KASETLİ İSTİHBARAT (GİZLİ SERVİS) OYUNLARI

 










Prof. Ayhan Tekineş’in (daha önce konu edindiğimiz) sözlerini tekrar hatırlayalım:

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

*

İlk cümleden başlayalım:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular.”

Bu tür “korkutmalar” yapıldığını biliyoruz.. Teferruatına girersek yazı uzar.

Burada sorun şu: Söz konusu videolar gizli ise, birileri bunu nasıl biliyorlardı?

Gizli fakat sen biliyorsun.. Nasıl?.. Nasıl oluyor da oluyor bu?..

Videosu çekilen kişiyi de biliyorsun, çekeni de..

Sözde gizli, fakat sen biliyorsun..

Bu nasıl oluyor?

Millete "FETÖ tarafından çekilmiş görüntüleriniz var" diyenler, farkında olmadan kendilerini ele veriyorlardı. 

Bir bakıma şunu demiş oluyorlardı: 

"Sizi kayda aldık, fakat racon gereği 'FETÖ'cüler yaptı' diyeceğiz. Ama böylece, sizin açıklarınızı bildiğimizi de anlamış oldunuz. Bunun ne anlama geldiğini idrak ediyorsunuz elbette."

*

Bu tür korkutmalar, “bilgi” olmadan yapılamaz.

Böylesi videoluk işleri olmayan bir adama gidip “FETÖ’cü polisler tarafından çekilmiş kasetlerin var” dediğinizde sizin hakkınızda ne düşünür?

Videoluk işleri varsa korkacağı ve paniğe kapılacağı doğrudur, fakat böylesi bir ihbar (haberdar etme), “Senin kasetin bizde de var” demenin kibar yoludur.

Sen FETÖ'cü değilsen, ya da FETÖ'yle içiçe değilsen, onların ne yaptığını nerden biliyorsun?

Ayrıca, psikolojik savaş, algı operasyonu ve yalanlarla meşbu istihbaratçılık sanatında, kendi elinde olanı başkasında varmış gibi göstererek dolaylı tehditte bulunma kurnazlığı, yadırganacak birşey değildir.

*

Tekineş’in, “Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor” şeklindeki ifadesine gelince..

Yakın zamanda (mesela Muhammed Yakut sağken) servis edilen videolar, o videolar değil..

Bunlar yeni..

Çünkü, son 10 yıl için, “FETÖ’cüler birilerinin videolarını çektiler” diyebilmek mümkün değil.

Yakın zamanda (Muhammed Yakut tarafından) bir adamın 25-26 yaşındaki genç kızla çekilmiş videosundan söz ediliyordu, fakat kimse FETÖ’ye mal edemedi. O fırsat kaçmıştı.

Dolayısıyla, böylesi videoları ellerinde bulunduranlar, bunları kullanmak istediklerinde, suçu başkalarının üzerine yıkmak için yeni bir FETÖ icat etmek zorundalar. (Ya da, kendi aralarındaki kavgalarda Muhammed Yakut gibi tiplerden yararlanmaları gerekiyor.)

Alfabede harf bol: BETÖ, CETÖ, ÇETÖ, DETÖ, “f”yi atlıyoruz, GETÖ, ĞETÖ.…

Bu işler salt FETÖ'nün işiydi de, bir ara niye (Muhammed Yakut gibi isimler yüzünden) yeni nesil "içinden kaset geçen" tehditler havada uçuşmaya, Türkiye'nin sosyal medya atmosferinde yüksek basınca yol açmaya başladı?

(Muhammed Yakut’un görece genç yaştaki beklenmeyen ölümünün, bu tür serdengeçti tiplerin gözünü korkutmuş olduğu açık.)

*

Meselenin diğer bir boyutu şu: Şantaj amaçlı videolar çekmek polislik mesleği çerçevesinde mümkün değildir. 

Yasal yetkilerini aşmış, yaş tahtaya basmış, suç işlemiş olurlar.

Fakat aynı yaşlık, (daha önce de belirttiğimiz gibi) tuzu kuru istihbarat teşkilatları (gizli servisler) için geçerli değil.

Onların (laik yani siyasal dinsiz rejimin ruhuna uygun) böylesi suçları işleme hakkı ve özgürlüğü var.

Bu "çağdaş" hak ve özgürlükleri yasal koruma altında..

O kadar ki, bu tür faaliyetlerde bulunan “ajan”ları deşifre etmeniz suç..

Gizli servisler bu tür “hizmet”leri bizzat kendileri yapabildikleri gibi, bunları, sızdıkları örgüt, cemaat, grup vs. içindeki adamlarına yaptırabilir, sonra da onların çevirdikleri dolaplar üzerinden söz konusu grupları suçlama ve itibarsızlaştırma kurnazlığı sergileyebilirler. 

[28 Şubat sürecinde "Müslüm ilen Fadime"ye müstehcen film çevirttirip büyük bir reklam kampanyası ile millete beleş izlettirmelerinin nedeni buydu. 

Diriliş Ertuğrul dizisinin İbn Arabî'yi oynayan aktörü gibi sakal, cübbe ve sarıkla donattıkları çakma tarikat şeyhi (aynı zamanda Nurcu ve de radikal dinci) Aczimendi Müslüm üzerinden bütün bir dindar camiaya itibar suikastı yaptılar..

Başını örttürdükleri Fadime üzerinden de bütün başörtülü genç kızları şaibe ve töhmet altında bıraktılar.]

Buna ister "bir taşla iki kuş vurma" kurnazlığı deyin, ister sahte bayrak (false flag) operasyonu, isterse "maşa varken el yakmama" becerisi..

*

Örnek verelim..

Gazeteci-yazar Sertar Turgut’un yıllar önce anlattığı bir olay:

“MİT ajanı, kadın muhabirin kulağına ne dedi?

“22.06.2010 12:32

“Kuzey Irak’ta PKK gösterisi içinde kalan kadın muhabirin kulağına MİT ajanları ne dedi? İşte o ilginç sorunun yanıtı.

“Gediktepe’deki PKK saldırısı sonrasında istihbarat eksiği ile ilgili olarak ilginç bir tartışma başlatıldı. TSK ve MİT’in özellikle ABD istihbaratına bağımlı olduğu iddialarına ilginç bir yanıt Serdar Turgut’tan geldi.

“Turgut, köşesinde geçmişte yaşanan bir olayı aktardı ve MİT’in Kuzey Irak’taki etkisini ve rolünü anlattı.

MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir” diyen Turgut, geçmişte bir kadın gazetecinin Kuzey Irak’ta yaşadığı olayı okuyucuları ile paylaştı.

“Uzun bir süre önce Kuzey Irak’a giden kadın bir gazetecinin başına gelenleri Turgut şöyle anlatıyor:

“Çalışırken bir gün etrafının, makineli tüfekleriyle havaya ateş açıp PKK lehine sloganlar atan militanlarca çevrilmiş olduğunu görüyor. Doğal olarak biraz korkuyor.

“Tam bu sırada, aynen o militanlara benzeyen bir kişi elindeki silahla birlikte gazetecinin yanına yaklaşıyor. Ve kulağına eğilip, “Hiç korkmayın, siz burada, şu an Milli İstihbarat Teşkilatı’nın koruması altındasınız, güvencedesiniz” diyor.

“Bu hayal ürünü bir hikâye değil, yıllar önce aynen yaşandı ve olduğu yıl gazetelerde de haberi çıktı.”

(http://www.istanbulhaber.com.tr/mit-ajani,-kadin-muhabirin-kulagina-ne-dedi-haber-43225.htm)

*

Evet, MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir”.

Kuzey Irak gibi sınır ötesi bir bölgede silahlı bir terör örgütünün içinde böyle at oynatabiliyorlarsa, bazı eylemlerine "PKK'nın işi" süsünü vermeleri mümkün olabiliyorsa, sınırlarımız içindeki ve de mensuplarının önemli bir bölümü “devlet memuru” olan bir “cemaat”te neler yapabileceklerini varın siz tahmin edin.

Fiiliyatta Türkiye’nin “derin” güçleri cemaatlere öyle nüfuz ediyor ki, bütün üyelerini tek tek devşirmeseler de (Ki buna gerek yok), hepsini, içlerindeki (abi, üstad, hoca, şeyh vs. konumuna getirilmiş) kendi adamları vasıtasıyla, laik rejimin gerekleri doğrultusunda koyun gibi güdebiliyorlar.

Bunlar, yaşayarak, gözlemleyerek öğrendiğimiz şeyler.

Hatta bu derinler, gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatı gibi tarikatlar bile kurdurabiliyor, başlarına şeyh bile atayabiliyorlar. 

Yeterli müritleri yoksa onlara (tulumbaya su koyma kabilinden) devlet kontenjanından mürit bile tahsis edilebiliyor. (Aczimendeburi tarikatında “görünür” biçimde yaşandı bu.)

(Alamet-i farikaları boylarından büyük provokatif ve ajitatif laflar ederek artistlik yapmak ve tribünlere oynamak olan böylesi "ense göbek, cübbe şalvar" yerinde laik rejim şeyhleri, “Hayatımı yaşayabilecekken rol icabı bu çileleri çekiyorum, bari avantajlarından da yararlanayım” diyerek şeyhlik karizmasını nefsanî hobileri için kullanmaya başladıklarında olay skandalla noktalanabiliyor, fakat rejim açısından ne gam, yara alan İslam’ın tarikat kurumu ve tasavvuf öğretisi oluyor.

Atatürkçülük hesabına “İşte tarikatlar bu yüzden kapatıldı” denilebilmesi de yanında eşantiyon..

Derinler için kadrolu yeni "laik rejim şeyhi" bulmak da mesele değil.)

*

Fethullah Gülen de, küresel lige transfer olma başarısı gösterdiği ustalık döneminden önceki çıraklık ve kalfalık yıllarında, yerli milli “derin”lerin adamı olarak “hizmet” ve “himmet”te bulunuyordu.

"Devlet-i Ebed Müddet" başlıklı şiirler karalayarak laik rejim devletçiliğinin ve vatanseverliğinin destanını yazıyordu. 

Zekiydi, hırslıydı, çalışkandı, azimliydi, gayretliydi, ilmi vardı, hitabeti güçlüydü, fakat derinler önünü açmasalar ve palazlanmasını sağlayan "örtülü" imkânları önüne sermeselerdi, en iyi ihtimalle Alparslan Kuytul gibi kılı tüyü yolunmuş bir kasaba vaizi olabilirdi.

Hatta Alparslan kadar bile olamazdı.

Zaten derinlerin ona olan devasa öfkesinin nedeni de bu… 

Şunu diyorlar: "Ne istedin de bu devlet sana vermedi?! Seni önce sözde aranıyor gibi göstererek efsaneleştirmedik mi, yanına işbilir hempalar yerleştirmedik mi, Türkiye'yi geçtik dünyanın dört bir yanında örgütlenmeni sağlamadık mı?! Peki sen ne yaptın, 'Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun, gördün güzelleri beni unuttun' hesabı küresel güçleri görünce bizi sattın, nankörlüğün destanını yazdın.. Bizim rejimimize hizmet edecek nice insanın elimizden kayıp küresel ligin oyuncuları haline gelmesine yol açtın.. Sana yaptığımız iyilikler eline, yüzüne, gözüne, dizine dursun lanet haşhaşî." 

Hayal kırıklıkları ve hınçları büyük.

*

Evet, bir cemaatin ya da hareketin devlete rağmen büyüyüp palazlanması mümkün değildir. (Şayet bugünün PKK'sı sırtını dış güçlere vermeseydi, merhum Şeyh Said'in akıbetine uğrardı, defteri en fazla bir iki yılda tümden dürülürdü.)

Partiler de aynı durumda, ayakları, milletin sırtındaki rejim kazıklarına sağlam ve kopmaz sicimlerle bağlanmış bulunuyor.

Cemaatlerin de, partilerin de tabanları, boyunları rejimin kazıklarına bağlanmış büyük başlar vasıtasıyla koyun gibi güdülüyor.

Genelde durum bu.

Koyun olmayı kabul etmeyenlerin ise, istenirse, başına olmadık çoraplar örülür. Cemaat (grup) içi ayak oyunlarıyla ekarte edilmeleri işten bile değildir.

Pek yaşanmaz ama, diyelim ki birisi ekarte edilemiyor, son çare olarak “canından endişe edilen” bir pozisyona düşürülebilir.

Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca sağ olsaydı bu sözlerime (isim vererek) açıklık getirmeyi düşünebilirdi.

*

Başa dönersek, diyelim ki FETÖ’cülerin çektiği kasetlerden söz ediliyor, bunu yapanların FETÖ içinde “saha görevi” yapan MİT’çiler olmadığından emin olamazsınız.

Yakın zamanda Muhammed Yakut tarafından kaseti olmakla suçlanan hoca (N. H.) üzerinden örnek verelim.

Şayet Fethullah Gülen bugün olduğu gibi "modern haşhaşîlerin başındaki iblis" değil de yerli-milli vatansever (MİTsever) hocaefendi olmaya devam etseydi, ve de cemaati, Fethullahçı Terör Örgütü değil de, hâlâ, kendilerini insanlığa hizmete adamış muhabbet fedaileri olarak nitelendiriliyor olsaydı, N. H.'na bir bal tuzağı (honey trap) hizmeti sunmak istemeleri durumunda ona istihbaratçılar pekâlâ The Cemaat'ten görünen bir bayan aparatlarını gönderebilirlerdi.

Diyelim ki aralarında samimiyet oluştu ve “kasetlik işler” vukua geldi, kayda alınabilir, ve ihtiyaç duyulduğunda devreye sözde FETÖ karşıtı "vatansever" istihbaratçılar girip, “Muhterem hocam, zatıalinizin hain FETÖ’cü alçaklar tarafından çekilmiş kasetleri var ne yazık ki” diyebilirlerdi.

*

Gelelim meselenin bam teline, esas can alıcı noktasına..

Prof. Tekineş’in son cümleleri şöyle:

“Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Burada resmen tekfir (kâfir ilan etme) var.

İmanlarını kaybettiler” diyor.

İmandan neyi anlıyor, meçhul.. İmanlarını kaybettiklerini neye dayanarak söylüyorsa?.. Galiba imandan anladığı Fethullah'ın velayetine iman..

"Yaptıklarının cezasını bulma"ya gelince..

Yarınki halinin ne olacağını, Allahu Teala’nın huzurunda neyle karşılaşacağını kim bilebilir ki!.

Tevbe kapısı da, helalleşme kapısı da açıktır, başkaları için “Yaptıklarının cezasını bulacaklar” diye konuşmak bize düşmez.

Zulme uğramışsak hakkımızı helal etmeyebiliriz, o başka.

Yaşadığımız sürece hepimiz imtihandayız, ve hangimizin kurtulacağı, hangimizin kaybedeceği meçhul..

İçimizden en günahkâr kişi tevbe edip kurtulabilir, buna karşılık, en müttekî, salih ve abid bilinen kişi de imansız ölebilir.

“Yoksa Allah’ın mekrinden (tuzağından, zorlu imtihanından) kendilerini güvende mi görüyorlar? Hüsrana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz!” (A’raf, 7/99)

*

Allahu Teala böyle "Yaptıklarının cezasını bulacaklar" tarzı ifadeleri kullanma iznini Son Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e bile vermedi.

Uhud Savaşı.. 

Halid bin Velid'in atlılarının hamlesinin ardından İslam ordusu bozulup oraya buraya dağılmış, Rasulullah s.a.s. ashabdan beş on kişiyle savaş meydanında kalmıştı.

Bu arada, atılan bir taştan dolayı dişi kırıldı.

Bir diğer taş alnını ve alt dudağını yardı.

Aldığı bir kılıç darbesi nedeniyle elmacık kemiği yaralandı, darbenin şiddetinden parçalanan miğferinin iki halkası yüzüne battı

Bunlar yetmiyormuş gibi, Mekke’ye gidip müşriklere katılan Ebû Âmir’in savaştan önce kazdırıp üstünü örttürdüğü çukurlardan birine düştü ve diz kapakları yaralandı

Çukurdan çıktığında yüzü gözü kan içindeydi.. 

Elini kanayan yüzüne sürüp "Kendilerini Rablerine imana davet ederken Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felah bulabilir?!" diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Bunun üzerine Âl-i İmran Suresi'nin 128'inci ayeti nazil oldu:

"Bu işten sana ait olan birşey yoktur. Allah ya onların tevbesini kabul edecek ya da zalim oldukları için onlara azap edecektir."

Allahu Teala'nın işine karışılmaz.. Kime ne yapacağını sadece kendisi bilir..

Kâfirlerle küfürleri ve zulümleri yüzünden savaş meydanında çarpışırsın, ölürsün, öldürürsün, fakat onların hayatta kalanlarının akıbetinin ne olacağını Allahu Teala'dan başkası bilemez.

*

Evet, insanları tekfir etmeyi gerektiren (tevili imkânsız) sözler ve fiiller vardır.

Fakat Tekineş’in sözlerinde geçen kaset meseleleri bunlardan değil..

Günah, helal itikat edilmedikçe küfür sebebi olarak gösterilemez.

Müslüman ve mümin olduğunu söyleyen kişileri salt günahlarından ve zulümlerinden dolayı tekfir edemeyiz (Küfür olan sözler söylüyor, İslam'ın hükümlerini ve Şeriat'i aşağılıyor, tağutperestlik yapıyorlarsa iş değişir). 

Fasık, facir ve zalim olmak başka, kâfir olmak başkadır.

Tekineş’in kullandığı “karanlık rejim” kavramı çerçevesinde birilerinin küfründen, imanlarını kaybetmelerinden söz edilebilir, fakat Tekineş’in bir parçası olduğu The Cemaat’in böylesi bir hassasiyetinin bulunmadığını biliyoruz.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimlerin dile getirdiği üzere, Şeriat’i yok sayan, tehlike kabul eden, ona savaş açan, laikliği (siyasal dinsizliği) en iyi yönetim şekli kabul eden kişilerin küfründen şüphe edilemez.

Ancak, Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün böylesi bir hassasiyeti yok..

Onlar, “Siyasal İslamcı” olmadıklarını söylüyorlar, laik (siyasal dinsiz) rejimle bir sorunları bulunmuyor.

Görebildiğim kadarıyla içlerinden birçoğunun işi gücü laik (siyasal dinsiz) demokrasiyi savunmak oldu.. Diğerleri de bunları sükutlarıyla onayladılar.

Hüseyin Gülerce ve Latif Erdoğan gibi sonradan muhalefet edenler olduysa da bunların muhalefeti laik devlet hesabına yapılmış bir muhalefetti.

Hem laikliği (siyasal dinsizliği) savunuyorsun, hem de demokrasiyi.. Son tahlilde çift katlı savrulma..

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, (Zaman gazetesinin de hediye olarak okurlarına verdiği) muhalled tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde, haham ve papazların Yahudi ve Hristiyanlar tarafından rab edinilmelerine dikkat çeken Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, günümüzde bu haham ve papazların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Laik (siyasal dinsiz) rejimlerin parlamentoları bir tür "laik kilise", parlamenterler de (Cemal Bali Akal'ın tabiriyle Sivil Toplumun Tanrısı devletin) rabcikleridir.. Putperest toplumlardaki putların büyüklük küçüklük göstermesi gibi, bu rabciklerin de büyükleri, küçükleri, cücükleri, lider olanı olmayanı vardır.

Evet, Şeriat’in içtihat konusu olmayan “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerini yok sayan bir parlamenter demokrasi, İslam nazarında şirktir, küfürdür.

Bunu merhum Elmalılı Hoca, Selanikli’nin bir şapka için kelleleri aldığı, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuştuğu dönemde yazdı.

Bugün bu kadarını olsun söylemeyen, Şeriat düzenini (Alah'ın indirdiği ile hükmetmeyi) Siyasal İslam diyerek lanetleyen, demokrasi tellallığı yapanlar neyi savunduklarının farkındalar mı? 

*

İmdi, Fethullahçıların böyle bir hassasiyeti var mı? Oldu mu?

Hayır!

Mesela Prof. Tekineş, imanlarını kaybettiklerini söylediği ilahiyatçıları, laikliği ve demokrasiyi benimsedikleri için mi tekfir ediyor?

Hayır!

Laikliği (siyasal dinsizliği) ve demokrasiyi (gâvur da olsalar çoğunluğa uymayı) savunma açısından aralarında fazla bir fark yok.

Hatta Fethullahçı olmayanların önemli bir kısmının bu rejim meselesinde daha doğru bir çizgide oldukları görülüyor.

*

Tekineş ve onun gibi Fethullahçılardaki bu tekfircilik, Arap dünyasındaki rejimlerin baskısına maruz kalan, idam edilen, haksız yere hapse tıkılan, işkencelere maruz kalan İslamî hareket mensuplarının tekfirci çizgiye kaymaları olayını hatırlatıyor.

Yalnız onların Fethullahçılardan ciddi bir farkları vardı, tekfir için ayet ve hadîslerden deliller getiriyor, (Allah’ın indirdiğiyle hükmedilen) Şeriat düzeni hesabına, buna karşı çıkan ya da mesafeli duranları tekfir ediyorlardı.

Fethullahçılar ise, görüldüğü kadarıyla tekfirciliği Şeriat değil laik (siyasal dinsiz) demokrasi hesabına yapıyorlar.

Pusulaları bozulmuş, feleklerini şaşırmışlar..

Mesela Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde (rejimin bekçisi) darbecilere verdiği açık destek, bu destek için yaptığı "içtihat" yorumu (Darbeci askerlerin içtihat yaptıklarını söylemesi), İslamî değerleri tepetaklak etme anlamına geliyordu.

Bu, haramı helal yapmaktan fazla birşeydi.. Haramın sevap gibi sunulmasıydı. 

Fethullah'ın o laflarından sonra merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, "Ona hoca demeyin!" demişti.

Sözüne kulak verildi.

Hoca demediler.. Hocaefendi dediler.. 

Türkiye'nin dinci olmaktan çıkıp dindarlaşmış, İslamcılığı bırakıp "müslüman"laşmış muhafazakârları ona "Gözünün üstünde kaşın var" bile diyemedi.

Ne zaman ki Fethullahçılar dünyalarına ve ceplerine dokunmaya başladılar, birden bire uyandılar. 

*

Şayet Fethullahçılar (Siyasal İslamcı, cihatçı, radikal vs. diyerek lanetledikleri) dünya müslümanları gibi bu ülkede Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi davası için mevcut rejimle, Sivil Toplumun Tanrısı laik (siyasal dinsiz) devletle (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlarla), iktidar partisiyle karşı karşıya gelselerdi ve yaşadıklarını bu yüzden yaşasalardı, Allahu Teala katında (ihlasları nisbetinde) mükâfata mazhar olmayı umabilirlerdi.

Dünyadaki sayılı ömürlerini, günlerini, nefeslerini, sayısal değeri sonsuza tekabül eden ahiret ameliyle çarpma işlemine tabi tutarak onlara sonsuzluk değeri kazandırmış oldukları düşünülebilirdi.

Bugünkü durumda ise hesaplarının bakiyesi sıfıra sıfır, elde var sıfır..

İslamî duyarlılığı dünyevî hedefler için kullanmak, onları sıfırla çarpmaktır.

Fethullahçıların durumu buydu, çünkü mücadeleleri kendi cemaatlerinin istikbal ve ikbali içindi.. 

Şeriat için, Allah'ın sözünün yüceltilmesi için değildi.. 

Davaları "Alah'ın indirdiği ile hükmedilmesi" davası olmadı.. Gerine gerine, övüne övüne Siyasal İslamcı olmadıklarını söylüyorlardı. (Aynı şeyi maalesef birçok "FETÖ karşıtı" sözde vatansever muhafazakâr da söylüyor.)

*

Şimdi yurtdışında birçok Fethullahçının ağlayarak Türkiye’de gördükleri işkencelerden bahsettiklerini görüyoruz.

“Böyle şeyler yaşanmamıştır” diyemiyoruz, dememize laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin serapa fazilet olan cumhuriyetinin tarihi izin vermiyor.

Akla 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan inanılmaz vahşet öyküleri geliyor. (O dönemde orada askerlik yapmış iki kişiyi tanıyorum. Onlardan biri bana, “Orada yaşananlar, anlatılanların yüzde biri bile değil” demişti.)

Fethullahçıların şikâyetlerine vakıf olunca, inanmakta güçlük çekmiyoruz, Muhsin Yazıcıoğlu gibi ülkücülerin, birtakım solcuların hapishanelerde yaşadıkları, tadına vardıkları eşsiz cumhuriyet faziletleri zihnimize hücum ediyor.

*

Evet, Fethullahçılar Siyasal İslam’a karşılar.

Ebu Gureyb'i, Guantanamo'su, Irak ve Afganistan'daki mezalim ve işkenceleri ortada olan ABD'nin demokrasisine ve insan hakları davasına meftunlar.

Bu meftuniyette Türkiye'nin laik (siyasal dinsiz) rejiminin onlardan geri kalır yanı yok.

Fethullahçıların, Guantanamolu Amerikan demokrasisi ve insan haklarının benzerinin bizde de olmasına, Siyasal İslam'a karşı olduklarına göre, itiraz etmemeleri gerekir.

Siyasal İslam’ın gerçekten hâkim olduğu (gerçekten olduğu) bir yerde çağdaş uygarlık rezillikleri de, Guantanamo tipi işkenceler de görülmez.

Suçu ispat edilenler cezalandırılır.. Recmse recm, el kesmeyse el kesme, kısassa kısas.. Suçu ispat edilemeyenlere dokunulmaz.. Cezalandırılanlara da şer’î cezaları dışında birşey yapılmaz, mesela hakarete uğramalarına, ayrıca işkenceye maruz bırakılmalarına izin verilmez.

*

Mesela şimdi birileri Afganistan’da bazı suçluların değnekle dövülmelerini dillerine doluyorlar.

Ama o kişilere karanlık odalarda aylarca akıl almaz işkenceler yapılmıyor.. 

Soyunmaya zorlanmıyor, çırılçıplak halde akla hayale gelmez işkencelere uğratılmıyorlar, aşağılanmıyorlar, hakarete maruz kalmıyorlar, yakınlarına zarar verilmesi tehdidiyle karşılaşmıyorlar.

Halkın önünde sopalarını afiyetle yiyip evlerine gidiyorlar. 

Üstelik, bu değneklerin öyle kalın olmaması gerekiyor.. “Ya Allah” diye geriye doğru çekilip gerinerek hız alıp vurmak da yasak. Değnek, yere göre en fazla doksan derece dik olacak şekilde kaldırılabilir ve çıplak bedene de vurulamaz.

Bu işlemin halkın önünde yapılmasının da iki nedeni var: Birincisi, vuran kişinin ölçüyü kaçırmasına izin verilmez, ikincisi cezalandırmadan maksat halkın ibret alması ve suça meyilli kişilerin gözünün korkutulmasıdır.

Halkın gözünün önünde olmayan karanlık dehlizlerdeki işkenceleri tarife ise kelimeler yetmez.

Senin faili meçhul cenneti ülkende sokakta vatandaşa sözde dokunulmaz.. Perde arkasında ise neler yapıldığının hesabını bilen yok..

İnsan onuru gerçek anlamda ancak İslam (siyasal kanadı kesilip kopartılmamış İslam) tarafından korunur. 

(Türk'ün, Arab'ın, İranlı'nın, Moğol'un töresinde, siyasetinde, devlet geleneğinde işkence vs. olabilir, fakat İslam'da yoktur.)

*

Durum böyleyken bu Fethullahçılar tutuyor, din (İslam) devletinin devrinin geçtiğini söyleyen, Milli Görüş gömleğini çıkarıp muhafazakâr demokrasi gömleğini giydiğini ilan eden, Atatürk’ün izinde olduğunu açıklayan, laikliği savunan, hatta laikliği Mısır ve Tunus’a ihraç etmeye kalkışan Erdoğan’ı İslamcı ilan ediyor ve onun üzerinden İslamcılığa savaş açıyorlar.

Bunu yapabilmek için ya büyük sahtekâr olmak gerekiyor ya da devasız angut..

*

Afganistan’dan söz etmişken.. İyi Parti lideri Meral Akşener, 19 Kasım 2023 tarihinde, partisinin Seçim Hazırlıkları ve İstişare Toplantısı'nda, “sahipsiz zavallı kızları fuhuş sermayesi yapan otel sahibi polis müdürleri”nden söz etmişti..

"Oteli olan polis müdürleri var. O otellerde fuhuşun ötesi, öksüz kızlar çalıştırılıyor" diye konuşmuştu. (Bkz. https://www.yenicaggazetesi.com/iyi-parti-lideri-meral-aksener-oteli-olan-polis-mudurleri-var-735783h.htm)

Doğal olarak, bunlar FETÖ’cü değildiler.. Yerli milli Kemalistler ya da milliyetçiler idiler. (Böyle FETÖ’cü polis müdürleri olsaydı onlara yönelik karalama kampanyası nasıl da renklenir, şenlenirdi. Şanssızlık işte.. Ama olsun, laik demokrasilerde çareler tükenmez, onların “kripto FETÖ"cü olduklarını söylemek mümkün.)

Buyrun işte, çobanlık vazifesi verdiğin adamların kurt olduğu, koyunları parçaladığı rejim.. 

(Sorun sadece o pezevenk polisler değil, müşterileri durumundaki siyasetçiler, bürokratlar, işadamları vs. o sahipsiz kızlara da, kendilerine "güvenli" hizmet verecek "polis pezevenekler"e de ihtiyaç duyuyorlar.. Kamer Genç gibi "çiçek sulayıcısı" rezil tipler laik rejim fedailiği, Şeriat düşmanlığı yapmasınlar da ne etsinler?)

Sizin şu pezevenk polis müdürlerinizi Afganistan'a gönderin, orada da aynı şeyi yapsınlar, bakın ne oluyor!

Sonra da, Afganistan’daki kızların okulunun derdine düşüyorlar.. 

Afganistan’daki kız İslamî ilimleri öğrenmek isterse sonuna kadar yolu açık, fakat kızlarının Türkiye’de olduğu gibi “işsiz üniversite mezunu” yetiştirme çarkının dişlileri arasında heba olup gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.

Yeni bir model geliştirmek için kafa yoruyorlar.

En isabetli kararlarından biri bu.. 

*

Son sözümüz de ahlâksız “Şeriat tenkitçisi ahlâkçı” sahtekârlara olsun:

Şeriat’ten uzaklaşıldığı nisbette ahlâk tefessüh eder, çöker, yıkılır.

Ahlâk'ın temeli Şeriat'tir.

Şeriat'in cezalarını ciddi bir şekilde uygulamadığınız zaman (Osmanlı'da da görülen ve onu yıkıma götüren türden) sapıklıklar yayılır ve toplumsal çözülme yaşanır.

Her toplum ve her birey Allahu Teala’nın vahyinden, Şeriat’inden uzaklığı nisbetinde çürür, kokuşur, belasını bulur. 

İbn Haldun, Mukaddime'nin talim ve terbiye ile ilgili bölümünde Hz. Ömer'in şu anlamdaki sözünü nakleder: "Şeriat'in edeplendirmediğini Allah edeplendirmemiştir."

Bunu söyleyen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in "Benden sonra peygamber gelseydi Ömer olurdu" dediği ahlâk ve karakter abidesi zat..


YAZICIOĞLU'NU TEHDİT EDEN GENERAL BOZUNTUSU ZİBİDİ KİMDİ?

 







Bir önceki yazıda, Yazıcıoğlu’na getirilmiş olan bir çuval dolusu uçkur kasedi üzerinde durmuştuk.

Yazıcıoğlu, o CD’leri getiren kişileri deşifre etmeliydi demiştik.. Kime çalışıyorduysalar, açıklamalıydı..

Sözlerimizi şöyle sürdürmüştük:

28 Şubat sürecinde kendisini, eskiden beri bildiği milliyetçi-ülkücü bir odağın, “Şimdi adamı bir kilometreden vuruyorlar” diyerek tehdit ettiğini açıklamıştı.  Aynı şekilde, bu CD meselesinin ardındakileri de deşifre etmeliydi. Zaten, tuzak olduğu açık.. Bunu anlayamayacak birisi de değildi..

Artı, vefatından birkaç ay önce kendisini “Dağlarda parçaların toplanmaz” diyerek tehdit eden general bozuntusunun da adını vermeliydi.

Ya da bu konulara hiç girmemeliydi..

Bir odak seni hem tehdit eder, hem de, o odağın ismini vermeden tehditten bahsedersen, aynı odak bunu takiyye yaparak istismar edebilir, olayı çarpıtabilir, tehdit suçunu başka birilerinin sırtına yükleyebilir.

Katillerin, cenazende riyakârca en çok ağlayanlar olarak arz-ı endam edebilir, "Höngürt de höngürt" diyerek tonlarca mendili çöpe gönderebilirler.

False flag (sahte bayrak) operasyonu böylesi durumlarda “İstim arkadan gelsin” hesabı devreye konulabilir.

Evet, Yazıcıoğlu’nu tasfiye için “tuzak”la da gelmişler, “tehdit”i de devreye sokmuşlar.. Onun da artık kartlarını açık oynaması gerekirdi.

Allah taksiratını afvetsin, susmakla, şifreli sözler sarfıyla iktifa etmekle hata etti.. Şimdi, onun ölümü bahane edilerek bazı insanlar haksız yere suçlanabiliyor. Zan altında bırakılabiliyor. 

Karşısındakiler bu kadar pervasızca kendisini tehdit edebiliyorlarsa, o da pervasızca onları deşifre etmeliydi. Açık ve net konuşmalıydı.

*

Yazıcıoğlu’nu “Dağlarda parçaların toplanmaz” diyerek tehdit eden general bozuntusunun adını bilmiyoruz, fakat böyle külhanbeyi edasıyla, çıfıt çarşısı kabadayısı üslubuyla şunu bunu tehdit etmeyi doğal hakkı kabul eden serserilerin hangi mahallenin adamı olduklarını çok iyi biliyoruz.

Bunlar genelde, derin devlet diye adlandırılan cani çukur çeteye sırtını dayayan, devletin imkânlarını şahsî çıkarları ve hesapları için kullanmanın adını vatanseverlik koyan, “hukukun üstünlüğü” yerine “komitacılığın üstünlüğü” ilkesini benimsemiş olan İttihatçı-Kemalist geleneğin bostanında yetişen zararlı bitkiler.

Ümit Özdağ tipi milliyetçi-ülkücüler de aynı familyadan..

O yüzden, ülkücü camiadan bir tipin gelip Yazıcıoğlu’nu ölümle tehdit etmeye kalkışmış olması bizi şaşırtmıyor.

*

İlgili bir haber, 28 Şubat 2017 tarihinde Star gazetesinde “Numan Kurtulmuş Muhsin Yazıcıoğlu'yla olan diyaloğunu anlattı” başlığıyla yayınlanmıştı.

Haberde, Manisa'da konuşan Kurtulmuş’un, Muhsin Yazıcıoğlu'nun kendisine anlattığı bir anekdotu paylaştığı belirtiliyordu.

Buna göre, Aralık 1995 seçimlerinde ANAP listelerinden milletvekilli seçilen BBP’liler olarak Refahyol hükümetini (Erbakan liderliğindeki Refah Partisi ile Tansu Çiller liderliğindeki Doğru Yol Partisi’nin oluşturacağı koalisyon hükümetini) destekleyeceklerini açıklayınca, ülkücü camiadan birisi TBMM’deki odasına geliyor.

Önce hoş-beş, arkasından başlıyor onu tehdit etmeye..

“Refah Partisi’ni desteklemeyin, desteklerseniz şu olur falan” diye üst perdeden konuşmaya başlıyor.

Son olarak da, “Muhsin sen bilmiyorsun, artık adamı iki kilometre öteden sırtından vuruyorlar” diyor.

Tepesi atan Yazıcıoğlu da koltuğundan kalkıyor, masasının önüne geçiyor, vatandaşın kravatından tutuyor, “Bana bak, git sana kim bunları söylediyse onlara söyle, biz adamı iki kilometreden sırtından değil, 10 santimetreden alnından vuruyoruz” diyerek kükrüyor. (https://www.star.com.tr/dunya/katil-israil-gazze-masasini-devirdi-abd-yonetimine-resmen-iletildi-haber-2032614/)

*

Evet, bunu anlatan, şu anda TBMM Başkanı olarak görev yapmakta olan Prof. Numan Kurtulmuş..

Görüldüğü gibi, merhum Yazıcıoğlu, kendisini tehdit eden piyon ülkücünün arkasında başkalarının bulunduğunun farkında..

Yazıcıoğlu ile arkadaşlarının (yanlış hatırlamıyorsam toplamda yedi milletvekiliydiler) dışarıdan desteği olmasaydı Refahyol Hükümeti kurulamıyordu.

Yazıcıoğlu’nu bu hükümete dışarıdan destek vermeye ikna eden de Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca idi..

Aslında Yazıcıoğlu Refah Partisi’ne ve Erbakan’a biraz kırgındı.. Çünkü, Refah Partisi listelerinden seçime girmeleri mümkündü, fakat Refahçılar onlara burun kıvırmıştı.

Hatta, BBP ile ittifak görüşmeleri yapan bir Refahlı’nın BBP’liler için “Fasulye gibi kendilerini nimetten zannediyorlar” demiş olduğunu duymuştuk. (Yine, Esad Efendi’nin, BBP’lilerle ittifak yapması için ANAP lideri Mesut Yılmaz’a baskı yapmış olduğunu da işitmiştik.)

Hükümetlerine verdiği dışardan destek için kendisine teşekkür eden Erbakan’a Yazıcıoğlu’nun “Bana değil, Esad hocaya teşekkür edin” demiş olduğu da duyduklarımız arasındaydı.

*

Konumuza dönelim.. 

Karşıt görüşlüleri tehditle yola getirme, getiremiyorsa cinayetlerle ortadan kaldırma geleneği İttihatçı-Kemalist çapulcular sürüsüne, apoletli ve resmî unvanlı eşkıya taifesine ait..

Bunlar, cinayet işlemenin kendileri için mübah olduğuna inanan bir (hayvandan hallice) insanımsı canlı türü..

Lafa gelince vatanseverlik ve milliyetçilik edebiyatını da kimseye bırakmazlar..

Yazıcıoğlu’nu, vefatından birkaç ay önce bir resepsiyonda tehdit eden general müsveddesinin de aynı şerefsizler kulübünün kıdemli ve şımarıp azmış üyesi olduğundan şüphe edilemez.

Haberi okuyalım:

Yazıcıoğlu'na 'parçaların toplanmaz' tehdidi

Helikopter kazasında hayatını kaybeden BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölmeden bir süre önce, üst düzey bir general tarafından tehdit edildiği iddia edildi. Avrupa Türk Kültür Dernekleri Birliği Eski Başkanı Recep Yıldırım, Yazıcıoğlu'nun katıldığı bir resepsiyonda, kendisini arayan generalin 'dağlarda parçaların toplanmaz, kalırsın' şeklindeki tehdidine çok sert tepki verdiğini ifade etti. Cihan Haber Ajansı (Cihan)'na konuşan Recep Yıldırım, Muhsin Yazıcıoğlu'nun suikast sonucu şehit olduğunu savundu.

“… Yıldırım, şöyle konuştu: “Muhsin Yazıcıoğlu birileri için tehlike arz ediyordu. Her babayiğit gidip de mayın tarlalarında basın toplantısı yapamaz. 'Türkiye İran olmaz, Suriye olmasına da müsaade edemeyiz' açıklaması yapma cesareti hiçbir liderde yoktu. En kritik dönemde 'Millete namlusunu çeviren tanklara, ben selam durmam' diyecek kadar yiğitti kendisi. 'Ben derin devlet tanımam, ben derin milletim' derdi. Şahit olduğum olayları düşündükçe 'neden Muhsin Yazıcıoğlu şehit edilsin' gibi ifadelerin içinin boş olduğunu daha iyi anlıyorum. Yazıcıoğlu birileri için tehlikeydi. Dolayısıyla o helikopterin bir suikast sonucu düştüğünü düşünüyorum. İlk gün de böyle söylüyordum. Suikast yapıldığına dair ilk gün hiçbir belge yoktu. Aradan iki buçuk yıl geçti. O iddiamızı güçlendirir duruma geldik.”

Muhsin Yazıcıoğlu'nun bir general tarafından tehdit edildiğini öne süren Recep Yıldırım, bir resepsiyon sırasında Yazıcıoğlu'na bir generalin 'Son zamanlarda çok ileri gidiyorsun, korkarım ki dağlarda parçaların toplanmaz kalırsın' dediğini ifade etti. Yıldırım, olayı şöyle anlattı: “17 Ocak 2009 tarihinde Almanya'nın Ludwigshafen şehrinde bir düğün salonunda düzenlenen gecede sivil toplum örgütlerinin başkanlarının olduğu masada rahmetli (Yazıcıoğlu) bu konuyu anlatıyor. 'Resepsiyonda bir generalin 'Son zamanlarda çok ileri gidiyorsun korkarım ki dağlarda parçaların toplanmaz kalırsın' dediğini aktarıyor. Rahmetli de o generale 'ben de o zaman senin apoletlerini sökerim' gibisinden çok sert tepki veriyor. Daha sonra o masada bulunan arkadaşlardan biri bana bu konuyu anlattı. Ben de bu konuyu arkadaştan öğrendiğim kadarıyla Yazıcıoğlu'na sordum. Başkan da bu konuyla ilgili sessiz kalmam gerektiğini söyledi. Bu konunun aydınlatılabilmesi için Muhsin başkanın 25 Mart 2009 tarihinden beş yıl öncesine ait kullandığı telefonlarının tüm dökümlerinin çıkarılması gerekir.”

"Recep Yıldırım, bu tarihi anekdotun araştırılmasını istedi. Yıldırım, “Helikopterin düşmesiyle ilgili basından takip ettiğim kadarıyla ortaya çıkan bulguları gördükten sonra bu olayın savcılık tarafından yürütülen soruşturmaya katkı sağlayacağını umuyorum. Dolayısıyla bu anekdotun bir şekilde araştırılarak ortaya çıkartılması gerekir diye düşünüyorum” ifadelerini kullandı."

(https://www.yenisafak.com/gundem/yaziciogluna-parcalarin-toplanmaz-tehdidi-379309)

*

Evet, bu haberi yayınlayan gazete, Yeni Şafak..

Haberin kaynağı ise Cihan Haber Ajansı..

Şimdi sıkı durun: Şu anda yerinde yeller esen bu Cihan Haber Ajansı, FETÖ’cülerin ajansıydı.

Yazıcıoğlu’nu tehdit eden general FETÖ’cü olsaydı, onlar böyle bir haberi yaparlar mıydı?

FETÖ’cülerin üslubu bu değildi.. Onlar, (samimi olmasalar bile) insanlara “hoşgörü, sevgi, muhabbet fedailiği, kardeşlik vs.” gibi sloganlarla yaklaşmayı, gerginlik çıkarmadan hedefe yürümeyi tercih ediyorlardı.

Aktardığımız haberde geçen ifadeler önemli..

Recep Yıldırım’ın dediği gibi, Yazıcıoğlu suikastinin aydınlatılabilmesi için “Muhsin başkanın 25 Mart 2009 tarihinden beş yıl öncesine ait kullandığı telefonlarının tüm dökümlerinin çıkarılması” gerekiyordu.

Evet, Yazıcıoğlu’nun son beş yılının telefon dökümleri ortaya çıkarılmalıydı.

Eğer Yazıcıoğlu’nun FETÖ’cülerle arasında birtakım olumsuz görüşmeler yaşanmış ve Yazıcıoğlu bunlara rest çekmiş olsaydı, Cihan Haber Ajansı bu konunun üzerine bu şekilde gitmezdi.

Çünkü, telefon dökümlerinde bu restin izine ulaşılması ihtimalinden çekinirlerdi.

*

Dahası, FETÖ’cülerin Yazıcıoğlu’nu öldürmek için bir nedenleri olsaydı, 15 Temmuz sonrasında tutuklanan ve itirafçı olan sayısız FETÖ’cüden hiç değilse birkaçının, merhumun ölümünden önce yaşanan gerginlik hakkında itiraflarının bulunması gerekirdi.

Fakat, “cinayette FETÖ parmağı” masalını icat edenlerin dağarcığında, “Fethullah, Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerine şöyle konuşmuştu” şeklindeki (başı sonu kırpılmış, kuşa çevrilmiş) nakarattan başka birşey yok.

Bu yazdıklarım, FETÖ’ye sempati duymam anlamına gelmiyor.. Şimdi FETÖ’cülere küfreden AK Partililerin Fethullah güzellemeleri yaptıkları günlerde ben, onları sert biçimde eleştiren yazılar kaleme aldım.

Ancak, Yazıcıoğlu suikastinin arkasındaki asıl faillerin, gecikmiş ve abartılı bir FETÖ karşıtlığı ile, "Cambaza bak cambaza!" dalaveresiyle saklanmaya çalışılmasına da hiçbir vicdan sahibi razı olamaz.

*

Dedik ki, bu tehdit geleneği İttihatçı-Kemalist komitacılık heveslilerinin (ve bu komitacılığı sürdürmeye çalışan Ümit Özdağ tipi milliyetsiz milliyetçilerin) tekelinde..

Bakın, zamanında bu FETÖ’cülerin televizyon kanalının gediklisi haline gelmiş olan Prof. Emin Gürses, daha iki yıl önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı nasıl tehdit etmişti. (Bu Emin zımbırtısı, 2024 yılında “cuma namazı teröristi” Ümit’in Zafer Partisi’ne katıldı ve genel başkan yardımcılığı koltuğuna oturdu. Tencere-kapak hikâyesi..)

Evet, Emin palyaçosunun söz konusu tehdidi ile ilgili olarak, 10 Eylül 2024 tarihinde şunları yazmıştık:

SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


KASETLİ İSTİHBARAT (GİZLİ SERVİS) OYUNLARI

  Prof. Ayhan Tekineş’in (daha önce konu edindiğimiz) sözlerini tekrar hatırlayalım: "Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını  polisler...