“ARTİZ” İSMET’İN MÜSLÜMAN TEKNOLOJİSİ MASALI VE RİYAKÂR PARTİCİLİĞİ (SAHTE MİLLÎ GÖRÜŞÇÜLÜĞÜ)

 




(1) Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 5, 136; Şeybânî, Şerhü Siyeri’l-Kebîr, 1, 90.



Demokrat Parti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan "yeni dünya düzeni"nin gerekleri çerçevesinde 7 Ocak 1946'da Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından kuruldu.

Bunlar, eski CHP'lilerdi.. 1950'de iktidar oldular. Selanikli Mustafa Atatürk'ün son başbakanı Celal Bayar artık cumhurbaşkanıydı.

İki kutuplu yeni dünya düzeni, ABD ile (SSCB - Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adını taşıyan) Rusya güdümlü komünist blok arasındaki Soğuk Savaş'a sahne oluyordu.

İki dünya savaşı arası dönemde, 1920-1946 yılları arasında varlığını sürdüren Milletler Cemiyeti'nde esas itibariyle İngiltere ve Fransa'nın borusu ötmekteydi. 1945'te kurulan ve Milletler Cemiyeti'nin pabucunun dama atılmasına yol açan Birleşmiş Milletler'de ise hakim güçler ABD ile SSCB idi.

İngiltere ile Fransa sadece Milletler Cemiyeti'nin değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin de kurucuları arasındaydılar. Osmanlı İmparatorluğu'nun yerini alan bu yeni devletin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması'nın altında onların imzası vardı. 

Bu iki emperyalist devlet, kurdurdukları yeni devlet için bir yol haritası da (ilke ve inkılaplar seti de) hazırlamışlardı. Yeni devlet, İngiltere ve Fransa ile varmış oldukları mutabakata titizlikle riayet ediyor, ilke ve inkılaplar konusunda tavizsiz davranıyordu.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı İngiltere ile Fransa'nın burnunu sürtünce, ve de kendilerini Hitler'in elinden kurtaran ABD ile SSCB'nin yardımına muhtaç hale geldikleri tescillenince, Türkiye'deki "İngiliz ilke ve inkılaplarına bağlılık" kararlılığında gevşemeler görülmeye başlandı. 

*

Hitler, zannedilenin aksine sağcı değildi, solcuydu. Solcu/sosyalist milliyetçiydi, ya da milliyetçi/ulusal/millîci sosyalist (nasyonal sosyalist).

Partisinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ydi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei). Kısa adıyla Nazi Partisi.

Benzer şekilde Arap dünyasındaki milliyetçi/ulusal (Arapçı) hareketler sosyalist/solcu olarak boy gösterdiler. Mesela Irak ve Suriye'de iktidarı ele geçiren Baas (Diriliş) Partisi'nin ideolojisi buydu. Mısır'da Cemal Abdünnasır da böyle bir görüntü vermişti.

Buna karşılık Türkiye'de milliyetçi (Türkçü) hareket İslamî bir çizgiye kaymaya başladı. Bunun nedeni Türkiye'nin, ABD-SSCB kutuplaşmasında ABD'nin safında yer almasıydı. Buna bağlı olarak Türkiye'de (bir açıdan devletçilik demek olan) milliyetçiliğin solcu/sosyalist olmaması gerekiyordu.

Varlığını İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni dünya düzenine borçlu olan Demokrat Parti böylesi bir ideolojk duruşu (milliyetçi, ılımlı dindar) kolayca benimsedi. CHP'nin buna karşı farklı birşeyle ortaya çıkması gerekiyordu. Neyi savunacaklarına karar vermeleri biraz zaman aldı. Ancak 1960 darbesinden sonra yeni bir söylem üretebildiler. Buna göre, CHP her ne kadar "ortada" bir parti ise de, az biraz solcuydu, "ortanın solu"ndaydı.

 O dönemde ülkenin siyaset denkleminde İslamcıların izi tozu yoktu. Demokrat Parti'nin ortaya çıkışıyla birlikte kendilerini bu partinin "doğal" destekçisi olarak bulmuşlardı. Bu kabulleniş, 1960 darbesinden sonra kurulan Adalet Partisi'yle devam etti.

*

Ancak, 1970'li yıllar Prof. Dr. Necmettin Erbakan liderliğindeki bir İslamcı siyasal hareketin ortaya çıkışına sahne oldu. Anayasa ve Siyasal Partiler Kanunu İslamcı bir partinin varlığına müsade etmiyordu, o yüzden meramlarını "kuş dili" ile ifade ediyorlardı. Ne sağcı, ne solcuydular, "millî görüş"çüydüler. 90'lı yıllarda buna "adil düzen" kavramını da ekleyeceklerdi.

Erbakan'ın dindar kesim tarafından bir ölçüde kabul görmesinin nedeni sadece kişisel dindarlığı ve popülaritesi değildi. Nakşbendî tarikatının Gümüşhanevî tekkesi ile olan bağı biliniyordu. (1984 yılı sonu ya da 85 yılı başıydı, 12 Eylül darbesi nedeniyle siyasî yasaklı olan Erbakan, Temel Karamollaoğlu ile Recep Tayyip Erdoğan yanında olduğu halde Ahmet Hamdi Çamlı'nın babası Zeki Çamlı'nın İskenderpaşa Camii'nin kenarındaki evinde kalabalık bir öğrenci topluluğuna bir konuşma yapmıştı. Konuşması sırasında tekkenin eski şeyhleri Abdullah Hasib Yardımcı, Abdülaziz Bekkine ve Mehmed Zahid Kotku rh. a. efendileri gözleri dolarak ve sesi, çenesi titreyerek andığını hatırlıyorum.)

Erbakan klasik bir hacı hoca değildi. Teknik üniversite hocasıydı, Avrupa görmüş bir makina yüksek mühendisiydi. Mucit bir adamdı. O güne kadar (İttihat ve Terakki'nin terakkisinin yani "ilerleme"sinin gösterdiği gibi) "gayri İslamcılar" ilerleme, kalkınma ve gelişmeyi kendilerinin tapulu malı zanneder ve insanımızın müslümanlığını geri kalmışlığımızın temel nedeni sayarken, o ağır sanayiden, maddî ve manevî kalkınmadan, ilerlemeden söz ediyordu. Bunu oy toplamak için de yapmıyordu, samimi ve ciddi idi. Alay edilmesi ve anlaşılamaması pahasına yapıyordu.

(Sözünü ettiğim ev sohbetinde şunu anlatmıştı: 1977 yılı sonunda koalisyon hükümetinde Süleyman Demirel'in başbakan, kendisinin de başbakan yardımcısı olduğu sırada, kendi uçağımızı yapmak üzere Demirel'i zorluyor. Demirel buna, "Hoca, sen bundan vazgeçmeyeceksin ama, ABD Büyükelçisi buna karşı çıkıyor. Bana 15 gün süre ver, onu ikna etmeye çalışayım" diyor. Ve o 15 gün içinde Demirel'in Adalet Partisi'nden 11 milletvekili istifa ediyor ve hükümet düşüyor. O 11 kişiden 10'u Ecevit'in yeni hükümetinde bakan olmuştu. Takvimler 5 Ocak 1978'i gösteriyordu.)

*

O yıl, yani 1978’de şiirsiz şair İsmet Özel de Üç Mesele adlı lüzumsuz kitabını yayınladı. 

Ancak, Türkiye'de solculuk özellikle "1968 kuşağı"ndan beri pek havalıydı ve İslamcı diye bilinen gençlerin birçoğunda solculara karşı bir aşağılık kompleksi mevcuttu. Onlar için İsmet'in solculuğu bırakıp dindar camiaya dahil olması özel önem taşıyordu. Onda bir keramet bulunduğu vehmine kapıldıkrları için, Üç Mesele adlı boş kitabını kutsallığın eşiğindeki mübarek bir kitap olarak görmeye başladılar.

Bu boş kitapta mesele diye pazarladığı masallar "yabancılaşma, teknik ve medeniyet"ti.

İsmet'in Marx'ın "yabancılaşma" kavramına dair söyleyebildiği dişe dokunur birşey yoktu. Fakat teknik (teknoloji) ve medeniyet bahislerinde söyledikleri ilgi çekti.

Medeniyete dair söyledikleri, Rousseau'nun karalayıp kötülediği uygarlık/medenîlik kaftanının (çalıntı olduğu anlaşılmasın diye) şurası burası kesilmiş ve başka renge boyanmış kopyası gibiydi. Yeni birşey yoktu.

Teknik çorbası biraz daha karmaşık ve renkliydi, bir kaşık Marx yağı, bir bardak Sombart hububatı ve bir tutam da Heidegger tuzu ihtiva ediyordu. 

İsmet'in kavramsal çerçevesi ve paradigması, zihniyeti ve duyarlılığı solculuğundakinin hemen hemen aynısıydı, fakat bu tatsız tuzsuz çorbayı entellik meraklısı azgelişmiş beyinli İslamcı gençler İslamcı düşünce mutfağının yeni lezzet harikası kabul ederek iştahla mideye indirdiler ve sindirim sistemleri mahvoldu. Kimisi ishal oldu, kimisi kabız.

*

Hitler hayranı Heidegger, tekniğe/teknolojiye metafizik bir "öz" atfetmiş durumdaydı. İsmet, Marx ve Sombart'tan aldıklarına Heidegger'in "öz" tuzunu eklemeyi ihmal etmedi.

Bu Heidegger hayırsızı 1954 yılında Tekniğe Dair Soru (Die Frage nach der Technik) adlı bir kitap yayınlamış durumda. 1949’da Bremen’de verdiği dört bölümlük bir konferans dizisinin ikinci bölümünün gözden geçirilmiş halinden oluşuyor. Laflarının özeti şu: "Teknoloji bir araçtır" şeklindeki düşünce yanlıştır. Teknolojinin amaçlarımız için kontrolümüz altında tuttuğumuz bir araç olduğuna inanmakla hata ediyoruz.  Çünkü tekniğin "öz"ü teknik değildir; o, düşünme biçimimizi sessizce dönüştüren bir "varlık tarzı"dır.

Heidegger, cinler ve melekler gibi görünmez türden bir "varlık tarzı" olan söz konusu "öz"ün varlığına insanları inandırmak ve gelecek itirazların önünü tıkamak için metafiziğin ve hayal gücünün bütün imkanlarından faydalanarak edebiyat paralamış durumda. 

Bu "öz"ün Nuh aleyhisselam'ın gemi teknolojisinde, Hz. Davud'un demircilik tekniğinde, Süleyman aleyhisselam'ın cinleri de kullanarak imal ettiği teknolojik ürünlerde ne gibi canbazlıklar yapmış olabileceğiyle ilgili sorular Heidegger'in "Frage"sine dahil değil.

*

Teknoloji karşıtları, teknolojik ürünlerin bireysel kullanımı veya musiki gibi meşgaleler gündeme geldiğinde, “teknolojinin özü”nden kültürün veya ‘medeniyet’in özüne yatay geçiş yaparak lüks ve sefahatin bile (hiç değilse bir kısmına) olumlu bakmakta, en azından bunlara karşı eleştirel bir tutum takınmayı bırakmaktadırlar. 

Fakat, böylesi bir tutarsızlığa, teknoloji karşıtlığının Türkiye’deki öncü ismi masalcı baba İsmet Özel’de (en azından başlangıçtaki fikirleri itibariyle) rastlanmaz.  

O, Heidegger'in "varlık tarzı"na uyup "araç" göletine bodoslama dalarak şöyle der:

“Öyleyse müslümanın gerek bireysel hayatını düzenlemek gerekse toplumun kuruluşunu İslam esaslarına göre yeniden ayarlamak için girişeceği mücadele araçlara bağlanma (medeniyet) mücadelesi değil, araçları aşma (siyaset) mücadelesidir.”

(İsmet Özel, Üç Mesele, 3. b., İstanbul 1988, s. 119.)

Ona göre, teknolojik gelişme ve ilerlemeyle birlikte “dikkat evrenin merkezi haline gelmiş olan insan üzerinde yoğunlaştırılıyor ve gerek bireysel (kültür) gerekse toplumsal (medeniyet) bakımlardan dünyevi gelişmeye bel bağlanıyordu”. (A.g.e., 106.)

Özel, teknolojinin sözde bulaşmadığı alan olarak “siyaset”e sığınır:

“Siyaset insan hayatını ve zihnini dumura uğratan İslam dışı kurumların ilgasını öngörür, müslümanı ‘müslüman olma durumu’ ile çakıştırmak üzere harekete sevkeder.” (A.g.e., s. 119.)

Bu siyaset bizi “medeniyet”e değil, aşağıdaki alıntının da ortaya koyduğu gibi “devlet”e götürecektir.

Peki bu medeniyetsiz, kültürsüz ve teknolojisiz devlet, ‘Batılı sömürgeciler’ karşısında nasıl ayakta kalacaktır?

İsmet’te bunun da cevabı vardır:

“İslam devleti” “müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat”a sahip olacaktır.

*

Nasıl olacaksa?..

Lafa bak: “Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat”.

Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belli değil.

Doğal olarak uyanık İsmet, bu ‘farklı teknolojiyi icat görevi’ni kendisi üstlenmemekte, “İslam devleti”ni kuracak olanlara bırakmaktadır:

“Bütün bu çabaların sonunda varılacak İslam Devleti veya herhangi bir İslami toplum yapısı kolaylıkla kendi hayat tarzına uygun maddi kuvveti üretecektir. Bu kuvvet Batı’nınkine benzer bir teknik gelişim sonucunda elde edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki Batı’nın silahlarını tesirsiz kılacak özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat sahibi olunacaktır.” (A.g.e., s. 47.)

Böylece İsmet Özel, (“tekniğin özü” hurafesini yumurtlamış olan üstadı) Heidegger’den ayrılmakta, bu konuda çoğulcu bir yorum getirmektedir. Tekniğin özü Batı’da başka, İslam devletinde başkadır. (Nasıl oluyorsa?)

*

Düşüncesiz düşünür İsmet, daha sonraki çalışmalarında “tekniğin İslamî özü”ne açıklık getirmek yerine, “siyaset”ten ”sosyal”e ve dolayısıyla “medeniyet”e dönüş yapmayı yeğledi:

“Eğer Türkiye’de islamî değerlerin belirleyici olduğu bir toplum düzeni tesis edilecekse, bunun bir siyasî iktidar değişikliğinden çok, müslümanların böyle bir toplumun gerçekleştirilebilir olduğunu sosyal alanda gösterme yeterliliğine ulaşmalarına bağlı olduğunu savundum.”

(İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, 2. b., İstanbul 1988, s. 93.)

Fakat aslında “Waldo” (Ya da Henry), yukarıdaki “siyaset” çağrısından da anlaşılabileceği gibi, orada (sosyal/toplumsal alanda) pek az bulunmuştu:

“Türkiye’de İslamî hareket bir düşüncenin toplum içinde müşahhas belirtileriyle dışa vurması biçiminde değil, bir siyasî gelişmenin gereği olarak, kendiliğinden bir vakıa biçiminde ortaya çıktı.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 129.)

Yine Özel’e göre, kendiliğinden bir vakıa olarak ortaya çıkan (Nasıl oluyorsa?) bu hareket, 1970’lerden önce yoktu:

“Halbuki İslamî hareket, solun geçmişine göre, çok daha yenidir. 70’lerden sonra başlamıştır.” (Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989, s. 145.)

Yine Özel’e göre, “İslamî hareket, kendine Müslüman kimliğini seçmiş insanların .... bir siyasî partiyle dalga dalga merkezden muhite tesirini hissettirdiği hareketi olsa gerektir”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları III, İstanbul 1990, s. 168.)

“Artiz” dönek İsmet, bunları önce Millî Gazete’de yazmış, daha sonra kitaplaştırmıştı.

Aradan 30 küsur yıl geçtikten sonra tam tersini söyleyecek, 1970’lerde sonra başladığını söylediği İslamî hareketi “İslamcılık” adı altında lanetleyecekti.

Çünkü dönmüştü, döneklik yapmıştı.

("Artiz"liği de var.. Tıplı Selanikli Mustafa Atatürk gibi özene bezene, jestine mimiğine dikkat ederek, acayip pozlar takınarak, ışığı vs. ayarlatarak fotoğraf çektirme gibi bir tutkusu mevcut. İyi tarafı, henüz heykelini diktirmemiş olması.)

*

Evet İsmet, siyasî iktidar değişikliğini değil sosyal alandaki yeterliliği önemsediğini söylerken, kendisiyle çelişiyor.

Fakat çelişkiler bununla sınırlı değil,

Özel (esasında yanlış olan) kendi siyaset tanımıyla da çelişmektedir.

Bir an için siyasetin “araçları aşma mücadelesi” olduğunu kabul edelim; siyasal parti bir araç değil midir?

Ve Özel’in savunduğu şey, bir araca bağlanmaktan başka nedir?

Buna cevap olarak, parti kurumunun “teknolojik bir araç” olmadığı söylenebilir.

Fakat bu, daha olumsuz bir duruma işaret eder. Çünkü “siyasal parti” Batı medeniyetine ait bir kurumdur ve Batılı siyasal kültür içinde neşv ü nema bulmuştur.

Böylece Özel, sözümona medeniyeti (Batı medeniyetini de değil, mutlak olarak ‘medeniyet’i) reddedip “siyaset”i çözüm olarak gösterirken, aslında yine, (kendinden habersiz biri olduğu için farkında olmaksızın) Batı medeniyetinin çığırtkanlığını yapmaktadır.

Bununla birlikte Özel’in, “partinin öncü rolü”nden söz eden Lenin’den (yine farkında olmaksızın) etkilenip etkilenmediği de meraka değer bir konudur.

*

Evet, “Waldo”, “sosyal” alanda pek fazla bulunmamıştı.

Bununla birlikte, oraya ara sıra uğradığı zamanlarda, teknolojiye olan “sosyal” ihtiyacı keşfetmeyi başarabilmiştir:

“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol gelmeden önce köyümüzün insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev aletleri, otomobiller ve televizyon dindarların sayısını azaltıyor derseniz, ben de size modern müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak sürüp geldiğini söylerim.”

(İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak, 3. b., İstanbul 1986, s. 101.)

Gerçekte, teknoloji aleyhtarlığına gündelik hayatta yer yoktur.

Bu ancak, yaşamın soğuk yüzünün unutulduğu anlarda savunulabilecek birşeydir.

Vasıtaya binmek yerine yürümek, spor olsun diye yapıldığında zevk verebilir, ama mecbur kalındığında zor katlanılabilir bir durumdur.

Bu bir yana, teknoloji aleyhtarı kişiler, evlerini seçer, eşyalarını alır, elbiselerini beğenirken, genelde onların “modern” teknoloji ürünü olmaması çabası içine girmezler.

Değil bunları yapmamak, teknolojinin ‘zevk ü sefa ve israfı’ndan uzak durduklarını bile söylemek zordur.

*

Evet, teknoloji karşıtlığı, ancak söylem düzeyinde sürdürülebilir, ‘eylem’ sözkonusu olduğunda, bunu yapana pek rastlanmaz. 

Yapana tesadüf edilse bile, bunun “teknoloji aleyhtarlığından” değil, başka etkenlerden kaynaklandığı görülür. ‘İsraf’tan, lüksten, ‘günah’tan kaçınana rastlanabilir, ve bu kısmen, lüks ve eğlence amaçlı bazı teknolojik ürünlerden uzak durmak anlamına da gelebilir, fakat teknolojinin “özü”nden ve ‘kendisi’nden kaçana ‘eylem’ düzeyinde rastlayamazsınız.

Çünkü teknolojinin özü diye birşey gerçekte yoktur; o, düşünür geçinen boş bir kafanın icaıt ettiği hurafedir. Orada bulduğunu zannettiği şey, zalûm ve cehûl olan insanın özünden başka birşey değildir.

Türkiye gibi ülkelerde yapılan teknoloji karşıtlığının, teknolojinin açgözlü, görgüsüz ve ‘çılgın tüketiciler’i olmaya hiçbir olumsuz etkisi görülmediği halde, teknoloji üretme ve bu alanda öncü hale gelme yönünde bir ‘zihniyet’ dönüşümünü imkânsız hale getirmeye ya da zorlaştırmaya hizmet edeceği açıktır.

‘Sömürgeci’ kapitalist-hristiyan dünyanın, teknoloji karşıtı İslamcı (!) söylemi takdir ve minnet duygularıyla izleyeceklerinden şüphe edilemez.

*

Osmanlı İmparatorluğu eksiği kusuruyla birlikte bir İslam devletiydi. Orada Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i, Boşnak'ı, Arnavut'u, Arab'ı, Laz'ı ile müslüman ahalinin üst kimliği "müslümanlık"tı, İslam'dı.

Evet, üst kimlik müslümanlıktı, Türklük değildi. 

Altında İngiltere ile Fransa'nın imzası bulunan Lozan Antlaşması ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise üst kimlik olarak Türklüğü benimsemişti.

Bunun ardındaki saik, yeni rejimin (İngilizler ile müttefiklerinin arzusu doğrultusunda) müslüman Osmanlı tebasını Türklük maskesi altında "toptan İslam'dan uzaklaştırmak" istemesiydi:

“Türklük düşüncesi, laiklik ve modernizme olan temayülü daha da güçlendirdi. Çünkü bu düşünce, Doğu-Batı kimliklerini birbirleriyle uzlaştırmak gibi bir zahmete gerek kalmaksızın, Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılmaktaydı. Türk kavramı, Türkler’in tarihî kimliğini ifade edebilen, fakat İslamî olmayan; modern olan, fakat Batılı olmayan yeni bir medeniyet tarifi ortaya koyabilmekteydi.” 

(Ira M. Lapidus, Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası, çev. İ. S. Üstün, İstanbul 1996, s. 71.)

Ancak bu, özellikle Kürtler arasında kabul görmedi. Laikleşen ("siyasal dinsiz" hale gelen) ve milliyetçiliği benimseyen Kürt, Türkçülük değil Kürtçülük yapıyordu. Müslüman Kürt ise, "Ben neysem oyum, Türk değilim, müslüman Kürtüm. Müslüman Türk, benim kardeşimdir" demeye devam ediyordu. 

28 Şubat sürecinde İsrail, ABD ve uluslararası masonluğun talimatı doğrultusunda Erbakan'ın millî görüşçü (İslamcı) siyasal hareketini felçli ve yatalak bir "yaşayan ölü" haline getiren laik (siyasal dinsiz) rejimin derinlikleri, Lapidus'un açıkça dile getirdiği "Türklük maskeli dinsizleştirme" stratejisinde taktik düzeyde bir değişiklik yaptılar.

"İslam'ı bırak, Türk ol!" çağrısı makes bulmamıştı. Göl, maya tutmuyordu. Önce "Türk olmak zaten müslüman olmaktır" denilmeli, "İslamcı olma, o bir ideolojidir; Türk ol, Türk olmak, gâvurla çarpışmayı göze alan müslüman olmaktır" denilmeli, Kürd'ü Çerkez'i vs. önce "en kral müslüman Türk" olmaya ikna edilmeliydi.

Bir sonraki merhalede ismin başındaki müslüman sıfatı kolayca atılabilirdi. Yeter ki aynı zamanda İslamcı olmasınlardı.


İSMET’İN “ÜÇ MASAL”I (NEO-DÖNEK İSMET, DÖNEK İSMET'İ KÖR BIÇAKLA NASIL DOĞRADI?)

 




Hürriyet’in 29 Ocak 2006 tarihli sayısında Sefa Kaplan’ın İsmet Özel’le yaptığı bir röportajda şiirsiz şairimiz şöyle diyordu:

“Bariz olarak dillendirilmedi ama ben yazdıklarım dolayısıyla yön tayin edici olan birisiyim. Yazdıklarımın bazı çevrelerde satır satır, kelime kelime okunduğunu gayet iyi biliyorum. Bu toplum Ömer Seyfettin’in veya Mehmet Âkif’in kıymetini bilmedi ama İsmet Özel’in kıymetini bildi.”

Evet, İsmet Özel’in “yön tayin edici” birisi olduğunu kabul etmek gerekir.

Fakat, sadece, gidecekleri yönün tayinini ona bırakmış olanlar için.. Bu toplumun İsmet Özel’in kıymetini bilmesine gelince, bana kalırsa bu toplum, İsmet Özel’e hak ettiğinden daha fazla değer verdi.

Yani gerçek kıymetini bilmedi.  

Niçin böyle?..  

Şunun için: İsmet Özel, kendisini izleyenleri yanlış yönlendirdi, yönlendiriyor.

Nasıl mı?

"Nasıl"ı bir cümleyle geçiştirilebilecek birşey değil.

*

“Bizler,” der İsmet Özel, “masalımızı yıkma gücüne erişebilirsek, önümüzde açık seçik bir seçme imkânının belirdiğini farkedebileceğiz.” (İ. Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, 2. b., İstanbul 1988, s. 98.)

Bu boş ve lüzumsuz lafların işaret ettiği tek bir gerçek var: Ülkemizde gerçekten bir İsmet Özel masalı mevcut(tu).

Ve şiirsiz şairimizin, düşüncesiz düşünürümüzün ömrü, uzun süre ayakta durması mümkün olmayan, bir üfleyişte yıkılması mukadder olan bu zırva masalı inşa etmekle geçti.

Masalından söz edenin, masal anlatanın kendisi, masaldır. 

İmam-ı Rabbanî, 206’ncı mektubunda şöyle bir beyit aktarır: 

“Her kim efsane okur efsanedir; 

"Onda ki keskin nazar var, merdanedir.”

*

Gelelim Özel’in masallarına..

En büyük masalı, Üç Mesele adlı kitabında anlattığı üç masaldı.

Özel, üç “meselesi”nden biri olan “yabancılaşma” konusu üzerinde çok az durmuştur.

Özel, bu yabancılaşma (Entäußerung) masalını Marx’tan almıştı. Onun sözlerini aynen tekrarlamıştır. Burada “Kılavuzu karga olanın…” atasözünü hatırlamak yerinde olur.

Diğer iki masala gelince, onlar da “teknik” ve “medeniyet”. 

Burada sadece “teknik” kavramı etrafında anlattığı masallara değineceğiz. “Medeniyet” masalı ayrı bir yazının konusu.

Düşüncesiz düşünürün “teknik” konusunda yazdıkları hakkında vardığımız hükmü üç maddede sıralayabiliriz:

1. Marx ve Sombart’ın etkisiyle geliştirilmiş düşüncesizliklerdir.

2. Özel’in konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü düşünceler iç tutarlılıktan (mantıktan) yoksun ve çelişkilidir.

3. Özel’in yazdıkları olay ve olgularla da çelişmektedir. Yani dış tutarlılıktan da (gerçeklikten de) mahrumdur.

*

Evet, İsmet Özel’in “teknik” konusuna yaklaşımı gerçekte Sombart ve Marx etkisi taşır.

Sombart’a atıfta bulunarak tekniği “manevî mal” olarak nitelendirir, salt bir maddî alet-edevat kabul etmez. (İsmet Özel, Üç Mesele/Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma, İstanbul 1988, 3. b., s. 152, 157. )

Özel’in şu cümlesi ise Marxist bir bakış açısını yansıtır:

“Artık tekniğin elde bulundurulması toplumun hayatiyetinin sağlanabilmesi için bir zaruret olarak görülüyor. İyi ama, teknik nasıl ele geçirilir? Traktör çikletsiz olur mu?” (A.g.e., s. 125.)

Bu ifade, Marx’ın “Felsefenin Sefaleti” adlı kitabında savunduğu görüşlerin zavallı bir kopyası ya da uzantısıdır:

“Toplumsal ilişkiler; üretici güçlere sıkıca bağlıdır. Yeni üretim güçleri kazandıklarında, insanlar üretim biçimlerini değiştirirler; ve üretim biçimlerini, hayatlarını kazanma biçimini değiştirdiklerinde de tüm toplumsal ilişkilerini değiştirirler. Kol değirmeni size, derebeyi toplumunu, buhar değirmeni sanayi kapitalizmi toplumunu verecektir.... Nesnel üretkenliğe uygun biçimde toplumsal ilişkiler kuran bu insanlar; bu toplumsal ilişkilerine uygun biçimde de, ilkeler, düşünceler ve kategoriler üreteceklerdir.”

(Aktaran: Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, İstanbul 1982, s. 376.) 

Marx, “Kapital”in birinci cildinde de şunu söyler:

“Teknoloji, ... toplumsal ilişkilerin ve onlardan doğan düşünce ve düşünsel görüşlerin kökenini gün ışığına çıkartır.” (A.y.)

Müslüman mahallesindeki salyangoz bayisi İsmet, bu noktada ustası Marx’ın izindedir:

“Teknik insanla akıl arasına mesafe koyuyor dedik. Daha doğrusu akla insanın külli varlığından ayrı bir çalışma sahası veriyor, sonra da insan bu cüz’i alanın boyunduruğu altına giriyor.” 

(Özel, Üç Mesele, s. 130.)

Böylesi soyut ifadeler kulağa hoş gelir fakat "toptancı" olmaları itibariyle her zaman yanlıştırlar. Gemi inşa eden Hz. Nuh aleyhisselam'ın yaptığı şey de sonuçta "teknik"le meşguliyetti. Düşüncesiz İsmet'in kafasına göre, onun tekniğiyle alay eden müşrikler maneviyat ehli, Hz. Nuh ise kendisiyle aklı arasına mesafe koymuş bir "boyunduruk altı" zavallı kabul edilmeli.

Gerçekten de müşrikler maneviyat (metafizik) ehliydiler.. Hayal ve vehim aleminde cevelan ediyorlardı. Hz. Nuh ise teknikle, maddî alemle meşguldü.

Elinde demir yumuşatılmış olan Hz. Davud aleyhisselam da "teknik" adamıydı. Şuursuz İsmet'in yaklaşımına göre, kendisi ile aklı arasına mesafe koyuyordu. Suçu büyüktü, düşüncesiz İsmet gibi saçmasapan zırvaları şiir diye millete yedirmiyordu. 

*

İsmet’in konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü düşüncelerin iç tutarlılıktan (mantıktan) yoksun ve çelişkili olduğunu yukarıda belirtmiştik.

Mesela ondan yukarıda yaptığımız son alıntıda savunulan düşüncesizlik ile aşağıdaki satırlarda yer alan iddiası arasında açık bir çelişki mevcut: 

“Modern yaşama biçimi toplumu yozlaştırmayı hızlandırırken, bir taraftan da kendini bilen insanların daha kapsamlı düşüncelere sahip olmasını sağlıyor.”

(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989, s. 13.)

Bozuk saatin, kaderin cilvesi olarak günde iki defa doğruyu söylemek zorunda kaldığı anlardan birisi bu.

"Kendini bilen bir insan" böyle bir çelişki sergilemez, fakat İsmet kendisini bilmediği için doğal karşılıyoruz.

Görüldüğü gibi, masalcı baba İsmet’e göre bir yanda “toplum”, diğer yanda da “kendini bilen insanlar” bulunuyor.

Gerçekte kendini bilen insanlar da toplumun bir parçası olduğu için, kendini bilen insanların karşısına toplumu değil, “toplumun kendini bilmeyen fertleri”ni koymak gerekir.

İsmet’in bunun farkına varamaması normal, çünkü kendini bilmeyen insanlardan biri olma onuruna sahip.

Bu ayrımın mantıksızlık ve tutarsızlığı bir yana, modern yaşama biçimi toplumu yozlaştırıyor, “kendini bilen insanlar” ise daha kapsamlı düşüncelere sahip oluyorlarsa, traktör çikletsiz olabiliyor demektir.

Tabiî bu noktada, “Özel’in söylediği gibi teknik insanla akıl arasına mesafe koyuyorsa, kendini bilen insanlar nasıl ‘daha kapsamlı düşüncelere’ sahip olabilmektedirler?” şeklindeki bir soruyu sorulmamış farzediyoruz.

*

Özel’in başka ifadeleri, onun, tekniğin insanla akıl arasına mesafe koymasından söz ederken kastettiği şeyin, “insan zihninin rasyonalizmin kuru alanına şartlanması” (Ne demekse?) olduğunu gösteriyor:

“Teknik teçhizatın elde edilmesi ve toplumun teknolojinin hakimiyeti altında düzenlenmesi bir topluluğa güç kazandırabilir, iktisadi kalkınmasını hızlandırabilir, refahını yükseltebilir. Bu bir ihtimal. Ama bütün bu muhtemel kazançların fiatı bir yanıyla insanın zihninin rasyonalizmin kuru alanına şartlanması olursa, niçin daha en baştan böyle bir çabaya giriştiğimizin anlamı kalmaz.” 

(Özel, Üç Mesele, s. 159.)

Aynı Özel, “kendini bilen insanlar” için böyle bir şartlanma ihtimalinin bulunmadığını söylemektedir.

Yani sorun, aslında teknik değil, “kendini bilme”dir.

Özel, “İlim, ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” diyen Yunus Emre’ye atıfta bulunuyorsa, bunu niçin açıkça söylemiyor?

Gerçi onu anlayabiliyoruz, çorbasına Sombart, Marx vs. baharatları eklemese memleketimizin alafranga yemek düşkünü aydınımsıları ve sözde Batı karşıtı özde Batı hayranı dindar ve muhafazakârları onu adam yerine koymazlardı.

Masalını inşa etmesi mümkün olmazdı. 

Malum, bu memlekette “Waldo”suz maldosuz masal artık tutmuyor, pazarda müşteri bulamıyor.

*

“Üç Mesele”nin son cümleleri şöyle:

“Üç meselenin çözümünü bu meselelerin dışında, itikat ve ibadette bulabileceğimize inanıyorum. Belki de bu meseleleri köklüce, derinlemesine kavramak bizi kulluğumuzun şuuruna varmada daha ileri bir merhaleye ulaştıracak.” (A.g.e., s. 165.)

Bu durumda teknik, mesele olmaktan çıkmış olur.

Çözüm neredeyse mesele de oradadır ve eğer çözüm itikatta ise, mesele de itikatta demektir.

“Çözümü itikat ve ibadette bulabileceğimize inanıyorum” derken Özel, “kendini bilen insanlar”dan neyin anlaşılması gerektiğini de (farkında olmadan) ortaya koymuş oluyor.

Söylediği doğru fakat burada da yine "hinlik" yapıyor, Hz. Ali'nin tabiriyle "hak söz ile batılı kastediyor". Teferruatına girmeyeceğiz. 

*

Özel, “Üç Mesele”nin ikinci baskısı için yazdığı önsözde şöyle der:

“Üç Mesele’yi yazmamı mümkün kılan kavrayış tarzını geride bırakmıştım, ama bu durum kitapta sergilediğim düşüncelerin artık geçersiz olduğu anlamına gelmiyordu.”

Gerçek şu ki, Özel’in “Üç Mesele”deki kimi görüşlerini geçersiz saymazsak, sonradan yazdığı birçok şeyi geçersiz saymak zorunda kalırız.

Yani ortada, gözden gelinemeyecek açık çelişki ve tutarsızlıklar var.

İsmet bunu göremiyor olabilir, ne de olsa kendini bilmeyen biri, fakat durum bu.

Üç Mesele”deki kavrayış tarzına göre, traktör tekniği, çiklet de modern yaşam biçimi simgelemekteydi ve traktör çikletsiz olamazdı. “Taşları Yemek Yasak”ı yazan Özel’in kavrayış biçimi ise farklıydı (İstanbul 1986, 3. b., s. 100):

“Yani insanlar traktör yerine karasaban kullanırlarsa geleneksel değerlerine daha çok sahip çıkarlar sanmak yanlıştır.”

Bunu anlaması için uzun yıllar geçmesi gerekmiş ama olsun.. 

Bozuk saatin doğruyu söylediği ikinci mutlu an burası..

Özel’in şu ifadeleri daha açıktır ve “rasyonalizmin kuru alanı”ndan söz eden kavrayışın ölüsü için Fatiha okumaktadır:

“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol gelmeden önce köyümüzün insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev aletleri, otomobiller ve televizyon dindarların sayısını azaltıyor derseniz, ben de size modern müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak sürüp geldiğini söylerim.” (A.g.e., s. 101)

Özel aslında bu sözleriyle kendisinden başkasına cevap vermemektedir.

Kazmasını kendi masalını yıkmak için sallıyor.

Gerçekten, Yeni İsmet, hançerini Eski İsmet'in tam da ciğerine saplamış. Bütün gaddarlığıyla.

*

Toplumsal konular, salt akıl yürütmeyle anlaşılamaz. İbn Haldun “Mukaddime”sinde, üstün zekâlı insanların toplumsal konularda bazen daha çok hata yaptıklarını, çünkü sıradan insanların aksine aşırı genelleme yaptıklarını söyler.

Salt düşünmekle matematiğe katkıda bulunmak mümkün olabilir, ama sadece düşünerek sosyal olay ve olguları anlamak ve açıklamak imkânsızdır. Öncelikle veri toplamak gerekir.

Sosyal konularda sınırlı sayıdaki veriler bile bir olayı kavramak için yetmez; tekdüze bir mantıkla kurulacak sebep-sonuç ilişkisi insanı kolayca yanıltabilir.

Sosyoloji alanında bu noktaya Batı’da ilk dikkat çeken isim Durkheim olmuştur. Sosyal konularda sezgisel bir analiz, değişken sayısı dört ya da beşten yüksek olduğu andan itibaren güçleşir.

Teknolojinin beraberinde kültür getirdiği tezi, kültür değişmesi konusunu tek bir değişkene bağlamaktadır: Teknoloji (ve dolayısıyla ekonomik ilişkiler).

Oysa bunun yanlışlığını Engels bile kabul ediyordu. Nitekim şöyle demiştir:

“Gençlerin zaman zaman ekonomik yana gereğinden fazla ağırlık vermelerinin sorumluluğu kısmen Marx’a ve bana aittir. Hasımlarımıza karşı onların inkar ettiği temel ilkeyi vurgulamak zorunda kaldığımızdan, karşılıklı olan bir etkileşmeye giren diğer faktörlere [değişkenlere] gereken yeri vermek için ne zaman, ne yer, ne de olanak bulamadık.” (Duverger, a.g.e., s. 381.)

Engels, “Etudes Philosophiques”da şunları da yazmıştır:

“Tarihin materyalist telakkisine göre, tarihte tayin edici faktör, gerçek hayatın kazanılması ve devam ettirilmesidir. Ne Marx, ne de ben bundan daha fazlasını söylemedik. Eğer sonradan biri çıkıp da ekonomik faktörün biricik faktör olduğunu söyleyecek kadar bunun manasını değiştirirse, bu hükmü mücerret, manasız ve saçma bir şekle sokmuş olur. Ekonomik durum temeldir. Fakat, üst-yapı’nın diğer kısımları da tarihî mücadelenin akışı üzerinde kendi tesirlerini gösterirler. Ve birçok halde, ağır basan bir şekilde bu mücadelenin şeklini tayin ederler. Bütün bu faktörler arasında karşılıklı aksiyon ve reaksiyon vardır. Ekonomik hareket, bunların bağrında, güçlü bir şey olarak tesadüflerin sonsuz kalabalığı arasında kendi yolunu açmaktadır.”

(Aktaran: İ. Erol Kozak, İbn Haldun’a Göre İnsan-Toplum-İktisat, İstanbul 1984, ss. 47-48.)

*

Evet, İsmet Özel, bir İslamcı yazar olarak, Marx’tan daha Marxistçe bir yaklaşımı savundu ve yönlendirilmeye açık pekçok genç, bu düşüncelerin Marksizm’le olan ilgisinin farkında bile olmadan, teknoloji düşmanlığı yapageldiler.

Üstelik, etkilenenler sadece gençler de olmadı, Ali Bulaç ve Rasim Özdenören de aynı kervana katıldılar, böylece teknoloji karşıtı bir söylem geliştirildi.

Fakat bu teknoloji karşıtlığı çevre sorunları gibi konulardaki hassasiyetlerle sınırlanan bir karşıtlık değildi, mutlak bir karşıtlıktı.

İşin ilginç tarafı, çokları, İsmet’in daha sonra bu görüşlerinden rücu ettiğinin farkına bile varmadılar. Sadece, İsmet’in her söylediğinde hikmet arayan fanatik hayranlar olarak kaldılar.

Bu yönlendirilmeye açık kitle, Özel’i değil kendilerini sorguladılar, İsmet’in anlaşılamadığına veya kendilerinin anlayamadığına inandılar.

*

Kültür ithali konusunu İbn Haldun’un yaklaşımının daha iyi açıkladığını söylemek mümkündür: Mağluplar galiplere hayranlık duymakta ve taklit etmektedirler.

Türkiye tarihi de bu tespiti doğrulamaktadır. Viyana bozgununu izleyen savaşlar silsilesinin ardından Karlofça Antlaşması'nın imzalandığı 1699 yılı, Osmanlı’nın yenilgisinin tescil edildiği tarihtir. Kültür ithali ise, bunun ardından Lâle Devri ile başlamıştır; yani teknoloji ithalinden önce gerçekleşmiştir.

Abdülkerim Hâiri, “Osmanlı’nın Batılılaşma Çabaları ve Batı’nın İki Yüzü” (çev. Hasan Büyükcengiz, İstanbul 1993) adlı çalışmasında bunu ayrıntılı biçimde göstermektedir.

Kültür ve teknoloji ithali konusu, düşüncesiz İsmet'in sığ yazılarında anlattığı kadar basit bir konu değil.. İslam'ın ilk yıllarında Müslümanlar İran ve Bizans'la yüzleşince hem teknoloji hem de kültür ithal etme durumunda kaldılar.. İthal edilen kültürün bir kısmı zararlı olmakla birlikte faydalı unsurlar da vardı.. İslam medeniyeti diye adlandırılan dünya hali böyle ortaya çıktı.


DÜŞÜNCESİZ DÜŞÜNÜR İSMET, HAYRANLARINA APTAL DİYOR (ONLAR DA BUNU HAKEDİYOR)

 








İsmet Özel şarlatanının en büyük numarasının, entellik meraklısı boş kafalıların anlamakta zorlandıkları için keramet atfettikleri bir dil kullanması olduğu açık.

En basit bir fikrin yerli yersiz bir yığın kavram kullanılarak ‘seviyeli fikir’lere dönüştürülmeleri ülkemizde neredeyse bir gelenek halini almış bulunuyor.

Açık ve anlaşılır yazmak, bazıları tarafından ‘fikrî derinliğe’ sahip olmamanın işareti kabul ediliyor.

Oysa, anlaşılma kaygısını asıl çekenler fikrî derinliğe sahip olanlardır.

Bir yazar, fikrî derinliği nispetinde, daha kolay anlaşılmak için en anlaşılır biçimde yazma gayreti içinde olur.

Berrak sular olduğundan sığ görünür, ama suyu bulandırmakla da su derinleşmez.

*

Özel’i tanıtmak için yine kendi sözlerini aktarmak en iyisi.

Bu, daha adil bir tutum olur.

Röportajlarını topladığı “Sorulunca Söylenen” adlı kitabında şöyle diyor:

“Benim şiirimde siyasî terminoloji aptallar içindir. Yani aptallar, siyasî terminolojide takılıp kalırlar. Zeki olanlar siyasî terminolojiyi aşarlar. Bu bakımdan bir şair, aslında aptalları gözden çıkaramaz. Aptallar çok fazla oldukları için onlara da prim vermek zorundadır.”

(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul, 1989, s. 13.)

İsmetçilerin aptal olduklarını ben söylemiyorum, abileri (şeyhleri) İsmet söylüyor.

Özel, bir başka röportajında, birtakım Batılı düşünürleri “numara” yapmakla suçlar. Bu aynı zamanda, aynadaki kendi görüntüsüdür. Nitekim,“Sorulunca Söylenen”deki şu sözleri, “aptallara prim veren” bir şair olarak kendisinin konumuna ışık tutmaktadır:

“Edebî numaralardan iki şey anlıyorum, bir, ortalıkta genel geçer yargılara prim verilerek metni düzenlemek....” (A.g.e., s. 54.)

Demek ki Özel’in, aptallara prim vermek için siyasî terminolojiyi kullanmasını, yani aptal olarak nitelendirilen sayıca “çok fazla” kesimin genel geçer yargılarına prim vermesini “numara” olarak nitelendirmek gerekiyor.

Özel’in makalelerinde de “aptallara prim” verip vermediği “numara” yapıp yapmadığı sorusunun cevabını bulma ödevi hayranlarına ya da onun görüşlerine katıldıklarını söyleyenlere düşüyor. (Yukarıda onlara kopya verdik, fakat aptal oldukları için anlayabilecekleri kuşkulu.)

*

Evet, İsmet’in yukarıya aldığımız lafları, onun aptal hayranları tarafından anlaşılmamak için özel bir çaba gösterdiğini ispatlıyor.

Şayet onun söylediklerinin lafzına (kullandığı terminolojiye) takılıp kalırlarsa, onu yanlış anlıyor ve aptallık yapmış oluyorlar, terminolojiyi aşmak gibi bir zahmete katlanmaları gerekiyor.

Katlanmaz da salt yazdıklarına bakarlarsa, sayıca “çok fazla” olan aptallar içindeki yerinize razı olmaları icap ediyor.

İşin kötüsü, Özel’in okurlarının büyük çoğunluğuna, yani onların “çok fazla” olduğu iddia edilen kısmına, gerçekte aptal kabul edildiklerini veya aptal yerine konulduklarını söylemek de bir işe yaramayacaktır.

Bu düşüncesiz düşünür, şarlatan şiirsiz şair, siyasî terminolojiden kastettiği şeyi daha açık biçimde ifade etseydi herhalde iyi olurdu, ama “aptallar”ın da anlayacağı kadar açık konuşmak ondan beklenemezdi.

*

Ancak, İsmet öyle sıradan bir numaracı değil.

Onda numara içinde numara var.

Belki de, yukarıya aldığımız laflarıyla, kendisiyle röportaj yapan kişiye, “Benim İslamcılığımı fazla umursama, o aptallara verilmiş bir prim” demek istiyordu.

Böylece, karşısındaki aptala da “prim” vermiş oluyordu.

Bu fikrî dansözlük ve omurgasız kaypaklıkta bir sabite bulmak mümkün değilse de, günümüzde artık İslâm soslu bir milliyetçilik ya da Türkçülüğü benimsediğini söylediğine göre, geçmişte kullandığı siyasî terminolojinin, gerçekten, aptal kabul edilen kalabalığa verilmiş bir prim olduğu kabul edilebilir.

Ondaki tek sabite, değişmeyen tek karakteristik özellik bu: Numaracılık.

*

Aynı kitapta onun şöyle bir ifadesi de yer alıyor:

“ ‘Üç Mesele’ niçin yankı buldu ve tartışıldı? Herşeyden önce ‘aykırı’ bir kitap olduğu için, yürürlükte olan değer yargılarının dışında olduğu için. Aykırı olan herşey dikkat çeker. Dikkat çekmek istiyorsanız aykırı olun yeter.”

Doğru elbette, “yürürlükte olan değer yargılarının dışında bir aykırılığı” benimserseniz, dikkat çekmeniz hiç de zor olmayacaktır.

Bu aykırılıkların bir örneğini, Özel’in, İslamî edebiyat konulu bir sempozyumda, İslamî edebiyat diye bir şey olamayacağını savunması oluşturuyor.

Onun bugünkü aykırılıklarının nedenini de yukarıdaki açıklamasında aramaya hakkımız var. Daha doğrusu bu bir sorumluluk. İsmet’in bizden bunu beklemeye hakkı var.

Bir ara “kadın” meselesi etrafında yaptığı Nietzschevari “hayvansal” çıkışlarının da böylesi bir aykırılık denemesi olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Demek oluyor ki, Özel’in okurları, sayıca “çok fazla” olan aptallar arasındaki yerlerini sağlama bağlamamak için, onun görüşlerini iki ayrı filtreden geçirmek durumundalar:

Birincisi, kullanılan siyasî terminolojinin ve sayıca “çok fazla” olan kesimin “genel geçer yargılar”ına prim veren ifadelerin aptallara prim vermek ya da okurlarını aptal yerine koymak demek olan bir “numara” olduğunu göz önünde tutacaklar.

İkincisi de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklarının da dikkat çekme amacına matuf bulunduğunu unutmayacaklar.

Yani Özel’in, genel geçer yargılara prim verdiğini gördüğünüzde de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklar yaptığına şahit olduğunuzda da ihtiyatı elden bırakmamanız gerekiyor.

*

Özel’in görüşlerine katılanlar, hangilerine katıldıklarına karar vermek durumundadırlar, çünkü birbiriyle çelişen o kadar çok görüşü var ki...

Mesela, “Cuma Mektupları I”de müslümanları birinci ve ikinci sınıf diye taksime tabi tutan Özel’e göre, “birinci sınıf müslümanlar, müslim ve gayri-müslim ayrımını önemli sayarlar”.

İkinci sınıf müslümanlar ise “kâfirler karşısında kolayca aşağılık kompleksine kapılırlar. Sanki kendi müslümanlıkları dolayısıyla bir özür beyan eder gibidirler”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 100.)

Aynı Özel, aynı kitabında okurlarını, kendisinin kaçıncı sınıf müslüman olduğunu sormak zorunda bırakır:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.” (A.g.e., s. 10.)

Yine aynı Özel, kendisiyle röportaj yapan sol görüşlü iki gazeteciye şunları söyler:

“Şimdi siz buradasınız diye söylemiyorum –buna Allah şahittir–, ben hem seni, hem de seni zaten müslüman sayıyorum. Sen bunu inkâr etsen de.” (Özel, Sorulunca Söylenen, s. 218.)

Bu, karşısındaki aptallara prim vermek için söylenmiş bir yalan da olabilir, bilmiyoruz. Neden söylediğini tam olarak ancak İsmet bilebilir.

*

Ancak, şunu biliyoruz: Bir insanı, o inkâr etse bile müslüman saymak, aslında müslümanlık tanımını ortadan kaldıran bir yaklaşımdır.

Bu durumda müslim ve gayrimüslim ayrımının da ötesinde, müslüman olup olmamanın bir önemi kalmamış olur.

Muhataplarından biri, takipçileri gibi hayran olmadığı, bunun farkında olduğu için, Özel’e şöyle cevap vermiştir:

“Biliyorum. Siz bizi müslüman sayıyorsunuz –sizden-, biz de sizi bizden sayıyoruz. Belki de ideal durum budur ve böyle olunca da müslüman olmanın veya olmamanın bir önemi yok.”

Özel’in, “Hayır, müslüman olmanın önemi var” diye karşılık verdiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Ve bu aynı zamanda sizin iflah olmaz, devası bulunmaz bir aptal olduğunuzu gösterir.

İsmet’in bu zırvalarıyla “Kendi müslümanlığı dolayısıyla bir özür beyan eder gibi” olup olmadığının takdirini de hayranlarına bırakmak gerekir, fakat gerçekten aptal oldukları için böylesi bir değerlendirmeyi yapmaları onlardan beklenemez.

Asıl tutarsızlık şurada ki, İmam Gazâlî, o iki solcu kadar şanslı değil.

Onunla ilgili olarak Özel şöyle der:

“Sorunuzda adı anılan Gazzali, medeniyetin türettiği, ‘yoldan çıkmış’ filozoflardan biriydi, ihtida ettikten, ‘imanı’ kurtuluş olarak gördükten sonra çağının siyasal iktidarıyla da bilim kurumlarıyla da başı hoş olmadı. Onun medeni müesseseler nezdindeki eski prestiji de son birkaç eserini yazıp ortaya koymaya yetti.” (A.g.e., s. 28.)

*

Gelelim İsmet’in müslümanlığına (müslimliğine) ve Türklüğüne..

Bir kitabında şunu yazmıştı:

“Müslüman sözü kapsayıcı bir tanımdır, ayrıca başka sıfatlarla desteklenmeye ihtiyaç göstermez. İslamiyet, bir bütünün ifadesidir, ayrıca bir bileşime (senteze) yönelmesine gerek yoktur.”

(İsmet Özel, Bakanlar ve Görenler, İstanbul 1985, s. 59.)

İsmet’in bu duyarlılığını “Cuma Mektupları”nda yitirdiğini gördük, ve böylece, önceki laflarıyla aslında aptallara prim vermiş olduğunu anladık. Yukarıda da geçtiği gibi, şöyle diyordu:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, İstanbul 1990, 2. b., s. 14.)

Kısacası Özel’e göre müslüman sözü kapsayıcı bir tanım olmaktan çıkmıştı.

Önce “özgür düşünenler” tanımına yöneldi. Sonra bu da yetmedi, Türk olduğunu hatırladı.

Bütün bu değişim ve dönüşüm nerden icabetti? Bu oldukça sanatkârane ve estetik dansın gerisinde yatan asıl etken neydi?

Niyeti, ateşin üzerindeki kazana atılan aptal kurbağaları alıştıra alıştıra ideolojik haşlama yapmak mıydı?


“ARTİZ” İSMET’İN MÜSLÜMAN TEKNOLOJİSİ MASALI VE RİYAKÂR PARTİCİLİĞİ (SAHTE MİLLÎ GÖRÜŞÇÜLÜĞÜ)

  (1) Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 5, 136; Şeybânî, Şerhü Siyeri’l-Kebîr, 1, 90. Demokrat Parti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan "...