FETÖ'NÜN TELEKIZLARLA "TULUM" PROJESİ

 










Sabah gazetesinin (Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek verdiği) “Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış” başlığını taşıyan bir haberi üzerinde duruyorduk. Araya Altay Cem Meriç vakası girdi.

Habere göre, (sonradan adı FETÖ yapılan) “Paralel Devlet Yapılanması’nın telekızlarla çalışma yöntemlerine ulaşılmıştı.

17 kişinin tutuklandığı İzmir merkezli casusluk soruşturmasında, şüphelilerin el konulan bilgisayarlarında, paralel çete FETÖ'nün telekızları nasıl kullandığına ilişkin ayrıntılı plan ve yönergelere rastlanmıştı.

Şüphelilerin bilgisayarlarında, telekızların askerlere nasıl ulaşmasını adım adım gösteren “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlıklı verilen dosya ve powerpoint unum dosyaları bulunmuştu.  

“KKTC yapılanma” başlıklı belgede şu ifadeler yer alıyordu:

“Kıbrıs tam olarak istediğimiz bir ortama sahip; seks, alkol, uyuşturucu çok normal ve herkes arasında ileri seviyede yaygın.

“Otellerin teknik servis ekibine eleman sokmamız ve onların vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemeliyiz. Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz. Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için. Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.

“Ayrıca otellerin rezervasyon listelerini önceden alıp, kimin ne zaman geleceğini bilip ona göre kişileri hedefe alabiliriz.

“TSK’ya yeni tayinle gelenleri (özellikle yeni teğmenleri) çok hızlı bir şekilde oryantasyon adı altında mutlaka bizim belirlediğimiz gece klübüne götürmeliyiz. Bu konuda tulum çıkarmalıyız.”

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis

*

Konuyla ilgili bir önceki yazıda, FETÖ’nün masum bir hareket olmadığını belirtmiştik.

FETÖ’nün bir CIA-MİT ortak projesi olarak ortaya çıktığnu, temel yaklaşımları ve söylemlerinin bu proje çerçevesinde şekillenmiş olduğunu dile getirmiştik.

Bazı kusurlarını da saymıştık:

Laf cambazlığıyla cihadı terör gibi gösterme,

Dinler arası diyalog edebiyatı ile Hristiyanlık ve Yahudilik sempatizanlığı yapma,

İslâm ahlâkı”nı savunuyormuş gibi gözükerek İslam’ın siyasal boyutunu değersizleştirme,

İslam birliği hedefini ve Şeriat’ın hakimiyeti (İslam hukukunun üstünlüğü) ilke ve idealini “dinin ideolojileştirilmesi” diye yaftalayarak dolaylı biçimde reddetme,

Bu ilke ve idealleri savunanları (yine dini ideolojileştirme suçlamasıyla) Siyasal İslamcı ya da sadece İslamcı etiketiyle karalama, laik (siyasal dinsiz) demokrasiyi Şeriat devletine tercih etme.. Vs. vs. ..

Bunlara, insanları “gaza getirmek” için yaptıkları hileleri de eklemek gerekiyor. Güya Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bunların şarkılı türkülü, çalgılı çengili, kızlı erkekli Türkçe Olimpiyatları’nı teşrif ediyordu. Bir kişi de değil, on kişi bunu rüyasında görüyordu.

İşi iyice ayağa düşürmüşlerdi.

Ancak, bu tür “istihbaratçı hileleri”nin iktidar cenahı tarafından yapıldığına da şahit olduk.

Mesela, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasında, kendilerini İsmailağa Cemaati mensupları olarak gösteren cübbeli sarıklı birileri, Medine’de rüya gördüklerini, başbakanlığın Davutoğlu’na Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından verilmiş olduğunu kameralar önünde söylemişler, bu müthiş haber, Odatv.com gibi mecralarda yayınlanmıştı. (Bkz. https://www.dailymotion.com/video/x2s61gt)

Gençlik çağımızdaki o banka reklamı aklımıza geliyor: “Aslında yok birbirimizden farkımız, ama biz…”

*

Sabah’ın haberi böylesi bir “Kıbrıs yapılanması”ndan söz ediyordu, fakat yargılama safhasında bunların hiçbiri gündeme gelmedi.

Demek ki, algı operasyonu için belge uydurulmuştu.

Belge gerçektiyse, neden o polislere “ellerindeki görüntüleri” veren otel yöneticilerine hesap sorulmamıştı?

İfade açık:

“Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.”

Asya Finans’a kazara para yatıranların bile FETÖ’cü muamelesi gördükleri bir ortamda, o “bir iki otel yöneticisi”nin “suç örgütü üyeliği”nden yargılanmaları gerekmez miydi?

İki kere suç işlemişler: Bir, izinsiz olarak insanların uygunsuz görüntülerini almışlar. İki, bunu bir suç örgütüne teslim etmişler.

Ancak, yargılanan polislere bu yönde bir suçlama yöneltilmediğini biliyoruz. Demek ki, Yeni Akit ve Sabah, o polislere karşı iftira suçu işlediler.

Ve hesap vermediler.

*

Söz konusu belgeyi uyduranlara gelince.. 

Bu işleri bildikleri anlaşılıyor.. 

Gerektiğinde bir iki otel yöneticisi ile görüşüp ellerindeki görüntüleri alabildikleri, böyle şeylere akıllarının yettiği, bu tür dolapların nasıl çevrildiği hususunda fikir ve tecrübelerinin bulunduğu kanaatine varmak mümkün.

Suçlananlar, başta il emniyet müdürü olmak üzere İzmir’deki polisler.. Fakat, belgedeki üsluba baktığımızda, İzmir’i değil de yurtiçini, yurtdışını, memleketin dört köşesini takip eden bir istihbarat teşkilatı havasında konuştuklarını görüyoruz.

İzmir’deki polisten, “Falanca ilçede şu türden işler dönüyor, filanca mahallede şöyle bir çete var, feşmekan muhitte şöyle dalavereler çevriliyor” gibisinden malumatfuruşluklar beklenir, fakat bunlar resmen Kıbrıs’ın bağırsaklarının röntgenini çekmişler: “Kıbrıs tam olarak istedikleri bir ortama sahipmiş; seks, alkol, uyuşturucu çok normalmiş ve bu melanetler herkes arasında ileri seviyede yaygınmış”.

Öyle bir çete ki, üyeleri, bu tür suçlarla mücadele etmesi gereken polisler.. Başlarında da il emniyet müdürü var..

*

Polisler böyle işlere bulaşsalar, tutup böyle belge mi oluştururlar?.

Diyelim ki oluşturdular, bu üslupla mı oluştururlar?

Dünyanın en ahlâksız çetesi bile, böylesi belgeler oluşturacak olsa, bu üslubu kullanmaz.

Mesela hırsızlık çetesi, üyelerine şu şekilde seslenir: “Milleti aldatarak, dolandırarak, çalıp çırparak zenginleşenlere, o haksız servetlerini tıkınma fırsatı vermeyeceğiz.”

Terör örgütü kuran da, “Asıp keseceğiz, banka soyacağız, milletin başına bela olacağız, çalışmadan, olarak bir şey üretmeden başkalarının sırtından yaşayıp gideceğiz, vahşi asalaklar olacağız” demez, “Devletin zulmünden mazlum halkımızı kurtarmak için başkaldıracağız, canımızı ortaya koyacağız, direneceğiz” filan der.

Kimse ayranım ekşi demez.. En büyük fesatçı ve bozguncular bile kendilerini ıslah ediciler olarak tanıtırlar. Yaptıklarına mutlaka süslü püslü, sanatkârane bir kulp takarlar. (Gerçi Türkiye’de meramını lafı hiç dolandırmadan, edebiyat yapmadan “Milletin ..ına koyacağız” açıklığında ifade eden dürüst ve dobra insanlar da var ama, istisna.)

Evet, “KKTC yapılanma” başlıklı belge gerçek olsaydı, “Kıbrıs tam olarak istediğimiz bir ortama sahip; seks, alkol, uyuşturucu çok normal ve herkes arasında ileri seviyede yaygın” şeklindeki bir ifadeyle başlamazdı.

“Kıbrıs’taki yozlaşma had safhada, buna bulaşanların görüntülerini ele geçirip yaptıklarının faturasını önlerine koymalıyız” gibisinden bir cümleyle başlardı.

*

Gelelim diğer paragrafa:

“Otellerin teknik servis ekibine eleman sokmamız ve onların vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemeliyiz. Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz. Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için. Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.”

İzmir’de çalışan üç beş tane polissin, ve öyle bir ağa sahipsin ki, Kıbrıs’taki otellerin teknik servis ekibine varıncaya kadar her yere eleman sokuyorsun..

Bu güce sahip olsan, basit bir polis olarak sabahtan akşama kadar amir kahrı mı çekersin? Seni istedikleri gibi sağa sola, şu şehre bu şehre atamalarına tepkisiz mi kalırsın?

Memur maaşıyla ay sonunu nasıl çıkarırım diye hesap kitap yapmaya razı mı olursun?

Basit polissin, fakat telekızlarla pezevenklik yapıyorsun, ve de elinin altında, teknik elemanlar bile var.. Bunlar, Kıbrıs’a git dersen hemen Kıbrıs’a gitmeye razı oluyorlar. Dahası, Kıbrıs’ta herhangi bir yerde değil de senin belirlediğin otelde çalışmayı da kabul ediyorlar. 

Bunu üç beş polis yapamaz.. Bu güç sadece istihbarat servislerinin elinde bulunur. Çünkü istihbarat servislerinin çalışanları, istenilen her yerde çalışmayı kabul ederek işe başlarlar. Şantaj, tehdit ve duygu sömürüsü gibi türlü yolları kullanarak pekçok kimseyi eleman ve muhbir haline getirirler.

Evet, böylesi bir ağı ancak istihbarat servisleri kurabilirler.. FETÖ’cüsü, Süleymancısı bile bunu başaramaz, çünkü elemanlarını ancak “İnsanlığa hizmet, sevap, ecir, kendini Allah yoluna adama” vs. gibi söylemlerle motive edebilirler. “Otele gideceksin, milletin yatak muhabbetlerinin çetelesini tutacaksın” diyerek adam çalıştıramazlar.

(İstihbarat servisleri cemaatlere özellikle sızarlar, oralarda köşe başlarını tutarlar. Bazen siz, bir etkinliği herhangi bir cemaatin ya da o cemaatteki birilerinin gerçekleştirdiğini zannedersiniz, fakat aslında ardında istihbarat servislerinin yönlendirmesi vardır. 

Mesela FETÖ için ajanlık, yabancı istihbarat servisleriyle irtibat vs. gibi suçlamalar yapıldı. Şimdi Süleymancılar ve Kuytul grubu için de yapılıyor. Bunlara sadece yabancı gizli servislerin sızdığını, yerli-milli olanların hiç karışmadıklarını, hiç dahil olmadıklarını kabul etmek, söz konusu yerli-milli servisleri acizlik, beceriksizlik, tembellik ve işe yaramazlıkla suçlamak olur.)

*

Evet, otellerin teknik servis ekibine eleman sokmalılarmış, ve onlar vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemelilermiş.

Sabah’ın Yeni Akit kaynaklı haberi doğru olsaydı, bu sözde belgenin yanısıra o “arşiv”e de ulaşılırdı.

O arşiv neden ortada yok? Neden mahkeme safahatında gündeme gelmedi?

Belli ki belge, bu tür görüntüleri arşivlemeye alışkın birileri tarafından "uydurulmuş".

Belgede bir de, “Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz” ifadesi var. Otel hazır, teknik eleman hazır, oda hazır, telekız da istemediğin kadar, bir eksik kamera.. Kamera da zaten ellerinde sebil.. Eh, geriye bir tek görüntü kalıyor. Un var, yağ var, şeker de var, niye helva yapmasınlar ki?

Ancak, burada “belgenin üstün zekâlı mucitleri”nin hedefi biraz şaşırdığını görüyoruz. Kameralar, “telekız tutkunu askerî personel” için olmaktan çıkıyor, “Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için” haline geliyor.

Bu “üst düzey” adamlar yatakta kumar oynamayacaklarına göre, çekeceğiniz şeyler yine telekızlı birşeyler olmalı. Kumar oynayan üst düzey subayların görüntüleri, kumar oynamayan üst düzeylerin görüntülerine ne bakımdan daha üstün?

*

Teknik servis elemanı demişken şunu da belirtelim: Eylül 1993’ten itibaren kapanana kadar İslâm dergisinin son genel yayın yönetmeni olarak çalıştım. Mart 1997 tarihli sayımız önem taşıyordu, çünkü 28 Şubat’ı takip eden sayı idi. Dergi baskıya hazırdı, fakat bayyazarımız Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca, yazısını geç gönderdi, 5 Mart diye hatırlıyorum.

Derginin münderecatını, 28 Şubatçı Amerikan ve İsrail uşaklarına sert tepki gösterecek şekilde hazırlamıştım. Bu meyanda Esad Efendi’nin bir konuşmasını (elindeki tüfekle nişan aldığı) bir fotoğrafı eşliğinde koymuştum. Attığım başlık da, darbe şakşakçısı gazetelerin attığı kadar sert olmasa da, sertti. Ve sert bir “editör” sunuşu da yazmıştım.

Esad Efendi’nin başyazısı, benim istediğim ve tahmin ettiğim gibi geldi. Darbecileri doğrudan İsrail uşaklığıyla suçlayan (kelimenin tam anlamıyla “tarihî”) bir yazıydı. Belki de, bütün yazarlık hayatı boyunca kaleme almış olduğu en önemli yazıydı. Böylece, o sırada korkmuş, sinmiş ve pısmış olan bütün bir muhafazakâr camiaya, mırıltı, vızıltı, inilti ve sızıltı kabilinden de olsa tepki gösterme cesareti geldi.

(Fethullah ve cemaati hariç. Onlar, Amerikan ve İsrail uşağı darbeci subaylar ve MİT’çiler karşısında alttan almaya, darbecilere “mahcup” bir destek vermeye devam ettiler. Ve Esad Efendi, o güne kadar aleyhinde konuşmadığı Fethullah için “Ona hoca demeyin” dedi.)

*

Söz konusu sunuş yazımdan dolayı hakkımda DGM’de dava açıldı. Fakat burada dile getirmek istediğim husus bu değil. Dergi basılmış halde önüme geldiğinde, benim Esad Efendi’nin konuşması için belirlediğim sert başlığın atılmış, yumuşak bir ifadenin konulmuş olduğunu görmüştüm. Bunu, dergiyi yayınlayan Vefa Yayıncılık’ın genel müdürünün yapmış olduğu belliydi.

Ancak, ayın sonlarına doğru (sanırım 21 Mart’ta), Hürriyet’in sahibi Aydın Doğan’ın Radikal gazetesinde, dergimiz aleyhinde bir yazı çıktı. Orada, Esad Efendi’nin konuşmasının başlığı da yer alıyordu. Ancak, başlık, benim belirlediğim fakat baskıya girmeyen başlıktı.

Yani dergimiz, daha baskıya gitmeden, okurların eline geçmeden önce, basılmamış taslak sayfalar olarak birilerinin önüne gitmişti.

Evet, dergimizde, aynı zamanda istihbarat birimlerine hizmet eden kişiler de vardı. Kuruluşundan kapanışına kadar hiçbir zaman eksik olmadılar.

Bunlar, çalışmalarımızı sabote de ediyorlardı. Mesela, önce çaycı olarak çalışmaya başlayan, sonra “On parmak daktilo yazabiliyorum” filan diyerek dizgici olan bir genç, en ihtiyaç duyulduğu zamanlarda “Hasta oldum, bugün rahatsızım, şöyle oldu, böyle oldu” diyerek işe gelmez, programımızı aksatırdı.

Şerefsizin bunu kasten yaptığını anlamam için köprülerin altından çok sular akması, insanlara olan hüsnüzan ve itimadımda kapanmaz gedikler açılması gerekiyordu.

*

Bir sonraki cümle:

“Ayrıca otellerin rezervasyon listelerini önceden alıp, kimin ne zaman geleceğini bilip ona göre kişileri hedefe alabiliriz.

Söz konusu polislerin davasında böyle bir suçlama yapılmadı. Ancak, istihbarat teşkilatlarının bu şekilde çalıştığını biliyoruz. Hedefe koydukları kişilerin sadece otel rezervasyonlarını değil, her tür rezervasyonunu (otobüs, tren, uçak yolculuğu, tedavi randevusu vs.) takip ediyorlar.

Bu cümleye bakılırsa, İzmir’deki polislerin sadece bu şehirdeki subayları değil, Kıbrıs’takileri de hedefe koymuş olmaları gerekiyor. İzmir’deki subayın Kıbrıs’ta işi ne?

Tabiî meselenin bir de telekız boyutu var.. Bu hesaba göre, polislerin kendi aralarında şöyle konuşuyor olmaları gerekiyor: 

“Hasan, bak hele bak, bizim Albay Toray hafta sonu gene Kıbrıs’ta.. Beş yıldızlı Zampirik Oteli’nde oda ayırtmış.. Bizim telekızlardan şu sıra boşta kimse var mı?.. Arya mı var?.. Tı, Arya onun tipi değil, fazla kilolu.. Neva boşta mı?.. He mi?. İyi, Neva’ya hemen bir Kıbrıs bileti alalım, Albay’ı kafese alsın.. Zaten Neva’nın daha önce Albay’la tanışmasını sağlamıştık. En iyisi, Albay’ın gideceği uçakta Neva’ya da yer ayırt.. Neva kendisinin de aynı uçakta olduğunu Albay’a bir şekilde farkettirsin. Mehmet’e söyle, sana bunun için ortak hesaptan para versin. Albay Neva’ya yüz vermezse ortada kalmasın, bir otele gidebilsin. Fakat Neva’nın bir yedeği de bulunsun.. Otelin teknik servisindeki elemanımız Toygun’a haber ver, oradaki telekız kadromuzdan uygun birini hazırda tutsun. Neva olmazsa, Niza..”

*

Son paragraf:

“TSK’ya yeni tayinle gelenleri (özellikle yeni teğmenleri) çok hızlı bir şekilde oryantasyon adı altında mutlaka bizim belirlediğimiz gece klübüne götürmeliyiz. Bu konuda tulum çıkarmalıyız.”

Habere göre, bunu polisler yapıyor.. Hem de “dindar bir cemaat” mensubu olarak bilinen polisler..

TSK’ya yeni tayinle gelenleri cemaatlerine kazanmak gibi bir siyasetleri ya da çalışmaları yok. Bir gece kulübünün simsarları ve gizli ortakları gibi hareket ediyor, yeni atanmış teğmenleri hemen gece kulübüne taşıyorlar.

Hedefleri tulum çıkarmak.. Şu da nazar boncuğu olsun diye birini bile kenarda bırakmak istemiyorlar..

"Teğmenlerden bazılarını alıp cemaat evlerine, dersanelerimize filan götürelim, beraber camiye cumaya gidelim ayağından kafaya alalım" da demiyorlar. Hepsi için istikamet gece kulübü..

İstihbarat teşkilatları bir cemaate sızdıklarında, oradaki “istikbalini parlak” gördükleri bazı kişileri allem edip kallem edip, “Gel şuraya da gidelim, gel şu tarihî mekanı da görelim, gel şu filmi de izleyelim, gel şu konseri de dinleyelim” filan diyerek gece kulübü ve kumar masaları da dahil olmak üzere olmadık yerlere sürükleyebilir, sonra da bu ortak maceralar üzerinden o kişileri “ajan, eleman ya da muhbir” haline getirebilirler, fakat bir cemaatin, ne kadar hain olursa olsun, TSK personeline yönelik böyle akla ziyan “tulum” (tekil hedefler değil, tulum) projeleri asla olmaz. Tulum peynirleri olur da, böyle tulum projeleri olmaz.

Bu kadar kötü olamazlar demiyorum, bu kadar aptal olamazlar.


ACM'NİN ASIL BÜYÜK TURPU HEYBESİNDE: "TEKFİR ETMEYİN, FAKAT KONUŞTURMADAN VURUN, ASIN KESİN, EZİN, YOK EDİN!"

 

"BENİM TEKFİRCİ BİLDİKLERİMLE NE KONUŞULSUN, NE TARTIŞILSIN.. ONLAR.. ANLARSIN YA!.."

 

















Altay Cem Meriç diye son yıllarda meşhur olmuş bir şahıs var.. Gençler için faydalı bazı çalışmaları varsa da, kimi söylemleri bazı arızalarının bulunduğunu gösteriyor.

Hepimiz gibi yüzeyden devlete bağlı, fakat derin bağlantıları da var mıdır, bu konuda konuşmak için erken deyip geçelim..

Altay Cem, IŞİD midir, DAİŞ midir, DAEŞ midir, DEAŞ mıdır, her ne zıkkım ise, Yalova’da bu çeteye 2025 yılı sonunda yapılan operasyon nedeniyle “tekfircilik” meselesi gündeme geldiği için X hesabında, 30 Aralık 2025 tarihinde, bize Kemalist derin düzen kafasını ve 28 Şubat'ı hatırlatan bazı şeyler yazmıştı.

Ağzından dökülenlere baktığımızda, içinden geçenlerin daha fazla olabileceğini düşünmeden edemiyoruz.

Makul ve mutedil müslüman edasıyla ortaya çıkan böyle olursa, Kemalistler nasıl olur, varın siz düşünün dedirtecek cinsten ifadeler..

*

IŞİD’in bir Amerikan projesi olduğu biliniyor.. Trump, projenin mimarının eski ABD Başkanı Obama olduğunu açıklamıştı. 

ABD ve İsrail’in (MOSSAD’ın) aparatı durumunda bir örgüt..

Ancak, Trump bunu açıklamadan da zaten bunun böyle olduğu gelişmelerin seyrinden anlaşılıyordu. Anlaşılmıştı.

Son dönemde adlarını Afganistan’ın Taliban yönetimine yönelik bombalama ve suikast eylemleriyle duyuruyorlar.

Örgütün “taban”daki elemanlarının, İsrail ve ABD aparatlığının farkında olmaması sonucu değiştirmiyor. (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün durumu da buydu.. Tabanın genelde yukarıda dönen dolaplardan haberi yoktu. Belki hâlâ da yok.. FETÖ başlangıçta CIA-MİT konsorsiyumunun aparatıydı, Fethullah Gülen’in Pensilvanya’ya “iltica” etmesinin ardından MİT’i “takmamaya”, sadece CIA’den emir almaya başladı.)

(“İstiklal Harbi, milli mücadele” vs. dediğimiz hareket de Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngilizler tarafından Osmanlı İslam Devleti’ni ve Hilafet kurumunu yok etmek, Türkiye’yi laik yani “siyasal dinsiz / siyasal kâfir” yapmak için tasarlanmış bir proje idi.. 

Curzon’un taşeronu Selanikli Atatürk’ün emri altına giren millet, dilindeki “din, iman, hilafet, şeriat, vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yüzünden onun Osmanlı Devleti ve Hilafet için harekete geçtiğini zannediyordu.. Fakat farkında olmadan Hilafet'in yıkılışına hizmet ettiler.

Evet, IŞİD’in söylemleri önem taşımıyor, arkasında kimlerin olduğu, neye hizmet ettiği önemli.)

*

Altay Cem’in X hesabındaki sözlerine gelelim.. Şöyle:

"Şimdi toplum tabanı açısından düşünelim ;

Tekfircilik retorik üzerine kurulu zayıf bir teorik pozisyondur. Retorikle tamamen mağlup edilemez. Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez.

Ortalama bir tekfirci “alim” görünen kişinin 20 puanlık din bilgisi olsa ve Gazzali (1000 puan olsun) ile tartışsa ;

Dışardan izleyen 10 puanlık adam için sadece kendisinden daha bilgili iki kişi tartışmış olur. İkisinin de ne kadar bildiğini tartmaya kudreti yetmez.

Gazzali böyle bir cedelde büyük bir galebe çalsa dahi izleyen 100 kişiden 10 tanesi tekfirciyi haklı bulabilir. Bu da havaric için başarılı bir operasyondur.

Zaten hiçbir zaman toplumların çoğunluğu olamadılar. Yapısal olarak buna müsait değiller. Ancak belli bir kalabalık onlara yeter.

Cedel ve münazara ancak belli bir algı kapasitesi üstünden katılımı engeller. Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik ise her zaman sonuç verir.

Cedel, tabandaki sorunu çözmez. İbn Abbas Nafi ile cedel etti. Mat etti. Faydası da oldu ama havaric cedelle ortadan kalkmadı. Hz. Ali üstlerine yürümek zorunda kaldı.

Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine koyuyorlar. Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullandılar.

Ama senin gücün yetiyorken “fikir” falan diye safa yatarak güçlerinin yeteceği günü bekliyorlar. Tekfir gerçekten önemli bir politik alamettir.

Elimde olsa Nizamülmülk’ün Siyasetnamesini okullarda ders olarak okuturdum.

*

Evet, Altay Cem’in yazdıkları bunlar..

Bu meseleyi “kurulu düzen” açısından “analiz” eden MİT’çi istihbarat personeline (özellikle de asker kökenli olanlarına) fikirleri sorulsa herhalde üç aşağı beş yukarı bunları söylerler.

Altay Cem'in hemen her cümlesi yanlış.. Ayrıca, tekfircilerde gördüğü gaddarlık, dayatmacılık ve saldırganlık ile malul..

İlk paragraftan başlayalım.. Şöyle diyor:

“Tekfircilik retorik üzerine kurulu zayıf bir teorik pozisyondur. Retorikle tamamen mağlup edilemez. Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez.”

Tekfircilik denilen şey retorik (belagat, etkili ve ikna edici söz söyleme sanatı) üzerine kuruluysa ve zayıf bir teorik pozisyona sahipse, bundan, zayıf olmayan bir teorik pozisyona sahip retorikle tamamen mağlup edilebileceği sonucu çıkar. Kolayca..

Hele bir de devletin imkânlarının elinizin altında olduğunu gözönüne alırsanız, buna çocuk oyuncağı demek gerekir.

*

Daha ilk iki cümlesinden şu anlaşılıyor: Altay Cem’in kendi lafları aslında göz boyayıcı retorik ve süslü püslü kelimeler üzerine kurulu bir “pozisyon”u temsil ediyor.. 

Ve bu pozisyon “teorik” düzeyde zayıflığın son sınırında.. Teorik yönü boşluk alarmı veriyor.

Tekfirci teorik pozisyon, retorikle (aynı türden alet edevat ve silahla) “tamamen” mağlup edilemezken, “Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez”miş. Öyle diyor.

Burhan, akla ve mantığa hitap eden “delil/kanıt” demek oluyor. Mücadele kelimesi ile aynı kökten gelen cedel ise, “delil”lere dayalı tartışma anlamına geliyor. (Retorik, insanların aklından ziyade duygularına, hassasiyetlerine ve zaaflarına hitap eder.)

Eğer tekfircilik retorikle tamamen, burhan ve cedelle hiç mağlup edilemiyorsa, çok güçlü bir teorik pozisyon üzerine kurulu demektir.

Söz sanatlarını sonuna kadar istismar edip kullanıyor fakat tam sonuç alamıyorsanız, iş “delil” bahsine gelince de söyleyecek “hiç” birşey bulamıyorsanız, yanlış yerde duranın siz olduğunuz sonucuna varmak gerekir.

*

Sıradaki paragraflar:

“Ortalama bir tekfirci “alim” görünen kişinin 20 puanlık din bilgisi olsa ve Gazzali (1000 puan olsun) ile tartışsa ;

“Dışardan izleyen 10 puanlık adam için sadece kendisinden daha bilgili iki kişi tartışmış olur. İkisinin de ne kadar bildiğini tartmaya kudreti yetmez.”

Böylece, “tekfirci” olarak nitelediği kişileri “alim görünen kişi” olarak etiketliyor.

Altay Cem tekfircilikten neyi anladığını yazmadığı için, “alim görünmek”le neyi kastettiğini de çözemiyoruz.

Ancak, İmam Gazzalî’yi “tekfirci” olarak görmediği kesin.. 1000 üzerinden 1000 (yazıyla bin) puanlık bir alim olarak gördüğü anlaşılıyor. Bin basamaklı bir merdivenin en üstünde..

*

Ne var ki, Altay Cem gibilerin “tekfirci” olarak nitelendirdikleri birçok kişi, İmam’ın şu sözlerinden daha fazlasını söylüyor değiller:

 “… Ancak bid’ati [savunduğu “Kitap ve Sünnet’e aykırı” görüş] sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(Gazzâlî, el-Mustasfâ, C. 1, çev. Y. Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)

Evet, İmam, kıbleye yönelerek namaz kılan ve kendisinin müslüman olduğunu söyleyen (hatta buna inanan) kişilerin, bid’atleri sebebiyle tekfir edilebileceklerini söylüyor.

Mesela “Ben müslümanım, İslam’ın zekat gibi emirleri güzel; ahlâkî öğütler de iyi, fakat faiz yasağı, Allah yolunda cihat, şeriat hükümleri vs. bana göre değil, bunları gereksiz görüyorum” diyen kişi, namaz da kılsa kâfirdir.

Ben demiyorum, İmam diyor.. Ben de katılıyorum.

Ne yazık ki günümüzde, “kendisinin kâfir olduğunu, küfre düştüğünü” anlamaktan aciz ya da (milli mücadele sırasında müslüman görünerek milleti aldatan Selanikli Atatürk gibi) "küfrünü saklayan" kâfirler yüzünden bu ülkede rahat ve huzurumuz yok.

Bu tür kâfirler, “İmam Gazzalî gibi de konuşmayacaksınız, biz her küfür bid’ati memlekete hakim kılacak, sonuna kadar savunacağız, fakat yakınlarımızın cenaze namazını kıldığımız için bizi asla tekfir etmeyeceksiniz. Yoksa gözünüzü oyarız, sizi kabre koyup ağzınızı toprakla doldururuz” diyorlar.

*

Geçelim:

“Gazzali böyle bir cedelde büyük bir galebe çalsa dahi izleyen 100 kişiden 10 tanesi tekfirciyi haklı bulabilir. Bu da havaric için başarılı bir operasyondur.”

Psikolog Maslow, elindeki tek alet çekiç olan kişinin herşeyi çivi zannedeceğini söylüyor.. Bütün hayatı "operasyon" demek olan istihbaratçı taifesinin zihinsel kodları ile düşünenlerin de bir zaman sonra herşeyi "operasyon" olarak görmeye başlamaları doğal karşılanabilir. 

Hz. Ali r. a. döneminde ortaya çıkan havaricin (haricîlerin) tekfirciliği malum.. Bunlar önce Hz. Ali’nin taraftarıydılar, askeriydiler, sonra Hz. Ali’yi tekfir edip ayrı bir grup haline geldiler.

Kur’an ayetlerini akla ve mantığa aykırı şekilde yorumluyorlardı.

Konu hakkında hiçbir bilgisi olmayan 100 kişiden 90’ını bir cedel (münakaşa, tartışma) ile doğru çizgiye getirebiliyorsan, yüzde 10’u kaybetme korkusuyla tartışmadan uzak durman ve insanların hepsinin cehaletine razı olman ahmaklıktır.

Meseleyi tartışmadığında onların belki 100’ünü de kaybediyorsun; nereden nasıl bilebilirsin?.. 

Boşluk ve cehalet, istikametin garantisi değildir.

*

Havarici bırak, bugüne gel.. 15 Temmuz’dan sonra başta Fethullah Gülen olmak üzere FETÖ’cü olarak bilinen hemen herkes resmen tekfir edildi..

Fethullah’ı ve avanesini CIA’in emrine (ya da kontrolü altına) girdikleri için tekfir ediyor iseniz, “Şeriat değil çağdaş uygarlık istiyoruz” diyerek Osmanlı Devleti’ni yıkıp Türkiye’yi hristiyan Batı bloğunun bir parçası haline getirenleri de aynı gerekçeyle tekfir etmeniz gerekir.

Ayrıca, Avrupa Birliği üyeliği için çaba gösteren ve bunu destekleyen herkesi de tekfir etmek zorundasınızdır.

Devletçe yapılan şeyi herhangi bir grup (kendi adlandırmalarına göre “cemaat” ya da “hareket”) devletten bağımsız yapınca mı küfür sebebi oluyor?

Türkiye Cumhuriyeti Allah’ın ve Rasulü’nün ilke ve inkılaplarına göre yönetilen bir İslam devleti olsa ve vatandaşlardan bazıları “Biz İsviçre Medenî Kanunu’nu, İtalyan Ceza Yasası’nı vs. istiyoruz, Şeriat’e düşmanız.. Şeriat irticadır, tehlikedir, kahrolsun Şeriat!” deseler, onları tekfir etmek için bir gerekçeniz olabilir, fakat zaten ABD’nin müttefiki (azat kabul etmez yandaşı, stratejik ortağı, müttefiki) olan bir devletin vatandaşları ABD’nin güdümü altına girdiği zaman, onları hangi "tutarlı" gerekçeyle tekfir edebilirsiniz?.. 

Küfür, "sivil" olunca küfür oluyor, "resmî" olunca küfür olmaktan çıkıyor mu?! Küfrün sizin lehçedeki manası bu mu?

(Kanaatimce, bazı FETÖ’cüler, tekfiri gerektiren düşünceler serdediyorlar. Ancak Türkiye’nin çifte standartçı tekfircilik karşıtları FETÖ söz konusu olduğunda hemen çark ediyor, onları en gelişmiş tekfir topları ile bombardımana tabi tutuyorlar. Aynı çifte standart FETÖ’cülerde de var. Siyasal İslamcı, cihatçı vs. dedikleri kesimler için “tekfir” anlamına gelen sözler sarfediyor, “Bunlar müslüman değil” diyorlar.)

*

Devam ediyor Altay Cem:

“Cedel ve münazara ancak belli bir algı kapasitesi üstünden katılımı engeller. Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik ise her zaman sonuç verir.

“Cedel, tabandaki sorunu çözmez. İbn Abbas Nafi ile cedel etti. Mat etti. Faydası da oldu ama havaric cedelle ortadan kalkmadı. Hz. Ali üstlerine yürümek zorunda kaldı.”

Bunlar, mantıklı ve tutarlı düşünmekten aciz bir şahsın şirin sayıklamaları.

Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik her zaman sonuç verir” ise, tekfircilik karşıtı olarak sen de salt retorikle sonuç alabilirsin demektir.

Elinde imam hatip liseleri, ilahiyatlar, müftülükler, camiler, imam ve müezzinler ordusu, okullar, üniversiteler var, bütün camilerin “gündem”ini sen belirliyor, “hutbe”leri sen yaz(dır)ıyorsun. 

Dahası elinde devletin TRT’si, televizyon kanalları ve MİT’in kontrolü altındaki basın yayın organları, sosyal medya trolleri var, o zaman neyden korkuyorsun?..

Daya retoriği, al sonucu!.. 

Alamıyorsan, suç retorikte değildir, senin kafandadır.

*

Devam ediyor Altay Cem:

“Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine koyuyorlar. Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullandılar.

Ama senin gücün yetiyorken “fikir” falan diye safa yatarak güçlerinin yeteceği günü bekliyorlar. Tekfir gerçekten önemli bir politik alamettir.”

Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullananlar sadece “tekfirci” diye bilinen topluluklar değil.

Müslümanları salak yerine koyan başkaları da var. Onlar Kanla irfanla kurduk biz bu Cumhuriyet’i” diyorlar.

Onlara sıra gelince bu köylü kurnazı Altay şunları diyor:

“(Atatürk’e karşı) Bir aşk nefret ilişkisi içinde de değilim. Ben tarihî karakterlerle öyle bir ilişki kurmuyorum. Ama, bana sorarsanız mesela Kadir Mısıroğlu’nu tenkit edeceğim konulardan birisi budur: Çok hissî tarih okuma tarzı, özellikle Mustafa Kemal konusunda, üslubu da bence..”

Merhum Kadir Mısıroğlu’nun Selanikli konusundaki hissîliği, Atatürk yandaşlarının putperestçe hissîliğinin yanında solda sıfırdır. Devede kulak bile değildir, tek bir yarım tüydür.

*

Ayrıca bu devletin “yasal” yapısı, bir devlete (hele de çağdaşlık iddiasındaki bir devlete) yakışmayacak şekilde vatandaşlara, Selanikli ile, tamamen hissî bir ilişki kurmaları dayatmasında bulunuyor..  

Bütün devlet kurumları Atatürk heykeli, büstü, resmi ile dolu.. İlkçağın puthanelerindeki görüntüleri akla getiriyor.

Bazı vatandaşlık haklarından faydalanabilmek için Atatürk ilke ve inkılapları diye adlandırılmış olan İngiliz ilke ve inkılaplarına iman ettiğinizi, ölene kadar sadık kalacağınızı yeminle beyan etmek zorundasınız.. 

Aksi takdirde ortaçağın serf ve paryası, ilkçağın kölesi gibi ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş haline geliyorsunuz.. 

Birinci sınıf vatandaş muamelesi görmeniz ise, "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olmaktan vazgeçip ("birinci sınıflığın hatırı" için) şahsiyetsiz hale gelmenize bağlı.. 

"Hukukuna malik olmayan" köle olmak bakımından değişen birşey yok, fakat "birinci sınıf" vatandaş olmanın maddî getirisi var.

*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Atatürk’le kurduğu bu hissî ilişkiye ve bu ilişkinin millete dayatılmasına (nice bedel ödeyerek, hakaret ve aşağılamaya uğrayarak) itiraz etme cesareti gösterdiği için, Kadir Mısıroğlu, gelecek kuşaklar tarafından rahmet, minnet ve şükranla anılacaktır. 

Altay Cem’e de utanç madalyası olarak, yukarıya aldığımız lafları yeter de artar.

Onun bu sözleri, Atatürk’le değilse bile, Atatürkist devletle gayet sağlam hissî (duygusal) ilişki kurmuş olduğunun ileri sürülmesine yol açabilir. 

Tarihî karakterlerle aşk-nefret ilişkisi kurmuyormuş.. Eğer öyle olsan, tekfircilik bağlamında sıraladığın şu boş lafları yazabilir miydin?! 

(Demek zorundayız: Herkese “lo lo” da bize de mi “lo lo”, kurnaz köylü?)

*

Evet, bu hissî akıl hocası, “Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine koyuyorlar” diyor.

Bu ülkenin işkence tarihine ve derin devlet siciline bakıldığında, tekfir etmeden de can, mal, ırz ve namusu helal görenlerin bulunduğu farkediliyor.

Helal haram, ırz ve namus kavramı, imanı olmayanda hiç yok. Onlar tekfir etmiyorlar, daha çağdaş kavramlar kullanıyorlar.

Mesela “vatan haini” oldunuz, tevbesi olmayan bir suç işlediniz filan diyorlar.. 

Uyduruk lügatlarında vatan hainliği, onlar gibi inanıp düşünmemek, onların cinayetlerini ve rezaletlerini onaylamaktan kaçınmak anlamına geliyor.

*

MİT’çi Mehmet Eymür açıklamıştı, bu devletin Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan karar sonucu, sırf malı için öldürülmüş adamlar var bu cennet vatanda.

Bu ülkede üç beş tane çapulcu tekfircinin yapabileceği birşey yok.. Ancak yerli ya da yabancı istihbarat servisleri tarafından kullanılırlar, başka da birşey yapamazlar.. Devlet işi ciddi tutarsa onları bostandaki patates gibi bir günde toplar.. Asıl sorun, devlet gücünü elinde tutan, "adaletin mülkün/devletin temeli olduğunu" görmezden gelerek hukukun dışına çıkıp devlet gücünü istismar eden canavar ruhlu “resmî ideoloji tekfircileri”..

Mesela, FETÖ’cü diye gözaltına alınan bazı kadınlara (Hakan Fidan’ın liderlik ettiği MİT’çiler tarafından) tecavüz edildiği, kimilerinin hamile kaldığı, Avrupalılar tarafından dile getirildi.

Tekfirciler MİT’e sızdığı için mi?! Ha, ne dersin, hissiyatsız Altay?

Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığı zamanında medyaya yansıyan bir ses kaydında Fidan’ın, “Suriye’den Türkiye’ye birkaç füze attırır, savaş bahanesi üretirim” anlamına gelen sözleri yer alıyordu.. Asıl sorun bu kafa!.. 

*

Kayseri’de Suriyeliler’e karşı organize saldırıya geçildiğinde MİT’in bu tür marifetlerini hatırlamış ve şunları yazmıştım:

"Kayseri’de yaşanan türden olaylar bazen, saldırıya uğrayan kitleye “Önünüzde üç seçenek var, ya her konuda entegrasyona, asimilasyona razı olacaksınız, ya pılınızı pırtınızı, tasınızı tarağınızı toplayıp defolup gideceksiniz, ya da böyle şeyler yaşayacaksınız, seçim sizin” mesajının verilmesini, mültecîlerden şikayetçi kitlenin de “gazının alınmasını” sağlar.

"Fakat bizim devletimizin derinlikleri böyle “anlatılamayacak” şeyler planlamazlar ve yapmazlar, çok dürüst, çok ahlâklıdırlar.

"Onların kitabında suikast tipi şeyler de yer almaz.

"Güldür Güldür Show’da (Tarkanvari Kara Mesut’un, hanına, hanesine tecavüz ettiği) hancı İbrahimus’un “Hanıma tecavüz ettiniz” diye feryat etmesine yol açan türden sapıkça işler onların kitabında yazmaz.

"Böyle işler akıllarına bile gelmez.

"Ancak, bazı FETÖ’cüler gibi yurtdışına kaçmış hainler Atatürk tipi “namus” abidesi devlet görevlilerine, tutuklanmış FETÖ'cü kadınlardan bazılarına yapılan muamele hakkında böylesi iftiralar atabilirler.. Aldırmayın.. Ne mutlu Türküm diyene!. Bir Türk dünyaya bedeldir.. Türküm doğruyum çalışkanım…"

(https://seyfisay.blogspot.com/2024/07/su-sozler-erdogana-ait-baknz-bunu.html)

Nasıldı o söz, ne diyorlardı, “Biraz delikanlı ol, ciğerimi ye!”, böyle miydi?

*

Gelelim son cümleye:

“Elimde olsa Nizamülmülk’ün Siyasetnamesini okullarda ders olarak okuturdum.”

Bunu yazan adam, retorikten, burhandan, cedelden ümidini kesmiş adam..

Siyasetname’yi ben de okudum ama, böyle bir cümleyi kuran adam için aklıma “Sen ukalalığın şımarmışının resmini yapabilir misin Abidin?” sorusu dışında birşey gelmiyor.

 

(İlk yayın tarihi: 30 Aralık 2025)


FETÖ'NÜN TELEKIZLARLA "TULUM" PROJESİ

  Sabah  gazetesinin ( Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek verdiği) “ Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış”  başlığını taşıyan bir haber...