TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİĞİN FIKIH USÛLÜNÜ KATLEDEN “HİKMET” VE “MAKASID” ABRAKADABRACILIĞI

 



Tarihselcilik hurafesinin yeni bir şey olmadığı, en önce İngilizler’in etkisi altındaki Hindistan ve Mısır’da ortaya çıktığını biliniyor.

Aynı şekilde Rusya’nın etkisi altındaki iç Asya beldelerinde de geçmişte (Musa Carullah gibi) “yenilikçi/ceditçi” tiplerin türemiş olduğu malum.

Osmanlı’da ise, meydan boş olmadığı, gerçek ulemanın eli kolu devlet tarafından bağlanmadığı, baskı altına alınmadıkları ve yenilikçilerin önüne imkân halıları serilmediği için, böylesi arayışlar içine giren tipler palazlanamadılar.

Onların türemesine uygun bataklığın oluşması için öncelikle medreselerin ve onları destekleyen vakıfların kapatılması, güçlü âlimlerin yetişmesine imkân veren kurumsal yapıların köküne kibrit suyu dökülmesi, kalan son ulemanın da ellerine bukağı vurulması, ağızlarının bantlanması, ayaklarına karpuz büyüklüğünde demir gülleler takılması gerekiyordu.

Bunu yapma şerefi (!) Selanikli Mustafa Atatürk’e nasip oldu.

*

İşte ancak ondan sonradır ki, Osmanlı mehterinin afakı inleten haşmetli enstrümanlarının susturulduğu o boğucu sessizlik ortamında, çapsız ilahiyat klarnetçi ve darbukacılarının gülünç zımbırtılarının sesinin duyulmasına imkân veren bir boşluk meydana getirilebildi.

Şimdi birtakım soytarılar bu boşluğu gönüllerince tepe tepe kullanıyor, yurt sathında tepiniyorlar.

Öyle ki, Nasrettin Hoca’nın taşların bağlanması, köpeklerin salıverilmesi fıkrasını hatırlatacak şekilde, İslam’ın ulemadan istediği gerçek “bağımsızlık” tavrını (Atatürkçülük yapmamak, iktidar sahiplerine dalkavukluk sergilememek, meddahlığa yeltenmemek, onların önünde eğilmemek, gerektiğinde uyarmak, kâfirlere meyletmemek, Kitap ve Sünnet ne diyorsa onu dillendirmek, hakkı söyleme konusunda insanların kınamasını veya övgüsünü dikkate almamak gibi tutumları) sergileyenler, bugün bile devletluların doğrudan ya da dolaylı baskılarına maruz kalmakta, "İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi gerekir. 14 yüzyıl öncesinin hükümleri bugün uygulanamaz. O hükümler bin 400 yıl öncesinde kaldı" diyebilen  yöneticilerin baskısıyla yüzleşmek zorunda kalmaktadırlar.

Buna karşılık, İsveçli gâvurun Kur’an yakmasından farksız bir cinayeti işleyerek Kur’an’ın tamamının Allah kelamı olamayacağını söyleyebilenler kimi zaman açıkça veya dolaylı biçimde desteklenmekte, hatta zırvaları yüzünden tepki aldıklarında üzülmesinler diye Ankara’daki ihtişamlı binalardan onlara telefon edilip teselli edilebilmektedirler.

Türkiye’de bu tarihselci-güncellemecilere son dönemde “makasıd” istismarcıları da eklenmiş durumda. “Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif.”

*

Evet, tarihselcilik-güncellemecilik unvanlı zırvaların seslendirilmesi Hindistan’da başladı, fakat orada güçlü âlimler mevcut olduğu için hakettikleri cevabı hemen aldılar.

Onlara ve “makasıd” istismarcılarına cevap verenlerden merhum Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında şöyle diyordu:

“İnsanlardan bazıları şer’î hükümler için kendi yanlarından ilel-i ğâiyye [gaye durumundaki nedenler; makasıdın/maksatların/amaçların neden teşkil etmesi] uydurmakta, sonra da hükümlerin var olup olmaması hususunda o [kendi kafalarından belirlerdikleri] illetlere [nedenlere] dayandıklarını zannetmektedirler.

“O yüzden bu iddiâ gereğince hakkında nass [anlamı açık ayet ve hadis] gelmiş olan hükümlerde tasarruflarda bulunmaktadırlar. Öyle ki, insanlardan bazısından abdestin gayesinin temizlik olduğunu işittik. Bu gayenin abdest almadan da hâsıl olacağını, bu yüzden abdest almaya asla hâcet kalmayacağını zannetmişler ve abdestsiz namaz kılmaya başlamışlardır.

“Bazıları da namazı, ondaki maksadı ahlâkı güzelleştirmek olarak sebeplendirmelerinden [ve kendilerinin zaten temiz kalpli ve güzel ahlâklı olduklarını düşünmelerinden] dolayı terk etmişlerdir.

“Oruç, zekât ve hac emirlerinin çoğunda işte böyle değiştirmeler yapmışlar ve tasarruflarda bulunmuşlardır.

“Yine fâiz ve tasvir/resim yapmak ve fotoğraf çekmek gibi yasaklarda aynı şekilde (zaruret ölçüsünü aşan) değiştirmeler ve tasarruflarda bulunmuşlar, Şerîat’ın tamamını iptal etmişlerdir.”

Peki bu yeni yaklaşımın fıkhî-itikadî hükmü nedir?

Merhum Tehanevî, yukarıdaki sözlerinin hemen akabinde bu soruya cevap olacak bir cümle kurmuş bulunuyor:

“Bu, açık bir dinden çıkıştır.

“Üstelik bu iddiânın [mantık ilmi çerçevesindeki akıl yürütüşe temel olan] mukaddimelerinin [öncül durumundaki iddiaların/varsayımların] tamamı bâtıl olup, onlara dâir hiçbir delîl mevcûd değildir.

“Bu hükümlerden birçoğunun meşrû [şeriat hükmü] kılınmasının sırf taabbud [kulluk] olma imkânı yok mudur? Bunların emre uymak ve mükellefin imtihan edilmesi ve sınanmasından başka hiçbir gayesinin bulunmaması mümkün değil midir?!”

Evet, merhum Tehanevî “Bu, açık bir dinden çıkıştır” diyerek bu adamları tekfir etmektedir.

Tekfir etmekte, yani dinden çıkarak kâfir olduklarını söylemektedir.

*

Bunu söyleyen zat ne Selefî gruptan, ne de Vehhabî..

Yüzlerce cilt kitap yazmış meşhur bir Hanefî-Matüridî âlimi..

Ömrü İslamî ilimleri okutmakla geçmiş bir medrese hocası, bir müderris..

Aynı zamanda Nakşbendî tarikatı şeyhi..

Merhum, eleştirilerini şöyle sürdürüyor:

“Sonra, onların yanında [ellerinde], şer’î hükümleri bağlamış oldukları bu illetlerin sadece şu kasdedilen gayeler oldukları, onlardan başka illetlerin ve gayelerin bulunmadıklarına dâir hiçbir delîl yoktur.

“Mümkündür ki, onların gayeleri, hükümlere âit türlü sûretlere terettüb eden husûsî eserler (etkenler) olabilir. Nitekim [şunun gibi ki] ilaçların bazısı [farklı] hâsselere tesîr edicidir [bilinen ve bilinmeyen başka etkileri vardır].

“Sonra mümkündür ki, (şer’î bir hüküm içün) idrâk ve anlayışları çerçevesinde bir adam bir illet, başkası da başka bir illet getirir. O hâlde birisinin diğerine üstün kılınmasının [ve tercih edilmesinin] sebebi nedir? O takdîrde “İki şey çeliştiğinde [birbirlerini yok edecek şekilde zıt olduklarında ikisi de] düşerler” kâidesince iki illet de düşer [Eksi, artıyı götürür, ortada bir şey kalmaz.]. İkisinin de [kesin illet olmaktan çıkıp] düşmesiyle, hükümlerin aslı [illetlerin iptaliyle birlikte] ortadan kalkar. Bir dini kendisine din edinen akıllı bir kimse hiç bunu söyler mi?!”

Mesela bir kimse abdestin hikmet ve maksadının temizlik olduğunu ileri sürerken bir başkası asıl maksadın suyun vücuda temasıyla insanda bir dinçlik ve uyanıklık halinin oluşması olduğunu iddia edebilir. Sonra da böylesi kişiler hem temiz hem de dinç olduklarını düşünerek abdest almalarının gerekmediği sonucuna varabilirler.

*

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu yanlışın doğurduğu [başka] yanlışlardan birisi de şudur: İnsanlardan bazısı bu illetleri … fer’î [amelle, uygulamayla ilgili] hükümlerin isbâtı [ortaya konulması] için zikrederler. Bunda büyük bir zarar vardır. Çünkü bu illetler takdîrîdirler [itibarîdir, kesinlik taşımaz, zanna dayanır]. Bu yüzden bunlardan birinde en küçük bir karışıklık ve şüphe vâki olursa, hükmün aslı bozulur. Bu da şer’î hükümlerin iptali için muhâlif olan kimselere geniş bir sahanın açılmasıdır.

“Açık olan şeylerdendir ki, şer’î hükümler ilâhî kanunlardan ibârettirler. Kanunların ise [uyma hususunda] hikmetleri ve sırları araştırılmaz.”

Nitekem, beşerin kendi kafasının ürünü olan laik kanunlara bile, gaye ve hikmetleri anlaşıldığı için değil, salt kanun oldukları için itaat edilir.

Merhumu dinlemeye devam edelim:

“Hiç kimsenin şu [ilahî] kanunları kaldırıp başka bir kanunu getirmek, yâhud onları değiştirmek, veyâhud da onları iddiâ edilen şu sırlar ve illetlerin temeli üzerine bırakmak [başka sır, hikmet ve maksatlarının bulunmadığını iddia etmek] serbestîsi yoktur. Zîrâ bu serbestî [hak] sadece Şerîat’i koyana [Allahu Teala’ya] âittir.”

Mesela, Türkiye’de kanun yapma yetkisi TBMM’ye aittir. Herhangi bir şahıs “Kanunun gözettiği gaye için şöylesi daha uygundur” diyerek farklı davranamaz, kendiliğinden farklı bir kanun/kural ihdas edemez. Ederse “yetki gasbı” içine girip kendisini TBMM konumuna çıkarmış olur.

Bu da “hükümeti ve devleti tanımama” olması itibariyle devlete karşı işlenmiş bir suç kabul edilir.

Böylelerine “Devlet, şerik kabul etmez. Paralel devlet olmaya kalkışmanız affedilmez bir suçtur, vatana ihanettir” denilir. Analarından emdikleri süt burunlarından fitil fitil getirilir.

Nitekim FETÖ’cü denilen kitleye, bunu bile yapmadıkları, sadece kendi aralarında (ucu yurtdışına uzanan) paralel bir emir-komuta zinciri oluşturdukları için ihanet damgası vuruldu. Öyle ki, birçok kişinin bu şekilde “kanun ve devlet tanımaz” olduğu sabit olmasa bile, FETÖ’cülerle bir şekilde bir bağlantısının bulunması (iltisaklı olması, mesela telefonunda bylock programının bulunması, veya parasını Bank Asya’da tutmuş olması) “devletçilik tekfiri”ne tabi tutulması için yeterli oldu.

*

Bu noktada akla, içtihat sırasında illetlerin aranması (tahkîk-i menat) konusu gelebilir.

Merhum Tehanevî bu konuda şunları söylüyor:

“Müctehidlerin bazı hükümleri belli temel sebeplere bağlamasına da hiç kimse aldanmasın.

“Çünkü hükmün, hakkında susulan [Kur’an ve Sünnet’te hükmü belirtilmeyen] meselelere de geçirilmesine ihtiyâc vardı. Üstelik onlar [müctehidler] ilimde mütehassıs ve mâhir kimselerdi. [Yine de tespitleri zannî kalmakta, kesinlik kazanmamaktadır; içtihat farklılıklarının nedeni budur].

“Ancak bizim mevzumuza gelince burada iki iş de mevcûd değildir.”

Yani, birincisi, Allahu Teala’nın hikmetsiz ve boş emir vermeyeceğine iman etmişsen, tutup kendi yarım aklınla hikmet ve maksat icat etmene gerek yoktur. Yeni bir hüküm aramıyoruz ki hikmeti illa da arayıp bulmaya ihtiyacımız olsun.

Eğer işin hikmetini tam olarak anlayacak olsaydın, ve sende isabetli hüküm verme melekesi bulunsaydı, zaten dönüp dolaşıp tekrar Allahu Teala’nın vermiş olduğu emir noktasına gelecektin.

İkinci olarak, sen tarihselci-güncellemeci bir “avara kasnak” olduğun için, zaten bu emirlerin hikmetini ve maksadını tam anlamayı sağlayacak kafa da, hüküm vermeyi sağlayacak ehliyet de sende mevcut değildir.

*

Günümüzün (İmam Şatıbî gibi isimleri istismar eden) “makasıd-ı Şerîa” (Şeriat’ın maksatları/gayeleri) edebiyatçılarının sahtekârlık denizaltısı tam da bu noktada yüzeye çıkıyor.

Onlar “Canbaza bak canbaza!” kabilinden bir hokkabazlıkla hikmetten söz ederek, kendi akıllarınca belirledikleri hikmetlere dikkat çekiyor, hükümlerin illetlerini unutturuyorlar.

Yeni içtihatlar, Kitap ve Sünnet’te zaten var olan hükümlerin illetlerinin (dayanaklarının) tespitiyle yapılır. Bu ancak, fıkıh ilminde derinleşmiş olanların yapabileceği bir iştir. İllet bazen açıkça belirtilmiştir (tahkikü’l-menat), bazen bir karine ile anlaşılır (tenkîhü’l-menat), bazen de belirsizdir ve içtihatla belirlenir (tahrîcü’l-menat).

Yeni bir içtihatta bulunmanın, yeni bir hüküm getirmenin her halükârda “illet”e bağlı olması, dinde mesnetsiz olarak yeni hüküm koyma ve güncellemenin önüne geçer. Buna karşılık, “illet” bahsi unutturulup olay “hikmet” ve “maksat” kavramlarına bağlanırsa, kafadan yeni hüküm koymak da, eski hükümleri reddetmek de mümkün hale gelir.

*

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat, hikmet ile illet arasındaki farkı açıklamak için şöyle bir not düşmüş:

“Şurası bilinen bir şeydir ki, meselelerin cüz’îyâtında [ayrıntı ve parçalarında] hükmün hakîkî illetinin bilinmesi, menâtının [dayanağının] ayıklanması ve hakîkatinin ortaya konması, (zor ve) tehlikeli bir iştir. Ancak fıkıh ilminde derinleşmek ve İslâmî ilimlerde iyice zirvelere yükselmekle hâsıl olabilir. …

“Sonra bu makamda insanlar arasında yayılan bir husûsa dikkatli ve uyanık bir şekilde yaklaşmak lâzımdır ki, o da hükmün, hikmet değil de, ancak illet üzerine deverân etmesidir. Bu iş âlimler ve ilimde kökleşmiş kimseler için açıktır ve îzâha muhtâc değildir. Velâkin bugün insanlardan birçoğu illet ile hikmet arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. Ve kendilerince iddiâ edilen hikmetin yok olmasıyla hükümlerin de değişmesini beklemektedirler. …

“(Mesela) Hepimiz bugün müşâhede etmekteyiz ki, hükümet (devlet), caddelerin kesiştiği yerlere elektrikli işâretler [trafik lambaları] koymuş olup, bir süre kırmızı, bir süre de yeşil yanmaktadır. Sokakta yâhut caddede seyreden araçların hepsine, şu elektrikli lambalarda kırmızı gördükleri zaman durmaları, yeşil gördükleri zaman da hareket etmeleri emredilmiştir.

“(Bu örnekteki hikmet ve illet farkına gelelim.) Arabaları durdurmaktaki hikmet, çarpışmalardan onları korumaktır. Ancak hükmün illeti lambadaki rengin kırmızı olmasıdır. O hâlde [yolda] durmanın hükmü hikmetiyle değil, sadece ve sadece illetiyle beraber deverân etmektedir. İşte bundan dolayı meselâ bir araba gelse ve durma işâreti olan kırmızı lambanın yandığını (illetin oluştuğunu) görse, her ne kadar orada herhangi bir çarpışma tehlikesi bulunmasa da [yani hikmet mevcut olmasa da] durması, hareketine son vermesi mutlaka gereklidir.

“Arabanın şoförünün de “Durma hükmü sadece kazaların önlenmesi içindir (hikmeti budur); çarpışma tehlikesinin olmadığı [hikmetin bulunmadığı] yerde, kırmızı ışığın (illetin) bulunmasına rağmen, oradan geçmek bize serbest olmalıdır” diye düşünmesi, doğru değildir.

“Öyleyse bu misâldeki durmanın hükmü, şu husûsî sûretteki hikmetin ortadan kalkmasına rağmen, yine de devam eder, hükümde değişiklik olmaz. Çünki illeti --ki o kırmızı ışıktır-- devâm etmektedir. Hüküm ancak illetin değişmesiyle [kanun koyucunun yeni bir kanun çıkarıp başka bir illet belirlemesiyle] değişir [hikmetin ortadan kalktığının düşünülmesiyle değil]. İşte bu sebeple meselâ kanun değişse ve kırmızı ışık yola devam etmenin câizliği için olsa, yeşil ışık da harekete son verip durmak için olsa, o zaman hüküm tersine döner. Çünkü illet değişmiştir.

“İşte şer’î hükümler, sırf insanlardan bir adamın, yâhut birtakım adamların, o hüküm için husûsî bir sûrette illet olduğunu iddiâ ettikleri maslahatı yâhud hikmeti [o şer’î hükümlerde] görmemesiyle değişmezler.”

Yani böylesi akılsızlar, hikmet (maksat, maslahat) ile illeti ayıramamakta, fıkıh usulünü (İslam hukuku metodolojisini) hiç mi hiç bilmemektedirler.

Bir hükmün illetini ancak şârî’nin (şeriat koyucunun, yasa yapıcı makamın) belirleyebileceğini anlayamamaktadırlar. Böylece, hikmeti anlamaları durumunda (Ki bu kendilerinin zannı) hükümleri (kanunları) istedikleri gibi değiştirebileceklerini, güncelleme yapabileceklerini ileri sürme hadsizliği sergilemektedirler. 

Oysa, insanlar emrin hikmetini doğru tespit etseler ve bazen o emrin ifası sırasında hikmetin ortaya çıkmadığını (trafik lambası örneğinde olduğu gibi) görseler bile, yine de o emre uymak zorundadırlar.

Bu nokta laik devletler açısından “devletin otoritesinin tanınması” ve kamu düzeninin sağlanması bağlamında önem taşır.

Din söz konusu olduğunda ise bu gibi hususların yanı sıra Allahu Teala’ya isyan etmeme, günah işlememe hassasiyeti devreye girer.

Bir şahıs böylesi durumlarda kendi kafasına göre hüküm verirse heva ve hevesine uymuş, Allahu Teala’ya isyan etmiş olur.

Üstelik Allahu Teala kullarını, “hikmet”lerin varlığı ve yokluğu (ya da anlaşılıp anlaşılmaması) ile de imtihan edebilir.

Bir insan meseleyi böyle salt maslahat/mefsedet ve makasıd (maksatlar) ya da hikmet eksenli olarak ele alırsa, hem hiçbir emri yerine getirmemek, hem de (içki, kumar, faiz, zina gibi) her yasağı çiğnemek için bir bahane bulmakta çok fazla zorlanmaz.

*

Tarihselcilik usulsüzlüğünün ve güncellemecilik omurgasızlık, ilkesizlik, enaniyet, nefsaniyet, hazcılık, pragmatizm, kıblesizlik ve kaypaklığının insanları getireceği nokta da işte burasıdır.

Güncellemeci tarihselciliğin varacağı son durak ibahîlikten (herşeyi helal, caiz ve mübah görmekten) ibarettir.

Siz bu tarihselci ve güncellemecilerin “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde şu şu hususlardaki serbestî caiz görülüyordu, ama bugünün bozuk ve karışık şartlarında, fitne fesat ortamında bunun hükmü değişiyor olabilir, birtakım mahzurlar var gibi görünüyor, dolayısıyla bundan sakınılması iyi olur, ihtiyat iyidir, makasıd ve hikmet bunu gerektiriyor” dediklerine hiç şahit oldunuz mu?!

Bunların otobanı tek yönlü işliyor, gidiş-geliş diye iki yön yok.. Sadece gidiş var.

Tek istikamet ibahîlik..


E-KİTAP: YATAKLI İSTİHBARATTA KASETLİ SİYASET

 

https://archive.org/details/yatakli-istihbaratta-kasetli-siyaset


YATAKLI İSTİHBARATTA

KASETLİ SİYASET

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“İSTİHBARATTA YATAK ODALARI ÇOK ÖNEMLİDİR” 2

MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN FUHUŞ KASETLERİ TUZAĞI 22

KASET SAVAŞLARININ “ŞEHİTLERİ” VE YARALI “GAZİ”LERİ 67

KASET ŞANTAJLARI KİMLERİN İŞİYDİ? 88

BİR ZAMANLAR ODATV’DE: GİZEMLİ ASİYE GÜLDOĞAN’IN YATAK HİKÂYELERİ 95

RESMÎ VE YERLİ-MİLLİ PEZEVENKLİK 108

MAKBUL KUMPAS 111

KUŞCU EŞREF VE MAHREMİYET (NAM-I DİĞER UÇKUR BAHSİ) 115

ÖFKENİN SON SEBEBİ: YATAK GÖRÜNTÜLERİNİ KİM MERAK EDER DE ÇEKER? 127

“MÜCADELEYİ BEL ALTINA İNDİRMEYİN” DEDİK 148

ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ DÜNYA’DA EŞİ 153

BAYKAL KASEDİNİN ARDINDA KİM VARDI? 158

“BAŞKA KOŞULLARDA KARŞILAŞMIŞ OLSAYDI …” 166

NATO SUBAYLARINI BAŞTAN ÇIKARAN RUS KADIN AJAN 171

28 ŞUBAT'IN "GECELİK ZEVK” HUKUKU 175

28 ŞUBAT’IN MÜSLÜM’LE BASILAN FADİME’Sİ, ALİ NABİ KOÇAK’A DA TEĞET GEÇMİŞ 203

VAR SENİN ELBETTE KASEDİN KANDEDİR 210

CUMHURİYET TÜRKİYESİ’NİN YERLİ VE MİLLİ BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ: BEL ALTI KASET İMALAT SANAYİ VE TİCARET A.Ş.  213

“KADROLARINDA ŞEYH DE VAR, FAHİŞE DE” 218

KİMİN KASETİNİN BULUNDUĞUNU NASILSA BİLİYORLAR 224

AYTUNÇ ALTINDAL’IN DİLİNDEN KADIN AJANLAR 244

BAL TUZAĞINDAN DA FAZLASI 258

HÜSEYİN GÜLERCE: “HANEFİ AVCI’YA KASET ŞANTAJI YAPILDI” 264

MİT, FETÖ, VE 12 BİN ŞANTAJ KASETİ 269

FBI AJANI KADIN, IŞİD’Lİ ALMANI NASIL KAFESLEDİ 278

MHP KASETLERİNİN ARDINDA KİM VARDI? 281

FETÖ'NÜN "AŞK VE SEX" BOMBASI TELEKIZLARI 289

“SEVGİLİ AYARLAYAMAZSAN SEVGİLİSİNİ AYARLA” 387

İSTİHBARAT TEŞKİLATLARININ PEZEVENKLİĞİ VE FUHŞU 391

MİT’TEKİ MÜSTEŞAR (BAŞKAN) YARDIMCISI TACİZCİ KAZARA KENDİSİNİ SOBELEMİŞ 400

*


MİT’TEKİ MÜSTEŞAR YARDIMCISI TACİZCİ KAZARA KENDİSİNİ SOBELEMİŞ

 

Eski MİT’çi Mehmet Eymür, atin.org adlı sitesinde, 5 Mayıs 2000 tarihinde yayınlamıştı.

Yazının başlığı “Miktad Şimdi Ne Yapıyor Acaba?” şeklindeydi.

Söze, “Gazetecilerin tabiri ile MİT’in efsanevi ikinci adamı Miktad Alpay ne yapıyor acaba?” sorusu ile başlamıştı.

Söylediğine göre, o günlerde bazı gazeteciler onun ABD’ye yerleşeceğini, bazısı da Cumhurbaşkanı Sezer’in sınıf arkadaşı olduğu için Cumhurbaşkanlığında görev alacağını yazmışlardı.

Yazısından öğreniyoruz ki, Şenkal Atasagun ile efsanevi ikinci adam Miktad Alpay arasında müsteşarlık (MİT başkanlığı) koltuğu için rekabet yaşanmış ve kazanan Atasagun olmuş.

Eymür şunları yazıyor:

“Şenkal Atasağun’un MİT Müsteşarlığına geldiği günlerde, Müsteşar adayı Miktad Alpay’dan en çok şikayet edenler arasında sekreterler ve memureler bulunuyordu.

“Görev gereği Müsteşar adayının, ses geçirmez çift kapılı ve kapısında “girilmez” ışığı bulunan odasına girmek, bazılarına korkunç bir kabus gibi geliyordu. Alpay’ın elleri rahat durmuyor ve taciz ediyordu.

“Neticede, Alpay’ın uzun zamandan beri sekreterliğini yapan genç kız, ciddi sinir krizleri geçirerek hastahanelik oldu.

Kime ve nasıl şikayet edeceklerdi. Böyle bir durumda haksız duruma düşürülmeleri ve işlerinden olmaları kesindi.

“Miktad Alpay’ın bu davranışlarından hoşlananlar veya bunu mesleki bir fırsat olarak kullananlar da vardı.”

(https://atin.org/detail.asp?cmd=articledetail&articleid=187)

Balık baştan kokar derler..

Böyle bir adamın efsanevi ikinci adam olduğu bir teşkilata ne kadar güvenilebileceğini varın siz düşünün.

Adam tacizci, ve kendisine hesap sorulmadığı gibi, az kalsın MİT’in başına geçiyormuş.. Atasagun’un torpili daha kuvvetli olduğu için yarışı kaybetmiş..

Ama koltuğu sağlam.. Yerinde duruyor.

Tacizci bir bürokratın taciz işlerine en korunaklı ve güvenli biçimde devam edebileceği bir kurumun başında.. Efsane isim..

Kurbanları ise, kurumun memureleri.. Sekreter hanımlar..

Bu işi, kurumda yükselmek için fırsata çeviren kadınlar da varmış.. Taciz edilmekten hoşlananlar da..

*

Eymür sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Komedi filmlerini andıran bir örnek olayı nakledelim:

“Alpay bir gün Genelkurmay’dan gelen bir generalle görüşüyormuş. Bütün önemli görüşmelerinde olduğu gibi ses kayıt cihazını çalıştırmış ve konuşmaları kayda almaya başlamış.

“Görüşmenin bitiminden ve generalin ayrılışından sonra Alpay cihazı kapatmayı unutmuş. Alpay bir süre sonra, “S” isimli memureyi çağırtmış. Balık etinde, güzel bir hanım olan “S” uzun süre içeride kalmış. Bu arada MİT’teki Başkan’lara ait makam odalarının her nedense hepsinin yatak odalı, banyolu küçük birer daire şeklinde olduğunu ilave edelim.

“Alpay, o akşamüstü, ses cihazındaki bandı, çözülmesi için sekreterine teslim etmiş. Bandı çözen memureler, bandın generalle vaki konuşmadan sonraki kısmını dinleyince renkten renge girmişler. Bandın bu kısmı tam bir rezaletmiş.”

Generalle yaptığı konuşmalardan sonraki kısım, memure S. ile olan hasbihali..

Okumaya devam edelim:

“Memureler bandın o kısmını bir kaç kopya çoğaltarak saklarken, Alpay’a hiç renk vermemişler.

“Neticede, Şenkal Atasagun (müsteşarlık makamına) gelince, bazı memureler cesaret bulup Miktad Alpay’ı şikayet etmişler. Şenkal da bu konuyu Teftiş kuruluna havale etmiş.

“Teftiş kurulunda olay örtbas edilse de, Alpay’ın bu zafiyeti Atasağun’un eline koz olarak geçmiş.”

Teftiş kurulu da kurulmuş ha!.. MİT’e iyi kurulmuşlar.. Kel başa şimşir tarak..

Her neyse.. Eymür’ü dinlemeye devam edelim:

“MİT’deki dostlarım, Atasagun’un elinde, Miktad Alpay’la ilgili, uzunca bir çalışmanın mahsulü olan, kalınca bir dosya bulunduğunu belirtiyorlar. Bu dosyada özellikle Dedeman Oteli’nin özel odalarındaki ve Alpay’a ait bir evdeki bazı resimlerin ve dinleme bandlarının önemli bir yer tuttuğu söyleniyor.

“Atasağun, Alpay’ı bu şekilde kuyruğundan tutmuş ve sesini kesmiş...”

Bunları yazan kişi, MİT’in ıcığını cıcığını bilen, babası da MİT’çi olan bir istihbaratçı..

MİT’in efsanevi ikinci adamı, müsteşar (başkan) olacakken direkten dönen adam, Dedeman Oteli’nin “özel” odalarında acayip filmler çevirmiş.

Ancak, çalıştığı kurum da boş durmamış.. Kendi amirlerinin bu değerli anıları ve faaliyetleri geçmişin sisli karanlıkları içinde kaybolmasın diye bazı resimler almışlar.

Ses kayıtlarını da unutmamışlar.

Eh, kendi personeline bunu yapan MİT, başkalarına ne yapmaz diyorsanız, deyin gitsin.

*

Buradan anlıyoruz ki, bu tür resimler, kasetler, bantlar vs. sadece “koz” olarak kullanılıyor.

Birilerinin kuyruğundan tutmak ve susmalarını sağlamak için.. 

Ya da, ellerine tutuşturulan nota kâğıtlarına göre ciyaklamaları, yerli-milli, laik (siyasal dinsiz) vatansever serenatta bulunmaları için..




TARİHSELCİ-GÜNCELLEMECİLERİN KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI (KUR’ANCILIK) DALAVERESİ, MEZHEPLERİ İNKÂRI, VE DELİLLERDE KAT'ÎLİK-ZANNÎLİK MESELESİ

 



Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında “Allah’ın kitâbı ile alâkalı olarak iki büyük yanlış ortaya çıkmıştır” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Birincisi: Dînin hükümlerinin Kur’ân’a hasredilmesi. [Kur’an Müslümanlığı iddiası] Bunun gâyesi ve hedefi Şerîat’ın diğer kalan asıllarını inkâr etmektir….”

Diğer asıllar, bilindiği gibi üç tanedir:

Birincisi Resulullah s.a.s.’in sünneti, ikincisi ümmet âlimlerinin icması (oybirliği, ittifakı) ve üçüncüsü de müçtehid imamların Kur’an ve Sünnet’in genel ilkeleri ve spesifik hükümlerinden hareketle yeni meseleler hakkında vardıkları sonuçlar (kıyas-ı fukaha).

Kur’an Müslümanlığı iddiasıyla ortaya çıkanlar bunu Kur’an’a olan düşkünlük ve saygılarından dolayı yapmıyorlar. Tam aksine, gayeleri, Kur’an hükümlerini belirsiz, muğlak, anlaşılmaz ve uygulanamaz hale getirmekten ibaret..

(Mesela, Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları, Hudeybiye Antlaşması gibi olayların tarihi salt Kur'an ayetlerinden hareketle yazılamaz. Burada hadîs rivayetleri devreye girmektedir. 

Zeyd bin Harise r. a.’in evliliği hakkındaki bilgimiz hadis rivayetleri olmaksızın salt onun adının geçtiği ayete inhisar ettirilemez.)

Ayetler hakkında “tarihsel” ("İndirildiği zaman ve mekâna, tarih ve coğrafyaya, topluma özgüdür") diyebilmek için, öncelikle Sünnet, icma ve kıyası/içtihadı (mezhepleri) reddetmeleri gerekiyor.

Bu, anayasacılık yaparak kanun, tüzük ve yönetmeliklere karşı çıkmak, onları geçersiz saymak gibi birşeydir.

“Tamam, bize anayasa yeter, herkes anayasadan neyi anlıyorsa ona göre hareket etsin” demek gibidir.

*

Tarihselcilik-güncellemecilik, Allahu Teala’yı salt belirli bir zaman diliminin, sınırlı bir coğrafyanın ve (şu anda hayatta olmayan, mezarlıklarda bulunan) geçmişte yaşamış bir toplumun tanrısı haline getirmek anlamına gelmektedir.

Yani, haşa emekli olmuş, devrini tamamlamış bir tanrı..

İnsanlar söz konusu olduğunda tarihselci yaklaşımın bir mantığının bulunduğunu söylemek mümkün olabilir, çünkü insanlar, zaman üstü ya da zamandan münezzeh varlıklar değiller.

Mesela Hammurabi’yi alalım.. Adam gerçekten de tarihsel, tarihte yitip kaybolmuş.. Ayrıca belirli bir mekânın/coğrafyanın adamı.. Mesela ışınlarıyla şu anda da her tarafı kucaklayan, heryerde görünen, heryeri etkileyen Güneş gibi bir varlık değil. Yaşarken, oturduğunda kapladığı alan bir metrekare bile etmiyordu, bağırdığında ise sesi ancak 200 metre öteden duyulabiliyordu. Şimdi ise yerinde yeller esiyor.

Evet, insanlar için “Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın” diye şiirler yazılabiliyor, fakat tarihe gayet iyi sığıyorlar.

Ancak, tarihselci-güncellemeci din bezirgânları, Allahu Teala’yı tarihe gömüp sığdırdıkları iddiasındalar. (Tarihselcilik, güncellemecilikten ayrılamaz. Güncellemeciliğin, yani tahrifat ve tahribatın bahanesi ve anahtarıdır.)

*

Tarihsellik, sosyal bilimlerin her alanında zaten kendiliğinden dikkate alınan bir durum.

Mesela Homeros, İlyada’sında belirli bir tarihi ve coğrafyayı, belirli insanları anlatma derdinde.. Anlatan da, anlatılan da tarihsel.. Bununla birlikte, Homeros'un anlatım tekniği, edebî sanatları kullanma tarzı; tarihseldir ya da o günkü Yunan toplumuna aittir denilerek bir tarafa atılmıyor.

Benzer şekilde siyaset bilim söz konusu olduğunda Eflatun’un, Hobbes’un, Machiavelli’in vs. yazdıkları için tarihseldir, geçersizdir, yazıldıkları dönemde kalmışlardır denilmiyor.

Askerlik mevzubahis olduğunda Sun Tzu için “Yazdıkları tarihsel şeyler, geldi geçti, bitti gitti” denilmiyor.

İlkçağdan kalan eserler için “Bunlardaki sanat tarihsel, o toplum için ve de o zaman ve mekâna özgü bir sanat.. Bugün için bunların sanat değerinden söz edilemez” diyen yok..

*

Güncel siyasete gelelim..

Birileri ikide bir Selanikli Mustafa Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır” sözüne atıfta bulunuyorlar.

Kimse Atatürk’e “Yav kardeşim sen tarihsel bir adamsın, ölüp gittin, tarihte kaldın.. Tarihsel bir adam olarak gelecek hakkında konuşmak da ne oluyor?!” demiyor.

Mezarının başındaki deftere "Atam izindeyiz, emanetin emin ellerde" diye yazıyorlar. “Senin izin, tozun tarihsel” diye yazmıyorlar.

Atatürkçülerin Atatürk’e olan imanları kadar bile Allahu Teala’ya imanları olmadığı halde ilahiyatçı din bilgini kabul edilen tarihselci-güncellemeci hadsiz tufeylilere ne demek gerekir bilmiyorum.

Bu ilahiyat mafyasının gangsterleri Selanikli Mustafa Atatürk söz konusu olduğunda tarihselcilik şişesini taşa çalıyor, "Bilim namusu ve ar'ını n'eylerem" diyor, Atatürkistlere ta'zim ve hürmetlerini sunuyorlar. Onlara, “Cesedi çürümüş olan atanız tarihseldi, öldü gitti, ilke ve inkılapları adını verdiğiniz icatları da tarihsel, düne dair ne varsa dünle birlikte gitti, bugün artık yeni şeyler söylemek lazım cancağızım” demiyorlar.

Diyemiyorlar.

Atatürkistlerin karşısında süt dökmüş kedi, dut yemiş bülbüller.. Cesaretleri yerlerin ve göklerin yaratıcısı, dünün, bugünün ve yarının sahibi Allahu Teala’ya karşı..

Hadîsler söz konusu olduğunda ise küstahlıkları cuş u huruşa geliyor, şirretlikte bütün zamanların rekorunu kırıyorlar.

*

Merhum Tehanevî şöyle diyor:

“Birinci yanlışa [Kur’an Müslümanlığı aldatmacası] verilecek cevâb şudur:

“Kalan asılların (sünnet, icmâ’ ve kıyâs’ın) hüccet oluşunu Kur’ân nassları göstermektedir, ki usûl (yöntem/metod) âlimleri onları doyurucu bir tafsîlatla zikretmişlerdir.

Yani Kur’an‘ın bizzat kendisi Sünnet’in, icma’nın ve müctehidin ictihadının kabulünü gerektirir.

Bu husus “fıkıh usulü” kitaplarında ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır.

Tehanevî’nin dikkat çektiği bu hakikatten dolayı, diğer asılları reddeden "sahte Kur’an müslümanlığı", esas itibariyle Kur’an’a aykırı bir müslümanlık iddiasıdır.

Daha doğrusu, yapılan şey, “Müslümanları Kur’an ile aldatma" alavere dalaveresidir. 

*

Merhum Tehanevî, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu yanlıştan [Sadece Kur’ân‘a dayanma iddiasından] kaynaklanan bir [başka yanlış] husûs da şudur:

“İnsanlardan kimileri bazı büyük günahları işlemek istemekte, bunlardan men edilince de bu husûsta özel olarak Kur’ân’dan yasak delîlini istemektedirler.

“Nitekim sakal ve başka husûslar hakkında bu gibi suâller gazetelerde neşredilmektedir.

“Aynı şekilde, İslâm’a karşı inat [inkâr] içinde bulunanlardan birisi gelip dînî meselelerden bir meselenin [o meseledeki hükmün] isbâtını (ortaya konulmasını) hâssaten Kur’ân-ı Kerîm’le istemektedir. Zîrâ onlar bu isteğin sahîh olduğunu iddiâ etmektedirler, ve şübhesiz ki, bunun isbâtı [hükmün Kur’an‘la bağlantısının kurulması] kendileri için gerekmektedir. İşte bunun için zorâkilikleri irtikâb etseler de, Kur’ân-ı Kerîm’den delîl aramaya teşebbüs etmektedirler. Kendi başlarına buna muktedir olamayınca da [bunu kendi bilgi ve akılları ile başaramayınca], buna dâir başka bir yerden değil de, sadece Kur’ân-ı Kerîm’den delîl getirmek hususunda âlimlere ısrâr etmektedirler.”

Bu tür insanlara cevap vermek zor değildir, fakat bu, “fıkıh usulü” bilgisi ve mantıklı düşünebilme becerisi gerektirir.

Ancak, birçok âlim zannedilen “din görevlisi” meselenin Kur’an‘la bağlantısını kuramayınca, “Ulema böyle demiş, fıkıh kitaplarına böyle yazılmıştır” demenin ötesinde makul ve mantıklı cevaplar veremeyince, hatta işi “İslam Kur’andan öğrenilmez, fıkıh kitaplarından öğrenilir, zaten sen Kur’an‘ı anlayamazsın, sadece ulemayı dinlemelisin” deme noktasına vardırınca, bunun da ötesine geçip “Akıl böylesi dinî konularda ölçü değildir, ulemaya kulak vereceksin” denilinceiş sarpa sarmaktadır.

Böylesi cahil dostlar, kurnaz düşmanlar için istismar ve aldatma vesilesi haline gelmektedir.  

*

Merhum Tehanevî, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu fer’î meselenin [hükmün], [teferruata ait, ikincil ve ayrıntı niteliğindeki hükmün] binasının temelinin bozukluğu [Kur’an‘a dayanmadığı, delil isteyen kişi açısından] sâbit olunca, [ona göre,] bu bozuk fer’î meselenin (hükmün) bozuk olan [yani Kur’an‘la, dinin esasıyla ilgisiz] bir şey üzerinde bina edildiği sâbit olmuş oluyor.”

Bu noktada İslam’ı öğrenmek isteyen bazı gayrimüslimler bilgilerinin eksikliği nedeniyle mazur olsalar da, Kur’an‘ı bilme iddiasında olan ve fıkıh usulünü öğrenmiş olması gereken ilahiyatçılar mazur görülemezler.

Aynı şekilde yeterli düzeyde eğitim görmüş insanların da mantık yürüterek bu hususta doğru bir anlayış sahibi olmaları beklenir.

İslam söz konusu olduğunda sergilenen aptalca mantık hatalarına, sıra dünyevî meseleler ve kurumlara gelince nedense rastlanmıyor.

Mesela bir devlet başkanı bir kimseyi bir bakanlığın başına getirdiğinde, o bakanın her yaptığı iş için devlet başkanından bir onay belgesi getirmesi istenmiyor. “Devlet başkanı devletçiliği” yapılmıyor. Bakanın emri, o alanda kendisine yetki verilmiş olduğu için, devlet başkanının emri gibi kabul ediliyor. 

Her ordunun sadece bir tane “başkomutan”ı bulunduğu halde alt düzeydeki komutanlara “Sen de kimsin, senin emirlerini geçerli kabul etmiyoruz, bize başkomutanın yazılı talimatını göster” denilerek itaatsizlik edilemiyor. “Başkomutan orduculuğu” yapmak, orduya ve başkomutana ihanetle eşdeğer kabul ediliyor.

İslam söz konusu olduğunda Allahu Teala’nın “Peygamber size neyi verdiyse onu alın; size neyi de yasakladıysa, ondan kaçının!” (Haşr, 59/7) emri bu meselenin anlaşılması için yeterli olduğu halde tarihselci-güncellemeci hanendeler başka makamdan gazel okuyabiliyorlar. 

Ulu’l-emre itaat ayeti de Müslümanların hem müslüman (Şeriat'e aykırı olmayan emirler veren imanlı) yöneticilerine hem de âlimlerine itaat etmeleri gerektiğini gösterdiği halde, bu noktada "Kur'an'dan bir ayeti eksiltmekle birşey kaybetmeyiz" diye düşünüyorlar. 

*

Yasalar herkes için açık ve de Türkçe yazılmış olmakla birlikte ülkemizde kendilerini dünyanın en zekîsi zanneden insanlar bile hukukî konularda hukukçulara nasıl başvuruyor ve onlardan danışman olarak yararlanıyorlarsa, dinî konular söz konusu olduğunda da ehliyet ve liyakat sahibi âlimlerin durumu budur.

İnsanlar illa da hukukçu danışmanlara başvurmak zorunda değillerdir, isterlerse kendileri zahmet edip hukuku öğrenebilir ve kendi göbeklerini kendileri kesebilirler, fakat bunu yapmıyor ya da yapamıyorlarsa, hukukçulara muhtaçtırlar.

Dinî konularda da aynısı geçerlidir, “Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz”, bilenlerin sözüne itibar edilir, bilmeyenlere ise hadlerini bilip susmaları söylenir.

“… Eğer bilmiyorsanız o hâlde ehl-i zikre (iyi bilenlere) sorun!” (Nahl, 16/43)

Kur’ancı isen, işte Kur’an sana bunu emrediyor.

*

Kur’an’la yetinmeye izin verilmiş olsaydı şayet, Peygamber s.a.s.’e itaat, ve ondan birşeyler alınması, getirdiği yasaklara riayet edilmesi emredilmezdi.

Aynı şekilde,  “zikir ehli” olan ulemadan bilinmeyen şeylerin öğrenilmesi istenmezdi.

Tabiî ki Kur’an‘la açıkça çelişen ve uydurma oldukları anlaşılan hadîslerin (sözde sünnetin) durumu farklıdır. (Mesela “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” ve “Vatan sevgisi imandandır” gibi uydurma hadisler delil olarak getirilemez.)

Aynı şekilde âlim oldukları kabul edilen kişilerin, Kur’an ve Sünnet’le açıkça çelişen ve onlarla telifi mümkün olmayan görüşlerine değer verilmez.

Şayet ulemanın içtihadı başlı başına delil olsaydı, Kur’an ve Sünnet eksenli bir “kıyas”tan söz edilmezdi.

*

İşte bu noktada tarihselciler, “kıyas”ın eksenini Kur’an ve Sünnet olmaktan çıkarıyor, Batılılar’ın “evrensel” madalyasını taktıkları birtakım ilkeleri onların yerine oturtuyorlar.

Neden böyle yaptıkları sorulduğu zaman da, “Ne yapalım, Kur’an ve Sünnet tarihsel, tarihte kalmış” diyorlar.

Bu kıble devrimi ve değişimini sadece fer’î meselelerde (amele yönelik spesifik hükümlerde) değil, usul (yöntem, metod) alanında da yapıyorlar. Tarihselcilik safsatasının onların temel usul ilkesi olmasının nedeni bu.

*

Merhum Tehanevî şunu söylemektedir:

“Evet, biz, dört delîlin (Kur’ân, Sünnet, icmâ’ ve kıyâs’ın) kuvvet bakımından müsâvî [eşit] olmayacağını kabûl ediyoruz. Fakat nasıl ki bu delîller arasında farklılık bulunursa, gösterdikleri şeyler [medluller] --yani onlarla sâbit olan hükümlerde de-- bu farklılık [kuvvet bakımından] bulunur.

“Zîrâ onlardan bazıları sâbit oluş [delilin varlığı] ve ma’nâyı göstermek [delalet] bakımından kesin, bazıları sâbit oluş ve ma’nâyı göstermek bakımından zann bildiren, bazıları sâbit oluş bakımından kesinlik ve ma’nâyı göstermek bakımından da zann bildiren, bazıları da sâbit olma bakımından zann bildiren, manayı göstermek bakımından da kesin olan delîllerdir.

“Ancak yaratılanlardan hiçbir kimsenin zanna dayalı hükümleri [hiç] kabûl etmemek hakkı yoktur.”

Tabiî ki Allahu Teala’nın Kur’an’daki açık emri ile bir müçtehidin içtihadı aynı kuvvete ve bağlayıcılığa sahip değildir.

Bir müçtehidin içtihadına (usule uygun) başka bir içtihatla itiraz edilebilir. Kur’an’daki emre ise itiraz edilemez.

*

Zanna dayalı hükümler (içtihatlar) arasından tercihte bulunmak mümkündür. Mezhep farklılığı bu anlama gelir. 

Fakat hiçbir mezhebi kabul etmeme diye birşey olmaz. 

Ancak, bir kimse içtihat seviyesine çıkmış ise durum değişir, kendi içtihadıyla amel edebilir, böylece kendi mezhebini inşa etmiş olur. 

(Hiçbir mezhebi kabul etmeyen cahiller, gerçekte kendi batıl kişisel mezheplerini oluşturmaktadırlar. 

Bazıları da, kendilerine mezhepsizliği tavsiye eden kişilerin peşine takılarak, ardından gittikleri böylesi kişileri kendilerinin mezhep imamı/önderi haline getirmektedirler.

Mesela Türkiye'de Abdülaziz Bayındır'ın aklına uyarak mezhepsiz olduklarını zanneden, gerçekteyse Bayındıriyye mezhebine tabi olan "kendinden habersiz" kişiler var. "Ol mahiler ki derya içreler, deryayı bilmezler.")

Hiçbir mezhebe tabi olmadığınız, kendiniz de içtihatta bulunamadığınızda, o konudaki asıl (yani ayet ya da hadîs) terk edilmiş olur.

*

Evet, mezhepsizlik mümkün olan birşey değildir. Yaygın mezheplerden birine tabi olmayıp kendiniz ayet ve hadislerden hüküm çıkarmaya kalkıştığınızda, kendi mezhebinizi inşa etmiş olursunuz. Bu, mezhepsizlik değildir, yeni bir mezhep icat etmektir.

İçtihat ehliyetine ve yeterliliğine sahipseniz ve nasslardan deliliniz varsa mesele yok (Ki bu zamanda böylesinin çıkması zor), ehil değilseniz ve naslara kendi heva ve hevesinize göre anlam veriyorsanız sapıtmış olursunuz.

Şayet nasslardan delil getirmeye bile ihtiyaç duymadan kendi aklınızla (akılsızlığınızla) dinî hüküm icat ediyorsanız, artık siz İslam’ı bırakıp kendi kafanızdan din icat ediyorsunuz demektir.

Bu, kendi heva ve hevesinizi tanrı (ilah) edinmeniz anlamına gelir.

*

Merhum Tehanevî şöyle demektedir:

“Görülmez mi ki, yüksek mahkemenin kadı’sının [hâkiminin] bazen … [farklı davaları] kanun maddelerinden herhangi bir maddeye sokmak sûretiyle [ayrı olaylar hakkında] birçok hüküm verdiği olur. Öyleyse [hükme medar olan] madde kat’îdir [kanun maddesi varlığı/sübutu bakımından kesindir/kat’îdir, böyle bir kanun mevcuttur]. Ancak bu meselenin [dava konusunun] o husûsî maddeye sokulması (uygulanması) ise [genellikle] zanna dayanır. Yani kadı’nın hükmünün sahîhliği [doğruluğu] kesin değildir [O yüzden ihtilaflar çıkar, temyiz vs. yoluna gidilir, ve bazen karar bozulur]. Nitekim [genellikle] bir madde, özel olarak şu [davada verilmiş şu] hüküm hakkında kesin olmaz [zan içerir]. O [madde] sadece var olması bakımından kesindir, ancak [görülen davada] ma’nâyı göstermesi [delalet] bakımından zann ifade eder.”

İşte bu örnekte kadı’nın (hâkimin) verdiği hüküm bir tür içtihattır. O konuda hiç içtihat yapılmazsa, yani hüküm verilmezse, kanun maddeleri uygulanmamış, terk edilmiş olacaktır.

Mezheplerin durumu da budur. “İslam’a tabi olmak, mezhebe tabi olmamak” diye birşey olmaz. İslam’ı uyguladığınızda, o uygulama biçiminiz bir mezheb anlamına gelmektedir.

Uygulama diye bir şey bulunmazsa, o zaman mezheb diye birşey de olmaz. Fakat ortada, uygulanan bir İslam da artık bırakılmamış olur.

Ancak bu, her uygulamanın “doğru” ve asla uygun olması (her mezhebin hak olması) anlamına da gelmez.

Müçtehitlerin içtihatları zann ifade eder. Bir başka müçtehit farklı bir sonuca varabilir. Bunlardan biri tercih edilebilir, fakat bu, diğerinin artık tümden geçersiz hale gelmesi demek değildir. Bu yüzden “İçtihat, içtihadı nakzetmez” denilmiştir.

Ancak, usule aykırı, aslı tahrif edip bozma anlamına gelen çarpıtmalar geçerli değildir. Sapık bid'atçi mezhepler ve tarihselcilik-güncellemecilik gibi sapkın anlayışlar böyle doğmaktadır.

*

Tehanevî, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Velâkin aslının zannî olması esâsına dayalı olarak şu hükme boyun eğmeyen kimsenin âkıbeti malûmdur. [Devlete itaatsizlik nedeniyle ayrıca cezalandırılır].”

Evet, kadı’nın (hâkimin) hükmü bazen, temyiz makamı onaylasa bile, zannî olmaktan kurtulamayabilir. Fakat buna rağmen uygulanır.

Hâkimin hükmü, bazen (zannî olmanın ötesinde) isabetsiz de olabilir. Ancak yine de hakim, isabet etmiş gibi devletten maaş almaya devam eder. Nitekim birçok dava temyize gider ve kimi zaman hüküm değişir. Fakat hâkim bundan dolayı cezalandırılmaz, ona yaptığı “kamu hizmeti” mukabilinde yine bir ücret ödenir.

Müçtehitlerin içtihadı da böyledir, ehil oldukları ve içtihat şartlarını taşıdıkları için onlar yine dine hizmetleri nedeniyle sevap/ücret/ecir alırlar.

Müçtehit olmayanların onların içtihatlarına tabi olmaları gerekir. Mezhepler arasında tercih hakları varsa da mezhepleri toptan reddetme hakları yoktur.

Ancak bir kimse içtihat seviyesine çıkmışsa o artık (kamusal olmayan, icrasını İslam devletinin üstlenmeyeceği hususlarda) kendi içtihadıyla amel edebilir.

(İçtihad ile kişisel re’yi ayırmaktan bile aciz bir sürü kişi kendisini müçtehid zannedebiliyor, o da ayrı mesele.)


TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİĞİN FIKIH USÛLÜNÜ KATLEDEN “HİKMET” VE “MAKASID” ABRAKADABRACILIĞI

  Tarihselcilik hurafesinin yeni bir şey olmadığı, en önce  İngilizler ’in etkisi altındaki  Hindistan  ve  Mısır ’da ortaya çıktığını bil...