HİKÂYE UZUN, ÖZETİ KISA

 






Niyazi Ahmet Banoğlu, Selanikli Mustafa Atatürk'ün akrabası Cemal Bolayır’ın şu sözlerini aktarıyor:

Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın vasiyetnamesini yazan akrabası Cemal Bolayır'ın el yazısı ile bıraktığı anı yazıları, Atatürk'ün 16 Mayıs 1919'da Samsun'a hareketinden önceki günleri aydınlatıcı belgelerdir.

“Akrabalığım bulunan Mustafa Kemal Paşa'nın oturmakta olduğu Beşiktaş'ta Akaretler'de 76 numaralı ev ile sonradan taşındığı Şişli’deki evlerine sık sık giderdim. 5 Mayıs 1919 tarihinde de [Samsun’a hareketinden 11 gün önce] gene bu eve gitmiştim. Bahçeden üç dört basamaklı bir merdivenle çıkılan birinci katın ön sağ tarafındaki küçük odada oturduklannı görerek içeri girdim. Beni görünce, hemen:

“- Buyurun Cemal Bey, dedi ve beni yanında bulunan misafirlere: "Akrabam Cemal Bey, diye birer birer tanıştırdı:

“- Miralay [Albay] Ömer Lütfi; gazeteci Ruşen Eşref, Binbaşı Ali Rıza ... "

“Kendisi kapıdan girilince odanın pencere yanındaki sol köşesinde oturmakta idi. Karşısında Miralay Ömer Lütfi Bey (1922 yılında nafia vekili [bakanı]), onun yanında Ruşen Eşref, onun yanında da Binbaşı sevkiyatçı Ali Rıza Bey (sonradan lstanbul mebusu [milletvekili]), kapıya yakın sağ köşede ise Yaver Cevat Abbas oturuyordu. Ben de kapıdan girince sol taraftaki köşede, paşaya yakın yerde oturdum.

“Konuşmalanna devam ettiler, ben de dinlemeye başladım.

“Memleketin gidişi, yakın tarihe ait olaylar konuşuluyordu. Mustafa Kemal, dinin yobazlar elinde kalması yüzünden milletçe geri kaldığımızı söyledikten ve bazı örnekler verdikten sonra İkinci Meşrutiyet dönemini eleştirdi; ordunun başarısızlığını Enver Paşa'nın yönetimsizliğine bağladı. …

7 Mayıs, Çarşamba

“İki gün sonra yeniden evlerine gittiğim zaman Paşa yoktu, yalnız haber bırakmış, Cemal Bey gelirse beni beklesin, demiş.

“Gene Zübeyde Hanım'ın yanına çıkum. Beni görür görmez:

“-Abe evladım, dedi geçen gün geldiğinde aşağıda neler konuştunuz?

“- Neden sordun? deyince:

“- Paşa, seni çok beğenmiş ... Bana dedi ki, anne bu Cemal Bey'i sen çok methederdin ben inanmazdım, fakat şimdi anladım, senin dediğin az kalır ...

“Tabii ben de bu sözlerden haz duymuştum. Bir saat sonra Paşa geldi, beni görünce:

“- Seninle biraz görüşelim, diye bir odaya aldı. Merak içinde idim. Paşa:

“- Bugün Sadrazam Ferit Paşa, bana haber göndermiş akşam üzeri saat beşte beni bekliyor, ne dersin gideyim mi?

“Bir tereddüt geçirmiştim. Belki iki dakika düşündüm ve gitmesi gerektiğini söyledim.

“- Öyle ise, dedi, sen hurda bekle, ben gelinceye kadar bir yere gitme ... Geç kalmam, otomobille gidip geleceğim ...

“Mustafa Kemal'i bekledim, geldi. Bana aynen şunları söyledi:

“- Üç gün önce işgal kuvvetleri İngiliz kumandanı, Ferit Paşa'ya gelerek, doğu illerimizde bazı kuvvetlerimizin halkla birleşerek Hıristiyanlara karşı katliam hazırlığında bulunduklannı haber aldıklannı söyleyerek, bunu önlemek için Doğu'ya asker gönderip işgal edeceklerini söylemişler. ‘Sizi bunun için ziyaret ettik, haber veriyoruz,’ demişler.

“Ferit Paşa telaş etmiş:

“- Böyle bir şey yoktur ve olamaz. Bana üç gün izin veriniz. Ben oraya oraya İttihatçı olmayan bir komutan göndereceğim, hiçbir sorun kalmaz, demiş.

“Ferit Paşa bundan sonra öneriyi bana yaptı:

“- Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, sizi uygun görmüşlerdir. Şüphesiz gidersiniz. Şimdi benim, bir yere acele randevum var, oraya gitmek zorundayım. Bu konuda yapacağımız işlerle, durum hakkında etraflı, harita üzerinde incelemeler yapmak üzere iki gün sonra yeniden görüşelim, diyerek aynldı. Şimdi buna ne dersin?

“Ben:

- Aman Paşam, bundan daha iyi fırsat olmaz, derhal kabul etmelisin, dedim.

“Düşünceli idi, bana hiçbir şey söylemedi. Ferit Paşa ile görüştükten sonra gene buluşmamızı istedi.

“İki gün sonraki görüşmemizde:

“- Dokuzuncu Ordu Müfettişi sıfatı ile gitmeyi kabul ettiğini söyledi.

“Mustafa Kemal, bundan sonraki temaslannı da öbür ziyaretlerimde anlattı. Harbiye nazırı [Şakir Paşa] ile dahiliye nazırı [Mehmet Ali Bey] ile görüşmüş, hartta üzerinde incelemeler yapmışlarkendisine çok geniş yetki verilmiş ... Mustafa Kemal:

“- Yalnız, dedi, para veremiyorlar. Oysa orada çalışmak için para lazım.  Ferit Paşa: ‘- Hele siz bir gidiniz, arkadan para göndeririz,’ dedi. Ben de kabul ettim.

“Mustafa Kemal, bundan sonra temaslanna devam etti. [Sonradan içişleri bakanı olan ve “zafer”den sonra Kemalistler tarafından linç edilip öldürülen] Ali Kemal Bey tarafından nazırlara (bakanlara) verilen ziyafette de bulundu. Yanında götüreceği arkadaşlannı saptayarak kadrosunu harbiye nazırına onaylattı. Padişah ile görüşmesini de bana anlattı. Padişah, başarıya ulaşacağına inandığını söylemiş, yardım vaat etmiş. Aynldıktan sonra dışarıda Saray Nazırı [Cumhuriyet dönemindeki “devlet bakanı”nın muadili] Naci Paşa, padişahın hediye ettiği bir kutuyu Mustafa Kemal'e vermiş. Mustafa Kemal kutuyu açıp bakmayınca Naci Paşa açmasını işaret etmiş. Mustafa Kemal açıp bakmış, bir altın saatmiş. …”

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri, İstanbul: Alfa Y., 2012, s. 51-3.)

*

Banoğlu’nun Bolayır’dan aktardığı satırlarda geçen bir isim dikkat çekici:

“Kendisi kapıdan girilince odanın pencere yanındaki sol köşesinde oturmakta idi. Karşısında Miralay Ömer Lütfi Bey (1922 yılında nafia vekili [bakanı]), onun yanında Ruşen Eşref, onun yanında da Binbaşı sevkiyatçı Ali Rıza Bey (sonradan lstanbul mebusu [milletvekili]), kapıya yakın sağ köşede ise Yaver Cevat Abbas oturuyordu. Ben de kapıdan girince sol taraftaki köşede, paşaya yakın yerde oturdum.”

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri, İstanbul: Alfa Y., 2012, s. 51-3.)

Miralay Ömer Lütfi’yi, Kâzım Karabekir’in Günlükler’inden hatırlıyoruz. Selanikli’nin ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken Karabekir Paşa, günlüğüne şu notu düşmüştü:

"Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] PaşaÖmer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş."

[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Olay Filistin’de geçiyor.

Padişah Mehmet Reşat’ın 4 Temmuz 1918 günü vefatı üzerine Vahideddin’in padişah olduğunu öğrenen Selanikli, Karlsbad’daki kaplıca sefasını hemen yarıda keserek vatana dönmüş, istifa etmiş bulunduğu 7’nci Ordu Komutanlığı’nı tekrar uhdesine almış, yanına bir de padişah yaveri unvanını eklettirmişti.

Veliaht Vahideddin’in yedi ay önceki Berlin seyahatine iştirak edip onu yaktığı “yağlarla” kafaya almış durumdaydı.

Filistin’e komutan olarak, İngilizler’in Osmanlı’yı yenmesini sağlamak ve böylece öteden beri istediği İngiliz-Türk barışını sağlamak için gitmiş bulunuyordu.

Bu yenilgi, yıllardır rekabet ettiği Enver’in ülkedeki etkisini sonlandıracak ve kendisinin önünü açacaktı. Hesabı buydu.

Bunun için, başında bulunduğu 7’inci Ordu’ya ricat (kaçma) emri verdi. Karşısındaki İngiliz ordusunun başında General Allenby bulunuyordu.

Allenby, eski sofra arkadaşıydı. 1913 yılında İngiliz ajanı Aubrey Herbert’in kendisinin onuruna verdiği yemekte onunla tanışma bahtiyarlığına erişmişti.

Selanikli, şeytanî satrancında ilk hamleyi bu şekilde yapıp Nablus’tan taa Halep’e kaçtıktan sonra (Ki aradaki mesafe İzmir-Kayseri arasına denk), ikinci hamlesini yaptı. Padişah’a bir telgraf gönderip İngilizler’le “behemahal sulh” (ne pahasına olursa olsun barış” yapılmasını istedi.

Bu, pratikte, kayıtsız şartsız teslimiyet demek oluyordu.

Herşey çok hızlı bir biçimde yaşanmış durumdaydı. Bütün bunlar olup bittiğinde Vahideddin henüz tahttaki üç ayını bile tamamlamış değildi.

Ve Filistin’e dönmüş olan Selanikli, iki ay içinde misyonunu yerine getirniş, dört yıldır düşmanları karşısında ayakta kalmayı başarmış olan Osmanlı’yı bir hamlede mahvetmişti.

30 Ekim’de Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalandığında, Vahideddin’in padişahlığı henüz dördüncü ayını bile tamamlamış değildi.

Vahideddin, Selanikli’yi Filistin’e göndererek başlattığı hatalar serisini, padişah oluşunun üzerinden bir yıl bile geçmeden, 16 Mayıs 1919’da Selanikli’yi sözde vatanı kurtarmak için Samsun’a gönderirken zirve noktasına taşıyacaktı.

Henüz onbuçuk aylık padişahtı.. On ay ve 12 günlük.

Ciğeri kediye, kümesi tilkiye emanet edercesine vatanı İngiliz ajanına teslim ettiğinin farkında değildi.

*

Banoğlu, Bolayır’ın şu sözlerini de aktarmış durumda:

“Mustafa Kemal'i bekledim, geldi. Bana aynen şunları söyledi:

“- Üç gün önce işgal kuvvetleri İngiliz kumandanı, Ferit Paşa'ya gelerek, doğu illerimizde bazı kuvvetlerimizin halkla birleşerek Hıristiyanlara karşı katliam hazırlığında bulunduklannı haber aldıklannı söyleyerek, bunu önlemek için Doğu'ya asker gönderip işgal edeceklerini söylemişler. ‘Sizi bunun için ziyaret ettik, haber veriyoruz,’ demişler.

“Ferit Paşa telaş etmiş:

“- Böyle bir şey yoktur ve olamaz. Bana üç gün izin veriniz. Ben oraya oraya İttihatçı olmayan bir komutan göndereceğim, hiçbir sorun kalmaz, demiş.

“Ferit Paşa bundan sonra öneriyi bana yaptı:

“- Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, sizi uygun görmüşlerdir. Şüphesiz gidersiniz. Şimdi benim, bir yere acele randevum var, oraya gitmek zorundayım. Bu konuda yapacağımız işlerle, durum hakkında etraflı, harita üzerinde incelemeler yapmak üzere iki gün sonra yeniden görüşelim, diyerek aynldı. …”

İngiliz tezgâhı iyi kurmuş.. Doğu Karadeniz için birinin görevlendirilmesini istiyor ve bu kişinin İttihatçı olmaması gerekiyor.

Şartları bu.. Çünkü İttihatçılar (Enver ve şürekası), Osmanlı’yı Almanlar’ın yanında İngiltere’ye karşı savaşa sokmuş durumda.

İttihatçı olmayan isim denilince o sırada akla gelen ilk isim ise, Enver’e olan hasedinden dolayı çatlayan Mustafa Kemal..

İttihatçı olmadığını hem İngilizler’e, hem de mevcut Osmanlı Hükümeti’ne deklare etmiş bulunuyor. Falih Rıfkı’ya (İngiliz Gizli Servisi’nin Türkiye şefi) Robert Frew ile yaptığı başbaşa gizli görüşme ile ilgili olarak anlattıklarında İttihatçılar bahsinin geçmiş olması tesadüf değil.

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’le görüştüğü sırada kendisine yöneltilen “İttihatçı mısınız?” şeklindeki soruya da “Sözlük anlamı itibariyle ittihatçıyım, siyasal anlamda İttihatçı değilim" demek olan bir cevap vererek İttihatçı geçmişinin üzerine sünger çekmiş, tevbe ile bu dosyayı kapatmış durumda.

*

Böylece, Selanikli’nin (İngilizler’in isteği ve hazırladıkları plan doğrultusunda) Doğu Karadeniz için görevlendirilmesi operasyonunun altyapısı hazırlanmış bulunuyor.

İngilizler, Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin (Genelkurmay’ın) bunu bir fırsata çevirmek isteyeceklerinin, bunun için Selanikli haine olağanüstü yetkiler vereceklerinin de farkındalar.

Herkesi tutuklayıp Malta’ya sürerken Selanikli’ye hiç dokunmamış olmaları yetmiyormuş gibi, bu görevlendirme sırasında da hiçbir zorluk çıkarmıyor, anında vizeyi bastırıyorlar.

Satrancın bir sonraki hamlesi, İngilizler’in, Samsun’a çıkan Selanikli’nin İstanbul’a tekrar çağırılmasını istemeleri dalaveresi.. Böylece Selanikli, sözde İngilizler’in korkup çekindiği adam haline getirilirken, Osmanlı padişahı ve hükümeti de, İngiliz emellerine boyun eğen hain işbirlikçi gibi gösteriliyor.

Tam bu sırada Selanikli, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un yazdırdığı senaryo çerçevesinde yeni hamlesini yapıyor, Osmanlı Padişahı’na ve hükümetine “askerlikten istifa dilekçesi”ni sunuyor.

Böylece, sözde fedakârlık yapmış, İngilizler karşısında zor duruma düşen Padişah ile hükümeti kurtarmış, paratoner gibi davranmış oluyor.

Gerçekteyse maksat, Selanikli’nin “Osmanlı Devleti’nin basit bir memuru” olmaktan çıkarılması, bir “halk hareketi”nin liderine dönüştürülmesi..

*

Böylece Selanikli, kongreler toplayıp yeni bir millet meclisi teşkil etmek için gereken zemine kavuşmakta, bu ayrılıkçı ve bölücü hareketine meşruiyet sağlamış olmaktadır.

Önce paralel meclis gelecek, bunu paralel hükümetin kurulması izleyecek, ardından da paralel devlet kurulacaktır.

Bu, Selanikli’nin paralel padişah olması anlamına gelmektedir.

Fakat kendisine padişah değil, cumhurbaşkanı dedirtecektir. Gerçekte, İngilizler’in desteği ve oyunuyla devlet başkanlığını gasbetmiş, milleti yalanlarıyla ve takiyyesiyle aldatmış bir yetki hırsızıdır.

*

Hayatta bazen, başlangıçta hedeflenmeyen, hiç de akılda ve hesapta olmayan şeyler yaşanabilir.

Kumarbazların tabiriyle kartların karılıp yeniden dağıtılması durumları ortaya çıkabilir.

Eski dostlar düşman, eski düşmanlar dost haline gelebilir.. Ve bütün bu yaşananların aktörleri durumundaki insanlar, başlarına gelenleri ve savruldukları yerleri kendileri de hayretle karşılayabilirler.

Selanikli’nin ve İngilizler’in durumu öyle değil.. Onlar, oyunlarını belli bir plan ve proje çerçevesinde, senaryoya tamamen sadık kalarak gergef gibi ince ince dokudular.

Selanikli’nin (İngiliz istihbaratının Türkiye şefi) Robert Frew ile yapmış olduğu gizli saklı görüşmelerde alınan kararlar harfi harfine yerine getirildi.

Bu kararları Selanikli, Samsun’a çıkışının üzerinden daha üç ay bile geçmeden, henüz ortada hiçbir şey yokken, kendisinin emri altında herhangi bir askerî güç de “resmen” bulunmuyorken, Erzurum Kongresi’nin bittiği günün gecesinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıklamış durumdaydı:

Osmanlı Devleti yıkılacak, yerine, rejiminin cumhuriyet olduğu söylenen yeni bir devlet kurulacaktı.

Fakat bu devletin cumhurbaşkanını millet seçmeyecekti, kendisi olacaktı. Selanikli’nin efendisi İngilizler ona cumhurbaşkanlığını vermiş durumdaydılar. Onlardan (Ward Price’ın yazdığına göre) valilik istemiş, “Valilik kalmadı, cumhurbaşkanlığı verelim” cevabını almıştı.

O da, çantada keklik olan cumhurbaşkanlığı (daha doğrusu diktatörlük) yetkilerine dayanarak memlekette yerli-milli alfabeyi yasaklayacak, Latin harflerini millete dayatacaktı.

Ayrıca tesettür (İslamî örtünme) de kaldırılacaktı.

Fakat erkeklere başka bir tesettür (yahudi tesettürü) dayatılacak, millete zorla şapka giydirilecekti.

Selanikli, hempalarına gece yarısı bunları, büyük bir özgüvenle müjdelemiş durumdaydı.. Fakat gündüz millete din, iman, halife-padişaha sadakat nutukları atıyordu.

Gerçekleştireceği İngiliz ilke ve inkılaplarını anlatmış, fakat İngilizler tarafından bunun için görevlendirilmiş olduğunu onlara söylememişti. (Ya da söyledi fakat Mazhar Müfit bunu açıklamayı uygun görmedi. İngilizler'in "karar"ını açıklama vazifesi İnönü'ye kaldı.)

*

Evet, Selanikli, olayların seyri içinde yeni bir devlet kurma macerasına sürüklenmiş ve gelişmelerin doğal akışı çerçevesinde devletin tepesine tünemiş değil.

Ortada, ustaca adımlarla hayata geçirilen bir İngiliz kumpası (Osmanlı Devleti’ni hedef alan kumpas) ve komplo (gizli plan) var.

Bu planda tek aksilik, Türk-Yunan savaşında yaşandı.

1920 yılının sonlarında (İngilizler tarafından alaşağı edilip yerine oğlu Aleksandr kral yapılan) Konstantin, oğlu bir maymun tarafından ısırılıp öldüğü için tahta geçti.

Alman kökenli ve Almanya yanlısı olan Konstantin, 1917 yılında (Birinci Dünya Savaşı sürerken) Atina’nın bombalanması tehdidiyle tahttan indirilmişti. Yeniden tahta geçince İngilizler’in adamı Venizelos başbakanlığı kaybetti ve çekip Paris’e gitti (İleride tekrar dönecekti).

İngilizler’in planı çerçevesinde (Milne Hattı ile İzmir-Aydın arasında durdurulan, İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamakla görevlendirilen) Yunan ordusu Anadolu içlerine asla yürümeyecek, Selanikli piyonları paralel devletini kurunca, göstermelik birkaç çatışmanın ardından Ankara hükümeti ile Yunanistan arasında (Ankara’nın Fransa ile yapmış olduğu Ankara Antlaşması’nın benzeri bir) barış yapılacak ve kavga bitecekti. Plan buydu.

Yunanistan İzmir’den çekilecek (İzmir’i kurtarma başarısının Selanikli’ye verilmesi gerekiyordu), karşılığında 12 Adalar’ı ve Batı Trakya’yı alacak, savaş tazminatı ödemesi de istenmeyecekti. Zahmetleri karşılığında bunu hak ediyordu.

Ancak Konstantin, İngilizler’in adamı değildi, onlara hınçlıydı, ve Anadolu içlerine yürüdü, Ankara’nın burnu dibine, Polatlı’ya kadar geldi.

*

İngiliz efendileri buna “Biz sözümüzde duruyoruz, fakat hesapta olmayan birşey yaşandı, Alaksandr ve Venizelos devre dışı kaldı.. Herşeyi bizden bekleme, senin de kendini ispat etmen lazım” dediler.

Hesapta olmayan bu gelişme karşısında Selanikli paniğe kapıldı, derhal Kayseri’ye kaçma kararı aldı.

İşte tam bu noktada “derin millet” ruhu devreye girdi. TBMM Selanikli’ye “Sen istiyorsan Kayseri’ye git, biz gitmiyoruz” dediler.

Selanikli baktı ki Kayseri’ye giderse otomatikman siyaset denkleminden düşecek, gitmekten vazgeçti.

Fakat TBMM bununla yetinmedi, Selanikli’ye “Şimdiye kadar kürsüde nutuk atmaktan başka birşey yapmadın, artık vıdı vıdı edip kafa şişirmeyi bırak, askere moral vermek için cepheye git” dediler.

Cepheyle arası iyi olmayan, gözü dans salonlarında olan sahte kahraman Selanikli bunu kabul etmedi. Fakat milletvekilleri “Ya gideceksin, ya gideceksin!” dediler.

Selanikli, dört gün süren tartışmaların ardından, cepheye gitmeyi iki şartla kabul etti: Birincisi, TBMM’nin bütün yetkileri kendisine devredilecekti, yani diktatör yapılacaktı. İkincisi, bir yenilgi durumunda asla hesaba çekilmeyecek, bir ihmal ya da kusurunun olup olmadığı sorgulanmayacaktı.

TBMM, “Lanet olsun, mevzubahis olan vatansa, bu sahte kahramanın diktatörlüğü teferruattır” dedi.

Fakat Selanikli, “Mevzubahis olan vatansa benim konumum, istikbalim teferruattır” demiyordu, dememişti.

Çünkü, onun için, “Mevzubahis olan çıkarlarıysa, vatan da teferruattı”.

*

Selanikli böylece, bir diktatör olarak Sakarya’nın yolunu tuttu.

Fakat cephede yine de durmadı. Attan düşüp kaburgasını kıracağı tuttu, cepheden ayrıldı. (Gerçekten kırılmış gibi görünüyor.)

Sonra da, savaş uzayınca, orduya Yunan ordusunun karşısından çekilme emri verdi.. Gözü Erciyes’in dağ havasındaydı.. Savaş ona göre değildi.. Yurtta sulh istiyordu, sulh da o sırada pılısını pırtısını toplayıp Kayseri’ye gitmişti.

Fevzi Çakmak, bunun geri çekilme emrini hayata geçirmedi.. Çünkü Yunan ordusunun da pilinin bitmek üzere olduğunu anlamıştı.. Nitekim, lojistik sorunları yaşayan ve gıda sıkıntısı çeken Yunan ordusunda açlık, salgın hastalık ve ishal başgöstermişti.. Yunan birlikleri farkettirmeden yavaş yavaş çekilmekteydi.

Ordumuz geri çekilmeyince, Sakarya Savaşı’nı otomatikman kazanmış olduk. Yunan ordusu yarı ölü yarı baygın iki gün daha yerlerinde durmuş olsalardı bizim pilimiz bitmişti. Allahu Teala korudu.

Ve Selanikli, kaburgası kırıldığı için gazi unvanını aldı. Ayrıca, zafer kazanmış komutan olarak (teamüllere aykırı biçinde) üç rütbe birden atlayarak üniformasına mareşal apoletlerini diktirdi.. Sinekten yağ çıkarma ustası bir fırsatçılık virtüözüydü.

Böylece, Konstantin'in huysuzluğu yüzünden iş biraz uzamış oldu. Fakat "Geç olsun da güç olmasın" diye düşünen Selanikli sonuçtan memnundu. Çünkü "istemeden" kazandığı Sakarya Savaşı'nın ardından Yunan'ı mağlup etme ümidi doğmuştu.

O sayede hem gazi unvanını almış, hem mareşal apoletlerine kavuşmuş, hem de Dumlupınar zaferi ile birlikte kendisini Napolyon gibi hissetme mutluluğunu yaşamıştı.

Dolayısıyla, bütün bunların hatırına Yunan'a 12 Adalar ve Batı Trakya gönül rahatlığıyla verilebilir, savaş tazminatı istenmesinden sarf-ı nazar edilebilirdi. 

*

Hikâye uzun, en mükemmel özetini yapan kişi ise, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü.

1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, “istiklal mücadelesi”nin ardındaki sihirli değneği, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


ANADOLU AJANSI'NIN BİR "28 ŞUBAT" HABERİ: ATATÜRKÇÜ-VATANSEVER (VATANIN NİMETLERİNİ SEVER) SUİKAST, KUMPAS, KARI-KIZ TUZAĞI... SATILMIŞ ATATÜRKÇÜLÜĞÜN MİLLETLE BİTMEYEN AHLÂKSIZ SAVAŞI





Türklüğü "Ne mutlu ki Türküm" demekten ibaret olan İslam düşmanı kanı karışıklara Türk diyor. Sanki Türk, İslamcı olamaz. TSK bu (yahudi güdümlü) Türk'e yabancı hain Türkçülük ve Atatürkçülükten kurtulmadıkça millete rahat yok.. Dikkat edin, 28 Şubatçı bu hain zihniyet TSK'da hâlâ belli ölçüde etkili.













Eski Sultanbeyli Belediye Başkanı Koçak: Atatürk heykelini yakmasınlar diye nöbet tuttuk


Eski Sultanbeyli Belediye Başkanı Koçak, 28 Şubat döneminde Sultanbeyli'de yapılan Atatürk Heykeli hakkında, "Zabıtaya sekizer saat arayla 24 saat nöbet tutturduk. 15 gün içinde yakamayınca, fiberi götürüp tuncunu getirdiler." dedi.
Hasan Hüseyin Kulaoğlu
27 Şubat 2020Güncelleme: 27 Şubat 2020 İstanbul


28 Şubat döneminde Sultanbeyli'ye yapılan Atatürk heykeliyle gündeme gelen eski Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak, "Biz 'Bu heykel fiberdir. Bu gece yakacaklar ve benim üzerime atacaklar. Biz de burada 24 saat nöbet tutuyoruz.' dedik ve zabıtaya sekizer saat arayla 24 saat nöbet tutturduk. 15 gün içinde yakamayınca, fiberi götürüp tuncunu getirdiler." dedi.

"Postmodern darbe" olarak adlandırılan 28 Şubat 1997'deki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının üzerinden 23 yıl geçti. Darbeye giden süreçte toplumun yaşam biçimi ve inançlarını yaşayış tarzı üzerinden oluşturulan yoğun baskı, o dönemin tanıkları ve bu baskıyı birebir yaşayanların hafızalarında tazeliğini koruyor.


28 Şubat döneminde Refah Partisi'nden Sultanbeyli Belediye Başkanı olan Ali Nabi Koçak, darbeye giden süreç ve sonrasında yaşadığı tanıklıkları AA muhabirine anlattı.

Koçak, 1994 yılındaki seçimlerde Refah Partisi'nden Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul'dan, Melih Gökçek'in Ankara'dan seçimi kazandığını hatırlattı.

Bunların haricinde Türkiye'deki birçok il ve ilçe belediyelerini de Refah Partisi'nin kazandığını ifade eden Koçak, ordunun o zaman darbe yapacağını ama dönemin Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın, "Milli Görüş iktidar olacaktır, ya kanlı ya kansız." sözünü söylemesi üzerine ordunun darbeden vazgeçtiğini kaydetti.

Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi tarafından oluşturulan Refah-Yol Hükümeti'nden vatandaşın memnun olduğunu, o dönemde maaşlara yüzde 100, 300 zam yapıldığını, fakirin fukaranın elinin para gördüğünü ve hükümetin Cumhuriyet tarihinde ilk defa denk bütçe çıkardığını belirten Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Denk bütçe çıkınca dış devletler 'Eyvah Türkiye şaha kalktı. Osmanlı şaha kalktı.' diye talimatlar veriyor ve nihayet mason localarının talimatıyla ihtilal başlatılıyor. Ne yazık ki vatansever olduğunu iddia eden insanların, başka vatanda olanların emirlerine riayet etmeleri hakikaten üzücüdür. Bunun vatanseverlikle izahı nasıl mümkün olabilir? İşçi, memur, emekli Erbakan döneminde aldığı ikramiyeleri, aldığı zamları unutamıyor. Vatansever bir insan, ihtilal yapmaz. Gücün varsa seçimde aday olursun, sen daha iyi yapacağını söylersin, vatandaş seni seçer. İhtilal bir zorbalıktır, eşkıyalıktır, maalesef eşkıyalar bu yoldan para kazanıyor."

28 Şubat döneminde Sultanbeyli'de ne kadar Kur'an kursu varsa kapatıldığını, Adil Düzen Mahallesi'nin isminin çağrışım yaptığı için Adil Mahallesi olarak değiştirildiğini, Mücahitler Camisi'nin isminin değiştirilmesi için uğraşıldığını anlatan Koçak, kendi okulu olan Bahtiyar Koleji'ne askerlerin geldiğini ve okulda başörtülü öğretmen ve öğrenci var mı diye teftişler yaptıklarını söyledi.

Koçak, "28 Şubat, Türkiye'nin kalkınmaması için, fakir fukaranın maaşları artırıldığı için, denk bütçe çıktığı için vatan hainlerinin bu memleketi, Türkiye'yi başkalarına muhtaç etmek amacıyla yaptığı bir ihtilal hareketidir. Bu dünyada cezasını görmeseler, kıyamette görecekler. Erbakan gibi bir lidere bu ihanetin yapılması hainliktir, kansızlıktır." değerlendirmesinde bulundu.

Her darbede belli grupların zengin olduğuna dikkati çeken Koçak, 28 Şubat'ta bankaların içinin boşaltıldığını, Merkez Bankasının garantör banka olduğu için milletin vergileriyle bankaların borcunu ödediğini söyledi. 1980 darbesinde hazineden 274 ton altın çalındığını kaydeden Koçak, "Darbeler hırsızların işine yarıyor." dedi.

28 Şubat'ta imam hatip okullarının kapatıldığını, başörtüsü meselesinin gündeme getirildiğini, çocukların hafızlık eğitimi alamadığını anlatan Koçak, darbecilerin hem Türkiye hem de din düşmanlığı yaptığını dile getirdi.

"Süreç bir sene önce Sultanbeyli'de başlatıldı"

28 Şubat döneminde Pendik'te 200 dönümlük ormanlık alandaki ağaçların kesildiğini ve arsanın parsellenip satılacağı bilgisinin kendisine orman şefi tarafından iletildiğini, bu durumun önüne geçmek için ormanlık alanı mezarlık olarak belediye tarafından aldıklarını anlatan Koçak, bu olaydan sonra Sultanbeyli'nin hedefe konulduğunu vurguladı.

Darbe sürecinin bir sene önce Sultanbeyli'de başlatıldığını, Maltepe'deki 2. Zırhlı Tugay Komutanı Adnan Tanrıverdi ile iyi bir şekilde anlaştıklarını, Tanrıverdi'nin görevinin bitmesine daha bir sene varken Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu'nun kasıtlı olarak 2. Zırhlı Tugay Komutanı yapıldığını vurgulayan Koçak, komutanlığın Maltepe'de olmasına rağmen Silahçıoğlu'nun bütün resmi bayramlarda Sultanbeyli'ye geldiğini, halkın dini duygularını tahrik edici bir konuşma metnini İlçe Milli Eğitim Müdürüne okuttuğunu anlattı.

Askerlerin gerçek mermilerle nöbet tuttuğunu ve herhangi bir sorun olması durumunda ortalığın karışmasının hedeflendiğini kaydeden Koçak, konuşma metniyle ilgili hem adliyeye hem de askeri mahkemeye suç duyurusunda bulunduğunu ama bir sonuç alamadığını ifade etti.

"Atatürk heykelini yakmasınlar diye nöbet tuttuk"

Sultanbeyli'de yaptırılan Atatürk heykeli ile ilgili de konuşan Koçak, şunları anlattı:

"(Doğu Silahçıoğlu) Olmayacak bir yere heykel dikti ki kendi gönderdiği albay, yarbay ve yüzbaşıdan oluşan bir heyet, kaymakamın başkanlığında bizden de imar müdürü, 'Heykel buraya dikilsin.' diye karar veriyor. O geliyor, başka bir yere, dört yol kavşağını kapatan bir yere (heykel) dikiyor. Müdahale etmedik biz, kaymakam müdahale etmiş, 'Sana fikir sormadık.' demişler.

O gün basın açıklaması yaptım. 'Bu heykel fiberdir. Bu gece yakacaklar ve benim üzerime atacaklar. Biz de burada 24 saat nöbet tutuyoruz.' dedik ve zabıtaya sekizer saat arayla 24 saat nöbet tutturduk. 15 gün içinde yakamayınca, fiberi götürüp tuncunu getirdiler. Bu mudur iyi niyet? Sadece Atatürk istismarcılığından ibaret. Gece kendileri gelip yakacaklardı, bizim üzerimize atacaklardı. Bunu yapamadılar, ondan sonra Sincan'daki Kudüs gecesi bahane edilerek ihtilal yapılmış oldu. O zaman Kudüs gecesine karşı çıkanlar şimdi de Kudüs gecesi kutluyor. Bu, milletin oyunu alabilmek, milleti kandırabilmek için bir manevradan başka bir şey değil."

Fadime Şahin olayı

Kardeşlerinin halı, mobilya işi yaptığını ve Fadime Şahin'in eniştesinin kardeşlerinin ortağı olduğunu anlatan Koçak, Fadime Şahin okurken ona burs verdiğini, kardeşini işe yerleştirdiğini, babasına da bir tezgah kurdurup çeşitli ürünler sattırdığını ve böylelikle fakir bir aileye yardımcı olduklarını kaydetti.

Ali Kalkancı olayından önce Fadime Şahin'in kendisini ziyaret ettiğine değinen Koçak, şunları kaydetti:

"Fadime Şahin bana geldi, 'Seninle baş başa görüşmek istiyorum.' dedi, ben kabul etmedim. 'Sen bir genç kızsın ben bir erkeğim. Seninle benim baş başa görüşmem İslam'a uygun değildir, caiz değildir. Bak bu benim kardeşim, bu da özel kalem müdürüm. İkisinden birisi yanımda olsun, konuş.' dedim. Kabul etmeyince kovdum gitti. Demek ki tek başıma görüşseydim bana bir şeyler bulaştıracaklardı, görüşmedim. Fadime Şahin olayını da bize mal etmek için çıkardılar ama mal edemediler."

Koçak, 28 Şubat döneminde Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz ile Refah-Yol Hükümeti'ni düşürebilmek için zemin hazırlandığını belirtti.

Suikast girişimleri

Kendisine birçok suikast girişiminde bulunulduğunu söyleyen Koçak, bir gece yarısı evinin camlarının taşlarla kırıldığını, evin içerisinden dışarıya ateş etmesi sonucunda kendisini öldürmek isteyenlerin kaçtığını ve bu şekilde öldürülmekten kurtulduğunu söyledi.

Bir gün otomobiliyle yolculuk yaparken aracının sallandığını ve tamirciye gittiklerini kaydeden Koçak, aracının sağ ön ile sol arka tekerlerinin bijonlarının gevşetildiğini belirtti.

... Mehmetçik Vakfı'nın akaryakıt istasyonundan ters yönde çıkış yapan bir kamyonun, şoför tarafından üzerlerine doğru sürüldüğünü anlatan Koçak, sözlerine şöyle devam etti:

"Kamyonun ne önünden ne arkasından geçme imkanımız var, şoföre 'Fren yap.' dedim 'Fırlatır.' dedi, 'Bariyerlere vur, kamyonun altına girmeyelim.' bari dedim, bariyerlere vurduk, bariyerler bizi kurtarmadı, benzinliğin tabelasına çakıldık. Yanımdaki arkadaş, şoförün babası vefat etti, kardeşim önde oturuyordu ayakları kesildi, ben yaralı kurtuldum. Kafamda 22 dikiş var. Kafamın derisi kulağıma gelmişti. Hastanede sivil polis gelip dedi ki 'Bu senin için yapılan bir suikasttı, faili meçhule soktular, dosyanı kaldırdılar. Hastanede de fazla durma, burada da seni rahat bırakmayacaklar.' Ben de hastaneden erken ayrıldım."

Dönemin İzmit Bölge Komutanının Veli Küçük olduğunu hatırlatan Koçak, akaryakıt istasyonunda güvenlik kamerası olmadığını, oradaki trafik polisinin kamyonun yakalanması için anons yapmadığını ve kendilerini sıkıştıran kamyonun bugüne kadar hala bulunamadığını vurguladı.

Gezi Parkı olayı ve 15 Temmuz

Gezi Parkı olaylarının bir darbe girişimi olduğunu ve bu darbe girişimine en çok desteği de FETÖ'nün verdiğini anlatan Koçak, şunları kaydetti:

"Gezi Parkı'na gelen insanlara kim para veriyordu, kim yemek veriyordu. Bunu sormak lazım. Otelde kim yatıyordu? Hangi otelde yatırıyorlardı, paralarını kim ödüyordu? Onu büyüteceklerdi, darbe yapacaklardı. Hedef oydu. 'Yok ağaçlar kesiliyor.' 10 tane ağaç kesildiyse bin tane ağaç diker devlet. Şu anda o kadar ağaç dikildi, niye onun memnuniyetinden bahsedilmiyor? Hiç kıpırdayan yok. Ağaç bir bahaneydi. O bir ihtilal provasıydı. ..."


(https://www.aa.com.tr/tr/28-subat/eski-sultanbeyli-belediye-baskani-kocak-ataturk-heykelini-yakmasinlar-diye-nobet-tuttuk/1746586)


CÜBBELİ’NİN MİLLETİ KERİZ YERİNE KOYAN ATATÜRKİSTLİĞİ





Soner Yalçın bir yazısında, “Cübbeli” diye bilinen sosyal medya vaizi Ahmet Mahmut Ünlü’nün telefonla kendisini aradığını ve “Atatürk konusunda Odatv’ye röportaj vermek istiyorum!” dediğini dile getirmişti.

Bunun üzerine Barış Pehlivan, Cübbeli’nin evine gidip röportaj yapmış. Ve Cübbeli bir yığın laf arasında şunları da söylemiş:

–“ Hocamız Mahmut Efendi’nin hocası Hacı Aşıkkutlu Efendi’ye izin beraatı (belgesi) var Atatürk’ün… Gitmiş Ankara’ya, Atatürk onunla görüşmüş, demiş ki; ‘biz neden izin vermeyelim, senin gibi insanların Kur’an okutmasına…’

–“Atatürk anlarsa ki; bu adam hakikaten istismarcı değil, din adamı, Kuran okutacak, vermiş ona izin… Kaç tane böyle benim tanıdığım yer var…

-“Mesela, tefsir yazdırması… Buhari’yi tercüme ettirmesi… Bu millet ne okuduğunu anlasın, demesi… Elmalılı Hamdi Yazır gibi o gün için en ehlisünnet birine yazdırması… Diyanet’i kurması, desteklemesi…

-“Burada namaz kılıyoruz, burada Kur’an okuyoruz, zikir yapıyoruz. Allah, bunda emeği geçen, fedakârlık eden, tüm ecdadımıza rahmet eylesin. Atatürk’e düşmanlık yaparak yıpratmanın kimseye faydası yok…”

(https://www.odatv.com/yazarlar/soner-yalcin/cubbeli-beni-neden-aradi-konu-ataturk-226328)

Bu ifadeleri seçip aktaran, Soner Yalçın.. Aktarmadıklarına gelince.. Mesela Barış Pehlivan’a şunları söylemiş durumda:

“Hilafeti bile kaldırırken çok üsluplu, çok usturuplu mesela. Şimdi o günkü şartları bilmeyen, o gün onun karşılaştığı şeyleri bilmeyen, kâr zarar hesabı yapamaz. O tercihi neye göre yaptı, akıllı olacağız; yani her şey istediği gibi tozpembe miydi dünyada? Yeni kurduğu bir devlet, her şeyi kabul ettirebilecek durumda mıydı… Düyun-u Umumiye’sinden, oradan, buradan, her türlü baskı altında. Kaç sene geçmiş, 100. senesine yaklaşıyoruz. Bakın en ufak bir şeyden nezle oluyoruz, grip oluyoruz. Yani dolayısıyla bugünkü en zor şartlarda bunu yapabilmiş.”

(https://www.odatv.com/guncel/cubbeli-ahmet-odatvye-konustu-vatani-kurtaran-ataturke-nasil-dusman-olacaksin-163302)

Üslup ve usturup meselesinin özünü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” politikası oluşturuyor.

Tabiî bir de Ali Şükrü Bey hadisesi var..

Eleştirileriyle Selanikli Mustafa Atatürk’ün canını sıkmakta olan Ali Şükrü Bey’i öldüren Topal Osman, Atatürk’ün muhafızlarının başıydı.. Onu dostça yaklaşıp yalnız olarak tuzağa çekmiş, adamlarıyla birlikte boğmuştu.

Topal Osman bunu kendiliğinden mi yapmıştı, yoksa, “emir kulu” olması hasebiyle birisinden emir mi almıştı, bu konuda açık bir belge yok. Fakat karîneler ve “hayatın olağan akışı”nın kulağımıza fısıldadığı “hikmet”ler var.

Selim Edes’i hatırlayalım, Engin Civan’a “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!” demişti. Böylesi örtülü cinayetlerin ve siyasî suikastlerin de tutanağı, resmî evrakı olmuyor.

Böylesi bir cinayetin yaşanması durumunda herkesin kendi zihninde (doğru veya yanlış) bir senaryo üreteceği ve kendince dersler çıkaracağı, muhalifliğinin dozajını ona göre ayarlayacağı da aşikâr.

Olayın gizli kalması planlanmıştı, fakat açığa çıktı.. Topal Osman, konuşmasına izin verilmeden infaz edildi. 

*

Ali Şükrü Bey, daha önce İstanbul’da Meclis-i Mebusan’da da görev yapmış saygın bir milletvekili.. Zeki, cesur ve kültürlü, yabancı dil de bilen eski bir asker.. Meclis’teki muhalif grubun en önde gelen ismi..

Topal Osman gibi TBMM’de milletvekili olmayan, çetecilikten (o devrin mafyatik örgütlenmesinden) gelen bir adamın onunla ne derdi olabilirdi ki?!

Fakat, patronu Selanikli Mustafa Atatürk ondan yana dertliydi.. Çünkü dikensiz gül bahçesi olmasını istediği TBMM’de “derin millet”in sesi olma cesareti gösteriyor, inşa etmekte olduğu diktatörlük binasının yapımını yavaşlatıyordu.

Böylesi durumlarda bir kişi öldürülür, ve yüz bin kişi, bir milyon kişi bundan kendince ‘hayatî’ dersler çıkarır.

Selanikli’deki (Cübbeli’nin sözünü ettiği) üslup ve usturup buydu.

Fakat, o üslup ve usturup canavarı, sadece Ali Şükrü Bey’i yemekle yetinmeyecekti.. İştihası korkunçtu.. Kısa bir süre sonra çıkarılan Takrîr-i Sükun Kanunu (Sükunun Yerleştirilmesi Yasası) sadece Ali Şükrü Bey gibi cesur sesleri değil, bir mırıltı, fısıltı, inilti ve vızıltı kabilinden bile olsa muhalefet sergileyen kafaları kesmeye başladı.

Bu gayeye yönelik olarak kurulan İstiklal Mahkemeleri ile icra-yı faaliyete geçen darağaçları, memleketin dilsizler diyarı haline gelmesini sağladı..

Üslup ve usturup..

*

Devam ediyor Cübbeli alamet:

“Bizim hocamıza, yani Mahmut Efendi’nin hocasına, Hacı Aşıkkutlu Efendi’ye beraatı var, izni var. Of’un köyünde, gidin orada kursta Atatürk’ün izni var. Gitmiş Ankara’ya, demiş; ‘ben Kuran okutacağım, Jandarma basıyor…’ Tabii bin türlü olay var memlekette. Kimin ne yaptığı belli değil.

“Atatürk onunla görüşmüş, demiş ki ‘tamam!’ ‘Biz neden izin vermeyelim, senin gibi insanların Kuran okutmasına…’

“Mahmut Efendi bile çocukluğunda, o iznin altında okumuş. Verilen iznin yani, hocasına izin vermiş.

“Yeni bir devlet kurulmuş, karşı ataklar var, burada bazı tedbirler almak gerekiyor. Bu tedbirleri alırken de bazı şeyler de hata payı oluyor. Ulaşım yok, eskisi gibi, şu yok, bu yok. Oradan bir haber geliyor, jurnal oluyor, ispiyon oluyor, şu, bu…

“Ama anlarsa ki; bu adam hakikaten istismarcı değil, din adamı, Kuran okutacak; vermiş ona izin… Kaç tane böyle benim tanıdığım yer var.”

İmdi, “Beraet-i zimmet asıldır” şeklindeki Mecelle kaidesi aslında evrensel bir hukuk ilkesidir ve masumiyet karinesi olarak bilinir.

Aksi ispat edilmedikçe herkes masum ve masundur.

Ayrıca, özgürlükler kaide, yasaklar ise istisnadır.

Masumiyet karinesi gereği her insan (Kur’an öğretmek gibi) iyi amellerinde samimi ve iyi niyetli kabul edilir, ona (aksini gösteren açık bir delil bulunmadıkça) istismarcı suçlaması yöneltilemez.

Bir insan, iyi bir ameli yaparken samimi ve iyi niyetli olduğunu ayrıca ispat etmek zorunda da değildir. İnsanlar bu şekilde ihlas edebiyatı ve gösterişçiliğine zorlanamazlar.

Cübbeli mantıksızlığa göre, bütün bir milletin payına suizan, onlara suizan beseyen Atatürk’ün payına ise hadsiz hesapsız hüsnüzan düşüyor.

“Bu taksimi kurt yapmaz…” Ancak Cübbeli gibiler yapar.

Millet için yapılan istismar suizannı, delilsiz kanıtsız, ispatsız iddiadan ibaret. Atatürk’ün yaptıkları ise ortada.. İddia değil, vakıa.. Delil, şahit istemiyor. Herşey açık..

Ve “laik rejimin cübbeli sakallı yeni reklamcısı” bütün bu gerçekleri görmezden geliyor.

Öyle böyle değil, büyük reklamcı.. Fakat, şayet sağsa annesine Atatürkçülük reklamcısı olduğunu söylemeyin, o sadece kasetleriyle hatırlasın.

*

Cübbeli’nin verdiği örnekte yasağın, baskı ve zorbalığın kurala, hak ve hürriyetin ise istisnaya dönüştüğünü görüyoruz.

“Beraet-i zimmet asıldır” ilkesinin yerini “Suçluluk asıldır” hukuksuzluğu alıyor.

Âşıkkutlu merhuma izin verilmiş olması bir lütuf mudur?

Onun zaten sahip olduğu bir hakkı ona tanıman, iyilik midir?

Bu millet İstiklal Harbi’ni niçin yaptı?..

Ali Rıza ile Zübeyde’nin dans, balo, rakı leblebi, fötr şapka smokin tutkunu oğluna köle olmak, bütün hak ve hürriyetlerini onun eline rehin olarak vermek için mi?!

*

Cübbeli, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Yani, Atatürk o günkü şartlarda, o günkü imkansızlıklar içerisinde, bu vatanı kurtarmış. Burada namaz kılıyoruz, burada Kuran okuyoruz, zikir yapıyoruz. Allah o gün, bu işte emeği geçen, zerre kadar uykusundan fedakarlık eden, tüm ecdadımıza, gazilerimize, şehitlerimize, rahmet eylesin.

“Bugün Müslümanlık adına, İslam adına, yapılan her bir ibadetin sevabından o günkü İstiklal Savaşı’nı yapanlar, Kurtuluş Savaşı’nı yapanlar, bu savaşlarda zerre kadar emeği geçenler hisse alır.”

*

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kur’an okutan pekçok kişi takibata uğradı.

Benim çocukluk ve gençliğimde bile, özellikle askerî darbe dönemlerinde dindar insanlar sohbet, zikir vs. için herhangi bir evde toplandıklarında bir tedirginlik yaşarlardı.

Bugüne gelince.. Türkiye’de namaz kılınıyor, zikir yapılıyor da, mesela İsveç’te, Hollandada, Almanya’da, ABD’de, hatta Rusya’da bunlar yapılmıyor mu?! Mesela Hollanda’da bir İslam Üniversitesi yok mu?!

Yani bunları başa kakmanın bir anlamı var mı?

Bu kadarı da olmayacaktıysa, İstiklal Harbi niçin yapıldı?

Bunlar da olmayacaksa, senin “kendi milletine ait” bir devletinin olmasının anlamı var mıdır?!

İstiklal Marşı neyi anlatıyor?


HİKÂYE UZUN, ÖZETİ KISA

  Niyazi Ahmet Banoğlu, Selanikli Mustafa Atatürk'ün akrabası Cemal Bolayır ’ın şu sözlerini aktarıyor: “ Atatürk'ün annesi Zübeyd...