CÜBBELİ MARKA HÜKÜMDAR DALKAVUKLUĞU VE ÖZEL SİPARİŞ ADRESE TESLİM "FARZ" İMALATI

 






Önce bir haber:

“Cübbeli Ahmet Hoca: “Cumhurbaşkanımıza itaat farzdır”

"Cübbeli Ahmet Hoca, “şu anda yetkili başkomutan Cumhurbaşkanımızdır, ona itaat edilmesi farzdır” dedi.

"23.07.2016 17:44

"Kamuoyunda “Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü “şu anda yetkili başkomutan Cumhurbaşkanımızdır, ona itaat edilmesi farzdır” dedi.

"İstanbul Kısıklı’da darbe girişimine karşı 15 Temmuz darbe girişimi gecesi Erdoğan’ın açıklamalarını beklediklerini ardından harekete geçtiklerini söyleyen Cübbeli, ayetlerin yetkililere itaati farz kıldığını söyledi. Cübbeli “şu anda yetkili başkomutan Cumhurbaşkanımızdır, ona itaat edilmesi farzdır” dedi.”

(http://odatv.com/cumhurbaskanimiza-itaat-farzdir-2307161200.html)

*

Şimdi, bu bir haber midir?

Cübbeli böyle konuşmuşsa konuşmuş, ne önemi var?

Ama haber oluyor, çünkü Odatv’nin “İstemez, yan cebime koy” havalarında vermek istediği mesaj, tam da Cübbeli’nin söyledikleri.

Odatv “Erdoğan’a itaat farzdır” dese millet gülecek, "Siz farzdan, vacipten, sünnetten ne anlarsınız, bu işler size mi kaldı" diyecekler, onun için çorbaya Cübbeli marka nane ilave ediliyor.

Dedikleri otuzyedi (37), fakat anlaşılmasını istedikleri “O tuz yedi”.

Tezgâh şöyle işliyor olabilir mi: Önce derin mahfillerde Cübbeli’ye ev ödevi ya da sipariş verilir, “Hoca, şöyle bir fetva ver, bir porsiyon laiklik (siyasal dinsizlik) üstü az vacip ya da farz olsun” denilir. Cübbeli mutfakta siparişi hazırlar, servis işi ise Odatv’ye ve benzerlerine düşer.

Ahir zamanın laik (siyasal dinsiz) ve de Kemalist devletinin cübbelisi olmak böyle bir şey.

Cübbe, tam kıvamında bir laik farz-vacip icat edilmesi için şart... İçinde cübbe baharatı olmazsa pişirilen fetva tatsız tutsuz, hatta acı oluyor, insanın boğazından geçmiyor.

Cübbenin yanına sihirli değnek faslından bir tutam asa (baston), yeşillik babından takke, ve de çömlekgillerden bir demet şalvar eklenirse ortaya öyle bir fetva çıkıyor ki, tadından yenmiyor.

*

Cübbeli’nin demesi gereken şuyken, demez: “Cumhurbaşkanımız’ın devlet başkanı sıfatıyla Allahu Teala’ya itaat etmesi, ülkede Şeriat’i uygulaması farzdır. Buna gücü yetmiyorsa bile ona zemin hazırlayacak adımlar atmalıdır.”

Şunu da demez: “Cumhurbaşkanımız’ın, hep söylediği gibi Allah’tan başka kimseden korkmadığına göre, derhal Anayasa’yı ve yasaları, elinden geldiği kadarıyla Kur’an ve Sünnet’e uygun hale getirmesi farzdır.”

İşin aslına gelelim..

Bugünün Türkiye’sinde herhangi bir cumhurbaşkanı’na itaat “farz” değildir, yetkili olduğu konularda itaat etmek “yasal” bir düzenlemedir, yani yönetici hale gelmiş olanların yönetilen olarak kalmış olanlara bir buyruğudur.

[Hayat imtihanı böyle, kimine padişah kaftanı düşer, kimine de çoban kepeneği..

“Fakat insana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır; sonra kendisine tarafımızdan bir ni'met verdiğimiz zaman: “(Bu) bana ancak (bendeki) bir bilgi sâyesinde verildi” der. Hayır! O bir imtihandır; fakat onların çoğu bilmezler.” (Zümer, 39/49)]

Bugünün yasaları, büyük ölçüde din dışı (İslam dışı) yasalardır. Yasaların dine (İslam’a) uygun olması hususu yasama faaliyeti sırasında dikkate alınan bir husus değildir. Tam aksine, anayasal bir ilke olan laiklik (siyasal dinsizlik) gereği, dinin (İslam'ın) dikkate alınmaması gerekli görülmektedir.

*

Benzer şekilde, laiklik (siyasal dinsizlik) gereği, cumhurbaşkanına itaatin (ve de diğer yasalara uymanın) farzla, vaciple, sünnetle bir alâkası yoktur.

Alâka kurmak, devleti din kurallarına uydurmak anlamına geleceği için Anayasa’ya aykırıdır ve anayasal düzeni yıkma ya da değiştirme çabası olarak değerlendirilmeye elverişlidir.

Ne yazık ki Türkiye farzlarla, vaciplerle, sünnetlerle yönetilmiyor. Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlunun (çoğu bilim ve felsefe açısından ilkesizlik ve mantıksızlık anlamına gelen) ilkemsileriyle yönetiliyor.

(Mesela devrimcilik diye bir ilke olmaz. Her sabah kalkıyorsunuz, devrimcilik olsun diye birşeyleri devirmeye koyuluyorsunuz, böyle birşey olabilir mi?! 

Adalet bir ilke olduğu için onun bakanlığı olur, fakat bir devrimcilik bakanlığı olmaz. İsterseniz deneyin, ufaktan bir “devrimcilik genel müdürlüğü” kurun, bakalım neleri devireceksiniz.)

*

Cübbeli vatandaş, aktardığımız sözleriyle Erdoğan yağcılığında (hükümdar dalkavukluğu alanında) kırılması imkânsız bir rekora imza atmış durumda.

Bu vadide onu geçebilecek başka bir yağdanlık hoca artık çıkmaz, çünkü bundan sonrası Erdoğan’ı (masum peygamber gibi) “eleştirilemez” ilan etmek olabilir ancak. 

Üstelik Cübbeli o makamı Selanikli Mustafa Atatürk’e tahsis etmiş durumda.. Erdoğan'dan bile bir parça esirgiyor. 


CÜBBELİ ŞEAMET SİYASETİ





“Kamuoyundan Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, canlı yayında dikkat çeken ifadeler kullandı.”

Böyle başlıyordu Odatv‘nin haberi.

Bu Cübbeli, zamanın birinde, Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programına katılmış, Odatv’ciler de yememiş içmemiş, orada söylediklerini haber yapmışlardı.

*

Cübbeli’nin ifadelerinden öğreniyoruz ki, Şeyh Mahmut Ustaosmanoğlu, Özal’a oy verilmesini istemiş:

“… Erbakan Hoca ‘Özal’a [oy] atılmayacak, boşa atılacak’ dedi. Millete ‘boşa atın’ dedi. Mahmut Efendi cenazede yakaladı bir kenara çekip, “Bu fetvan yanlış, görüşün yanlış. Buradan bizi yönetecek insanlar seçilecek. Özal’ı sen de ben de beğenmeyebiliriz. Ali Haydar Efendi demiş ki, ‘Boşa atan en kötüye atmış olur’.” Bu bir fetva. Bunun üzerine millet baktık boşa atacak. Mahmut Efendi bana ‘Özal’a atılması için duyuru yap’ dediler. Benim adımı Özalcıya çıkardılar eski milli görüşçüler. …

“Biz Özal’a rey verdik. [Erbakan’ın, Demirel’in, Ecevit’in siyasî] Yasakları kalktı. Bu sefer dediler ki, ‘[Erbakancılar] barajı aşamazlar’. Mahmut Efendi bu kez de “Erbakan, Özal’a göre daha bizim çizgimizdedir" [dedi]. Mahmut Efendi’nin en yakınları baktık ki Özal’ın yanında kaldılar. Baktık ki, Mahmut Efendi fıkıh olarak doğru söylemiş, Erbakan da siyaset olarak doğru söylemiş. … Biz Özal’a rey isterken [bunu] camilerde, sohbetlerde demedik. Karşıda bakıyorsunuz darbeciler var. Kendimiz özel oturumlarımızda, çay içiyoruz, muhabbet ortamlarımızda söylüyoruz. …”

(https://www.odatv.com/siyaset/imam-hatiplerden-ateist-ve-deist-olanlar-cikti-176642)

Evet, Cübbeli böyle konuşmuş..

Mahmut Efendi “Özal’a oy vereceğiz” demiş, o da, bunun üzerine Özal propagandası yapmış..

*

Ancaaak..

Aynı Cübbeli’nin aynı konuşmasının ilerleyen bölümlerinde şöyle dediğini görüyoruz:

“Bir müslümanın rey verme hakkı var mı? Esasen hiçbir hocanın, şeyhin ‘şuraya rey verin’ dememesi lazım. Müslüman diyen herkesin feraseti, şuuru olması lazım. Bir insanın aklı yok mu?”

Demek ki, “Özal’a oy verin” derken hem Mahmut Efendi, hem de Cübbeli çömez yanlış yapmış.

Yani Cübbeli’ye göre böyle..

Milletin hangi Cübbeli’ye inanması lazım?

Böyle, bir lafı diğerini tutmayan, ne konuştuğundan habersiz bir adama itibar edilir mi?

Ne var ki, cennet vatanımızın güzide evlatları zekâ bakımından Aziz Nesin‘i her zaman haklı çıkardıkları için, Cübbeli’nin bu tür çelişkileri, onun daha çok popüler olmasına yol açıyor.

Çünkü, geri zekâlıların bir bölümü, “Mahmut Efendi ilen Cübbeli çömez nasıl da hikmetli parti propagandası yapmışlar” diye hayranlık duyuyor, diğer bir bölümü ise, “Adam doğru söylüyor yav, hiçbir hocanın başkasının oyuna-reyine karışmaması lazım. Cübbeli başka canım” diyor.

Cübbeli’nin çorba kâsesinde geri zekâlılığın her türü için bir nane çeşidi var..

*

Tabiî bu Cübbeli’nin Esasen hiçbir hocanın, şeyhin ‘şuraya rey verin’ dememesi lazım” şeklindeki sözü tam da “laik Kemalist” zihniyetin “içselleştirilmesi”ne karşılık geliyor.

Bu Cübbeli fazla hızlı gidiyor, bu gidişle fren tutmayacak gibi görünüyor.

Cübbeli felaketin, gerçekte, Esasen hiçbir hocanın, şeyhin ‘şuraya rey verin’ dememesi lazım” şeklinde konuşmaya hakkı yok.

Hoca da, hoca olduğu için değil, fakat diğer vatandaşlarla birlikte aynı hak ve hürriyetlere sahip bulunduğu için, “Şuraya rey verin” diyebilir.

Cübbeli’nin söyleyebileceği sadece şudur: “Her hocanın dediğini yapmak zorunda değilsiniz.” (Tabiî Cübbeli gibi hoca zannedilenler de buna dahil.)

*

Ayrıca doğru, “fıkhen doğru – siyaseten doğru” diye ikiye ayrılmaz.

Doğru tektir.. Ve o da fıkhen (yani Şeriat’e, İslam hukukuna göre) doğru olandır.

Böylesi “fıkıhtan/Şeriat’ten” sapma durumları, “fıkıh-siyaset” ayrımı ekseninde yapılan teorik ve doktrinal kabullere dönüştüğünde mesele salt amelî olmaktan çıkar, itikadî hale gelir.

Ve bu yolun sonu, dini tahrife, bid’at ve küfre kadar gider.

Bu ayrım, özü itibariyle de, laikliğe (siyasal dinsizliğe) karşılık gelmektedir.

Bir tarafa (vahye dayanan) fıkhı (Şeriat’ı, dini) koyuyorsunuz, diğer tarafa da kul yapısı siyaseti..

Ve her ikisini de doğruluk açısından eşit değerde görüyorsunuz.

Yaptığınız ayrımda fıkıh dediğinizin ne kadar fıkıh, siyaset dediğinizin de ne kadar siyaset olduğu, isim ile müsemma uyumunun bulunup bulunmadığı tartışılır, fakat böylesi bir ayrımı benimsediğinizde artık müslümanca düşünmeyi terk etmişsiniz demektir.

*

Ancak, “Kramer Cübbeli, Cübbeli Kramer’e karşı” olduğu için, İmam-ı Azam örneğini vererek yine kendi kendisini çürütüyor:

“Hz. Hüseyin başımın tacı. Niye geldi Irak’a? Orada susuz bir şekilde şehit oldu. Onu çağıranlar niye şehit olmadı? Hz. Hüseyin de halifelik biatı almak için siyaseten geldi. Ehli Beyt hakdır, Hüseyin bizim imamızdır. Yezid haksızdı. Ebu Hanife de Ehlibeyte hak verdiği için siyasete girdi.”

Demek ki, Hz. Hüseyin bir tür hocaların hocası olarak “Bana rey verin, yani biat edin” demiş.

Gerçekte, hilafet konusunda “haklı-haksız” ayrımı yapılmaz.

Müslümanlar bir kimsenin hilafet için ehliyet ve liyakate sahip bulunduğunu düşünerek biat etmişlerse, yapacak birşey yoktur.

Ancak, Yezid’in fısk ve zulümle suçlandığını biliyoruz. Bu yüzden, başkaları biat etti diye Hz. Hüseyin‘in ve onun taraftarlarının da Yezid’e biat etmesi gerekmiyordu. İsterse fasık ve zalim olmasın, Yezid (Talut’un seçilişi gibi) Allahu Teala tarafından seçilmedi ki insanlar ona biat etmek zorunda olsunlar.

İnsanların Yezid’e biat etmeleri normal karşılanabilir, fakat biat etmeye zorlanmaları yanlıştı. Nasıl bir kızın bir adamla kendi rızası dışında zorla evlendirilmesi yanlışsa, bu da öyle yanlıştır.

O devrin, “Yezid’i boş verin, Hüseyin’e rey verin, biat edin" diyen “hocalar”ı da, köle olmadıkları, hür oldukları için, “devredilemez vatandaşlık haklarını” kullanıyorlardı. Yaptıklarına yanlış denilemez.

İmam-ı Azam‘a gelince..

Aktif siyaset yapmamıştır.. Ancak, görüşü sorulduğunda, yöneticiler ve Ehl-i Beyt hakkında kanaatini söylemiştir.

Bu, bugünkü anlayış çerçevesinde “siyasete girme” sayılmaz.

Bununla birlikte, Cübbeli cehaletin tavsiyesinin aksine, bir “hoca” olarak, “Şuna oy/destek verilebilir, şuna verilmesini tavsiye etmem” diye konuşmuştur.

*

Sözlerinin devamında Cübbeli, “Haspaya yakışıyor” kıvamında bir oryantal kıvraklık ve çiftetelli standartla bir yandan “tekfirci Selefîler”in çıkardıkları fitnelere veryansın ederken, diğer taraftan başka birilerini tekfir edip Cehennem’e gönderiyor:

“Ben FETÖ’yle, Diyalogla mücadele ederken, hocalar bana ‘fitne çıkarıyorsun’ dediler. … 2009’larda ben bu stüdyoda meydan okurken, ipimiz çekildi. Yiğit Bulut‘un programında ipimiz çekildi. Bana dediler ki, ‘sen neden böyle çıkış yapıyorsun’. Birkaç hoca biz kitap çıkardık. ‘Yahudi, hristiyanlar cennete girecek diyenler cennete giremez’ dedim.”

“Şöyle diyenler Cennet’e giremez” demek, tekfir etmek değil midir, cübbeli avarelik?

*

Bu cübbe sevdalısının bir de “derin devlet” sevdası var:

“Derin devlet vardır, olmalıdır. Allah zeval vermesin. Derin devlet olmazsa sığ devlet çıkar. Derin devlette din iman aranmaz. Dini imanı olmaz, orada herkes vardır. Allah’a da inanmayabilir, diğeri inanabilir. Vatan haini olmadıktan sonra. Solcusu da, sağcısı da vardır. Derin devlette vatan, millet aranır. Derin devlet cemaatlerin içine mutlaka adam sokmuşlardır. Bir tane boş yoktur. Simitçidir, camilerin önünde koku falan satarlar, bunlar ayak takımıdır. Derin devlet takip etsin tabii. Burada selefisi çıkıyor, cuma kılınmazı çıkıyor. Dar’ül Harpçisi çıkıyor.”

Bu fırıldak, “Derin devlette din iman aranmaz” diye şeytanî fetva veriyor.

“Dini imanı olmaz”, yani “Dinsiz-imansız olabilir, olur, olsun” diye konuşuyor.

Vay “düzen”baz vay!

Angut geri zekâlılar taifesi tam anlasın diye sözlerini “Allah’a da inanmayabilir” diyerek iyice açıp saçıyor, müstehcen küfrü, dibine kadar allayıp pulluyor.

Ve sonra, Allahu Teala’nın yerine “vatan, millet” putlarını dikiyor: “Derin devlette vatan, millet aranır.”

Ben de diyorum ki, senin bu sözlerin tam küfürdür. Sen bu kafayla Cennet’e giremezsin. Tevbe etmen, iman tazelemen gerekir.

Çünkü sen, küfre rıza gösteriyorsun. Küfre rıza ise küfürdür.

*

Dini imanı olmayan devlet ha derin olmuş, ha sığ.. Kim ne yapsın!..

Eğer devlette (derini ve sığıyla) din-iman aranmayacaksa, ha Türkiye‘nin vatandaşı olmuşsun, ha İsveç‘in, ha Yunanistan’ın, ha İsrail’in, ha Ermenistan’ın.. İslam açısından farkı nedir?

Haa, vatan-millet açısından farkı varmış.. İsveçliler Türk değilmiş.. İsveç de Anadolu değilmiş..

Anadolu’nun kutsallığı yok, bir zamanlar Bizans İmparatorluğu‘nun toprağıydı..

Türkler de, Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında şamanistti, henüz müslüman olmamıştı.

Vatan, eğer orada Allahu Teala’nın hükmü carî ise, orada İslam hakimse, daru’l-İslam‘dır.

Millet de, eğer müslüman/mümin ise, ancak o zaman Allahu Teala’nın ve müminlerin katında bir değeri olur.

*

Sana göre, insanın değeri takva (Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına uyma, şirkten, küfürden, fısktan, fücurdan kaçınma) ile değil..

Vatan ve millete bağlılıkla..

Ve bu vatan ve millet, dinsiz imansız, Allah’a inanmayan bir “devlet“in hükmü altında olabilir. Olsun.

Bu durumda vatan, millet ve devlet senin putların demek olur.

Senin bu sözlerin apaşikâr şirktir, küfürdür.

Derin devletin küfrüne, Allahsızlığına, dinsizliğine, imansızlığına razısın..

Fakaat, başka bir müslümanın cuma namazı kılmamasından dolayı, bu dinsiz-imansız-Allahsız devletin, (Ki bu durumda devlet, İslam açısından, otomatikman “Şeytan’ın hizbi/grubu” [Mücadele Suresi, 58/19] halini alıyor) o müslümanla uğraşmasını istiyorsun.

Senin dinsiz imansız olmasına razı olduğun derin devletin, cuma namazının bizzat kendisini bile önemsemiyorken, sana göre bu uğraşma (zulüm), normal karşılanması gereken birşey.

Derin devletin torpilli personeli, değil namazsız, Allahsız bile olabiliyor, fakat bizim müslüman cuma namazına gitmese olmuyor.. Cübbeli tip tutarlılık.. 

İslam’a göre insanın mükellefiyetleri “sıradan vatandaş – derin devlet mensubu vatandaş” ayrımı çerçevesinde farklılaşmaz.

Vay Cübbeli hıyanet vay!… Vay Cübbeli dalalet vay!..

Derin devlet müslümanlarla uğraşmalıymış, çünkü birileri daru’l-harpçi oluyormuş..

*

Devlet derini ve sığıyla dinsiz imansız olsun (ki Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti, dinsizdir, yani bir dini bulunmamaktadır), ama müslümanlar “daru’l-harpçi” olmasınmış..

(Ancak, İslam’ın din tanımı açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir dini vardır, ve bu din, Kemalizm’dir. Arzu edenler TDV İslâm Ansiklopedisi‘nin “Din” maddesini okuyabilirler.)

Cübbeli‘deki zihniyet bu..

Daru’l-harpçi müslümana karşı dinsiz-imansız ve de Allahsız devletinin safında..

Küfrün safında..

Oysa dinsizlik, imansızlık ve Allah’sızlık, yani şirk ve küfür derin devlet tarafından benimsenince küfür olmaktan çıkmaz.

*

(Hayrettin Karaman gibilere göre de Türkiye daru’l-İslam..

Ancak, Prof. Dr. Ahmet Özel‘in konuyla ilgili kitabını, TDV İslâm Ansiklopedisi‘ne yazdığı ilgili maddeleri ve makalelerini okuyanlar, bunun doğru olmadığını, Türkiye’nin bugünkü haliyle daru’l-İslam kabul edilemeyeceğini görürler.

Darul’l-harp, Müslümanlar’ın şuna buna durup dururken savaş açtığı yer değildir, İslam’ı “düzen”bazların keyfine göre eğip bükmeden olduğu gibi savundukları zaman alenen ya da “örtülü” biçimde zulme uğradıkları, can, mal, sağlık, şeref, haysiyet ve namus bakımından kendilerini güvende hissedemedikleri, imanları yüzünden aşağılandıkları, putlara saygı göstermeye zorlandıkları ve ezildikleri yerdir.

Yani daru’l-harp, İslam’a alenen ya da “irtica” gibi “şifreli” kelimeler kullanılarak “örtülü” savaş açılmış, Şeriat için "tehlike" tanımı yapılmış, Şeriat istenmesi bir "milli güvenlik sorunu" olarak görülmüş olan yerlerdir.)


ÖLÜ ŞEYHİN CEMAATİNİ İDARE ETMEYE DEVAM ETMESİ HURAFESİ

 



1. Bir peygamber, alim veya velînin ölümünden sonra ümmetini veya cemaatini yönettiğini söylemek Maide Suresi'nin 117'nci ayetine aykırıdır

2. Maide, 5/117: (İsa der ki:) "... İçlerinde bulunduğum müddetçe onların üzerinde bir şâhid (bir gözetleyici) idim. Nihâyet beni (aralarından) alınca, onları hakkıyla gözetleyici olan ancak sen idin! Ve sen, herşeye hakkıyla şâhid olansın!”

3. Bir peygamber, alim veya velînin ölümünden sonra ümmetini veya cemaatini yönettiğini söyleyen kişi bunu bilmeden söylüyorsa cahilliğini belgeleyen bir hezeyanda bulunmuş olur. Bilerek söylüyorsa dini tahrip eden şeytanlaşmış bir kafirdir

4. İslamî ilimlerin usulü çerçevesinde yapılan ilmî bir tartışmada, dörtten ibaret olan edille-i şer'iyye dışındaki herhangi bir sübjektif deneyim delil olarak ortaya sürülemez. Bu, usulün terki ve cehalettir

5. Edille-i şer'iyyeden (Şeriat'in delillerinden) kıyas-ı fukaha (içtihat) bile sadece içtihat sahibini bağlayan birşeydir, başkasını bağlamaz. İçtihat diye ortaya atılan bir görüş ayetlerin açık hükmüne aykırıysa sapıklıktır, içtihat diye görülmez, bid'at ihdasıdır

6. Rüya, keşf vs. denilen şeyler ise (Şeriat'e aykırılık göstermemek) kaydıyla bazen kişinin kendisini bağlayabilir. Başkasını bağlamaz. Fakat Şeriat'e aykırıysa, kişi ona itibar etmemek zorundadır. Şeriat'e uygun olmaları durumunda da her zaman bağlayıcı olmazlar

7. Diyelim ki birisi rüyada ölü veya diri şeyhinin kendisine birşey söylediğini gördü. Birincisi, rüyada gördüğünün şeytan olmadığından emin olamaz. İkincisi, şeyhinin gerçekten veli olduğu da daima şüphelidir, bu konuda kesin bilgi Allahu Teala'ya aittir

8. Evet, rüya, keşf vs. denilen şeyler (Şeriat'e aykırılık göstermemek) kaydıyla bazen kişinin kendisini bağlayabilir. Başkasını bağlamaz. Fakat Şeriat'e uyması, aykırı olmaması durumunda bile her zaman bağlayıcı olmaz

9. Çünkü şeytan nasıl vesvese verirken suret-i haktan da gelebiliyorsa (mesela sana tam da farzı ifa etmen gerekirken bir nafileyi hatırlatıp seni ona yönelterek aldatabiliyorsa) rüyada da suret-i haktan gelebilir. Rüyanın iyi rüya gibi görünmesi yeterli değildir


EDEBİYAT PARALAYAN SAHTE TASAVVUFÇULUK

 



(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/zampara-ibn-arabi-fetonun-fethullahci.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 8


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserinin tercümesini okumaya devam ediyoruz:

“Onlardan birinin şöyle dediği nakledildi:

“Fark yok iken [cem makamında (çevirenin ilavesi)] ben o olmamdan ve o da ben olmamdan zâil olmadı, aksine zâtım zâtımı sevdi. (102)

“Bana resul [gönderildi], kendimden [kendime (çevirenin eklemesi] gönderilmiş oldum, zâtım âyetlerimle bana [zatıma (çevirenin eklemesi)] istidlalde [benim için delillendirmede] bulundu. (103)

“Bunun gibi hurafeler birçok cehaletle birlikte onlardan nakledilmiştir. Mâbudlarını [taptıklarını] zayi ettiler, mevcudların hepsini tek bir mevcud kıldılar. Kadimle [varlığının zamansal başlangıcı olmayan Allahu Teala ile] hâdisi [sonradan olanları], âbidle mâbudu [ibadet eden ile kendisine ibadet olunanı] eşitlediler. Kuddûs’ü [Eksiklikten münezzeh olan Allah’ı] hudus ehlinin [yaratılmış olanların] alametleriyle vasıfladılar. Sırf tevhidin [katışıksız gerçek “Allah’ı birleme” inancının] ancak bu itikadla [inançla] tahakkuk edeceği [gerçekleşeceği] telkiniyle İblis, bu kimselere hakikatleri değiştirtti. Çünkü kim birbirine mugayir [aykırı] iki vücûd isbat ederse [iki varlığın bulunduğunu sabit görürse] Allah’la birlikte başka vücûdu [varlığı] isbat etmiş olur ki bu şirktir [dediler]. Hiçbir şekilde şirk olmayan bu görüşten kaçtılar. Çünkü bu, ortaklığı gerektirmeyen kadim mûcidin îcâd etmesiyle vücûd bulan hâdisin vücudunu isbat etmektir [varlığını sabit görmektir]. [Böylece] Onlar küfür türlerinin en çirkinine düştüler. Onların işinin hakikati [içyüzü], Hâlık’ı [Yaratıcı’yı, Yaratıcı’nın yaratmasını] inkâr etmektir. Çünkü onlar mahlûkun vücudunu, Hâlik’ın vücudunun ‘ayn’ı kıldılar.

“‘Ayn’la vâhid” [varlıkların nesnel gerçekliği düzyindeki birlik] ile “tür ile vahid” olanı [zihindeki soyutlama ve gruplama yoluyla oluşan birliği] temyiz etmeseler de [ayırmasalar da] vücûd vâhiddir [varlık tektir, birdir] dediler. Çünkü insan ile isimlenmede [bütün (çevirenin ilavesi)] insanların ve hayvan ile isimlenmede [bütün (çevirenin ilavesi)] hayvanların müşterek [ortak] olması [Ki bu, tür cihetinden birliği ifade eder] gibi [bütün (mütercimin ilavesi)] mevcudlar da vücud ile isimlenmede ortaktırlar. Lakin bu küllî [tümel, bütünsel] ortaklık ancak zihinde gerçekleşen [zihnin haricinde, dış dünyada olmayan] bir küllî ortaklıktır. Yoksa bu [bağlamdaki (çevirenin ilavesi)] insanla kaim olan canlılık/hayvanlık başkasıyla kaim olan hayvanlık değildir. [Son iki cümlenin daha anlaşılır bir çevirisi: Bu küllî ortaklık ancak zihinde var olan bir ortaklıktır, zihin dışında böyle bir ortaklık yoktur; aynı şekilde, insandaki canlılık (hayvaniyet), insan dışındaki canlılarda bulunan canlılıkla aynı şey değildir (ortaklık salt zihinde vardır).] [Aynı şekilde] Göklerin vücûdu [varlığı] aynıyla insanın vücûdu [varlığı] değildir. Hâlik’ın vücûdu [varlığı] ise mahlûkātının vücuduna zıttır [yaratılmışların varlığından farklıdır].”

Dipnotlar şöyle:

102. Tâiyyetü İbni’l-Fârız (Afifüddin Tilimsânî Şerhiyle birlikte), 171-172.

103. Tâiyyetü İbni’l-Fârız (Afifüddin Tilimsânî Şerhiyle birlikte), 236.

Vahdet-i vücutçular, şayet Allahu Teala’yı işin içine katmadan sadece yaratılmışlar için bir vahdet-i vücuttan söz etmiş olsalardı, bugünkü fizikçilerin bütün evrenin hammaddesi olarak atom altı parçacıkları göstermelerine benzer bir düşünceyi savunmuş olurlardı.

Yaratılmışlarla ilgili hususlarda hüküm verirken yanılmak (söz konusu hüküm vahiyle haber verilen dinî gerçeklere aykırı olmamak kaydıyla) insanı küfre düşürmez. Görüşünde isabet etmek de (ahiret açısından) çok önem taşımaz. Esas olan, insanın Allah inancının doğru olması, imanında sakatlığın bulunmamasıdır.

*

Söz buraya gelmişken İbnü’l-Farız’dan da söz etmek faydalı olur.

Meczub olarak nitelendirilmesini gerektirecek bir durumunun olduğu anlaşılıyor. Böylesi zatlar hakkında hüsnüzanda bulunmak ve taşkınlıklarını bazen hoş görmek uygun olabilir, fakat “mürşid-i kâmil” olarak görülemezler ve tasavvuf adına örnek alınamazlar.

İmam Gazzalî, el-Munkızu mine’d-Dalâl’de şöyle diyor:

“Mezkur ilimleri tetkik ettikten sonra, bütün gücümle sufîlerin yoluna yöneldim ve yollarının ancak ilim ve amelle tamamlandığını anladım.”

(el-Gazzâlî, Dalâletten Hidayete, çev. A. Subhi Furat, İstanbul: Şamil Y., 1972, s. 59.)

Evet, tasavvuf “ilim”siz ve “amel”siz olmaz.. Tasavvufla ilimsiz olarak meşguliyet adamı sapıklığa götürür.. Amelsiz tasavvuf ise kendini ve insanları aldatmaktan başka birşey değildir.

Tasavvuf son tahlilde, Cibrîl hadisinde geçen “ihsan”dır.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “ihsan” için, “Allah’ı görür gibi olman” dememiştir, “Allah’ı görür gibi ibadet etmendir” buyurmuştur.

Dolayısıyla birtakım meczubane hareketlerin tasavvufî açıdan bir kıymeti yoktur. Böylelerine değer atfedilmez, hoşgörü gösterilir. Hoşgörülen insan olmak bir meziyet değildir.

Tekrar edelim, esas olan ilimdir. Müteşerrî bir alimin uykusu bile, cahil bir tasavvufçunun ibadetinden daha hayırlıdır.

*

Allahu Teala ayet-i kerimelerde şöyle buyuruyor:

“Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir; kendilerine O'nun âyetleri okunduğunda (bu, onların) îmanlarını artırır ve (onlar yalnız) Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal 8/2)

“Allah, sözün en güzelini, (âyetleri) birbirine benzeyen ve (hakikatleri) tekrarlanan bir kitab hâlinde indirdi. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir! Sonra derileri de, kalbleri de Allah'ın zikrine yumuşar! İşte bu (kitab) Allah'ın hidâyetidir; onunla (hikmetine binâen kendi lütfundan) dilediğini hidâyete erdirir. Allah, kimi de (kendi isyânındaki ısrârı yüzünden) dalâlete atarsa, artık onu hidâyete erdirecek olan yoktur.” (Zümer, 39/23)

İşte mesele bundan ibarettir.. Tecellî, mükaşefe, müşahede, keşf vs. edebiyatı ile artistlik yapmak maneviyat dolandırıcılığıdır..

Allah anıldığında kalbinde ürperti buluyor musun?.. Derin ürperiyor mu?.. Sen ondan haber ver, keşf masalları anlatma!

Beyefendi Mekînüddin’in (nikahlısı olmayan kızı) Nizam ile al takke ver külah yarenlik yapıyor, sonra da onun için aşk şiiri yazıyor, ardından da bize “Bakmayın Nizam dediğime, ben onun şahsında Allah aşkını anlatıyorum, ben var ya ben, ben böyle bir adamım” diye maval okuyor. 

Biz de malız ya, inanmamız gerekiyor..

Halbuki sahtekâr zamparanın kalbi ve derisi Nizam için ürperiyor. 

(Ürpersin, günahı kendi boynuna da, bunu tutup Allah aşkı ve tasavvuf diye yutturmaya çalışırsa birileri, böylesi şerefsizin suratının tam ortasına tükürürler.)

*

TDV İslam Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Fârız” maddesinde şunlar söyleniyor:

“… Özellikle duyduğu seslerin, nağmelerin ve şiirlerin tesirinde kalır, Nil nehri kenarında çamaşır yıkayanların okuduğu bir beyitten, bir cenazede söylenen ağıttan, bekçilerin çaldıkları çanlardan bile etkilenir ve coşardı (Şeyh Ali, I, 13, 14; İbnü’l-İmâd, V, 152). Nil nehrinin taştığı mevsimde akşamları Ravza’daki Müştehâ Camii’ne giderek nehrin coşkun sularını hayranlıkla seyreder, kendisi de akışın âhengine kapılıp vecde gelirdi. Nağmeler kendisini coşturur, nâra attırır ve raksettirirdi. İbn Hacer, onun Yukarı Mısır’daki Behnesâ’da bulunan evinde def ve şebbâbe çalan câriyeleri olduğunu, zaman zaman oraya gidip ezgilerini dinlediğini, raksederek kendinden geçtiğini söyler (Lisânü’l-Mîzân, IV, 319). Oğlu Kemâleddin bir defasında babasının kalkıp raksettiğini, bu sırada çok büyük vecd halleri gösterdiğini, sonra kendinden geçip yere düştüğünü, kendine gelince de duyduğu bir beyitten etkilendiği için bu hali yaşadığını söylediğini kaydeder (Şeyh Ali, I, 10). İbnü’l-Fârız, gerek Mısır’daki Mukattam dağında gerekse Mekke civarındaki vadilerde münzevi bir hayat yaşamış, riyâzet yapmış, defalarca erbaîne girmiş, âdeta dağlarla, vadilerle, buralardaki bitki ve hayvanlarla dostluk kurmuş, bunları hayatının bir parçası haline getirmiş, şiirleriyle özdeşleştirmiştir. Şeyh Ali, İbnü’l-Fârız’ın zaman zaman kendinden geçip hayret ve dehşet içinde gözlerini belli bir noktaya diktiğini, söylenenleri duymadığını, yanındakileri görmediğini, yiyip içmediğini, uyumadığını, bu halin bazan on gün, hatta daha uzun süre devam ettiğini anlatır ve [Afifüddin Tilimsânî’nin şerh yazdığı] asıl adı “Nazmü’s-sülûk” olan et-Tâiyyetü’l-kübrâ” kasidesini bu hal geçince söylemeye başladığını, bir defada otuz, kırk veya elli beyti irticâlen okuduğunu, eserin böyle tamamlandığını bildirir (a.g.e., I, 12).

"İbnü’l-Fârız şiirlerinde tasavvufî ve ilâhî aşkı dile getirmiştir. İbnü’l-Arabî’nin “Nazmü’s-sülûk”e ilgi duyduğu ve onu şerhetmek istediği, bunun için izin talep edince İbnü’l-Fârız’ın, “Buna gerek yok, senin el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’n onun şerhidir” dediği rivayet edilirse de (Makkarî, II, 166) bu rivayet asılsızdır. Genellikle İbnü’l-Fârız’ın İbnü’l-Arabî gibi vahdet-i vücûda inandığı kabul edilmiş ve şiirleri vahdet-i vücûd esas alınarak açıklanmıştır; ancak İbnü’l-Fârız vahdet-i vücûda yabancıdır. Şiirleri, Bâyezîd-i Bistâmî’nin sözleri ve Attâr’ın şiirleri gibi ilâhî aşkı yansıtır. Mutlak cemâlin etkisiyle kendinden geçen şair her şeyi sevgilisi olarak görür. Bazan fenâ halinde ikiliği kaldırarak varlığın O’ndan ibaret olduğunu söyler, bazan da ittihaddan söz eder. Ancak bütün bunlar kozmolojik bir varlık anlayışını ifade etmeyip mânevî halin etkisiyle söylenmiş sözlerdir; bu hal içinde sevenle sevilenin, temaşa edenle edilenin geçici olarak bir sayılmasıdır. Şathiyeleri ve iddialı sözleri de bu halin eseridir. İbnü’l-Fârız’da ve üstadı Şeyh Bakkāl’da melâmet neşvesi de vardır. Şeyh Bakkāl’ın kınanmak için abdest alırken yıkanan organların sırasını değiştirmesi, İbnü’l-Fârız’ın sûfîlerin kıyafetini kullanmaması, güzel elbiseler giymesi, Sühreverdî’nin Mekke’de oğullarına hırka giydirmek istemesi üzerine, “Bu bizim yolumuzda yoktur” diyerek önce karşı çıkıp sonra ısrar üzerine buna ses çıkarmaması, şöhretten kaçması, sultanla görüşmek istememesi, kendisine türbe yapılması teklifini geri çevirmesi onun melâmet eğilimli bir sûfî olduğunu gösterir. (…)

“İbnü’l-Fârız’ın ilâhî aşkı üstün bir sanat gücüyle ifade eden şiirleri zâhir ulemâsını rahatsız etmiş, ancak bu durum onun saygı görmesine engel olmamış, ölümünden sonra da saygıyla anılmıştır. Sultan Kalavun zamanında vezir olan Kādılkudât İbn Bintü’l-Eaz, İbnü’l-Fârız’ı hulûle inanmakla suçlamış, müridlerine “Tâiyye” kasidesini okumalarını tavsiye eden Şemseddin el-Âyegî’yi kınamış, fakat daha sonra eleştirilerinden vazgeçmişti. İbnü’l-Fârız’a en ağır tenkitler İbn Teymiyye tarafından yöneltilmiştir. Onun düşüncelerinin ve tasavvufî yaşayışının İslâm’la ilgisi olmadığını belirten İbn Teymiyye’ye göre ittihad akîdesinin canlı bir ifadesi olan “Nazmü’s-sülûk”, “domuz etinden daha pistir” (Mecmûʿu fetâvâ, IV, 73). İbn Haldûn, İbnü’l-Fârız’ın kasidelerini yok edilmesi gereken zararlı eserler arasında zikreder (Şifâʾü’s-sâʾil, s. 110). İbn Hacer el-Askalânî de onun şiirlerinde ittihad akîdesini işlediğini, bunun büyük bir musibet olduğunu, örtülü ifadelerin altında felsefenin ve kötülüğün yattığını söyler (Lisânü’l-Mîzân, IV, 317). Zehebî ise İbnü’l-Fârız’ın insanın hoşuna giden etkileyici şiirlerini zehirli şerbete benzetir (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XXII, 368). Kendisine İbnü’l-Fârız’ın şiirleri okunduğu zaman Bulkīnî de “bunlar küfür” demekle yetinmiştir. İbnü’l-Fârız’a en ağır suçlamaları Burhâneddin el-Bikāî el-Muʿârıż fî tekfîri İbni’l-Fârıż adlı eserinde yapmıştır. Bikāî burada kırk âlimin onun kâfir, mülhid ve zındık olduğuna dair fetvalarını nakleder. Sâlih b. Mehdî el-Makbilî de İbnü’l-Fârız’ı dine saygısız bir İbâhiyyeci olarak gösterir (el-ʿAlemü’ş-şâmiḫ, s. 378).

“Bununla birlikte İbnü’l-Fârız’ın taraftarları ve savunucuları muhaliflerinden çoktur. Eyyûbî sultanları, devlet adamları, âlimler ve halk kendisine saygı göstermiştir. Zekeriyyâ el-Ensârî, İbnü’l-Fârız’a yöneltilen suçlamaların haksız olduğunu bir fetva ile bildirmiş, İbn Hacer el-Heytemî de onu savunmuştur. Süyûtî ise onun için Ḳamḥu’l-muʿârıż fî nuṣreti İbni’l-Fârıż adıyla bir eser yazmıştır. Mutasavvıflarla edebiyatçılar da kendisini yüceltmişlerdir.”

Sözlerini tevil edenleri tevilleriyle başbaşa bırakmak uygun olabilir, fakat şatahatlar (Şatah, “saçma söz” anlamına geliyor) tasavvufî hikmetler katına çıkarılamazlar.

Doğru ve hak olan sözler varken (sırf onlardaki edebî parlaklığa bakarak) yanlış anlamalara ve sapıklığa yol açabilecek sözlerin peşine takılmamak gerekir.


(Devam edeceğiz inşallah)


CÜBBELİ MARKA HÜKÜMDAR DALKAVUKLUĞU VE ÖZEL SİPARİŞ ADRESE TESLİM "FARZ" İMALATI

  Önce bir haber: “Cübbeli Ahmet Hoca: “Cumhurbaşkanımıza itaat farzdır” "Cübbeli Ahmet Hoca, “şu anda yetkili başkomutan Cumhurb...