SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ

 






Mehmet Hasan Bulut, İngiliz ajan Herbert Aubrey’le ilgili kitabında, ABD’de yayınlanmakta olan New York Herald adlı gazetede Nisan 1919’da çıkmış olan bir makaleden bir bölüm aktarıyor.

Yazarı William T. Ellis..

Şunları yazmış:

“’Maminim’in, veya kendi tabirleriyle ‘hakiki inananlar’ın, veya Türklerin onları çağırdığı şekliyle ‘Dönme’lerin gerçek inancını dışarıdan kimse bilmez. Zahiren Muhammedî ritüellere uyarlar. Gizlice Yahudi inançlarım muhafaza ederler ve kabalistik ritüeller ve Sabetay riyazetini icra ederler. İki yüz elli yıl dünyanın geri kalanından uzak durdular ve kendilerine hıyanet eden ‘Mesih’e (Mesihlik iddiasıyla ortaya çıkmışken “dönme” olup canını kurtaran Sabetay Sevi’ye) sadık kaldılar.

“Bu müslüman [görünen] Yahudilerin saflarından ticâret ve siyâset dünyasında çok güçlü insanlar çıktı. Zengin ve terakkîci insanlar. Bu adamlar farmasonluğa girdiler ve localarından ve gizli toplantılarından 1908’de Sultan Abdülhamid’i indiren Türk ihtilâli meydana geldi. Umûmîyetle anlaşıldığı haliyle İttihâd ve Terakki Komitesi gizli bir cemiyetti. Asıl liderleri hep arka planda, gizli ve meçhul kaldılar. Bu esrarlı cemaatin mensupları olan İttihâd ve Terakki liderlerine, bu, doğrudan Dönmelerin gizli tarikatından miras kaldı. Türk ihtilâline Selânikli Yahudiler rehberlik etti. Şimdi Enver, Talât ve Cemal ve diğer Türk liderler sürgünde, arkalarındaki asıl güç ise, halk bilmediği için, emniyette ve cezalandırılmadı.

“Dünyanın bu köşesi (Türkiye) yine karışıklık içerisinde ve yeni ve daha iyi bir liderlik beklerken insan merak ediyor; Selânik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkaracak mı?

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 358.)

Soy sop işlerine meraklı bazılarına göre, Selanik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkardılar: Mustafa Kemal.

*

Bulut, Selanikli Mustafa Atatürk’ten şöyle söz ediyor:

“Bu arada, Fransız İhtilâline ve Napolyon’a olan hayranlığını her fırsatta dile getiren Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmış, buradaki İngiliz subaylarla bir toplantı yaptıktan sonra Havza ve Amasya’ya gitmişti. Anadolu’daki İngiliz istihbaratı, onun asıl niyetinin Yunan ordusuna karşı milliyetçi bir hareket kurmak olduğunu anlamıştı, fakat bu hareketin durdurulması için İstanbul’a ve İngiltere’ye gönderdikleri raporlar nedense ciddiye alınmıyordu.” (s. 359-60.)

Bulut, raporların ciddiye alınmama nedenini tabiî ki biliyor.

Nedeni, Selanikli Mustafa Atatürk’ün daha İstanbul’dayken, İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) Türkiye şefi Robert Frew (Fru, Fro) vasıtası ile İngiliz devleti ile anlaşmış olması.

Bu gerçeği, Selanikli zamparanın sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam Orgeneral İsmet İnönü 1973 yılında “resmen” açıklayacaktır:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Evet, İngiliz istihbaratının Anadolu’daki ajan, eleman ve muhbirlerinin raporlarının İngiliz karar mercîleri tarafından kaale alınmamış olmasının nedeni buydu.

İstihbaratçılığın, gizli servis operasyonlarının “doğa”sı gereği, Selanikli’nin aslında kendilerine çalıştığını, kendileriyle işbirliği içinde hareket ettiğini alt düzey elemanlarına söylemiyorlardı.

*

Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

“Amasya’da bir tamim neşreden (genelge yayınlayan) Mustafa Kemal, İstanbul Hükümetini yok sayarak Kemalist İhtilâli başlattı. Ayrıca Mehmed Konitza’nın Arnavutluk’ta yaptığı gibi, Sivas’ta millî bir kongre toplanacağını telgrafla İttihâd ve Terakki Komitesinin Anadolu teşkilatına duyurdu. Ardından Sivas’a ve oradan Vilâyet-i Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından dâvet edildiği Erzurum’a geçti. Burada iken İstanbul’dan askerlik vazifesinden alındığına dâir haber geldi, artık sıradan sivil bir insandı.” (s. 360.)

Kurulan tezgâhın bir parçası olarak, Selanikli zamparanın askerlik vazifesinden alınması, Osmanlı Devleti’nin “memur”u olmaktan çıkarılması gerekiyordu.

Millet iradesine (millî iradeye) dayandığını, kendisinin millet tarafından görevlendirilmiş olduğunu söyleyebilmesi ve bir sonraki aşamada Osmanlı Hükümeti’ni ve Devleti’ni tanımadığını ilan edebilmesi için bu gerekliydi.

İlk başta doğrudan devleti ve Padişah’ı hedef almadı, Osmanlı Hükümeti’ni suçlamakla yetindi. Tüm tuşlara aynı anda basmıyor, merdiven basamaklarını teker teker çıkıyordu.

Padişah’ı suçlama aşamasına TBMM’nin açılıp Selanikli’nin kişisel otoritesini kurmasından sonra geçildi.

*

İngilizler, Selanikli’nin Samsun’a (Anadolu genel valiliği anlamına gelen) olağanüstü yetkilerle gönderilmesi için ellerinden geleni yapmışlardı.

Osmanlı Devleti’nden, Karadeniz’deki karışıklıklara son vermek için bir yetkili görevlendirmelerini istemişler, Selanikli için yolu hazırlamışlardı.

Pekçok Osmanlı devlet adamını, subayını ve aydınını tutuklayıp Malta’ya sürgün etmişken Selanikli zamparaya dokunmamışlar, Samsun vizesini de hemen vermişlerdi.

Selanikli, cebinde dünya kadar para, altında (Padişah'ta bile olmayan) iki otomobil, ve maiyetinde 20 küsur adam olduğu halde olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya kapağı atınca da, onun “sivil” hale gelmesi, “devlet memuru” olmaktan çıkarılması için bir sonraki hamleyi yapmışlardı. 

Hükümet'ten, Selanikli’nin tekrar İstanbul’a çağırılmasını istemişlerdi.

*

Osmanlı Hükümeti ise, İngilizler’in bu tutarsız politikalarının ardındaki tuzağı anlayamıyordu:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Osmanlı Hükümeti’nin İngilizler’in baskısıyla Selanikli’yi geri çağırması, İngiliz-Selanikli konsorsiyumunun bir taşla birkaç kuş vurmasını sağlıyordu.

Böylece, birincisi, Selanikli’nin başına buyruk hareket etmesi için gereken meşruiyet temeli "resmen" oluşturulmuş oluyordu.

İkincisi, Selanikli’nin, “resmî görev”ine değil de “halkın tensib ve seçimine, millet iradesine” dayandığını ilan edebilmesinin önü açılıyordu.

Üçüncüsü, bu sayede Osmanlı Devleti ve Hükümeti’nin İngiliz işbirlikçisi hain gibi gösterilmesinin, buna karşılık Selanikli hain zamparanın İngiliz’e kafa tutan kahraman gibi tanıtılmasının zemini oluşturuluyordu.

Doğal olarak, Osmanlı Hükümeti, Selanikli ile olan ilişkisini (İngilizler’i avutmak ve aldatmak için) sürdürülmesi gereken bir “danışıklı döğüş” olarak görüyordu. Fakat bu, Selanikli zampara açısından bir danışıklı döğüş değildi, hain bir imha operasyonuydu. 

Kavga eder gibi göründüğü İngilizler’le birlikte Osmanıl Devleti’nin temellerine dinamit koymaktaydı.

(Selanikli’nin ihanetinin farkında olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibiler ise kimseye söz dinletemiyorlardı. Şeyhülislam, İskilipli Atıf Hoca’yı bile ikna edememişti. Merhum şehid, Selanikli’nin samimi olarak cihad niyeti taşıdığını zannediyordu. Bediüzzaman da durumu ancak Ankara’ya gelince anlayabilmişti. 

Birinci Meclis’in birçok üyesi zamanla Selanikli’nin gerçek yüzünü anlamaya başladılar, fakat geç kalınmıştı, atı alan Üskudar’ı geçmişti, Selanikli, Ali Şükrü Bey’i Topal Osman’a öldürterek herkesin gözünü korkuttu, gürültülü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” oratoryosuyla herkesin aklını başından aldı.)

*

Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

“İngiliz Albay Alfred Rawlinson, Erzurum’a Mustafa Kemal’den önce gelmişti. Bir zamanlar Osmanlı topraklarında casusluk yapan Sir Henry Rawlinson’un oğluydu. Babası, aynı zamanda Lawrence’ı arkeolog olarak Türkiye’ye gönderen Filistin Keşif Fonu’nun bir mensubuydu. Albayın görünüşteki vazifesi, mütâreke (ateşkes) şartlarının tatbikine nezâret etmek ve Doğu’daki Türk Ordusuna ait silahların envanterini çıkarmaktı. Hakikatte ise Tiflis’teki İngiliz ordusunun gönderdiği silahların Kars üzerinden Türklere verilmesini sağhyordu. Erzurum Kongresi başlamadan önce Mustafa Kemal ile uzun uzun konuştular. Kongrenin son günü, yani 7 Ağustos’ta (1919) şehirden ayrılmadan evvel Mustafa Kemal ile üç buçuk saatlik bir görüşme yaptı. Geleceğe dâir ihtimâllerden ve Milliyetçi Hareketten bahsettiler. Mustafa Kemal ona kongrenin İstanbul idâresini tanımadığını ve Millî Hareketin aslında ihtilâlci olduğunu söyledi.” (s. 360-1.)

Selanikli hain, Rawlinson’a ayrıntılı rapor vermiş durumda. 

“İşler istediğimiz gibi gidiyor, saf Kâzım Karabekir’i kafaya aldım, ağımı yavaş fakat sağlam örüyorum, bana güvenin, mutlaka başaracağım” dediği, İngilizler’e umut verdiği anlaşılıyor.

*

Bulut’u dinlemeye devam edelim:

“Görüşmenin ardından Rawlinson, rapor vermek üzere önce İstanbul’a, oradan da Londra’ya gitti. Hârbiye Nezâretine (Dışişleri Bakanlığı’na) raporunu sunup, Mustafa Kemal’in yükseleceğini daha 1913’te tahmin eden Erkan-ı Hârbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Sir Henry Wilson ile görüştü. Ona Millî Hareket hakkında malûmat verdi. Ardından Hâriciye Nezâretinde Lord Curzon ile görüştü. Mevzu daha çok Mustafa Kemal’in şahsiyeti ve Sultan’ın hükümetine karşı yapacağı ihtilâl ve kurulacak bir cumhuriyet hakkındaydı. Görüşmelerin ardından Rawlinson, gayrıresmî bir vazifeyle Mustafa Kemal ile görüşmek üzere tekrar Türkiye’ye gönderildi.” (s. 361.)

Evet, Rawlinson, Selanikli hain zamparaya “Seninle konuştuklarımızı İngiliz hükümetinin ve ordusunun başındaki isimlere anlattım, çok memnun oldular, sana güvenleri tam” demek, ona “gaz” vermek için tekrar Selanikli’nin yanına geliyor.

Hain zampara, riyakâr münafık, “gizli gündem” virtüözü takiyye kumkuması, gündüz Erzurum Kongresi’nde milletin huzurunda (Mazhar Müfit Kansu’nun tabiriyle) müftü efendi gibi konuşup dua ederken, Halife-Padişah’ı, dini imanı korumaktan dem vururken, işgalci düşman İngiliz’in subayıyla başbaşa kaldığında ihanet kilimi dokuyor, Osmanlı Devleti’ni bir “ihtilal” ile yıkmaktan, kendisinin cumhurbaşkanı olacağı bir cumhuriyet ilan etmekten söz ediyor.

Gerçek gündeminde vatanı kurtarma diye birşey yok.. 

Zaten İngilizler Yunan’ı (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile Aydın civarında durdurmuşlar, Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri toplama ve otları yolmakla görevlendirmişler.

 Yunan, Selanikli hain zampara cumhurbaşkanlığı etiketli kendi krallığını rahatça kurabilsin diye bekletilecektir. 

(Daha sonra Anadolu içlerine yürümeleri, Almanya yanlısı devrik kral Konstantin’in tekrar tahta oturması ve Venizelos’un başbakanlık makamını kaybetmesi yüzünden olacaktır.)

*

Hain zampara, gerçekte çok sinsi olduğu ve kafasındaki ihanet planlarını saklamayı iyi becerdiği halde, Rawlisonson ile yaptığı uzun görüşmenin etkisinden sıyrılamamış olacak ki, o gece, hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e içindeki cerahati boşaltmış.

Sırlarının küçük bir kısmını anlatmış.

Mazhar Müfit’in ifadeleri şöyle:

Erzurum Kongresi’nin bittiği, 7 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa, Süreyya Bey (Yiğit) ile dertleşmesini sürdürürken, aniden beni uyandırıp yanına çağırdı. Bir süre, sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

- Mazhar not defterin yanında mı?

- Hayır Paşam!

- Zahmet olacak, ama bir merdiven inip alacaksın. Hadi al gel!

… Hemen aşağıya indim.… Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını bir kaç nefes üst üste çektikten sonra; ‘Ama, defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin! Şartım bu!’ dedi.

Süreyya da, ben de; ‘Buna emin olabilirsiniz Paşam!’ dedik….

-‘Pekâlâ, yaz! Zaferden sonra şekl-i hükümet (hükümetin şekli) Cumhuriyet olacaktır!… Bu bir. İki; Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç; Tesettür (örtünme) kalkacaktır! Dört; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir!’

Bu anda, gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu bakış, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

-‘Neden durakladın?’ deyince, ‘Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var’ dedim. Gülerek;

-‘Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!’  dedi. Yazmaya devam ettim:

-‘Beş; Lâtin (Avrupa) hurufu (harfleri) kabul edilecek!” deyince ‘Paşam, kâfi, kâfi’ dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın edasıyla, ‘Cumhuriyetin ilânına kadar muvaffak olalım da üst tarafı yeter!’ diyerek defterimi kapadım, koltuğumun altına sıkıştırdım ve inanmayan bir adamın tavrı ile; ‘Paşam, sabah oldu! Siz oturmaya devam edecekseniz bana müsaade edin!’ diyerek yanlarından ayrıldım.”

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)


İLBER ORTAYLI HAKKINDA SAĞLIĞINDA YAZDIKLARIM - 3

 

ÜLKENDEKİ KÂFİRLERDEN NE HABER VARDIR? MEZARLARDAN BİLE YÜKSELEN BİR TEKFİR VARDIR

 



KONUMUZ SELEFÎLER VE VEHHABÎLER DEĞİL.. OSMANLI...

 

Önce İlber Ortaylı’nın satırlarını okuyalım:

… Bektaşîliğe dışarıdan yapılan tenkitler ve medrese mensuplarının söyleminde, Bektaşîliği, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yolundan sapan ve onun ismini ve düşüncesini istismar edenlerin topluluğu olarak görme ve gösterme eğilimi vardır. (…)

… {Ahmed} Cevdet Paşa o yıl Zilhicce’nin ikinci günü Topkapı Sarayı‘nda toplanan cemiyet (Şeyhülislâm, Nakşîbendî, Halvetiye, Mevlevî, Celvetiye vs. şeyhleri) toplantısında Şeyhülislâm Efendi‘nin nutkunu Mehmed Esad Efendi’yi kaynak olarak göstererek alıyor. Şeyhülislâm Efendi, “Hacı Bektaş-ı Velî ve sâir pîran-ı îzam kaddese esrarehum hep Ehlullah olub, anlara kat’an diyeceğimiz yokdur. Fakat şerîatta mekrûh olan, tarîkatda haramdır. Bazı cühelâ ise Bektaşîlik nâmiyle heva-ı nefsine tebaen ferâiz-i eda değil, belki istihfaf-ı ibâdet ile [farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek] kâfir oldukları şayî ve mütevâtir olmağla”, bu gibi bildikleri olayları {şeyhlere} soruyor. Burada çıkan karar; 60 yıldan eskiye giden Bektaşî tekkeleri ve türbelerini ehl-i sünnetten tarîkatlara vermek, diğerlerini {yenileri} kapatıp yıkmak ve içindeki şeyh ve müridleri (mürîd namını alan veled-i zînaları) tashih-i itikad ettirilmek üzere Hadım ve Birgi ve Kayseri gibi ulema merkezi beldelere nefy ettirmektir.

(İlber Ortaylı, Osmanlı’da Milletler ve Diplomasi, 8. b., İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Y., 2018, s. 104-5.)

Bu ifadelerden ne anlıyoruz?

Şunu:

Osmanlı uleması ve meşayihi, bir kısım Bektaşîleri, farzları eda etmemek bir tarafa istihfaf ettikleri için tekfir etmişler.

Evet, tekfir etmişler..

Arabistan’ın Necid çölünden Vehhabîler gelmemiş.. Tekfir edenler Osmanlı uleması ve (irfan sahibi, gönül ehli kabul edilen) tasavvuf erbabı..

*

İlber Ortaylı hem Ehl-i Sünnet itikadı hem de Osmanlıca hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı için, istihfaf-ı ibâdet tabirine köşeli parantez içinde “farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek” açıklamasını eklemiş.

Arapça kökenli Türkçe kelimelere hakimiyetinin zayıf olduğu anlaşılıyor. Biraz cahil.

Burada istihfaf kelimesiyle kastedilen şey “hafifletme” değil, küçümseme, önemsememe..

İstihfaf, hafife alma demektir, hafifletme ise “tahfîf”tir.

Farzları yerine getirmemek ibadetleri hafifletmek değildir, yerle yeksan etmektir.

Bununla birlikte, farzları yerine getirmeyenler bile öyle ceffelkalem tekfir edilmezler, edilemezler.

*

Adam vardır, farzları yerine getirmiyor veya getiremiyordur, fakat suçunun büyüklüğünü itiraf ediyor, yaptığına kulp takmaktan kaçınıyordur.

Böylesi tekfir edilmez.. Böylelerini de tekfir edenler olmuşsa da, onlar Haricîler gibi gruplardır, Ehl-i Sünnet’in tavrı bu değildir (Sünnet’e tabi oldukları için).

Adam vardır, diyelim ki Necip Fazıl merhum gibi namazlarında filan gevşeklik göstermiştir, fakat “Ben Allahu Teala’nın ayetleri ve Resulü’nün sözleri mevzubahis olduğunda başka lafı kaale almam.. Şeriat’in en küçük bir hakikatini bile dünyalara değişmem.. Sonuna kadar Şeriatçıyım” demiştir.

Böylesini tekfir edemezsiniz..

*

Adam da vardır ki, şöyle diyordur: 

"Önemli olan kalp temizliği.. Kalbin temiz olmadıktan sonra istediğin kadar namaz kıl, ne faydası varsa.. Önemli olan insan olmaktır, insan-ı kâmil olmaktır, temiz kalpli olmaktır. Allah'ın senin ibadetine ihtiyacı yok ki.. Hacca gidip elin Arab'ını zengin edeceğine mahallendeki fakir fukaraya yardım etsene!.. O daha sevap.. Bak sana ne diyeceğim, İslam en iyi Türkiye’de yaşanıyor. Aziz vatanımız gibisi yok. Amma içimizde Vehhabîlerin, Selefîlerin filan etkisinde kalmış bazı bağnazlar, yobazlar var, tutturmuşlar bir Şeriat da Şeriat.. Daha ne istiyorsun bak herşey serbest.. Camiler açık değil mi, istediğin gibi Kur’an okuyamıyor musun? Daha ne istiyorlarsa? Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Paşa sayesinde kavuştuğumuz laikliği din ve vicdan hürriyeti olarak yorumladığımızda mesele bitmiştir. O yüzden ben Başkan Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta Şeriat'a karşı laiklik tavsiye etmesinden çok memnun olmuştum. Zaten bu bağnazlar İslam’ı Şeriat’e, Şeriat’i de ceza hukukuna indirgiyorlar. Oysa İslam bir medeniyettir, irfandır, gönül zenginliğidir, kalp temizliğidir, güzel ahlâktır, insan olmaktır.. Aaah, ah, bu yobazlar olmasa bütün dünya müslüman olacak, fakat bu bağnazlar yok mu!"

Ameli olmasa da itikadı düzgün olan kişi tekfir edilmez. Fakat yukarıdaki türden safsataları savunan riyakârlar küfre düşer.

*

Bugünkü düzen sözde millet iradesini esas alıyor.

Buna göre, egemenlik/hakimiyet (hüküm koyma) kayıtsız şartsız milletin.

Kayıtsız şartsız.

Gel gör ki, bir taraftan da millete, "Hakimiyet kayıtsız şartsız senindir dediysek o kadar da değil.. Sen de haddini bileceksin! Bizim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez 'millet iradesi üstü' hükümlerimiz var. Bu kutsallarımıza dokunmak istersen sana dokunuruz, hem de fena dokunuruz, zehir gibi dokunuruz" deniliyor. 

Kendilerini devletin ta kendisi kabul eden devletlular zümresi dışındaki bütün bir millet biraraya gelseler, "Değiştirilemez denilen bu lafların devri geçti, artık eskidiler, değiştirelim" deseler, devletlular tarafından derhal "rejimsel tekfir"e tabi tutulur, vatan haini diye yaftalanır, Anayasa'ya imana davet edilirler.

Millet iradesi ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" balonu işte orada tıss diye söner.

Senin "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" beşerî kutsalların var da ilahî nizamın sabiteleri yok mu?!

*

Şu anki felâketimiz, 200 yıl önceki “Biz kediye kedi deriz” diyebilen ulema ve meşayihin bugün mevcut olmamasından kaynaklanıyor.

Bu zamanın ulema geçinenleri, büyük çoğunlukla, ya kendilerine ya da evlad ü ıyallerine ihsanda bulunulsun (veya ulufeleri kesilmesin) diye yüksek rakımlı tepelere gözlerini çevirmiş ve o tepelerdeki bestelere göre güfte kotarma derdine düşmüş durumdalar.

Evet, Selefî olduklarını söyleyenlerden, şirk ile alâkası olmayan söz ve davranışları bile bazen şirk olarak değerlendirenler yok değil, var.

Mesela, duada salih insanların vesile edinilmesini (tevessül) şirk saymaları gibi hataları mevcut.

Ancak, şirk olarak nitelendirdikleri pekçok husus da gerçekten şirktir.

*

Mesela Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçen Yahudi ve Hristiyanlar’ın alimlerini rab edinmeleri hususunu ele alalım. Bunu nasıl yaptıklarını, eski bir hristiyan olan Adiyy bin Hatem’in (r.a.) rivayeti ile biliyoruz. Ki, merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır hoca da, Hak Dini Kur’an Dili‘nde ilgili ayetin tefsirinde o hadîsi naklediyor. Ve ayrıca şunu söylüyor: “Günümüzde o papazların yerini, (laikleşmeyle birlikte) parlamenterler, parlamentolar (milletvekilleri, millet meclisleri) almıştır.”

Demek istediği açık: Bir kimse, bu devirde Şeriat yerine parlamentoların, parlamenterlerin çıkardıkları kanunlarla yönetilmeyi isterse, o parlamentoları rab (tanrı) edinmiş olur ve şirke düşer, kâfir olur.

Bunu, bir Vehhabî söylemiyor. Bunu, Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle kendisine tefsir yazdırılan bir Hanefî-Matüridî alimi söylüyor.


İLBER ORTAYLI HAKKINDA SAĞLIĞINDA YAZDIKLARIM - 2

 

İLBERKOS ORTAYLICAKİS’TEN “PUTPERESTLİĞE SON ÇAĞRI”

 





Osmanlıca’yı doğru dürüst bilmeyen (mesela tahfîf ile istihfâfı karıştıran) Osmanlı tarihçisi Prof. İlber Ortaylı da bozkurta bir “idol” (put) olarak saygılarını sunmuş.

Sözleri şöyle:

“Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var. …

“Millî Mücadele’de de sembol olarak vardır. Devlet çok kullandı. Eserlerde vardır. Kimseyi alakadar etmez. Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır. Bozkurt birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir. Bir milletin mücadele azmi ve kararlığını ifade eden tarihi bir derinliği vardır. Roma’nın (Remus ve Romulus’u büyüten) kurduyla bağlantısı var mıdır bilemem ama başka milletler de kullanmıştır onu. Macarlar mesela. Ayrıca Volga Nehri boyunca kullanılır o sembol. Ecnebiler de Atatürk’e ‘Bozkurt’ diyordu. Atatürk de bozkurt sembolünü benimserdi. Paraların üzerinde kullanıldı, hatırlayın o dönemi. Başka yerlerde de semboldü. Dönemin siyasi ortamı gereği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kalktı o semboller.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/bozkurt-turk-milletinin-semboludur-42485401)

Görüldüğü gibi sözlerinin başı ile sonu birbirini tutmuyor.

Lafa Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür diyerek girmiş.

Diyelim ki doğru.. Türk tarihinde bozkurt her zaman mı semboldü, idoldü?!

Bu bir..

İkincisi, tarihte olan herşey, sırf tarihte yer aldığı için değerli midir, iyi midir, faydalı mıdır?!

Fî tarihinde bir eşeklik yaptın diyelim, o andan itibaren artık eşeklik her zaman için değerli birşey haline mi gelir?!

*

Bozkurtun bir idol olduğunu söylüyor.

Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’üne göre, “idol” şu anlama geliyor: “Çok tanrılı dinlerde tapınılacak nesne.

Yani put..

Tanrı diye tapınılan nesne.

Dolayısıyla, Ortaylı şunu demiş oluyor: “Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, tapınılan bir nesnedir.

Yani, Türk tarihinde bir putperestlik dönemi varmış ve akılsızca kurta tapıyorlarmış.. 

Kurtun bozu, bozarmış kızarmışı daha makbulmüş.

İyi halt etmişler..

Senin akılsız deden bir halt yedi diye senin de aynı haltı yemen mi gerekiyor?!

İlla da atalarının izinden gitmek istiyorsan daha geriye git.. Nuh aleyhisselamın gemisindeki atalarına tabi ol!..

Daha da geriye git, ilk deden Adem aleyhisselamın “tevhid” inancına sımsıkı sarıl!

*

Ortaylı’nın ikinci cümlesi: “Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir.

Yani, geçmişte akılsız atalardan biri kurta tapmış diye, günümüzde kendisine Türk diyen herkes, "Benim kafam basmaz, ben bilmem dedem bilir; dedelerimden de muvahhid olan değil müşrik olan bilir" diyerek kurtu idol (tapınılan tanrı) bellemeliymiş.

Kafaya bak!

Sadece bir partideki üç beş kafasız değil, bütün bir millet, put diye kurta “kul” olmalıymış.

Allah seni bildiği gibi yapsın e mi!

*

Sonraki cümleler: 

Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var.”

Tamam da, o steplere nerden gittin?..

Nuh aleyhisselam’ın gemisinden..

Daha geriye gidersek, asıl vatan, Cennet.. İlk ana ve babamızın yurdu Cennet’ti.. (Belki sen bunlara da inanmıyorsundur ya, neyse.. Diyelim ki en eski ataların olarak maymunları ya da maymunsuları kabul ediyorsun, sence nerde yaşıyor olabilirlerdi?)

Ha çölde olmuşsun, ha steplerde, ne farkı var?

Yaşadığın yerde hangi hayvandan korkuyorsan onu tanrı bellemen mi gerekiyor?!

*

Bozkurtun destanları, hikâyeleri varmışmış..

Zannetmiyorum ki Anadolu’nun bir Türkmen ya da yörük köyünde kurtlu masallar, hikâyeler anlatılmış olsun.

Gerçekte Türk kültüründe (halk kültüründe) ne kurt var, ne de boz kurt denen hayvan.

Hele böyle, “Ninemiz bir erkek kurt tarafından becerilmiş” ya da “Dedemiz bir dişi kurtu becermiş” şeklinde “destan” anlatılmış olabileceğine hiç ihtimal vermiyorum.

Bu kurt masalının Türk kültüründe bir yeri olsa, halk kültürünü araştıranların “Yaşayan Türk Masalları” vs. şeklindeki derlemelerinde bunların yer alması ve hemen her ilde kurtlu rivayetlere rastlanması gerekirdi.

Yok!

Anladığım kadarıyla Türkiye’deki Türkçülüğün mucidi Yahudiler bu millete yoz boz kurt üzerinden esaslı bir “kültürel kazık” atmış durumdalar.

Türkler'e "Hayvanoğlu Mehmet, Hasan, Hüseyin" demenin kurnazca bir yolunu keşfetmişler, tepe tepe kullanıyorlar.

*

İlber efendi çok zeki ya, Milli Mücadele’ye atıfta bulunmayı da ihmal etmemiş..

Millî Mücadele’de de sembol olarak vardır” diyor.

Nerde var, göster!

Hadi göster, bekliyorum.

Milli Mücadele’deki sembollere bu kadar değer veriyorsun madem, asıl değer verilen semboller hilafetti, ezandı, TBMM’nin açılışında okunan Sahîh-i Buharî idi, besmeleydi, dua idi, Şeriat’ti.

Erzurum Kongresi kararlarında hilafet mi geçiyor, yoksa kurt mu?

TBMM zabıtlarında kurta kaç kere atıfta bulunulmuş?

İlber efendi, masal anlatma!. Lütfen!

*

Bir defa gaza gelmiş, kim tutar İlber’i!.. “Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır” da diyor.

Ya, öyle mi?

Hangi açıdan benzemez sence?

Ben söyleyeyim: Naziler’in gamalı haçı tabiatta bulunmayan, insan eliyle çizilmiş bir figür.. 

Kurt ise steplerde, dağlarda yiyecek arayan, açlık canına tak etmiş zavallı bir hayvan.

Şunu mu demek istiyorsun: Tapınılan put olmaya kurt, gamalı haçtan daha uygun.

*

İlber efendinin bir sonraki cümlesi, dört dörtlük bir saçmalığın nasıl olması gerektiği konusunda fikir veriyor.. “Bozkurt birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir”miş.

Birinin kafasından çıkmadıysa neresinden çıkmıştır sence?

Neresinden çıkmış olması sana uyar?

Sonradan üretilmiş bir sembol değildir”miş.

Sonradan üretilmemiştir de, bir “tanrı” olarak ezelden beri varola mı gelmiştir?

Sonradan üretilmemişmiş..

Ağzından çıkan lafı kulağın duyuyor mu?

Bunu duyan biri, “Bu laf birinin kafasından çıkıyor olamaz, illa ki başka bir yerinden çıkıyordur” diye düşünmesin de ne yapsın!

İlber bey, kendini rezil kepaze etmeye niye bu kadar düşkünsün?

Türk'ün yolunda cihat ettiği Allahu Teala için asla gayrete gelmez, öfkelenmez, şiddet ve celal göstermezsin, fakat sıra bir puta, bir hayvana gelince sende ne bu şiddet bu celal?

*

İlber efendinin bir sonraki zırvası şu: “Bir milletin mücadele azmi ve kararlığını ifade eden tarihi bir derinliği vardır.

Tarihteki kurtla bugünkü kurt arasında bir fark yok ki tarihî derinliği olsun.

Sonra, bir milletin mücadele azmi ve kararlılığının tespitinde aynı coğrafyada yaşayan bir hayvan ölçü olamaz.. Önemli olan o milletin karakteri, eserleri ve yaptıklarıdır.

Diyelim ki sen evine aslan kaplan resimleri astın, aslan ve kaplanı idol (tanrı) belleyip tapmaya başladın, bu, senin “mücadele azmini ve kararlılığını ifade eden tarihî derinlikte” gıpta edilecek bir meziyet mi olur, yoksa kafayı resmen sıyırmış olduğunun belgesi mi?

Bence sen bunu bir psikoloğa sor..

Yalnız sen bu kafayla psikolog diye tutup şişirilmiş balon boş davul Celal Şengör’e başvurabilirsin, sakın yapma!

*

Son söz:

Hayvana tapan, hayvandan aşağıdır.

Çünkü, daima, tapınılan nesne, tapandan daha üstündür.



SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ

  Mehmet Hasan Bulut, İngiliz ajan Herbert Aubrey’le ilgili kitabında, ABD’de yayınlanmakta olan New York Herald adlı gazetede Nisan 1919...