AZERBAYCAN'DAKİ BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI VESİLESİYLE AFGANİSTAN'I HATIRLARKEN











LAİKLİK TEBLİĞCİSİ, AFGANİSTAN'A İSLAM ÖĞRETİYOR

 

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti'nin başkan cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan şunları söylemiş:

"Afganistan'da son dönemdeki özellikle başörtülü kızların üniversitelerde, okullarda okutulmasını engelleme anlayışını gayriinsani, gayri İslami buluyoruz. Bir defa bizim dinimizde böyle bir şey yok.

"Kızlar eğitim öğretimini almalıdır. Onlara mani bir şeyi kimse İslam'la bize tanımlamasın, anlatmasın. İslam böyle bir şeyi kabul etmiyor tam aksine beşikten mezara kadar ilmi tahsil ediniz diyen bir dinin mensuplarıyız. Böyle bir şeyi yapamazsınız. Gerek Dışişleri bakanlığımız gerek bizler bu işin takipçisiyiz, takipçisi olacağız."

Evet, böyle konuşmuş.

Mısır ve Tunus'ta daha fazlasını söylemiş, "Şeriat'i (Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyi) boşverin, laik olun" demişti.

Allahu Teala "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendisidir" (Maide, 5/44) buyuruyor. 

Tayyip efendi ise "Allah'in indirdiği ile hükmetmemek dinsizlik (küfür) değildir, İslam'a uygundur" diyordu. 

Böylece başkan cumhurbaşkanı Tayyip efendi Allahu Teala'nın (haşa) hatasını düzeltmiş oluyordu.

Bu vatandaşın bir özelliği de ikide bir birilerine "Haddinizi bilin!" diyor olması.

Hızını alamadığı için Allahu Teala'ya bile (haşa) had bildiriyor.

*

İbrahim Kalın ile Mevlüt Çavuşoğlu'nu kimin konuşturmuş olduğu böylece ortaya çıkmış oldu.

Zaten bu şahıslar, Tayyip efendinin izni (daha doğrusu emri) olmadan böyle bir açıklamayı yapamazlardı.

Onların konuşmasını yeterli görmemiş olacak ki, "Bu işin takipçisi olacağız" diyor.

Afganistan'ın idarecileri kimbilir ne kadar korkmuşlardır.

Öyle ya, Tayyip efendi işin takipçisi olacak.

Peki, bu insanlar sana, "Senin Haçlılar'la birlikte bizim vatanımıza işgalci güç olarak gelmen ne kadar İslamî idi, Kasımpaşalı beyefendi?" demezler mi?

"Bizimle birlikte Haçlılar'a karşı cihat etmen gerekirken, onların kuyruğuna takılıp müttefiki olarak nasıl gelebildin?" demezler mi?

Nezaketen demiyor olabilirler de, bunu düşünmeyecek kadar aptal olduklarını mı sanıyorsun?

Dünyada bir uyanık sen misin?

*

Takipçisi olacaksın da ne yapacaksın?

Afganistan, bütün bir Haçlı ittifakına (NATO'ya) meydan okumuş, onlarla savaşmış, senden mi korkacak?

Ve de İslam'ı "Atatürk'ün izinde" olan, Papa'ya "kutsiyetpenah, yüce kişilik" diye hitap eden senden mi öğrenecekler?

Sen, ses sanatçıları gibi kameralar önünde mezarlıkta Kur'an okumak ile, Kur'an'ı devlet idaresine hakim kılmak için cihat etmeyi ve mezara girmeye razı olmayı aynı şey mi zannediyorsun? 

*

"Kendisine Rabbisinin âyetleri hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren ve ellerinin takdîm ettiğini unutandan daha zâlim kim olabilir?! Şüphesiz ki biz, kalblerinin üzerine, onu anlamasınlar diye perdeler çektik, kulaklarına da bir ağırlık verdik. Onları hakka çağırsan da aslâ doğru yola gelmezler." 

(Kehf, 18/57)

 

(İlk yayın tarihi: 11 Ocak 2023)


BAŞÖRTÜLÜ KIZLARIN EĞİTİMİ, AFGANİSTAN VE AZERBAYCAN

 



Hz. Ali, “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı” buyuruyor.

Cahiller yüzünden uzun uzadıya açıklamalar yapmak gerekiyor ve böylece söz (ilim) çoğalıyor.

Böylesi bilgisizlerden biri, Yeni Şafak gazetesi yazarlarından İsmail Kılıçarslan..

Ona perde arkasında akıl ve gaz verip yazdıranlar da aynı durumda.. (Onların bir kısmı cahil olmanın ötesinde kötü niyetli..)

Bilgisizliği anlayışla karşılanabilir, herkes herşeyi bilecek diye birşey yok, fakat bilgisizliğin propagandisti, dâîsi, reklamcısı, fedaisi olarak arz-ı endam ettiği ceridede "Bedeviler, leşler, yarasalar" diye vahşi naralar atarak sağa sola sataşması, mızrağıyla önüne geleni dürtmesi, bu yetmiyormuş gibi bir de "Lan size küfrediyorum, niye cevap vermiyorsunuz?" kıvamında ajitatif ve provokatif yazılar yazması mide bulandırıyor.

Bu tavrını başka alanlarda ve konularda sergilese meseleye müdahil olmamız gerekmez, fakat bunu dinî konularda yapıyor.

Saldırıp hakaret ettiği kişiler, kendisi gibi düşünmeyen müslümanlar..

*

Bu bilgisiz yazar, 14 Ocak 2023 tarihli yazısında şöyle diyordu:

"Saygıdeğer Hayrettin Karaman hocamız, Yeni Şafak’ta yayınlanan “Kardeşler ve Ötekiler” başlıklı yazısında şunları yazdı: “Kardeşler arası ilişkilerde aslolan rahmettir, hoşgörüdür, ıslah kastıdır, yumuşaklık ve tatlılıktır. Yumuşaklık beyanda (ifadede), hoşgörü de içtihad farkında kendini gösterir. Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir…”

"Sadece işin burasını anlasak mesele kendiliğinden çözülecek. Ama hayır, kardeşimizi kâfir, mürtet ilan etmenin tezgâhı daha kıymetli geliyor Türkiye’deki din dilinin vasatına."

Hayrettin Karaman, “Ne şiş yansın ne kebap!” makamından doğruları yanlış yorumlanmaya açık bir şekilde yazmanın ustası.. Duayen..

Sözlerinin yanlış yorumlandığını gördüğü zaman da, “Evladım, benim sözümden o mana çıkmaz” diye uyarıda bulunmaz, onaylıyormuş ve istediği buymuş gibi susar.. 

Allah ıslah etsin, böyle pis bir huyu var.

*

İmdi, Karaman’dan alıntı yapan yazar, “Sadece işin burasını anlasak mesele kendiliğinden çözülecek” diyor da, meseleyi anlayabilmiş mi?..

Karaman şunu diyor:

"Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir."

Bu söz doğru da, müslüman dediğimiz insanlar arasındaki tartışmalar sadece içtihadî konularda mı?

Sanki tartışan taraflar (İmam-ı Azam, İmam Şafiî, İmam Ahmed, İmam Malik, İmam Ebu Yusuf vs. gibi) müctehid, ve yeni meseleler için ayet ve hadîslerden hareketle içtihatta bulunuyorlar..

Ve sanki, ortaya atılan her “görüş, yorum ve anlayış” ictihad mahiyeti taşıyor.

Adam inkâr ediyor, tahrif ediyor, usûlüddîni ve fıkıh usûlünü kökünden reddederek hristiyanların papazlarından aldığı tarihselcilik mitralyözü ile müslümanların müctehidlerini tarıyor, kan revan içinde bırakıyor, bir taraftan da o papazların mutfağındaki (ne niyetle yersen o tadı veren) hermenötik tabağından şapır şupur keyifle zıkkımlanıyor.

Ve sen bunu ictihad kabul ediyorsun. Bu cinayeti işleyenleri İmam-ı Azam gibi müctehid konumuna çıkarıyorsun..

Bu komediye ağlamak mı, gülmek mi gerekir, karar vermek zor.

*

Evet, “farklı içtihadı dine eşdeğer saymak ve doğruyu içtihadlardan birinin tekeline vermek” müslümanca bir yaklaşım değildir.

Usul ilkesi olarak, “içtihad, içtihadı nakzetmez”.

Ancak, dinde herşey içtihadî nitelikte midir, hiç mi “içtihat üstü” doğru bulunmuyor?!

Neden “Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur” denilmiştir?

Adam “içtihad üstü” alanda bile bile, kasten nassa aykırı zırvaları ortaya attığı zaman bunun küfür olduğunu söylemeyecek misin?!

Ona, ancak müçtehit konumundaki büyük alimlere verilen içtihat madalyasını mı takacaksın?!

Bu da küfür değilse, küfür nedir?!

Bunu niye hiç söylemiyorsun? Niye?

Allahu Teala'nın bunun hesabını senden sormayacağını mı sanıyorsun?

*

Tekrar Karaman’ın sözüne dönelim:

“Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir.”

Mesela, Taliban’ın eğitim politikasını alalım..

Afganistan İslam Emirliği bir karar aldı, konulmuş olan kurallara uyulmamasını gerekçe göstererek kız öğrencilerin üniversiteye devamını bir yıl süreyle durdurdu.

Kız ve erkek öğrencilerin ihtilatı, tesettür ve eğitim için aileden uzakta yaşama gibi hususlarda çekincelerinin bulunduğunu belirtti.

Ve buna karşı “büyük Türk büyükleri” hemen ahkâm kesmeye başladılar.

Cumhurbaşkanlığı mürettebatından İbrahim Kalın bunun İslam’ın ruhuna aykırı olduğunu ilan etti.

Hayrettin Karaman'ın bu "müçtehid"e ayar vermesini, “Kendi içtihadını dine eşdeğer sayman yakışık almadı İbrahim, bu yaptığın müslümana yakışmaz” demesini bekledik..

Demedi..

Hâlâ bekliyoruz.  

*

Ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu İslam Emirliği’nin kararı için “İnsanî de değil, İslamî de değil” dedi.

Biz yine Hayrettin efendiden bir inilti, bir sızıltı, bir vızıltı gelir mi diye kulak kabarttık..

Gelmedi..

“Kardeşim Mevlüt, İslamî değil de ne demek, kendi içtihadını dine eşdeğer saymak da ne oluyor!” demedi.

Daha sonra ise Cumhurbaşkanı Erdoğan sahnede boy gösterdi.

Aynen şunu dedi:

"Afganistan'da son dönemdeki özellikle başörtülü kızların üniversitelerde, okullarda okutulmasını engelleme anlayışını gayri insani, gayri İslami buluyoruz Bu kızlar burada eğitim, öğretimini almalıdır. Onlara mani bir şeyi kimse İslam'la bize tanımlamasın, anlatmasın. İslam böyle bir şeyi kabul etmiyor."

Seçilen kelimelere bakılırsa, Taliban kızları başlarını örttükleri için cezalandırıyor diye düşünmemiz gerekiyor.

Ardından emir veriyor: Bu kızlar burada eğitim, öğretimini almalıdır.

*

Özgüveninin tavan yapmış olduğu, diplomatik teamülleri hiçe sayarak emir vermesinden, adamlara çocuk muamelesi yapmasından belli.. Ama onunla sınırlı değil..

"Kendi dışındaki hiçbir düşüncenin haklı olabileceği ihtimaline tahammülü yok" ki, "Onlara mani bir şeyi kimse İslam'la bize tanımlamasın, anlatmasın" diyor.

Kendisinin bu konudaki görüşü "din ile eşdeğer".. 

"Bu Taliban da boş değil.. Bunların da büyük alimleri, köklü medreseleri mevcut, aralarında ömrü ilim öğrenmek ve öğretmekle geçmiş yaşlı başlı müderrisler var" demiyor.

Onlara zır cahil, terbiye edilmesi gereken bedevi muamelesi yapıyor.

Bu üslupla konuşan adam, kimbilir kaç tane tefsir kitabını yalayıp yutmuş olmalıdır. Zemahşerî'yi, Elmalılı Hamdi Hoca'yı okutacak seviyeye mutlaka gelmiştir.

Arapça'sı da mutlaka süperdir, değil sarf ve nahivini, belagatini bile yalayıp yutmuştur. 

Hadîs kitabı bırakmamış hepsini okumuştur.

Usul kitapları dersen zaten hepsini biliyordur.

Binlerce kitap okumuş, hepsinin altından girip üstünden çıkmıştır.

Son 40 yılda bir tane ciddi kitabı bile başından sonuna kadar okuma zahmetine katlanmamış zamane siyasetçileri gibi laga lugayla vakit geçirmemiştir.

Böyle üst perdeden konuştuğuna göre öyle olmalı.. Bu üsluba böyle bir müktesebat yakışır.

*

Muhataplarına şunu demeye getiriyor: 

Ben herşeyin en iyisini biliyorum, tek doğru benim doğrum. Sizin benim görüşüme karşı ortaya sürebileceğiniz argümanları bile daha baştan biliyorum, o yüzden sizi dinlemek bile istemiyorum. Çünkü benim bildiğimin dışında birşey biliyor olmanız münkün değil. Diyelim ki biliyorsunuz, doğru olması mümkün değil.

Evet, sözleri ve sözlerinden çıkan anlam Hayrettin Karaman'ınkiyle çelişiyor.

Onun bu lafları üzerine gözlerimiz yine Hayrettin efendiyi aradı, “Tayyip Bey, din kardeşiyiz, kendi içtihadını İslam’a eşdeğer sayman olacak şey değil.. Müslümana yakışmaz” demesini bekledik.

Yine ses çıkmadı. Tıs yok.

*

İmdi, Erdoğan ve şürekâsı işlerine gelmeyince böyle herkesin ya kendisini ya da görüşünü İslam’dan ihraç ediyorlar.

Fethullahçılara, DEAŞ’a filan “Bunlar müslüman değil” demelerine, onları “günahkâr müslüman, sapıtmış bid’atçi, zalim katiller” filan bile saymamalarına, ana avrat dümdüz tekfir etmelerine, kendi yandaşlarının 100 binlerce Fethullahçıya PİÇler diyerek sövmelerini beşuş bir çehreyle seyretmelerine alışmıştık.

Fakat, bu İslam’dan ihraç ameliyesini Taliban’a karşı bile sergilemeye başladılar.

Buna karşılık, kendilerinin eylem ve söylemleri için birisi çıkıp “Bu İslamî değil, bunun İslam’da yeri yok, bu gayri İslamî, bunu da kafadan atarak söylemiyoruz, delilimiz şu” dediğinde hemen yandaşları feryad ü figan kopartıyorlar: “Bedeviler, leşler, yarasalar, içtihat, dine eşdeğer, tekel, tekfir, mürted, laga luga, kem küm, glu glu..”

*

İmdi, bu müçtehitmiş gibi ahkâm kesen şahısların dayandıkları argümanların neler olduğunu biliyoruz..

İlmin kadın erkek herkese farz olması, beşikten mezara kadar ilim tahsili gibi hususlar..

Taliban’ı eleştirirken bunlara mutlak (kayıt ve şarttan azade, sınır tanımayan) bir anlam yüklüyorlar.

Sanki modern çağda ilim adı verilen her “bilimsel disiplin” İslam’ın “ilim” tanımının içine giriyormuş gibi konuşuyorlar.

İkincisi, farz-ı ayn ile farz-ı kifaye ayrımı yapmıyorlar.

Batılıların bilim adını verdikleri bazı meşgalelerin farz veya vacip değil mübah olabileceğini, bazılarının da düpedüz haram olduğunu görmezden geliyorlar.

Onlar için faydalı-faydasız ilim ayrımı da yok gibi görünüyor.

*

Mesela kimya da bir bilim dalı.. Kimya öğrenimi görmek herkese farz mıdır?! Kimyayı herkes beşikten mezara kadar öğrenmek zorunda mıdır?!

Mesela astronomi tahsili görmek herkese farz mı?!

Herkesin beşikten mezara kadar astronot olma çabası içinde olması mı gerekiyor?!

Türkiye’nin üniversitelerinde “arıcılık” gibi bölümler de var. Erdoğan beşikten mezara kadar arıcılık eğitimi almadığı için günah mı işlemiş oluyor?!

“Güzel sanatlar”, tiyatroculuk, bale filan da üniversitelerde bilim diye okutuluyor. Erdoğan buralara devam edip saz çalmayı öğrenmediği, heykel yapmaya çalışmadığı, vals yapmayı öğrenmediği için “İlim kadın erkek herkese farzdır” emrine aykırı mı hareket etmiş oluyor?!

Bale kadın erkek herkese farz mıdır?!

*

İmdi, “İlim kadın erkek herkese farzdır” ve “Beşikten mezara kadar ilim öğrenilmelidir” deyip bunları ambalaj kâğıdı gibi kullanarak kendi heva ve heveslerinizi, arzularınızı, şartlanmalarınızı, Batılılardan ithal ettiğiniz hurafeleri bunlara sararsanız size şu denilir:

Eğer, meseleyi bu şekilde ele alırsanız, mesela tıp okuyup hekimlik öğrenmek isteyen hiç kimseyi tıp fakültelerinin önünden geri çevirmemeniz gerekir.

“Tamam da, ben herkesi buralara almıyorum, bazı şartlarım var, yönetmelik var” diyorsanız, Taliban’ın da bazı şartlar öne sürebileceğini kabul etmek durumundasınızdır.

Eğer eğitim söz konusu olduğunda başka hiçbir şartın değeri yoksa, değil imtihana sokup başarılı olmasını isteme, ilkokul diploması bile istememeniz, kadın erkek, yaşlı genç, diplomalı diplomasız demeden herkesin talep ettiğinde tıp fakültesine kaydolmasına izin vermeniz gerekir.

Neden?

Şundan, sizin anlayışınız çerçevesinde eğitim sadece diplomalılara ya da imtihana girenlere değil, herkese her durumda farz.. Ve dolayısıyla herkesin hakkı..

Devletin bunu (kendi kafasından koyduğu diplomalılık, başkalarıyla yarışıp onları imtihanda geçme gibi) birtakım şartlar öne sürerek kısıtlaması İslam’a aykırı..

Sizin yaklaşımınız çerçevesinde durum bu..

*

Taliban ne diyor?

Şunu: Eğitimi, İslam’ın başka emirlerini çiğnemeden (bizim yasal düzenlemelerimize, mevzuatımıza göre suç işlemeden) alacaksınız.

Hepsi bu..

Ve size göre bu, İslam'a aykırı..

Allah akıl fikir versin!


(İlk yayın tarihi: 23 Ocak 2023)


FON'UN GÖLGESİNDE BİR "UÇUŞ" HİKÂYESİ

 







Sene 1996’ydı diye hatırlıyorum, Erbakan’ın başbakan olduğu ve henüz 28 Şubat’ın yaşanmadığı günler olmalı, Prof. Sami Şener bir sosyal araştırmalar merkezi kurmuş ve Küçük Çamlıca’daki Nihavent adlı mekânda bir akşam onun için tanıtım toplantısı düzenlemişti.

Yaklaşık 100 kadar katılımcı vardı. Prof. Musa Taşdelen, sonradan AK Parti MKYK üyesi olan Prof. Edibe Sözen, şu sırada Kültür Bakan Yardımcısı olan Coşkun Yılmaz ve ben aynı masada oturduk. Yanlış hatırlamıyorsam Prof. Hacı Duran da aramızdaydı.

Orada merhum Prof. Sabahattin Zaim, bir sandalyede oturarak, bilinen ağırbaşlılığıyla akıllı uslu bir konuşma yaptı. Ardından sahneye, bugünün AK Parti sözcüsü Ömer Çelik çıktı.

İlk ve son kez orada dinlediğim bu yirmili yaşlarının sonundaki genç, oturmadı, ayakta, sanki büyük işler başarmış kahraman bir komutan edasıyla heyecanlı bir konuşma yaptı. Sanki bir araştırma merkezinin tanıtım toplantısında değil de, Ömer Çelik’i İslamî camiaya Sabahattin Zaim ayarında bir adam gibi pazarlama etkinliğindeydik.

Bu şımarık ve şımartılmış genç, Adanalı Ömer değil de Kureyşli Hattaboğlu Ömer’miş gibi havalı konuşuyordu. Çelikten mamul bir Ömer.. Derini ve yüzeyseliyle düzene meydan okuyan bir hakikat savaşçısı olarak aleme nizamat veriyor, bu arada İslamî çevreleri, cemaatleri ve “hocaefendi”leri de, ülkedeki insan hakları ihlalleri, yolsuzluk, soygun, vurgun, adaletsizlik ve zulümler karşısında sessiz kalmakla suçluyordu. Ülkede bu kadar ayrımcılık, eşitsizlik, zulüm ve haksızlık varken “hocaefendi”ler neredeydi, neden sesleri çıkmıyordu?

Bu şımarık gencin “artiz”liği hoşuma gitmedi. Masadakilere, “Ben söz isteyip buna cevap vereceğim” dedim. “Yapma, etme, yeri değil, hoş olmaz” filan diyerek beni vazgeçirdiler.

Sami Şener’in orada “pi-ar”ını yaptığı Ömer Çelik’i daha sonra AK Parti’nin kuruluş aşamasından itibaren Recep Tayyip Erdoğan’ın yanı başında gördük. Erdoğan’ın vazgeçemediği, hep yanında tuttuğu ender isimlerden biri olarak sivrildi.

*

Bunları hatırlamamın nedeni, son “fon vurgunu” çerçevesinde dikkatlerin Ömer Çelik’in üzerinde yoğunlaşmış olması.

Medyaya yansıdığına göre, soygun ve vurgun konusu olan fonlara etrafındaki bazı kişileri “Bunlar kısa zamanda bir’e on, yüzde 1000 (bin) kazanç getirecek” diyerek yönlendirmiş. Böyle bir iddia var. Doğru mu yanlış mı, bilemem.

Eğer bu iddia doğruysa, suizanda bulunmayalım, ya keramet sahibi bir ermiş, ya da öngörüleri çok kuvvetli bir ekonomi dâhisi olmalı.

Belki de, “Çiko Felipe Cayetano Lopez Martinez Gonzales” vezninde bir isme sahip olan Fatma Betül Sayan Kaya hanımefendiye “elde bulunan olağandışı zenginlik”le yetinmeyip “olağanüstü zenginliğe” ulaşma “tüyo”su veren keramet sahiplerinden biri bu Adanalı Ömer’di, bilemem.

Ancak, bahtı açık ve yıldızı sürekli parlayan bir ahir zaman harikası olarak yanında ve yöresinde bulunanlara talihinin zekatından biraz bağışlayarak onların da zenginleşmesine yol açabildiği anlaşılıyor. Boşuna dememişler, kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan kapar.. Itriyat satıcısının yanında durursanız güzel kokudan istemeseniz bile bir nasibiniz olur.

*

Sebepler aleminde yaşıyoruz, bu Adanalı Ömer’in baht açıklığının da bir “sebepsel” izahı elbette olmalı.

Sabah gazetesinin MİT’ten ve istihbaratçılıktan sorumlu yazarı Ferhat Ünlü (“MİT Efsanesi - İstihbaratın Gayriresmi Tarihi” adlı bir kitabı da var) bir yazısında Çelik’ten “Tipik bir Adanalı” diye söz ediyor ve şunu diyor:

“Ömer Çelik, Ankara yıllarında Yaşar Kaplan'ın Aylık Dergi adlı dergisinde ve sonra Hüner dergisinde yazdı. İstanbul'da ise Ali Bulaç'ın Bilgi ve Hikmet dergisinde... Zaten Çelik'i Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la tanıştıran isim de Ali Bulaç.”

(https://www.sabah.com.tr/pazar/2013/02/03/yeni-kabinenin-entelektuel-bekari)

Bilgi ve Hikmet 1993-95 yılları arasında yayınlandı. Yazarları arasında, bir dönem Erdoğan’ın en yakınındaki isimler arasında yer alan Hüseyin Besli ile Prof. Ömer Dinçer de vardı. Rasim Özdenören de yazılarıyla orada arz-ı endam etti.

Aradan uzun yıllar geçip Temmuz 2015’e gelindiğinde Bulaç, “Neden devletin İslamcısı olmadım?” başlıklı yazısında şunları söyleycekti:

“… Yarım asırdır bu mahallenin içindeyim. Kendimi hiç bu kadar ağır bir baskı altında hissetmemiştim. … bir iktidar uğruna mangalda kül bırakmayan İslamcıların nasıl savrulduklarını, devletin denetimine nasıl girdiklerini görünce esef ettim. Meğerki devlet İslamcıların sadece midelerine değil, ruhlarına kaçmış. …

“Bir arkadaşım konusunda 1977’de uyarıldım ‘Bu polistir’ diye. İnanmadım, arkadaşıma konduramadım. Meğer polisin önde gideniymiş. Tepelere tırmandı. Çocuk yaşta birini getirip bana teslim ettiler. ‘Bu çok yetenekli biri, ilgilen yetiştir, iyi bir entelektüel olur’ dediler. Meğerki askerlerin en has adamıymış, tepelere çıktı. Hayli maruf bir zat artık MİT’le birlikte çalıştığını açıkça telaffuz ediyor. İslami harekette etkili bir başkasına ‘Senin ne işin var bunlarla?’ diye sorduğumda ‘İstihbarattan korkmamak lazım. Kendine güvenirsen yararlanırsın, onlar da senden yararlanır’ dedi. Kısaca devlet zaten içimizdeymiş, sırası gelince bizim mahalleyi devreye sokmuş.”

Soru şu: Bulaç’a teslim edilen, ve sonra tepelere çıkan (Ki 2013 yılında Kültür Bakanı yapılmıştı) yetenekli çocuk, Ömer Çelik miydi? O değildiyse, kimdi?

*

Adanalı Ömer iyi bir entelektüel olmayı başaramadıysa da, iyi bir entelektüel gibi görünme alanında deha çapında bir yetenek sergiledi.

Ve o görüntünün de yardımıyla devletin en tepelerine “uçma”yı başardı. Fakat uçtuğu başka alanlar da vardı; bunları Nisan 2005 gibi erken bir tarihte Ayşe Arman’a verdiği röportajında “Yeryüzünde üç şey insanın ayağını yerden keser” diyerek sıralayacaktı: Puro, motosiklet ve aşk.

Lafın tamamı ahmağa söylenir fehvasınca parayı atlamıştı.. 

Aşk değilse bile puro ve motosiklet paraya bakıyor. Adanalı Ömer bal tutan taifesinden olduğu için parmağını, pardon motosikletini ve purosunu doya doya yalamaya bugün de devam ediyor.

Son haberlere göre, birlikte tatil yapmaya doyamadığı can ciğer kuzu sarması kategorisindeki bir “kanka”sı, Fatma Sayan’ın kazandığı paranın on mislini, 2 değil 20 milyar lirayı fon vurgunundan kapıp yurtdışına kaçmış.

*

Burada da önümüze şöyle bir soru geliyor: Söz konusu arkadaşı bu kadar parayı memleketteki etkili ve yetkililerin müzahereti olmaksızın kaçırmayı başaramayacağına göre, kendisine böyle küçük bir iyilikte bulunanlarla o kolay, zahmetsiz kazancı paylaşmak durumunda kalıyor olabilir mi?

O küçük iyiliği yapanlar kimler olabilir?

Ve o devasa 20 milyar lira, kaç kişi arasında nasıl bölüşülüyordur?

Diyelim ki 10 kişi arasında bölüşülüyor, “Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul” formülü mü uygulanıyor?

Bir kişi 18 milyar, diğer dokuz kişi de 2 milyar (Fatma Sayan’ınki kadar bir para) alıyor olabilir mi?

Ya da paylaşım şöyle mi yapılıyor: Bir kişiye tam dokuz (18 milyar), diğer bir kişiye de 1 pul (2 milyar).

2 milyar da büyük para.. Yemeye de, saymaya da ömrün yetmez. Her gün 100 bin lira (dört sıradan emekli maaşı) yeseniz (Bunu nasıl başarırsınız bilemem), 70 yılda ancak bitirebilirsiniz. 

*

Ferhat Ünlü’nün yazdığına göre, Adanalı Ömer’in matematiği lisedeyken iyiymiş.

Şu sıralarda paranın matematiğiyle ilgileniyor olması ihtimali var. Acaba o, söz konusu arkadaşına bir paylaşım sorunu yaşaması durumunda neyi önerirdi?

Bu konuda kamuoyuna bir açıklama yapması gerekmiyor, mesele kendisiyle arkadaşı arasında kalabilir.

Fakat ben, ondan, 30 yıl önce Küçükçamlıca tepesindeki mekânda yaptığı konuşmanın bir benzerini bekliyorum.

Mesela şöyle diyebilir:

Ey hocaefendiler, ey şeyhler, ey şıhlar, ey yeşil sarıklı ulu hocalar, görmüyor musunuz memleket yağmalanıyor, niye itiraz etmiyorsunuz, neden tepki vermiyorsunuz, neden üzerinize ölü toprağı serilmiş gibi sessizsiniz? Eğer hâlâ yaşıyorsanız bir ses verin, bir inilti, vızıltı, sızıltı, fısıltı, mırıltı kabilinden de olsa sizden bir ses bekliyoruz!


AZERBAYCAN'DAKİ BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI VESİLESİYLE AFGANİSTAN'I HATIRLARKEN

LAİKLİK TEBLİĞCİSİ, AFGANİSTAN'A İSLAM ÖĞRETİYOR   Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti'nin başkan cumhurbaşkanı Recep Tayy...