BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!





Merhum Babanzade Ahmed Naim Bey‘i tanıtmaya lüzum yok.

Bilenler biliyor.

Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi‘nin Sultan Vahidüddin’e tavsiyesi ile Âyân Meclisi âzâsı olmuştur.

Merhum fakih ve müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocaefendiye Hak Dini Kur’an Dili tefsirini yazdıran Cumhuriyet hükümeti de onun değerini takdir ettiği için Sahîh-i Buharî’yi şerh etme işini ona havale etmiştir.

1934 yılında vefat ettiğinde, merhum Elmalılı hocaefendi, ağlayarak onun hakkında şunu söylemiştir:

“Her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar, tereddüdümü giderirdim. Tercümede benim için danışılacak biricik âlim Ahmed Naîm idi. Naîm’in bilgisi ele geçmez bir hazine, ilmi ve fazlı ise büyük bir define idi. O gidince pek sarsıldım, adeta can evimden vuruldum.”

Namaz sırasında secde halinde vefat eden Ahmed Naim Bey, şimdi Edirnekapı Şehitliği’nde merhum Elmalılı ile yan yana yatıyor.

*

Babanzade Ahmed Naim Bey’in İslam’da Dava-yı Kavmiyyet (İslam’da Irkçılık/Milliyetçilik Davası) başlıklı bir eseri mevcut.

Milliyetçilik meselesi, Türkçülük ekseninde inceleniyor.

Türkçüleri “Halis Türkçüler” ve “İslamcı Türkçüler” olarak ikiye ayırıyor.

Halis Türkçüleri konuşulmaya değer muhataplar olarak görmüyor.

İslamcı Türkçülere ise aynen şöyle sesleniyor:

“O halde cem-i zıddeyn (iki zıddı birleştirme) hayal-i hamından (ham hayalinden) vazgeçiniz de, her şeyden evvel şu çifte mefkureyi (ülküyü, ideali, gayeyi) atınız. Mantıkî bir hareket olmak üzere, ya açıktan açığa, müfrit (aşırı) arkadaşlarınız gibi ‘Halis Türkçü’ olunuz -ki bunu size tavsiye etmek asla hatır ve hayalimden geçmez- yahut dobra dobra İslamcı olunuz! Zira ân-ı vâhidde (tek bir anda) hem livaü’l-hamd-i İslam (İslam’ın hamd sancağı), hem de liva-yı cahiliyyet (İslam öncesi küfür bayrağı) altında bulunmak muhaldir (imkânsızdır).”

(Ahmed Naîm, İslam’da Dava-yı Kavmiyyet, İstanbul: Sebîlürreşad Kütübhanesi Neşriyatı, s. 16-7.)

İlmi, irfanı ve fazileti malum olan Babanzade Ahmed Naim Bey böyle diyor.

Bu ifadeler çerçevesinde düşünülürse, müslüman olmak, İslamcı olmaktır; İslamcı olmak da müslüman olmak.

İkisi aynı şeydir.

İslamcı olmayan, müslüman da değildir.

“İslamcı değilim” diyen, “Müslüman değilim” demiş olur.

Hatta, hem Türkçü, hem de müslüman olduğunu söyleyen biri, iki zıddı bir araya getirmeye çalışmış olur.

Su ile ateş bir arada olabilir mi?!

*

Müslüman ancak İslamcı olabilir, başka bir şeyci olamaz. 

(Evet bir müslüman Nurcu filan olduğunu söyleyebilir, fakat bu aynı zamanda İslamcı olduğunu söylemesi anlamına gelir, açıkça söylemese de onu tazammun eder. İslamcı olmadığını söylemesi durumunda ise Nurculuğu beş para etmez.)

Türk bir müslüman, evet Türk olabilir, Türk’tür, fakat Türkçü olamaz.

Türklüğüne kimse bir şey diyemez, fakat Türk-çü olduğunu söylediğinde, İslamcılık yerine Türkçülük diye bir dünya görüşü benimsemiş olacağı için, müslümanlığını bir tarafa atmış olur.

Çünkü müslüman, ancak İslamcı olabilir. Atatürkçü, milliyetçi, ülkücü, (İslam’dan başka birşey ise) Millî Görüşçü vs. olamaz.

Babanzade Ahmed Naim Bey’in belirttiği gibi, İslamcılığın zıddı küfürdür, cahiliyyet (küfür düzeni) taraftarlığıdır.

Evet, küfür! Ne sandınız!

İnsan hem müslüman olacak, hem de İslamcı olmayacak.. Bu imkânsızdır, muhaldir..

Yukarıda Babanzade Ahmed Naim Bey’in Türkçülere “Dobra dobra İslamcı olun!” diye seslenmiş olduğunu aktarmıştık.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İslâmcılık” maddesinde konuyu II. Meşrutiyet dönemindeki tezahürleri çerçevesinde ele alan Azmi Özcan şunu söylüyor:

"İslâmcılık, muhtemelen ilk defa Ziya Gökalp’in 1913’te Türk Yurdu’nda çıkan “Üç Cereyan” başlıklı makalelerinde geçmektedir. Daha sonra Babanzâde Ahmed Naim, 1914’te Sebîlürreşâdda yayımladığı “İslâm’da Da‘vâ-yı Kavmiyyet” başlıklı makalesinde (sy. 293, 10 Nisan 1330) bu kavramı tasvip etmeyen bir üslûpta kullanmıştır."

Babanzade’nin söz konubu makalesi sonra kitap olarak da basıldı.

Makalede “bu kavramı tasvip etmeyen bir üslûp” diye bir şey yok.

Azmi Özcan meseleyi yanlış anlamış.

Nedeni de, merhum Babanzade’nin kitabındaki “dobra dobra İslamcı” ifadesinden sonra gelen 1 no.lu dipnot (s. 16). Şöyle:

"Bu “” edatının “Türk” ile “İslâm” kelimelerine iltihâkı (eklenmesi) ne kadar fena oluyor! Ben burada bir mana-yı tasannu (yapmacık/zorlama mana) istişmâm ediyorum (seziyorum). Bu nispeti kendilerine şiar edinenler bence yanlış isim intihâb etmişler. Zira Türk, Arap olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz. O kısaca Türktür, Araptır. “İslâmcı”nın da müslüman demek olmadığı lügat-i Türkiyye (Türk dili) ile ednâ mümâresesi (az da olsa aşinalığı) olanlarca malumdur."

Merhum Babanzade “Türk, Arap olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz” derken, Türk kelimesinin muadili, eş anlamlısı olarak Türkçü denilemez demek istiyor. 

Yoksa, Türk, isterse Türkçü olur, gözümüzün önünde örnekleri var. 

Aynı şekilde İslamcı da dilin yapısı gereği müslüman kelimesinin birebir eş anlamlısı değildir.

Meseleye böyle bakarsanız bu tür adlandırmalar yanlış hale gelir. Mesela demir ile demirci, sanayi ile sanayici aynı şey değildir. Demir, hiçbir zaman demirci olamaz, sanayi de hiçbir zaman sanayici haline gelemez. Türk de bu anlamda Türkçü olamaz.

Bununla birlikte, burada Babanzade İslamcı kelimesini tam da müslüman kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanıyor. Ve bundan rahatsız, çünkü bunu dil açısından yapay ve zorlama bir işlem, bir çarpıtma olarak görüyor.

*

Ancak, Türkçü ile İslamcı kelimeleri arasında uçurum denilebilecek cesamette büyük bir fark bulunduğunu unutmamak gerekiyor. 

Çünkü Türk kelimesi, insan teklerine karşılık gelir. Mesela Ali, Veli, Hasan, Hüseyin Türk’tür. Türkçülük yapan, Alicilik, Velicilik yapmış, şahısları “dava” haline getirmiş olur. Tabiî ki burada Türk, tek bir bireye karşılık gelmiyor, birden fazla (Artık ne kadarsa?) bireyi ifade ediyor. Ancak, nitelik/keyfiyet bakımından bir farklılık yok, farklılık nicelik/kemiyet sahasında kalıyor. Yani Türkçü olmada işin özü şahısçılıktan, şahısperetlikten, şahsa taparlıktan ibaret.

Şahsa taparlık, şahıs yüceltmeciliği tek bir kişiyi değil de bir “kişiler toplamı”nı hedef aldığında daha masum ya da daha makul hale gelmez.

Bu tür ırkçılıklar, dolaylı olarak bir “kendi kendini yüceltme, kendinde bir üstünlük görme” işlevi de görür. Türk olmak önemli ve yüce birşeydir, kendisi de Türktür, o halde kendisi de önemli ve yücedir. Böylece kişi, kendisinde fiilen bulduğu değersizliğin hissettirdiği acıları, kendisinin de mensubu bulunduğu bir topluluğa atfettiği mevhum (kuruntu kabilinden) bir önemlilik uyuşturucusu ile bastırır.

*

Buna karşılık İslam, Türk kelimesinin aksine, bir şahsı ya da şahıslar topluluğunu ifade etmez. O, ilkeler toplamıdır. Dolayısıyla İslamcı olduğunu söylemek, İslam adı verilen ilkelere bağlılık anlamına gelir, müslüman şahıslara değil. Çünkü İslamcılık,  müslümancılık değildir.

Bundan dolayı İslamcılık ile Türkçülük (Kürtçülük, Arapçılık vs.) aynı kefeye konulamaz. İlki müslümanlıktır, ikincisi ise putperestlikten bir şube.

O yüzden merhum Babanzade, Türkçülüğü İslam’ın zıddı olan ve onunla asla bağdaşmayacak olan “cahiliyyet” davası olarak mahkum ediyor, layık olduğu yere koyuyor.

*

Azmi Özcan’ın  “İslâmcılık, muhtemelen ilk defa Ziya Gökalp’in 1913’te Türk Yurdu’nda çıkan ‘Üç Cereyan’ başlıklı makalelerinde geçmektedir” şeklindeki ifadesi ise muhtemelen doğru.

Kime sorsanız Yusuf Akçura’nın 1904 yılında Türk adlı gazetede yayınlattığı “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesinde İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük cereyanlarını bahis konusu yaptığını söyler. Fakat, makalede İslamcılık tabiri geçmez. Bununla birlikte, anlattığı şey İslamcılık’tır, çünkü sorunların çözüm adresi olarak İslam’ı gösterdiğinizde İslamcılık yapmış olursunuz.

Günümüzde küresel küfür sistemi ve onun İslam ülkelerindeki yerli ve milli acentaları İslamcılık yapılmasını, yani sorunların çözümü olarak İslam’ın gösterilmesini istemiyorlar.

Mesela Türkiye’de bu, Anayasa ve yasa hükümleriyle siyasal partiler düzeyinde yasaklanmış durumda.

Böylesi bir çözüm arayışı onlara göre “din istismarı” demek oluyor. Bu şekilde yaftalayıp mahkum ediyorlar. Yani İslam’a hürriyet hakkı tanınmıyor.

Ancak, bunu yeterli görmüyorlar. Meseleyi kökten halletmek için, İslamcılık kelimesini de mezara gömmek istiyorlar.

Kaleyi içterden işgal” için de, dindar bilinen kesimdeki ajanlarını kullanıyor, onların sözde İslam adına İslamcılığa sövmesini sağlıyorlar.

Akla sığar bir rezalet değil, fakat aynen vaki..

*

İslamcılığın en şedit düşmanı müteveffa Mehmed Şevket Eygi ise (Ki İçişleri eski Bakanı Faruk Sükan ve Genelkurmay İstihbarat eski Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin onun devletin ajanı olduğunu açıklamıştı), “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek, Babanzade Ahmed Naim Bey’in hak dediği davayı sapıklık olarak adlandırıyordu.

Hakkı batıl olarak gösteriyordu.

Mehmed Şevket Eygi’ye o günlerde tevbe etmesini tavsiye etmiştik, tevbesiz gitti.

Bu alçaklığı bilerek, kasten yapıyorduysa, o tutumuyla küfre düşüyordu.

Bilmeyerek yapıyorduysa, bir görüşe göre küfre düşüyor, bir görüşe göre de düşmüyordu.

*

Ancak, genel kültür adına Uzak Doğu’nun bilmem neresindeki çay türlerini bile inceleyebilen bir adamın böyle önemli bir mevzudaki cehaleti ne kadar mazeret teşkil ederdi; tartışılabilir.

Cahil midir, tecahül-i arifane sanatını icra ederek muhataplarıyla dalgasını mı geçiyordur, kestirmek zordur.

Ahmed Naim Bey’in bu ifadelerini okuduktan sonra, cahillik mazereti de kalmıyordu.

(Ki onun aktardığımız ifadeleri kendi yayınevi tarafından yayınlanmış kitapta yer alıyor. Evet, sözlük anlamı açısından İslamcı ile müslüman kelimeleri birbiriyle tam olarak örtüşmüyor, fakat bir terim/ıstılah olarak İslamcılık, müslüman olmanın bir şartı ya da gereği durumundadır. Geçmişte ulemanın “İslam ile iman, müslüman ile mümin aynı şeydir” demiş ve bunu akaid kitaplarına yazmış olmaları sebepsiz değildir.)

*

Bu din, kimsenin oyuncağı değildir!

İcazetsiz cahil cühela müçtehitliğe kalkışmamalı, “rejimin hassasiyetlerine endeksli” fetvalarla milleti sapıklığa sürüklememelidir.

Mehmet Şevket Eygi gibiler, küfür cephesiyle birlikte İslamcılık düşmanlığı yapmak yerine, hiç değilse susmalıydılar.

“Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek küfür söz söylemek yerine, hiç değilse, “Bu konuda konuşmaya bilgimiz yetmiyor, bilmiyoruz” diyebilmeliydiler.

Bu olgunluğu (ya da dindarlığı) gösteremediler..


(İlk yayın tarihi: 24 Eylül 2022)


İBN ARABÎ'NİN BOZUK FİKİRLERİNİN KİRLİ KAYNAKLARI

 





İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın esere yazmış olduğu giriş mahiyetindeki sunuşta kullanmış olduğu şu ifadeler, Endülüslü soytarının sağdan soldan topladığı lüzumsuz hurafelerle artistlik yapan boş beleş bir şarlatan olduğunu ispatlıyor:

“Hükümdarların hazinelerinde altın ve gümüş gibi kıymetli madenler, yakut, gümüş vs. gibi kıymetli taşlar bulunduğu malumdur. İnsan vücudu hazinesinde de bu kıymetli taşlara ve madenlere tekabül eden (karşılık gelen) şeyler vardır. Karanlıklar denizinde (bahr-i zulumat) bulunan siyah renkli, görenleri hayrette bırakan ‘hacer-i beht’in (hayret taşının) benzeri, insan kalbinde siyah bir nokta gibi olan ‘süveyda’ ve ‘latife-i ahfa’ denilen şeydir ki, murakabe ve zikirle zahir olur. ‘Yeşil zümrüt’ün mukabili ‘kuvve-i müzekkire ve ‘latife-i sır’dır. Buna sahip olan kimse İblis’in hilelerine mani olur. ‘Kırmızı yakut’a tekabül eden ‘latife-i ruh’tur. Bunu elde eden ilahî ilimlere mazhar olar. ‘Mavi yakut’un benzeri ‘latife-i hafi’ denilen ‘nefs-i razıyye’ mertebesidir. Ruh bu mertebede ‘halife’ sıfatıyla sıfatlanır. ‘Sarı yakut’ taşı ‘nefs-i marzıyye’ ve ‘latife-i nefs’e tekabül eder. Bunu elde edende ‘Amellerin yaratıcısı Hak’tır’ sırrı zahir olur. ‘Hacer-i mükerrem’ eski kimyacıların ‘iksir’ dedikleri şeydir ki, bununla kalay ve demiri gümüşe, bakır ve kurşunu altına çevirirler. Bunun mukabili insanlarda ‘latife-i ahfa’ ve ‘nefs-i safiye’ sahipleri arasında bulunur. Eski kimya ile uğraşanlar ‘iksir’ ile adi madenlerden gümüş ve altın elde ettikleri gibi, ‘kibrit-i ahmer’ denilen ‘nefs-i kamile’ erbabı da bir nazarla ‘asi’nin itaatkâr ve ‘kâfir’in mümin olmasını sağlarlar (s. 384 vd.). Bugün hakkında pek az şey bilinen bu eski kimya ile ilgili İbn Arabî’nin beyitlerini Ahmet Avni Konuk Bey açıklarken bu ilmin ne olduğunu hissettirecek kıymetli bilgiler ve ipuçları verir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xxix.)

Endülüs’ün şarlatan Don Kişot’u bir sürü zırva ve masalı peşpeşe sıralamış, Ahmet Avni Konuk fuzuli şagili de Sanço Panza’lığa soyunmuş ve kahve dövücünün hınk deyicisi olarak o zırvaları yaldızlayıp süslemiş püslemiş, Mustafa Tahralı’ya da çğırtkanlık ve tellallık düşmüş.

*

İbn Arabî’nin yazdıkları, masal kabilinden yakıştırma ve hurafelerden ibaret.

İnsandaki manevî haller ve hasletler ile taşlar arasında kurduğu mütekabiliyet ilişkisi de som ve saf zırva.

Dangalak değerlilik meselesini de anlamamış.. Senin değerli dediğin sarı, kırmızı, mavi, yeşil taşlar neye yarar?!

Göz zevkine hitap ettikleri ve tabiatta az bulundukları için değerli kabul ediliyorlar. Fayda bakımından ise bir önemleri yok.

Hayatta en lüzumlu olan şey “hava”dır, bol ve beleş olduğu için kıymeti tam bilinmiyor.. İkinci sırada su yer alır.. Bütün hayat (havadan sonra) suya bağlıdır.. Bunu da toprak izliyor. Yediğimiz içtiğimiz herşey topraktan geliyor, toprak ile suyun karışımından.. Etlerini yediğimiz, sütlerini içtiğimiz hayvanlar bile topraktan besleniyorlar.

Seni besleyen, hayat sunan, o değersiz gördüğün toprak... Cicili bicili taşlar değil..

Bu dangalak da tutmuş insandaki manevî hasletleri birtakım (az bulundukları için kıymet atfedilen) taşlara benzetiyor.

Soytarının yazdıklarının neredeyse hepsi masal.. İşkembeden sallamış..

Teknik terimleri rastgele sayıp sıralamak ilim değildir.

*

Bir de tutmuş eskilerin simya ve iksir masallarına atıfta bulunuyor.

Neymiş, ‘hacer-i mükerrem’ eski kimyacıların, yani simyacı diye adlandırılanların ‘iksir’ dedikleri şeymiş, bununla kalay ve demiri gümüşe, bakır ve kurşunu altına çevirirlermiş.

Bu zırvaların kaynağı ne?

Bildiniz, Eski Yunan.. Fakat daha öncesi de var, Mısır, Mezopotamya vs..

İmdi, nasıl günümüzde define peşinde koşarak aklınca kısa yoldan zengin olmak isteyenler varsa, geçmişte de (bugün kimya diye adlandırdığımız sanat ya da bilimle meşgul olarak) kalay ve demir gibi tabiatta fazla bulunan ve dolayısıyla görece ucuz olan faydalı metalleri (az oldukları için değerli kabul edilen) altın ve gümüşe çevirmek isteyen adamlar olmuş.

İstemişler de, yapabilmişler mi?

Birtakım ahmaklar buna kafa yormuş, uğraşmışlar, boşuna yorulmuşlar.

Ve bu dangalak İbn Arabî de tutmuş bu hurafe ya da masal olmaktan öteye gitmeyen “bilimsel büyücülüğü” yaşanmış bir gerçek, kaybolmuş bir sahici ilim gibi anlatıyor.

*

Vikipedi’de “Simya” başlığı altında şu bilgiler veriliyor:

“Simyaeski kimya veya alşimi (batı dillerindeki varyasyonlarıyla "alşimi" Arapçadaki "al-Kimiya" kelimesinden gelir, İngilizceye "alchemy" olarak geçmiştir, Türkçede yaygın kullanılan "simya" ise Eski Yunanca işaret, simge, gösterge anlamlarına gelen sema>semaion kökünden Arapçaya geçmiş, harf ve sayı büyüsü anlamında "al-Simiya" olarak kullanılmış, 19.yy'da Türkçeye özgü olarak uğradığı anlam kayması ile "eski kimya / alşimi" yerine kullanılmaya başlanmıştır. Alkimya/kimya ile simya sözcükleri arasında etimolojik bir ilişki yoktur. Simya hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir.

Evet, soytarının eski kimyacılar dediği kişiler, simyacılar.

Bu simyacıların kalayı ve demiri altın ve gümüş yapmış olmaları hikayesi nasıl bir hurafeyse, İbn Arabî’nin tasavvuf adına yazdıklarının da önemli bir bölümü hurafe.. 

İşkembe ürünü zırvalar.

*

Simyacılığın tarihine gelince.. Vikipedi şunları söylüyor:

“Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak MezopotamyaAntik MısırİranHindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.

“Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve hermetik dalları modern spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.

“Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın günümüz popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simya/simyacı imgelemlerinin de etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi gelmektedir.”

Vikipedi, simyacılar hakkındaki genel görüşün ise “şarlatanlık” ve “sahte bilim adamlığı” olduğunu belirtiyor:

“Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde bilim insanı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları, evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler hazırlamaya harcamalarıdır.”

Evet, İbn Arabî, şarlatanlara, sahte bilim adamlarına inanan bir dangalak.. 

Şarlatanların sofra artıklarıyla beslenen bir tufeyli..

*

Burada asıl önem taşıyan husus ise şu:

Endülüslü dangalak, insanın manevî halleri ile taşlar, metaller, iksirler vs. arasında kurduğu ilişki ya da mütekabiliyeti de simyacılardan (sahte bilim adamı şarlatanlardan, büyü meraklılarından) almış durumda.

Vikipedi’deki şu satırlar bu noktaya ışık tutuyor:

“Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirecek hem de ölümsüzlük iksiri yaratılmasında kullanılacak efsanevi bir madde olan "felsefe taşı"nın bulunması için büyük çaba sarf ettiler. Simyagerler, yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve destek aldılar. Bu saygınlık ve desteğin nedeni ne hedefleri (altın ve pancea) ne de yazınlarına hakim olan mistik ve felsefi görüşlerdi. Saygınlık ve desteğin nedeni zamanlarının kimya endüstrisine yaptıkları katkılardı.”

Burada sözü edilen felsefe taşı, Endülüslü zampara soytarının “hacer-i mükerrem”ine karşılık geliyor. (Hacer taş demek, mükerrem ise saygın..)

Vikipedi’deki şu satırlar ise, Endülüslü kalpazanın kimlerin izinden gittiğini daha açık biçimde ortaya koyuyor:

“Diğer taraftan, simyacılar hiçbir zaman sanatlarının fiziksel (kimyasal) boyutlarını metafizik yorumlamalardan ayırma eğilimi göstermediler. Hatta, Antik Çağ'dan Modern Çağ'a uzanan dönemde "metafizikten yoksun fizik", "fiziksel tezahürden yoksun metafizik" gibi tatmin edici kabul edilmeyecektir. Kimyevî konseptler ve süreçler için ortak terminoloji eksikliği ve de gizliliğe duyulan ihtiyaç simyacıları hristiyan ve pagan mitolojisi, astrolojikabala ile diğer mistik ve ezoterik alanlarda kullanılan terim ve sembolleri kullanmaya itmiştir. Bu nedenle en basit kimyasal tarif bile çapraşık büyülü sözler gibi gözükmüştür. Ayrıca, simyacılar düzensiz deneysel verileri bu mistik ve egzoterik alanları kullanarak teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlardır.”

Böylece, Vehbi’nin kerrakesindeki çapraşık büyülü sözlerin kaynağını öğrenmiş oluyoruz.

Devamı da var:

“Orta Çağ'dan itibaren bazı simyacılar, giderek, bu metafizik boyutları simyanın gerçek temelleri olarak ve kimyasal maddeler, fiziksel hâller ve materyal süreçleri ise spiritüel varlık, durum ve transformasyonların tek metaforu olarak kabul etmeye başladılar. Ayrıca, hem adi metallerin altına çevrilmesi hem de mükemmel olmayan, hastalıklı, ahlaksız ve kısa ömürlülükten, mükemmel, sağlıklı, ahlaklı ve ölümsüzlüğe doğru bir evrimi sembolize eder ve bu noktada felsefe taşı ise bu evrimi mümkün kılan mistik bir anahtardır. Simyacının kendisine uygulandığında bu çifte amaç, onun cehaletten aydınlanmaya doğru evrimini sembolize eder; simyager açısından bu noktada felsefe taşı, bu evrimin gerçekleşmesini sağlayacak bazı gizli spiritüel gerçekleri ve güçleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Bu görüşe uygun olarak yazılan metinlerde, kriptolu simya sembolleri, şemaları ve metne ait imgeler çok anlamlı, alegorilerle dolu ve kriptolu başka çalışmalara göndermeler yapacak biçimde kullanılmıştır ve bunların gerçek anlamlarının anlaşılması amacıyla "deşifre" edilmeleri gerekmektedir.”

Yine Vikipedi’de belirtildiğine göre, Batı’da bazıları erken uyanmış, “simyanın metafiziksel yolda giden tarzı” için, “hiçbiryere varmayan ‘yanlış bir dönüş” teşhisini koymuşlar.

Bizde ise Ahmet Avni Konuk ve Mustafa Tahralı gibi işgüzârlar yüzünden bu tür zırvalar hâlâ “bulunmaz Hint kumaşından mamul irfan ve hikmet” muamelesi görüyor.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Simya” maddesinde de benzer bilgiler veriliyor:

“Simya Hıristiyanlığın ilk yıllarında Eski Mısırlılar’ın … endüstriyel yetenekleriyle Asurlular, Bâbilliler ve Grekler’in felsefî düşünce yapılarının birleştiği Helenistik kültürün merkezi İskenderiye’de yapılan çalışmalarla başlar. O dönemin kültür dili Grekçe olduğu için kaleme alınan ilk eserler bu dildedir ve çoğu Mısırlı Zosimus’a (350-420) aittir. Metallerle insan bedeni, kimyasal işlemlerle insan erginlenme törenleri, insanın mânevî yönlerinin yetkinleştirilmesiyle metal altın arasındaki metaforik ilişkilerin ilk örneklerine rastlanan erken dönem simya kaynaklarında yahudi Mary, Agathodaimon ve Kleopatra gibi efsanevî yazarların isimleri geçmekte ve bu alanın kurucusunun Hermes Trismegistos olduğu söylenmektedir (Taylor, The Alchemists, s. 60-62; ayrıca bk. HERMES).”

Görüldüğü gibi, Endülüslü soytarı, yazdıklarıyla, yahudi Mary, Agathodaimon ve Kleopatra gibi isimlerin iyi bir öğrencisi ya da müridi olduğunu ispatlamış durumda.

Bizim saftirikler ise, Endülüslü kalpazanın şuradan buradan çalıp çırpıp İslamî kavramlarla bezediği zırvaları ilahî keşifler, ilhamlar vs. zannediyorlar.

Putperestlerin ve Yahudilerin pisliğinde boncuk arıyorlar.

*

Endülüslü zampara soytarının ‘Kibrit-i ahmer’ denilen ‘nefs-i kamile’ erbabı da bir nazarla ‘asi’nin itaatkâr ve ‘kâfir’in mümin olmasını sağlarlar” şeklindeki zırvasına gelince, bunun hiç iler tutar tarafı yok.

Kim peygamberlerden daha fazla nefs-i kamile sahibi olabilir?!

Onların elinde böyle bir güç olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, çok sevdiği amcası Ebu Talib’in müslüman olmasını sağlardı.

Hz. Nuh aleyhisselam, (gemiye binmeyi kabul etmeyen oğlu yüzünden) Allahu Teala’ya ailesiyle ilgili vaadinden söz etmek yerine oğlunu "bir nazarda" müslüman yapardı.

Böyle bir akılsız palavracı dangalağa büyük arif, eşsiz irfan sahibi bilge muamelesi yapılmış olması akıl alır gibi değil.


E-KİTAP: İSTİHBARAT HİLE VE OYUNLARI

 

https://archive.org/details/istihbarat-hile-ve-oyunlari 


İSTİHBARAT

HİLE VE OYUNLARI

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

CASUSLUĞA, TECESSÜSE VE RÖNTGENCİLİĞE DAİR 5

ŞEYTANIN AVANESİNİN DİNLEMELERİ, AJANLARI, BÖCEKLERİ VS. VARDIR.. MÜMİNİN DE ŞAŞMAZ FİRASETİ.. 7

BÜYÜKLÜK İDDİASI VE İSTİHBARATÇILIĞIN TUZAK, ŞANTAJ VE KONTROL MERAKI 9

PARALEL OLMAYAN YAPILAR DA BÖYLE ÇALIŞIYOR KARDEŞ 12

“CASUS, O İDİ” 17

"DAVUNCU BİZE BUHRAN İMİŞ" KONUŞUYOR: BİZİ SALÇA YAPARLAR! 24

PROF. HAYRETTİN KARAMAN'I KİMLER ÖLDÜRMEK İSTEMİŞ OLABİLİR? 33

BİR SURİYE GAZİSİ: ÜMİT ÖZDAĞ 52

KOMPLO “TEORİ”Sİ DEĞİL, İSTİHBARAT “YASA”SI 60

BAYAT OPERASYON 82

CHARLIE'YE MELEKLER, NUH'A KELEKLER 87

HİRANUR VAKFI OLAYI BİR KUMPAS MI (KUMPAS BİR TEK ERGENEKON'DAN YANA MI DÜŞER USTA)? 93

MAKBUL KUMPAS 105

ANLATILAMAYAN 109

İSKENDERPAŞA CEMAATİ, TAĞUT, FETÖ, VE DERİN OYUNLAR 116

“SANA DARBENİN YOLLARI, BANA SORUŞTURMA KURŞUNLARI” 128

DAHLEDEN DİNİMİZE BARİ MÜSELMAN OLSA 139

2011 YILINDA YAPTIĞIMIZ “ZORUNLU BİR AÇIKLAMA” 144

CÜMLENİN MAKSUDU BİR AMMA… 151

PSİKOLOJİK SAVAŞ, GİZLİ SERVİSLER VE ÜNİVERSİTELERDE OYNANAN DERİN(LİKSİZ) KOMEDYALAR 163

GİZLİ SERVİSLERİN “ZEK” VE “TECRÜBE”Sİ 173

NASIL SÖYLEMELİDİR? 175

YUSUF KAPLAN, AYAKTA UYUYORSUN! YA DA MİLLETİ UYUTMAYA ÇALIŞIYORSUN 177

FUAT AVNİ KİM? 180

BÖYLE OLACAĞI BELLİYDİ 186

BU NASIL BİR MUSİBETMİŞ ARKADAŞ! 208

ŞİFRE VE KRİPTO 221

MİT DE BÖYLE Mİ ÇALIŞIYOR? 226

FUAT UĞUR ŞUNU DA AÇIKLAR MI: “TARDAKİ TAVUKLAR”IN SUÇ İŞLEMELERİNİ BEKLEYEN “DEVLET”, SUÇLU OLSUNLAR DİYE TUZAK DA KURAR MI? 232

KUNG FU SİYASÎ BİLGELİĞİ: ALMANYA’DAKİ KÖKSÜZ 238

“KAFDAĞINI ASSALAR BELKİ ÇEKER DE BİR KIL / BU İFRİTTEN SUALİN KILINI ÇEKMEZ AKIL” 242

DERİN ODAĞIN ŞEYHİNİ DERİNLER DE KURTARAMAZ 246

KILCAL DAMARLARDAKİ VATANSÖVERLİK VE VATANDAŞDÖVERLİK 251


BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!

Merhum  Babanzade Ahmed Naim Bey ‘i tanıtmaya lüzum yok. Bilenler biliyor. Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında,  Şeyhülislam Must...