TEŞKİLAT DİZİSİNİ İZLEME KILAVUZU

 





TRT’nin MİT’i (Milli İstihbarat Teşkilatı’nı) konu edinen Teşkilat adlı dizisi 171’inci bölüme ulaştı.

Bütün bölümlerini izledim. Kurtlar Vadisi’nin tek bir bölümünü bile izlememiş, sinema filmi kısalığındaki hikâyeleri tercih eden biri olarak sıkılmadım değil, çok sıkıldım, fakat bu güzide kurumumuzu biraz olsun tanımamı ve anlamamı sağlayacağını umarak, izlemeyi bir vatandaşlık borcu kabul ettim.

Vatandaşlığımın gereği ve yan etkisi sayarak sabrettim.

Dizinin dikkat çeken bir özelliği, senaristlerinin isimlerinin gizli olması.. Diziye emek verenlerin isimleri jenerikte yer alırken sıra senaristlere gelince “Teşkilat Yazı Grubu” “kod”uyla konu geçiştiriliyor, isimlere karartma yapılıyor.

Normalde bu kadar emek sarfeden yazarların (diğer dizilerde olduğu gibi) isimlerini açıklamaları beklenir. "Yaptıklarımız yapacaklarımızın, yazdıklarımız yazacaklarımızın teminatıdır" babından..

Doğal olarak, bu gizlilik yüzünden, senaryoyu MİT’ten birilerinin yazdığı izlenimi oluşuyor.

*

Dizinin bir başka özelliği, bilinçaltı mesaj tekniğiyle "bilinçli" bir biçimde “örtük” MHP'lilik propagandası yapıyor izlenimi vermekte olması..

Jenerikte bir kurt da (galiba boz bir kurt) arz-ı endam ediyor. (Yok, jenerikte uluma sesi yok, salt enstrümantal müzik..)

Baş kahramanın ismi Orta Asya’daki Altay Dağları’ndan selam getiriyor: Altay.. Soyadı da “dağ”lı: Yalçındağ.

Altay’ın MİT’teki kod adı ise “Kurtbey”..

MHP denilince akla (Kurtçuların yanı sıra) bir de hilal ile Hilalciler diye bilinen kanat gelir; dizinin baş bayan kahramanının adı da Hilal.

*

171’inci bölüm ilginç ve şaşırtıcı mesajlar veriyor.

Her bölüm ilginç de, bu bölüm bir başka ilginç.

MİT’in acar ajanlarından “Fırtına” kod Korkut’un tetikçi olarak kullandığı bir “abi”si, can ciğer kuzu sarması dostu, yanından ayırmadığı gönüllü bir “eleman”ı vardır: Mafyanın gözü kara gediklilerinden, “kelle” koparmasıyla ünlü Kelleci Hamdi.. 

Bulgaristan'daki bir hapishaneden Korkut sayesinde kaçmayı başarmış eski bir "uluslararası suçlu"dur.

Bir tetikçiye daha ihtiyaç duyan Korkut, yine bir mafya babası olan ve cinayet suçundan (Bulgaristan'da değil, Türkiye'de) hapis yatmakta olan Ejder’i de kadrosuna dahil eder. 

Bu, kaçırılma şeklinde olmaz, Ejder efendi elini kolunu sallayarak çıkar. Çıkarılır. Kâğıt üstünde hapiste gün saymaktadır, fakat fiiliyatta (Bir Türkiye klasiği mi demeliyiz bilmem) aramızda dolaşmaktadır. 

Senden benden daha fazla dışarıdadır. Daha özgürdür. (Senaristlerin bu işleri iyi bildiği anlaşılıyor.)

*

Ancak Ejder'in, gel zaman git zaman, Hamdi’ye bir “kazık” atacağı tutar; eşi ve çocuklarının hayatıyla tehdit ederek, devlet düşmanı karanlık bir örgütün lideri olan Davut için önem taşıyan bir sırrı Korkut’tan öğrenmesini ister, ve aldığı bu bilgiyi “Davut”a satar. 

Böylece Davut, kendisine operasyon yapmak üzere gelen Altay ile Hilal’i tuzağa düşürür.

Ejder’in adamlarının elinden ailesini kurtulan Hamdi, yaptığı ihaneti gelir Korkut’a itiraf eder. Devlete hainlik yapmış olduğu için kendisini vurmasını ister. Korkut vurmaz, fakat bu vatansever mafya babası, “Bana bir silah verin kendimi vurayım, böyle yaşayamam” demeye devam eder. 

Birilerini vurmaya alışmıştır, sıra kendisine gelmiştir. İlla da vuracak, aşağısı kurtarmıyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, senaryodaki bu “ihaneti intiharla temizleme” mesajı bana biraz tuhaf geldi.

Nedeni şu: 28 Şubat sürecinde bazı MİT'çiler, İsrail ve ABD’nin etkisiyle kendi devletine ve hükümetine ihanet etmiş bulunuyordu.. 

Teferruatına burada girmeyeceğim.. Roman uzunluğunda bir hikâye..

Eğer MİT çalışanlarında böyle bir hassasiyet olsaydı, 28 Şubat ihaneti yüzünden kurumda katliam görüntüsü veren bir intihar salgınının yaşanması gerekirdi.

Fakat biliyoruz ki MİT’çilerde “tık” yok.

(İntihar edenler var da, vatana ihanetin verdiği vicdan azabıyla bir ilgisi yok. Google'a "MİT'çi intihar" yazıp arama yaptığınızda önünüze bir sürü üzücü olay çıkıyor.)

*

Neyse ki dizide gerçek hayattan esintiler de var.. İhaneti intiharla temizlemeyi aklından bile geçirmeyen eski bir MİT’çi de hikâyede yer alıyor: MİT’in üst düzey yöneticilerinden Cevher’in eski karısı, kızının annesi, Hayat.

Ancak Hayat, hayata sadakatle bağlı.. İntihar edecek kadar pişmanlık ve utanç duymasını geçtik, ihanetine ara vermeyi bile düşünmüyor. Tam gaz devam..

171'inci bölümdeki bir başka ilginçlik, karanlık örgüt lideri Davut’un kızı Julia’nın, (eski MİT'çi Hayat’ın verdiği akılla) Altay ile Hilal’i bir tuzağa düşürerek zehirlemek istemiş olması.

Onları, siz önden gidin diyerek bir odaya sokuyor ve kapıyı üstlerine (kilitlenecek şekilde) kapatıyor. Sonra da bir butona basıyor ve odanın tavanındaki iki ayrı menfezden zehirli gaz yayılmaya başlıyor. Ölüm, kesin.. Fakat Altay'ın almış olduğu tedbir sayesinde kurtuluyorlar.

Dizinin senaryosunu gizli servis, istihbarat ve ajanlık işlerinden anlamayanlar yazsalar, kimsenin olmadığı, şahitlerin bulunmadığı bir yerde kendisine güvenip sırtlarını dönen iki tedbirsiz ajanı Julia’ya arkadan vurdurur, onları mermi manyağı yaparlar, fakat senaristlerimiz böylesi gelişmiş cinayet yöntemlerini hikâyeye dahil ederek gizli servis dizisi olmanın onurunu kurtarıyorlar.

*

Dizinin önceki “sezon”larında zehirleme işlerini karanlık örgütler değil, MİT’çiler yapıyorlardı.

Hatta MİT’çilerin, düşmanın eline geçmeleri durumunda intihar etmek için yüzüklerinde zehir taşıdıklarını öğrenmiştik. Dizinin ilk kadın kahramanı Zehra böyle bir durumla karşılaşmış, kendisini zehirlemişti. Fakat çok şükür ki erkek baş kahraman Serdar son anda yetişip onu panzehirle kurtarmıştı.

Tabiî yanlarında taşıdıkları zehirlerle sadece kendilerini mahvetmiyorlardı. Düşmanları da bu mübarek hizmetten doya doya yararlanıyorlardı. 

Mesela ilk bölümlerde, MİT'in baş düşmanlarından (kılıç gibi nesnelere meraklı Arap gangster) Zayed Fadi'nin, temas yoluyla bulaşan bir zehirli kılıç hediye edilerek öbür dünyaya yolcu edilmesi hikâyesini izlemiştik. 

Fırsat buldukça zehirli hizmetler sunan Zehra'nın bu tür faaliyetlerinden Irak'tan Almanya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın yararlanmış olduğunu görmüştük.

*

Bir noktaya daha değinmemiz gerekiyor gibi görünüyor.. (Vatandaşlık bilinci ya da sorumluluğu insanı rahat bırakmıyor ki..)

Senarist kardeşlerimize ve yeğenlerimize bir dost tavsiyesi: 

Size işinizi öğretmek haddim değil ama, yazarken ince eleyip sık dokuyun demeyi bir “vatandaşlık” görevi sayıyorum, çünkü, Teşkilat’ın düşmanlarının marifetlerini anlatırken farkında olmadan Teşkilat’ı da, Teşkilat’ın çalışma yöntem ve tekniklerini de açığa vurduğunuzu düşünenler olacaktır. 

(Tamam haklısınız, yazarken ince eleyip sık dokumayı ben hiç beceremiyorum, ama benimle siz bir değilsiniz; siz bir devlet kurumu adına yazıp çiziyorsunuz, dizinin yayınlandığı mecra da devlet kurumu, bense, kendisinden başkasını temsil etmeyen aciz ve naçiz, sıradan, kıyıda köşede kalıp unutulmuş bir garibanım. İnternette "beleş" mecra buldum, yazıp çiziyorum. Lütfen kendinizi benimle kıyaslamayın. Üstelik sizin gibi milyonlara da hitap etmiyorum, kendim yazıp kendim okuyorum.)

Unutmayın, yazdıklarınıza bakıp "Her kab içindekini sızdırır" diyenler çıkacaktır. 

Psikologlardan destek almanızda fayda var.. Onlar, "projection/yansıtma" kelimesinin (gündelik dildeki anlamının ötesinde) kendi branşlarına özgü terim/ıstılah anlamı konusunda size çok yararlı bilgiler vereceklerdir. 

*

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, MELÂLİ CİHAN TUTAR (27) / DR. SEYFİ SAY

 

KORUNMA DUASI


GASM’da zehirlenme olayını yaşadıktan birkaç gün sonra, Ziya Kalkavan Denizcilik Lisesi’nin cadde üzerindeki bahçe kapısını bekleyen güvenlik görevlisi, benimle konuşmak isteyecekti. O güne kadar bir buçuk yıl boyunca, hafta içi her gün o kapıdan girip çıktığım halde bana yaklaşmayan, yaklaşmamak bir tarafa asık bir suratla bakan bu 30 yaşlarındaki genç, kalın bıyıklarının uçları dudaklarının kenarından hafifçe sarkıyor olsa da, bende MHP’li olmaktan ziyade solcu biriymiş gibi bir izlenim uyandırmıştı.

Şimdi hürmetkâr bir ses tonuyla benimle konuşmak isteyen bu gencin benden öğrenmek istediği şey, “korunma duası“ydı. Başına bir iş gelmemesi, birşeylerin ona zarar vermemesi, verememesi için nasıl bir dua yapması gerekiyordu?.. Öğrenmek istediği buydu.. Bu genç bana, ayrıca, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i  o günlerde rüyasında gördüğünü de söylemiş ve tuhaf birşeyler anlatmıştı. Bana böyle bir “rüya” anlatması da, benden dua öğrenmek istemesi de, öğrenmek istediği duanın “korunma duası” olması da ilginçti..

Evet, her katil mutlaka, cinayet mahalline dönüyordu.

Demek ki bu çocuk, benim birkaç gün önce mutlaka ölmüş olmam gerektiğini düşünüyordu. Fakat bana hiçbir şey olmamıştı? Neden?.. Bunun nasıl bir sihirli formülü ya da duası vardı?

Gerçekten de, o gün biraz daha fazla çay içmiş olsaydım, veya içimin yandığını hissettiğim zaman bunu gidermek için damacanadaki suyu içmiş bulunsaydım, kurtulmam mümkün olmazdı. Genç güvenlik görevlisinin bende sihirli bir “korunma formülü” bulunduğunu, ve kendisine de öğretebileceğimi düşünmüş olması tesadüf değildi. Ona, “Bu şahsı artık göremeyeceksin, öbür tarafa yolcu ediyoruz, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz” gibi birşey demiş olmalıydılar.

Genci tanımak istemiştim ve bana Tokat’lı olduğunu söylemişti. Tokat, DHKP-C’li yetiştirme bakımından münbit bir yerdi. İtirafçı teröristlerin yeni bir kimlik ve farklı bir imajla devlet kurumlarında çaycı, bekçi, temizlikçi vs. olarak çalıştırıldıklarını biliyordum. Böylesi itirafçılara bazen ruhsatlı silah bile verildiğini, terörle mücadelede çalışmış birinci sınıf bir emniyet müdüründen sonraki bir zamanda duyacaktım. Bunlar bir kuruma yerleştirildiklerinde, MİT ya da polis istihbaratı ile olan irtibatları devam ediyordu. Söz konusu Tokatlı çocuk, “kullanılan” itirafçı bir DHKP-C’li olabilir miydi? Bunu bilemezdim, fakat böyle birşeyin olmadığından emin olmak da mümkün değildi.

Anlaşılıyordu ki, damacanadaki suyuma zehir koyanlar, bu çocukla işbirliği içinde çalışıyorlardı. Odama onun bilgisi dahilinde rahatça girip çıkıyorlardı. Veya, bu işi onların talimatı, yönlendirmesi ve eline tutuşturdukları “madde”ler ile bizzat bu genç yapıyordu.

(Eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün PKK itirafçısı İbrahim Babat’ın 11 sayfalık “ifade”sinden aktardığı bilgiler, bazı insanların nasıl “kullanıldıklarını” ve “kullanılırken harcandıklarını” ortaya koyuyor. Bu “ifade”ye göre, teröre karşı mücadelede çok yararlı istihbarî bilgiler getiren Mehmet Bayar adındaki ispiyoncu ya da muhbir vatandaş için İdilli bir avukattan randevu alınıyor. Eline bir çanta veriliyor. “Avukatın yanına bu çantayla gideceksin. İçinde ses kayıt düzeneği var, görüşme esnasında çantanın kolundaki ses kayıt düğmesine bas, sonra da çantayı bize getir” deniliyor. İbrahim Babat ve yanındakiler, Bayar’ı bir arabayla avukatın bürosunun yakınına bırakıyorlar. Ancak Bayar, daha büroya girmeden “kayıt düğmesine” basmış olacak ki, çanta infilak ediyor. Gerçekte ses kaydı diye birşey söz konusu değildir, istihbarat gizli servislerinin kullandığı orijinal bombalı bir çantadır bu. Asıl amaç Bayar’ı yem olarak kullanıp onunla birlikte avukatı öldürmektir.

Mehmet Eymür şöyle diyor

“Sizi ürperten bu ifadelerdeki olayların sadece İbrahim Babat ve çevresi ile sınırlı kaldığını sanmayın. Devlet arşivleri, mahkeme klasörleri benzeri binlerce dosya ile dolu. Bu olayların geçmişte kaldığını ve artık olmadığını da sanmayın. Pek fazla bir şey değişmedi. Peki, İbrahim Babat’ın ifadesinde bahsi geçen görevlilerle ilgili ciddi bir soruşturma ve işlem yapıldı mı? Bildiğimiz kadarıyla yapılmadı.”

Kısacası, hiçbir hukukî ve ahlâkî “değer“in kaale alınmadığı bir görev anlayışından söz ediyoruz. Mesela 1990’lı yılların ortalarında “Türk istihbarat birimleri“nin Öcalan’ı Şam’daki evinden çıkarmak için “tehlikeli” bir suikast planı hazırladıkları medyaya yansımıştı. Siz bu “tehlikeli” kelimesinin yerine “şeytanî” vs. gibi bir kavramı da koyabilirsiniz. Bu plana göre, Öcalan’ın katılma ihtimalinin yüksek olduğu büyük bir cenaze töreni için Şam’da hıristiyan bir din görevlisi öldürülecekti. Hristiyan din adamının tek suçu, Öcalan’ın cenazesine katılması ihtimalini akla getiriyor olmasıydı. Şayet Öcalan cenazeye katılırsa törende bir yangın çıkarılacaktı. Ancak, içine MİT’in suikast timi yerleştirilmiş bir itfaiye aracı önceden hazırlanmış olacaktı. Plandan neden vazgeçilmiş derseniz, nedeni, uluslararası bir skandala yol açacağının düşünülmesi. Tabiî ki, suikast timinin, Öcalan’ın cenazeye gelmesi beklentisinden hareketle daha önce hazırlanmış ve yangının bunun için çıkarılmış olduğu hemen anlaşılacaktı, fakat hristiyan din adamının ölümünün de suikastin “hazırlık safhası”na dahil olduğu ancak “komplo teorileri”ne konu olabilecekti. Ancak, yabancı istihbarat servisleri, “Paranoyanın lüzumu yok. Komplo teorilerine prim vermeyin. Türk doğrudur, çalışkandır, herşeyden önce de doğrudur. Mevlana ne demiş, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Dürüstlük Türk’ün genlerinde var” şeklindeki hurafelere itibar etmeyecekti. Hristiyan bir din adamının oltadaki yem olarak kullanılmış olması ihtimalini de düşünecek ve bundan rahatsız olabileceklerdi.)

Evet, bu genç her ne kadar bana Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında gördüğünü söylemiş bulunuyorduysa da, dinî bilgisi ve ameli sıfır denilebilecek düzeydeydi. Hemen yanı başımızda, Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Yahya Efendi Dergâhı arasında Küçük Mecidiye Camii yer alıyordu. Ve 2008 yılı başından beri bir buçuk senedir orada olduğum halde bu genci bir defa bile cuma namazında görmemiştim, oradan ayrıldığım 2013 yılına kadar da göremeyecektim. Fakat, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında görebiliyordu. Bu bana, şu meşhur Baron de Tott‘un Türkçe’ye Türkler ve Tatarlar Arasında adıyla tercüme edilen anı kitabında aktardığı bir anekdotu hatırlatmıştı. 1757-1763 yılları arasında sadrazamlık yapan Koca Ragıp Paşa‘ya, bir gün, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan sığınmacı olarak gelen bir mühtedîyi getirmişler, onun rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğü için müslüman olup ülkesinden ayrılmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınmış olduğunu söylemişlerdi. Koca Ragıp Paşa başını kaldırmış, adamı şöyle baştan aşağı bir süzmüş, sonra da ona, Bana bak” demişti, “ben yedi yaşımdan beri namaz kılıyorum, buna rağmen hâlâ Resulullah s.a.s.’i rüyamda görmek nasip olmadı. Sen nasıl oluyor da bir gâvur çocuğu iken Peygamber Efendimiz s.a.s.’i görüyorsun? Sen ya ananı öldürdün, ya babanı, ve kaçıp geldin, doğruyu söyle!” Adam, yüz kızartıcı bir suç işlediği için ülkesinden kaçmak zorunda kaldığını itiraf ediyor, Paşa da adamlarına, “Bunu bir imama götürün, buna İslam’ı öğretsin” diyordu.

Evet, cuma namazı bile kılmayan, bıyığı mecusîlik müjdesi veren bu tip, rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğünü söylüyordu. Demek ki malum çukur odak, adamlarına, yeri geldiğinde ve karşılarındakini saf bulduklarında rüya uydurmaları tavsiyesinde de bulunuyordu.

Söz konusu zehirlenme olayının tek faydası, geçmişte yaşamış olduğum birçok sağlık sorununun asıl nedenini çözmemi sağlamış olmasıydı. 1999 yılı Kasım ayında Mustafa Cantürk‘ün evinde misafir olduğum sırada yaşadıklarım, onun bir “görevli eleman” olduğunu anlamamı sağlamıştı, fakat ondan sonraki günlerde yaşadığım sağlık sorununun, bana gecenin uygunsuz bir vaktinde tok karna ısrarla yedirdiği ikinci yemeğin eseri olduğunu ancak bu zehirlenme durumundan sonra anlayabilmiştim. Çalışma yöntemlerinin bu kadar insanlık dışı, vicdansızca ve adice olabileceğini asla tahmin edemez, düşünemezdim. Daha sonraki yıllarda, bundan da aşağılık yöntemlerinin bulunduğunu fark edecektim.

Evet, bu zehirlenme olayı, aynı zamanda, 1993 yılında Vefa Yayıncılık dergilerinin genel yayın yönetmeni olduktan bir ay sonra başlayan sağlık sorunlarımın ardındaki etkeni çözmemi de sağlayacaktı. Bu sorunlar, ancak yıllar sonra, işsiz kalıp evimde oturmak zorunda kalınca ortadan kaybolacaktı. 2006 yılı Mart ayında memuriyete başladığım zaman da sağlığım gayet iyi durumdaydı, fakat 2007 yılının sonlarına doğru vücudumda tekrar yaralar çıkmaya başlamış bulunuyordu. Kollarımda ve bacaklarımda.. Bir gün çaycımız odama girdiğinde, beni elimdeki kâğıt mendille kolumdaki sivilcemsi yaralardan biriyle meşgulken görmüştü. Ona, son zamanlarda vücudumda böyle yaralar çıktığını söylediğimde şaşırmış, yüzünün rengi değişmiş, paniklemiş ve üzüntülü bir görüntü vermişti. Bir süre sonra da işten ayrılmıştı. Ondaki bu anlamsız paniğin ardında başka etkenler olabilir miydi? Evet, şimdi artık aklıma bu tür sorular geliyordu.

GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) o tek başıma kaldığım ve damacanadaki su yüzünden zehirlendiğim odada karşılaşmış olduğum başka sorunlar da vardı, ve söz konusu zehirlenme olayı, benim için onların da, farklı bir anlam kazanmasını sağlayacaktı. Bir ara her sabah geldiğimde, odamın tavanının, duvarlarının, pencerelerin, büyük kara sineklerle kaplı olduğunu görüyordum. Evet, normal sinekler de değildi bunlar. İlk işim, odayı bunlardan temizlemek için uğraşmak oluyordu. Ki bir sabah yanıma gelen Denizcilik Müsteşarlığı uzmanlarından Tuğrul G. benim bu temizlik çabama şahit olmuş, o da bana yardıma koyulmuştu. Tuhaf olan, yan odada bu tür sineklerin hiç ortaya çıkmaması, salt benim kaldığım odayı mesken tutmalarıydı. Ben temizliği yaptıktan sonra herhangi bir şekilde gelen sinek de yoktu. Fakat her sabah geldiğimde bunların sürü halinde yeniden ortaya çıkmış olduklarını görüyordum. Tavanı incelemiştim, acaba geldikleri bir açıklık, delik vs. var mı diye, fakat birşey bulamamıştım. Bu böyle bir süre devam etmişti. Bir zaman da tam çalıştığım yerde, sanki bir fare ölüsü varmış gibi kötü bir koku ortaya çıkmış bulunuyordu. Beş altı metre kenara gittiğimde o kokuyu alamıyordum, masamın başına oturduğumda burnumun direği kırılıyordu. Masanın ve kenardaki dolabın altını üstünü, yanını yöresini, içini dışını gözden geçirmiş, birşey görememiştim. Sonra, yanı başımdaki dolabı diğer odaya götürmüş ve böylece kokudan kurtulmuştum. Fakat, o büyük kara sinekleri de, bu berbat kokuyu da, o zehirlenme olayına kadar, malum odakların bana bir iyiliği olarak değerlendirmek aklıma gelmemişti. Demek ki, insanın sağlığı bozulsun, günlük aktiviteleri aksasın diye masraf ve zahmet edip yiyecek ve içeceklerine “katkı maddeleri” eklemekle yetinmiyor, bir de, yaşadığı yerde rahat edemesin diye bu tür “kamu hizmetleri” de veriyorlardı.

Yıllar sonra Ankara‘da çalışırken de, tek başıma kaldığım eve bir akşam gittiğimde, kaldığım odanın pencere camında eşek arısı tabir edilen bir sarı arı görecektim. Ama bu, bildiğimiz türden sarı arılardan değildi, azman birşeydi. Bunun, özel olarak getirilmiş olduğunu anlamıştım. Gündüz ben yokken hemen her gün eve girmekte, kapalı kapıyı açmakta, açık olanı kapatmakta, bana böylece mesaj vermekteydiler. Bunun için kimi kullanıyor olabilirlerdi acaba, emekli memur olan apartman yöneticisini mi? Aylar sonra, bu işi, tam karşımdaki dairede oturan ve genç bir oğlu bulunan emekli memura yaptırıyor olduklarından kesin biçimde emin olmuş ve evin içine, kapının kenarına, “Karşımda oturan köpek, evime girenin sen olduğunu biliyorum” yazılı bir levha asmıştım. Bunun ardından, girmeye devam ediyor olsalar da, geride işaret bırakıp “nanik yapma” şımarıklığını terk etmişlerdi.

Keçiören’in Bağlum tarafındaki bir kenar mahallesinde tek başıma ikamet ettiğim bu evde bir başka akşam, yüzüm hole bakar şekilde otururken birden holde sarı renkte bir duman belirdiğini görecektim. Hemen, hava cereyanı olacak şekilde pencereleri ve kapıyı açacaktım.  Duman hole banyodan gelmekteydi. Muhtemelen, komşu dairenin banyosunun küçük penceresinin de açıldığı havalandırma boşluğundan gelmiş olmalıydı. O gece rüyamda, bunun beyne zarar veren bir gaz olduğunu öğrenecektim.

İstihbarat teşkilatlarının ve onlara özenen çetelerin böylesi “gaz”lı “kamu hizmetleri” olabiliyordu. Kariyer Yayıncılığın Berkay Sadi Türkol imzasıyla yayınladığı “Casusluk-İstihbarat Örgütleri: Büyük Kulaklar” adlı kitapta KGB için şunlar söyleniyordu (İstanbul, 2010, s. 176-7):

Eğer KGB gerçekten bir kişiden şüpheleniyorsa … o kişinin hemen fotoğrafını çeker. Kişinin otel odasına … sistemleri monte edilir. Kimi zamansa bazı otel odaları ve yataklı vagonlar özel teçhiz edilmiştir. Bu odalarda özel kimyasal gaz püskürten mekanizmalar vardır. … iz bırakmayan sessiz gaz tabancaları da kullanırlar. … Hastaneye kaldırılan kişinin otopsi raporu bile net değildir.” 

Benzer şekilde, CIA başkanlarından Colby, Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir soruşturmada verdiği ifadesinde, kendilerinin zehirleyerek öldürdükleri kişilerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir (s. 89).

...

(https://seyfisay.blogspot.com/search?q=beyne)


BİR 28 ŞUBAT MUHASEBESİ: ESAD COŞAN HOCA'NIN KATİLİ KİMDİ? "(SÖZDE) TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI", ESAD EFENDİ "SUİKAST"İNE BİR FAİL BULMAK İÇİN KENDİLERİNİ NİYE PARALIYOR, CANHIRAŞ FERYAT KOPARIYORLARDI?

 






































28 ŞUBAT'TAN BUGÜNE: "KASA HER ZAMAN KAZANIR"


Takvimler 2013 yılı sonlarını gösterirken ABD (CIA), dönemin ABD Büyükelçisi Ricciardone'nin "İmparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz" nidası eşliğinde FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) kartını masaya açmıştı.

Nedeni, Erdoğan'ın özellikle İsrail'le ilişkiler hususunda ABD'nin belirlediği çerçevenin biraz dışına çıkmış olmasıydı. 

Hizaya getirilmesi gerekiyordu. 

İsrail'in Gazze Özgürlük Filosu içindeki altı gemiden biri olan Mavi Marmara'ya 31 Mart 2010 tarihinde yaptığı saldırıda dokuz Türk vatandaşı şehit edilmiş, birçok kişi de yaralanmıştı. Bunun üzerine Türkiye, İsrail'deki büyükelçisini geri çekmişti. 

Ardından 2 Eylül 2011'de İsrail'le olan diplomatik bağlarının derecesini düşürmüş ve İsrail'le arasındaki askerî işbirliğini askıya almıştı.

*

Evet, Erdoğan'ın hizaya getirilmesi gerekiyordu. 

ABD ve İsrail bunun için, 28 Şubat'ta olduğu gibi Kemalist subayları ve MİT'çileri kullanamazdı. Çünkü Kemalist subaylar, Ergenekon davası ve İzmir casusluk skandalı gibi gelişmeler yüzünden takatten düşmüş durumdaydı. 

Ayrıca, MİT'in başına da Erdoğan'dan habersiz bir iş yapmayacak, yaptırmayacak olan Hakan Fidan getirilmişti.

Fakat, ABD'ye postu serip CIA'in kontrolü altına girmiş olan Fethullah'ın FETÖ'sünü etkili bir aparat olarak kullanmak mümkündü. Yolsuzluk dosyaları bir "şantaj" yuları olmanın da ötesinde birer imha silahına dönüştürülebilir ve onlar vasıtasıyla AK Parti'nin üzerine "yasalar çerçevesinde" gidilebilirdi. 

İşler "yasalar çerçevesinde" yürütüleceği ve "dindar" bir aparat kullanılacağı için operasyonun tereyağından kıl çekercesine gürültüsüz patırtısız ve kolayca sonuçlanacağı, herhangi bir direnişle ve kamuoyu tepkisiyle karşılaşılmayacağı umulabilirdi. 

Ancak işler beklendiği gibi gitmedi, Erdoğan şapkasını alıp gitmeyi kabul edecek biri değildi ve üstelik ortam direnmesi için müsaitti. 

Böylece olay 15 Temmuz'a kadar geldi dayandı.. Eski solcu-Marxist, yeni laik-Kemalist taifeyle işbirliği yapılarak CIA'in yeni aparatı FETÖ'nün beli kırıldı. 

*

Ancak FETÖ'nün yenilgisi ABD (CIA) için "yaşamsal" önem taşımıyordu, çünkü bu kumarın, daima kazanan olacak şekilde oyun kuran kasasıydı.  

Satranç tahtasında sahip olduğu tek taş FETÖ piyonu değildi.. Aparat portföyü zengindi ve hedefe bir B ya da C planı çerçevesinde farklı taktiklerle yürümesi mümkündü. Yedek ya da potansiyel aparatlar arasında Kemalistler de, Marxistler de, hatta Amerikan karşıtlığının bayraktarlığını yapanlar da yer alıyordu. 

Görünüşteki farklı ideolojik tercihler ve karşıt söylemler önem taşımıyordu. Sahadaki gerçek, realpolitik eksenli çıkarcılık ve fırsatçılıkla beslenen pragmatizmden ibaretti. 

O pragmatizm, 1990'lı yıllarda ABD'nin Çekiç Güç'ünün Marxist PKK'ya alttan alta yardım etmiş olmasını şaşılacak birşey olmaktan çıkarıyordu. 

O PKK ki, en az (azılı İslam düşmanı mürted eski müftü Turan Dursun'u bir medya fenomeni haline getirmiş olan) Doğu Perinçek kadar Marxistti. 

*

Bu karmaşık ve kaypak siyaset denkleminde Erdoğan, FETÖ'yle başetmek için, (28 Şubat'ta İsrail ve ABD'ye sadakatle hizmet etmiş olan ve son tahlilde ipleri ABD'nin elinde bulunan) Kemalist taifeyle uzlaşmakla, pratikte, ABD'den yine ABD'ye sığınmış oluyordu.

FETÖ'nün arkasında CIA'in bulunduğu bilindiği halde, Türk dış politikasının ABD ile ilişkiler faslında "FETÖ ihaneti öncesi ve sonrası" diye adlandırılabilecek bir farklılaşma ya da kırılma yaşanmadı.

Tam aksine, biraz gecikmeli de olsa, İsrail'le ilişkilerde gözle görülür bir "normalleşme" süreci hayata geçirildi. 

Hatta İsrail Cumhurbaşkanı İzak HerzogMart 2022'de Türkiye'ye resmî bir ziyarette bulundu. 

İlişkiler 2010 öncesindeki sıcaklığa tekrar kavuşamadıysa da, İsrail açısından tolere edilebilir bir çizgiye getirildi.

Kasa bir kez daha nihaî kazanan olmuştu. Zahmetsizce.. 

O süreçte ABD'nin tek kaybı, büyükelçisi Ricciardone'nin yıpranması olmuştu. 

Bunun da bir önemi yoktu, mahkeme kadıya, büyükelçilik koltuğu da Ricci'ye mülk değildi. 

*

Erdoğan FETÖ karşısında kazanır ve Ricciardone'nin müjdelediği "çöküş"ten kurtulurken, belki farkında olmadan, kendisiyle beraber ABD'ye de kazandırmıştı. 

Çünkü, FETÖ tabanının devletten umut kesip tamamen dışarıya bağlanmasına yol açmış, üç beş kişiyi değil, çok büyük bir kitleyi Batı'nın kucağına itmişti. 

İstemeyerek de olsa, o kitlenin tamamen "mankurtlaşması" sürecinin katalizörlerinden biri olmuştu. FETÖ'nün tepesindeki mankurtluk, tabanın da temel bir vasfı haline gelmiş, görünürlük kazanmıştı.

Bu, hem ABD'nin, hem de Kemalistlerin bir ölçüde istediği şeydi. 

O süreçte "çılgın (ya da çıldırmış) Türk" Kemalistler ile "soluk ideolojik fırıldak" Perinçek ekibi de kazanan durumundaydı. (Doğu Perinçek'in oğlunun Dışişleri Bakanlığı'nda önü açık bir göreve atanmış olması "sembolik" öneme sahiptir.)

Marxist Perinçek ile ekibi, vatanseverlik retoriği tutkunu pusulasız saftirikleri sahte bir anti-emperyalizm söylemiyle yıllarca etkilemeyi ve aldatıp kuyruğuna takmayı başarabilmişti. Şimdi ise sahte anti-emperyalizmin bir alt başlığı olan sahte anti-FETÖ'cülükle AK Parti'ye akıl verme, akıl hocalığı yapma fırsatını yakalamıştı. 

*

Devletler (rejimler), sahici muhaliflerini tespit etmek ve kontrol altına almak için, ajanlarını o hareketlere yerleştirir ve onlardan biri gibi görünmelerini sağlarlar. 

Bunlar, arkalarında "derin" destek bulunduğu için, sıkça, muhalif hareketlerin lideri konumuna da gelirler.

Devletler, bunun yanısıra, "sahici muhalif" hareketlerin önünü kesip güdükleştirmek, beslendikleri kaynakları kurutmak, sahip oldukları potansiyeli istedikleri mecralara kanalize etmek için kendi güdümlerinde “sahte muhalif” hareketler de (dernek, vakıf, parti, fikir kulübü, basın yayın organları vs.) oluştururlar. Bunun için istihbarat teşkilatlarını (gizli servislerini) kullanırlar.

Hedefe daha az masraf ve zahmetle varmayı sağlayan kısa ve kestirme yol ise, söz konusu hareketlerin "sahici" liderlerini yarı yolda vaat, tehdit ve şantaj gibi sihirli değneklerle büyüleyip satın alarak evcilleştirip uysallaştırmak ve tutup "rejim ahırı"na bağlamaktır.

Dolayısıyla, her sakallıyı dedemiz, her “Amerikan karşıtı” görüneni de sahici ABD karşıtı zannetmemeliyiz. 

Amerikan karşıtlığının bayraktarlığını yapanlar içinde ABD'ye çalışanlar da kesinlikle bulunur. 

Kesinlikle..

Hırsızların polis gibi gibi görünerek hiç umulmadık kişileri bile aldatıp dolandırabildikleri bir dünyada ajanların Mevlana'nın "Olduğun gibi görün" öğüdüne uymalarını bekleyemezsiniz. 

Hiç bekleyemezsiniz.. Bu, istihbaratçılığın "doğa"sına aykırıdır.

*

Demek oluyor ki, bazılarının dilindeki anti-emperyalizm söylemi, kimi zaman, ahmakları avlamayı sağlayan bir tuzak olabilir. Emperyalistlerin adamları "beşinci kol" faaliyetini rahat yürütebilmek için bu maskeyi kullanabilirler.

Kullanırlar.

Aynı şekilde, (her alçağın en son sığınağı olduğu söylenen) vatanseverlik edebiyatı vatanseverliğin, yerlilik-millilik şamatası da yerli ve milli olmanın garantisi değildir. 

Nasıl samimi yardımseverlik, yardımlarının ve yardımseverliğinin, samimi dindarlık ibadetlerinin reklamını yapmazsa, samimi yerlilik ve millilik de sessizdir, sessiz kalır. 

Samimi vatanseverlik de öyle..

Sahiciliğin pek fazla para etmediği, "imaj"ın herşey kabul edildiği bir çağda "söylem"in ötesine geçmek, hakiki niyetleri çözmeye çalışmak gerekiyor. 

Kime çalım atıldığı değil, hangi kaleye gol atıldığı önemli. 

*

FETÖ'nün, bugün itibariyle (tabanının "duruş"u cihetinden de) "yerli ve milli" olarak nitelenemeyecek bir hareket haline gelmiş olduğu açıktır. Ulusal değil uluslararasıdır (kozmopolittir). "Aidiyet" noktasından belirli bir "adres"i neredeyse kalmamış durumdadır. 

(Evrenselliğe ve uluslarüstülüğe değil, farklı "ulusallık"lar arasında futbol topu gibi dönüp dolaşmaya karşılık gelen bir uluslararasılık bu.)

İslam anlayışlarını da ("Siyasal İslam" ve "İslamcılık" karşıtlığı ekseninde) Yahudi ve Hristiyanlar'ın onayını alacak şekilde konjonktüre göre ayarlıyorlar (Konjonktüre bağımlı olan, evrensel ve uluslarüstü olamaz). 

Bundan dolayı, batıl, istikametten uzak bir "modern mezhep/tarikat" haline gelmiş oldukları söylenebilir. 

Fethullah tevbe etmeden, hatalarını itiraf edip düzeltmeden öldüğü için geride kalanların da (Fethullahçı kaldıkları sürece) düzelmeleri ihtimali pek yok. 

*

[Evet, Fethullahçılık için mezhep ya da tarikat tanımlaması yapılabilir. 

Aslında Türkiye'deki dinî hareketlerin birçoğunun "yeni icat" birer modern mezhep ya da tarikat sayılmaları gerektiği inkâr edilemez. 

Mesela, "özgün" (ya da "kendilerine özgü") kabulleri bulunması itibariyle "imam"ı Abdülaziz Bayındır olan bir "Bayındıriyye", Mustafa İslamoğlu olan "İslamoğluyye", Cübbeli Ahmet olan "Cübbeliyye", Muşlu Mehmet Doğan olan "Tahşiyye/Doğaniyye" vs. mezheplerinden söz etmek mümkündür. 

Kendilerindeki bu "mezheplik" vasfını bazı gruplar açıkça dile getiriyorlar, mesela "Zamanımızda itikatta imam, Matüridî ya da Eş'arî değildir, filan zattır" diyebiliyorlar. 

Bazıları da yeni bir metafizik, Kelam sistemi, itikadî anlayış, fıkıh vs. geliştirmekten söz ederek kendisinin "imam"lık için aday olduğunu dolaylı yoldan ilan ediyor.]

*

Demiştik ki, Fethullah tevbe etmeden, hatalarını itiraf edip düzeltmeden öldüğü için, geride kalanların da (Fethullahçı kaldıkları sürece) düzelmeleri ihtimali pek yok. 

Ancak, bu tür topluluklara/cemaatlere dahil olan bireylerin o gruplardan ("Elle gelen düğün bayram" hesabı kitlesel kopmalar hariç) ayrılmalarının öyle kolay birşey olmadığını da unutmamak gerekiyor. 

Çünkü bu, insanın bütün bir sosyal çevresini kaybetmesi, mazisini yaşanmamış ya da boşa yaşanmış sayması ve ihanetle suçlanması anlamına gelir, bunu göze alabilmek kolay değildir. 

Dile kolaydır.

Böylesi bireysel kalkışmaları genelde ancak söz konusu topluluklara "ajan" olarak yerleştirilmiş olan "görevli"ler yapabilirler. Mesela Hüseyin Gülerce'nin durumu buydu. 

Bununla birlikte, böylesi "çıkış"lar ajanlar için bile zordur, nitekim 1971 komünist darbesini önlemiş olan MİT ajanı Mahir Kaynak, teşkilatı tarafından deşifre edilmektense darbe heveslisi solcularla birlikte hapis yatmaya razıydı. 

Evet, böylesi topluluklardan (Malcolm X'in yaptığı gibi) hak ve hakikat namına "tek başına" ayrılmak, herkesin göze alabileceği birşey değildir.

*

[Yurtdışına kapağı atma becerisi göstermiş olan FETÖ'cülerin (Ki kendilerini diaspora olarak adlandırıyorlar) hayal aleminde yaşadıkları görülüyor. İçerideki yandaşlarına "rejim"in kısa süre içinde çökeceği müjdesini veriyorlar. Rejim dedikleri de AK Parti iktidarı; rejim çökecek, memlekete demokrasi ve hukuk gelecekmiş. 

AK Parti gitse bile kendileri açısından çok fazla birşeyin değişmeyeceğini anlamak istemiyorlar. 

Fazla birşey değişmez, çünkü Türkiye devleti ve hükümeti ile ilişkilerini düzeltmek için yurtdışında "lobi" faaliyeti yürütüyor, yabancı devlet ve hükümetlerin Türkiye'ye baskı yapması sayesinde durumlarının düzeleceğini umuyorlar. 

Tam da bu yaptıklarının kendi ayaklarına kurşun sıkma anlamına geldiğini farkedemiyorlar. 

Bu işi yurtdışından, Türkiye devleti ve hükümetine "yabancılaşarak", yabancıları araya koyarak çözemezler. Sorunun kaynağı zaten Fethullah'ın ABD'ye yerleşmiş olması ve Türkiye'ye dön(e)memesiydi. 

Fethullahçılar yurtdışında bu kadar güçlenmeselerdi, yurtiçindeki yandaşlarına yönelik baskı belki bu kadar uzun sürmeyebilirdi. Yurtdışındakilerin güçlenmeleri, palazlanmaları ve seslerinin çok çıkmasının cezasını içeridekiler çekmeye devam edecektir.]

*

Bununla birlikte, vatanseverlik edebiyatçısı Kemalistlerin "yerlilik ve millilik" açısından (zihniyet düzeyinde) FETÖ'den daha kötü durumda olduklarını ifade etmek gerekiyor. 

Kesinlikle daha kötüler.. Mukayese kabul etmeyecek ölçüde..

28 Şubat darbesi bunun en açık kanıtıydı.. Öncesi ve sonrası da var. 

Ve bu jakobenlik heveslisi laik (siyasal dinsiz) kitlenin zihniyetinde hiçbir değişiklik yok. 

FETÖ'nün Türkiye'de tekrar güçlenme şansı bulunmuyor. Fethullah, arkasında, yerini alacak karizmatik bir "halife" ya da "varis" bırakmış da değil. Bu hareketin mitoz bölünme yaşaması beklenebilir, fakat bu, muhtemelen, çoğalıp güçlenmesi değil, giderek eriyip kaybolması sonucunu verecektir. 

Doğal olarak ABD bunun farkında ve bu yapıdan (en azından kısa vadede) beklediği birşey yok. 

Fakat FETÖ'cülerin, PKK'ya yönelik çözüm sürecine benzer bir "af" girişimi çerçevesinde Türk devletiyle barıştırılmasını istediği, ve bunun için, (hem kamuoyunun hazırlanması hem de devlet yetkililerinin ikna edilmesi gayesi doğrultusunda) sahadaki bazı "örtülü" aparatlarını devreye koyduğu anlaşılıyor. 

*

[Merhum Bediüzzaman'ın "mutlak vekili" olma iddiası ile ortaya çıkanların Gladio gibi oluşumlarla ve yabancı istihbarat teşkilatlarıyla bağlantılı olduklarını söyleyenlerin, bu iddialarını ispat için sarıldıkları akıl yürütüş biçimini, Doğu Perinçek gibi isimler söz konusu olduğunda bir yana bıraktıkları görülüyor. 

Bunların, birtakım verilerden hareketle "mutlak vekil" denilen adamlar hakkında bu kadar kesin konuşurken (Ki o verileri görmezden gelmemeliler), kendileriyle ilgili olumsuz veriler daha bol ve açık olan Perinçek gibilere sıra gelince birdenbire makas değiştirip "müslüman-solcu diyaloğu" çerçevesinde şirinlik yaptıkları, "FETÖ'cü ahlâkı"na sarıldıkları görülüyor. 

Ya acınası müseccel saftirikler ya da samimiyetsizliği şiar edinmiş çifte standart simsarları olarak kendilerinden başka herkesi aptal zannediyorlar.]

*

Bununla birlikte bu tür yapılarla mücadelede "hukuk" dışına çıkmamak, ölçüyü kaçırmamak gerekir. 

FETÖ ile mücadelede buna riayet edildiği söylenemez. Adalet mülkün (devlet otoritesinin) temelidir. Hapisteki kadınlara tecavüze kadar varan utanç verici zulümlerin yaşandığına dair beyanların dünya medyasında yer almış olması acıdır. 

Yine, 15 Temmuz darbe girişiminde yer aldılar diye erlerin bile cezalandırılmış olmaları anlaşılır birşey değildir. 

Hiçbir şeyden haberi olmayan, ne olup bittiğini çözemeyen erlerin, Erdoğan'ın bile darbeyi eniştesinden öğrendiği bir alacakaranlık kuşağında komutanlarının emirlerine itaat etmekten başka hangi seçenekleri olabilirdi?!.

*

[15 Temmuz'dan sonra FETÖ'cülerin yurtiçindeki televizyon (Samanyolu TV / STV), radyo ve gazeteleri (Zaman vs.) kapatıldığı için bunlar kendilerini savunamaz hale geldiler ve bu yüzden haklarında rahatça her tür iftira atılabildi. 

Tipik bir örnek, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'nın Avustralya'da öldüğü kazanın FETÖ'cülerin eseri olduğu iddiasının tedavüle konulmuş olması.. 

Kaza değil suikast olduğunu söyleme ihtiyacı duyanlar önce cinayetin İngiliz istihbaratı / gizli servisi tarafından CIA hesabına yapıldığı iddiasını ortaya attılar. 

Söylemin sözcülüğünü, "Türk istihbarat kaynakları" adına konuşma iddiasıyla 2003 yılında meydana fırlayan gazeteci Arslan Bulut yapıyordu. Kafa yapısı bakımından mafyatik emekli general Veli Küçük ve Doğu Perinçek ile aynı kulvarda yer alan gazeteci Bulut, kendisini ulusalcı-milliyetçi olarak tanıtan bir isim. 

Söylediğine göre, "Türk istihbarat kaynakları", Esad Efendi'nin, İngilizler tarafından, (ileride AK Parti'yi kuracak olan Recep Tayyip Erdoğan'ın önünün açılması için) CIA'in talebi üzerine öldürülmüş olduğunu tespit etmişlerdi. 

(Bu "istihbarat kaynakları"nın, 2003 yılında, hayalkırıklığı içinde, "28 Şubat darbesini İsrail ile ABD'nin talimatıyla biz yaptık, riski biz aldık, zahmet ve külfete biz katlandık, biz yorulup terledik, fakat günün sonunda ikramiye 'Tayyip Erdoğan - Fethullah Gülen' konsorsiyumuna verildi. CIA bizi sattı, kullanıp attı. Bu arada bankaların içini boşalttık, fakat yetmez, 1930'lardaki gibi sadece bizim belirlediğimiz adamların aday olup seçilebildiği bir 'demokratik' düzen kurulmalıydı" diye dertlenmeye başlamış, yeniden efkârlı "anti-emperyalizm" uzun havası "çığırmayı" faydalı ve gerekli görmüş oldukları anlaşılıyor.)

Söz konusu "istihbarat" kâşifleri, bu türküyü "çığırmaya" başladıkları sırada Erdoğan (henüz bugünkü kadar güçlü olmasa da) iktidar koltuğunu eline geçirmiş bulunduğu için, "Cinayetin arkasında Erdoğan'ın da parmağı var" diyemediler. Bu sonucu çıkarmayı bizim idrakimize havale ettiler. "Esad Efendi'nin öldürülmesinde Erdoğan'ın menfaati vardı. Erdoğan açısından o kadar tehlikeliydi ki, istikbali için öldürülmesi şarttı, başka çıkar yol yoktu" demekle yetindiler.

Esad Efendi'nin Erdoğan'a "biat" etmeyeceği ve (FETÖ'nün aksine) bir menfaat ortaklığına girmeyeceği, yanlış bulduğu politikalarına tepki göstereceği kesindi, fakat öldüğü sırada iktidarda olan "Ecevit - Mesut Yılmaz - Bahçeli" troykasının yerini Erdoğan iktidarının almasından mutsuz olması da beklenemezdi. Siyaseti çok iyi bilen ve (hemen herkese farklı büyüklüklerde mavi boncuklar dağıtarak) işini yoluna koyma ustası olan Erdoğan'ın bazı konularda Esad Efendi'ye kulak vermesi de şaşırtıcı olmazdı. Esad Efendi'nin yaşamaya devam etmesinin, Erdoğan'dan ziyade 28 Şubatçı askerleri (ve kendisine işbirliği teklif edip ret cevabı alan MİT'çileri) rahatsız edeceğini düşünmek daha akla yatkındı. 

Aradan biraz zaman geçince ve de Erdoğan, iktidarının temellerini sağlamlaştırınca, "Esad Efendi'nin ölümündeki Erdoğan faktörü" hikayesinin yerini Dan Brown'vari Barnabas İncili masalı aldı. "Türk istihbarat kaynakları"nın bu defaki sözcü Don Kişot'u bir başka gazeteciydi: Emin Pazarcı. Maiyetine de Sanço Panza olarak tiyatrocu Ahmet Yenilmez verilmişti. 

Geçen zaman içinde "Esad Efendi suikasti" dallanıp budaklanmış, bir "seri katil" işi cinayetler silsilesine dönüşmüştü. Esad Efendi için uydurulan Barnabas İncili senaryosunun imkânlarından dolu dolu faydanılması için çuvala Muhsin Yazıcıoğlu, Turgut Özal, ve hatta Abdullah Çatlı bile yerleştirilmişti. 

Memleketteki çok uyanık birileri, bütün bu zatların ölümünün ardında Barnabas İncili'nin yayınlanması ihtimalinden rahatsız olan yabancı odakların (muhtemelen en başta Vatikan'ın) bulunduğunu düşünmemizi, başka ihtimalleri (mesela "içinden 28 Şubatçılar geçen" kahramanlık hikâyelerini) aklımıza getirmememizi istiyorlardı. 

Bunun için Kültür Bakanlığı da kesenin ağzını açmış, bu ilginç yeni masalın sanatsal bir boyut kazanması ve geniş kitlelere ulaşması için Ahmet Yenilmez'in sinema filmi yapması sağlanmıştı: Sevdam Gözlerinde Kaldı.

Ancak, 15 Temmuz olayından sonra katilin adresi bir kez daha değişecekti. 

Barnabas İncili'nden umut kesilecek, cinayetin faili olma şerefi günah keçisi FETÖ'ye bahşedilecekti.

15 Temmuz, laik-Kemalist-milliyetçi-ulusalcı "derin" çetelerin işledikleri cinayetlerin, çevirdikleri dolapların, yaptıkları rezaletlerin bile "günah keçisi FETÖ"ye maledilmesinin, söz konusu katil odakların aklanıp paklanmasının bahanesi haline getirilmişti. Bütün yakın dönem faili meçhuller için çözüm hazırdı: FETÖ yapmıştır. 

FETÖ'yle aynı akıbete uğramaktan korkan diğer cemaatler ile "kripto FETÖ'cü" olmakla suçlanmaktan çekinen "barış zamanı mücahiti" ve "kolay zaman kahramanı" yazar çizer taifesi de bu iftira ve yalan kampanyalarına inanmış görünmeyi, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından oluşturulan (tilkinin tilkiliğini anlatıncaya kadar postunun elden gittiği) dehşet ikliminde "emniyet ve selamet"leri için elzem gördüler. 

Daha sonra ise, hiçbir somut/müşahhas delile dayanmayan bu uçuk kaçık iftiralara gerçekten inanmaya başladılar.

Ulusalcı-milliyetçi-laik-Kemalist derin çeteler için sicil düzeltme ve sabıka kaydı temizleme bayramı başlamıştı.]

*

Bununla birlikte, FETÖ üyelerinin tümünün her açıdan "masum" oldukları da söylenemez. Bu topluluğa katılmış olanların birçoğunun bunu dinî değil dünyevî saiklerle yaptıklarını söylemek abartılı olmaz. 

Çünkü FETÖ, uzun süre devlet tarafından desteklendi, kollandı, önü açıldı; ayrıca bu hareket, uluslararası alanda da, "Terörist cihatçılara, radikal İslamcılara ve Siyasal İslamcılara karşı duran ılımlı müslümanlar" olarak gösterildi. 

Ve FETÖ'cüler, 28 Şubat'ta darbeciler karşısında sergiledikleri tavrın gösterdiği gibi, kimi zaman, zalim de olsalar güçlülerin yanında yer almayı seçtiler. İçeride de, dışarıda da güçlülerin yanında yer aldıkları için adeta kendilerine "karada ve denizde ölüm olmadığını" düşünmeye başlamışlardı. Geleceğe güvenle bakıyorlardı.

Bir topluluğa, o topluluğun getireceği dünyevî faydaları da gözeterek dahil olanlar, o dühûlun yol açacağı dezavantajlara da razı oluyorlar demektir. 

Dolayısıyla, uğradıkları hukuksuzluklar ve maruz kaldıkları iftiralar bir yana, devlet tarafından dışlanmış olmalarından şikayetçi olmaya pek fazla hakları yok.

*

ABD (etkili bir aparat olarak) FETÖ'den umudunu kesti. Buna karşılık, gelecekte Kemalist laikleri (28 Şubat'ta yaşandığı gibi) tekrar devreye koymayacağından emin olunamaz. 

[CHP'lilerin yurtdışı odaklardan destek sağlama arayışları, Kemalistlerin buna daima hazır ve teşne olduklarını gösteriyor. Bu, onlara, partilerinin kurucusu Selanikli zamparadan miras kalmış refleks.. 

Selanikli, Mondros Mütarekesi imzalanıp da İstanbul'a gelince hemen Minber ve Vakit gibi gazetelerde İngilizler'e "yağ" çekmeye başlamıştı.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, Selanikli'nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, onun İngilizler'le "anlaşmış", bir piyon olmayı kabul etmiş bulunduğunu açıklamıştı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği İstiklal Harbi'nin Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir de dile getirmiş bulunuyor:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)]

*

FETÖ'nün beli kırıldı, buna karşılık ("Black Jumbo" kod zampara Atatürk'ten emperyalistlere uşaklık genini devralmış olan) Kemalist 28 Şubat kafası kenarda sinsice bekliyor, fırsat gözlüyor.

Diriler.. Çünkü, FETÖ'cülerinkine benzer bir darbe almadı, ihanetlerinin bedelini ödemediler.

Sosyal medyaya bakın, "çılgın/çıldırmış Türk" Kemalistler FETÖ’cülerin söylediklerinin aynısını söylüyor, ayrıca ilave olarak onların dile getiremedikleri her tehdidi savuruyor, parmak sallıyor, el hareketi yapıyor ve akla gelmedik hakaretleri sıralıyorlar.

Özgüven ve küstahlıkları yerinde..

*

Erdoğan sağlam durarak Büyükelçi'nin müjdelediği "çöküş"ten kurtulmuştu, fakat bu, yara almamış olması anlamına gelmiyordu. 

Çünkü FETÖ ile olan bağların kopması, AK Parti tabanında bir gedik açılmasına yol açmıştı. Sadece FETÖ üyeleri değil, onların akrabaları, yakınları, dostları da AK Parti'ye karşı muğber hale gelmişlerdi. Sayıları milyonları buluyordu.

Bu, AK Parti'nin oy deposunun zemininde bir çöküntü yaşanması demekti, bedenin bir kısmının derisinin yüzülmesi ya da tırnakların koparılması gibi birşeydi.

"Çılgın" Kemalistler, (yeterince "laik / siyasal dinsiz" bulmadıkları FETÖ'cülerin defterini dürüyor ve kendi oy tabanının bir bölümünü kaybediyor, çılgınlaşıyor diye) Erdoğan'ı alkışladılar. Erdoğan da, "İzmir Marşı"nı söylemeye başlamadıysa da Gazi Mustafa Kemal'li nutuklar atarak ve "çılgın Türkler"i minnet ve şükranla anarak onlara karşılık verdi. 

Kemalistleri de şemsiyesi altına alan "yerlilik ve millilik" söylemine sarılma modası yükselen trend haline geldi. 

*

Araplar, "İnsanlar hükümdarların (yöneticilerin) dini (zihniyeti) üzeredir" derler. Erdoğan FETÖ'cüleri toptan "siyasal tekfir"e tabi tutunca, "hükümdarın dini"nden olmayı dünyevî selamet, ikbal ve parlak istikbal için vazgeçilmez kabul eden kitle birden bire (Kemalizmi aklama işlevi de gören) "yerlilik ve millilik" mezhebinin yılmaz savunucuları haline geldiler.

Sıranın FETÖ'den sonra kendilerine gelmesinden korkan diğer "dindar" cemaat ve gruplar da bu yeni "din-i şahane"yi hemen satın aldılar. Hatta, "Gayrimilli bir dindara, milli ve yerli bir ateisti, laiki, vatansever Kemalisti tercih ederim" diyen tuhaf ve "çılgın" "yurdum müslümanları" türemeye başladı. 

Halbuki FETÖ, aynı FETÖ'ydü.. 1990'larda neydiyse şimdi de oydu.. Buna rağmen, önceden FETÖ'ye "yağ" çeken, Fethullah'ın adını "hocaefendi"siz ağzına almayan büyük bir kalabalık "The Cemaat"e günde beş vakit aşkla ve şevkle sövmeye başladı. 

Hükümdarın "din-i şahane"si bunu gerektiriyordu. 

*

Gerçekte asıl sorun, The Cemaat tabanının Fethullah'ı "her sözü hikmetli büyük bir velî" kabul etmeleri ve ona bir peygambere itaat edercesine bağlanmalarından ibaretti.. Sorgusuz sualsiz.. 

Oysa Fethullah, ne dünyevî otoritelere boyun eğmeyerek yalnız Allah'ın vahyine tabi olan "masum bir peygamber"di, ne de dünyevî kayba aldırış etmeyen tavizsiz bir "hakikat" savunucusuydu. Ömrü "tâğût"a hizmetle geçmiş cevval, zeki, çalışkan ve yetenekli bir din dolandırıcısı, kendisinin samimiyetine inanarak peşine takılan insanların perişan olmalarına yol açmış bulunan bir din istismarcısı ve sahtekârdı. 

Baştan beri derin devlet laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) hizmetinde olmuş, İslam'ın (Batılılarca ve onların İslam dünyasındaki "yerli-milli" acantalarınca Siyasal İslam diye adlandırılan) hükümlerine karşı suret-i haktan görünen sinsi bir savaş açmıştı. 

Eski efendisi "CIA'in müttefiği laik (siyasal dinsiz) yerli-milli derin devlet"in güdümünden çıkarak "CIA'in, CIA'e şirk koşmayan adamı" haline gelmiş, yerel (yerli-milli) tâğutî ligden küresel tâğutî lige atlama başarısı göstermiş bir "sivil toplum canbazı"ydı. 

Ve ne yazık ki Türkiye'deki diğer birçok cemaat de, hocalarını, şeyhlerini, "abi"lerini, "lider"lerini uçurup kaçırma, sorgulanamaz merci yapma bakımından FETÖ'yü pek fazla aratmıyorlardı. 

(Mesela, "hoca"larını yüceltme bakımından FETÖ ile, onun en kanlı-bıçaklı düşmanı kabul edilen Tahşiye grubu arasında çok fazla bir fark yok.. Tahşiyecilere göre de hocaları Muşlu Mehmet Doğan, merhum Hulusi Yahyagil üzerinden Bediüzzaman'ın "varis"i olarak "zamanın imamı" konumunda.. Dinî konularda tabi olunabilecek tek "alim". Fethullah'ın akıbetinden gerekli dersleri çıkarmış olduğu anlaşılan Mehmet Doğan'ın kendisiyle ilgili bu uçuk iltifatlara resmen sahip çıkmaması sonucu değiştirmiyor.)

*

Cumhuriyet döneminde cemaat liderlerinin aşırı yüceltilmiş olmasında, o gruplara sızmaya çalışan "derinler"in de katkısı var. 

Çünkü bu "ajan"lar, cemaat liderlerinin gözüne girmek için onları yücelten rüyalar ve kerametler uydurmaktan kaçınmıyorlar. Bu aşırı yüceltmeci tavır, onlardan diğer cemaat üyelerine de bulaşıyor ve bir daha da izale edilemiyor. 

Ayrıca bu "sızma yağ"cı derinler, rol ya da görev icabı son derece fedakâr, sadık ve itaatkâr davranabiliyorlar. Mesela merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'nın ölümünden önceki gurbet hayatında ona sakız gibi yapışan S. G. "kod"un durumu buydu. Almanya-Essen'de tripleks bir ev satın alıp (ya da kiralayıp) Esad Efendi'nin hizmetine sunmuş olduğu gibi, onun Avustralya-Brisbane'a yerleşmesi üzerine de tası tarağı toplayıp oraya kapağı sermişti.

Böylesi "sızma yağ"cıların bir başka özelliği "işbitirici" olmaları.. Derin bağlantıları onlara, cemaat liderlerinin karşılaştıkları bazı sorunları çözme ve böylece kendilerini "ispatlama" imkânı veriyor. Fakat bu, arkalarındaki derin destekten değil, kişisel beceriklilik, girişimcilik ve "sosyallik"lerinden biliniyor ve cemaatlerde ipleri ellerine alıyorlar. 

Buna karşılık, sızılan cemaat içinde bunlara zorluk çıkaranlar aynı nedenle beklenmedik sıkıntılarla karşılaşabiliyor ve işlerinin anlaşılmaz bir biçimde çıkmaza girdiğini, sabote edildiğini, tekerlerine çomak sokulduğunu görebiliyorlar. 

[Şunu da ekleyelim: 

Maalesef "derinler", uğraştıkları cemaat ve gruplardaki ahlâkî bozulma ve yozlaşmanın da tetikleyicisi ve katalizörü olabiliyorlar. 

Çünkü istihbaratçıların insanları kullanmak için başvurdukları yöntemlerden biri, Epstein vakasının herkese öğrettiği gibi, "şantaj"; o yüzden de şantaj yapmayı mümkün kılacak tuzaklar kurmaktan ve fırsatlar üretmekten geri durmuyorlar. 

Fakat bunun etkisi, söz konusu "uğraşılan" gruplarla sınırlı kalmıyor, toplum genelinde ahlâkî çürüme, çözülme ve yozlaşma yaşanmasının önünü açıyor.]

*

FETÖ dışındaki "dindar" grup ve cemaatlerin, rejim nezdinde, (yurtiçi ve yurtdışı ayaklarıyla, kamusal ve sivil kanatlarıyla) Fethullah'ınki kadar büyük bir "imparatorluk" kurmayı başaramamış olmak gibi önemli bir meziyet ya da fazileti var. Bu meziyet ve faziletleriyle "rejim"in "saygı"sını kazanıyorlar.

Ayrıca liderlerinin "yerli-milli derin devlet" tarafından bir şekilde hizaya getirilmeleri ve (satın alınmasalar bile) sıkı kontrol altında tutulmaları söz konusu. (MİT tarafından satın alınmak istendiğini açıklamış bulunan iki cemaat lideri var: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca ve Yeni Asya gazetesi cemaatinin lideri Mehmet Kutlular.)  

Kontrol altında tutuldukları için cemaat ve grup liderlerinin "küçük derebeylikleri"ne gözyumuluyor (Fakat Alparslan Kuytul gibi laf dinlemez olunca ve "biat" etmekten kaçınınca dayağı cömertçe yiyorlar). 

Bu küçük derebeyliklerin birbirleriyle uğraşmalarının, birbirleri için sinsice kuyu kazmalarının, birbirlerini rejime gammazlamalarının sağlanması, rahatça yönetilmeleri için yeterli oluyor. 

[Biraz palazlananlar, "akredite" bile olsalar, İsmailağa, Menzil ve Tahşiyecilerde görüldüğü gibi, devletin derin adamlarının da katkısıyla kendi içlerinde ayrı gruplara bölünüp parçalanıyor, kendi kendileriyle uğraşır hale geliyorlar. 

Rejim, resmî ideoloji açısından mahzurlu gördüğü unsurları bölüp parçalayıp yönetmenin, gerektiğinde birbirine "kırdırma"nın bir yolunu buluyor. 

İskenderpaşa'da böylesi bir kitlesel bölünme 1990 yılında "Esad Coşan - Necmettin Erbakan ihtilafı"nda yaşandı, önemli bir kitle cemaatten koptu. Hatta İskenderpaşa Camii'nin imamları bile Esad Efendi'ye sırt çevirdiler.]

*

Büyük resme bakıldığında ise, bütün bu süreçler sonunda kaybedenler kulübünün asıl sakinleri olarak Türk devleti ve milletinin boy göstermekte olduğu ortaya çıkıyor.

FETÖ gibi devletin ve milletin imkânlarıyla eğitilip yetiştirilmiş büyük bir kitle, gelinen noktada, devletine ve milletine küskün, Batılılar'a ise minnettar ve müteşekkir hale getirilmiş durumda. 

Bu, Türk devleti ve milleti açısından sadece devasa maddî kayıp ve zayi olmuş emek anlamına gelmiyor, aynı zamanda muazzam bir "insan sermayesi" ve/veya "sosyal sermaye" kaybı söz konusu. 

Bunun yanısıra, "potansiyel" bir tehdit olmaktan kısa vadede çıkmaları mümkün değil, çünkü, yabancı istihbarat servislerinin kolayca yararlanabilecekleri köprüler durumuna gelmiş bulunuyorlar. 

(Bu tür hareketlerin, özellikle de yabancı devletlerin kontrolü altına girmeleri durumunda, kronikleşmesi riski vardır. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki birçok isyan hareketi iz bırakmadan tarihe gömülmekle birlikte Safevî Devleti'nin uzantısı olan hareketin mensupları bugün bile "Şah"lı türküler "çığırıyorlar". 

Ortada ne Osmanlı kalmış, ne Safevîler, fakat bu "anakronik" mezar bekçileri hâlâ Şah'ı kurtarma derdindeler.)

*

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Batı kumarhanesinin daimî müşterisi olma çağdaşlığını yakalamış olan Türkiye kaybetmiş, kumarhanenin kasası Batı ise kazanmış durumdaydı.

Geçmişte ülke içinde işbirlikçi kitleler ("bireysel" ajan değil) bulma imkânını elde etmiş olan Safevî Devleti'nin yerini bugün ABD ve Avrupa almış durumda (Hem Kemalistler, hem FETÖ, hem de PKK bağlamında). 

(1990 öncesinde solcu-komünist hareket çerçevesinde Rusya da bu potansiyele sahip gibi görünüyordu fakat Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bu defter kapandı.)

*

Düşman, bizi kendi insanımızla vuruyor. Derenin kuşlarını derenin taşıyla avlıyor. Maşa varken elini yakmıyor. 

Batılılar, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti'ne öldürücü darbeyi Selanikli Mustafa Atatürk eliyle vurmuşlardı. 

Bir zaman sonra PKK da benzer bir misyonu üstlendi. 

Kasa, kazanmaya devam ediyordu. Kazanmak için yeni yollar buluyordu.

28 Şubat da aynı hikâyenin bir başka başarılı uyarlamasıydı. Kasa bir kez daha kazanmıştı.

*

Son söz Mehmed Akif'ten:

"Şudur cihânda beniim en beğendiğim meslek;

"Sözün odun gibi olsun, hakîkat olsun tek."


TEŞKİLAT DİZİSİNİ İZLEME KILAVUZU

  TRT ’nin MİT’i (Milli İstihbarat Teşkilatı’nı) konu edinen Teşkilat adlı dizisi 171’inci bölüme ulaştı. Bütün bölümlerini izledim. Kur...