir de soruyor?

Evvelâ: …

Ve saniyen: Usulüddin imamları ve ulema-i ilm-i kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcibü'l-Vücud ve tevhid-i İlâhîye dair beyanatları Muhyiddin-i Arabî'nin nazarında kâfi gelmediği için, ilm-i kelâmın imamlarından Fahreddin Râzî'ye öyle demiş.

Evet, ilm-i kelâm vasıtasıyla kazanılan marifet-i İlâhiye (Tanrı bilgisi), marifet-i kâmile (eksiksiz bilgi) ve huzur-u tam (Allah’ın daima huzurunda olduğunu hissetme halini) vermiyor. (Marifetullah) Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın tarzında olduğu vakit, hem marifet-i tammeyi (tam bilişi, tam bilgiyi) verir, hem huzur-u etemmi kazandırır ki, inşaallah, Risale-i Nur'un bütün eczaları, o Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın cadde-i nuranîsinde (nurlu yolunda) birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar.

Hem, Muhyiddin-i Arabî'nin nazarına Fahreddin Râzî'nin ilm-i kelâm vasıtasıyla aldığı marifetullah ne kadar noksan görülüyor. Öyle de, tasavvuf mesleğiyle alınan marifet dahi, Kur'ân-ı Hakîmden doğrudan doğruya, veraset-i Nübüvvet sırrıyla alınan marifete nisbeten o kadar noksandır. Çünkü, Muhyiddin-i Arabî mesleği, huzur-u daimîyi kazanmak için “La mevcûde illa Hû” (O’ndan/Allah’tan başka mevcut yoktur) deyip, kâinatın vücudunu (varlığını) inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sairleri ise, yine huzur-u daimîyi kazanmak için, “La meşhûde illa Hû” deyip kâinatı nisyan-ı mutlak (mutlak, kayıtsız şartsız unutuş) altına almak gibi acip bir tarza girmişler.

Kur'ân-ı Hakîmden alınan marifet ise, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem eder (yok sayar), ne de nisyan-ı mutlakta (var kabul etmekle birlikte unutuşa) hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp Cenâb-ı Hak namına istihdam eder; herşey mir'ât-ı marifet (bilgi/biliş aynası) olur. …

Bazı ‘Söz’lerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur'ân'dan alınan minhâc-ı hakikînin (hakiki yol-yöntem, usul) farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki:

Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:

Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü'l- Vücudun (varlığı aklen vacip olanın, Allah’ın) vücudunu (varlığını) onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur'ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. “Herşeyde, O’nun tek olduğunu gösteren bir delil vardır” düsturunu (ilkesini) herşeye okutturuyor.

Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî'ye bu noktayı ihtar ediyor.

*

Olay şu: İbn Arabî denen herzevekil, artistlik yapıp (devrinin büyük alimi) Fahreddin Razî'ye akıl vermeye kalkışmış. Ukalalık yapmış.

Şunu demiş: "Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır." 

(Bu tür dangalakça lafazanlıklar metafizik meraklısı Eski Yunan filozoflarından miras kalmış durumda. Bunları önce, onlarla mücadele eden Kelamcılar kitaplarına taşıdılar, daha sonra da İbn Arabî gibiler tarafından tasavvufî literatüre sokuldu. Bilmeyen de bunları "keşf" ürünü mearif zannediyor.) 

Millet bu artistlik meraklısı dangalağın bu boş lafında hikmet arıyor.. Maalesef buna Bediüzzaman da dahil.. (Bunu söylemek zorundayız, "hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmez".)

Bir defa bu sözün yanlışlığı açık.. Allahu Teala’nın varlığını bilmek, O'nu bilmenin gayrı değildir, bir cüz’üdür.

Nasıl gayrı olabilir ki?!

Mantıksız bir söz.. “Allah’ın varlığından haberim yok, fakat O’nu biliyorum” diyebilir misin?! Ya da, "Allah'ı biliyorum, fakat var mı, yok mu, haberim yok" deme şansın var mı?!

Allah'ı bilmek ile varlığını bilmek birbirinden ayrılamaz.

Fakat "varlığını" (var olduğunu) bilmek, Allahu Teala’nın "zatını" bilmek anlamına gelmez.

Şunun gibi: Hz. Adem’i hangimiz gördük, hangimiz zatını biliyoruz?!.. Fakat varlığını, var olduğunu, onun bir insan olduğunu, insanlığın atası olduğunu biliyoruz.. 

Vasfını ayet ve hadîslerden biliyoruz, zatını bilmiyoruz.

*

İbn Arabî soytarısının bu lafı, kendisinin (esas itibariyle Plotinus gibi Yunan filozoflarından arakladığı) varlık (vücud) felsefesi açısından da dört dörtlük bir zırva.. (Vahdet-i vücutçuluğun Yunan felsefesinden aşırma olduğunu Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mevkıfu'l-Akl adlı eserinin üçüncü cildinde ispatlıyor.)

Çünkü bu Endülüs maneviyat kalpazanının varlık anlayışı çerçevesinde Allah’ı bilmek tam da varlığını (vücudunu) bilmek demek olur.

“Acîb” olan şu ki, Bediüzzaman gibi bir zat, kuru bir hüsnüzanla böyle bir dangalağın boş zırvasına değer veriyor, onda incik boncuk arıyor.

Oysa zırvada hikmet aranmaz.

*

Çağımızda tasavvufî hareketlerin büyük bölümü, nakıs şeyhlerin ve müteşeyyihlerin (şeyh taslaklarının) mürşid-i kâmil zannedilmeleri, onların hata ve zırvalarında bile hikmet aranması yüzünden büyük kriz yaşıyor.

Misal verelim.. Kendisini Abdülkadir-i Geylanî’ye nisbet eden, Kadirî şeyhi gibi ortalıkta dolaşmış olan Haydar Baş belasının yaptıkları ortada.. Selanikli Mustafa Atatürk hakkında neler söyledi neler..

Tasavvuf yolunda geçmişte de sapmalar yaşandı… Mesela Şah İsmail dediğimiz adam... Aslında Şeyh İsmail’di.. Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Velî, Akşemseddin, Aziz Mahmud Hüdayî ve İsmail Hakkı Bursevî gibi zatların tarikat silsilesi, İsmail’in başında bulunduğu Erdebil Tekkesi’nin eski şeyhi konumundaki (ve aynı zamanda İsmail’in büyük dedesi olan) bir şeyhe dayanıyor.

Türkiye’de tasavvufî hareketlerde görülen yozlaşma ve bozulma Nurculuk için de varit.. FETÖ’nün bir Nurculuk türevi (ya da Nurculuğun kollarından biri) olduğu unutulmamalıdır.

*

Bu yozlaşma ve bozulma çerçevesinde Nurcular (derin devletin de cömert katkıları sayesinde) Bediüzzaman’ı uçurmuş, “ahir zaman Mehdî’si” haline getirmiş durumdalar.

Buradan, yarın bir gün Mehdî çıktığında Nurcular’ın nasıl bir tavır sergileyecekleri tahmin olunabilir.. Görünen o ki, ateizm karşıtı Hristiyan dostlarıyla birlikte Mehdî’yi terörist ilan edecek ve “İbrahim Anlaşmaları” (Abraham Accords) nosyonu çerçevesinde Yahudi ve Hristiyan dostlarının yanında yer alacaklar. Allahu a'lem.

Nurcular arasındaki Bediüzzaman’ın “ahir zaman Mehdî’si” olmadığını söyleyen tek tük kalmış kişilerin durumu da pek parlak değil.. Bunların birçoğunun encamı da kafalarını kiraya verdikleri “abi”lerinin insafına kalmış durumda.

*

[Bediüzzaman'ın bir de, Risale-i Nur'un Mehdî tarafından "program" yapılacak olması iddiası var ki, Nurcuların kafasının tamamen karışmasına yol açmış bulunuyor.. 

Neredeyse hemen hepsi, Bediüzzaman'ın sözlerine adeta "ayet" gibi bakarken (Allahu Teala tarafından "yazdırılıyor" ya..), Mehdî ile ilgili hadîs-i şerîfleri, "avam"ın inandığı yoruma muhtaç (anlamı belirsiz) sözler olarak değerlendiriyorlar (Kendileri "avam" değil tabiî, "havass/seçkin"). 

(Evet, nasıl fukaha ayet ve hadîslerden hareketle kıyas yapıyor, hüküm istinbat ediyor, içtihatta bulunuyorlarsa, Nurculardan bazı okur yazarlar da, Bediüzzaman'ın sözlerini itikadî ve fıkhî konularda "hüküm çıkarılacak" nass gibi ortaya sürüyorlar. 

Bediüzzaman'ın -ayrıca ayet ve hadîslerden delile muhtaç olan sözlerini -belki farkında olmadan- şer'î delil katına çıkarıyor, edille-i şer'iyyeye dahil ediyorlar. Fakat ona verdikleri konum, "kıyas-ı fukaha / içtihat" kategorisinin sınırlarını bazen taşıyor, Kitap ve Sünnet ayarında, onların ortağı birşey haline geliyor.

Mesela bakıyorsunuz adam Bediüzzaman'ın bir sözünden hareketle, Mehdî zamanında İslam'ın dünyaya hakim olacağını ve bunun bin yıl devam edeceğini iddia ediyor. Bin yıl için hadîslerden bir delil var mı?.. Yok!.. Bediüzzaman'ın sözlerini edille-i şer'iyyeden "kıyas-ı fukaha" kapsamında alıyorsanız, o kıyasın Kitap ve Sünnet'ten dayanağını göstermek zorundasınız. Aksi takdirde o sözleri Kitap ve Sünnet seviyesine çıkarmış olursunuz. Bu, "usul"den ciddi bir sapmadır.)]

*

Ne yazık ki Nurcuların Mehdiyet düşüncesi biraz Hristiyanlar'ın Teslis/Üçleme (Baba, Oğul İsa, Ruhu'l-Kudüs) meselesindeki kafa karışıklığını akla getiriyor. Bir taraftan uydurdukları bir "şahs-ı manevî" lafı ile, hadîslerde haber verilen Mehdî'yi  adeta (gerçekliği olmayan) bir masala çeviriyor, diğer taraftan da Bediüzzaman'ın "kişisel" Mehdîliğinden vazgeçmemek için direniyor, akl-ı selim ve mantığın canına okuyorlar. 

Nurcuların Said-i Nursî'si, Hristiyanlar'ın İsa'sı, Şiîlerin ve Alevîlerin Ali'si gibi bir muamma..

İmdi, Bediüzzaman Mehdîlik "şahs-ı manevî"sinden bir pay sahibi ise, ondan daha fazla pay sahibi birinin sonradan dünyaya gelmesi için bir engel yok. Böyle bir Mehdî'nin Bediüzzaman'ın programına ihtiyacı da olmaz.. Mesele Kur'an'ı anlamaksa, anlayış (fıkıh) sadece Said-i Nursî'ye ait bir tapulu arazi değil.. Kur'an herkese hitap ediyor.. 

Yok eğer Üstad'a fazladan birşeyler "yazdırılması"ndan ve "vehbî ilim"den bahsediyorsanız, asıl Mehdî'nin (hadîslerde haber verilen Mehdî'nin) bu hususta Bediüzzaman'ın aracılığına muhtaç olacağını düşünmek abestir. 

Vehbî ilmin musluğu Bediüzzaman'ın mı elinde?! O mu bölüştürüyor?!

*

Yine Nurculardan bazı cahillerin "Bediüzzaman aslında kendisinin Mehdî olduğunu açıkça söyleyecekti de şundan şundan dolayı bundan çekindi" şeklinde hurafeler uydurduklarını görüyoruz. Böylece ona "takiyye" izafe ediyorlar. 

Bu yönüyle buna, bir tür şiîleşme demek de mümkün olabilir. Buna bağlı olarak Şiîlerdeki gibi bir "zamanın imamı" ("zamanındaki imam" değil) hurafesi uyduran Nurcular da var. Bunlar, Bediüzzaman'ın vekili ya da yerini alan kişi olarak gördükleri hocalarını ya da "abi"lerini "zamanın imamı" kabul ediyorlar. 

En uç örnek Fethullahçı Takiyye Örgütü (FETÖ); Fethullah'ı "kainat imamı" yapmışlardı diye biliyorum. 

Bediüzzaman'ı "ahir zaman Mehdî'si" yapanlara göre, onun kendisinin Mehdî olduğunu açıkça söylememesinin nedenlerinden biri, "derin devlet"in bunu istismar edecek olmasından çekinmiş olmasıymış.. Çünkü derin devlet bekliyormuş ki Bediüzzaman Mehdîliğini ilan etsinmiş, kargaşa çıksınmış, devlet de Nurcuların tepesine çöksünmüş. 

"Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!" 

Mehdî olduğunu söylemekten bile aciz bir Mehdî.. Şiîler'in, hilafet gerçekte kendisinin olduğu halde korkusundan takiyye yapıp başkalarına biat eden Hz. Ali'si gibi bir hurafe.. Bir Mehdî ki, bütün bir dünyaya, Hristiyanına Yahudisine, Budistine Hindusuna meydan okumasını geçtik, "daru'l-İslam" kabul ettikleri küçücük bir Türkiye'nin bile derin devletinden "tırsıyor". Ve mine'l-garâib..

*

Gerçekte Bediüzzaman'ın Mehdîliği safsatasını Nurcuların beynine sokan odak, derin devlet.. 

Çünkü hadîslerde bildirilen Mehdî inancı, Türkiye Müslümanları'nın (Türkiye Cumhuriyeti'ni eksen alan) bir "devletçilik" ideolojisini benimsemesine, ve Hilafet kurumunun ve de (ümmet eksenli) küresel İslam devletinin artık "son kullanım tarihi geçmiş, bir daha geri gelmeyecek" bir hayal olarak görülmesine engel. 

Ölmüş Said-i Nursî'yi ölümünden sonra Mehdî ilan etmek ise, derinler açısından, "En iyi Mehdî, ölü Mehdî'dir" mottosunun gölgesinde bir zihniyet inşa etmek anlamına geliyor.

O yüzden laik (siyasal dinsiz) ve de Atatürkist devletin derin laikleri, başta Nurcular olmak üzere bazı toplulukları, içlerine yerleştirdikleri ajanlar vasıtasıyla, kendi lider, şeyh, abi, üstad vs.lerini Mehdî olarak görmeleri yönünde gaza getiriyorlar. 

Bu şekilde aldatamadıkları kimseler için de "Mehdî son kale Türkiye'den çıkacak" filan gibisinden uçuk senaryolar yazıyorlar.

*

Sorunun temelinde Bediüzzaman’ın aşırı abartılması yatıyor.. 

Bediüzzaman’ın da, büyük bir alim ve muhterem bir şahsiyet olmakla birlikte, masum bir peygamber olmadığı, içtihat ve keşflerinin bağlayıcılığının bulunmadığı, hatasızlık gibi bir meziyetinin olmadığı unutuluyor.

Said-i Nursî rh. a. sıradan bir insan değil, Bediüzzaman lakabını hak edecek şekilde gerçekten emsalsiz bir zat. Analar onun gibisini doğuramaz ve bir daha onun gibisi (bütün özellikleriyle ona benzeyen birisi) gelmez desek olur, fakat hataları da vardı.. 

Eski Said dönemi iyilik kadar hatalarla da meşbu.. İstanbul’daki ikametgâhının kapısına “Burada her müşkil halledilir; her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz” şeklinde bir levha asmış olması da lüzumsuz bir çıkıntılık. (Böyle bir mizaca sahip olmasa TBMM'de Selanikli zamparaya kafa tutabilir miydi, "Ver dinini, al parayı; biat et, rahat et" anlamına gelecek şekilde "rüşvet" kabilinden yaptıkları bol paralı görevlendirme tekliflerini elinin tersiyle itebilir miydi, o da ayrı mesele.) 

Her soruya cevap vermeye kalkışmak "hikmetli" bir davranış olmadığı gibi, verilen her cevap doğru olacak diye birşey de yok. Her müşkili halletme iddiasına gelince, bu, bir insanın başarabileceği birşey değildir. Bu, "ham" bir tavırdır, arifane değildir.. "Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz" denilmiştir. (İddia, imtihanı davet eder, kusursuzluk davası da kusurların yüze vurulmasını.)

Bazen yanlış kişilerle dostluk yaptığı da olmuş.. Selanikli Mustafa Atatürk’ün durumunu da, mesela bir Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin aksine, baştan anlayamamış. 

Esasen bu Eski Said döneminden Bediüzzaman'ın kendisi de pek memnun değil.  

Sonraki dönemine gelince.. Sivrilikleri törpülendi ve şüphesiz çok büyük hizmette bulundu, çok büyük.. Ancak Türkiye’deki İslamî hizmetlerin Nurculuk hareketinden ibaret olmadığı açıktır... Diğer İslam ülkelerinde ise kayda değer bir etkisi yok.

*

[Kendisiyle ilgili olarak anlatılan hatıralardan, Bediüzzaman'ın, ölümünden sonra talebelerinin Masonların ve "zındıka komiteleri"nin oyununa gelecekleri endişesi taşıdığı anlaşılıyor. 

Zındıka komitelerinin en başta geleni olarak Masonluğu gördüğü söylenebilir. Emperyalist Batılıların istihbarat teşkilatları ile İslam ülkelerindeki Gladio benzeri uzantılarını da bunlara dahil edebiliriz. 

Gerçekten de Bediüzzaman'ın vefatından sonra Nurcuların bir bölümü, bazı kritik konularda (mesela demokrasi, dinler arası diyalog vs.) sözkonusu zındıka komitelerinin inanç ve söylemlerini benimsediler. 

Her ne kadar bu sapmalarla, Bediüzzaman'ın kastının ve niyetinin başka olduğu ortaya konularak mücadele etmek mümkünse de, onun istismara müsait sözlerini öne sürerek "Sizinki bir yorumdur, bizimki de bir yorumdur, yorum olma bakımından arada bir fark yok, sizin yorumunuzu kabul etmiyoruz" demeleri mümkündür. 

Bu noktada referans noktası (mihenk) olarak Bediüzzaman'ı ve Risale-i Nurlar'ı değil,  "Birşey hakkında ihtilâfa düşerseniz, Allah'a ve âhiret gününe îmân ediyorsanız, artık onu Allah'a ve Peygamber'e arz edin" (Nisa, 4/59) emri mucibince ("usul" çerçevesinde) doğrudan Kur'an ve Sünnet'i almak, fabrika ayarlarına dönmek ve Nurcu olmayı bırakıp "sadece müslüman" olmak gerekir. 

Einstein'ın dediği gibi, "Bir sorunu, onu ortaya çıkaran bilinç düzeyi ile çözemezsiniz".]

*

Bediüzzaman’ın yazımızın başında aktardığımız sözlerine dönelim.

Şöyle diyor:

"Evet, ilm-i kelâm vasıtasıyla kazanılan marifet-i İlâhiye (Tanrı bilgisi), marifet-i kâmile (eksiksiz bilgi) ve huzur-u tam (Allah’ın daima huzurunda olduğunu hissetme halini) vermiyor. (Marifetullah) Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın tarzında olduğu vakit, hem marifet-i tammeyi (tam bilişi, tam bilgiyi) verir, hem huzur-u etemmi kazandırır ki, inşaallah, Risale-i Nur'un bütün eczaları, o Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın cadde-i nuranîsinde (nurlu yolunda) birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar."

Kelam ilminin otoritelerinin zaten böyle bir iddiası yok.. Evet, Kelam ilminin Allahu Teala’yı bilme (marifetullah) bakımından Kur’an’dan müstağni olduğunu ve tek başına yeterli bulunduğunu söylemiyorlar.

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: 

İslamî bilgi esas itibariyle Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir. Asr-ı Saadet’te dinî bilgi Kelam, Tasavvuf ve Fıkıh diye tedvin ve tasnif edilmiş değildi.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ashabına, “Bugün Kelam dersi yapacağız, yarın Fıkıh, ertesi gün de Tasavvuf” demiyordu.

Ortada sadece Kur’an ayetleri ve Rasulullah s.a..s.’in sözleri/hadîsleri vardı.. Milletin aklına bir şey takıldığı zaman Efendimiz s.a.s.’e soruyorlardı.

Ancak, Peygamber Efendimiz s.a.s. vefat ettikten sonra insanlar meselelerini ashaba sormaya başladılar.. Böylece içtihat (anlayış, fıkıh) farklılıkları (ayet ve hadîsleri yorumlama farklılıkları) ortaya çıkmaya başladı.. 

Ashab nesli de vefat edince insanlar artık sorularını (ayet ve hadîsleri bilen) alim kişilere yöneltmeye başladılar. Bu alimlerin ayet ve hadîsleri anlama çabasına Fıkıh denildi. Fıkhın da üç ana dala ayrıldığı kabul edildi: Fıkh-ı ekber (akaid, itikad), fıkh-ı zahir (bugünkü anlamda fıkıh), ve fıkh-ı batın (tasavvuf, zühd).

Bu ayrımın temelini Cibrîl hadisi oluşturmaktadır: İman nedir sorusuna fıkh-ı ekber (Kelam, akaid), İslam (Müslümanlık) nedir sorusuna fıkh-ı zahir (fıkıh), ve ihsan nedir sorusuna da tasavvuf cevap vermeye çalışmaktadır.

*

Evet, işin esası Kitap ve Sünnet’ten ibarettir.. Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf şeklindeki ayrım, Cibrîl hadisi temelinde oluşturulmuş (pedagojik mahiyette) bir tasnif (sınıflandırma) çabasından ibarettir.

Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf, aynı bütünün (Kitap ve Sünnet bilgisinin) parçaları (cüz’leri) oldukları için, birbirlerini tamamlarlar.. Yani tek başlarına yeterli değildirler.. Bu disiplinlerden tek biri ile yetinen kişi, dinin (Kitap ve Sünnet’in) üçte ikisine sırt çevirmiş olur.

Bu ilim dalları aynı kaynağa dayandıkları için, birbirleriyle çelişmezler ve birbirlerini çürütmezler. Aralarında çelişki ve zıtlık olmaz.. Bir meselede onlardan iki taraf arasında ihtilaf çıkıyorsa, ya bir taraf, ya da her iki taraf hatalı demektir. Bu durumda hakem olarak Kur'an ve Sünnet'e gitmeleri gerekir. Tasavvufçu tasavvuf adına kendi keşf (veya ilham) adını verdiği kuruntu ve vehmine, fakih ya da kelamcı da (delil ile ispatlayamadığı) indî görüşüne davette bulunamaz. 

Ayrıca bunlardan biri diğeri için mehaz olarak da gösterilemez. Yani “tasavvufa göre itikad/Kelam" olamaz, “fıkha (fıkh-ı zahire) göre tasavvuf”tan ya da “tasavvufa göre fıkıh”tan söz edilemez.. “Kur’an ve Sünnet’e göre Kelam, Kur’an ve Sünnet’e göre Fıkıh, ve Kur’an ve Sünnet’e göre tasavvuf” olur.

Tasavvufa göre fıkıh”tan bahsedenlerin geleceği nokta, ibahiyecilikten, “Kalbin temiz olduktan sonra şu şu farzları yapmasan da olur. Onlar yerine şunları yap, mesela hacca gidip Arab’ı zenginleştireceğine fakir komşuna yardım et” gibisinden sapıkça hezeyanlara ve hurafelere sarılmak olabilir. Örnekler ortada.

Evet, Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf birbirinden ayrılamaz, aynı bütünün parçalarıdırlar.. Ve Kelam’dan müstağni (sahih itikada ihtiyaç duymayan), Fıkıh’la kayıtlı olmayan bir Tasavvuf düşünülemez.

Tasavvuf son tahlilde “ihsan”dan, yani “Allah’a, O’nu görür gibi ibadet etmek”ten ibarettir.. Şu söz Şah-ı Nakşbend'e aittir: "Bu yoldan maksat, devamlı Allah Teâlâ’nın huzûrunda olduğunun idrâki içinde bulunabilmektir." (Evliyâlar Ansiklopedisi, C. 3, İstanbul: Türkiye Gazetesi Yayınları, 1992, s. 445.) 

Cibrîl hadîsinde "ihsan", "ibadet"le birlikte anılmıştır. İhsan, ibadetle birlikte vardır, boşlukta (amelsizlikte) oluşmaz.. İbadeti usulüne uygun yapmayı ise Fıkıh öğretir.

(Tasavvuf ile tarikat aynı şey de değildir.. Zamanımız büyük ölçüde "tasavvufsuz tarikatlar" zamanı.)

*

Tasavvufçu ya da tasavvuf taraftarı geçinen bazı cahillerin Şeriatçılık düşmanlığı yaptıklarına, Şeriat vurgusu yapanlara "İslam'ı Şeriat'e, Şeriat'i de ceza hukukuna indirgeme" suçlaması yönelttiklerine şahit olunuyor. 

Gerçekte kendilerinin yaptığı şey, İslam'ı kendi uyduruk kaydırık sapık tasavvuflarına indirgemekten ibaret.

"İslam" adına "ihsan"a, Şeriat adına (Kur'an ve Sünnet eksenli) tasavvufa karşı çıkılamayacağı gibi, tasavvuf adına da Şeriat düşmanlığı yapılamaz.. Bu tür Şeriat'i aşağılayıcı ve itibarsızlaştırıcı sözler cahillikten kaynaklanmıyorsa küfürden ve nifaktan neşet ediyordur. 

Benzer bir şaşkınlığın Nurcuların bir kesimi tarafından da seslendirildiğine şahit oluyoruz.. Onlar Şeriat kelimesi yerine "Siyasal İslam" tabirini kullanıyorlar.. Yaptıkları şey, dinimizi "iman"a indirgeme olarak da yorumlanabilir. 

Doğal olarak bu, kuşa çevrilmiş bir iman oluyor. Çünkü bunlar, Kur'an ve Sünnet'in devlet kurumu için de hükümler getirdiğini anlamak istemiyorlar. 

Şeriat kavramına sözde saygı gösteriyorlarsa da, bu, Bediüzzaman'ın "Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım" şeklindeki sözünü içi boş bir slogan olarak tekrarlamaktan ibaret.

Bediüzzaman'ın sözünün devamı şöyle: "Zira Şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilalcilerin isteyişi gibi değil!"

Nurcular Şeriat'i "ihtilalcilerin isteyişi" gibi istemiyorlar, fakat bu, ihtilal (devrimcilik) söz konusu olmadan Erbakan gibi "düzen içi demokratik çaba" yoluyla istemeleri anlamına da gelmiyor..

Bunun pratikteki karşılığı Şeriat'i istememekten başka birşey değil.. Küfür düzeni karşısında "İstemez, yan cebimize koyun" tavrı sergiliyorlar, laik (siyasal dinsiz) demokrasiden memnunlar. Geldikleri nokta bu. (Şeriatçı Nurcular yok değil, fakat sayıca azlar.)

Bu "Siyasal İslam" düşmanlıklarının bahanesi de, İslam adına (ya da İslam için) yapılan siyasete nefsanî sapmaların arız olması ihtimalinin ya da tehlikesinin bulunması.. Hassasiyet güzel, fakat bu, onların "hizmet-i Kur'aniye" dedikleri çalışmalar için de geçerli.

Mesela cihada nefsanî fetih arzuları, ganimet sevdası, kahramanlık dürtüsü, vatan/toprak/arazi, mal sevgisi vs. bulaşıyor diye "Cihattan uzak duracağız, hizmet-i Kur'aniye ile meşgul olacağız" denilebilir mi?!

Bu kafayla Kur'an'a nasıl hizmet edilebilir?!

Nurcular rahat olsunlar, günümüzde Türkiye'de "Siyasal İslamcı" olduğunu söyleyen bir siyasal hareket kalmadı.. Boşuna hayallerindeki yeldeğirmenleriyle uğraşıyorlar.

*

İster Kelamcı, ister fakih (fıkıhçı), isterse mutasavvıf (tasavvufçu) olarak tanınmış olsunlar, dini iyi anlamış olan zatlar, Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf'un bir bütün oluşturduğunun, birbirlerinden ayrılamayacaklarının farkındaydılar.

Nitekim Keşfu’l-Hafa ve Darimî’nin Sünen’i gibi çeşitli kaynaklarda İmam Malik rh. a.’ten şöyle bir söz naklediliyor (https://sorularlaislamiyet.com/tasavvufu-bilip-fikhi-bilmeyen-kufre-mi-girmis-olur%C2%A0):

"Kim ki fakih (fıkh-ı zahir ve fıkh-ı ekberi biliyor) olur mutasavvıf olmazsa fasık olur. Kim ki mutasavvıf olur fakih olmazsa zındık olur. Kim de her ikisini birleştirirse muhakkik (hakikati arayıp bulan kişi) olur."

Meşhur mutasavvıf Ebu Bekir Verrak k. s. da şöyle demiş bulunuyor:

Zühdü (tasavvufu) ve fıkhı bir yana bırakıp ta, ilim namına kelamla iktifa eden zındık, fıkıhla kelamı bir kenara atıp da zühdle iktifa eden bid'atçı, zühd ile kelamı bırakarak fıkıhla iktifa eden de fasık olur. Bu fenlerin herbirinden nasib alan halas bulur.”

(Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya, çev. Süleyman Uludağ, Bursa: İlim ve Kültür Yayınları, 1984, s. 573.)

Fahreddin Razî gibi muhteşem bir tefsir kaleme almış büyük bir alimin Kur’an’ı (Kur’an’ın Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf’u kapsayan bütünlüğünü) ihmal ederek Allahu Teala’yı salt Kelam disiplini çerçevesinde tanımaya çalışmış olduğu söylenebilir mi?

Bediüzzaman, İbn Arabî denen Endülüslü soytarının işgüzarlığına kulp takmak için Fahreddin Razî’yi değersizleştirmiş durumda.. Farkında olmadan..

Onun, yukarıya aldığımız, Kur'an'a bağlılığı ya da Kur'an kaynaklılığı Risale-i Nur’un tekeline verme şeklinde yorumlanabilecek (maksadını aşan formattaki) sözleri, bazı kişilerin, “Hz. Ali’den sonra Risale-i Nur yazılıncaya, Bediüzzaman ortaya çıkıncaya kadar kimse İslam’ı doğru anlayamadı” gibisinden zırvalar üretmelerine de yol açmış durumda.

Yazdığı Risale-i Nurlar ile Kelam ilmini tokuşturmasına ve bu ilmi itibarsızlaştırma anlamına gelecek sözler sarfetmesine de gerek yoktu. İslamî ilimlerin bir bütün teşkil ettiğine, bu ilimlerin birbirlerini tamamladığına, İslam'ın tam anlaşılması için tek başlarına yeterli olmadıklarına işaret etmesi kâfi gelirdi. 

*

Devam ediyor Bediüzzaman:

“Hem, Muhyiddin-i Arabî'nin nazarına Fahreddin Râzî'nin ilm-i kelâm vasıtasıyla aldığı marifetullah ne kadar noksan görülüyor. Öyle de, tasavvuf mesleğiyle alınan marifet dahi, Kur'ân-ı Hakîmden doğrudan doğruya, veraset-i Nübüvvet sırrıyla alınan marifete (bilgiye) nisbeten o kadar noksandır.”

Bu noksanlık, "bütün"den ayrılmaktan kaynaklanan bir noksanlıktır. Bir mutasavvıf Kelam ve Fıkıh'a sırt çevirdiğinde sapıklık okyanusuna doğru sefere çıkmak üzere hazırlanıyor demektir. Kelamcı da meseleyi sadece Kelam ilmine vakıf olmaktan ibaret görürse "ihsan"dan uzaklaşır.

Bediüzzaman'dan aktardığımız paragrafın ikinci cümlesi, İmam-ı Rabbanî'nin Mektubat'taki yaklaşımı ile paralel. İmam-ı Rabbanî, görüşlerini akıl çerçevesinde Kur'an ve Sünnet'e dayandıran usûluddîn (Kelam) alimlerini veraset-i nübüvvet (peygamberliğinin varisliği) makamında görür ve tasavvuf ehlinin keşf ve ilham adına ortaya attıkları görüşler ile Kelam alimlerinin Kitap ve Sünnet'e dayanan bilgisi arasında ihtilaf çıktığında mutasavvıfların değil Kelamcıların yanında yer almak gerektiğini söyler. 

Bediüzzaman'ın söz konusu ikinci cümlesi, İmam-ı Rabbanî'nin kanaati ile paralel olmakla birlikte, birinci cümle bunun tam zıddı bir noktada duruyor. Gaflet mi demeli, zühul mü, bilemiyorum. Fakat bir çelişki (ve de hata) bulunduğu açık. İbn Arabî sapığının lüzumsuz yere avukatlığını yapma hatasına düşmüş. (Sanırım Abdülhakîm Arvasî k. s.'yu Bediüzzaman rh. a.'in bu tür ifadeleri öfkelendirmişti, teferruatını bilmiyorum.)

*

Evet, Kur’an ve Sünnet’ten bağımsız olarak düşünüldüğünde (Kelam ve Fıkıh parantezine alınmadığında) tasavvuf (kendi başına) bir hiçtir.. Keşfler, olağanüstülükler, rüyalar vs. de fasa fisodur.

Bununla birlikte, bir Kelamcının Tasavvuf ehlini küçümsemesi (veya Kelam ilmi adına Tasavvufun küçümsenmesi), ya da tersinin yapılması (Mesela birilerinin tasavvuf adına Kelamcıları ve Fıkıhçıları "zahir ehli, kışır/kabuk alimi" vs. diyerek aşağılaması) afvedilecek bir cehalet değildir.

Kelam ilminin tasavvufî konulara girmemesi, onun bir eksikliği değildir. Disiplinin kendi yapısının gereğidir. Nasıl Sosyoloji disiplininin Psikoloji sahasına girmemesi onun için bir kusur olarak görülemezse, ve bu ondan istenemezse, Kelamcının kendi alanıyla ilgili konuları bir mutasavvıf edası ile ele alması da beklenemez. Dolayısıyla (İbn Arabî'nin Razî'ye karşı tavrında olduğu gibi) Tasavvuf (ya da sözde "marifetullah") adına Kelamcıya ders verilmeye kalkışılması cehalet, densizlik, haddini bilmezlik ve küstahlık olarak görülebilir. (Ancak İbn Arabî'nin yukarıda aktarılan sözünün gerçekte Tasavvufla bir ilgisi de yok.)

Bununla birlikte, nasıl modern sosyal bilimlerde bazen multidisipliner yaklaşımlar teşvik ediliyorsa, bilim adamının sadece kendi sahasına odaklanmasının akademik körlüğe yol açabildiği vurgulanıyorsa, İslam alimlerinin de bütün İslamî ilim dallarında derinleşmeye çalışmaları gerektiği söylenebilir. Ancak bu, mesela Kelamı Kelam olmaktan çıkarıp Tasavvuf haline getirme şeklinde olmamalıdır, bu, kafa karışıklığına yol açar. 

*

Bediüzzaman'ın sözlerinin devamı şöyle:

“Çünkü, Muhyiddin-i Arabî mesleği, huzur-u daimîyi kazanmak için “La mevcûde illa Hû” (O’ndan/Allah’tan başka mevcut yoktur) deyip, kâinatın vücudunu (varlığını) inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sairleri ise, yine huzur-u daimîyi kazanmak için, “La meşhûde illa Hû” deyip kâinatı nisyan-ı mutlak (mutlak, kayıtsız şartsız unutuş) altına almak gibi acip bir tarza girmişler.”

Doğru diyor.. Fakat, bütün mutasavvıfları bu iki kategori içine hapsetmek, tasavvufu vahdet-i vücud ve vahdet-i şühud ekseninde görmek yanlış.. 

Tasavvufa vahdet-i vücutçuluk edebiyatı sonradan arız olmuş, vahdet-i şühutçuluk da onu tevil için ortaya çıkmıştır.

La mevcûde illa Hû” (Allah’tan başka mevcut yoktur) sözü iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, Allahu Teala dışındaki mevcudatı yok saymaktır. Bu, (İbrahim Hakkı Erzurumî rh. a.’in Marifetname’de belirttiği gibi) Allahu Teala’nın Halik (Yaratıcı, Yaratan) isminin yok sayılması demektir.

İkinci olarak bu söz, mevcut olan herşeyin (Ki kâinatın mevcut olduğu açık) Allah olarak görülmesi anlamına gelir. “Mevcut olan herşey O’dur (Allah’tır)” demek olur. Bu da, panteizme karşılık gelir.

Yani neresinden bakılırsa bakılsın bu söz saçmalıktır. Zaten bid’at (sonradan icat edilmiş, uydurulmuş) bir sözdür. (Daha doğrusu, Eski Yunun müşriklerinden araklanmıştır.)

*

La meşhûde illa Hû” (O’ndan, yani Allah’tan başka gözlemlenen, müşahede edilen, şahit olunan yoktur) şeklindeki söze gelince.. Bu da vahdet-i şühud (şahit oluş esnasında kendisini gösteren birlik, görüntüdeki birlik) demek oluyor.

“La meşhûde illa Hû” (O’ndan, yani Allah’tan başka gözlemlenen, müşahede edilen, şahit olunan yoktur) sözünü ortaya atanların, (Bediüzzaman’ın zannının aksine) “kâinatı nisyan-ı mutlak (mutlak, kayıtsız şartsız unutuş) altına almak” gibi bir derdi ya da çabası yok..

Böylece vahdet-i şühudu öne sürenler (özellikle İmam-ı Rabbanî), bununla, insanın zihninin dışındaki bir gerçeklik (objektif realite) olarak “La mevcude illa Hû”dan söz edilemeyeceğini, bunun kişinin kendi gözlemiyle alakalı psikolojik bir durum, sübjektif bir hal olduğunu söylemek istiyorlar.

Yani “varlıktaki birlik”, varlığın kendisinde değildir, onu öyle gören sizsiniz, sizin bakışınızın ürünü bir birlik var. (Mesela Ağrı Dağı’nın tepesindeki kar yığını size yekpare bir bütün gibi görünür, fakat gerçekte o bir bütün değildir, kar taneciklerinden oluşur. Birlik sizin şahitliğinizin/gözleminizin ürünüdür, bir yanılsamadır.)

Bu, İmam-ı Rabbanî gibi zatların vahdet-i şühudu tasavvufta ulaşılması gereken bir hal ya da makam olarak yüceltmeleri, bir hedef olarak belirlemeleri anlamına gelmiyor.

Demek istedikleri, tasavvuf erbabının seyr ü süluk esnasında birtakım psikolojik durumlar yaşayarak kendilerince vahdet-i vücutçuluk anlamına gelen bir düşünceye saplanıp kalabileceklerine dikkat çekmekten ibaret.. Bunu “keşf” olarak adlandırıp önemli bir şey olarak görebilir, “hakikat” filan gibi süslü laflarla savunabilirler, fakat gerçekte kendi “görüş bozuklukları”nın pazarlayıcılarıdırlar.

(Bunu, birtakım geri zekâlıların, ayet-i kerimede geçen “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” ifadesiyle delillendirmeye çalıştıkları da oluyor. Bu ifadeye bu şekilde “mutlak” bir anlam yüklenirse varılacak sonuç şudur: “Attığın kişi de o (düşman) değildi, Allah’tı. Allah’a attın.”)

*

Bediüzzaman’ın meseleyi ele alış tarzında vahdet-i vücutçuluk ile vahdet-i şühutçuluk arasında bir fark kalmıyor, aynı şey haline geliyorlar. Çünkü, şayet “La mevcûde illa Hû” diyorsanız, aynı zamanda “La meşhûde illa Hû” demiş olursunuz.

Tersi de doğrudur, “La meşhûde illa Hû” iddiası da sizi “La mevcûde illa Hû”ya götürür.

Nitekim Bediüzzaman Mektubat’ın yirmidokuzuncu mektubunun dokuzuncu kısmının beşinci telvihinde şunu diyor:

“Tarîkatin gayet mühim bir meşrebi olan, ‘vahdetü’l-vücûd' (varlığın birliği) nâmı altındaki vahdetü’ş-şuhûd, yani Vâcibü’l-Vücûd’un (varlığı aklen vacip/zorunlu olanın, Allahu Teala’nın) vücûduna (varlığına) hasr-ı nazar edip (diğer varlıkları görmeyip), sâir mevcûdâtı o vücûd-u Vâcibe (aklen zorunlu varlığa, yani Allahu Teala’ya) nisbeten o kadar zayıf ve gölge görür ki, vücûd (varlık) ismine lâyık olmadığını hükmedip, hayâl perdesine sarıp, terk-i mâsivâ (Allah’tan başkasını terk) makamında onları hiç saymak, hatta ma‘dûm (yok) tasavvur etmek, yalnız cilve-i esmâ-yı İlâhiyeye (Allah’ın isimlerinin tecellisinde) hayâlî bir ayna vaz‘iyeti vermek kadar ileri gider. İşte bu meşrebin ehemmiyetli bir hakîkati var ki, Vâcibü’l-Vücûd’un vücûdunu, îmân kuvvetiyle ve yüksek bir velâyetin hakkalyakîn derecesinde inkişâfıyla, vücûd-u mümkinât (varlığı Allahu Teala gibi zorunlu olmayıp “mümkün” olan, yani varlığı ne zorunlu ne de imkânsız olan “yaratılmış” varlıklar) o derece aşağıya düşer ki, hayâl ve ademden (yokluktan) başka onun nazarında makamları kalmaz. Âdetâ Vâcibü’l-Vücûd’un hesabına kâinâtı inkâr eder.”

Görüldüğü gibi burada Bediüzzaman, (hatalı olarak) İbn Arabî soytarısının vahdet-i vücutçuluğu ile İmam-ı Rabbanî’nin vahdet-i şühud açıklamasını aynı şey haline getiriyor.

Bir diğer hatası, İbn Arabî gibilerin benimsediği vahdet-i vücutçuluk ile kendisinin burada anlattığı vahdet-i vücutçuluğun aynı şey olmadığını fark edememiş olması. (İşte, Şeyhülislam Mustafa Sabri EfendiMevkıfu’l-Akl’da, İbn Arabî gibilerin savunduğu vahdet-i vücutçuluğun bundan ibaret olmadığını, daha başka bir şey olduğunu, Eski Yunan filozoflarının metafizik zırvalarına dayanan batıl bir felsefî görüş olduğunu gösteriyor.)

*

İmam-ı Rabbanî’nin dile getirdiği vahdet-i şühud düşüncesi (Bediüzzaman’ın zannının aksine) “La meşhude illa Hû” iddiası üzerine kurulu değildir. (Bunu aşağıda, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ından yapacağımız alıntılarla göstereceğiz.)

Sizin “O’ndan başka müşahede edilen (meşhud) yoktur” şeklinde bir düşünceye kapılmanız, ne “O’ndan başka” şeyleri yokluğa atar, ne de “O’ndan başka” şeyleri “O” yapar.

Bir “O” vardır, bir de “O’nun yarattığı, O’ndan başkası” (varlığı zorunlu/vacip de, imkânsız/muhal de olmayan, “mümkinat” kapsamında) şeyler.. O’nun varlığı “akıl” ile bilinir (Buna “kalp gözü” de diyebilirsiniz), ve akıl onun varlığını vacip/zorunlu görür. O’ndan başka şeylerin varlığı ise havass-ı selime (sağlam duyular) ve/veya haber-i sadık (doğru haber) ile bilinir.

İmam-ı Rabbanî bir yandan vahdet-i vücutçuluğu reddediyor, diğer yandan da, vahdet-i vücutçuluk yapanları “yalancı” ilan etmemek için onların iddialarını, onlar tarafından yaşanan bir “hal”in ürünü olarak kabul ediyor. Buna da “vahdet-i şühud” adını veriyor.

(Kendisinin de bir zaman böylesi bir halet-i ruhiyeye kapıldığını, bu halin etkisiyle vahdet-i vücut düşüncesini benimseme eğilimi içine girdiğini, fakat sonra bunu aştığını, bunun “hakikat”e/gerçekliğe karşılık gelmeyen bir “algı ya da anlayış hatası” olduğunu fark ettiğini söylüyor. İbn Arabî gibiler ise bunun, kendilerinin keşfettikleri en büyük “hakikat” olduğunu iddia ediyorlar, o zanlarını, avam tarafından anlaşılamayacak ve bilinemeyecek “hakikat/gerçek” olarak nitelendiriyorlar.)

Buna karşılık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi isimler, vahdet-i vücutçu herzevekillerin önde gelenlerinin bunu bir “hal”in ürünü olarak değil, Eski Yunan filozoflarının etkisi altında geliştirilmiş bir felsefî kanaat olarak ortaya attıklarını söylüyor.

Doğru diyorlar.

*

İmam-ı Rabbanî salt kendi yaşamış olduğu “hal”inden bahsettiğinde itiraz etmek gerekmez, ona inanabiliriz, fakat başkalarının kendisi gibi “hal” ehli olduklarını kabul etmesi delilsiz-ispatsız bir varsayımdan ibarettir.

Onun ileri sürdüğü tarzda vahdet-i vücutçu meczuplar (daha doğrusu “haline mağlup olarak Şeytan’a aldananlar”) bulunuyor olsa bile, asıl büyük kitlenin bunu (“hal” ürünü olmaksızın) felsefî laga luga ile savundukları kesindir. Buna zampara İbn Arabî şarlatanı da dahildir.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin yaklaşımı vakıaya daha uygundur.

Evet, tasavvufta esas olan vahdet-i şühutçuluk değildir. Vahdet-i vücutçuluk hiç değildir. Esas olan “ihsan”dır. Allah’ı görür gibi ibadet etmektir.

Allah’ı görme, müşahede vs. iddiasında bulunma değildir.

İkinci olarak, İbn Arabî soytarısının yaptığı şey de huzur-u daimîyi kazanma (daima Allah’ın huzurunda olduğunu akılda tutma halini kazanma) çabası değil.. Eski Yunan filozoflarının, özellikle de Plotinus’un peşine takılıp felsefî artistlikler yapmış bir kalpazan.. Manevyat dolandırıcısı bir sahtekâr.. 

*

Peki İmam-ı Rabbanî ne diyor, ona gelelim..

Mesela şunu diyor:

“Bunlar vahdet-i vücuda [varlığın birliğine] kail olmuşlardır. Yani: hariçte [zihnin dışında sadece] bir mevcut vardır. Bu tek mevcut ise Sübhan Hak’tır. Hariçte bu âlem için, ilmî [insan zihnindeki tasavvurdan ibaret kalan] bir sübuttan [var oluştan] başka tahakkuk eden (gerçekleşen) bir şey yoktur.” 

(Mektûbât-ı Rabbânî, C. 1, çev. Abdulkadir Akçiçek, İstanbul: Merve Y., s. 347.)

İmam-ı Rabbânî, bu sözlerinin hemen ardından şu uyarıyı yapıyor:

“Bunlar [vahdet-i vücutçular] derler ki: Ayan [yani tayin edilip göze gelen, bir başka deyişle gözle belirlenen, gözle tayin edilen, beş duyu vasıtasıyla muttali olunan bu varlıklar] hiçbir şekilde varlık kokusunu almamışlardır [yokturlar]…. İşte bu anlatılan mana, şer’an ve aklen çeşitli mahzurlar meydana getirir. Bu manayı cevaplandırırken de, çok hile yollarına sapmış ve akıldan uzak teklifler yapmışlardır.” 

(A.g.e., C. 1, s. 347-348.)

Evet, yukarıdaki sözlerinden anlaşıldığı gibi, İmam-ı Rabbanî, vahdet-i vücutçular için şu tespitleri yapmaktadır:

1. Savundukları görüş, şer’an/dinen mahzurludur.

2. Savundukları görüş, aynı zamanda aklen de mahzurludur, akla ziyandır.

3. Görüşlerini savunmak için hile (demagoji, mugalata, çarpıtma, yalancılık vs.) yapmışlardır.

4. Görüşlerine dayanak olsun diye akılsızca varsayımlar ortaya atmışlardır.

 *

İmam-ı Rabbânî, İbn Arabî’den farklı düşündüğünü şöyle ortaya koyar:

“Lakin, bu fakir, zıllî [Allah’ın varlığına nispetle gölge durumunda olan] vücudu [varlığı] hariçte sabit görmektedir; onlar dahî zıllî vücudu, vehimde ve hayalde zannederler…. Mümkün [varlığı zorunlu olmayıp imkân dâhilinde olan], hariçte zıllî vücud ile hakikat yollu [gerçek olarak] mevcuttur. Onların sandıkları gibi, tahayyül [hayal] ve tevehhüm [vehim] yollu değildir.” 

(Mektûbât-ı Rabbânî, C. 2, s. 930-931.)

Bu alıntıların da gösterdiği gibi, Bediüzzaman eksik bilgi ile kalem oynatmış durumda.

İmam-ı Rabbânî, varlığın “hariçte (insan zihninin dışında) sabit (mevcut)” olduğunu söylemektedir. Yani vahdet-i vücutçuların (felsefî görüş olarak bu görüşü benimsemeyip de hal olarak yaşamış olanların) keşfettiği “vahdet”, “vücud”da (varlıkta) değildir, vahdet-i vücudçunun “şuhud”undadır (bakışındadır). Körün nesneleri görememesinden hareketle onlar hakkında yok hükmünü vermesi kabul edilemez.

İmam-ı Rabbanî’nin sözleri açık: Aklen sadece Allahu Teala’nın varlığı “zorunlu” olmakla, ve diğer mevcutlar “varlığı mümkün” kategorisine girmekle birlikte, o (ontolojik açıdan) “mümkün” varlıklar fiilen vardırlar ve varlıkları hakikat yolludur, gölge ya da hayal değildirler.

*

Bununla birlikte İmam-ı Rabbânî’nin bazı mektuplarında maddî âlemi “mevhum” olarak nitelendirdiği de olmuştur. Ancak burada kullanılan “mevhum” kavramı, yukarıya aldığımız açıklamalarının da gösterdiği gibi, vahdet-i vücutçuların anladığı manaya gelmemektedir.

İmam-ı Rabbânî’nin ifadeleri şöyle:

“Hariçte bir görünüş hasıl eden bu mevhum varlık, vehmin kalkması ile kalkan vehme dayalı mevhum mevcutlardan değildir…. Âlemi vehimlerden ve hayallerden sayan sofestaiye (sofistler) zümresine gelince, sanırlar ki: Vehmin ve hayalin kalkması ile âlem dahi kalkar…. Sufîlere gelince, hariçte eşyaya vehme dayalı bir varlık isbat ederler [böylesi bir varlığı sabit/mevcut] görürler. Hem de sebatı ve istikrarı [kalıcılığı ve devamlılığı] olan bir varlık.. Vehmin ortadan kalkması ile de kalkmayan [Böylece onların varlığı salt vehim olmaktan çıkar]…. Ulemaya [âlimlere, din bilginlerine] gelince, eşyayı hariçte mevcut olarak itikad ederler…. Üstte anlatılan mana açısından bakılınca, her iki fırka [sufiler ve ulema] katında dahi, eşyanın varlığı sabittir.” 

(A.g.e., C. 2, s. 1072.)

İmam-ı Rabbânî ayrıca şunu da söyler:

“Bu vehme dayalı vücud, mücerret [yalnızca, salt] vehmin ihtiraı [icadı] ile hasıl olmamıştır ki, vehmin zevali ile zeval bulup gitsin. Elbet o, Yüce Hakk’ın yaratması ile vehim mertebesinde hasıl olmaktadır. Hatta onun için [onun varlığıyla ilgili] itkan [yakîn, kesin bilgi] dahi hasıl olmuştur ki, zaruri olarak, vehmin zevali ile ona bir halel gelmez. [İnsan için varlığı vehim mertebesinde olsa bile, insanın vehminin dışında gerçek bir varlığı vardır.]” (A.g.e., C. 2, s. 1075.)

Böylece İmam-ı Rabbanî, insan beyninin ve algılarının işleyiş tarzı çerçevesinde maddenin insan zihnindeki görüntüsünün ya da imajlarının durumunu açıklarken vahdet-i vücutçulardan, sofistlerden, ve onların izleyicileri olan agnostiklerden (bilinemezcilerden) ayrılmakta, maddenin (âlemin) insan zihninin dışında gerçek bir varlığının bulunduğunu dile getirmektedir.

Bir başka deyişle, İmam-ı Rabbanî, insan zihninde oluşan madde algısının (Allahu Teala'nın "aklen zorunlu" varlığına nisbetle) vehim mertebesinde olduğuna dikkat çekerken, o vehim mertebesindeki bilişsel mevcudiyetin aslının insan zihninin dışında gerçek bir varlığa sahip olduğunu söylemektedir.

Yani onun terminolojisinde vehmî varlık, "mümkün varlık" (varlığı zorunlu/vacip olmayan ve "kendinden" olmayan, yani ancak yaratılma yoluyla ortaya çıkabilen varlık) olmaktadır. 

Böylece aslında sağ kulağını sol eliyle tutma anlamına gelecek şekilde sözü uzatıyor ve yanlış anlaşılabilecek hale getiriyor. 

İşte Kelamcıların (her Kelamcı değil, "muhakkik" Kelamcıların) böylesi konuları diline dolayın tasavvufçulara üstünlüğü bu noktada ortaya çıkıyor. Meseleyi hileye (demagoji, mugalata, çarpıtma, yalancılık vs.) sapmadan, artistlik yapmadan, "havass" triplerine girmeden açık ve berrak bir şekilde, ilim çerçevesinde inceleme konusu yapıyorlar.

*

Evet,  İmam-ı Rabbanî gibi isimlerin vehim kelimesini burada yanlış (ya da farklı) bir bağlamda ve anlamda ("mümkün varlığa" karşılık gelecek şekilde) kullanmaları, kafa karışıklığına yol açmaya elverişlidir.

İmam-ı Rabbanî, bazı sûfîlerin maddî âleme neden “mevcud” demek istemedikleri, neden “mevhum” kelimesini kullanmayı tercih ettikleri hususunda şunu söylemektedir: 

“Bu taife-i aliye katında, eşyanın [şeylerin] en şereflisi, en keremlisi ve azizi vücuddur [var oluştur]…. Böyle nefis (değerli) bir cevherin (özelliğin, özün) itlakını [mutlak biçimde ad olarak verilmesini, “İşte bu da vücuddur, varlıktır” denilmesini] dahi, Sübhan Hakk’ın masivasına (dışındakilere) caiz görmezler…. Dolayısı ile, en şerefli şeyin, en düşük şeye verilmesine razı olmazlar…. o vehme bağlı sübut (var oluş) için, ‘… haricî [insan zihninin dışındaki, insan algılarından bağımsız] bir vücuddur (varlıktır)’ dense de yeri vardır. Hatta bu zılliyet [gölge oluş] itibarı ile âleme ‘haricî mevcud’ dense de caizdir [Gölge de vardır, fakat varlığı kendisinden değildir].” 

(A.g.e., C. 2, s. 1247.)

Yani bazı sûfîler, yaratılmışları “varlık” bakımından (varoluş mertebesi bakımından) Yaratan’a ortak kılmak istemedikleri (ve "varlığı zorunlu" olmak ile "varlığı mümkün" olmak arasındaki farkın altını çizmek istedikleri) için farklı bir kavramsal çerçeveyi benimseme adına kavram kargaşası üretmektedirler. (Varlığı "zorunlu" olan, varlığı "kendinden" olandır, yani yaratılma ürünü olmayandır. O, tektir, Allahu Teala'dır. Varlığı "mümkün" olanlar ise, varlık alemine gelmek için Yaratıcı'ya muhtaçtırlar ve varlığı "kendinden" olan varlık olmaktan uzaktırlar, varlıkları Allah'tandır, Allah'ın yaratmasıyladır.)

Yeni bir kavram üretemiyor, sofistlerin (Eski Yunan ukalalarının) bir kavramını ödünç alıyorlar, fakat o ödünç kavramın bagajının dolu olduğunu, o kavramın kullanımının yanlış anlamalara yol açacağını unutuyorlar. (İşte İmam-ı Rabbanî, buna engel olmak için mevhum kelimesini bilinen anlamda kullanmadığını söylüyor. Fakat bunu söylemesinin kafa karışıklığını ortadan kaldırmaya yeteceği şüpheli.)

Ancak bu duyarlılık, yani vacibü’l-vücud (zorunlu varlık) ile mümkinü’l-vücud (mümkün varlık) için aynı vücud kavramını kullanmaktan sakınmak için mümkinü’l-vücudun “vücud”una zıll/gölge, hayal, vehim vs. gibi kelimelerle açıklık getirilmeye çalışılması, vahdet-i vücutçularda, Haricîler’in “Hüküm ancak Allah’ındır” sözünü yorumlayış biçimlerine benzer bir dalalet ve sapıtmaya yol açabilmektedir.

 Hz. Ali k. v., Haricîler için, “Hak bir söz ile batılı kastediyorlar” demişti.

Yani sözlerinin zahiri haktı, yükledikleri anlam ise batıldı.

*

Bazı vahdet-i vücutçular için ise, bu bile söylenemez. Onların sözlerinin zahiri de hak değildir, batıldır.

Ve onların batıl görüşlerinin revaç bulmasında, İmam-ı Rabbanî gibi alimlerin “mümkün” varlıkların vücudu (varlığı) için mevhum tabirini kullanmış olmalarının da bir dereceye kadar payı vardır. Kelamcılar gibi (akıl çerçevesinde) vacib-mümkün (zorunlu-olabilir) ayrımı yapmakla yetinselerdi bu kafa karışıklığı belki ortaya çıkmazdı.

Nitekim İmam-ı Rabbânî, bir mektubunda, bu konuları ele alırken kullandığı bazı tabirlerden (kullandığı kavramsal çerçeveden) nedamet duyduğunu, bunu yapmaktan pişman olduğunu belirtir:

“İlâhî, ibare darlığından dolayı [kavramlar ve kelimeler yeterli olmadığı için kalemimden] bazı lafızlar çıktı ki, onların ıtlakı (ad olarak kullanılması) şeriatta varid olmamıştır: Zılliyet ve diğerleri gibi.. Diyorum ki: Mümkünün vücudu, Vacib Teâlâ’nın zıllıdır (gölgesidir), onun sıfatı ise Vacib Teâlâ’nın sıfat-ı kâmilesidir. Amma, ben bu ibarelerin kullanılmasından korkuyorum. Halbuki, bu ibareleri kullanan velî kulların gelmiştir. Affını, bağışlamanı dileriz.” 

(A.g.e., C. 2, s. 1529.)

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, İmam-ı Rabbânî sofistlerin de kullandığı kavramları kullanmış olmaktan, bir başka deyişle, kavramsal çerçeve düzeyinde bile olsa vahdet-i vücutçuların dilini paylaşmış olmaktan rahatsızlık duymaktadır.

Sedd-i zerâyî ilkesi çerçevesinde düşünülürse, bunun gerekli bir hassasiyet olduğu anlaşılır.

Gerçekten de, İmam-ı Rabbanî’nin vahdet-i vücutçuların terminolojisini kullanmış olması, onların temel iddialarını reddetmesine rağmen, sanki onlarla bir ölçüde aynı çizgideymiş gibi bir kanaatin oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Nitekim, Bediüzzaman gibi bir dâhi bile meseleyi böyle anlamış.

*

İmam-ı Rabbânî bir başka mektubunda, vahdet-i vücutçuların ıstılahatını (terminolojisini, terimlerini) kullanmış olmaktan pişmanlık izhar etmekten de öte, onların kavramsal çerçevesini açıkça reddetmektedir:

“Mümkün ile Vacib Teâlâ arasında tesbit ettiğimiz bu misillu [buna benzer] ilimler, bir nisbettir ki, şeriatta varid olmamıştır; onların hemen hepsi [aklın devre dışı kaldığı] sekre [nanevi sarhoşluğa] dayalı maariftir (bilgiler, hissedişlerdir). Muamelenin hakikatına muttali olamamaktan ve işin künhünü idrak edememektendir. Mümkün ne oluyor ki, Vacib Taâlâ’nın zıllı ola.. Sonra, Vacib Taâlâ’nın zıllı nasıl olur?! Çünkü zıl, misil tevlidi vehmini verir…. Mahluktan bir şey, Halik’ının zıllı olamaz. Mahlukiyet (yaratılmışlık) dışında onun Yüce Halik ile bir bağlantısı da yoktur.” 

(A.g.e., C. 2, s. 1661.)

Bu ifadeleri, İmam-ı Rabbanî’nin konuyla ilgili “son kararı” olarak anlamak gerekir.

Konuyla ilgili en sağlıklı ve isabetli yaklaşımın da, vahdet-i vücutçuların sadece iddialarını değil, Eski Yunan filozoflarından ve sofistlerden aşırdıkları kavramsal çerçevelerini de reddetmek olduğu söylenebilir.

“Sekre dayalı maarif” denilen şey aslında maarif değildir. İşin hakikatine muttali olamamadır, hakikat fakirliğidir, müflisliğidir. İşin künhüne vakıf olamamadır, idrak eksikliği ve bozukluğudur.

Maarif adını verdikleri şatahat (saçmasapan laflar) sahv (uyanıklık) halinde tevbe edilmesi kaydıyla belki görmezden gelinebilir, fakat "havassın keşfettiği hakikat" diye savunulamaz.

Ancak vahdet-i vücutçuların çoğunda ne sekr hali vardır, ne de tevbe; onlarda olan sadece inatçılık, sıradan insanlardan farklı oldukları zannı, büyüklenme, kendilerini (ilahî sırlara vakıf olmuş) “havass”tan sayma, ve şer’î hükümler karşısında bu büyüklenmeye uygun bir ayrıcalıklı olma konumuna sahip addetme düşüncesidir.

*

Bediüzzaman’ın şu sözleri, Kelamcılara yönelik lüzumsuz yergi ve İbn Arabî soytarısı için de gereksiz ve hatalı güzelleme mahiyetini taşıyor:

Bazı ‘Söz’lerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur'ân'dan alınan minhâc-ı hakikînin (hakiki yol-yöntem, usul) farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki:

Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:

Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı (evrendeki nedenselliği), nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü'l- Vücudun (varlığı aklen vacip olanın, Allah’ın) vücudunu (varlığını) onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur'ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. “Herşeyde, O’nun tek olduğunu gösteren bir delil vardır” düsturunu (ilkesini) herşeye okutturuyor.

Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî'ye bu noktayı ihtar ediyor.

Ne yazık ki Muhyiddin-i Arabî soytarısı Fahreddin Râzî'ye bu noktayı ihtar etmiyor.. Bediüzzaman burada maalesef yakıştırma nev’inden idare-i kelam etmiş.. 

İbn Arabî soytarısına hüsnüzanda bulunayım derken Kelamcılara ve Razî’ye (bir nevi) suizanda bulunmuş.

(Benzer bir suizannı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi için de söz konusu.. Onun İbn Arabî ve vahdet-i vücutçuluk hakkında yazdıklarını okumadan olumsuz hüküm vermiş.. İnsan önce bir okur, sonra hüküm verir, ya da susar.. Bu, bir mahkemede hakimin taraflardan birini dinleyip diğer tarafı dinlemeden hüküm vermesi gibi birşey.. "Usul"de hata yaptığınızda "esas" hakkındaki mütalaanız değer taşımaz. Yazdıklarından anladığım kadarıyla, Bediüzzaman Mektubat-ı Rabbanî'ye aşina olmakla birlikte tamamını baştan sona satır satır okumamış.. Burada vahdet-i şühud meselesini yanlış aktarıyor.)

*

Evet, Bediüzzaman'ın ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle (Kelam alimlerinin takip ettikleri yol ile), Kur'ân'dan alınan minhâc-ı hakikî (yol-yöntem, usul) arasında farklılık ya da aykırılık görmesi anlaşılır birşey değil.. Kelam ilmi de sonuçta Kur'an'a dayanır.

Onun "Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı (evrendeki nedenselliği), nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle (imkânsızlığıyla) kesip, sonra Vâcibü'l- Vücudun (varlığı aklen vacip olanın, Allah’ın) vücudunu (varlığını) onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor" şeklindeki sözü de isabetli kabul edilemez. 

Aklı erenler için bu, Allahu Teala'nın varlığını ispat bahsinde son derece kısa, kesin, tartışmayı kesip atan etkili bir yoldur.

Bediüzzaman'ın bu yaklaşımı genelleştirildiğinde aynı şey Fıkıh ve Tasavvuf için de söylenecek, onların "mesleği" ile "Kur'ân'dan alınan minhâc-ı hakikî" arasında farklılık olduğu ileri sürülecektir. Bu da bütün bir Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf literatürünün çöpe atılması, geriye sadece (yalın halde) Kur'an ve Sünnet'in kalması demek olur.

Yine bu, Kur'an ve Sünnet'i öğrenmek isteyen insanların Amerika'yı yeniden keşfetme kabilinden bir çaba içine girmeleri, başkalarına öğretmek için de söz konusu disiplinleri yeni baştan inşa etmeye girişmeleri anlamına gelecektir.

Öte yandan, Kur'an tefsiri olma iddiasındaki Risaleler'in Kur'an'ın mesajını bir bütün olarak yansıttığı da söylenemez.. Nasıl Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf kendi başlarına Kur'an'ın bütününü temsil etmiyorlarsa, edemiyorlarsa, Risale-i Nurlar'ın durumu da odur. 

*

Böyle olmakla beraber, Bediüzzaman'ın İslam'ı tam anlamak için Kur'an'a yönelme, Tasavvuf, Kelam ve Fıkıh parantezleri içine (birbirlerinden kopuk olarak) sıkışıp kalmama çağrısı yapmış olması önemlidir. Değerlidir. Fakat bu, Risale-i Nurlar için de geçerlidir.

Gerçekte Risale-i Nurlar da bir nevi Kelam ile Tasavvufun mezcedildiği eserler durumunda.. Zaten özgünlüğü de burada.. 

Bununla birlikte, dediğimiz gibi, Bediüzzaman'ın Kelam mesleği için söyledikleri Risale-i Nurlar için de söylenebilir.. 

Sizin birtakım söylemleriniz "vehbî ilim" madalyası takılarak onore ediliyor, bunların kesbî (doğrudan Kur'an'dan aktarılan) bilgiler olmadığı söylenebiliyorsa, sizin dışınızdakilerin "ilm"ini de yerine göre "vehbî" kabul etmeniz, onda "Kur'an minhacı" aramayı bırakmanız gerekir. 

*

[Evet, Bediüzzaman "Kalbime ihtar olundu" filan gibi ifadeler kullandığında aslında "tasavvuf mesleği" üzere idare-i kelam etmiş oluyor, fakat adını doğru koymuyor ("Tasavvuf kurumunu istismar etmiyor, şeyhlik taslamıyor, olduğundan fazla görünmeye çalışmıyor" demek de mümkün). 

Zaman içinde Nurculuğun bir "tarikat" görünümü almış olduğu da bir gerçektir. Tarikattaki hilafetin/halifeliğin yerini Nurculukta Bediüzzaman'ın mutlak vekilliği, varisliği vs. almış durumda. 

Fark şurada ki Nurcular "şeyh" yerine "abi" kelimesini kullanıyorlar. Abilerine olan bağlılıkları tarikattaki bir müridin şeyhine olan bağlılığından farksız. (Şeyh kelimesi de esas itibariyle "abi" gibi bir anlama sahip. Arapça'da, 50 yaşını aşanlar için kullanılan bir kelime.. İlim sahiplerine de "aklen yetişkin/olgun" oldukları düşünülerek şeyh denilmiş.)

Nurcuların dersanelerinin bir tür tekke ya da zaviye işlevi gördüğü de söylenebilir. Tarikattaki çile, halvet vs. de, "vakıflık" (Evlenmeyip bir dersanede/tekkede "abi"lik/şeyhlik yaparak kendini Nurculuk hizmetine vakfetme) uygulamasıyla başka bir formda yeniden üretilmiş durumda. 

Yine, Bediüzzaman'ın birçok kişiye (bizzat ders okutmak ve kitaplarının okunmasını ödev olarak vermekten farklı olarak) "Seni talebeliğe kabul ettim" gibi ifadeler kullanması da tarikattaki "intisab"ı akla getiren bir reflekstir. Müridin adı burada talebe olmakta, Bediüzzaman da pratikte "şeyhlik" anlamına gelen bir "üstadlık" konumunda bulunmaktadır.

Nurculuk bugünkü haliyle teknik açıdan bir tür tarikattır. Fadime'nin yoldaşı derin tiyatrocu Müslüm Gündüz'ün Nurculuktan hareketle gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatını hiç zorlanmadan kurabilmiş olması tesadüf değildir. Toprak müsait.]

*

Evet, ulemanın ve ilim taliplerinin (İmam Malik ve Ebu Bekir Verrak gibi zatların belirttiği şekilde) İslamî ilimlerin hepsinden nasipdar olmaları, hepsinde yeterli bir donanıma sahip bulunmaları gerekiyor.

Fakat bu da yetmez, (bu disiplinlerin içine hapsolup) Kur'an ve Sünnet'le irtibatlarını koparmamaları, tefsir ve hadîsten kopmamaları önem taşıyor.

Aksi takdirde ciddî hatalar yapmaları kaçınılmazdır.

Bugünkü ilahiyatçıların en büyük sorunu da bu.. Unvanlar parlak, doç.prof. vs.. Fakat sıkça içi boş.

Mesela adam Fıkıhta derinleşmiş, fakat Kelam ve Tasavvuf''la ilgili bilgisi yetersiz. Onlara dair bildiği doğru dürüst birşey yok.. Dolayısıyla ciddi hatalar yapıyor.. Yahut tersi oluyor, Kelam'a dair bazı meseleleri bilen biri tutuyor Fıkıh sahasında da atıp tutmaya başlıyor, bol keseden işkembevî fetva veriyor, her fıkhî meseleye maydonoz oluyor. 

Kendi alanları dışında genellikle tam takır kuru bakır olan böylelerinin bazen kendi alanlarında bile yetersiz oldukları görülüyor.

Mesela Türkiye'de birçok Kelam akademisyeni bu durumda.. Kelam'ı doğru dürüst bilmiyor.. Anlamamış.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin belirttiği gibi, geçmişte yaşamış ulemanın hal tercümelerini, hayat hikâyelerini bilmeyi ilim zannediyorlar.

Maalesef akademisyenler genelde sadece doktora yaptıkları konuyu ciddi çalışıyor, daha sonra dostlar alışverişte görsün kabilinden makaleler yazıyorlar ve bilgi birikimi olarak orada kalıyorlar.

Çoğunun doktora tezi de beş para etmez metin durumunda.. Böyle olunca ortaya tahsilli cehalet (ya da cehl-i mürekkep) çıkıyor.

Unvanlar şaşaalı, fakat içi boş. (İstisnalar yok değil, onları tenzih ediyoruz.)

Diğer bir sorun akademik camiada sağlıklı bir eleştiri geleneğinin tesis edilememiş olması.. Maksat unvanları kolayca almak olduğu için kimse bir başkasının hatasını düzeltmeye kalkışmıyor. Çünkü, haklı olarak, böylesi eleştiriler getirince önünün kesileceğinden, dışlanacağından, yükselmesine mani olunacağından korkuyor. Dolayısıyla hatalar da doğrular kadar revaç bulmaya devam ediyor.

*

Burada şunu da belirtmekte fayda var: Bediüzzaman gibi zor zamanda nice bedeller ödeyerek büyük hizmette bulunmuş zatların hataları üzerine merceği çok fazla tutmak yanlış olur. Minnet ve şükranla anmak gerekir.

Ancak bu tavır, Nurcuların yaptığı gibi hatasız görme noktasına varmamalıdır.

Böylesi aşırılıklar karşıt aşırılıklara yol açıyor, böylece Bediüzzaman gibi isimlerin tümden reddedilmesi sonucunu veren yan tesirler zuhur ediyor.

Buna bağlı olarak, Bediüzzaman gibi müstesna zatların hatırasını yok etmek isteyenlere gün doğuyor, ellerine fırsat geçiyor. 

Birileri tarafından "hatasız" olarak görülmeleri, kötü niyetliler tarafından, tümden red için gerekçe haline getiriliyor.

Bediüzzaman gibi zatlar ufak tefek hataları yüzünden değer kaybetmezler.


"MİT'Çİ NUH'UN KİRLİ PASLI BORAZANLARI" VE MERHUM ABDURREŞİD İBRAHİM

Bir süre önce medyada bir " Nuh'un köpekleri " tartışması kopmuştu. Hilal Kaplan Twitter'da şöyle bir mesaj paylaşmıştı: “...