MUHSİN YAZICIOĞLU'NUN ÖLÜM YILDÖNÜMÜ VESİLESİYLE: "... SORULDUĞU ZAMAN" (O SORGU ZAMANI YAKIN.. "KÜLLÜ ÂTİN KARÎBÜN: HER GELECEK YAKINDIR")



*

O generalin ismini Yazıcıoğlu mutlaka birilerine söylemiştir. 

Söylememiş olması "hayatın olağan akışı"na aykırıdır. 

MİT'in biliyor olması gerekir. Mutlaka.

O general bozuntusu FETÖ'cü olsaydı şimdiye ismi çoktan medyaya verilmiş, adam rezil kepaze edilmişti.

MİT'in bu konudaki suskunluğu onu (en azından göz yumma şeklinde) "zan" altında bırakır.

Bırakıyor.

Olayın "Barnabas İncili" masalı gibi hikâyelerle kapatılmaya çalışılmış olması da şüpheleri kuvvetlendiriyor. 

İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalıdır.

Böyle bir rezalet olabilir mi, vatana-millete "parasız" hizmet etmeyen, milletin güvenliğine hizmet için ayrıcalık ve imkânlara boğulan, milletin parasıyla krallar gibi yaşatılan, "general" gibi uydurulmuş unvanlarla pohpohlanan Adem oğullarından bir Adem oğlu, belki rütbesiz er diye milletin evlatlarına emir vermekten başka bir marifeti olmayan, askerlikten atılsa muhtemelen üç tane keçiyi bile güdemeyecek bir soytarı, önemli bir siyasetçiyi nasıl böyle tehdit edebilir!

Ve nasıl böyle bir hadsiz soytarıya hesap sorulmaz, "kanun üstü" muamelesi yapılır!

Millet böylesi soytarıları "maaşlı haydutlar" olsunlar, mafyavari "silahlı çete" haline gelsinler, beleşten eline tutuşturduğu silahla kendisine kabadayılık yapsınlar diye mi besliyor!







"YOKSA ONLARIN, DİNDEN ALLAH'IN İZİN VERMEDİĞİ ŞEYLERİ KENDİLERİNE ŞERİAT (ANAYASA VE YASA, HUKUK SİSTEMİ) YAPAN (ALLAH'A ORTAK KOŞTUKLARI, ALLAH'A DENK) ORTAKLARI MI VAR? EĞER (HESABIN AHİRETE ERTELENMESİNE DAİR) AYIRMA SÖZÜ OLMASAYDI, (BU YAPTIKLARINDAN DOLAYI) ARALARINDA ELBETTE ÇOKTAN HÜKÜM VERİLMİŞ (İŞLERİ BİTİRİLMİŞ) OLURDU. ŞÜPHESİZ Kİ O ZALİMLER İÇİN ELÎM BİR AZAP VARDIR"

 

Birtakim vesilelerle (cenaze, açılış vs.) milletin huzurunda Kur'an okumak güzeldir.

Ondan da güzel olan ise, Kur'an'ın mesajının (bir kısmı gizlenmeden, çarpıtılmadan, eksiksiz biçimde) duyurulmasına çalışmaktır. 

Bundan da güzel olan ise, şayet güç (yetki) sahibiysen, Kur'an'daki hükümlerin (Şeriat'in) uygulanması, kamusal yaşama hakim kılınması, şirk-küfür olan eylem ve söylemlerin yok edilmesi için o gücü kullanmandır.




LAİK-KEMALİST DÜZENİN "ATEİZMDEN GELEN GENC"İ "RİSKSİZ" ALTAY CEM MERİÇ VE ŞAH REJİMİNİN "TEHLİKELİ"Sİ ALİ ŞERİATİ

 












Üzeyir Ademoğlu adına açılmış Facebook hesabında yazılmış olanları okuyunca (Ki bazı ifadelerini aktaracağım) Altay Cem Meriç'in başlattığı Ali Şeriati tartışmasına katkıda bulunmak gerektiğini düşündüm.

İsmin sahte olduğu belli, bangır bangır bağırıyor. 

İmdi, adamın soyadı Türkoğlu, Saraçoğlu, Topaloğlu, İslamoğlu, Vanlıoğlu, Karamollaoğlu, Müftüoğlu, İmamoğlu, Müezzinoğlu vs. olabilir.. Hepsi de sonuçta Adem oğludur, fakat her Adem oğlu Türk oğlu ya da topal oğlu değildir. 

Bir insanın bu tür soyadlara sahip olması anlaşılabilir bir durumdur. Fakat bir kimse şayet soyadı olarak "Ademoğlu" ismini seçiyorsa, şu mesajı veriyor demektir: Ben ne it oğluyum, ne eşşek oğlu, ne de "maymın" oğlu, ben de sizin gibi Adem oğluyum. 

Ademoğlu soyadını seçen kişi maymunlar, domuzlar, eşekler, develer gibi hayvanlarla bir hayvanat bahçesine kapatılmış biri olsa, kendisini böylesi bir soyadıyla tanıtmak istemesi, aslını/soyunu bu şekilde ortaya koymaya çalışması doğal karşılanabilir, fakat sosyal medyada bu soyadı ile arz-ı endam ediyorsa, sahte isim kullanmakta olduğunun bilinmesini istiyor demektir.

Selefî görünen bu kişi "samimi bir selefî" olabilir mi?.. Mümkün.. Bir istihbaratçının, bu kadar aptalca bir soyadı ile sosyal medya cangılına girmeyecek kadar zeki olması beklenir, o açıdan mümkün.. 

Fakat hesabın sahibi bir istihbaratçı-ajan da olabilir. 

*

Evet, sosyal medyada kendi ismiyle fikir teröristliği yapan bir selefînin de ajan olması mümkündür, fakat bu ihtimalden söz edilmesinden hoşlanmayıp "Niçin müslümana karşı suizanda bulunuyorsun?" diyenler de çıkabilir. 

Ancak, böyle biri sahte isimle ortaya çıkıyorsa, kimliği gizliyse, artık onun için hüsnüzanda bulunmak mevzubahis olamaz. 

Olamaz, çünkü ismini gizlemesi bir "komplo"dur ve insanların elinde, onun hakkında "komplo teorisi" geliştirme, spekülasyonda bulunma dışında bir çare bulunmamaktadır. 

Sahte isim kullanan kişi, bu sahteciliğiyle, "Benim hakkımda komplo teorisi üretmenize izin veriyor, bunu yürekten istiyorum" mesajını vermiş olur.

Üzeyir ismine gelince.. Yahudiler’in “Allah’ın oğlu” ilan etmiş oldukları bir peygamberin ismi.. Yahudiler için önemli bir isim (Üzeyir Garih’i hatırlayalım).. Hesabın sahibi, bu şekilde yahudilik mesajı vererek saflığımızla dalga geçmek, bize nanik yapmak istiyor olabilir mi sorusunun akla gelmesi tabiîdir.

Evet, bu sahte isimli hesabın sahibinin (selefi görünerek) selefîleri takip eden, onları manipüle edip yönlendirmeye, ajite etmeye, hassasiyetlerini kullanarak “dolmuşa bindirmeye” çalışan bir istihbaratçı olduğu tahmininde bulunmak zorundayız gibi görünüyor. 

En azından, bir istihbaratçı gibi icra-yı sanatta bulunduğunu kabul etmek durumundayız. 

*

Görünüşte "ultra selefî", fakat Selefîlik karşıtı Altay Cem'in avukatlığını yapıyor.. 

Şu bir gerçek, selefîliğin (Vehhabîliğin de etkisiyle) bir bakıma moda olduğu son dönemlerde selefîlerin içinde mücahid ve ilim ehli olanlara da rastlanmaktaysa da büyük çoğunluğu ahmak ve cahil. 

(Geçmişte öyle değildi, selefîler sadece alimler arasından çıkıyordu. İmam Matüridî kimdir, İmam Eş'arî necidir, bunlar neyi savunmuştur, selef kimlerdir, bunlar arasındaki fikir farklılıkları nelerdir gibi soruların cevabını bilmeyen avamın, "Yok gardaş, İmam Matüridî'nin görüşleri beni kesmedi, selefî olmaya karar verdim" demesi beklenebilir mi?!)

Selefîlerin ilim sahibi ve aklı başında olanları, diğer selefîleri (ipini koparmış dana tarzı) cahilce tekfircilikten sakındırmaya çalışıyorlar. Fakat bunlarla ilgili asıl acı gerçek şu: Haricîliğe alabildiğine yatkın ahmak bir topluluk oldukları için, istihbarat teşkilatları yani gizli servisler tarafından çok kolay kullanılıyorlar. 

Mesela DAEŞ/IŞİD.. ABD tarafından kuruldu ve İsrail'in emellerine hizmet ettiler.

Evet, bu ahmaklar nasıl uluslararası ilişkiler arenasında (kendini mücahit zanneden) ipi gâvurun elinde "terörist" olarak arz-ı endam edebiliyorlarsa, fikir bağ ve bahçesine de aynı şekilde (gâvura hizmet eden, eşekten hallice) fikir teröristleri olarak destursuz girebiliyorlar. 

Aralarında dünya kadar ajan-istihbaratçı-eleman-muhbir var, farkında değiller. 

Daha kötüsü, arkalarında o istihbarat teşkilatları var. Sözde fikir sahasında cihat ediyor, tebliğde bulunuyorlar, gerçekte ise, tıpkı DAEŞ militanları gibi ABD-İsrail hattının şuursuz piyonları durumundalar.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Ademoğlu (ve sosyal medyadaki benzerleri), MİT’çi de olabilir, MOSSAD ajanı da, CIA ajanı da..

Ha, yazdıkları hepten yanlış mı? Değil!.. Fakat kime çalım attığın değil, kritik zamanlarda kimin kalesine gol attığın önemli.. 

Doğruları oltadaki yem olarak kullanmadan safları avlayamaz, “yanlış”ını onlara yediremezsin. “Zehiri altın tas içinde sunarlar, bal da onun suç ortağı.” 

*

Türkiye’deki ABD ve İsrail yanlılarının geleneksel Sünnî-Şiî kavgası ateşinin harlanmasına şu sıralarda şiddetle ihtiyaçları var.

Altay Cem efendi de tam da Ali Şeriati ile uğraşacak zamanı bulmuş.

Başka bir zaman (Mesela İran’ın rahat bir zamanında, ve de Erdoğan’ın onlara “Biz sünnî de, şiî de değiliz, müslümanız” diyerek zeytin dalı uzattığı, onların hatırına Sünnîlik'ten, yani Sünnet’e bağlılık vurgusundan vazgeçme iradesi ortaya koyduğu bir zamanda) bunu yapmış olsa, alkışlayacağız.

İmdi, Sünnîlik ile Şiîlik aynı kategoride değerlendirilemez.. Çünkü Sünnîlik, doğrudan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, Sünnet'e bağlılık ilanıdır, ashab arasında ayrım yaparak bir Hz. Ebubekir’e, bir Hz. Ömer’e, bir Hz. Osman’a, bir Hz. Muaviye’ye vs.yönelik  –ashabın diğerleriyle karşıtlık ilişkisi kurmak suretiyle yapılmış- bağlılık deklarasyonu değildir.

Sünnîlik için Hz. Ömer ne ise Hz. Ali de odur. 

Şiîlik ise Hz. Ali taraftarlığıdır, saf ve pür Ehl-i Beyt taraftarlığı bile değildir, çünkü Hz. Peygamber s.a.s.’in hanımları da (ayet-i kerime gereğince, ve de "aile" ve "beyt" kavramlarının "doğa"sı icabı) Ehl-i Beyt’tendir. 

Ve ayrıca Şiîlik, (istisnaları varsa da geneli itibariyle) sadece Hz. Ali taraftarlığı da değildir, “Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman” karşıtlığıdır. Özellikle de Hz. Ömer karşıtlığıdır, İran onun zamanında fethedildi diye.

Hz. Ali taraftarı olmamak adamı dinden çıkarmaz, ki ashabdan cennetle müjdelenmiş olanların ekseriyeti, Hz. Ömer’in vefatından sonraki halife seçiminde Hz. Ali taraftarı olmadıklarını beyan ettiler, böylece Hz. Osman halife oldu. Fakat aynı şey “Sünnet taraftarlığı (Sünnîlik)” için söylenemez. Yani "Müslümanlık" adına Sünnîlik karşıtlığı yapılamaz. 

Ya da şöyle söyleyelim: "Tanım gereği" Sünnîlik, Müslümanlık adına "vazgeçilebilir" birşey olarak gösterilemez. Müslümanlığın lazım-ı gayr-i mufarıkıdır, mütemmim cüzüdür. 

Sünnîlik ile Şiîliği aynı kefeye koymak, elmalarla armutları toplamaktır.. Sünnîlik, "ilkeler"e bağlılıktır, şiîlik ise "şahsa" bağlılık.

Hak ve hakikat adına bunları söylemek, hatırlatmak zorundayız.

*

Erdoğan’ın o şekilde konuşması büyük hata idi.. 

Hangi üstün zekâlı metin yazarları bunları yazıp eline tutuşturuyorlardı bilmiyorum. Fakat bir türlü “istikamet”i tutturamıyorlar. İnsan, Erdoğan’ın etrafında hiç mi aklı başında adam yok, bu nasıl bir kaht-ı rical diye düşünmeden edemiyor.

İlk düğmeyi yanlış iliklerseniz, bütün düğmeler yanlış gider. Şiîlerin, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, en başta yaptıkları basit gibi görünen temel bir hata, onun üstüne inşa ettikleri bütün bir binanın yamuk ve çarpık olmasına neden oluyor.

Yanlış anlamaya meydan vermemek için bunları söyledikten sonra asıl konumuza dönebiliriz. 

Şia’nın (emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker kapsamında) uyarılmaya ihtiyacının bulunduğu kesindir. Fakat birileri Türkiye’de bugün bunu öyle bir zamanda ve öyle bir üslupla yapıyorlar ki, “Bunu ancak ya bir CIA ya da MOSSAD ajanı, ya onların yerli-milli bir acentasının işbirlikçi elemanı, ya da bilgiçlik ve sansasyon meraklısı aptal bir şöhret tutkunu, dikkat çekmek için Zemzem kuyusuna işeyebilecek tıynette bir kazma yapabilir” demek zorunda kalıyoruz.

Ancak şunu da belirtelim: Altay Cem'in başlattığı bu tartışmaya “Ali Şeriaticilik” yaparak dahil olanların da bir kısmı (hepsi değil) kesinlikle “derin” elemandır. 

Kavganın kızışması için amigoluk yaparak gürültü çıkardıklarını, karşı tarafın “penaltıdan gol” atmasını sağlamak için bilerek “faul” yaptıklarını düşünmemek elde değil.

*

Sözünü ettiğimiz ("maymın" oğlu olmadığını ilan etmeyi gerekli gören) Adem oğlu Zübeyir şunları yazmış:

Altay can Meriç kendi youtube hesbından Ali Şeriati eleştirisi yapan bir video hazırlamış..!

Meriç, Özellikle Ali Şeriatinin Sahabe hakındaki çirkin sözleri ve hakaretemiz ifadelerine tepki gösteriyor bu videosunda.!

Ali Şeriati'nin; Hz Ömer, Hz Osman ve Hz Ebubekir için kulandığı ağır ve hakaret ifade eden sözlerine tepki gösteriyor Meriç..!

Şeriati'nin gerek sahabe gerekse Halifeler hakında uydurduğu hikayeler ve yaptığı hakaretemiz ifadeler, hiçbir müslümanın kabul edeceği ifadeler değil anlaşılan.!

Meriç, Ali şeriatinin islam müktesebatına ve müslümanların değerlerine yaptığı bu haksız eleştirileri, kitablarındaki kaynakları delil gösterip makul eleştirilerle tepki gösteriyor..

Yani "Altay Cem Meriç, Ali Şeriati’nin kitaplarını satır satır okuyarak eleştiriyor.

Karşısına dikilip sözü olan da ACM’nin fikirlerini tek tek dillendirerek eleştirme yeterliliği ve iradesini göstermelidir.

Meriç'in takındığı üslup ise Hz. Osman’a “firavun” diyen, birçok sahabeye edilmedik hakaret ve iftira bırakmayan Şeriati’ye ne eksik ne fazla hak ettiği tondadır.

itirazınız varsa, kaçak dövüşmeyin, buyrun bir kamera ve mikrofon karşısına geçin siz de aynı cesareti gösterin.”

Altay Can meriç, Ali şeriatinin ilk nesil islam toplumu ve sahabe toplumu hakındaki olumsuz ve zehirli fikirlerine karşı uyarı görevini yaparak, bilinçsiz ve kör taasupçu okumalara karşı müslümanlara uyarı görevini yapıyor..

Anlaşılan, Altay Can Meriç'in Ali şeriatiden tevarüs eden bu zehirli fikirkerini deşifre etmesi bu zehirli fikirleri yıllarca suni topluma ihrac eden kesimleri rahatsız etmiş durumda..

*

Ali Şeriati Türkiye’de bir ara (İran Devrimi rüzgârının da etkisiyle) (İrancı diye bilinen kesimde) moda oldu ve bütün modalar gibi gelip geçti, bitti gitti.

İrancı olmadığı halde "entellik" icabı ya da modaya uyup kitaplarını alan kitap meraklıları da olmuştu. 

Kitapları satın alınmıştır da, fazla okunduğunu zannetmiyorum.

“Ali Şeriati okudum, bu yüzden Sünnîlikten vazgeçtim, şiî oldum” diyen bir tek Allah’ın kulunun bulunduğunu da sanmıyorum. 

"Sünnîliği bıraktım, şiî oldum" diyene rastladım da, işin açıkçası, İrancı çevreleri takip için “görev” icabı Şiîliği seçmiş olduğunu düşündüm. Bunun başka pratik faydaları da var tabiî, ibadetlerde kolaylık yapmayı, cuma namazına bile gitmemeyi garanti ediyor, insanı epeyce bir zahmetten kurtarıyor.

Bu ülkede, Ali Şeriati okuduğu için şiî olunmasını geçtik, tam tersi yaşandı. Bir zamanların İrancıları sonradan acayip Hz. Osmancı oldular.

Tipik örnek AK Parti eski milletvekili Mehmet Metiner.. Bir zamanlar kendisi gibilerle birlikte Girişim diye bir “bitirim” dergi çıkarıp İrancılık, radikallik vs. yapmıştı.

Sonradan laik-Atatürkist düzenin nimetlerinin tadını keşfetti, bir “aydınlanma” yaşadı.

Öyle bir aydınlanma ki, AK Parti iktidarı döneminde yaşanan akraba u taallukat kayırmacılığını savunmak için “Ne var bunda, Hz. Osman da böyle yapmıştı” diyebildi.

*

Evet, Türkiye’de Ali Şeriaticilik diye bir akım yok.. Kitapları bazı Batı dillerine de çevrildiği için bizde de kıymete binmiş, mevsimlik bir nezle olarak bazılarının burunlarını yoklamıştı.

Ve unutuldu gitti.. “Ondan kalan boynu bükük ve sefil / Devrik bir lamba ile sönük fitil.”

Şimdi müflis tüccar hesabı eski defterleri karıştırmanın, soğuk, izbe ve karanlık mahzenlerde çürümekte olan dosyaları çıkarıp tartışma konusu yapmanın faydası nedir?

Hem de böyle bir zamanda..

*

Türkiye için asıl sorun Ali Şeriati değildir.. Selanikli zampara Atatürk’tür.. Ali Şeriati, Atatürk'ün yanında devede kulak bile değildir, devede tüydür.

Şu anda bile ilkokula giden altı yedi yaşındaki saf zihinler, Atatürk putçuluğu ile kafaları doldurularak yetiştiriliyor.

Tablo şu: Yukarıdan gelen bir sel var, bostandaki bütün mahsulü alıp götürüyor, kenarda Kadir Mısıroğlu gibi birkaç kişi oturmuş mahsulden birazını olsun kurtarmaya çalışıyorlar, fakat kurtarabildikleri devede kulak bile değil.

Fazla birşeyi kurtaramama bir tarafa, kendileri de selin suyundan çamurundan paylarını alıyor, oraya buraya savruluyorlar.

Halihazırda bütün devlet kurumları Selanikli zamparaya hizmet ediyor. Her yerde onun resimleri, heykelleri, sözleri..

Ve bu Selanikli zampara, ashabı da geçtik, doğru sözlü ve dürüst bir asker olan Kâzım Karabekir’in şahitliğine göre, doğrudan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e hakaret etmiş bulunuyor. 

Yazdırdığı tarih kitaplarında da benzer ifadeler var.

Orada da durmamış, Allahu Teala’nın kelamını da aşağılamış.. Milletin önünde “gökten indiği sanılan” kitaplara karşı kendisinin süflî “hayat”ının reklamını yapmış.

"Devrim" adı altında yaptıkları da ortada..

Ve de bu devletin derinlikleri, Haydar Baş belası gibi adamlarını devreye koyarak onu seyyid, hafız, evliya yapmış, resmen İslam'la ve müslüman halkla dalga geçmiş..

Peki buna karşı Altay Cem efendi ne yapmış?

*

Yaptığı şu: Kadir Mısıroğlu’nu ve onun şahsında diğer anti-Kemalist araştırmacı ve yazarları itibarsızlaştırmaya çalışma şaşkınlığı..

Bakın ne diyor:

“(Atatürk’e karşı) Bir aşk nefret ilişkisi içinde de değilim. Ben tarihî karakterlerle öyle bir ilişki kurmuyorum. Ama, bana sorarsanız mesela Kadir Mısıroğlu’nu tenkit edeceğim konulardan birisi budur: Çok hissî tarih okuma tarzı, özellikle Mustafa Kemal konusunda, üslubu da bence..”

Vay uyanık vay!

Sen merhum Kadir Mısıroğlu’na karşı hissî değilsin, öyle mi?

Cem Yılmaz’ın tabiriyle “duygusal” da mı değilsin?

*

Açık konuşalım.. Evet Altay Cem'in, Peygamberliğin İspatı gibi güzel çalışmaları var.. 

Fakat sen, evet sen, (bu halinle) Kadir Mısıroğlu’nun attığı tırnak bile olamazsın. O bir Erciyes, sen ise Kayışdağı bile olamazsın. (Mısıroğlu hatasız değildi, fakat hizmeti büyük, ve çok büyük bedel ödedi, saygı duymak gerekiyor.)

Ha, bir Kadir Mısıroğlu olmayı sağlayacak zekâ ve kabiliyet sende yok mu?.. Var!.. O zekâ sende var da, o yürek, o ciğer yok..

Öyle görünüyor.

Bu şahsın parlaması, "atezimden gelen genç" olarak sosyal medya sinemasında arz-ı endam etmesiyle olmuş. Böylece dikkat çekmiş, ilgi odağı haline gelmiş. Tam da "Gençler ateist oluyor, deist oluyor" feryatlarının koparıldığı bir zamanda. 

İyi ve güzel çalışmaları var, fakat hep "risksiz" sularda yüzüyor. 

Üstelik, yaptığı hizmet "yeri doldurulamaz, benzeri bulunmayan" nitelikte de değil.. Sayısız benzer faaliyet ve çalışma var.. Tek kusurları "ateizmden gelen genç" olarak şöhreti yakalayamamış olmaları. 

*

Bu açıdan İsmet Özel'e benziyor.. İsmet efendi de solculuğun/komünistliğin moda olduğu, 1968 rüzgârının henüz kesilmediği bir zamanda "müslüman" olmuş, eski solculuğunun ve solcular arasında "şair" diye tanınmış bulunmasının hatırına yüceltilmiş de yüceltilmişti. 

İsmet'in İslamî kesimin yabancı olduğu (eski solculuğundan kaynaklanan) kendisine özgü bir dili ve jargonu vardı. Ayrıca en basit fikirleri karmaşık ve dolambaçlı ifadelerle eşi bulunmaz tefekkür ürünleri gibi yaldızlayıp satmayı beceriyordu. İslamî bilgi birikimi bakımından ise bomboştu, fakat ne gam! Artistik lafları, kendisinden daha boş olan gençlerin ilgisini çekiyordu. 

Evet, vatandaşın ne tefsirden, ne hadîsten, ne kelam ilminden, ne fıkıhtan, ne de tasavvuftan haberi vardı. Fakat Batı düşüncesine merakı vardı ve yüzeysel biçimde biliyordu, hatta William Ebenstein'dan Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri adıyla bir çeviri de yapacaktı. Beslendiği asıl kaynak Batılı entelektüellerdi.

İsmet'in yarım asırlık "ideolojik sergüzeşt"i "risk"siz bir mecrada devam etti.. Aykırı çıkışlar yapmıyor değildi fakat bunlar da sansasyonel ve dikkat çekici olmakla birlikte yine "risksiz"di.. 

Tam da NATO'nun İslam'ı hedefe koyduğu bir zamanda, İslamcılık'tan istifa edip ulusalcılığa (yerli-milli Türkçülüğe) kapağı attı.. İslam'ın ümmetçiliğini ve evrenselliğini katledip onu Türklük parantezi içine sıkıştırmak için sloganlarla örülü bir "protestan (millileştirilmiş) İslam" icat etmeye kalkıştı.

Satışa sunduğu malın üstündeki reklam "gâvurla çatışma"dan söz ediyor, teslimat ise "Türk olduğunu söylüyorsan zaten gâvurla çatışmış sayılırsın, ayrıca birşey yapmana gerek yok. Türk olmayan 'hadsiz müslüman'lardan da uzak dur" mesajı veriyordu. 

Böylece NATO'nun istediği "ırkçılıkla ılımlılaştırılıp sulandırılmış İslam" Türkiş kebabı pişirilmiş oluyordu. 

Zahiren şanslı, batınen bahtsız İsmet'in kaderi NATO'nunkine paralel yazılmış gibiydi.

NATO'nun komünizm karşıtı olduğu zamanda komünistliği bırakıp "müslüman" olmuş, İslam'ı hedefe koyduğu zamanda ise İslamcılığı bırakıp Türkçülük trenine atlamıştı.

*

İslamî bilgi birikimi bakımından Altay Cem, İsmet kadar boş değil, fakat "risksiz" alanlarda top koşturma bakımından ondan farksız.

Sonradan "müslüman" olanlar genelde İslam'la tanışmalarını sağlayan İslamî düşünce akımı ya da grup ile sarsılmaz bir bağ kurarlar. Mesela Necip FazılAbdülhakim Arvasî rh. a. vasıtasıyla İslam'ı tanıdığı için tutkulu bir tasavvuf yanlısı olmuş, Nakşbendiye meşayihi silsilesi için "Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben, / Üç ayakla seken topal köpeğim! / Bastığınız yeri taş taş öpeyim. / Bir kırıntı yeter kereminizden! / Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben" mısralarını yazabilmiştir. 

Nurettin Topçu'da da tasavvufa ve Abdülaziz Bekkine rh. a.'e karşı böylesi bir bağlılık mevcut.. 

Buna karşılık, Bediüzzaman'ın Risaleler'i ile büyümüş olanlar da onu aşırı yüceltiyor, neredeyse alemde ondan başka alim bulunmadığını zannediyorlar. Salt müceddid olarak görseler mesele değil de onu birçoğu Mehdî yapmış durumdalar. Bu açıdan, (Mehdî'leri gelmiş fakat kaybolmuş) Şiîler'den fazla bir farkları yok.

Buna karşılık, Batı'da entelektüel derinliği olup da müslüman olanların genelde doğrudan Kur'an ve hadîslere yönelmeyi tercih ettikleri, mezhepleri ve tarikatları çok fazla önemsemedikleri müşahede olunuyor. Mesela Roger Garaudy böyleydi. 

"Ateizmden gelen genç" Altay Cem'e gelince.. Anladığım kadarıyla ateizmden vazgeçmesi herhangi bir cemaat ya da topluluk sayesinde olmamış.. 

Ancak, izlediği "risksiz" ve "akredite" çizgiye baktığımızda, sanki "hidayet"ine "laik-Kemalist Türkiye Cumhuriyeti Devleti" vesile olmuş gibi bir izlenim veriyor.

*

Yıl 1990.. Aylardan Kasım..

Almanya’da, Köln şehrindeyim.

Millî Görüş Teşkilatı’nın kitap fuarı var.

Fuara Türkiye’den Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak, İsmet Özel, ve D. Mehmet Doğan gibi yazarlar da, kitaplarını imzalamak için katılmışlardı.

Bir akşam Erbakan da geldi, yazar çizer ve yayıncılara teşkilat merkezinde bir konuşma yaptı.

Kadir Mısıroğlu’nu ilk ve son kez o fuarda gördüm. Gündüz, küçük bir standdaki bir masanın arkasında o gür sesiyle bağırarak birşeyler anlatıyordu.

Sorun şurada ki, etrafında onu dinleyen hiç kimse yoktu. Tuhaf bir manzaraydı.

Fuarın tenha bir zamanıydı ve etraftakiler onu görmezden geliyorlardı.

O sırada Mısıroğlu 10 yıldır (12 Eylül darbesinden beri) yurtdışında yaşamakta olan bir kaçaktı.

Türkiye’ye dönemiyordu.

Suçu anti-Kemalist olmasıydı.. Selanikli zampara hakkında bazı gerçekleri yazıp söylemiş bulunmasıydı.

Bu yüzden 1960’larda da, 70’lerde de hapis yatmıştı.

Yurtdışındaki ticarî girişimleri de (hatıratında anlattığına göre), “derin” iyi saatte olsunların “örtülü” müdahaleleri yüzünden akamete uğramış, tamı tamına bir milyon mark borçlu hale gelmişti.

Çile üstüne çile..

Yine, hatıratında yazdığına göre, Almanya’daki bir MİT’çi onu ziyaret edip, “Kadir Bey, biliyoruz sen vatansever adamsın, Atatürk konusunda geri adım at, sorunlarını çözelim, memlekete dönmeni sağlayalım” demiş, fakat o bunu kabul etmemişti.

*

Şimdi gelelim “hissî/duygusal” olmayan Altay Cem’e..

Sen Kadir Mısıroğlu tarzı duygusallığın resmini yapabilir misin Abidin?

Yapamazsın..

Sen ancak Cem Yılmaz tipi duygusallığın resmini yapabilirsin..

Altay Cem, Atatürk konusunda tutup Kadir Mısıroğlu gibi bir tavır sergilesin (tam onunki kadar da değil, onunkinin onda biri kadar bir tavır sergilesin) bakalım onu sağa sola davet edip konferans verdiriyorlar mı?

Sosyal medyadaki “derin” goygoycular, beleş hınk deyiciler reklamını yapıyorlar mı?

“Maymunoğlu” olmayan Ademoğulları arkasında saf tutuyorlar mı?

Denemesi bedava..

 

PEK "İTİBAR"LI "BÜYÜK TÜRK BÜYÜKLERİ", EMRİNİZ ALTINDAKİ "DERİN"LERİN ADAMI, SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK KONUSUNDA "SESSUZ", FAKAT SİZE "DEYYUS" DİYOR (BENDEN DUYMUŞ OLMAYIN, AĞALAR BU ADAM VASITASIYLA SİZİNLE EĞLENİY)

 





Kurnaz köylüler, kasettiği Atatürk değil, Necmettin Erbakan.










Peki yüzde kaçı MİT'çiydi?










DERİN DEVLET DENİLEN ÇUKUR ŞEREFSİZLİĞİN MÜNAFIK PİYONLARI


Kimilerinin (Hilal Kaplan ve şürekası gibilerin) “Nuh’un köpekleri”, kimilerinin de “Nuh’un kelekleri” diye adlandırdıkları Odatv’ciler, “örtülü” beslemeliğin hakkını vermek için salya üretimine hız vermiş durumdalar.

Altı gün önceki (3 Kasım 2023 tarihli) yazımızda şunu demiştik:

Derin tufeylîler, farklı kamplarda gibi görünseler de kendi aralarında çok iyi “paslaşırlar”.

Sonradan görme Atatürkçü (Kemalist) Cübbeli ile (birilerinin, çalışanlarını “Nuh’un kelekleri” olarak nitelendirdiği) Odatv.com arasındaki samimiyet ve “paslaşma”da olduğu gibi..

Bu paslaşma “derin” filmlerin senaryolarında her zaman “dostluk” şeklinde yer almaz.

Bazen de kavga ve ağız dalaşması görünümü altında paslaşılır.

Film denilen icadın “fıtrat”ında bu var.. Sinema filminde siz iki adamın birbirini parçaladığını, kan revan içinde bıraktığını, çiğ çiğ yemeye çalıştığını görürsünüz, gerçekteyse “rol”lerinin hakkını vermekle meşguldürler.

Çekim bittiğinde oturup birlikte yorgunluk kahvesi içer, tatlı tatlı sohbet ederek keyiflerine bakarlar..

İstihbaratçıların sevdiği tabirle söylemek gerekirse, oyun bittiğinde satranç tahtasındaki bütün taşlar aynı kutuda arz-ı endam ederler.

*

1990’lı yıllarda Müslüm Gündüz diye  (sözde Nurcu) bir soytarı çıkmış, (merhum Said Nursî’nin kullandığı aczmendi tabirinden hareketle) Aczmendilik diye bir tarikat icat etmişti.

Daha doğrusu, Aczmendilik tarikatını kuran “derin” çakallar, “tarikat kurucusu şeyh” rolü için onu uygun görmüşlerdi.

Bu soytarı bir taraftan da “rejim muhalifi radikal” geçiniyordu.

[Bu aczmendî lafı, merhum Bediüzzaman’ın şu sözlerine dayanıyor:

"İkincisi: Tarik-i Nakşi hakkında denilen 'Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.' olan fıkra-i rânâ birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulû etti: 'Der tarik-i aczmendî lazım âmed çâr çiz / Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz.' "

Demek istediği şu: Nakşibendî tarikinde (yolunda, tarikatında) dört şeyi terk lazım gelir: Dünyayı terk (Dünya hayatında sefa sürme düşüncesini terk), ahireti terk (Sadece ahiretteki karşılık düşüncesiyle kalmayıp onu aşarak Allah’ın rızasına gönül bağlamak: Yüce Rabbinin rızasını istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. Ve o [buna kavuşarak] hoşnut olacaktır.” [Diyanet Vakfı Meali, Leyl, 92/19-21]), varlığı (kendini bir şey görmeyi, kendine değer atfetmeyi) terk ve terki (“Ben neleri terk ettim, sen biliyor musun?” diyerek “terk”te takılıp kalmayı) terk.

Bunu hatırlayan Bediüzzaman’ın aklına şöyle bir şey gelmiş: Aczmendi (acz sahipliği) yolunda da dört şey lazımdır: Fakr, acz, şükür, şevk.. Yani insanın insan olarak aslında çok aciz ve her bakımdan fakir (mutlak biçimde acz ve fakr içinde) bir varlık olduğunu fark edip Allahu Teala’nın kendisi üzerindeki sayısız nimetlerini anlayıp şükretmesi ve kulluğun gereğini şevkle ifa etmesi.

Bu önemli de, Allah rahmet etsin, “zamanımız tarikat zamanı olmadığına” göre bunu tarik diye ifade etmeseydi ve Nakşibendiye'ye alternatif bir tarikat gibi dile getirmeseydi daha iyi olurdu gibi görünüyor. Sonradan derin devlet laikçiliği (siyasal dinsizlikçiliği) bu benzetmesini istismar edemez ve Müslüm gibi bir soytarıyı piyasaya bir tarikat kurmuş gibi süremezdi.

Aczmend, "acizlik/acziyet sahibi" demektir. "Mend" eki Farsça'da sahip olma anlamına geliyor, "danişmend" kelimesinin "daniş" (bilgi, biliş) sahibi (bilgili, alim) olma anlamına gelmesi gibi.. "Î" eki ekleyerek aczmendî kelimesini kullandığımızda ise mensubiyet bildirmiş oluruz, Nakşbendî kelimesinin "Nakşbend'e mensup olan" anlamına gelmesi gibi.

Dolayısıyla aczmendî yerine doğrudan "aciz" kelimesini kullanmak daha uygun olur. Acizlikleri özellikle akıl nimetine şükür bahsinde ortaya çıkıyor. Fakr/fakirlik sahibi oldukları da kesin, akıl, edep, izan bakımından korkunç bir fakirlikleri var. Buna mukabil soytarılık alanında şaşırtıcı bir şevk sahibi oldukları söylenebilir.]

*

Tarikat-cemaat piyasasında aczmendilik kalpazanlığının boy göstermesiyle birlikte Müslüm soytarısı hem Nurcuları, hem tasavvuf-tarikat çevrelerini, hem de radikal (köktendinci) kesimleri temsil eden bir figür yapılıyor, bütün bu toplulukların kesişim kümesinde yer alan tek kişi olarak onların “doğal temsilcisi” ya da fiilî sözcüsü haline getiriliyordu.

Soytarının kitlelere tanıtılması, ülke gündeminin değişmez dedikodu malzemesi haline getirilmesi için gereken altyapı da hazırlanmış, PR çalışması kusursuz biçimde yürütülmüştü.

Bir defa başlarındaki sarıkları, üzerlerindeki cübbeleri, dağınık sakalları, uzun saçları ve ellerindeki sopaları ile beyaz dişler arasındaki simsiyah çürük diş gibi her gittikleri yerde dikkatleri hemen kendi üzerlerine çekiyorlardı.

Tek başlarına dolaşsalar zaman makinası ile kazara bugüne gönderilmiş birer şaşkın zaman yolcusu ya da yaşadığı dünyadan habersiz meczup gibi algılanabilir, komiklik meraklısı millet için güldürme garantili zararsız kaçıklar olarak maskaralık kontenjanından yararlanabilirlerdi.

Öyle yapmıyor, toplu halde geziyor, otobüslere doluşup kalabalık gruplar halinde farklı şehirlere “çıkarma” yapıyor, tek başlarına olsalar güldürü malzemesi olacakken bu defa sonu belirsiz bir korku filminin tımarhane kaçkını ürkütücü figüranları olarak, görenlerin afallamasına neden oluyorlardı.

*

Derin güdümlü medya da onları milletin gözüne sokmak için her fedakârlığı yapıyor, bunların fotoğraflarını gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlıyordu.

Televizyonlar onların cümbür cemaat yaptıkları gezilerin duyduk duymadık demeyin formatında görüntülerini veriyor, varlıklarından milleti haberdar ediyorlardı.

Bu arada Müslüm soytarısını tartışma programlarına filan çıkarmayı da ihmal etmiyor, mikrofonları ona uzatıyorlardı.

Aslında, bu soytarının dengesiz bir kaçık değil, bilinçli ve iyi hazırlanmış bir plan dahilinde önü açılan bir ajan provokatör olduğu açıktı, fakat, dindar camiadaki ajanlığa müsait diğer tipler de onlara destek veriyorlardı. 

(Mesela o günlerde genç bir medya çalışanı olarak Marmara FM’de program yapan Doç. İshak Arslan, programına konuk ettiği şiirsiz şair İsmet Özel’in en iyi müslümanlar olarak bu soytarıları gördüğünü öğreniyordu.)

Evet, derin (çukur) devlet aklı, bir şeyin hakikisinin önünü kesmek istediği zaman bazen sahtesini icat eder ve rejim muhalifi potansiyelin kendi “örtülü” kontrolü altındaki bu sahte mecraya akmasını sağlar.

Bu oyun ve düzende Müslüm gibi soytarılar (Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle) "avcı kekliği" olarak hizmet görürler.

*

O günlerde filmin başı böyle bir izlenim veriyordu. 

Olayı bundan ibaret zannetmiştik.

Yanılıyorduk. Filmin sonunda çok büyük bir sürpriz vardı.

Sürpriz, Fadime Şahin ile geldi.

Müslüm ilen Fadime, 1996 yılının son ayının son haftası içinde, 1997 yılının arefesinde, samanlıkta değil fakat Kadıköy'de bir apartman dairesinde yarı çıplak olarak uygunsuz biçimde basıldılar.

Sarıklı cübbeli, sopalı soytarı Müslüm bu defa yataklı filmlerin gedikli bir jönü görünümünde televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında arz-ı endam etti.

Daha önce soytarı için derin PR çalışması yapılmamış, televizyon ve gazeteler vasıtasıyla milletin gündemine oturtulmamış olsaydı, böyle bir sahne, gazetelerin üçüncü sayfalarında bile yer bulamazdı.

O uzun ve sabırlı "derin" PR’ın bir semeresi olarak çıplak fotoğrafları gazetelerin manşetlerini süsledi.

Hayır, vurulan, yara alan, derin patentli yeni aczmendi tarikatı soytarılığı değildi.

O günkü Refah Partisi iktidarı ve Erbakan’dı.

Böylece kamuoyu, 28 Şubat’a hazırlanmış oluyordu.

Yıllar sonra gazeteci Nazlı Ilıcak, 28 Şubat’ın gerisinde MİT’in bulunduğunu yazacaktı.

Devletin başbakanı MİT’e hâkim değildi, MİT onun altını oyuyordu.

Devletin başbakanı ile ters düşen MİT, ABD Dışişleri Bakanlığı ve uluslararası masonluk ile aynı makamda şarkı söylemeyi ve aynı kıvrak hareketlerle vals yapmayı başarmıştı.

Bu sürecin sonunda Erbakan bir siyasî ölü haline getirildi..

Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca ise gerçekten öldü..

Öldürüldü..

*

Daha sonraki süreçte Odatv’nin, (“ölmüş koyun”un postundan da yararlanma babından) Esad Coşan Hoca’nın liderliğini (şeyhliğini) yaptığı İskenderpaşa Cemaati’ni “selamlamaya” başladığını gördük.

Cemaatin Türkiye’deki ilk şeyhi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî k. s.’ya övgüler diziyor, onun ne kadar ileri görüşlü, ne kadar yerli ve milli, ne kadar bağımsızlık yanlısı, ne kadar emperyalizm karşıtı olduğunu anlatıyorlardı.

İslâm Dergisi’ne güzellemeler yapıyor, bu dergiyi çıkaran kadroya övgüler diziyorlardı.

Dergi için ağıtlar yakıyorlardı.

Benim son genel yayın yönetmeni olarak çalıştığım İslâm Dergisi kapanmış, Esad Efendi gibi dergi de ölmüştü.

Dolayısıyla artık ardından feryad ü figan koparılabilir, “Höngürt.. Gettiii, gettiii, gül gbi mecmuamız gettii” diye saç baş yolma tripleri sergilenebilir, timsah gözyaşlarıyla “derin” bostanlar sulanabilir, “Esad Efendi öldüyse ne gam, biz varız, derin abileriniz var, şunun şurasında hepimiz milliyiz, yerliyiz, ulusalız” mesajı verilebilirdi.

*

Evet, Odatv, Müslüm Gündüz’ü haber yapmış bulunuyor.

 (Yani derin densizlik, Müslüm’ü tekrar piyasaya sürüyor. Bu bayat, kokmuş ve çürümüş Türkiş kebap “dön-er”den artık ekmek yiyemezler ama alışmış kudurmuştan beterdir.)

Haber oldukça kısa.. Cübbeli haberleri gibi:

"Karısını kızını kıskanmayan deyyus..."

Müslüm Gündüz'den çok tartışılacak sözler. Gündüz, "Zerre kadar namusu şerefi haysiyeti olan adam kızını üniversiteye verebilir mi ya? Karısını, kızını kıskanmayan deyyus cennet kokusu alamaz" dedi.

08 Kasım 2023 21:52 Son Güncelleme: 08 Kasım 2023 21:52

28 Şubat'ın sembol isimlerinden olan Aczmendi tarikatı lideri Müslüm Gündüz, kızını liseye ve üniversiteye gönderen aileleri hedef aldı.

Gündüz, 'Bir adamın kızını götürüp liseye, üniversiteye vermesi ne demek? Zerre kadar haysiyeti, şerefi olan adam kızını üniversiteye verebilir mi?' ifadelerini kullandı.

(https://www.odatv4.com/guncel/karisini-kizini-kiskanmayan-deyyus-120010548)

Görüldüğü gibi, adam bütün bir millete sövüyor.

Kendi mahallesindeki liseye kızını gönderen adam “deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz” olursa (mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi) kızını ABD’de okutmuş adamlar ne olur, varın siz düşünün.

Bu memlekette bazıları sırf “Türkiyeci, devletçi” (yerlileştirilip millileştirilmiş, istimlak edilip kamulaştırılmış, devletleştirilmiş, güncellenmiş) sahte dindarlığı kabul etmediği, ve “Atatürk’e de saygı duyarız, vatanı kurtarmış, Şeriat’e lafımız yok ama laiklik de pek fena değil” demediği için zehirlenebiliyor, itibar suikastlerine maruz kalabiliyor, tuzak üstüne tuzakla karşılaşabiliyor, kesintisiz biçimde psikolojik yıpratma operasyonlarının hedefi olabiliyor; fakat Müslüm gibi bir soytarı Cumhurbaşkanı’ndan sıradan köylüsüne kadar bütün bir millete böyle ağza alınmayacak laflarla sellemehüsselam söverken adama açık biçimde de, (zehirleme gibi yollarla) örtülü biçimde de dokunan yok.. Hayat Müslüm'e güzel.. (Bediüzzaman 19 defa zehirlenmişti..)

Hesap, bir taşla birkaç kuş vurmak..

Bir taraftan bu soytarı üzerinden İslamcılık ve Şeriatçılık öcü haline getiriliyor, diğer taraftan da tam da laiklerin istediği türden bir “başörtüsü çözümü” üretiliyor: Müslümanın kızı okula gitmez, olur biter.

Hayır, alçak adam, Taliban’ın yapmak istediği gibi “Kızların Şeriat’e uygun biçimde öğrenim görecekleri kurumlar oluşturulmalı, kurumlar bu gaye doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdırlar” demiyor. 

“Kızlar (başörtülü veya başörtüsüz, fark etmez) okula gitmesin, laiklerin istediği çözüm kendiliğinden oluşsun” demeye getiriyor.

*

Bu soytarı da Cübbeli gibi Cennet ve Cehennem bileti kesiyor.

Ona göre, kızını liseye, üniversiteye gönderen “karısını kızını kıskanmayan deyyus” Cennet kokusu alamazmış.

Bir zamanlar beraber basıldığı Fadime’nin, nikahlı karısı olduğunu iddia etmişti.. Nikahlı karısı olduğundan, öyle görünüyor ki, bir kendisinin bir de kendisi ile Fadime’nin işvereni olan derin çakalların haberi vardı.. Gerçekten karısı olsaydı böyle baskın mı yerdi?!

Fadime, belki de karısıydı, derin nikahla nikahlı karısı.. Gizli nikah.. (Şeriat'te gizli evlilik, gizli nikah diye birşey yok, fakat derin şerefsizlikte var.)

Bu soytarı Cennet’e belki de sadece "nikahlı karısı" Fadime’sini layık görüyor.

Ve bu şahsı Odatv "tarikat lideri" olarak sunuyor. 

Sözde şeyh (müteşeyyih), sözde lider filan dedikleri yok.

Gasp edilmiş arazi üzerinde ruhsatsız ve kaçak olarak inşa edilmiş tarikat taklidi prefabrik gecekondu için saygılı bir dille tarikat unvanını kullanıyor, "sözde tarikat" bile demiyor.

*

Celal Hoca’nın kızı merhume Dr. Hümeyra Ökten de üniversitede okumuştu..

Osmanlı bakiyesi ulemadan meşhur Hüsrev Efendi’nin kızı da üniversitede okuyordu. 

Evet, bu soytarının suçladığı kesimlerin ona tepki göstermeleri, kendilerine yöneltilen “deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz” hakaretlerini sineye çekmemeleri gerekiyor.

"Şahsım" bu yazıyla, bu adi soytarıya tepkimi göstermiş bulunuyorum..

Afganistan’a bile karışan MİT Başkanı Prof. İbrahim Kalın, eski Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi "şahsı"lara gelince..

Afganistan Müslümanları sizin kızlarınız hakkında ileri geri konuşmuyor, size deyyus demiyorlardı, kendi kızları için karar alıyorlardı..

Müslüm’ün ise muhatapları bizzat sizlersiniz.. 

Diline doladığı, deyyus olarak nitelendirdiği kişiler Avrupalılar değil, sizsiniz.

İltifatları size ve sizin kızlarınıza..

Sözü (eleştirmeden, tenkide tabi tutmadan, reddetmeden, söyleyene tepki göstermeden) aktaran, söyleyenle aynı hükümdedir. Odatv (ve arkasındaki derinler) de Müslüm’le aynı pozisyonda.

Hep birlikte size sövüyorlar: Deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz...” 

Uyanın, (emriniz altında zannettiğiniz) derin ağalar sizinle eğleniy..

*

Adı geçmişken merhum Hüsrev Efendi’yi hayırla yad edelim, ruhu şad olsun:

Hüsrev Hocaefendi bir dönemin isimsiz kahramanlarındandır. 

Özellikle milletin kendine dönüşünün bir umudu olan İmam Hatip düşüncesi, o ve emsali bazı büyüklerimiz etrafında örgülendi.. Bu mevzuda ilk akla gelen Konya'da Veyiszade Mustafa Kurucu ise İstanbul'da o ve merhum Mahmud Bayram hocadır.

Onlar bir bâd-ı hazan'ın estiği acı bir dönemde zehir yudumlamış kametlerdir..

On asır Kur'an'a bayraktarlık yapmış bir vatanın evlatlarının manevi istiklal savaşında cephe kumandanlarından biridir Hüsrev hoca.. Zor dönemin bu büyük insanlarını hatırlatmak bizim için kadirşinaslıktır. …

Muhammed Hüsrev Aydınlar Hocaefendi Makedonya'nın Manastır vilayetinin Struga iline bağlı Labunişta köyünde 1884 senesinde(bir rivayete göre 1883) dünyaya geldi. Aslen Arnavut asıllı bir ailedendir. Onun için İstanbul'da "Arnavut hoca" diye meşhur olmuştur. Babası Numan Efendi, annesinin ismi ise Habibe'dir Babası dini tahsil için onu köy hocalarına teslim etmişti.

Oradan Ohri kazasına gidip Hüsrev bey medresesinde müderris Mustafa Efendi'den bir sene okumuştur. Daha sonra Tiran'a gidip orada da bir medresede dört ay okumuştur.

Talebelerinden, Birecik'li Abdullah Naim Şener, Hüsrev Efendi'nin Tiran günlerine ait şu hadiseyi nakletmektedir; 

"Bayram vaazında, o devrin devlet adamı olan Esat Paşa, merhum hocanın sert vaazlarından canı sıkılmış. Namazdan sonra paşa, müftü ve müderrisi çağırıp; "bu vaizin söylediklerinin kitapta yeri var mıdır" diye sormuş, onlar da "evet, aynen filan kitapta vardır" cevabını vermişler.

Bilahare müftü ve müderris, hocaefendiyi çağırtırlar ve "sana paşa soracaktır, işte şu kitaplardan cevap verirsin" diyerek kitapların ismini verirler.

Nihayet paşa, hocaefendiyi çağırır, iltifat eder. Derste söylediklerinin kitapta yeri olup olmadığını sorar. Hocaefendi "söylediklerim filan kitaplarda vardır" cevabını verir. Bunun üzerine paşa memnun olduğunu söyleyerek beş altın verir kendisine.

Müftü ile müderris, hocaefendiye paşanın kendisine nasıl muamele ettiğini sorarlar. Hocaefendi de kendisine yapılan ikramı anlatır. Müftü ile müderris "sen bu akşam buradan hemen gitmene bak. Paşa çok gadaplanmıştır. Seni sağ bırakmaz" derler. Hocaefendi de tahsilini yarım bırakarak o akşam yola çıkar. 1910 tarihinde İstanbul'a gelir."

İstanbul'da Karagümrük'te Üçbaşlar medresesine yerleşti. Buradaki mühim hocaları Kastamonulu Ahmed Efendi, Tavaslı Hasan Efendi, Kırklarelili Atıf Efendi, İzmirli İsmail Hakkı (Hüsrev hoca daha sonraları reformcu fikirlere kapılan bu hocasına şiddetle cephe almıştır) ve o zamanların bir meçhul-u meşhuru olan Rebii Molla hazretleridir.

Hüsrev Efendi bir süre Karagümrük'te kaldıktan sonra Süleymaniye Medresesine kaydoldu ve 1919'da tefsir ve hadis şubelerinden mezun oldu. Ardından Ruus imtihanını kazanarak hem dersiamlığa hem de İbtida-i hariç medreseleri Arapça hocalığına tayin edildi. Abdullah Naim Şener merhumun zikrettiğine göre kısa bir zaman Tıbbiye mektebinde de okumuştur.

Talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi onun ilmi seviyesine şöyle dikkat çekmektedir:

"İlimle mücehhezdi. Dört mezhebin fıkhını hepsini de iyi bilirdi. Hadiste de otoriteydi. Çok güzel Arapça bilirdi. Hem de Arap gibi, Arap ağzıyla Arapça konuşurdu da "nereden belledin sen Arapça'yı bu kadar güzel konuşuyorsun" diye sorduklarında "benim hocam Peygamber Efendimiz"derdi "Peygamber Efendimizden öğrendim" (yani hadis ilmiyle fazla tetebbuu neticesi Efendimizin fasih arapçasına vukuf kesbetmesini anlatıyor.)

Talebelerinden Abdullah Naim Şener hocamız kendisini "Sağlam vücutlu, pehlivan yapılı, çok kuvvetli ve cesur" olarak tavsif etmektedir.

Hocaefendinin Ziya, Ahmet ve İbrahim adlı üç oğlu ile Hayriye, Ayşe, Kadriye, Fahire adlı dört kızı bulunmaktaydı.

Cumhuriyet döneminde medreseler kapatılınca fahri olarak hizmetine devam etti. Talebesi Abdülhalim Akkul "30 sene kadar bizzat ders okuttu. Cami ve evde. 1953'te, 70 yaşında vefat etti. Kaç kere onunla birlikte karakollarda sabahlamışızdır" şehadetinde bulunuyor.

Hocaefendi ortamın alabildiğine zorlamasına rağmen İslami tedrisata ara vermedi. "Mahkemelere çok çıktı, cesaret-i medeniyesi çok kuvvetliydi" der talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi.

Yine talebesi merhum Abdullah Naim Şener onun öğretme aşkına şöyle ışık tutar; 

"Hocaefendinin hayatında en çok sevdiği ders okutmaktır. Aşağıdaki hadiseler buna delildir. Derse başladığı günden itibaren bir gün bile talebesiz kalmamıştır. Kırk sene Fatih camiinde her gün ikindiden sonra derslerine devam etmiştir. Okuttuğu kitaplardan bazıları; Şerh-i Akaid, Tefsir-i Kadı Beyzavi, Buhari-i Şerif, Sünen-i Tirmizi, Şifa-yı Şerif, Ezkarü Nebevi, Usulüddin, Menar Şerhi, Tarikat-ı Muhammediye, Şemail-i Şerif, Hadis-ü Erbain, İhya-u Ulumiddin, Hidaye'dir.

Evinde kış gecelerinde akşamdan sonra saat 12'ye kadar, yaz günlerinde de sabah namazından öğleye kadar muhtelif talebelere ders okuturdu.

"Her dersi bir ibadet olarak kabul ediyorum" derdi. Bunlardan sonsuz zevk aldığını söylerdi. Usanmak asla hatırına gelmezdi. Hiçbir gün kendisine gelen talebeye "bugün git, yarın gel" demezdi. Ağır hastalığı zamanında dahi derse devam ederdi. Hatta talebeleri "Hocaefendi rahatsızsınız, dersleri tatil edelim" dedikleri zaman "hayır, ders okutmakta şifa ve bereket vardır. Ders okuturken hastalığım kalmıyor" derdi.

Her gün ders okutmadan evden çıkmazdı. Hatta, gelinlik çağda kızı vefat ettiği gün, talebeler cenaze münasebetiyle dersin tatil olmasını rica ettiler. Hocaefendi ise "Hayır, kızıma Allah rahmet eylesin, dersimiz devam edecektir" buyurdular. Annesi yukarıda ağlarken, aşağıda biz ders okuyorduk.

Son hastalığında, Çengelköyünde kalbinden muzdarip olduğundan, konuşmaya bile takatı yoktu. O zaman yine talebelerden biri "Hocaefendi, sizi fazla rahatsız görüyorum. Bir kaç gün dersi tatil edin, inşallah yakında afiyet bulursunuz, dersimize devam ederiz" demesi üzerine Hocaefendi "arkadaşınızın teklifini kabul ediyor musunuz" diye sordu. Talebeler hep birden "kabul ediyoruz" dediler. Hocaefendi "Ya Rab! Şahit ol, dersi kendi arzum ile değil, talebenin ısrarı üzerine bırakıyorum" dedi ve bir kaç gün sonra da Hakkın rahmetine kavuştu."

Onun bir âlimin ilmini süsleyen en mühim vasıflardan olan celadeti hakkında merhum Esad Coşan Hocaefendi şunları demektedir:

"Fatih Camii'nde celâlli, celâdetli,-nur içinde yatsın, Allah mekânını cennet etsin- sert bir Hocaefendi vardı. Caminin imamı değil de, camide ders veren Hüsrev Hoca derler, bir Hocaefendi vardı.

Meşhurların çoğu onun derslerine giderlermiş. O Halk Partisi'nin dini yasakladığı zamanda; gazetelere din sözü alınmayacak, dini tefrika konulmayacak; camiler kapatılacak, satılacak, yıkılacak; vakıflar satılacak denilen o zulüm devrinde, hiç kimseden korkmadan ders anlatırmışGündüz anlatırmış, gece anlatırmış... Evine gelenlere anlatırmış... Seher vaktinde anlatırmış, sabah vaktinde anlatırmış, gece yarısında anlatırmış. Yani, böyle kahraman bir insan...

Şeyhlere filân da çok çatarmış, veryansın edermiş. Yalnız, bizim Hocaefendimiz'den önce makamda oturan, onun [Mehmed Zahid Efendi'nin] arkadaşı olan Abdülaziz Efendi'ye [Abdülaziz Bekkine] kendisi gönderirmiş talebeleri... "Evlâdım git, ona intisab et!.. O başkaları gibi değil..." diye ona göndermiş bizzat... Öyle celâdetli bir insan; onun için, çok seviyorum."

(http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=2268&ctgr_id=98)


(İlk yayın tarihi: 9 Kasım 2023)

MUHSİN YAZICIOĞLU'NUN ÖLÜM YILDÖNÜMÜ VESİLESİYLE: "... SORULDUĞU ZAMAN" (O SORGU ZAMANI YAKIN.. "KÜLLÜ ÂTİN KARÎBÜN: HER GELECEK YAKINDIR")

* O general in ismini Yazıcıoğlu mutlaka birilerine söylemiştir.  Söylememiş olması " hayatın olağan akışı "na aykırıdır.  MİT...