ACM'NİN ASIL BÜYÜK TURPU HEYBESİNDE: "TEKFİR ETMEYİN, FAKAT KONUŞTURMADAN VURUN, ASIN KESİN, EZİN, YOK EDİN!"

 

"BENİM TEKFİRCİ BİLDİKLERİMLE NE KONUŞULSUN, NE TARTIŞILSIN.. ONLAR.. ANLARSIN YA!.."

 












Altay Cem Meriç diye son yıllarda meşhur olmuş bir şahıs var.. Gençler için faydalı bazı çalışmaları varsa da, kimi söylemleri bazı arızalarının bulunduğunu gösteriyor.

Hepimiz gibi yüzeyden devlete bağlı, fakat derin bağlantıları da var mıdır, bu konuda konuşmak için erken deyip geçelim..

Altay Cem, IŞİD midir, DAİŞ midir, DAEŞ midir, DEAŞ mıdır, her ne zıkkım ise, Yalova’da bu çeteye 2025 yılı sonunda yapılan operasyon nedeniyle “tekfircilik” meselesi gündeme geldiği için X hesabında, 30 Aralık 2025 tarihinde, bize Kemalist derin düzen kafasını ve 28 Şubat'ı hatırlatan bazı şeyler yazmıştı.

Ağzından dökülenlere baktığımızda, içinden geçenlerin daha fazla olabileceğini düşünmeden edemiyoruz.

Makul ve mutedil müslüman edasıyla ortaya çıkan böyle olursa, Kemalistler nasıl olur, varın siz düşünün dedirtecek cinsten ifadeler..

*

IŞİD’in bir Amerikan projesi olduğu biliniyor.. Trump, projenin mimarının eski ABD Başkanı Obama olduğunu açıklamıştı. 

ABD ve İsrail’in (MOSSAD’ın) aparatı durumunda bir örgüt..

Ancak, Trump bunu açıklamadan da zaten bunun böyle olduğu gelişmelerin seyrinden anlaşılıyordu. Anlaşılmıştı.

Son dönemde adlarını Afganistan’ın Taliban yönetimine yönelik bombalama ve suikast eylemleriyle duyuruyorlar.

Örgütün “taban”daki elemanlarının, İsrail ve ABD aparatlığının farkında olmaması sonucu değiştirmiyor. (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün durumu da buydu.. Tabanın genelde yukarıda dönen dolaplardan haberi yoktu. Belki hâlâ da yok.. FETÖ başlangıçta CIA-MİT konsorsiyumunun aparatıydı, Fethullah Gülen’in Pensilvanya’ya “iltica” etmesinin ardından MİT’i “takmamaya”, sadece CIA’den emir almaya başladı.)

(“İstiklal Harbi, milli mücadele” vs. dediğimiz hareket de Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngilizler tarafından Osmanlı İslam Devleti’ni ve Hilafet kurumunu yok etmek, Türkiye’yi laik yani “siyasal dinsiz / siyasal kâfir” yapmak için tasarlanmış bir proje idi.. 

Curzon’un taşeronu Selanikli Atatürk’ün emri altına giren millet, dilindeki “din, iman, hilafet, şeriat, vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yüzünden onun Osmanlı Devleti ve Hilafet için harekete geçtiğini zannediyordu.. Fakat farkında olmadan Hilafet'in yıkılışına hizmet ettiler.

Evet, IŞİD’in söylemleri önem taşımıyor, arkasında kimlerin olduğu, neye hizmet ettiği önemli.)

*

Altay Cem’in X hesabındaki sözlerine gelelim.. Şöyle:

"Şimdi toplum tabanı açısından düşünelim ;

Tekfircilik retorik üzerine kurulu zayıf bir teorik pozisyondur. Retorikle tamamen mağlup edilemez. Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez.

Ortalama bir tekfirci “alim” görünen kişinin 20 puanlık din bilgisi olsa ve Gazzali (1000 puan olsun) ile tartışsa ;

Dışardan izleyen 10 puanlık adam için sadece kendisinden daha bilgili iki kişi tartışmış olur. İkisinin de ne kadar bildiğini tartmaya kudreti yetmez.

Gazzali böyle bir cedelde büyük bir galebe çalsa dahi izleyen 100 kişiden 10 tanesi tekfirciyi haklı bulabilir. Bu da havaric için başarılı bir operasyondur.

Zaten hiçbir zaman toplumların çoğunluğu olamadılar. Yapısal olarak buna müsait değiller. Ancak belli bir kalabalık onlara yeter.

Cedel ve münazara ancak belli bir algı kapasitesi üstünden katılımı engeller. Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik ise her zaman sonuç verir.

Cedel, tabandaki sorunu çözmez. İbn Abbas Nafi ile cedel etti. Mat etti. Faydası da oldu ama havaric cedelle ortadan kalkmadı. Hz. Ali üstlerine yürümek zorunda kaldı.

Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine koyuyorlar. Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullandılar.

Ama senin gücün yetiyorken “fikir” falan diye safa yatarak güçlerinin yeteceği günü bekliyorlar. Tekfir gerçekten önemli bir politik alamettir.

Elimde olsa Nizamülmülk’ün Siyasetnamesini okullarda ders olarak okuturdum.

*

Evet, Altay Cem’in yazdıkları bunlar..

Bu meseleyi “kurulu düzen” açısından “analiz” eden MİT’çi istihbarat personeline (özellikle de asker kökenli olanlarına) fikirleri sorulsa herhalde üç aşağı beş yukarı bunları söylerler.

Altay Cem'in hemen her cümlesi yanlış.. Ayrıca, tekfircilerde gördüğü gaddarlık, dayatmacılık ve saldırganlık ile malul..

İlk paragraftan başlayalım.. Şöyle diyor:

“Tekfircilik retorik üzerine kurulu zayıf bir teorik pozisyondur. Retorikle tamamen mağlup edilemez. Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez.”

Tekfircilik denilen şey retorik (belagat, etkili ve ikna edici söz söyleme sanatı) üzerine kuruluysa ve zayıf bir teorik pozisyona sahipse, bundan, zayıf olmayan bir teorik pozisyona sahip retorikle tamamen mağlup edilebileceği sonucu çıkar. Kolayca..

Hele bir de devletin imkânlarının elinizin altında olduğunu gözönüne alırsanız, buna çocuk oyuncağı demek gerekir.

*

Daha ilk iki cümlesinden şu anlaşılıyor: Altay Cem’in kendi lafları aslında göz boyayıcı retorik ve süslü püslü kelimeler üzerine kurulu bir “pozisyon”u temsil ediyor.. 

Ve bu pozisyon “teorik” düzeyde zayıflığın son sınırında.. Teorik yönü boşluk alarmı veriyor.

Tekfirci teorik pozisyon, retorikle (aynı türden alet edevat ve silahla) “tamamen” mağlup edilemezken, “Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez”miş. Öyle diyor.

Burhan, akla ve mantığa hitap eden “delil/kanıt” demek oluyor. Mücadele kelimesi ile aynı kökten gelen cedel ise, “delil”lere dayalı tartışma anlamına geliyor. (Retorik, insanların aklından ziyade duygularına, hassasiyetlerine ve zaaflarına hitap eder.)

Eğer tekfircilik retorikle tamamen, burhan ve cedelle hiç mağlup edilemiyorsa, çok güçlü bir teorik pozisyon üzerine kurulu demektir.

Söz sanatlarını sonuna kadar istismar edip kullanıyor fakat tam sonuç alamıyorsanız, iş “delil” bahsine gelince de söyleyecek “hiç” birşey bulamıyorsanız, yanlış yerde duranın siz olduğunuz sonucuna varmak gerekir.

*

Sıradaki paragraflar:

“Ortalama bir tekfirci “alim” görünen kişinin 20 puanlık din bilgisi olsa ve Gazzali (1000 puan olsun) ile tartışsa ;

“Dışardan izleyen 10 puanlık adam için sadece kendisinden daha bilgili iki kişi tartışmış olur. İkisinin de ne kadar bildiğini tartmaya kudreti yetmez.”

Böylece, “tekfirci” olarak nitelediği kişileri “alim görünen kişi” olarak etiketliyor.

Altay Cem tekfircilikten neyi anladığını yazmadığı için, “alim görünmek”le neyi kastettiğini de çözemiyoruz.

Ancak, İmam Gazzalî’yi “tekfirci” olarak görmediği kesin.. 1000 üzerinden 1000 (yazıyla bin) puanlık bir alim olarak gördüğü anlaşılıyor. Bin basamaklı bir merdivenin en üstünde..

*

Ne var ki, Altay Cem gibilerin “tekfirci” olarak nitelendirdikleri birçok kişi, İmam’ın şu sözlerinden daha fazlasını söylüyor değiller:

 “… Ancak bid’ati [savunduğu “Kitap ve Sünnet’e aykırı” görüş] sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(Gazzâlî, el-Mustasfâ, C. 1, çev. Y. Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)

Evet, İmam, kıbleye yönelerek namaz kılan ve kendisinin müslüman olduğunu söyleyen (hatta buna inanan) kişilerin, bid’atleri sebebiyle tekfir edilebileceklerini söylüyor.

Mesela “Ben müslümanım, İslam’ın zekat gibi emirleri güzel; ahlâkî öğütler de iyi, fakat faiz yasağı, Allah yolunda cihat, şeriat hükümleri vs. bana göre değil, bunları gereksiz görüyorum” diyen kişi, namaz da kılsa kâfirdir.

Ben demiyorum, İmam diyor.. Ben de katılıyorum.

Ne yazık ki günümüzde, “kendisinin kâfir olduğunu, küfre düştüğünü” anlamaktan aciz ya da (milli mücadele sırasında müslüman görünerek milleti aldatan Selanikli Atatürk gibi) "küfrünü saklayan" kâfirler yüzünden bu ülkede rahat ve huzurumuz yok.

Bu tür kâfirler, “İmam Gazzalî gibi de konuşmayacaksınız, biz her küfür bid’ati memlekete hakim kılacak, sonuna kadar savunacağız, fakat yakınlarımızın cenaze namazını kıldığımız için bizi asla tekfir etmeyeceksiniz. Yoksa gözünüzü oyarız, sizi kabre koyup ağzınızı toprakla doldururuz” diyorlar.

*

Geçelim:

“Gazzali böyle bir cedelde büyük bir galebe çalsa dahi izleyen 100 kişiden 10 tanesi tekfirciyi haklı bulabilir. Bu da havaric için başarılı bir operasyondur.”

Psikolog Maslow, elindeki tek alet çekiç olan kişinin herşeyi çivi zannedeceğini söylüyor.. Bütün hayatı "operasyon" demek olan istihbaratçı taifesinin zihinsel kodları ile düşünenlerin de bir zaman sonra herşeyi "operasyon" olarak görmeye başlamaları doğal karşılanabilir. 

Hz. Ali r. a. döneminde ortaya çıkan havaricin (haricîlerin) tekfirciliği malum.. Bunlar önce Hz. Ali’nin taraftarıydılar, askeriydiler, sonra Hz. Ali’yi tekfir edip ayrı bir grup haline geldiler.

Kur’an ayetlerini akla ve mantığa aykırı şekilde yorumluyorlardı.

Konu hakkında hiçbir bilgisi olmayan 100 kişiden 90’ını bir cedel (münakaşa, tartışma) ile doğru çizgiye getirebiliyorsan, yüzde 10’u kaybetme korkusuyla tartışmadan uzak durman ve insanların hepsinin cehaletine razı olman ahmaklıktır.

Meseleyi tartışmadığında onların belki 100’ünü de kaybediyorsun; nereden nasıl bilebilirsin?.. 

Boşluk ve cehalet, istikametin garantisi değildir.

*

Havarici bırak, bugüne gel.. 15 Temmuz’dan sonra başta Fethullah Gülen olmak üzere FETÖ’cü olarak bilinen hemen herkes resmen tekfir edildi..

Fethullah’ı ve avanesini CIA’in emrine (ya da kontrolü altına) girdikleri için tekfir ediyor iseniz, “Şeriat değil çağdaş uygarlık istiyoruz” diyerek Osmanlı Devleti’ni yıkıp Türkiye’yi hristiyan Batı bloğunun bir parçası haline getirenleri de aynı gerekçeyle tekfir etmeniz gerekir.

Ayrıca, Avrupa Birliği üyeliği için çaba gösteren ve bunu destekleyen herkesi de tekfir etmek zorundasınızdır.

Devletçe yapılan şeyi herhangi bir grup (kendi adlandırmalarına göre “cemaat” ya da “hareket”) devletten bağımsız yapınca mı küfür sebebi oluyor?

Türkiye Cumhuriyeti Allah’ın ve Rasulü’nün ilke ve inkılaplarına göre yönetilen bir İslam devleti olsa ve vatandaşlardan bazıları “Biz İsviçre Medenî Kanunu’nu, İtalyan Ceza Yasası’nı vs. istiyoruz, Şeriat’e düşmanız.. Şeriat irticadır, tehlikedir, kahrolsun Şeriat!” deseler, onları tekfir etmek için bir gerekçeniz olabilir, fakat zaten ABD’nin müttefiki (azat kabul etmez yandaşı, stratejik ortağı, müttefiki) olan bir devletin vatandaşları ABD’nin güdümü altına girdiği zaman, onları hangi "tutarlı" gerekçeyle tekfir edebilirsiniz?.. 

Küfür, "sivil" olunca küfür oluyor, "resmî" olunca küfür olmaktan çıkıyor mu?! Küfrün sizin lehçedeki manası bu mu?

(Kanaatimce, bazı FETÖ’cüler, tekfiri gerektiren düşünceler serdediyorlar. Ancak Türkiye’nin çifte standartçı tekfircilik karşıtları FETÖ söz konusu olduğunda hemen çark ediyor, onları en gelişmiş tekfir topları ile bombardımana tabi tutuyorlar. Aynı çifte standart FETÖ’cülerde de var. Siyasal İslamcı, cihatçı vs. dedikleri kesimler için “tekfir” anlamına gelen sözler sarfediyor, “Bunlar müslüman değil” diyorlar.)

*

Devam ediyor Altay Cem:

“Cedel ve münazara ancak belli bir algı kapasitesi üstünden katılımı engeller. Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik ise her zaman sonuç verir.

“Cedel, tabandaki sorunu çözmez. İbn Abbas Nafi ile cedel etti. Mat etti. Faydası da oldu ama havaric cedelle ortadan kalkmadı. Hz. Ali üstlerine yürümek zorunda kaldı.”

Bunlar, mantıklı ve tutarlı düşünmekten aciz bir şahsın şirin sayıklamaları.

Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik her zaman sonuç verir” ise, tekfircilik karşıtı olarak sen de salt retorikle sonuç alabilirsin demektir.

Elinde imam hatip liseleri, ilahiyatlar, müftülükler, camiler, imam ve müezzinler ordusu, okullar, üniversiteler var, bütün camilerin “gündem”ini sen belirliyor, “hutbe”leri sen yaz(dır)ıyorsun. 

Dahası elinde devletin TRT’si, televizyon kanalları ve MİT’in kontrolü altındaki basın yayın organları, sosyal medya trolleri var, o zaman neyden korkuyorsun?..

Daya retoriği, al sonucu!.. 

Alamıyorsan, suç retorikte değildir, senin kafandadır.

*

Devam ediyor Altay Cem:

“Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine koyuyorlar. Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullandılar.

Ama senin gücün yetiyorken “fikir” falan diye safa yatarak güçlerinin yeteceği günü bekliyorlar. Tekfir gerçekten önemli bir politik alamettir.”

Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullananlar sadece “tekfirci” diye bilinen topluluklar değil.

Müslümanları salak yerine koyan başkaları da var. Onlar Kanla irfanla kurduk biz bu Cumhuriyet’i” diyorlar.

Onlara sıra gelince bu köylü kurnazı Altay şunları diyor:

“(Atatürk’e karşı) Bir aşk nefret ilişkisi içinde de değilim. Ben tarihî karakterlerle öyle bir ilişki kurmuyorum. Ama, bana sorarsanız mesela Kadir Mısıroğlu’nu tenkit edeceğim konulardan birisi budur: Çok hissî tarih okuma tarzı, özellikle Mustafa Kemal konusunda, üslubu da bence..”

Merhum Kadir Mısıroğlu’nun Selanikli konusundaki hissîliği, Atatürk yandaşlarının putperestçe hissîliğinin yanında solda sıfırdır. Devede kulak bile değildir, tek bir yarım tüydür.

*

Ayrıca bu devletin “yasal” yapısı, bir devlete (hele de çağdaşlık iddiasındaki bir devlete) yakışmayacak şekilde vatandaşlara, Selanikli ile, tamamen hissî bir ilişki kurmaları dayatmasında bulunuyor..  

Bütün devlet kurumları Atatürk heykeli, büstü, resmi ile dolu.. İlkçağın puthanelerindeki görüntüleri akla getiriyor.

Bazı vatandaşlık haklarından faydalanabilmek için Atatürk ilke ve inkılapları diye adlandırılmış olan İngiliz ilke ve inkılaplarına iman ettiğinizi, ölene kadar sadık kalacağınızı yeminle beyan etmek zorundasınız.. 

Aksi takdirde ortaçağın serf ve paryası, ilkçağın kölesi gibi ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş haline geliyorsunuz.. 

Birinci sınıf vatandaş muamelesi görmeniz ise, "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olmaktan vazgeçip ("birinci sınıflığın hatırı" için) şahsiyetsiz hale gelmenize bağlı.. 

"Hukukuna malik olmayan" köle olmak bakımından değişen birşey yok, fakat "birinci sınıf" vatandaş olmanın maddî getirisi var.

*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Atatürk’le kurduğu bu hissî ilişkiye ve bu ilişkinin millete dayatılmasına (nice bedel ödeyerek, hakaret ve aşağılamaya uğrayarak) itiraz etme cesareti gösterdiği için, Kadir Mısıroğlu, gelecek kuşaklar tarafından rahmet, minnet ve şükranla anılacaktır. 

Altay Cem’e de utanç madalyası olarak, yukarıya aldığımız lafları yeter de artar.

Onun bu sözleri, Atatürk’le değilse bile, Atatürkist devletle gayet sağlam hissî (duygusal) ilişki kurmuş olduğunun ileri sürülmesine yol açabilir. 

Tarihî karakterlerle aşk-nefret ilişkisi kurmuyormuş.. Eğer öyle olsan, tekfircilik bağlamında sıraladığın şu boş lafları yazabilir miydin?! 

(Demek zorundayız: Herkese “lo lo” da bize de mi “lo lo”, kurnaz köylü?)

*

Evet, bu hissî akıl hocası, “Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine koyuyorlar” diyor.

Bu ülkenin işkence tarihine ve derin devlet siciline bakıldığında, tekfir etmeden de can, mal, ırz ve namusu helal görenlerin bulunduğu farkediliyor.

Tekfir etmiyorlar, daha çağdaş kavramlar kullanıyorlar. Mesela “vatan haini” oldunuz, tevbesi olmayan bir suç işlediniz filan diyorlar.. Uyduruk lügatlarında vatan hainliği, onlar gibi inanıp düşünmemek, onların cinayetlerini ve rezaletlerini onaylamamak anlamına geliyor.

MİT’çi Mehmet Eymür açıklamıştı, bu devletin Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan karar sonucu, sırf malı için öldürülmüş adamlar var bu cennet vatanda.

Bu ülkede üç beş tane çapulcu tekfircinin yapabileceği birşey yok.. Ancak yerli ya da yabancı istihbarat servisleri tarafından kullanılırlar, başka da birşey yapamazlar.. Devlet işi ciddi tutarsa onları bostandaki patates gibi bir günde toplar.. Asıl sorun, devlet gücünü elinde tutan, "adaletin mülkün/devletin temeli olduğunu" görmezden gelerek hukukun dışına çıkıp devlet gücünü istismar eden canavar ruhlu “resmî ideoloji tekfircileri”..

Mesela, FETÖ’cü diye gözaltına alınan bazı kadınlara (Hakan Fidan’ın liderlik ettiği MİT’çiler tarafından) tecavüz edildiği, kimilerinin hamile kaldığı, Avrupalılar tarafından dile getirildi.

Tekfirciler MİT’e sızdığı için mi?! Ha, ne dersin, hissiyatsız Altay?

Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığı zamanında medyaya yansıyan bir ses kaydında Fidan’ın, “Suriye’den Türkiye’ye birkaç füze attırır, savaş bahanesi üretirim” anlamına gelen sözleri yer alıyordu.. Asıl sorun bu kafa!.. Kayseri’de Suriyeliler’e karşı organize saldırıya geçildiğinde MİT’in bu tür marifetlerini hatırlamış ve şunları yazmıştım:

[Kayseri’de yaşanan türden olaylar bazen, saldırıya uğrayan kitleye “Önünüzde üç seçenek var, ya her konuda entegrasyona, asimilasyona razı olacaksınız, ya pılınızı pırtınızı, tasınızı tarağınızı toplayıp defolup gideceksiniz, ya da böyle şeyler yaşayacaksınız, seçim sizin” mesajının verilmesini, mültecîlerden şikayetçi kitlenin de “gazının alınmasını” sağlar.

Fakat bizim devletimizin derinlikleri böyle “anlatılamayacak” şeyler planlamazlar ve yapmazlar, çok dürüst, çok ahlâklıdırlar.

Onların kitabında suikast tipi şeyler de yer almaz.

Güldür Güldür Show’da (Tarkanvari Kara Mesut’un, hanına, hanesine tecavüz ettiği) hancı İbrahimus’un “Hanıma tecavüz ettiniz” diye feryat etmesine yol açan türden sapıkça işler onların kitabında yazmaz.

Böyle işler akıllarına bile gelmez.

Ancak, bazı FETÖ’cüler gibi yurtdışına kaçmış hainler Atatürk tipi “namus” abidesi devlet görevlilerine, tutuklanmış FETÖ'cü kadınlardan bazılarına yapılan muamele hakkında böylesi iftiralar atabilirler.. Aldırmayın.. Ne mutlu Türküm diyene!. Bir Türk dünyaya bedeldir.. Türküm doğruyum çalışkanım…]

(https://seyfisay.blogspot.com/2024/07/su-sozler-erdogana-ait-baknz-bunu.html)

Nasıldı o söz, ne diyorlardı, “Biraz delikanlı ol, ciğerimi ye!”, böyle miydi?

*

Gelelim son cümleye:

“Elimde olsa Nizamülmülk’ün Siyasetnamesini okullarda ders olarak okuturdum.”

Bunu yazan adam, retorikten, burhandan, cedelden ümidini kesmiş adam..

Siyasetname’yi ben de okudum ama, böyle bir cümleyi kuran adam için aklıma “Sen ukalalığın şımarmışının resmini yapabilir misin Abidin?” sorusu dışında birşey gelmiyor.

 

(İlk yayın tarihi: 30 Aralık 2025)


ALTAY CEM CİMAYA KAFAYI TAKMAK YERİNE İCMAYI (VE DOLAYISIYLA USULÜ) ÖĞRENMELİYDİ

 

 





















Evet, Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in tartışması, ACM'nin usul meselesini kafasında oturtamamış olduğunu belgeliyor.

Anlama çabasını çıkmaz sokağa hapsedecek, sonuçsuz hale getirecek şekilde usulü hem istismar, hem de tahrip ve tahrif ediyor.

Mesela, o tartışmada sarfettiği şu sözler:

... Örnek vermek gerekirse icma, normalde bizim fıkıh usulümüzde kat’î bir delildir, fakat aklen kat’î bir delil değildir. Mesela Hristiyanlar tesliste icma ederler, fakat biz onların icmasını bağlayıcı bulmayız… İcma bizim [Müslümanlar olarak] birbirimize karşı kullanacağımız bir delildir. Fakat akaid şöyle bir mevzu: Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz. O yüzden pekçok zaman ayağımızı bu sınırın dışına basmamız lazım ki dışardan bakalım. Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din. Yani burda getirilen akaidin aslî küfür olduğunu ispatlayacağı düşünülen delillerin, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması lazım. Zannî olmaması, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması gerekir. Çünkü böyle bir insan mükelleftir. Ya da böyle bir insan mükellef değilse, insanların yüzde 99’u mükellef değildir.”

Meriç, icma meselesini de anlamamış.

*

Bir defa, Hristiyanlar’ın teslis (üçleme) inancı (terim anlamında) icma üzerine kurulu değildir.

Teslis, Hristiyanlar arasında sonradan ortaya çıkmış (küfür niteliği taşıyan) bir bid’attir.

Hiçbir zaman da Hristiyanlar bu konuda icma etmiş değillerdir.

İznik Konsili sonrasında bile birçok hristiyan alim, saintliği kendisinden menkul St. Augustinus gibi teslisçi sapıklara muhalefet ettiler ve sonraki konsiller tarafından aforoz edildiler. 

İcma, bir devirdeki "bütün" müçtehitlerin bir meselede ittifak etmeleriyle kurulur. Diyelim ki bir kuşak sonra müçtehit diye bilinen bazı kişiler buna aykırı görüş ileri sürdüler, bu, icmayı bozmaz. Onlar icmaya muhalefetle suçlanırlar.

Farzedelim ki, iki kuşak sonra, müçtehit diye bilinenlerin hepsi, önceki icmanın zıddı bir görüş üzerinde ittifak ettiler. 

Bu, yeni bir icma kurulmuş olması anlamına gelmez. Onların hepsi de icmaya muhalefet etmiş ve sapıtmış olurlar.

*

Evet, acemi müçtehit ACM'nin zannının aksine, Hristiyanlık'ta hiçbir zaman teslis konusunda görüş birliği oluşmamıştır.

Her devirde muvahhid hristiyanlar vardı, bunlar, İslam'ın tebliğine muhatap olunca iman ettiler. 

Vikipedi'nin "Bogomilizm" maddesinde şunlar söyleniyor:

"BogomilizmOrta Çağ'da Bulgaristan'da ortaya çıkıp Avrupa'nın doğu ve batısında pek çok ülkede insan kitlelerini etkilemiş bir dinî akımdır.

"Bulgar Çarı I. Petro zamanında ortaya çıkan mezhep, Hristiyanlığın temel anlayışına aykırı bir harekettir. Kurucusu Bogomil (Slavca Tanrı'nın sevdiği) adlı bir köy papazıdır. ... Ortaya çıktığı ve yayılma alanı bulduğu değişik yerlerde bu akımı benimseyenler, muhalifleri tarafından AlbigenlerPoturlarBabunlar gibi farklı isimlerle anılmışlardır.

"Bogomilizm akımının mensupları kendilerini Hristiyan diye nitelemelerine rağmen birçok konuda yaygın Hristiyan anlayışından farklı inanca sahiptiler. Mesela teslise inanmıyor, İsa'nın Tanrı'nın Oğlu yerine peygamber olduğunu düşünüyor, kilise hiyerarşisini ve dolayısıyla Papalık otoritesini tanımıyor ve haç gibi dinî sembolleri kabul etmiyorlardı. Bogomiller bu özelliklerinden dolayı Orta Çağ boyunca Papalığın büyük tepkisiyle karşılaştılar, Engizisyon mahkemelerinde idama mahkûm edildiler. Birçoğu işkenceye uğradı ve sürgün edildi.

"Bütün olumsuzluklara rağmen hızla yayılan ve Bulgaristan sınırları dışına taşan Bogomilizmin kalesi 13. yüzyıl boyunca Bosna-Hersek'ti. Bogomilcilik, Balkanlar'daki 15. yüzyıldaki Osmanlı fetihlerine kadar etkinliğini sürdürdü. Bogomilciler, Osmanlı fethi sonrasında kitleler hâlinde İslâm dinine geçmişlerdir."

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Bogomilizm)

Kur'an'ın nüzulünden sonra böyle olduğu gibi, önce de böyleydi.

Mesela Gotlar 300'lü ve 400’lü yıllarda hristiyan olduklarında tevhidçi Aryüs mezhebini benimsemişlerdi. 

Yine, Britanyalı (İngiltereli) rahip Pelagius (ö. 420), St. Augustine’in (ö. 430) görüşlerini 405 yılı civarında okumuş ve onun tezlerine karşı “Özgür İrade Üzerine” (On Free Will) ve “Tabiat Üstüne” (On Nature) adlı eserlerini kaleme almıştı. 

Bununla birlikte Kilise, Augustine’in tarafını tutmuş, Kartaca Konsili (412) ve Efes Konsili (431) tevhid ehli Pelagius’un görüşlerinin savunulmasını yasaklamıştı. 

Bunun sonucunda Hıristiyanlık geleneğinde Pelagius’un yaklaşımları sapkınlık olarak nitelendirilmiştir. 

Ayasofya’yı inşa ettiren Jüstinyen, 500’lü yıllarda Kuzey Afrika ve Avrupa’da muvahhid hristiyanlara zulmetmiş, takibata uğratmıştır.

Ama onları bitirememiştir.

*

İcma’nın aklen kat’î bir delil olup olmaması meselesine gelince.. Yerine göre “aklen” kat’î bir delildir.

Mesela, bir kelimeden kastın ne olduğu konusunda icma teşekkül etmişse, “aklen”, insanların o kavrama o anlamı vermekte oldukları kesin olarak ortaya çıkar.

İnsanların hakaret olarak kullandıkları kelimeleri alalım.. Bu konuda hüküm verirken başvurduğumuz kaynak, ayet ve hadîsler değil, insanların “aklı”.. Ortada bir kesinlik/katiyet bulunduğu için (Ki ACM'nin aptal ve cahil Japon'u için de durum bu) mahkemeler böylesi bir konuda (ayet ve hadislere değil, akla dayanarak) hüküm veriyorlar.

Bu noktada Müslümanların icması, müslüman olmayanlar için de (İslam'ın ne olup olmadığı, sınırları konusunda) aklî bir delil durumundadır. 

Mesela, Müslümanlar’ın Kur’an’daki salat kelimesinin namaza delalet etmekte olduğu konusunda görüş birliğine varmış (icma etmiş) olmaları hususu, müslüman olmayan için de aklî kesinlik taşır. 

Yani akıl, Müslümanlar’ın salattan neyi anladıkları konusunun kesinlik taşıdığını söyler.

*

Acemi ACM şunu da diyor:

“Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz.”

Ne İslam’dır, ne değildirse, hiçbir şey değil demektir.

Boş konuşuyorsundur.

İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye gelince, bu salt, akıl adını verdiğin spekülasyonlarla yapılabilecek birşey değildir, ayet ve hadîslerden hareketle sınır çizebilirsin.

Ve bu noktada icma devreye girer.

Mesela bir ayetin delaletinin kat’î mi zannî mi olduğu konusunda icma varsa, bunu dikkate almak zorundayız.. Şu ayetteki şu kelime şuna delalet ediyor diye icma oluşmuşsa, artık orada katiyet var demektir.

Artık orada ölçütümüz, dil bilmeyen aptal bir Japon’un beğenisi ya da yarım aklı olamaz.

*

Vatandaş sözlerinin devamında şunu diyor:

“Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din.”

Böylece, usul hakkında bütün söylediklerini yıkmış oldu.

Peki bu din, usul bilmeyen Türkiyeli bir selefîye hitap etmiyor mu?!

Burada mesele şu:

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın ifadesiyle, “Îmân mucibe-i külliyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir”.

Yani iman, inanılması gereken hususların tamamına (küll) inanmayı icab ettirir (mucibe).

Bir kimsenin bütün Kur’an ayetlerini bilmesi gerekmiyor, fakat şunu demek zorundadır: 

Kur’an’da olan hiçbir şeyi inkar etmem.. Birşey Kur’an’da bildirilmişse, mesele kapanmıştır, tartışmaya yer yoktur.”

Buna karşılık küfür, inanılması gereken hususların tek bir parçasının (cüzünün) bile selbi, inkârı ve yokluğu (salibe) ile ortaya çıkar.

Yani kâfir olmak için herşeyi toptan inkâr etmek gerekmiyor. Sübutu (varlığı, mevcudiyeti) ve delaleti kat'î (kesin) bir küçük parçayı bile inkâr etsen, kâfir olursun.

Sübutu ister kat'î, ister zannî olsun, delaleti kat'î olan bir delili, (sübutunu/varlığını reddetmeksizin) o kesin delaletin hilafına yorumlarsan, o zaman da dinde olmayan birşeyi dine yamayan bid'atçı olursun. 

Sübutu zannî olan bir delili sübut bakımından tümden reddedip inkâr edersen kâfir olmazsın, fakat bid'atçi olursun. Çünkü dinden olan birşeyi inkâr etmiş olman "ihtimal"i vardır. 

*

Usul bilmeyen aptal bir Japon, “Allah’ın kitabı Kur’an’a ve peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman ettim.. Her emirleri başımın üstünde” dediğinde, iman etmiş olur.. 

Teferruatı bilmesi şart değildir.. Yani inanılacak herşeyi bilmesi gerekmez.

Buna karşılık, böyle bir kimse, “Ben de müslümanım, fakat Kur’an’daki şu ayet benim kafama uymuyor, kabul etmiyorum.. Filan hadîsi de kabul etmiyorum. Sahih diyorlar ama bence sahih olamaz.. Şayet gerçekten Peygamber bunu söylemişse ben böyle bir müslümanlığı onaylamıyorum. Ama, bu mesele dışındaki bütün ayet ve hadîsleri kabul ediyorum” diye konuştuğunda, sadece cüz’î bir meseleyi inkâr etmiş olmakla birlikte, imanı tehlikeye girer. 

Ya o söz gerçekten Peygamber s.a.s.'e aitse?.. Yandı gülüm keten helva..

Böylesi bir durumda, “Eğer bunu gerçekten Peygamber söylemişse, başımın üstünde yeri var” demesi gerekir.

"Sahih diyorlar ama bence böyle bir hadîs mevcut olamaz" diyen ve orada duran kişi tekfir edilmez, çünkü o hadîsi mutlak olarak inkâr etmiş olmaz. "Peygamber'den doğrudan duysam inanırım, ravîlere güvenmiyorum" demiş olduğu varsayılır. 

Tabiî bu, haber-i vahid için geçerli. Mütevatir (yalan ve yanlış anlama üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun rivayetine dayanan) haber bunun dışındadır. Mütevatir rivayeti reddeden kişi kâfir olur. 

*

Allahu Teala, Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Peki içinde Allah'ın hükmü (recim emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından (senin Tevrât’a göre verdiğin hükmünden) yüz çeviriyorlar? Onlar mü'min (iman etmiş) kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Bu ayet-i kerime, hem tarihselci dalavereciler, hem de Altay Cem gibi usul çenebazları aleyhine kat’î bir delildir.

Altay Cem o dönemde yaşasa ve Yahudilerden biri olsaydı, şu şekilde laga luga yapar mıydı:

Tevrat’taki hüküm kesin değil, delaleti zannî.. Ey Muhammed, biz Tevrat’a inandığımız, onu tasdik ettiğimiz halde sen ayet diye okuduğun laflarınla bizi tekfir ediyor, dinimizden atıyorsun.. Önce usul öğren, usul!.. Sen usul nedir biliyor musun?.. Bilmiyorsun tabiî.. Ümmî bir Arap’sın.. Tevrat'ın bu ayetinde belirtilen husus bir sürü ihtimale açık, kesin bir delalet yok, ortada zannîlik var. Bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun?.. Kitabımızın nasıl yorumlanacağını senden mi öğreneceğiz?! Dolayısıyla bizim inanmamış, iman etmemiş kimseler olduğumuzu söyleyemezsin.. Hakkında ancak “farz, vacip vs.” diye konuşulabilecek fıkhî (amelî) bir meseleyi “delaleti kat’î” ayetle sabit olacak bir “itikad” (akaid) konusu haline getirip bizi mümin (iman etmiş) olmamakla suçluyorsun.. Kendi zannınla bizim hakkımızda hüküm veriyorsun.. Böylesi delaleti zannî ayetler, bizim itikadımızda delil olmaz.”

 

(İlk yayın tarihi: 4 Aralık 2024)


ACM'NİN ASIL BÜYÜK TURPU HEYBESİNDE: "TEKFİR ETMEYİN, FAKAT KONUŞTURMADAN VURUN, ASIN KESİN, EZİN, YOK EDİN!"

  "BENİM TEKFİRCİ BİLDİKLERİMLE NE KONUŞULSUN, NE TARTIŞILSIN.. ONLAR.. ANLARSIN YA!.."   Altay Cem Meriç  diye son yıllarda meşhu...