SÖYLEMEK ZORUNDA OLDUĞUM İÇİN ÇOK ÜZGÜNÜM, SELANİKLİ ATATÜRK İNGİLİZ AJANIYDI

 
















Sahte kahraman, anasına yazdığı mektupta böyle diyor. Netice görmese Samsun'a çıkmazmış. O neticeyi gösterenler İngilizler. Mevzubahis olan netice ise vatan da teferruat. "Ya istiklal ya ölüm" yok, şu var: "Ya neticeye varış, ya Hatice'ye kaçış." 


Kurtuluş Savaşı dediğimiz olay sadece Yunan’ın Anadolu’dan kovulması değildir.

O, esas itibariyle, altı asırlık Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmesi operasyonudur.

Yunan karşısında gösterilen başarı, Osmanlı’nın tasfiyesini meşrulaştıran manivela olmuştur.

Osmanlı başka türlü tasfiye edilemezdi.

İngilizler, Osmanlı’yı tasfiye etmeye “karar” vermişlerdi.

Tasfiyenin bir yolu, herhangi bir “mütareke” (ateşkes) söz konusu olmaksızın bütün Osmanlı topraklarının işgal edilmesiydi.

Bu, mümkün olmamıştı. İngilizler Çanakkale’yi geçememiş, Kûtü’l-Amare’de de yengilgiye uğramışlardı.

Bütün yapabildikleri, işbirlikçileri Selanikli Atatürk’ün Filistin’de önlerinden kaçması sayesinde elde ettikleri kolay zafer sonucunda Osmanlı’yı Mondros Mütarekesi’ne razı etmiş olmalarıydı.

Dolayısıyla, bütüncül bir işgal yoluyla Osmanlı’yı tasfiye etme şansı ellerinden kaçmış bulunuyordu.

*

Fakat, İngiltere’nin eski Hindistan valisi kurt politikacı Lord Curzon’un, Osmanlı’yı tasfiye için başka bir planı vardı.

İngiliz devleti, onun yönlendirmesi ile, tasfiye “karar”ını aldı.

Tasfiye dışırdan değil, içerden olacaktı. Türkler’in kendi devletlerini kendilerinin yıkması sağlanacaktı.

Bunun için bir işbirlikçi bulmaları gerekiyordu.

Buldular: Selanikli Mustafa Atatürk.

Ancak Selanikli, o gün için Sarı Çizmeli Mehmet Ağa formatında sapı silik, kimsenin “iplemediği” bir adamdı.

Fakat şanslıydılar, onu “ipleyen” biri vardı: Padişah Vahideddin. Ona güveniyor, sözlerine değer veriyordu. Yaveri yapmıştı.

İngilizler, Osmanlı’yı tasfiye kararının türevi olan bir başka “karar” daha aldılar: Selanikli’ye Yunanistan karşısında (küresel çaptaki Cihan Harbi’nin ardından) bölgesel, küçük çapta bir savaş ve zafer hediye edecekler, onun karizma gemisinin yelkenlerini rüzgârla dolduracak, onun eliyle Osmanlı binasını temellerine kadar yıkacaklardı.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, İngilizler’in söz konusu “karar”ı hakkında şunu söylemiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Kurtuluş Savaşı ile ilgili değerlendirmelerimizin isabetli olması, (İnönü tarafından perdeye yansıtılmış olan) “bütüncül resim”in dikkate alınmasına bağlı.

Aksi takdirde hikâyeyi doğru anlamamız ve yorumlamamız mümkün olmaz. Ve yaşanan birçok gelişme bize şaşırtıcı gelir ve saçma görünür.

Genel strateji hakkında hiçbir şey bilmiyor, salt taktik manevralar ve “algı operasyonları”ndan başka birşey olmayan söylemler üzerinden gelişmeleri değerlendirmeye çalışıyorsanız, olayı hiçbir zaman doğru okuyamaz ve yorumlayamazsınız.  

Mesela, Mehmet Hasan Bulut’un yazmış olduğu (“yedi düvel” masalının dikişlerini patlatan) şu satırlar, İnönü’nün “bütüncül resmi” çerçevesinde oldukça makul ve mantıklı görünmektedir:

“… 6 Eylül (1920) akşamı (İtalya Başbakanı) Giolitti, İtalya Hâriciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) Siyasî Dâire Şefini, Mustafa Kemal’in Roma’daki … temsilcisi Gâlip Kemali’ye gönderdi ve İtalya’nın Yakın Doğuda güçlü bir Türkiye görmeyi dilediğini söyledi.

“İtalyanlar Sevr’in imzalanmasından sonra (Mustafa Kemal’e) yardımın dozunu arttırmışlardı. Fıçı fıçı petrolü Antalya üzerinden Anadolu içlerine gönderiyorlardı. Toplar, tüfekler ve kamyonlar hep bu şehir üzerinden Kemalistlere akıyordu. Ayrıca İtalya, İstanbul’daki Arnavut Kulübü vasıtasıyla da İttihâtçılarla irtibata geçiyordu. İpler, Giolitti’nin Hâriciye Nâzın (dışişleri bakanı) yaptığı, İstanbul’daki eski İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza’nın elindeydi. Bir İngiliz raporuna göre Mustafa Kemal, Eylül ayında yanında 200 kişilik bir muhafız alayıyla Antalya’ya gelmiş ve oradan Lloyd Trestino hattına ait Galicia adlı bir gemiyle Rodos’a gitmişti. Mustafa Kemal bu adada üç gün kalmış ve burada eski Osmanlı mebusu Arnavutlarla ve İtalyan siyâsî murahhaslarla (temsilcilerle) görüşmüştü.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 394.)

Adam sözde “yedi düvel”le (yedi devletle) savaşıyor. Savaşılan bu yedi düvelden biri (İngiltere ile Fransa’nın müttefeki, Birinci Dünya Savaşı’ndaki ortağı) İtalya.

Gerçekte ise ortada bir savaş yok. İngilizler’in piyonu olmayı kabul etmiş bulunan Selanikli’ye yardım ediliyor.

*

Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Tâlih rüzgârı Milliyetçilerden (Mustafa Kemal’den) yana esmeye başlamıştı bir kere. 25 Ekim’de (1920) genç Yunan Kralı Alexandros’u bir maymun ısırdı ve adamcağız ölüverdi. Kader işte, tam da iki ay evvel Sevr Anlaşması imzalanmış ve İngiltere Hükümeti Anadolu’nun batısını Yunanlılara vermişti. Yerine tekrar, Alman taraftarı olduğu için 1917’de İngiliz-Fransız baskısıyla memleketini terk eden babası Konstantinos (I. Konstantin) getirildi. Fakat yeni kral, İngiltere başta olmak üzere Müttefiklerin hiçbiri tarafından resmî olarak tanınmadı. Aynı ay içerisinde, Türk dostu olarak bilinen ve Mustafa Kemal’in Pera Palas’ta gazeteci G. Ward Price’tan kendisini görüştürmesini istediği General Tim Harington, İstanbul İşgal Kuvvetleri Kumandanının yerine; 1917’de Aubrey ile İngiliz taraftarı İttihâtçıların İsviçre’deki görüşmelerini ayarlayan Bern elçisi Sir Horace Rumbold da İstanbul İngiliz Yüksek Komiserinin yerine tâyin edildi. 6 Aralık’ta da Yunanistan Başvekili (Başbakanı) Venizelos politikayı bıraktı ve Paris’e gitti.” (s. 394-5)

Harington gerçekte Türk dostu değildi, Mustafa Kemal’in dostuydu.

13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelen Selanikli, gazeteci Price vasıtasıyla temas kurduğu İngilizler’e “valileri olma” teklifinde bulunmuştu, fakat onlar, Selanikli’ye daha zor fakat onun için daha iyi bir seçenek sundular: Cumhurbaşkanlığı.

Bunun için yapması gereken, Osmanlı Devleti’ni yıkmasıydı. İngilizler’in Osmanlı’yı tasfiye “karar” ve operasyonunun taşeronu olmasıydı.

Selanikli teklifin üstüne balıklama atladı ve (İnönü’nün dediği gibi, onun mücadelesinin başarısı için “karar” alan) İngilizler, müttefikleri Fransa ile İtalya’yı, Selanikli’nin önünü açacak şekilde davranmaya mecbur ettiler.

İstanbul’a da, Selanikli’nin mücadelesinin başarısı için ellerinden geleni yapacak olan Harington ile Horace Rumbold’u gönderdiler.

Bütün hikâye bu.

*

Alman kökenli olan Yunanistan Kralı Konstantin, 1913 yılında, ölen babasının yerine kral olmuştu. 11 Haziran 1917’de, İngiltere ve Fransa’nın donanmalarıyla Atina’yı bombalama tehdidinde bulunmaları üzerine tahtı oğlu Alexandr’a terk etmek zorunda kalmıştı.

12 Haziran’da tahta çıkan Alexandr, devam etmekte olan Birinci Dünya Savaşı’na İngiltere ile müttefiklerinin safında katılmayı kabul etmişti. Kabul etmek zorundaydı. Kendisine başbakan olarak seçtiği isim, Venizelos’tu.

Alexandr’ın kral olmasından bir yıl dört ay sonra savaş, Osmanlı Devleti açısından (Selanikli’nin Filistin’deki muhteşem ricatı/kaçışı yüzünden) yenilgi ile bitti, Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalandı.

Fakat Yunanistan ateşi kesmeyecekti, savaş onun açısından bitmemişti. İngilizler, onların İzmir’i işgal etmelerine izin vereceklerdi.

Nedeni, İngiliz Hükümeti’nin Türkiye politikalarını belirleyen Lord Curzon’un kafasındaki (Osmanlı’yı tasfiye edecek) “yeni devlet” planıydı.

Curzon, Osmanlı Devleti’nin yerine, laik (siyasal dinsiz), halifesiz, ve başkenti İstanbul olmayan “Anadolu merkezli” bir yeni devlet kurulmasını istiyordu.

Selanikli ile (İngiliz istihbaratının Türkiye şefi Robert Frew vasıtasıyla) anlaşmışlardı.

Selanikli’yi (İnönü’nün sözünü ettiği) destekleme “karar”ları, bu anlaşmanın sonucuydu.. Doğal olarak, işi şansa ve bahta bırakmış değillerdi.

İngiliz “devlet aklı”nın, Selanikli’den sağlam söz almadan (onu angaje edip ajanlaştırmadan) böyle bir desteği vermesi “hayatın olağan akışı”na aykırıdır.

*

Selanikli'nin, Erzurum Kongresi'nin bittiği günün gecesinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit'e "Osmanlı Devleti'nin ve hanedanın padişahlığının yıkılacağını, cumhuriyet ilan edileceğini, tesettürün (İslamî örtünmenin) kaldırılacağını, şapka giyileceğini, bin yıllık alfabenin yerini Latin harflerinin alacağını" müjdelemiş olması da, İngiliz "karar"ına olan güveninden kaynaklanıyordu.

Adam zaferinden emin.. Dışarıda "Kendim için hiçbir şey istemiyorum, tek derdim vatanın selameti" diyor, fakat kafasındaki plan kendisinin cumhurbaşkanlığı. 

Millete yalan söylüyor, takiyye yapıyor. Gizli gündemini saklıyor. TBMM'nin açılışında bile Padişah'a sadakat yemini etmiş durumda.

Filistin'de İngiliz'in karşısından palaspandıras kaçan sözde "gerçekçi" adam, Erzurum Kongresi'nin yapıldığı namüsait şartlarda nasıl bu kadar özgüvenli olabiliyor?

Hempalarına "Osmanlı Devleti'nin de, bu milletin dininin diyanetinin de canına okuyacağım" diyen yalancı Atatürk, İstanbul'da gizli saklı başbaşa görüştüğü (İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi) Robert Frew'ya (Fro, Fru), Osmanlı Devleti ve Padişahı hakkında ne diyor olabilirdi? (Nutuk'unda bir-iki kez görüştüğünü itiraf ediyor, hakkında saygılı ifadeler kullanıyor, ajanlığı bahsine hiç girmiyor.)

Mazhar Müfit ile Süreyya'ya söylediklerini söyleyip, "Beni destekleyin, siz de kazançlı çıkarsınız, ben de" der miydi, demez miydi?

Cumhuriyet'in ilanından sonra İngilizler'in Selanikli'yi en itibarlı nişanları olan Dizbağı Nişanı ile taltif etmek istemiş olmaları herhalde sebepsiz değildir. 

Selanikli'nin, Dolmabahçe'de İngiltere Kralı Edward'ı misafir edip ağırlaması da..

*

Evet, İngilizler’in açtığı haleyi, Filistin’de kendilerine muhteşem bir zafer hediye etmiş olan Mustafa Kemal kazanmıştı.

Gelecekte kendisini Atatürk ilan edecek olan Selanikli, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından iki hafta sonra (13 Kasım 1918’de) gittiği İstanbul’da, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) Türkiye şefi Robert Frew ile başbaşa gizli saklı görüşmeler yapmış ve İngilizler’le anlaşmıştı.

Ancak, Selanikli durduk yere ayrı devlet kuramaz, Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki mülkî ve askerî personelini buna razı edemezdi. O yüzden Selanikli’nin karizmasının bir şekilde parlatılması gerekiyordu. Bunun yolu, ona “vatan kurtaran yaman kahraman” rolünün oynatılmasıydı.

Filmde (ya da tiyatroda) “kötü adam” (kötü millet) rolü Yunanistan’a verildi.

İngilizler bunun için Yunanistan’a vaatlerde bulundular ve İzmir’e çıkarma yapmasını sağladılar.

Bu arada Doğu Karadeniz’deki karışıklıklar bahane edilerek Selanikli’nin Anadolu’ya “vize” ile geçişinin altyapısı da (bizzat İngilizler’in talebiyle) hazırlandı.

*

O arada “gaza getirilen” Padişah Vahideddin de, İngilizler’e Mustafa Kemal’le oyun oynama hesabı yaparak Selanikli’ye (Anadolu genel valiliği anlamına gelen) olağanüstü yetkiler, bol para, geniş maiyet (refakatçılar topluluğu) ve (kendisinde bile olmayan) iki otomobil verdi.

Buna göre Selanikli, Van’dan Ankara’ya kadar bütün beldelerde istediği vali ve kaymakamları görevden alabiliyor, yerine yenisini atayabiliyor, bütün subaylara hükmedebiliyordu.

Ancak, yeni bir devlet kurulması için bu kadarı yeterli değildi.

Selanikli’nin “Osmanlı Devleti’nin atanmış memuru” değil de “milletin seçtiği lider” haline getirilmesi gerekiyordu.

Fakat Selanikli durduk yere böyle bir işe soyunamazdı. Kendi kendisine gelin güvey olmaya kalkışması rezil kepaze olmasına yol açardı.

İşte tam da bunun için İngilizler tekrar devreye girip, Selanikli’nin İstanbul’a geri çağırılmasını istediler. Buna Sadrazam (Osmanlı Hükümeti Başbakanı) Damat Ferit bile çok şaşırmıştı:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Aslında İngilizler’in gerçek amacı Selanikli’nin İstanbul’a dönmesi değildi.. Gayeleri, Selanikli’nin memuriyetten, yani askerlikten (sözde Hükümet’i İngilizler karşısında rahatlatmak için fedakârlık yapıyor gibi görünerek) istifa edebilmesini sağlamaktı.

Böylece, onun “milletin seçtiği lider” olma hedefine giden yola asfalt döşemiş oluyorlardı.

*

Bunun için Selanikli’nin Yunan cihetinden rahat etmesi de sağlandı. Adını İngiliz generali Milne’den alan bir Milne Hattı ile Yunan ordusu İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamak ve ot yolmakla görevlendirildi, daha ileriye gitmeleri yasaklandı.

Çünkü, Selanikli’nin, “milletin seçtiği lider” olmak, ve bu gaye doğrultusunda (Osmanlı Devleti’nin Meclis-i Mebusan’ının / Milletvekilleri Meclisi’nin yerini alacak) yeni bir “millet meclisi” kurmak için savaşsız bir ortama ihtiyacı vardı.

Falih Rıfkı’yı dinleyelim:

“Mustafa Kemal’in son İstanbul Meclisine güveni yoktu. Kâzım Karabekir’e yazdığı bir telgrafta mebusların ikbal düşkünlüğü yüzünden grupta dayanışma sağlanamadığını, daha fazla hükûmetin aldatıcı politikasına kapıldıklarını’ söylemişti. Bazı vali ve komutanlar da Ankara’nın İstanbul ile ilgi kesilmek emrine karşı, hükûmet İstanbul’da onunla ilgiyi kesmek nasıl olur, yollu tenkitlerde bulunmuşlardı. Bir 23 Nisan akşamı Çankaya’da Atatürk o günün hikâyesini şöyle anlattı idi: ‘İç isyan Ankara kapılarındadır. Başta ben olmazsam tehlikenin hafifleyeceği fikrinde olanlar böyle bir denemenin faydalı olacağını bana kadar işittirdiler. Ben nereye gidebilirim, diye sormaklığım üzerine de, şarka doğru, tavsiyesinde bulunmuşlardı. (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise fedakârlık etmelisiniz, demiştin. Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen toplanması için tedbir aldım’.

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

Evet, o sırada Selanikli’nin ne “yedi düvel” ile ne de Yunan ile bir kavgası vardı.

Millet, Selanikli’nin Anadolu’daki boş beleş nutuklarından, afratafrasından bizar olmuştu, isyanlardaydı.

Selanikli’ye düşen, biraz fedakârlık göstermesiydi.

Fakat o, fedakârlığa yanaşmıyordu. Çünkü Lord Curzon’un ona verdiği bir görev vardı. Yeni devleti kurmak için önce yeni bir meclis toplamalıydı. Bu, aynı zamanda, iç isyanları bastırmasını da sağlardı.

Nitekim, 23 Nisan 1920’de TBMM toplandıktan sonra ilk bir hafta içinde alelacele Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarıldı. Buna göre, Selanikli’nin başına geçtiği TBMM’ye itaat etmeyip İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti’nin (devletin) emirlerine uymaya devam edenler idam da dahil çeşitli cezalara çarptırılacaktı.

Yani Selanikli zampara “yedi düvel”e değil Osmanlı Devleti’ne ve Türk milletine savaş açmış durumdaydı.

İngilizler, TBMM’nin açılışı sırasında da Selanikli’ye yardım ettiler. Onun açılışının hemen öncesinde Padişah Vahideddin’e ve Osmanlı Hükümeti’ne baskıda bulunarak Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasını sağladılar.

Böylece Selanikli’yi alternatifsiz hale getirdiler. Kimse, “Zaten bir meclis/parlamento varken ikincisine ne lüzum var ki?!” diyemeyecekti.

*

Sevr Antlaşması, (“tavşan atlet” tabirinden hareketle söylemek gerekirse) Mustafa Kemal’in Ankara Hükümeti ile yapılacak bir başka antlaşmanın Türkler açısından zafer gibi gösterilmesini sağlamaya yönelik bir “tavşan antlaşma”ydı.

Selanikli İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar’dan vatan topraklarını kurtarmış gibi görünecekti.

Nitekim Selanikli, Kurtuluş Savaşı sırasında bu devletlerle herhangi bir çatışma içine girmeden onları ülkeden güya kovmuş oldu. (Maraş, Urfa ve Antep’ten Fransızlar’ı millet kendisi kovdu. Fransızlar da üstelemediler, bölgeye yeni kuvvet göndermediler. Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı yaparak olayı tatlıya bağladılar.)

Selanikli bir tek Yunan cihetinden sorun yaşadı. Nedeni, Bulut’un yukarıda aktardığımız ifadelerinde gizli:

“25 Ekim’de (1920) genç Yunan Kralı Alexandros’u bir maymun ısırdı ve adamcağız ölüverdi. Kader işte, tam da iki ay evvel Sevr Anlaşması imzalanmış ve İngiltere Hükümeti Anadolu’nun batısını Yunanlılara vermişti. Yerine tekrar, Alman taraftarı olduğu için 1917’de İngiliz-Fransız baskısıyla memleketini terk eden babası Konstantinos (I. Konstantin) getirildi.” (Bulut, s. 394-5.)

Sevr’de Yunanistan’a verilen bölge, İzmir, Manisa ve Ayvalık’tan ibaretti. Aydın bile dışarda tutulmuştu. Alexandr ölmeseydi, öyle görünüyor ki Yunanistan İzmir’den çekilecekti, fakat Trakya tümden (batısı ve doğusuyla) ona bırakılacaktı.

Ancak, oğlunun ölümü üzerine 1920 yılı sonunda tahtına dönen (Alman kökenli ve Alman yanlısı) Konstantin, Mustafa Kemal’le savaşmak istiyordu. İngilizler’in adamı Venizelos da başbakanlığı kaybetmiş, Bulut’un belirttiği gibi 6 Aralık 1920’de ülkesini terk edip Paris’e gitmişti. (İleride tekrar dönecekti.)

Falih Rıfkı Atay bu konuda şunu diyor:

“Nihayet Temmuz [1921] sıcaklarında Kral Konstantin zarını attı. Umumî seferberlik yapmıştı. Pek ciddî İngiliz yardımı da görüyordu. Bizim ordumuz, taarruz edecek Yunanlıların üçte biri kadar bir şeydi. Kral ordulariyle Ankara’ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal’e dikte edecekti.

“Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü.”

(Atay, Çankaya III, s. 83.)

Böylece Atay, velinimeti Selanikli’yi allayıp pullamak için, denize düşen yılana sarılır hesabı, "pek ciddi İngiliz yardımı" yalanına sarılmış durumda.

*

Gerçek durum, Vikipedi’nin “Sevr Antlaşması” maddesinde anlatılan şekildeydi:

“Savaştan sonra İngilizlerin yanında savaşa giren Yunanlar; İzmir'de Yunan nüfusun çoğunlukta olduğunu iddia ederek Wilson prensipleri gereği bölgenin Yunanistan'a meşru ölçüde ilhâkını talep etmiştir. …

“İtalyanların karşı çıkmasına rağmen (İngiltere Başbakanı) Lloyd George, ABD Başkanı Başkanı Woodrow Wilson'ı ikna ederek İzmir'e Yunan askerlerin çıkmasını sağlamıştır. …

“Yunan işgalinin haksız olduğunu savunan ve İzmir'in işgal edilmemesi gerektiğini belirten İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon ise Nisan 1919'a kadar antlaşmanın asla geciktirilmemesi gerektiğini savunduğu halde, Başbakan Lloyd George'un izin verdiği 15 Mayıs İzmir işgaline İngiliz hükûmetindeki tepkiler ve artan muhalefet üzerine yapılan 19 Mayıs 1919'daki kabine toplantısında Anadolu'da bir Amerikan mandası fikrini savunarak Türkiye'nin bölünmesini engellemeye çalışmış ve kendisi antlaşmanın 6 ay gecikmesine sebep olmuştur. Bu 6 aylık gecikme bir Türk direnişi oluşması için harika bir fırsata dönüşürken, Yunanistan'ın ise ekonomik ve askeri harcamalar nedeniyle tamamen aleyhine bir gelişmedir. 27 Haziran 1919'da Paris Konferans heyeti, Curzon'un önerisi üzerine, Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti Türkiye'nin herhangi bir bölgesi için manda alıp almayacağına karâr verene kadar, Türkiye ile Barış Antlaşması'nın askıya alınmasına karar vermiştir.

 1919 yılı sonuna doğru ABD, hazırlanan raporlar sonrası bu talebi değerlendirmemiş, ABD başkanı Woodrow Wilson sadece Türk-Ermeni sınırı için hakemlik yapmakla yetinmiş, böylece Boğazlar için uluslararası bir komite kurulması istenmiştir. …

“… Nisan 1920'deki San Remo Konferansı'nda taslağı hazırlanan Sevr Antlaşması'nda; Türkiye'nin -İstanbul Türklere bırakılmak koşuluyla- Asya merkezli bağımsız bir devlet olması, Boğazlar komisyonunun kurulması, kapitülasyonların devam etmesi, İstanbul hariç Doğu Trakya'nın Yunanistan'a verilmesi, İzmir'in Türkiye'ye bırakılması fakat 5 yıl süreyle egemenlik haklarının Yunanistan'ın atadığı bir vali tarafından yönetilmesi ve bu sürenin sonunda plebisit yapılması, Doğu Anadolu'da ise ABD başkanı Wilson'ın hakem olarak çizeceği sınırlar ile Türk hükûmeti tarafından bağımsız bir Ermenistan'ın tanınması kararlaştırılmıştır.

Yunanistan'dan başka hiçbir ülkenin onaylamadığı Sevr'den, sadece 3 ay sonra yeni Yunan kralı Aleksandros'un, bir maymun ısırığı ile ölmesi sonucu yapılan Yunanistan seçimlerinde İngiliz yanlısı Elefterios Venizelos'un devrilmesi ve sürgündeki Alman yanlısı kral I. Konstantin'in geri dönmesiyle ölü bir mektup olarak kalmıştır. İngiltere ve Fransa eski düşmanları olan kralın dönüşüyle Yunanistan'a ayrılan 850.000.000 (850 milyon) altın Frank tutarındaki krediyi kesmişlerdir. Dahası İtalya ve Fransa, I. dünya savaşındaki düşmanca tutumları olan kralın dönüşünü bahane ederek derhal Sevr'in gözden geçirilmesini istemişler, açık şekilde 21 Şubat 1921'de başlayan Londra Konferansı'nda da Yunanistan'ın İzmir'den ve Doğu Trakya'dan çekilmesini talep etmişler ve Yunanistan'a karşı Türkleri desteklemişlerdir. İngiltere ise bu ani değişiklik üzerine daha çok tarafsız görünmeye çalışmıştır. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon ise, İngiltere'nin herhangi bir sorumluluk almayacağı şekilde Yunanistan'ın mağlup olmasını sağlayacak bir politika tâkip etmeleri gerektiğini söylemiştir.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Türkçe’yi bilen ve zekâ yaşı yedinin üstünde olan hiç kimse, bu gelişmeler dizisinden şu neticelere varılacağı söylendiğinde itiraz etmez:

Birincisi, İngiltere Başbakanı Lloyd George’un Yunanistan’ın dışişleri bakanıymış gibi hareket etmesi, onun hesabına ABD’yi ikna etmeye çalışması, Yunan’ı İzmir’i işgal için teşvik edip kışkırtanın İngiltere olduğunu göstermektedir.

İngiltere, bir hesabı, bir çıkarı, bir planı olmadan, sırf Yunan’ın keyfi için bunu yapar mı?! Nerde o yoğurdun bolluğu!

İki: İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon’un Başbakan George’a itiraz etmesi, genelde İslam dünyasına ve özelde Osmanlı’ya (Türkiye’ye) yönelik bir “iyi polis – kötü polis” numarasıdır.

Bir devlette (hatta bir devlet içindeki kurumlarda), bir karar alınmadan önce fikir ayrılıkları ve tartışmalar olabilir, fakat “karar” alındıktan sonra artık çatlak sese müsaade edilmez. Hele de iş icra safhasındayken.. Eğer böyle birşey oluyorsa, o da alınan bir “karar”ın sonucudur, bir “algı operasyonu” yapılıyordur.

Devlet olmak böyle birşeydir ve devlet ciddiyeti bunu gerektirir.

*

Üç: Nisan 1919’a kadar, Osmanlı Devleti ile yapılacak barış antlaşmasının geciktirilmemesi gerektiğini savunan Curzon, neden tam da Selanikli’nin Samsun’a çıktığı 19 Mayıs günü tam tersi bir tutum sergiliyor?

İşte burası, İngiliz kurnazlığının zirveyi yakaladığı yerlerden biri.

Savaşın diğer mağlupları Almanya ve Bulgaristan ile birer barış antlaşması hemen yapıldığı halde, Osmanlı ile yapılacak antlaşma sürüncemede bırakılıyordu. Nedeni, İngilizler’in, anlaşıp angaje etmiş oldukları Selanikli ile antlaşma yapmak istiyor olmalarıydı. Curzon Nisan 1919’a kadar, Osmanlı’yı ürkütmemek için, antlaşmanın geciktirilmemesi edebiyatı yaptı. Selanikli Samsun’a çıkınca ise, onun ne yapıp ne yapamayacağını görmek için bekleme moduna geçtiler.

Curzon’un Amerikan mandası teklifi, Selanikli’ye zaman kazandırmak için yapılmış bir hileydi. Böylece barış görüşmeleri altı, hatta sekiz ay geciktirilmiş oldu. Vikipedi’de “Bu 6 aylık gecikme bir Türk direnişi oluşması için harika bir fırsata dönüşürken” denilmiş olması sebepsiz değildir. Curzon, tam da bu sonucu almak için o teklifi yapmıştı.

Curzon işin peşini bırakmadı, 19 Mayıs’tan bir ay, bir hafta ve bir gün sonra, 27 Haziran 1919'da Paris Konferansı heyetine, ABD’ye yapılan manda teklifinin neticesinin beklenmesini, Türkiye ile yapılacak barış antlaşması görüşmelerinin ABD söz konusu meselede karar verinceye kadar askıya alınmasını teklif etti, ve bu yönde karar çıkarttı.

Curzon, ABD’nin kararının olumsuz olacağını biliyordu. Adam İngiltere dışışleri bakanı, fakat sanki ABD dışişleri bakanıymış gibi Amerikan mandası simsarlığı yapıyor. Önce Lloyd George Yunan’dan fazla Yunancılık numarası yapmıştı, bu defa Curzon sahneye fırlayıp ABD’den fazla ABD’cilik şovu sergiledi.

Ancak, müzakerelerdeki bu altı (hatta sekiz) aylık gecikme zarfında oluşan şey bir “Türk direnişi” değildi. O arada Selanikli’nin “millet meclisi” tezgâhı için gereken adımlar atıldı. Kongreler bunun için yapıldı. Sadece o altı ayda değil, ondan sonraki altı ayda da Selanikli’nin dış düşmana karşı atmış olduğu tek bir mermi yoktur.

Sadece nutuk attı.

Takiyye yaptı, yalan yeminler etti. Din istismarı alanında yeni icatlar çıkardı.

*

Dört: Yunanistan’da Almanya yanlısı Konstantin tekrar tahta çıkmasa ve Venizelos’un başbakanlığı devam etseydi, muhtemelen Ege’de ufak çaplı (Selanikli’yi kahraman gösterecek kadar) Türk-Yunan sürtüşmeleri yaşanacak, akabinde iki taraf masaya oturtulacak ve Lozan Antlaşması türünden bir antlaşma daha erken bir tarihte kotarılacaktı.

Fakat Konstantin işi yokuşa sürdü. Kampanya başlattı ve bizzat kendisi Anadolu’ya geldi, ordusunun başına geçti. Bunun arkasından Temmuz 1921’de Eskişehir-Kütahya yenilgisi yaşandı, Yunan Polatlı’ya kadar geldi. 70 bin kişilik Türk ordusundan geriye 30 bin kişi kalmıştı.

Selanikli paniğe kapıldı. İngilizler’le yaptığı anlaşmada bunlar yoktu. Palaspandıras Kayseri’ye kaçma kararı aldı. Fakat TBMM bunu kabul etmedi. Selanikli’nin niyeti, orduyu Kızılırmak’ın doğusuna çekmek, Ankara’yı Yunan’a bırakmaktı.

Vikipedi’deki ifadelerin de gösterdiği gibi, İngilizler ile müttefikleri o süreçte Yunanistan’a karşı Selanikli’yi desteklediler. Önce, Yunanistan’a verdikleri krediyi kestiler.

Daha Londra Konferansı’nda (Konstantin tekrar başa geçtikten birkaç ay sonra ve Kütahya-Eskişehir bozgunundan beş ay önce) Yunanistan'ın İzmir'den ve Doğu Trakya'dan çekilmesini talep ettiler.

Yunanistan (daha doğrusu Konstantin) bunu kabul etmedi.

*

Beş: Vikipedi’den yaptığımız alıntının son cümlesi şöyle:

“İngiltere ise … daha çok tarafsız görünmeye çalışmıştır. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon ise, İngiltere'nin herhangi bir sorumluluk almayacağı şekilde Yunanistan'ın mağlup olmasını sağlayacak bir politika tâkip etmeleri gerektiğini söylemiştir.”

İngiltere’nin, Fransa ve İtalya’nın aksine, Selanikli liderliğindeki Ankara Hükümeti’ne açıkça destek vermemesinin, vermiyormuş gibi görünmesinin iki nedeni var:

Birincisi, baştan Yunanistan’ı İzmir’e girmesi için kışkırtan kendisi olduğu için bunun mahcubiyetini taşıyor.

İkincisi, Selanikli’nin kendilerinin adamı olduğunu saklamaya uğraşıyor, deşifre olmasını engellemeye çalışıyor. İtalya ile Fransa’nın böyle bir sorunu yok.

Ancak, İsmet İnönü’nün ifade ettiği gibi, Selanikli’nin mücadelesinde başarılı olması için ellerinden geleni yaptılar.

Çünkü bu yönde “karar” almışlardı. Hiç oralı değilmiş numarası yapıyorlardı fakat müttefiklerini bu karara uymaya mecbur edecek kadar katı ve inatçıydılar. 

*

Galileo’nun sözü meşhurdur, doğruysa eğer, mahkemede ceza almamak için “Tamam, madem yasalar aksini söylüyor, kabul ediyorum, Dünya dönmüyor” demiş, fakat dışarı çıkınca “Dünya yine de dönüyor” diye konuşmuş.

Dünya, ne mahkeme dinler, ne de Galileo'nun ne söylediğine bakar.

İnsan yapısı yasalar, doğadaki olayları da, tarihi de değiştiremez. Bir şey, yaşanmışsa yaşanmıştır.

Yasaların Selanikli Atatürk’ü kahraman ilan etmesi, "en hakiki mürşit ilim" karşısında birşey ifade etmiyor.

İngiliz işbirlikçisi, dışı yaldızlı, süslü ve gösterişli, içi hava, boş bir balondu.

Yasalar, "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olmanın garantisi olmalıdır. Şunu bunu putlaştırmanın, insanları kula kul yapmanın değil.

*

(Devamı: https://seyfisay.blogspot.com/2025/10/turk-imparatorlugu-osmanliyi-tek-basina.html)


E-KİTAP: İSKENDERPAŞA CEMAATİ’NİN (HAKYOLCULARIN) DRAMI

 

https://archive.org/details/iskenderpasa-cemaatinin-hakyolcularin-drami



İSKENDERPAŞA CEMAATİ’NİN (HAKYOLCULARIN)

DRAMI

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

MEHMED ZAHİD KOTKU RH. A.’DEN:

“Taasavvufu bugünün mukallid tasavvufcularından değil Cüneyd’in, Bazyezid-i Bestami’nin ve Gazali’nin, İmam Rabbani’nin, Nakşibend Bahaüddin’in, Abdülkadir Geylani’nin, İmam Ahmed Rüfai Hazretlerinin ve sair, yollar ehl-i sünnet olan mutasavvıfların yolları olmalıdır. Bugün ise onların yollarını takib, ateşten gömlek giymek demirden leblebi yemek gibidir, yani çok müşkildir ve zordur. Onun için bugün öyle hakiki mutasavvıf bulmak da mümkün değildir.”

(Hadîslerle Nasihatlar 2)

 

PROF. DR. MAHMUD ESAD COŞAN HOCA’DAN:

“Bir insanın doğru hareket edebilmesi için, önce doğrunun ne olduğunu bilmesi gerek. Hayatta birçokları doğruyu bilemiyor, bulamıyor; doğru diye eğrilere, yalanlara, yanlışlara, hatâlara sarılıyor; ömrünü boşa harcıyor, günaha giriyor, iyi sonuca ulaşamıyor, ziyan ediyor, hüsrana uğruyor.”

(İslâm Mecmuası, Kasım 1996)

 

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: İFRAT İLE TEFRİT ARASINDAKİ BAŞDÖNDÜRÜCÜ ZİKZAKLAR

BÜYÜKELÇİ'NİN AHLÂKÇISINA AHLÂK VE HUKUK DERSİ 8

 “İSYANKÂR, GAFİL, ŞAŞKIN VE KIYMET BİLMEZ” CEMAAT 20

MASLOW’UN ÇİVİSİ VE “İNSAN KULLANIM EL KİTABI” 24

GECİKMİŞ MEALCİLİKTEKİ ARIZALAR 27

ÇOK ÖZEL PROJE MERAKI 40

“ZAMANIN İMAMLIĞI” HÜSN-Ü KURUNTUSU 44

 

İKİNCİ BÖLÜM: BABALAR VE OĞULLAR - MİRASYEDİLİĞİN “ONTOLOJİ VE EPİSTEMOLOJİSİ”

“ŞEYHLİK KESMEDİ, DOĞAL LİDERLİK İSTEREM” 48

DERİN ŞEHİR TİYATROLARI TARİKATLAR MASASI SAHNESİ İFTİHARLA SUNAR: İCAZETLİ ŞEYH HALİT YAŞAR, İCAZETSİZ NUREDDİN’E KARŞI 64

CEMAAT Mİ, FIRKA MI? 72

CEMAATTEN AYRILMA VE TEKFİR 77

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: AÇ “DOĞAL LİDER”İN OY AMBARI HAYALİYLE KURDUĞU PARTİ: SAĞDUYU

VİKİPEDİ’DE SAĞDUYU 86

“İBRAHİM’İN MİLLETİ”NDEN YÜZ ÇEVİREN PARTİ 91

KIBLESİZLİĞİ BAĞIMSIZLIK, KONFORMİZM VE EYYAMCILIĞI SAĞDUYU ZANNETMEK 110

SOLUN BAYAT SLOGANLARININ MÜŞTERİSİ OLACAK KADAR SAVRULMAK 121

AKL-I SELİMDEN MAHRUM SAĞDUYU AMBALAJI 127

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: SAĞDUYU MU, SOLDUYU MU? (SAĞDUYU PARTİSİ’NİN ZİHNİYET KARNESİ)

NEDEN YAZIYORUZ? 136

BİRİNCİ PAYLAŞIM: “LAİK DEMOKRASİ”Yİ İDEAL DİYE YUTTURMAK 138

İKİNCİ PAYLAŞIM: İLKELER 145

ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM: MEŞRUİYET, LAİKLİK, MİLLİYETÇİLİK 153

DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM: DERGÂH’TAN “LAİK DEMOKRASİ”Cİ PARTİ ÜRETMEK 161

BEŞİNCİ PAYLAŞIM: UZLAŞMA HAVARİLİĞİ 167

ALTINCI PAYLAŞIM: AÇ TAVUĞUN RÜYASINDAKİ DARI AMBARI 169

YEDİNCİ PAYLAŞIM: MECAZI ANLAMAYAN TECAHÜL-İ ARİFANE 179

SEKİZİNCİ PAYLAŞIM: DERİN OYUN: MÜSLÜMANA YUTTURULAN “DEVRİMCİLİK/İNKILAPÇILIK SOSYALİSTLERİN VE ATATÜRKÇÜLERİN TAPULU ARAZİSİDİR, MÜSLÜMANIN ORAYA GİRMESİ HELAL OLMAZ” AFYONU 181

DOKUZUNCU PAYLAŞIM: GÜÇLÜ CEVAP: “LAN SEN KİM OLUYORSUN DA BANA CEVAP VERİYORSUN!” 184

ONUNCU PAYLAŞIM: “TÜRK’ÜM DOĞRUYUM ÇALIŞKANIM, KERAMETİM KENDİMDEN MENKUL, LAİKİM DEMOKRATIM ÇAĞDAŞIM” 185

ONBİRİNCİ PAYLAŞIM: “GEL VATANDAŞ GEL, AHLÂKIN İYİSİ BURDA, GERÇEĞİN EN TAZESİ BURDA!” 188

ONİKİNCİ PAYLAŞIM: “BENİM OĞLUM BİNA OKUR…” 192

ONÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM: HAKKI BİLMEYEN SÖZDE HAKPERESTLİK 201

ONDÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM: ATATÜRK DEVRİMİNE İMAN VE TESLİMİYET: LAİKLİK HAVARİLİĞİ 204

ONBEŞİNCİ PAYLAŞIM: “BİZ DE DEMOKRASİ İSTERÜK!” 209

ONALTINCI PAYLAŞIM: ŞAHISLAR, İLKELER VE SADAKAT 212

ONYEDİNCİ PAYLAŞIM; HAKKI VE SABRI TAVSİYE 214

ONSEKİZİNCİ PAYLAŞIM: TEMCİT PİLAVI 216

ONDOKUZUNCU PAYLAŞIM: “KELLİM KELLİM L YENF” 228

YİRMİNCİ PAYLAŞIM: ZALİME YARDIM 230

YİRMİBİRİNCİ PAYLAŞIM: SANKİ PARTİ KURMAK, PARTİ PROGRAMI YAZMAK FARZ YA DA VACİP 239

NUREDDİN COŞAN’A MESAJ (SEKRETERİ ARDA ARACILIĞIYLA) 245

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: KRİTİK-ANALİTİK OYUNUN ANALİZ VE KRİTİĞİ

NASIL BAŞLADI? 268

“KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNME” LAFI ÜZERİNE  “KRİTİK-ANALİTİK” NOTLAR 271

KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNMENİN KRİTİĞİ 288

KAD KİTAPÇIĞININ ANALİTİK KRİTİĞİ 302

 

ALTINCI BÖLÜM: İSKENDERPAŞA CEMAATİ’NDEKİ ESAD EFENDİ SONRASI BÜYÜK SİYASÎ SAVRULUŞ

BÜYÜK UZLAŞMA YA DA “DÜZEYLİ BİRLİKTELİK” 312

ABD DİPLOMASİSİ APTAL, CIA UYKUDA MIDIR? 324

NUREDDİN COŞAN VE 2003 IRAK TEZKERESİ 327

CEHLİN OL MERTEBESİ SEHL OLMAZ! 330

EHL-İ SÜNNET İTİKADI VE ŞEYHPERESTLİK 338

ESAD EFENDİYİ İSTİSMAR EDENLERE BİR HATIRLATMA 355

BİR GRUP İSKENDERPAŞA BAĞLISI”NIN AÇIKLAMASINA DAİR 364

BAHÇELİ, ESAD EFENDİYİ KOVMANIN MEYVELERİNİ TOPLARKEN... 368

CİNSEL “ÇILGIN TÜRK"LÜK KASETLERİ VE BOZ KURTÇU ŞEYH 375

HOLDİNG ŞEYHLERİ VE BOZ KURT DALKAVUKLUĞU 382

“BOZKURTLARA FIRSAT VER, SÜRÜYÜ YESİN!” 385

İSKENDERPAŞA KAYYUMU NUREDDİN İŞİ BİRAZ ABARTTI 392

TAYFUN ATAY’IN İSKENDERPAŞA CEMAATİ KONULU YAZISINA ZEYL 396

NUREDDİN’DEN FAZLA NUREDDİNCİLER 404

DAVUTOĞLU UYANMIŞ, NUREDDİN’İN UYANMASI ZOR 415

CEMAATLER, TARİKATLAR VE SEÇİMLER 421

KRAL ÇIPLAK DEMEK YERİNE, KRALDAN FAZLA KRALCILIK 426

İSKENDERPAŞA’NIN DÜŞÜRÜLDÜĞÜ ACINACAK DURUM 433


SÖYLEMEK ZORUNDA OLDUĞUM İÇİN ÇOK ÜZGÜNÜM, SELANİKLİ ATATÜRK İNGİLİZ AJANIYDI

  Sahte kahraman, anasına yazdığı mektupta böyle diyor. Netice görmese Samsun'a çıkmazmış.  O neticeyi gösterenler İngilizler.  Mevzubah...