CÜBBELİ FELAKET, MANTIKSIZLIK VE İHANETTE ATATÜRK’ÜN İZİNDE

 


General Allenby, Filistin'deki İngiliz ordusunun komutanıydı. Yedinci Ordu Komutanı diye sözünü ettiği kişi de büyük vatan haini Mustafa Kemal Atatürk.. Sofra arkadaşlıkları eskiye dayanıyor. 1913 yılında İngiliz ajanı Aubrey Herbert'in Mustafa Atatürk onuruna verdiği yemekte tanışmışlardı.





Soner Yalçın bir yazısında şöyle diyordu:

“Bir gün…

“Cübbeli” müstear adıyla bilinen İsmailağa cemaatinin önde gelen vaizi Ahmet Mahmut Ünlü telefonla beni aradı:

-“Atatürk konusunda Odatv’ye röportaj vermek istiyorum!”

Şaşırdım. Ben tek söz etmeden ekledi:

-“Milletimizin kafasını çok karıştırıyorlar.”

Barış Pehlivan, Cübbeli Hoca’nın evine gidip röportaj yaptı. Cübbeli dedi ki:

–“Vatanı Mustafa Kemal kurtarmış. Bunu kurtarana nasıl düşman olacaksın? Sevmemenin ne anlamı var?

–“ Hilafeti bile kaldırırken çok üsluplu mesela. O günkü şartları bilmeyen kâr zarar hesabı yapamaz…”

(https://www.odatv.com/yazarlar/soner-yalcin/cubbeli-beni-neden-aradi-konu-ataturk-226328)

*

Evet, Cübbeli zahmet, (sonradan, milleti çocuk yerine koyarak kendisine “baba-dede Türk” makamından Atatürk soyadını seçen) Ali Rıza oğlu Mustafa’yı sevmek gerektiğini düşünüyor.

Ve seviyor.

Nedeni, vatanı kurtarmış olmasıymış..

Ancak, Mustafa Kemal, Cübbeli gibi düşünmüyor.

Mesela, İstanbul’u fetheden Osmanlı hakkında, Cübbeli üslubuyla, “Bu vatan, vatan, ecdadımızın fethettiği vatanlar; bize vatan yapmışlar. Bunu vatan yapana nasıl düşman olacaksın yahu? Sevmemenin ne anlamı var? Yapılan ortada” demiyor.

Şunu diyor (Kültür Bakanlığı‘nın sitesinden aktarıyoruz):

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti’nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. 1922 (Nutuk II, s. 691)”

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

*

Tabiî bunlar, sadeleştirilmiş ifadeler.. Aslını da aktaralım:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuşlardı; bu tasallûtlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyur. Bu bir emrivakidir. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bira kaçak mıyız, bırakmıyacak mıyız? meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü – Milli Eğitim Basımevi, 1969, s. 690-691.)

İmdi, bizler vatanı kurtardı diye Atatürk’ü illa da sevmek zorundaysak, Atatürk’ün kendisi neden bu toprakları bize vatan yapan ecdadı sevmiyor?

Sevmemeyi geçtik, onları tasallut ve tecavüz ile suçluyor?

Atatürk’ün bakış açısını benimsersek, kendisini de tasallut ve tecavüz ile suçlamak zorunda kalırız.

Hem de, Osmanlı ile kıyaslandığında on kat, yüz kat, hatta bin kat fazlasıyla..

Atatürkçülerin işi çok zor, çünkü bu denklemin çözüm kümesi boş.

*

Evet, aramızdan bazıları Atatürk’ün yaklaşımından etkilenerek aynı bakış açısıyla Atatürk’ü de eleştiri konusu yaparsa, onu da tasallut ve tecavüz ile suçlarsa, “Zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuştur” derse, ne diyeceğiz?

“İşte gerçek Atatürkçü bu” mu diyeceğiz?

Atatürk’ün bizzat kendisi, yukarıya aldığımız sözlerinin ilk cümlelerinde, kendisine bu suçlamanın yapılmasına imkân verecek bir mantık ortaya koyuyor.. Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır” diyor.

Zorla alınırsa, hakimiyet ve saltanat konusunda “ilim” geçersizse, “Hayatta en hakiki mürşit ilim” bu bahiste devre dışı kalıyorsa, müzakere ve görüş alışverişine lüzum yoksa, hakimiyet ve saltanat ilimle değil kuvvetle, kudretle ve zorla alınıyorsa, Osmanlı’yı da zor kullandığı için kötülememesi gerekir.

Fakat öyle yapmıyor, kendisiyle çelişecek şekilde, hem hakimiyetin ilimle, müzakereyle değil zorla alınacağını söylüyor, hem de Osmanlı‘yı böyle yaptığı için yerden yere vuruyor.

*

Atatürk’ün laflarının kendi içinde tutarsız, çelişkili ve mantıktan uzak olduğu açık.

Ya da, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabında onun için kullandığı ifadelerle konuşmak gerekirse, Atatürk’ün lafları “terimsiz, tarifsiz ve zikirsiz”, “metodlu ve ilmi bir tefekkür eksikliği”yle malul.

Adam mantıklı düşünmeyi başaramamış. Dinleyici ve izleyicileri ondan da mantıksız oldukları için bunu (Falih Rıfkı gibi birkaç istisna dışında) anlayamamış.

Anlayan birçok kişi de, başı belaya girmesin diye söyleyememiş.

Fakat bugün bunu bir şekilde söylemek, ilim icabıdır. Hakikate saygının gereğidir. Ve millete karşı, tarihe karşı, ecdada karşı bir sorumluluktur, borçtur.

Evet, bir taraftan hakimiyet için ilme, görüş alışverişine gerek olmadığını, işin zorla halledileceğini söyleyen Atatürk, önce Osmanlı’yı tam da bunu yaptığı için suçluyor, sonra da, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek işi getirip tekrar “zor”a bağlıyor.

Ve bunu da “hakikatin usulü dairesinde ifadesi” olarak nitelendiriyor.

Peki, hakikatin “Kemalist zulüm için usulü dairesinde ifadesi” nasıl yapılmalıdır?

*

Atatürk Osmanlı’yı sevmek zorunda değilse, biz neden Atatürk’ü sevmek zorunda olalım?!

Sırf Atatürk düşmanlığıyla suçlanmamak için herkes Atatürkçü olmak, Atatürk’ün saçmasapan, mantıksız her lafına iman etmek zorunda mı?!

Atatürk’ü, Atatürkçülerin istediği gibi yalan dolan, hurafe ve efsanelere göre değil de bilimsel şekilde olduğu gibi tanımak ve tanıtmak yanlış mı?!

*

Cübbeli, söz konusu röportajında şöyle diyor:

“Şimdi, burada bir vatan toprağındayız; burada bu insan uyumamış, yememiş, içmemiş. Bu bir fedakarlık ister. Kaç yaşında vefat etti… Çok yaşamış bir insan değil. Cepheden cepheye hizmet etmiş… O günkü şartlarda, o günkü zorluklar içerisinde bunu yapmış.”

Uyumamış, yememiş, içmemiş değil.. Gayet güzel yemiş içmiş.. Fakat o bahse girmeyelim..

Vefatının erken olmasına gelince..

Pek de erken sayılmaz..

Cübbeli yaşlandı.. İnsan yaşlandıkça, bütün yaşları erken görmeye başlar.. Başlıyor.. (Kendimden biliyorum.)

Fatih Sultan Mehmet kaç yaşında vefat etti?.. 49.. Yavuz Sultan Selim 51-52.. Abdülmecid 39.. I. Ahmet, IV. Murat vs. çok daha genç yaşta hayatlarını yitirdiler..

*

Cepheden cepheye hizmete gelince.. Bu, o dönemin şartlarından kaynaklanıyor.

Önce Balkan Harbi, sonra Birinci Dünya Savaşı, ardından da İstiklal Harbi yaşanınca, sadece Mustafa Kemal değil, bütün bir subay kadrosu ve askerler cepheden cepheye koşmak zorunda kaldılar.

Yüzbinlerce insan hayatını kaybetti.. Mustafa Kemal, o yüzbinler arasında yer almıyor.

Ve her zaman cepheden cepheye hizmet de etmedi, bazen cepheyi terk etti.. Çanakkale’de de böyle, Filistin’deki ilk görevi sırasında da böyle.. Pera Palas Oteli’nin odasında vatan kurtarmayı Filistin’de cephede bulunmaya tercih etti. Ardından da hastalığını bahane edip taa Karlsbad’a gitti.. Neymiş, oranın kaplıcası varmış..

Evet, cepheden cepheye hizmet lafı abartılı.. Palavradan mamul ilkokul ezberi.. (Bu Cübbeli bildiğim kadarıyla ilkokul mezunu, ortaokul diploması bile yok. Kabak kafa, bu konuda ilkokul ezberiyle kalmış. İlkokul diplomasıyla yetinmek, hatta tümden diplomasız olmak ayıp değil de, ilkokul ezberiyle ahkâm kesmek, ayıp.. Ayıptan da öte rezalet ve kepazelik.)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, cepheye gitme konusunda biraz çekimserdi, o, balolar düzenlenen muhitlerde gösterişli kıyafetler giymiş halde kadınlarla dans ederek askercilik oynamayı tercih ediyordu..

Birinci Dünya Savaşı sırasında Hicaz’ı savunmak için görevlendirilmek istendiğinde reddetmişti. İngilizler’le “behemahal sulh” (her ne pahasına olursa olsun barış) yapılmasını istiyordu.

İstiklal Harbi’nde bile cepheye gitmemek için kırk takla attı.. Yunan ordusu, Kütahya-Eskişehir muharebelerinde ordumuzu yenip Polatlı’ya, Ankara’nın burnunun dibine kadar geldiğinde, cepheyi terk edip Kayseri’ye kaçma kararı almıştı. TBMM bunu kabul etmedi, ve askere moral vermek için kendisinin de bizzat cepheye gitmesini istedi.

Peki, “Mevzubahis olan vatansa …” türünden artistik laflar üretmeyi marifet bilen Selanikli bu talep karşısında ne yaptı dersiniz?.. Cepheye gitmeyi kabul etmedi.. Evet, etmedi.. Tam dört gün boyunca (rakamla 4) Meclis’te cepheye gidersin gitmezsin tartışması yaşandı.

Selanikli baktı ki, cepheye gitmezse karizma balonu tümden patlayacak, fısss diye hava kaçıracak, sonunda gitmeye razı oldu.. Fakat şartları ağırdı.. Birincisi, cepheye gitme fedakârlığı göstermesi karşılığında TBMM’nin bütün yetkileri ona devredilecekti. Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle diktatör yapılacaktı. İkincisi, bir yenilgi durumunda ondan asla hesap sorulmayacaktı.

Yani Selanikli, gerçekte, “Mevzubahis olan benim konumum ve istikbalimse vatan teferruattır, canı cehenneme” modunda bir adamdı. Karakteri bu.

Cübbeli sefalete göre, bu adamın ömrü cepheden cepheye hizmet ile geçmişmiş..

Oysa, diktatör olarak gittiği Sakarya Savaşı sırasında da cephede durmadı, “Attan düştüm, kaburgam kırıldı” diyerek (Gerçekten kırılmış gibi görünüyor) gelişmeleri cephe gerisinden takip etti.

*

Aslında cephelerde fazla görünmemesi kimi zaman hayırlı olmuş durumda. Çünkü bazen cephede hezimetin garantisi oldu. Filistin’de İngilizler’in önünden palaspandıras yıldırım hızıyla kaçarak, Osmanlı’nın dört yıldır devam ettirdiği, pes etmediği savaşın (Birinci Dünya Savaşı’nın), yenilgiyle bitmesine yol açtı.

Oysa İngilizler ve müttefikleri Çanakkale’yi geçememiş oldukları gibi, Kûtu’l-Amare’de de mağlup olmuş ve epeyce bir esir vermişlerdi. Herşeyi batıran, Filistin’e tekrar giden Selanikli oldu.

Çanakkale’de yaptıkları da yüzlerce sayfalık bir kitabın sayfalarından bir sayfadır. Orada yüzlerce subay arasında sıradan bir subaydı. Şayet sonradan devletin başına geçmemiş olsaydı, onun ismi de diğer subaylarınki gibi unutulur giderdi.

Sakarya Savaşı sırasında da boş durmadı, geri çekilme (Kaçma ya da ricat, artık ne derseniz) emri verdi, fakat Fevzi Çakmak’ın bu emrin ifasını ertelemesi sonucu (salgın hastalık, ishal ve açlık sıkıntısı çeken) Yunan ordusunun da yavaş yavaş çekilmekte olduğu anlaşıldı.

General İshal ile Mareşal Açlık elele verip Yunan ordusunu mahvettiler.

Böylece, Sakarya Savaşı, Selanikli’nin sakarlığından ve firar tutkusundan zarar görmeden zaferle bitmiş oldu.

Ve Selanikli, teamüllere aykırı olarak üç rütbe birden atlayarak mareşal unvanını aldı. Mareşal Açlık’ın apoletlerini söküp kendi üniformasına diktirdi.


"YOLUN SONU: AÇIK AÇIK BİR BELA GELİYOR"




CÜBBELİ HUSUMETİN İSTİKAMET ÖLÇÜSÜ: DEVLET SEVİCİLİĞİ

 






Odatv.com, bir haberinde, Cübbeli Ahmet’in Habertürk TV’de Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek programında sarfettiği bazı laflarını aktarmıştı.

Sözleri arasında şu da vardı:

“FETÖ meselesi... Şimdi hükümetçi olan adamlar [benim uyarılar yaptığım zaman], "Saptırıyor" diye telefonla [konuştuğum televizyon programına] bağlandı. "Bu adamlar din hainidir, devlet sevicisi olamaz" diyordum.”

(https://www.odatv.com/siyaset/feto-ismailaga-cemaatine-mi-sizdi-245020)

"Din haini.. Devlet sevicisi.." Vehbi'nin kerrakesi böylece ortaya çıkmış oluyor.

Adamın kıstası/ölçütü/mihengi/mi'yarı bu: Devlet sevicisi olmak..

Vay hain vay, diyelim ki adam Esed Suriyesi'nde yaşıyordu, dindar olması onun devlet sevicisi olmasını mı gerektiriyordu?

Hz. İbrahim ile Hz. Musa, devlet sevicisi mi olmalıydılar?

Sonra da utanmadan pişkin pişkin Siyasal İslam karşıtlığı yapıyor.

Siyasal İslam (laik devletin "siyasal dinsiz" siyasetine uydurulmuş çakma İslam) bundan başka birşey midir, a kabak kafa?!

Seni sevici seni!..

Seni Atatürk devleti sevicisi seni!..

Atatürk'ünü de al git, İslam'dan elini ve dilini çek!

Git başka yerde, Siyasal Dinsizlik bahçesinde ve Kemalizm balosunda sev devletini!..

Tuhaf (ya da ibretlik) olan husus ise, bu Cübbeli sefalet ile FETÖ'cülerin (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensuplarının) "Siyasal İslam düşmanlığı" söyleminde buluşuyor olmaları.

Aslında yok birbirlerinden farkları, fakat birinin üstündeki damga yerli-milli (küresel patentli yerli-milli), diğerinin üstündeki damga ise doğrudan küresel.. 

*

Cübbeli'nin başka zırvaları da var:

“Diyanet'in DEAŞ raporu var. Ondan sonra Türkiye'de Selefiliğin durumunu Hilmi Demir Hoca, ben sizin kanalda dinledim. 2020'de Selefiliğin nüfusa oranının 3.6'ya kadar yükseldiğini söylüyor. Bazı vilayetlerde yüzde 8-10. Bu vilayetlerdeki durum... Orada hangi hocanın da dinlendiği söyleniyor. Diyelim AK Parti'nin fazla olduğu yerde Nihat Hatipoğlu. Ben Türkiye ikinciliğini kaybetmemişim. Konya, Adıyaman... 10 vilayet ismi veriliyor bu raporda. Yüzde 8-10 ne demek biliyor musunuz? Ben burada sokağa çıktığım zaman yüz kişiden 8'i, 10'u benim kanımı, canımı, karımı helal sayıyor. yani beni gavur sayıyor. Bundan büyük nasıl tehdit olacak? Orada kim fazla dinleniliyor, misal Nurettin Yıldız.”

Nurettin Yıldız'ı ihbar ediyor.. Referans aldığı kişi de, Hilmi Demir.. Laik (siyasal dinsiz) düzene biat etmiş bulunan kafası boş, kalbi loş ilahiyat dolmuşçusu..

Sözünü ettiği DEAŞ ise, MİT'in kadim müttefiki CIA'in aparatıydı, kullandı attılar. 

*

Selefîliğe gelince.. Selefîler, tıpkı (İmam Matüridî'yi okumadan) Matüridîyiz diyenler gibi, yekpare bir grup değil..

Selefî olmak, özü itibariyle yanlış birşey değildir, gereklidir, şarttır. Matüridî ve Eş'arîler de esas itibariyle selefîdir, selefin (Allah Resulü'nün ashabının) yolunda gitme iddiasında ve arayışındadır.

Bu anlamda selefî olduğunu (Matüridî ve Eş'arî olmadığını, onların sonradan tartıştıkları konulara girmeyip salt selefin söyledikleriyle yetindiklerini) söyleyen sufîler de mevcuttur. 

Mesela Halid-i Bağdadî rh.a. ve müridanı bazı sufîler..

Türkiye'deki bütün Nakşîlerin tarikat silsilesi Mevlana Halid rh. a.'e dayanır. Bediüzzaman Said-i Nursî'nin belirttiği gibi, yaşadığı asrın müceddidi kabul edilir. Osmanlı coğrafyasında İslamî duyarlılığı ayağa kaldırmıştır. Bugün Türkiye'de yapılan dinî hizmetlerin büyük çoğunluğu onun toprağa attığı tohumların yeşermesinin ürünüdür.

O, (Türkçe tercümesi yayınlanmış olan) Mektubat'ında yer alan bir mektubunda açıkladığı gibi itikaden selefîliği benimsemişti. 

Bunu, (mektuplarını derleyen) yeğeni Şeyh Esad Sahib de belirtiyor, itikaden selefî olduğunu söylüyor.

*

Öyle anlaşılıyor ki Sadettin Ustaosmanoğlu Cübbeli için "Kezzabî" (çok yalan söyleme tutkunu) derken abartma yapmıyor.

Çünkü, selefî olmak, kâfirlerin (Cübbeli’nin iddia ettiği şekilde) mutlak olarak canlarının, kanlarının, karılarının helal sayılmasını gerektirmez.

Bu, büyük bir iftira, Halid-i Bağdadî rh. a. bunu mu savunuyordu, dangalak kabak?!..

Mesela şu anda Türkiye Cumhuriyeti, bazı PKK'lıların kanlarını ve canlarını "helal" sayıyor. 

Ama her PKK'lının değil.. 

Silahı eline alıp fiilen savaşmaya, asker öldürmeye devam eden PKK'lının..

Ayrıca, (yürürlükteki hukuka göre) böylesi PKK'lının kanı ve canı herkes için de "helal" değildir, bunun için "yasal yetkili" güvenlik görevlisi olmak gerekir.

Fakat bu da yetmez, silah kullanmayı gerekli kılan bir zaruret durumunun oluşması şarttır. Görevli bile olsan, PKK'lı olma iddiasıyla durup dururken adam öldüremezsin. 

Mesela Cübbeli, katil bir PKK'lıyı sokakta görüp teşhis etse, yapabileceğinin en fazlası devlete ihbardır, kendisi öldüremez ya da hapsedemez.

*

Mutlak (kayıtsız şartsız) olarak her kâfirin kanı ve canı müslümana helal olmaz.. 

Şeriat'e göre eşyada ve hayvanatta (istisnalar dışında) genelde mübahlık (helal olma durumu) öne çıkarken, insanda ise (her konuda) haramlık esastır. 

Esas itibariyle helal olan eşyanın haram olması belirli şartların varlığıyla ortaya çıkar, eşya durduk yere haram olmaz; insanın canının, kanının, ırzının ve namusunun helal olması ise bunun tam tersidir, insanın herşeyi esas itibariyle haramdır, helallik belirli şartların oluşması ile gerçekleşir. 

Mesela selefîlik (ya da vatanseverlik veya devlet seviciliği) adına insanların canlarını, kanlarını, karılarını kendiniz için helal sayamazsınız. 

Vatan haini ya da kâfir diye insanları öldüremezsiniz.

*

Öldürebilmeniz için belirli şartların oluşması gerekir. Mesela, haksız yere cinayet işleyen kişi kısas olunur. 

Ya da İslam devletinde, evet laik (siyasal dinsiz) devlette değil İslam devletinde, bir müslüman (baştan beri kâfir olan değil, bir müslüman) küfrünü ilan eder, sonra da tevbeye davet edildiği halde küfrünü ilan etmekte ısrar ederse, aklî melekeleri yerindeyse mahkeme kararıyla ve yasal-resmî görevliler eliyle idamla cezalandırılabilir. Fakat bunu, devlet tarafından yetkilendirilmemiş biri yapamaz.

Bu, laik devletteki "vatan hainliği" suçunun muadilidir.

Vatan denilen taş toprak nerde, o vatanın, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala nerde!.. 

Bu ülkede İstiklal Harbi yıllarında Selanikli Mustafa Atatürk'e biat etmeyi kabul etmeyip Osmanlı Devleti'ne sadakatini sürdürdüğü için "vatana ihanet" suçuyla az adam asılmadı.

Yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala nerde, Ali Rıza ile Zübeyde'nin senin benim gibi yiyip içen, tuvalete giden ölmüş oğlu Atatürk nerde!

*

Hiçbir aklı başında selefî böyle aptalca, Şeriat'e açıkça aykırı birşeyi savunmaz, savunamaz.

Ha, selefîliği içeriden bozmak ya da imajını yerle bir etmek için aralarına sızmış ajanlar böyle şeyler söyleyemez mi?.. 

Söyleyebilirler.

Her grup, parti ve cemaatte olduğu gibi, selefîlerin arasında da (kimisi yerli-milli, kimisi yabancı) ajanlar, provokatörler vardır. (Selefîlik iddia etmekten kolay ne var, camiyi cumayı terk edersin olur biter. Aralarına sızmak için birşeyler yapman gerekmiyor, birşeyleri yapmaman yeterli.)

Ancak, Cübbeli gibi iftiracı ve kışkırtıcı yaygaracıların bulunduğu yerde böylesi ajanlara fazla ihtiyaç da kalmaz, o da ayrı mesele..


PALAVRALARIN EFENDİSİ ULU YALAN ATATÜRK

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 87

 

Buradaki değerlendirmelerimizi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün kendi beyanlarını temel alarak yapıyoruz.

Bu “savunma hakkı” tanımaktan daha fazlasını yapmak anlamına geliyor. “Saldırma ve suçlama hakkı” da tanıyoruz.

Son olarak, Selanikli’nin 15 Mayıs 1919 günü (Samsun’a hareketinden bir gün önce) Osmanlı Genelkurmayı’na ve Sadrazamlığa (Başbakanlığa, Babıali’ye) yaptığı ziyaretten söz etmiştik.

Aynı gün, Padişah Vahideddin’i de ziyaret etmiş bulunuyor.

Falih Rıfkı’ya şunları söylemiş durumda:

“… Zat-ı şahaneyi (Padişah’ı) ziyaret etmek üzere Babıâli'den ayrıldım.

"Yıldız Sarayı'nun ufak bir salonunda Vahdettin'le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi'ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine muvazi (parallel) hatlar üzerinde düşman znhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı'na doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kâfi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

"- Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:) tarihe geçmiştir."

“O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum:

"- Bunlan unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!

"Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim:

"- Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz."

“Söylerken, kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini, sahtekârlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lazımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl hemen hüküm veririm: Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul'a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tedib edersem (yola getirirsem), Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.

"-Merak buyurmayın efendimiz, dedim, nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklannızı bir an unutmayacağım."

"- Muvaffak ol!" hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra, huzurundan çıktım.

“Naci Paşa, padişahın yaveri, fakat benim hocam, derhal benimle buluştu. Elinde ufak mahfaza içinde bir şey tutuyordu.

"- Zat-ı şahanenin ufak bir hatırası.." dedi.

“Kapağnın üzerine Vahdettin'in inisiyalleri (Mehmed Vahideddin olan isminin baş harfleri) işlenmiş bir saatti.

"- Peki, teşekkür ederim", dedim, yaverim aldı.

"Sonra, sanki Yıldız Sarayı'ndan çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatla, ayaklarımızın patırdısını işittirmekten korkarak, saraydan uzaklaştık.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 155-6; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Pozitif Yayınları, s. 201-3.)

Selanikli’nin bu sözleri, karakterinin anlaşılması bakımından turnusol kâğıdı işlevi görüyor.

Padişah bunu önce övmüş, taltif etmiş, tabiri caizse gelecekte yapacağını düşündüğü hizmetler için “gaza getirmek” istemiş. “Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir” demiş.

Aslında tarihe geçmeyi hak edecek doğru dürüst bir hizmeti yok.

Sonuçta asker.. Zorunlu vatan hizmeti yapmıyor, maaş alıyor, apolet taşıyor, hizmetinde özel emir eri vs. var (Karlsbad'a, tam da savaş sürerken tedavi bahanesiyle gittiği zaman bile yanında emir eri var, devlet-millet kesesinden), subay olması hasebiyle bir yerlerde görev yapmak zorunda kalmış. Görev yerlerinden en çok pohpohlananı Çanakkale, orada da fiilî savaş hizmeti üç beş günü geçmiyor. (Orada da "Size ölmeyi emrediyorum" demiş, kendisi hariç.. "Ya birlikte öleceğiz, ya da birlikte zafere koşacağız" dememiş, işini biliyor.) Üstelik savaş bitmeden cepheden ayrılmak istemiş ve ayrılmış.

Daha sonra da her yere ayak sürüyerek gitmiş.. Buna “Git Hicaz’ı savun!” demişler, “Hicaz’dan bize ne ki!” demiş, görevi kabul etmemiş.

“Bari Suriye savunmasında yer al!” demişler, Genelkurmay’a “Suriye’yi boş verelim, askerimizi vatana çekelim!” diye rapor sunmuş ve görevinden istifa edip İstanbul’a gelmiş, Pera Palas Oteli’nin lüks bir odasına postu sermiş. 

("Mevzubahis olan vatansa..." diye palavra sıkan adama bak, 400 yıllık Osmanlı eyaleti, 800 yıllık Türk yurdu olan Suriye’yi vatandan saymıyor. Nerdeyse "Anadolu'dan bize ne, Orta Asya'ya gidelim" diye akıl verecek.. Bunları ben demiyorum, manevî kızı Afet İnan M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları kitabında anlatıyor.)

*

Daha sonra, Vahideddin padişah olunca, onun yaveri sıfatıyla Suriye’ye döndü ve Genelkurmay’a yazdığı raporlardaki düşüncesini hayata geçirdi.

Tek bir kusurla.. Askerimizi “vatan”a çekmek yerine İngiliz esaretine ve katliamına teslim etti.. Ölenler savaşırken değil, kaçarken öldüler. Fakat Selanikli esir düşmeden ve ölmeden kaçmayı başardı, becerikli adamdı, İzmir-Kayseri arası kadar bir mesafe olan Nablus-Halep arasını sağ salim aştı.

Onun İngilizler karşısındaki beklenmedik kaçışı, gerideki birliklerimizin de hazırlıksız yakalanmasına ve paniğe kapılmalarına neden oldu. Selanikli’nin yol açtığı yenilgi, Birinci Dünya Savaşı boyunca dört yıldır İngilizler’e ve müttefiklerine direnen, Çanakkale’yi geçilmez kılan, Kûtü’l-Amare’de İngiliz’i perişan eden Osmanlı’nın teslim bayrağı çekmesine yol açtı.

Selanikli’nin o güne kadarki "tarihe geçecek başarıları" işte bunlar!

 *

Padişah Vahideddin, gaz verme faslından sonra buna “Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!” diyor. Ve de biz millet olarak toptan ahmağız ya, Selanikli hemen "Bu son sözlerden hayrete düştüm” yalanını ekliyor.

Çok sırıtkan bir yalan..

Aslında adam yalan söylemeyi de pek iyi beceremiyor, fakat biz zekâ bakımından millet olarak biraz Aziz Nesin’in “iltifat”ını hak ediyoruz. Her yalanı yutmaya hazır ve nazır saftirik olursan seni Selanikli Mustafa Atatürk gibi bir adam bile kandırır, tefe koyar.

Sözde Selanikli, “Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor?” diye içinden geçirmişmiş.. Sanki “Elleme, vatan kurtulmasın” diye düşünebilirmiş gibi..

Adam, atalarının mirasçısı.. Diyelim ki sen ağa çocuğusun, baban öldü, yeni ağa oldun, başka ağalar gelip babandan kalan mülkünü işgal etmişler, “İyi olmuş, onların olsun” mu dersin, sivriltilmiş zeka?!.. 

Mal canın yongasıdır derler, insanın fıtratında malını koruma içgüdüsü vardır. Bunun için “iyi” insan olmak gerekmiyor, iyi kötü herkeste bu duygu bulunur. Dolayısıyla, Vahideddin’in, kötü bir adam bile olsa, vatanın kurtulmasını istememesi düşünülemez. 

(Nitekim, zamanında “Suriye’yi boş verelim, bırakalım” diye Genelkurmay’a rapor üstüne rapor sunan Selanikli, gün gelecek, Hatay için Fransa’yla papaz olmayı göze alacaktır. Çünkü artık Türkiye, Osmanlı’nın elinden çıkmış, kendisinin çiftliği haline gelmiştir. En kıytırık köşesi bile “vatan” olma onuruna erişmiştir.)

Hülasa, Selanikli’nin sözleri, kendisinin ya iflah olmaz bir aptal, eblehlikte nirvanayı yakalamış bir ahmak, ya da herkesi aptal yerine koyarak yalan söylemekten kaçınmayan bir süper sahtekâr ve yalancı olduğunu ispatlar.

Şahsen aptal olduğunu düşünmüyorum. İsteyen düşünebilir.

*

Sahtekâr Selanikli yalanlarını şu şekilde sürdürüyor:

“O Vahdettin ki ecnebi (yabancı) hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim.”

Seni utanmaz sahtekâr seni, ulan sen değil misin, Suriye’de İngiliz ordusunun karşısından palaspandıras kaçtıktan sonra hemen Padişah Vahideddin’e telgraf çekip “İngilizler ile behemahal (her ne pahasına olursa olsun) sulh/barış yapılsın” diyen?! (İnanmayan, MHP'nin genel başkan yardımcısı Prof. Semih Yalçın'a sorsun.. Bir makalesine söz konusu telgrafın metnini almıştı.)

Sen değil misin, istediğin barış için Mondros Mütarekesi otobanı inşa edildikten sonra hemen İstanbul’a gelip İngiliz subaylarının yerleştiği Pera Palas Oteli’ne postu serip (İngiliz gazeteci Ward Price’ın ifadesine göre) İngilizler’e “Türkiye’yi yönetmek için valilere ihtiyacınız olacak, ben varım!” mesajını veren?!

Sen değil misin, aynı günlerde arkadaşın Fethi Okyar ile (ömrü iki ay bile sürmeyen) Minber diye bir gazete çıkarıp orada İngiliz yağcılığı yapan, “İngilizler şöyle iyidir, böyle centilmendir, medenîdir, iyi dosttur” vs. diye beyanatlar veren?

Sen değil misin, ecnebî İngiliz’in yüzüncü dereceden değil, birinci dereceden ajanı Robert Frew (Fro, Fru) ile (Ki, İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi idi) gizli saklı başbaşa görüşmeler yapan, onlarla mercimeği fırına veren?! (Yalancı Selanikli, Nutuk’unun bir yerinde onunla bir defa, bir yerinde ise iki defa görüştüğünü itiraf etmiş durumda. Yalancının iyi bir hafızası olmalıdır demişler, Selanikli’nin yalanı o kadar çok ki, buna hafıza dayanmaz.)

Padişah’ın, "devletini ve saltanatını kurtarmak" istemesi, bunun için başka devletlerin (ister yüzüncü, isterse de bininci dereceden olsun) aletleri ile temas kurmaya çalışması ne ayıptır, ne de yanlış. (Bu temas işini günümüzde her devlet gizli servisi marifetiyle sürekli olarak yapıyor.)

*

Ayıp ve yanlış olan, bir devlet görevlisinin, kendi kişisel çıkarı için milletine zarar vermeyi kabul etmesidir. Üstlendiği vazifeye, işgal ettiği makama ihanette bulunmasıdır.

İngiliz istihbaratı, o süreçte, Osmanlı Devleti’ne ve Türk milletine zarar vermek için Osmanlı Devleti’nin “temas kurulmaya ve satın alınmaya elverişli” aletleriyle temas kurdu.

En başta geleni, Black Jumbo Selanikli Mustafa Atatürk.

İngilizler’in “Büyük Ortadoğu Projesi” için Osmanlı Devleti’ni yıkmayı kabul etti. Karşılığında Türkiye’yi çiftliği haline getirebilmesi şartıyla.

Bunu ben söylemiyorum, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü söylüyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin!

*

Selanikli yalancıya göre, Padişah “devletin kurtulmasından” şunu kastediyormuş:

“Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul'a hakim olanların (İngilizler ile müttefikleri Fransa ve İtalya’nın) siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri (Doğu Karadeniz’de Türkler ile Hristiyanlar arasındaki anlaşmazlıkları) halletmektir.”

Padişah Vahideddin bunları, bu palavraları demek istemiyordu. Tam da ağzından çıkan kelimelerden anlaşılanı demek istiyordu.

Onun için, bu sahtekâra olağanüstü yetkiler vermişlerdi. Van’dan Ankara’ya kadar bütün illerin vali ve kaymakamlarına emir verme, onları görevden alıp yerlerine başkalarını atama yetkisine sahipti. 

Aynı şekilde bölgedeki bütün askerî birlikler de emrine veriliyordu. Fiilen "Anadolu genel valisi" yapılmış durumdaydı. 

Üstelik cebine dünyanın parasını koymuşlardı. 

Savunma Bakanlığı’nın yanı sıra İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey de örtülü ödenekten külliyetli bir parayı ona teslim etmişti. 

Altına da (o zamanlar memlekette pek bulunmayan) iki otomobil çekmişlerdi. 

Ayrıca, sözde basit bir müfettiş olduğu halde maiyetine 30’a yakın adam verilmişti. 

Ondan istenen, İngilizler'in arzusunu yerine getirmesi değildi, vatan savunması için gerekli tertibatı yapması, milleti uyandırmasıydı. 

Ki bunu Selanikli, TBMM'nin açılışı münasebetiyle 24 Nisan 1920 günü yaptığı konuşmada bu şekilde ifade etmiş durumda.. Sonradan lafı çevirdi, yalan ve iftiralarla, ihanet ettiği Padişah'ı karalamaya başladı. 

Padişah, aklınca, İngilizler’in ürettiği bir krizi fırsata çeviriyordu. Gerçekteyse, İngilizler o krizi, Padişah’ın bu şekilde düşünerek (Frew vasıtası ile anlaşmış oldukları) Selanikli yaverini olağanüstü yetkilerle görevlendirmesi için yapıyorlardı. 

İngilizler, sahnede Selanikli ile rol icabı danışıklı döğüş tiyatrosu oynayacaklar, gerçekte ise, İnönü’nün açıkladığı şekilde, Selanikli’nin zaferi için ellerinden geleni yapacaklardı.

*

Selanikli, “Vahdettin demek istiyordu ki …” diyerek ona mal ettiği herşeyi bizzat kendisi yaptı. Kendisi düşündü.

Tek mesnedi İstanbul'a hakim olanların, yani İngilizler’in siyasetine uymaktı. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, başkenti Anadolu’da olan, hilafeti kaldırmış bulunan, İslam dünyası ile köprüleri atıp Batı’ya yanaşan, yanaşma olan bir yeni Türkiye devleti istiyordu.

Osmanlı Devleti’ni yıkmak için usta işi bir senaryo yazdılar ve başrolü taşeronları Selanikli’ye verdiler.

Selanikli’nin memuriyeti, onların, yani İngilizler’in şikâyet ettikleri meseleleri halletmekti. Bunlar nelerdi?.. Samsun’a çıkışının üzerinden daha üç ay geçmeden, Erzurum’da, bunları bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya açıkladı: Osmanlı Devleti yıkılacaktı, cumhuriyet ilan edilecekti, fakat cumhurbaşkanı olma fırsatı başkasına tanınmayacak, kendisi cumhurbaşkanı (İngiliz’in taşeronu) sıfatıyla millete Latin alfabesini dayatacaktı. Tesettür (İslamî örtünme) kalkacaktı. Millete zorla şapka giydirilecekti.

Selanikli daha başka şeyler de söyleyecekken, Mazhar Müfit bunların olacağına inanmadığı için not defterini kapatıp yatmaya gitmişti.

Fakat, Selanikli inanıyordu, geleceğe güvenle bakıyordu, çünkü İngilizler’den güvence almıştı.

*

Utanmadan şunu da diyebilmiş:

“Eğer onları (işgalci İngilizler’i) memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tedib edersem (yola getirirsem), Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.”

Bunları yaptı, fakat Padişah’ın arzularını yerine getirmek için değil, kendi arzuları yerine gelsin, Türkiye kendisinin çiftliğine dönüşsün diye..

Memleketi ve halkı, "ajan Frew vasıtasıyla İngilizler’den aldığı talimatlar çerçevesinde oluşturulmuş bulunan siyasetinin" doğruluğuna inandırmak için takiyye yaptı, büyük büyük yalanlar söyledi, devasa palavralar savurdu, ve de bu hain siyasetine karşı gelen Türkler’i “tedib” etti.

Bu te’dib ameliyesine, TBMM’nin açıldığı ilk hafta çıkardığı Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile başladı. Bu kanuna göre vatan, Selanikli’nin arzuları demek oluyordu. Osmanlı Devleti’ne, devlet başkanına (padişaha) ve Osmanlı Hükümeti’ne sadakatinizi sürdürmeniz durumunda otomatikman “hain” oluyordunuz ve idamı hak ediyordunuz.

Selanikli, bu te’dib ameliyesi çerçevesinde on binlerce, hatta yüzbinlerce Türk’ü ve Osmanlı tebasını astı, kesti, öldürdü.

İngilizler’in arzuları yerine geldi.

Selanikli’nin de..

*

Ve Selanikli, sözlerini şöyle bağlıyor:

"Sonra, sanki Yıldız Sarayı'ndan çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatla, ayaklarımızın patırdısını işittirmekten korkarak, saraydan uzaklaştık.”

Araplar’ın şöyle bir atasözü var: “el-Hainü, hâifün.” Anadolu’da halk arasında bu söz “Hain, hovf olur” şeklini almış durumda. (“Hain hovflu/hoflu olur” diyenler de var.)

Selanikli, Saray’dan çıkarken tam da bir haine yakışır psikoloji içindeymiş.

Neyi gizlemeye, saklamaya çalışıyorsun, bu neyin ihtiyatı behey gafil?

Ayaklarının patırtısını bile işittirmekten niye korkuyorsun, ayaklarının patırtısından ne istiyorsun?

Fakat korkmakta hakkıydı, çünkü, yağ çektiği, dalkavukluk yaptığı, ihsanı olan altın saati alıp cebine koyduğu Padişah’ın mekânından, onu sırtından hançerlemek niyetiyle, bir “ihanet destanı” yazmak üzere çıkıyordu.

O, bir Brütüs’tü..

 

CÜBBELİ FELAKET, MANTIKSIZLIK VE İHANETTE ATATÜRK’ÜN İZİNDE

  General Allenby , Filistin'deki İngiliz ordusunun komutanıydı. Yedinci Ordu Komutanı diye sözünü ettiği kişi de büyük vatan haini Must...