BU OLURSA, TÜRKİYE’NİN BAŞI RUSYA İLE BELAYA GİREBİLİR

 



Haber şöyle:

"ABD Türkiye'den, İran savaşı için üs kullanım hakkı talep etti" iddiası

18 Mart 2026 12:29

Washington Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü Türkiye Çalışmaları Merkezi'nin direktörü akademisyen Gönül Tol, konuştuğu bir ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) yetkilisinin ABD'nin Türkiye'den İran savaşını desteklemek üzere, üs kullanım hakkı talep ettiğini söylediğini aktardı. 

Akademisyen Gönül Tol, X hesabından yaptığı paylaşımda "Bu sabah konuştuğum bir Pentagon yetkilisi, ABD'nin Türkiye'den, İran savaşını desteklemek üzere, üs kullanım hakkı talep ettiğini söyledi. Amaç, havada yakıt ikmali yapmak için kullanılan tanker uçaklarını Türk üslerinde tutarak çatışma bölgesinden uzak tutmak." ifadelerini kullandı. 

Tol, talebe ilişkin değerlendirmesinde Türkiye'nin bu talebi kabul etmeyeceğini düşündüğünü aktardı. Tol, şunları söyledi: "Türkiye'nin savaş boyunca takındığı gayet yerinde tutumu ve bu talebi kabul etmenin Türkiye'nin güvenliği açısından yaratacağı riskleri göz önüne aldığımızda, Ankara'nın bunu kabul edeceğini düşünmüyorum ama yine de böyle bir talebin Trump yönetiminden gelmiş olması önemli ve tabii verilecek yanıt ikili ilişkilerin seyrini de etkileyebilir."

ABD ve İsrail'in İran'a başlattığı savaşın 19'uncu gününde İran'ın da bölge ülkelerdeki ABD üslerine yönelik saldırıları sürüyor. İran, saldırıların savaşta kullanılan ABD üslerine yönelik olduğunu vurguluyor. 

Türkiye'de ABD tarafından kullanılan Adana’daki İncirlik üssü, Malatya'daki Kürecik Radar Üssü ve İzmir NATO Kara Kuvvetleri Komutanlığı bulunuyor. Türkiye, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarında hava sahasının ve ülkede ABD güçlerinin de bulunduğu hava üslerinin kullanılmadığını açıklamıştı.

(https://t24.com.tr/dunya/abd-turkiyeden-iran-savasi-icin-us-kullanim-hakki-talep-etti-iddiasi,1308004)

*

Hatırlayalım: Suriye’de Türkiye ile ABD bir safta, İran ile Rusya da karşı safta yer almışlardı.

Şu anda da Rusya, İran’a örtülü destek veriyor.

Şayet Türkiye, İran’a yönelik saldırılarında ABD’ye (savaşın seyrini İran aleyhine çok fazla etkileyecek şekilde) kolaylık sağlarsa, bir sonraki aşamada Rusya ile karşı karşıya gelebilir.

Suriye’de böylesi riskli durumlar ortaya çıkmıştı. Bir Rus uçağı düşürülmüştü. (Belki de şu milyarlarca dolarlık S-400 alımı meselesi hem düşürülen uçak hem de Büyükelçi Karlov’un ölümü için ödenmiş bir “örtülü” tazminattı. Bilemem.)

Suriye’de kayıtsız kalmayan Rusya, İran için daha fazla inisiyatif alabilir, ve kabak Türkiye’nin başına patlayabilir.

Putin, kafası estiğinde risk alabilen bir siyasetçi olduğunu Ukrayna’da gösterdi. Daha önce de Kırım’ı ilhak etmişti.

Suriye’deki yenilgisinin ardından bir de İran’ı kaybetmek, burada Amerikan yanlısı bir yönetimin hakim hale geldiğini görmek istemez.


BU SAVAŞ KİMİN SAVAŞI, VE SEN KİMİN YANDAŞISIN?

 




Uluslararası ilişkilerde ebedî dostluk ve düşmanlık yoktur derler, doğrudur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edince oradaki Yahudi aşiretleri/kabileleriyle dostane ilişkiler kurmak istedi. Medine Vesikası denilen belge bunun ürünü. Yürümedi, dostluk, Yahudiler’in ihaneti yüzünden kısa zamanda düşmanlığa dönüştü.

Hendek Savaşı sırasında da bu kabilelerden sonuncusuyla (Benî Kurayza) ittifak antlaşması yapıldı. Onlar da ihanet ettiler ve bedelini ödemek zorunda kaldılar.

Yakın tarihe gelelim..

1850’lerde yaşanan Kırım Savaşı’ında İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın yanında yer aldı ve Rusya’ya karşı durdu.

Aynı şekilde 1876-77’de yaşanan Osmanlı-Rus savaşında da İngiltere donanmasıyla Osmanlı’ya arka çıktı. Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar gelmiş olan Rus ordusu, İngiliz donanmasının toplarının tehdidi yüzünden geri çekildi.

Fakat 37 yıl sonra (Birinci Dünya Savaşı’nda) bu defa İngiltere, Fransa ve Rusya bir olup Osmanlı’ya saldırdılar. 

Eski dostlar düşman, eski düşmanlar da dost olmuşlardı.

*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sözde yedi düvele (yedi devlete) karşı verilmiş olan bir savaşla kuruldu. Bu düvel (devletler) arasında İngiltere’nin de adı geçiyor. 

Fakat Lozan Antlaşması’nın ardından İngiltere, Selanikli Mustafa Atatürk’e (en itibarlı nişanları olan) Dizbağı Nişanı’nı vermek istedi. Hangi hizmetinin karşılığı olduğu hususu tarihçiler arasında tartışma konusu.

Tabiî Selanikli Mustafa Atatürk de İngilizler’e karşı boş değildi. 1936 yılında Kral Edward'ı İstanbul'da âlâyıvâlâ ile ağırladı. Misafirperverlikte kusur etmedi. Çanakkale’de birkaç gün savaştığı, Filistin’de de karşılarından yıldırım hızıyla kaçtığı İngiliz’i artık düşman olarak görmüyordu. En candan dost kabul ediyordu.

Zamanla Türkiye, İngiltere ile olan dostluğu Bağdat Paktı ve CENTO ile daha da pekiştirdi.

Bu arada ABD de unutulmadı. Kore Savaşı’nda ABD’nin yanında saf tutuldu. Fakat aynı ABD, Kıbrıs Türkleri’nin gördükleri zulüm üzerine Kıbrıs’a müdahale etmek isteyen Türkiye’ye 1964 yılında “Johnson mektubu” ile beyzbol sopası göstermeyi ihmal etmedi.

(Beyzbola düşkünlükleri var. Başkan Obama da yakın zamanda Başkan Erdoğan’la beyzbol sopası eşliğinde bir telefon görüşmesi yapmıştı. Ayrıca çok medenî ve kibar insanlar.. Mesela Başkan Trump yazdığı nezaket ve zarafet timsali bir mektupta Erdoğan’a “Akıllı ol!” demişti. Afgan Müslümanları gibi "kaba saba" insanları değil de akıllıları sevmek gibi bir haslete sahipler.)

Kıbrıs meselesi 1974 yılında tekrar alevlenince ABD bu kez mektup değil filo gönderdi. Fakat Türkiye’yi korkutamadı. Bunun üzerine Türkiye’yi ambargo ile cezalandırma yoluna gitti.

Fakat Türkiye sadık bir müttefikti. Ayrıca CIA’in Türkiye’de MİT gibi sadık bir destekçisi vardı. 28 Şubat’ta MİT, CIA ile MOSSAD’a gereken hizmeti sunmaktan geri kalmadı.

*

Türkiye’nin İran’la olan ilişkilerine gelelim..

Şah zamanında bir sorun yoktu. Fakat 1979 yılında İran’da devrim yaşanıp rejim değişince ve İran kendisini “İslam Cumhuriyeti” olarak tanımlayınca laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin CIA ve MOSSAD güdümlü derinliklerinin keyfi kaçtı.

Asıl çatışma ise 2010’larda Suriye’de yaşandı. İran Esed’e destek verirken (ABD ile anlaşmış olan) Türkiye de muhaliflere destek verdi.

O arada ABD, kendi dolaylı kontrolü altında IŞİD (DAEŞ) diye bir örgüt kurmayı da ihmal etmedi. (Trump, bu örgütün Obama ile Hillary Clinton’un eseri olduğunu açıkladı.)

Esed her ne kadar Türkiye ile de arayı düzeltmiştiyse de, esas itibariyle İran’a ve Rusya’ya yakındı, ABD’nin güdümü altına girmiyordu. Fakat İsrail’in uzun vadeli hesapları, Suriye’nin, (İsrail’in fiilen eyaleti olan) ABD’nin etkisi altına girmesini gerektiriyordu.

Türkiye’nin, ABD’nin ricasını geri çevirmeye yetecek bir irade ve cesareti yoktu. Erbakan gibi biri bunu yapabilirdi, fakat CIA ile MOSSAD’ın MİT’teki ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki taşeronları 28 Şubat darbesiyle onun hareketini (partisini) kesip biçmiş, kolsuz kanatsız bir yürüyen ölü haline getirmişlerdi. Erbakan’ın Saadet Partisi, Türkiye siyaset denkleminde etkisiz eleman durumundaydı.

*

Bugüne gelelim..

ABD ve İsrail, Türkiye’nin de katkılarıyla Suriye’de muradına erdi.

Zafer sarhoşluğunun verdiği coşku ve heyecanla bir sonraki aşamaya geçmeye karar verdiler. İran’ı da Suriye gibi kendilerine selam duran, boyun eğip zeytin dalı uzatan bir ülke haline getirmek istiyorlardı. İran’daki muhalifleri kışkırtarak ve gerekirse kendileri de dışarıdan saldırarak rejimi kolayca çökerteceklerini düşündüler.

Fakat hesap tutmadı.

İran direniyor.

Sünnî Afganistan, ABD ve İsrail’in tehditlerine karşı İran’ın yanında yer alacağını açıklamıştı. Hemen akabinde Pakistan’daki Amerikancı yönetim Afganistan’a karşı saldırıya geçti. ABD aynı şeyi Türkiye’den de bekliyor. Türkiye’nin Suriye’de olduğu gibi İran’da da kendisinin yanında yer almasını istiyor. 

Ancak, ortada iki tane sorun var:

Birincisi, ABD ve İsrail, gelecekle ilgili planlarını büyük bir özgüvenle açık etmiş, Ortadoğu’da ülke sınırlarını değiştirmek istediklerini, buna Türkiye sınırlarının da dahil olduğunu uluorta ilan etmiş durumdalar.

Kendi zekâlarına ve Türkiye’nin karar mekanizmalarının aptallığı ile işbirlikçiliğine (ya da satılıklığına) olan güvenleri tavan yapmış durumda. (Ne de olsa 28 Şubat gibi mutlu bir tecrübeye sahipler.)

İran’ın Türkiye topraklarında gözü yok. Aynı şekilde Türkiye’nin de İran topraklarında.. Fakat İsrail’in Türkiye’de gözü var.. Türkiye'nin yönetim kademesi, nihayet yumurta kapıya dayanınca uyanmış, bu gerçeği kabul etmiş durumda. 

Zamanında Erbakan'ı her taşın altında yahudi aramakla, komplo teorisyenliğiyle suçlayanların ayakları nihayet suya erdi. 

*

İki sorun var dedik, ikincisi şu: Türkiye, Suriye’ye müdahalesinin başına çok iş açtığının, hedeflerine ulaşamama bir tarafa, esas itibariyle İsrail’in önünü açmış bulunduğunun farkında.. Türkiye kâr etmek bir yana, sermayeden yedi.. Zarar etti.. 

İşin başında zaten Türkiye ile Suriye’nin ilişkileri gayet iyi durumdaydı, Erdoğan ile Beşşar Esed ailece görüşüyorlardı. Ayrıca Türkiye insanı Suriye’ye pasaportsuz ve vizesiz gidebiliyordu. Orada (İsrail’in aparatı olmayı kabul edecek) nevzuhur bir Kürt devleti kurulması ihtimali de o gün için yoktu. 

Suriye’ye ABD ile birlikte müdahale etmekle Türkiye cini şişeden çıkardı, kendi ayağına kurşun sıktı.

Evet Türkiye, Suriye’de yaşadığı hayalkırıklığı yüzünden İran’da benzer bir maceraya atılmak istemiyor.

*

Ancak, ABD ve İsrail, Türkiye’yi (moda tabirle mayın eşeği olarak kullanıp) sahaya sürmek için elinden gelen herşeyi yapıyor.

Türkiye’yi İran’a karşı kışkırtmak için iki fay hattı üzerinde çalışıyorlar. Birisi milliyetçilik.. Diğeri ise mezhep farklılığı..

CIA’in ve MOSSAD’ın Türkiye’deki adamları (tesir/nüfuz/etki ajanları) ve (devlete sızmış) piyonları sürekli olarak bir Pers/Fars milliyetçiliği tehlikesinden söz ediyorlar.

Sanki Türkiye’de Türk milliyetçiliği yok..

Türkiye’de Kürtler, Araplar, Çerkezler vs. var, fakat “Benim anadilim Farsça, ben Fars milletindenim” diyen bir Allah’ın kulu yok.. İran istediği kadar Fars milliyetçiliği yapsın, bu, Türkiye için bir tehdit değil. Hatta, kendi milliyetçiliğini, Türkçülüğünü meşrulaştırmak için komşu milliyetçiliklere (bahane olarak ortaya sürmek üzere) ihtiyacı var.

Fars milliyetçiliği Türkiye için tehdit değildir, fakat Türk milliyetçiliği İran için tehdittir.. Çünkü orada milyonlarca Türk yaşıyor.

Bununla birlikte, Türkiye’deki CIA ve MOSSAD uzantıları sürekli bu Pers milliyetçiliği meselesini gündeme getirmekten geri kalmıyorlar (İran'daki ajanları da Türk milliyetçiliğinden yakınıyor, İran yönetimini Türkiye'ye karşı kışkırtıyorlardır). Bu “uzantı”ların dindar-muhafazakâr kesimdeki ağzı laf yapan beslemeleri de bunu köpürtüp duruyorlar. Vatansever, yerli-milli görünme heveslisi budalalar da onların peşine takılıyorlar.

İkinci istismar konusu ise İran’ın şiîliği.. Adamları zorla sünnî yapacak halimiz yok.. Nasıl Yunanistan’a hristiyan diye savaş açmayı düşünmüyorsan, İran’a da şiî diye diş göstermene gerek yok.

Sünnîliğe o kadar meraklıysan önce Türkiye Cumhuriyeti’ni sünnîleştir!.. Sünnî olmasını geçtik, müslüman değil.. Anayasasına İslam kaydı koymayı kabul etmiyor, laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” iman ilkesi kabul ediyor.

*

Bunlar bir de Şia’nın takiyye (gerçek düşüncesini saklayıp farklı konuşma) kavramını gündeme getiriyorlar. Bu takiyye kavramını Türkiye’de 1980’li yıllarda meşhur bir gazeteci (Hasan Cemal olabilir, emin değilim) meşhur etmişti. 

Kimden öğrenmişti dersiniz?.. 

Bir Amerikalı’dan..

O Amerikalı (belki de yahudidir), Türkiye’deki sünnîye akıl öğretiyor, “Bak sünnî kardaş, İranlılar’a hep şüpheyle bak, onlar takiyyecidir” diyor. 

Yani fitne ve nifak tohumları ekiyor. Sen de hemen mal bulmuş Mağribî gibi üstüne atlıyorsun. Çünkü aptalsın. (Ya da belki yahudi uşağı satılmışsın.)

Bu topraklardaki en başarılı takiyyeci Selanikli Mustafa Atatürk’tü. İstiklal Harbi boyunca takiyye destanı yazdı, bütün bir milleti aldattı.

En büyük takiyyeciler münafıklardır. Ve bu ülke münafık bakımından maalesef çok zengin. Dolayısıyla takiyyeci arayıp bulmak için İran’a gitmek gerekmiyor. Etrafımız takiyyeci dolu.

İran’ın Şiîleri arasında da tabiî ki takiyyeciler var.. Adam şiî görünüyor fakat aslında MOSSAD’ın ajanı..

İran'ın entelektüellerine, yazar çizerlerine gelince, adamlar düşündüklerini açıkça söyleyip yazıyorlar, takiyye yapan, olduğundan farklı görünen pek fazla kimse yok. Mesela Ali Şeriati neye inanıyorsa onu yazmış. Hamaney’in durumu da aynıydı.

Peki onlar için takiyye ne anlama geliyor derseniz, cevabı şu: Tarihî olayları yorumlarken bu kavrama başvurmadan işin içinden çıkamıyorlar. Hz. Ali ile Hz. Hasan’a, hatta Hz. Hüseyin’e takiyye izafe etmedikleri zaman, tarihi bir sünnî gibi yorumlamak zorunda kalacakları için, onların hareket tarzına “Takiyye yapıyorlardı” diyerek kulp takıyorlar. Basit fakat işe yarar bir çözüm.

Ancak, ezberledikleri bu hikâyenin onların da aklına tam yatmadığı, ezberin gücüne sığındıkları kanaatindeyim. Çünkü akla mantığa, sağduyuya aykırı.

Bu arada şunu da söyleyelim: Günümüzün diplomasi mesleği tamamen takiyye üzerine kurulu..

Hatta (içi ve dışıyla) bütün bir siyaset olgusu için de bu söylenebilir. Batılı siyaset bilimciler (mesela Maurice Duverger) takiyye kavramı yerine “kamuflaj” tabirini kullanıyor.

Aynı şey..

*

Evet, içimizdeki MOSSAD ve CIA ajanları, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısını makul ve meşru görmemiz için bize milliyetçilik ve mezhepçilik kanallarından yaklaşıyorlar.

Münafık taifesi de onların hınk deyicisi durumundalar.

Bir de, onların “gaz”ına gelip “dolmuşa binen” aptallar var. Geri zekâlılar böyle yapınca daha fazla “sünnî” olacaklarını zannediyorlar.

Oysa, “dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım”.

Halid bin Velid Uhud’da İslam ordusuna zarar vermişti diye hep ona takılınıp kalınsaydı, İslam böyle bir dahi komutana sahip olamazdı.

Bugüne bakmak gerekiyor. Hesabı şöyle yapmak zorundayız: Bugün İran’ın ABD ve İsrail tarafından mahvedilmesi Türkiye için iyi midir, kötü müdür?

Eğer akılsız bir eşek değilsen, Türkiye’nin zararına olduğunu anlamaman imkânsızdır.

Siyaset duygularla değil, akılla yapılır. Eşek değil insan olduğunu hatırlaman gerekiyor. 

İlla da eşek ya da kindar bir deve olmak istiyorsan o da senin bileceğin iş. ABD ve İsrail'in eşeklere ve develere ihtiyacı çok.

*

Tarihimizde böyle eşeklikler ve eşekler az değil..

Mesela İkinci Viyana Kuşatması’nda Kırım Hanı böyle bir eşeklik yaptı.

Merzifonlu Mustafa, orduyu Viyana’yı kuşatmak üzere hazırlamış olduğu halde başka bir kaleyi fetih için sefere çıkacağını söyleyip Padişah’ı aldatmıştı. 

Yarı yolda harp divanını toplayıp Viyana’nın işgali için karar çıkartmak istedi. 

Divan üyesi devlet yetkililerinin kimisi yalaka olduğu, kimisi de Merzifonlu’nun öfke ve kininden çekindiği için itiraz etmediler. Sadece Kırım Hanı, han olduğu için itiraz etti. Fakat Merzifonlu onu aşağıladı, tahkir etti.

Han, buna çok bozuldu.

Polonya ordusunun Viyana’ya yardıma gelmesi ihtimali vardı. Bu yüzden Merzifonlu, Kırım Hanı’nı, Polonya ordusunun geliş güzergâhı üzerindeki bir köprüyü tutarak onların geçmesine engel olmakla görevlendirdi. 

Han, ordusuyla oraya gitti, fakat Polonya ordusunun geçişini seyretmekle yetindi. Yanındaki imamı, Kırımlı bir alim Han’a yalvardı, fakat dinlemedi, “Osmanlı bizim kıymetimizi anlasın!” dedi.

Dedi fakat yüzyıl sonra Kırım Hanlığı diye bir devlet de kalmadı.

Sen de aynı kafayla İran’ın mahvedilmesini keyifle izlersen, uğrayacağın akıbet Kırım Hanlığı’nınkinden daha iyi olmayabilir.


HAYAT, HİÇ KİMSEYİ İDDİA VE PALAVRALARIYLA BAŞBAŞA BIRAKMAZ.. İMTİHAN SAĞANAĞI GELİR, YALANCI PALAVRACILAR KABAK GİBİ ORTAYA ÇIKAR

 


29-ANKEBUT:

1 - Elif, Lâm, Mîm.

2 - İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?

3 - Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.

4 - Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü hüküm veriyorlar!

5 - Her kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa bilsin ki, Allah'ın tayin ettiği o vakit elbette gelecektir. O her şeyi işiten ve bilendir.

6 - Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.

7 - İman edip iyi işler yapanların kötülüklerini elbette örteriz ve onlara, yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz.

8 - Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.

9 - İman edip iyi işler yapanları, muhakkak salihler (zümresi) içine katarız.

10 - İnsanlardan kimi vardır ki, "Allah'a inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir yardım gelecek olsa, mutlaka, "Doğrusu biz de sizinle beraberdik" derler. Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?!

11 - Allah, elbette (samimi) iman edenleri de, iki yüzlüleri de bilir.


BİR KÜÇÜK DECCAL OLARAK İBN ARABÎ

 







Türkçe’de kullandığımız “zevk”, Arapça bir kelime.. “Tatma, tadına varma” demek. Diyelim ki zehir gibi acı bir ilacı içtiniz, bu yaptığınız şey de “zevk”tir, tadını almadır.

Evet, tadına bakılan şey, acı, pis, bozuk ve kötü de olabilir. Mesela ateist ve Kemalist/Atatürkist prof. Celal Şengör, kendi pisliğinin tadına bakmış olduğunu açıklamıştı. Yani Arapça’daki anlamıyla “zevk alma” işlemini bu hususta gerçekleştirmiş.

Ancak, zevk kelimesi Türkçe’de anlam kaymasına uğramış durumda. Sadece hoşa giden şeyler için kullanılıyor.

TDK Türkçe Sözlük, bu kelimeye iki anlam veriyor. İlki şu: “Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinin veya düşünülmesinin insanda uyandırdığı hoş duygu.”. İkincisi de aynı minvalde: “Beğeni.” Bir de “mecaz” olarak “eğlence” anlamı yüklenmiş.

Müşâhede” kelimesi de tıpkı “zevk” gibi Arapça.. “Şahit olma, gözlemleme” demek.

Diyelim ki elinizde dolu bir bardak var, onun içindeki renksiz sıvının ne olduğunu anlamak için müşahede yeterli olmayabilir. O renksiz sıvı, su da olabilir, gazoz da, şarap da.. Bu ancak tadına bakılarak anlaşılabilir.

Yani müşahede, bazen tam bilgi vermeyebilir, hatta yanıltabilir. Zevk (tadına bakma), müşahedeyi de içeren bir farkındalığa karşılık gelir.

*

Bu girişten sonra asıl konumuza gelebiliriz.

İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı, esere yazdığı sunuşta şunları söylüyor:

İbn Arabî tasavvuf ilminin hususiyeti (özelliği) olarak ‘zevk’ yani ‘tatma ve tecrübe’yi zikrettikten sonra, bir de ‘müşahede’ kavramını ilave etmekte ve bu hususta şöyle bir misal vermektedir: Bir kimse kendi eli ile inşa ettiği bir eve sahip olsa, sonra bu evin güzelliği vs. gibi sıfatları hakkında halk arasında sözler dolaşmaya başlasa, daha sonra ev sahibi seçkin dostlarından birini alıp evine götürse, bu kimse evi gezip gözü ile görse, sonra da görüp ‘müşahede’ ettiği şeyleri halka anlatsa, acaba bu kimseye ‘Evin öyle olduğuna delilin nedir?’ diye soru sorulur mu? İşte tasavvuf ilmi de bunun gibidir. “Gördüğünü anlatan” kimseye, delilin nedir sorusu sorulamaz. Gören kimseye hüsnüzannı olan onu kabul ve tasdik eder. Tasdik etmeyen kimse buna zorlanamaz. Ancak bir kimse anlatılanların gerçekten doğru olup olmadığına vakıf olmak isterse, ‘ev sahibi’ne başvurmalı ve ‘ev’i gezip görmelidir. Vukuf için bundan başka çare yoktur (s. 53).”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix-xx.)

Bu ifadeler çerçevesinde tasavvuf; lüzumsuz, safça ve salakça bir “hüsnüzan” üzerine kurulu, delilden yoksun, doğru olup olmadığı bilinmeyen (hurafeden farksız) rivayetler yığını haline geliyor.

Fakat sorun sadece bu değil.

Ev sahibi, “ev” hakkında zaten bilgi vermişse, halka elçiler göndererek ev hakkında bilinmesi gerekenleri anlatmışsa, sonra da sen çıkıp “Ben evi gezip gördüm, şöyle şöyle” diyerek “elçiler”in anlattığına aykırı şeyler söylüyorsan, sana “Evi gerçekten gördüğüne dair delilin nedir?” sorusu yöneltilir.

Elçilerin elinde, ev sahibinin verdiği yetki belgesi ve yanlarında da fotoğraflar ve video kayıtları varsa, sen de salt “Ben gördüm, bana hüsnüzanda bulunun, bazı şeyler fotoğraflardaki gibi değil” diyorsan, senin yalancı bir sahtekâr olduğun anlaşılır.

Mucizeler, peygamberlerin elindeki yetki belgeleridir. Onların gerçekten peygamber oldukları böylece anlaşılır. 

Peki ya sen?

*

Endülüslü bu zampara soytarı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i İslam binasındaki “gümüş kerpiç”, kendisini de binadaki noksanı tamamlayan “altın kerpiç” ilan etmiş bir edep yoksunu hadsiz durumunda.

Yani “İslam, Kur’an’da ve hadîslerde anlatıldığı gibi değil, ayette belirtilenin aksine Allah dinini tamamlamış değildi, benimle tamamlandı” diyen, "Ayet yanlış" demeye getiren bir deccal.

Kitaplarında “Yok Kâbe’nin yanında şöyle bir müşahedem oldu, yok bana şöyle bir melek göründü” diye birtakım zırvalar da anlatıyor.

Gerçekten böyle şeyler yaşadıysa, şeytanların (cinlerin, ifritlerin) elinde oyuncak olmuş bir ruh hastası olduğundan şüphe edilemez.

Ya da uyduruyor, bizzat kendisi şeytan olmuş. İns şeytanı.

İngiliz şeytanlarının son yarım yüzyıldır bu soytarının vahdet-i vücud zırvasını yaymak için kesenin ağzını açmış olmaları tesadüf olarak görülemez.

Ahir zaman Deccal’inin (Mesih Deccal’in) tanrılık davası güdeceği biliniyor. Tanrılığının ispatı sadedinde vahdet-i vücud hurafesinden yararlanacağı tahmininde bulunmak mümkün. Böyle iddiaları kabul etmeye hazır kalabalıklar mevcut.

Aklı başında bir müslüman, elde (yapışıldığında sapıtılmayacak olan) Kur’an ve Sünnet varken, kendisini “altın kerpiç” ilan eden böyle bir zampara soytarının anlattığı zırvalara itibar edebilir mi?!

*

Prof. Tahralı, İbn Arabî soytarısının yukarıya aldığımız laflarını aktardıktan sonra elindeki tahrayı körlemesine sağa sola sallıyor:

“Bu demek olur ki, ‘müşahede’ ehlinin söylediklerini aynı şekilde bir başka ‘müşahid’ görebilir ve gerçekten tasdik edebilir. Tasavvuf büyükleri arasında asırlar boyunca bir önceki sufîyi bir sonrakinin tasdik etmesi, onların esas ve prensiplerde daima ittifak etmeleri, aynı şeyi ‘zevk ve tecrübe’ etmelerinden ve aynı ‘müşahede’ye nail olmalarından ileri gelmektedir diyebiliriz.” (s. xx.)

Peki İmam-ı Rabbanî İbn Arabî’yi niye tasdik etmemiş?

Sonra, tasavvuf adına ortaya çıkanlar her zaman aynı şeyi mi söylüyorlar?! Mesela Aziz Mahmud Hüdaî ile Şeyh Bedreddin’in durumları aynı mı?!

Hallac için diğer sufîler niçin “Katli vaciptir” fetvası vermişlerdi? (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî rh. a., Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabında, ondan nakledilen bazı sözlerin gerçekten ona ait olması durumunda katledilmeyi hak etmiş olduğunun kabul edilmesi gerektiğini, tereddüde mahal bulunmadığını belirtiyor.)

İngiliz iblisleri, “müşahede”ye nail oldukları için mi İbn Arabîcilik yapıyorlar?

Yerli ve milli İbn Arabîcilere gelelim.. 

İngiliz’in Ibn Arabi Society’sinin “onursal üyesi” Prof. Mahmut Erol Kılıç “müşahede” ehli olduğu için mi İbn Arabîcilik yapıyor, yoksa İngilizler tarafından pohpohlanmak (ve İngiliz hayranı yerliler tarafından) el üstünde tutulmak hoşuna gittiği için mi?

*

Yukarıda, İbn Arabî soytarısının müşahede için ortaya attığı “ev ziyareti” misalini görmüştük. Devamı da var:

“İbn Arabî tasavvufu ‘netice-i takva’ ve ‘yüksek bir ilim’ olarak tavsif edip: Biz bir kimseyi Allah’tan ittika eder (sakınır), onun çizdiği hudutlarda durur, zühd ve vera (şüpheli şeylerden sakınma) gibi vasıflarla sıfatlanmış, sonra da ‘akıllarımıza sığmayan’ bir ilim ile konuşur görürsek, ki Allah ledünnî ilmi ancak ona vermiştir, onun iddia ettiği şeyleri teslim ve tasdik etmek, ona hüsnüzan beslemek ve itirazı terk etmek bizim üzerimize vacip olur (s. 54) diyerek yukarıda verdiği misalin bu şekilde anlaşılması gerektiğini belirtir.” (s. xx.)

İşte burası zurnanın zırt demeyi bırakıp zart zurt dediği yer.

Önceki ifadeleri cahilce idi.. Bu lafları ise, cahil olmanın ötesinde geri zekâlı bir ahmak, tutarlı ve mantıklı konuşmayı beceremeyen, ne dediğinin farkında olmayan bir angut olduğunu ispatlıyor.

Ya da ne dediğinden habersiz görünmeyi yeğleyen bir kaşar sahtekâr.. Maneviyat dolandırıcısı.. Tasavvuf kalpazanı.

Önce, “Tasdik etmeyen kimse buna zorlanamaz” demişti. Burada ise, “tasdik”i “vacip” hale getiriyor. Ya geri zekâlılıktan ya da şeytanca aşırı kurnazlıktan kaynaklanan bir çelişki.

*

Birincisi, İmam Gazzâlî’nin İhya’da etraflıca açıkladığı gibi, takva kalple alâkalı bir husustur. Yani bir kimsenin gerçekten takvalı (müttekî) olduğunu bilebilmemiz imkânı yoktur. 

Çünkü kalplere vakıf olamaz, kalpler hakkında hüküm veremeyiz.

Bir adam için “Abiddir, alimdir” filan diyebiliriz, çünkü bunlar (ibadet ve ilim) görünür, müşahede edilir şeylerdir, fakat takva öyle değildir. Nice sahtekârlar vardır ki, abid ve zahid görünerek insanları “takvalı” olduklarına inandırmışlardır. (Misal, Fethullah Gülen.. Şah İsmail’in Antalya’daki dâîsi Şahkulu lakaplı terörist de bir mağaraya kapanıp, "dünyayı terketmiş zahid ve abid" görünerek insanları etrafına toplamıştı.)

Takva, “iman” gibidir, özünde kalple ilgili bir husustur. Ashabın Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyükleri bile münafıkları bilemiyor, teşhis edemiyorlardı. Hz. Ömer, münafık olduğundan şüphelendiği kişiler için Huzeyfetü’l-Yemanî r. a.’in tutumuna bakıyordu (mesela onların cenaze namazlarını kılıp kılmadığına). Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem münafıkların isimlerini sadece ona bir sır olarak vermişti.

İmam Nevevî’nin Riyazü’s-Salihîn’e aldığı bir sahih hadiste, hiç kimsenin övülmemesi, illa da övülecekse de, “Ben onu şöyle şöyle zannediyorum, fakat Allah’a karşı hiç kimseyi temize çıkaramam” denilmesi tavsiyesinde bulunuluyor. (Ashab hakkındaki övgümüz ayet ve hadîslere dayanır, salt hüsnüzannımıza değil.)

Endülüs’ün küçük deccali, yukarıdaki sözleriyle dinin temellerine kazmayı vurmuş durumda.. Dinî konularda esas olan “akıl” ve “delil”dir, falanın filanın takvasıyla ilgili zan değildir. (Peygamberlerin peygamberliklerinin delili, mücerret zühd ve takva değildir, mucizeleridir.)

Endülüs deccalinin yukarıya aldığımız sözleri Ehl-i Sünnet itikadına yüzde yüz aykırıdır. Saf ve pür batınî sapıklığıdır.

Akılsızlık çağrısıdır.

Allahu Teala akletmeye çağırıyor, bu sapık deccal ise akletmemeye.

Din işinde insanlara hüsn-ü zan yoktur, aklı hüsn-ü isti’mal (güzel kullanma) vardır:

“Allâhın izni olmadıkça hiç bir nefs için iyman edebilmek yoktur ve akıllarını husni isti'mal etmiyenleri o pislik içinde bırakır.” (Elmalılı meali, Yunus, 10/100)

"... Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin!..." (Neml, 27/64)

*

Ledünnî ilim meselesine gelelim.

Bu tabire kaynaklık eden ifade, Kehf Suresi’nde Hz. Musa aleyhisselam’ın Hızır a.s. ile olan macerası anlatılırken geçiyor.

Surede Hızır ismi yok, kendisine Allah katından özel ilim verilmiş bir zat bahis konusu.

Ledünnî kelimesi, "ledâ" ve “inde” (yanında, katında) ile aynı anlamdaki “ledün”den geliyor. Ledünnî, “benim katımdan” demek. Yani Allahu Teala, Hızır a.s.’ı “katımdan ilim verdiğim bir zat” diyerek tanıtıyor. (Kehf Suresi'nin 65'inci ayetinde "ledünnâ/katımızdan" şeklinde geçiyor.)

İmdi, Hz. Musa, Hızır a.s.’ın “Allah katından verilmiş bir ilme” sahip olduğunu vahiyle biliyordu, bu kesindi, hüsnüzanna dayanan birşey değildi, peki bizim herhangi bir kimse için “Allah katından ilim verilmiş bir kimse” olduğunu söyleyebilme imkânımız var mı?

Yok!

Böyle birşey Allah adına konuşmaya kalkışmak olur. Tabiri caizse yetki gasbıdır. Senin gibi aciz bir kul olan cumhurbaşkanı adına konuş ve hüküm ver bakalım, sana ne yapıyorlar! Cumhurbaşkanını geçtik, askerlikte bir er olarak onbaşının yerine hüküm vermeye kalkışsan yine burnunu sürterler. Acımazlar.

Dolayısıyla, herhangi bir kimse için, ne kadar abid ve alim bilinirse bilinsin, “Allah katından ilim sahibi” olduğunu iddia etme hakkımız ve yetkimiz yoktur.

Endülüs’ün deccali büyük zırva yumurtlamış.. Tescilli sapık olduğunu söylemek için sadece bu kadarı bile yeterli.

Bu, bir..

İkincisi, Hz. Musa, Hızır a.s.’a, aklına yatmayan hususlarda itiraz etmişti. İtiraz etmeme ve soru sormama sözü verdiği halde.. 

Verdiği söz bir yana, onun “Allah katından ilim verilmiş” bir zat olduğunu da vahiyle biliyordu. Buna rağmen itiraz etti.

Endülüslü deccal ise, “masum” (günah işlemez, sapıtmaz) olduğuna ve “Allah katından verilmiş ilme sahip bulunduğuna” dair hakkında vahiy olmayan insanlar için, "kuru kuruya zühd ve abidlik görüntüsü"nden hareketle peygamber muamelesi yapılmasını istiyor.

İşkembeden fetva vererek bunu “vacip” ilan ediyor.

Oysa bu, vacip olmasını geçtik, mübah ve caiz bile değildir. Çünkü dinin aslî delilleri (edille-i şer'iyye) Kitap ve Sünnet'ten ibarettir. İcma ve kıyas (içtihat) da bu iki asla dayanır, onlardan hareketle teşekkül eder.

Endülüslü deccalin sözünü ettiği uyduruk "vacip" ise, "bid'at" ihdası anlamına geliyor. 

Şer'î delillere dayanmadan, "Müşahede ehliyim" diyen herhangi bir kimseye "rab" muamelesi yapmak, onun ortaya attığı "yeni" şeyleri "dine dahil etmek" oluyor:

"Hahamlarını, rahiplerini, Meryemoğlu Mesih'i Allah'tan başka rabler edindiler. ..." (Tevbe, 9/31)

Adam en temel usûl kaidesini bile ayağının altına almış durumda. Sapığın önde gideni.. 

Deccal..

*

Bu zampara deccalin yapması gereken bütün ömrünü Mekinüddin’in güzel kızı Nizam için aşk şiirleri ve aşk kitabı yazmakla geçirmek olmalıydı.

Sadece "Arzuların Tercümanı"nı yazmakla yetinmeyip bu işe devam etmeliydi.

Her ne kadar bu da boş ve yanlış birşeyse de, edebiyata katkı gibi olumlu bir tarafından söz etmek mümkün olurdu.

Orada durmamış, İslam’ı ve tasavvufu tahrif etmek için şeytanî zırvalar yumurtlamış.

İngiliz iblisi uyanıktır, kime yatırım yapacağını bilir.



SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ

 






Mehmet Hasan Bulut, İngiliz ajan Herbert Aubrey’le ilgili kitabında, ABD’de yayınlanmakta olan New York Herald adlı gazetede Nisan 1919’da çıkmış olan bir makaleden bir bölüm aktarıyor.

Yazarı William T. Ellis..

Şunları yazmış:

“’Maminim’in, veya kendi tabirleriyle ‘hakiki inananlar’ın, veya Türklerin onları çağırdığı şekliyle ‘Dönme’lerin gerçek inancını dışarıdan kimse bilmez. Zahiren Muhammedî ritüellere uyarlar. Gizlice Yahudi inançlarım muhafaza ederler ve kabalistik ritüeller ve Sabetay riyazetini icra ederler. İki yüz elli yıl dünyanın geri kalanından uzak durdular ve kendilerine hıyanet eden ‘Mesih’e [Mesihlik iddiasıyla ortaya çıkmışken “dönme” olup canını kurtaran Sabetay Sevi’ye] sadık kaldılar.

“Bu müslüman [görünen] Yahudilerin saflarından ticâret ve siyâset dünyasında çok güçlü insanlar çıktı. Zengin ve terakkîci insanlar. Bu adamlar farmasonluğa girdiler ve localarından ve gizli toplantılarından 1908’de Sultan Abdülhamid’i indiren Türk ihtilâli meydana geldi. Umûmîyetle anlaşıldığı haliyle İttihâd ve Terakki Komitesi gizli bir cemiyetti. Asıl liderleri hep arka planda, gizli ve meçhul kaldılar. Bu esrarlı cemaatin mensupları olan İttihâd ve Terakki liderlerine, bu, doğrudan Dönmelerin gizli tarikatından miras kaldı. Türk ihtilâline Selânikli Yahudiler rehberlik etti. Şimdi Enver, Talât ve Cemal ve diğer Türk liderler sürgünde, arkalarındaki asıl güç ise, halk bilmediği için, emniyette ve cezalandırılmadı.

“Dünyanın bu köşesi {Türkiye] yine karışıklık içerisinde ve yeni ve daha iyi bir liderlik beklerken insan merak ediyor; Selânik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkaracak mı?

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 358.)

Soy sop işlerine meraklı bazılarına göre, Selanik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkardılar: Mustafa Kemal.

*

Bulut, Selanikli Mustafa Atatürk’ten şöyle söz ediyor:

“Bu arada, Fransız İhtilâline ve Napolyon’a olan hayranlığını her fırsatta dile getiren Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmış, buradaki İngiliz subaylarla bir toplantı yaptıktan sonra Havza ve Amasya’ya gitmişti. Anadolu’daki İngiliz istihbaratı, onun asıl niyetinin Yunan ordusuna karşı milliyetçi bir hareket kurmak olduğunu anlamıştı, fakat bu hareketin durdurulması için İstanbul’a ve İngiltere’ye gönderdikleri raporlar nedense ciddiye alınmıyordu.” (s. 359-60.)

Bulut, raporların ciddiye alınmama nedenini tabiî ki biliyor.

Nedeni, Selanikli Mustafa Atatürk’ün daha İstanbul’dayken, İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) Türkiye şefi Robert Frew (Fru, Fro) vasıtası ile İngiliz devleti ile anlaşmış olması.

Bu gerçeği, Selanikli zamparanın sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam Orgeneral İsmet İnönü 1973 yılında “resmen” açıklayacaktır:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Evet, İngiliz istihbaratının Anadolu’daki ajan, eleman ve muhbirlerinin raporlarının İngiliz karar mercîleri tarafından kaale alınmamış olmasının nedeni buydu.

İstihbaratçılığın, gizli servis operasyonlarının “doğa”sı gereği, Selanikli’nin aslında kendilerine çalıştığını, kendileriyle işbirliği içinde hareket ettiğini alt düzey elemanlarına söylemiyorlardı.

*

Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

“Amasya’da bir tamim neşreden [genelge yayınlayan] Mustafa Kemal, İstanbul Hükümetini yok sayarak Kemalist İhtilâli başlattı. Ayrıca Mehmed Konitza’nın Arnavutluk’ta yaptığı gibi, Sivas’ta millî bir kongre toplanacağını telgrafla İttihâd ve Terakki Komitesinin Anadolu teşkilatına duyurdu. Ardından Sivas’a ve oradan Vilâyet-i Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından dâvet edildiği Erzurum’a geçti. Burada iken İstanbul’dan askerlik vazifesinden alındığına dâir haber geldi, artık sıradan sivil bir insandı.” (s. 360.)

Kurulan tezgâhın bir parçası olarak, Selanikli zamparanın askerlik vazifesinden alınması, Osmanlı Devleti’nin “memur”u olmaktan çıkarılması gerekiyordu.

Millet iradesine (millî iradeye) dayandığını, kendisinin millet tarafından görevlendirilmiş olduğunu söyleyebilmesi ve bir sonraki aşamada Osmanlı Hükümeti’ni ve Devleti’ni tanımadığını ilan edebilmesi için bu gerekliydi.

İlk başta doğrudan devleti ve Padişah’ı hedef almadı, Osmanlı Hükümeti’ni suçlamakla yetindi. Tüm tuşlara aynı anda basmıyor, merdiven basamaklarını teker teker çıkıyordu.

Padişah’ı suçlama aşamasına TBMM’nin açılıp Selanikli’nin kişisel otoritesini kurmasından sonra geçildi.

*

İngilizler, Selanikli’nin Samsun’a (Anadolu genel valiliği anlamına gelen) olağanüstü yetkilerle gönderilmesi için ellerinden geleni yapmışlardı.

Osmanlı Devleti’nden, Karadeniz’deki karışıklıklara son vermek için bir yetkili görevlendirmelerini istemişler, Selanikli için yolu hazırlamışlardı.

Pekçok Osmanlı devlet adamını, subayını ve aydınını tutuklayıp Malta’ya sürgün etmişken Selanikli zamparaya dokunmamışlar, Samsun vizesini de hemen vermişlerdi.

Selanikli, cebinde dünya kadar para, altında (Padişah'ta bile olmayan) iki otomobil, ve maiyetinde 20 küsur adam olduğu halde olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya kapağı atınca da, onun “sivil” hale gelmesi, “devlet memuru” olmaktan çıkarılması için bir sonraki hamleyi yapmışlardı. 

Hükümet'ten, Selanikli’nin tekrar İstanbul’a çağırılmasını istemişlerdi.

*

Osmanlı Hükümeti ise, İngilizler’in bu tutarsız politikalarının ardındaki tuzağı anlayamıyordu:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Osmanlı Hükümeti’nin İngilizler’in baskısıyla Selanikli’yi geri çağırması, İngiliz-Selanikli konsorsiyumunun bir taşla birkaç kuş vurmasını sağlıyordu.

Böylece, birincisi, Selanikli’nin başına buyruk hareket etmesi için gereken meşruiyet temeli "resmen" oluşturulmuş oluyordu.

İkincisi, Selanikli’nin, “resmî görev”ine değil de “halkın tensib ve seçimine, millet iradesine” dayandığını ilan edebilmesinin önü açılıyordu.

Üçüncüsü, bu sayede Osmanlı Devleti ve Hükümeti’nin İngiliz işbirlikçisi hain gibi gösterilmesinin, buna karşılık Selanikli hain zamparanın İngiliz’e kafa tutan kahraman gibi tanıtılmasının zemini oluşturuluyordu.

Doğal olarak, Osmanlı Hükümeti, Selanikli ile olan ilişkisini (İngilizler’i avutmak ve aldatmak için) sürdürülmesi gereken bir “danışıklı döğüş” olarak görüyordu. Fakat bu, Selanikli zampara açısından bir danışıklı döğüş değildi, hain bir imha operasyonuydu. 

Kavga eder gibi göründüğü İngilizler’le birlikte Osmanıl Devleti’nin temellerine dinamit koymaktaydı.

(Selanikli’nin ihanetinin farkında olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibiler ise kimseye söz dinletemiyorlardı. Şeyhülislam, İskilipli Atıf Hoca’yı bile ikna edememişti. Merhum şehid, Selanikli’nin samimi olarak cihad niyeti taşıdığını zannediyordu. Bediüzzaman da durumu ancak Ankara’ya gelince anlayabilmişti. 

Birinci Meclis’in birçok üyesi zamanla Selanikli’nin gerçek yüzünü anlamaya başladılar, fakat geç kalınmıştı, atı alan Üskudar’ı geçmişti, Selanikli, Ali Şükrü Bey’i Topal Osman’a öldürterek herkesin gözünü korkuttu, gürültülü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” oratoryosuyla herkesin aklını başından aldı.)

*

Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

“İngiliz Albay Alfred Rawlinson, Erzurum’a Mustafa Kemal’den önce gelmişti. Bir zamanlar Osmanlı topraklarında casusluk yapan Sir Henry Rawlinson’un oğluydu. Babası, aynı zamanda Lawrence’ı arkeolog olarak Türkiye’ye gönderen Filistin Keşif Fonu’nun bir mensubuydu. Albayın görünüşteki vazifesi, mütâreke (ateşkes) şartlarının tatbikine nezâret etmek ve Doğu’daki Türk Ordusuna ait silahların envanterini çıkarmaktı. Hakikatte ise Tiflis’teki İngiliz ordusunun gönderdiği silahların Kars üzerinden Türklere verilmesini sağhyordu. Erzurum Kongresi başlamadan önce Mustafa Kemal ile uzun uzun konuştular. Kongrenin son günü, yani 7 Ağustos’ta (1919) şehirden ayrılmadan evvel Mustafa Kemal ile üç buçuk saatlik bir görüşme yaptı. Geleceğe dâir ihtimâllerden ve Milliyetçi Hareketten bahsettiler. Mustafa Kemal ona kongrenin İstanbul idâresini tanımadığını ve Millî Hareketin aslında ihtilâlci olduğunu söyledi.” (s. 360-1.)

Selanikli hain, Rawlinson’a ayrıntılı rapor vermiş durumda. 

“İşler istediğimiz gibi gidiyor, saf Kâzım Karabekir’i kafaya aldım, ağımı yavaş fakat sağlam örüyorum, bana güvenin, mutlaka başaracağım” dediği, İngilizler’e umut verdiği anlaşılıyor.

*

Bulut’u dinlemeye devam edelim:

“Görüşmenin ardından Rawlinson, rapor vermek üzere önce İstanbul’a, oradan da Londra’ya gitti. Hârbiye Nezâretine (Dışişleri Bakanlığı’na) raporunu sunup, Mustafa Kemal’in yükseleceğini daha 1913’te tahmin eden Erkan-ı Hârbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Sir Henry Wilson ile görüştü. Ona Millî Hareket hakkında malûmat verdi. Ardından Hâriciye Nezâretinde Lord Curzon ile görüştü. Mevzu daha çok Mustafa Kemal’in şahsiyeti ve Sultan’ın hükümetine karşı yapacağı ihtilâl ve kurulacak bir cumhuriyet hakkındaydı. Görüşmelerin ardından Rawlinson, gayrıresmî bir vazifeyle Mustafa Kemal ile görüşmek üzere tekrar Türkiye’ye gönderildi.” (s. 361.)

Evet, Rawlinson, Selanikli hain zamparaya “Seninle konuştuklarımızı İngiliz hükümetinin ve ordusunun başındaki isimlere anlattım, çok memnun oldular, sana güvenleri tam” demek, ona “gaz” vermek için tekrar Selanikli’nin yanına geliyor.

Hain zampara, riyakâr münafık, “gizli gündem” virtüözü takiyye kumkuması, gündüz Erzurum Kongresi’nde milletin huzurunda (Mazhar Müfit Kansu’nun tabiriyle) müftü efendi gibi konuşup dua ederken, Halife-Padişah’ı, dini imanı korumaktan dem vururken, işgalci düşman İngiliz’in subayıyla başbaşa kaldığında ihanet kilimi dokuyor, Osmanlı Devleti’ni bir “ihtilal” ile yıkmaktan, kendisinin cumhurbaşkanı olacağı bir cumhuriyet ilan etmekten söz ediyor.

Gerçek gündeminde vatanı kurtarma diye birşey yok.. 

Zaten İngilizler Yunan’ı (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile Aydın civarında durdurmuşlar, Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri toplama ve otları yolmakla görevlendirmişler.

 Yunan, Selanikli hain zampara cumhurbaşkanlığı etiketli kendi krallığını rahatça kurabilsin diye bekletilecektir. 

(Daha sonra Anadolu içlerine yürümeleri, Almanya yanlısı devrik kral Konstantin’in tekrar tahta oturması ve Venizelos’un başbakanlık makamını kaybetmesi yüzünden olacaktır.)

*

Hain zampara, gerçekte çok sinsi olduğu ve kafasındaki ihanet planlarını saklamayı iyi becerdiği halde, Rawlisonson ile yaptığı uzun görüşmenin etkisinden sıyrılamamış olacak ki, o gece, hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e içindeki cerahati boşaltmış.

Sırlarının küçük bir kısmını anlatmış.

Mazhar Müfit’in ifadeleri şöyle:

Erzurum Kongresi’nin bittiği, 7 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa, Süreyya Bey (Yiğit) ile dertleşmesini sürdürürken, aniden beni uyandırıp yanına çağırdı. Bir süre, sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

- Mazhar not defterin yanında mı?

- Hayır Paşam!

- Zahmet olacak, ama bir merdiven inip alacaksın. Hadi al gel!

… Hemen aşağıya indim.… Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını bir kaç nefes üst üste çektikten sonra; ‘Ama, defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin! Şartım bu!’ dedi.

Süreyya da, ben de; ‘Buna emin olabilirsiniz Paşam!’ dedik….

-‘Pekâlâ, yaz! Zaferden sonra şekl-i hükümet (hükümetin şekli) Cumhuriyet olacaktır!… Bu bir. İki; Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç; Tesettür (örtünme) kalkacaktır! Dört; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir!’

Bu anda, gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu bakış, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

-‘Neden durakladın?’ deyince, ‘Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var’ dedim. Gülerek;

-‘Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!’  dedi. Yazmaya devam ettim:

-‘Beş; Lâtin (Avrupa) hurufu (harfleri) kabul edilecek!” deyince ‘Paşam, kâfi, kâfi’ dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın edasıyla, ‘Cumhuriyetin ilânına kadar muvaffak olalım da üst tarafı yeter!’ diyerek defterimi kapadım, koltuğumun altına sıkıştırdım ve inanmayan bir adamın tavrı ile; ‘Paşam, sabah oldu! Siz oturmaya devam edecekseniz bana müsaade edin!’ diyerek yanlarından ayrıldım.”

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)


BU OLURSA, TÜRKİYE’NİN BAŞI RUSYA İLE BELAYA GİREBİLİR

  Haber şöyle: "ABD Türkiye'den, İran savaşı için üs kullanım hakkı talep etti" iddiası 18 Mart 2026 12:29 ...