BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
SİYASAL HRİSTİYANLIK VE YAHUDİLİĞİN "NİL'DEN FIRAT'A" ARZ-I MEV'UD'ÇULUĞU KEMALİST LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) DE, LAİK TÜRKİYE'NİN "GÜNCELLEMECİ-MODERNİST-TARİHSELCİ" MIYMINTI DİNDARLIĞININ DA ÇARKINA TÜKÜRÜYOR
[ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, ABD’li
gazeteci Tucker Carlson'a verdiği röportajda "Nil’den Fırat’a" uzanan toprakların İsrail’e ait olması
gerektiğini söylemiş bulunuyor.
İncil’i kaynak göstererek bu genişlemeyi "kutsal bir hak" olarak nitelemeyi, Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin kutsalı laikliğin leşi üzerinde tepinmeyi de unutmamış..
Siyasal Hristiyanlık ve Siyasal Yahudilik bayraklarını göndere çekmiş.
Hayır, Kemalist laikler sakin olsunlar, Ortaçağ’da
değiliz, 21’inci asrın 2026 yılının Şubat ayının son günlerinin içindeyiz. Çok çağdaşız. Çağdaşlığın keyfini hep beraber çıkarıyoruz.
Huckabee, sadece “ulusalcı, (her alçağın son sığınağı mamulü) vatanseverlikçi ve de yerli-milli”
Kemalist taifenin değil, aynı zamanda (Kemalist laiklikle uyumlu, “İslamcı”
olmayan) modernist ilahiyatçılığın
ve de “tarihselci, güncellemeci tatlısu dindarlığı”nın
da çarkına tükürmüş.]
*
İsrail, Hz. Yakub aleyhisselam’ın
lakabı..
Yahudiler’in devletinin adının İsrail
olması normal, biz de Türkiye ismini kullanıyoruz, ve Türk,
muhtemelen, Türkler’in kâffesinin atası olan şahsın adı.
Arz-ı mev’ûd (vaad edilmiş belde)
meselesine gelince..
İnsanlar güçleri yetince vaad
edilmemiş topraklara da el koyabiliyor, “Burası artık bizim”
diyebiliyorlar.
Mesela Amerika kıtası
Avrupalılar’a vaad edilmiş değildi, topları tüfekleriyle gittiler ve oranın
asıl sakinleri olan Kızılderililer'e “sonradan gelmiş sığıntı”
muamelesi yapmaya başladılar.
*
Arz-ı mev’ûd meselesi Yahudi ve
Hristiyanlar’ın elindeki Tevrat ve İncil’de
geçiyor.
Kur’ân’da tabir olarak geçmemekle birlikte,
böylesi bir vaadde bulunulduğunu gösteren ayetler mevcut.
Mesela Maide Suresi’nin 21’inci
ayetinde, Hz. Musa aleyhisselam’ın İsrailoğulları’na şöyle
seslendiği bildiriliyor:
“Ey
kavmim! Allah'ın sizin için yazdığı kutsal beldeye (el-arza’l-mukaddesete’lletî
ketebe’llâhu le-küm) girin ve arkanıza dönmeyin; yoksa zarara uğramış
kimseler olursunuz.”
Evet, vaad edilmiş bir belde var.. Ve
Allahu Teala, A’râf Suresi’nin 137’nci ayetinde bildirildiği gibi, bu vaadini
yerine getirmiş durumda:
“Güçsüz
düşürülmekte olan kavmi ise, kendisini bereketli kıldığımız yerin doğularına ve
batılarına vâris kıldık. Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına olan o pek
güzel söz, sabretmeleri sebebiyle tamâmen yerine geldi.
Fir'avun'un ve kavminin yapmakta olduğunu ve yükseltmekte olduklarını ise,
harâb ettik.”
Velhasıl, Kur’ân’a
göre, ortada “vaad” olarak da yorumlanacak bir “söz” var, ve bu
söz yerine getirilmiş, vaad tahakkuk etmiş, gerçekleşmiş
durumda.
Yani olay, olup bitmiş, tamamlanmış,
konu kapanmış..
Hz. Süleyman aleyhisselam zamanında
İsrailoğulları devleti, onun liderliği altında tüm dünyayı hükmü altına almış
durumdaydı.
Böylece vaad, daha iyisi düşünülemeyecek
şekilde eksiksiz bir biçimde gerçekleşmiş oldu.
*
İmdi, Allahu Teala’nın vaadi kıyamete
kadar geçerliydiyse, bugünden 100 sene önce, 500 sene önce, bin sene
önce neden bir İsrail devleti yoktu?
Allahu Teala’nın sözünden
dönmesi, vaadini tutmaması diye birşey olamayacağına göre, ortada
böyle “kıyamete kadar geçerli” bir vaad yok.
Vaad vardıysa, vaadin gereği niye yok?.
Yahudiler neden Filistin’den defalarca kovuldu, sürgün edildiler?
*
Bu durumda Yahudiler, arz-ı
mev’ud davalarını ancak şöyle bir demagoji, mugalata ve kelime oyunu
ile savunabilirler: “Evet, bu vaad kıyamete kadar geçerli, fakat tahakkuku
Yahudiler’in çabasına bağlı.”
Mesele salt Yahudiler’in çabasına bağlı
olunca, bir vaadden söz etmenin anlamı kalmıyor, çünkü aynı çabayı Roma
İmparatorluğu (ve Bizans) gösterince o topraklar onların eline
geçti..
İskender gösterince İskender’in toprağı
oldu..
Hatta bir ara Persler işgal
ettiler.
Müslümanlar çaba gösterince de buralar
Müslümanlar’ın vatanı oldu.
Bu topraklar (kıyamete kadar) özel
olarak sadece Yahudiler’e vaad edilmiş olsaydı, onların elinden asla
çıkmazdı..
Çıkması, vaadin yerine getirilmemesi
olurdu. Ki bu Allahu Teala için muhaldir.
*
Kısacası, kıyamete kadar geçerli bir
vaadin bulunmadığını, 1948’den önce Filistin’de bir İsrail egemenliğinin
bulunmuyor oluşu ispatlıyor.
Demek ki, mesela M. S. 500 yılı için
bir vaad söz konusu değil.. 1000 yılı için de.. 1500 senesi
için de.. 1900 için de..
Böyle bir vaad söz konusu olsaydı,
Allahu Teala vaadinden dönmeyeceği için, gereği gerçekleşirdi.
Demek ki yok.
Yahudiler’in sözünü ettiği vaad, şu anda
bile gerçekleşmiş değil.. Çünkü, arz-ı mev’ud olarak
gördükleri toprakların çok az bir kısmı ellerinde..
Büyük kısım Ürdün, Lübnan, Türkiye,
Suriye, Suudi Arabistan, Mısır, İran, Kuveyt ve Irak’ın elinde.
Yani vaad, halihazırda gerçekleşmiş
değil.. Gerçekleşmesi Ürdün, Lübnan, Suriye, Kuveyt ve Irak devletlerinin haritadan
silinmesine, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ın ise bazı
topraklarını kaybetmelerine bağlı.
Allahu Teala’nın Yahudiler’e kıyamete
kadar geçerli bir vaadi bulunsaydı, tablo böyle mi olurdu?!
Kıyamete kadar geçerli bir vaad
yok.. Gerçekleşip geçmişte kalmış, böylece hükmü sona ermiş
bir vaad var.
*
Bir defa gerçekleştikten sonra bir daha
ortadan kalkmayıp kıyamete kadar devam edecek bir “arz sahipliği”
vaadinin bulunmadığını tarihî tecrübe ve mevcut durum ispatlıyor.
Görünen köy kılavuz istemez.. Güneş'in
doğduğunu gözünüzle gördüğünüz zaman bunu size haber verecek bir şahide
ihtiyacınız kalmaz.
Bu durumda davalarını haklı göstermek
için Yahudiler mugalata kabilinden belki şunu diyebilirler: “Bizim böyle
bir süreklilik iddiamız yok, ‘vaad edilen toprak’ elimize
bazen geçer, bazen geçmez.”
Bunu dedikleri zaman muhataplarının
“O ‘ele bazen geçer’lik geçmişte gerçekleşmiş, geriye kıyamete
kadar geçerli olan ‘ele bazen geçmez’lik kalmış olamaz mı?!”
deme hakları doğar..
Vaad “bazen gerçekleşen” bir
vaad olduğuna göre, o vaad, sadece "geçmişteki bazen"de
gerçekleşmiş olmasıyla da yerine gelmiş, geriye sadece gerçekleşmezliği
kalmış olabilir.
*
Diyelim ki bir padişah, bir adamına bir
çiftlik verme vaadinde bulunuyor. “Falanca çiftlik bir süre sonra artık senin
olacak” diyor.
Ve bir müddet sonra veriyor..
Sonra çiftlik bir şekilde adamın elinden
çıkıyor.. Ya birilerine peşkeş çekiyor, “Gelin benim ağam olun, ben de
yanınızda maraba olayım” diyor, ya da satıyor.
Padişah bunu görüyor, duyuyor, fakat
müdahale etmiyor.
Bizimki seneler sonra biti kanlanınca
da, “Burası benim çiftliğim, çünkü padişah bana vaad etmişti, ‘Burası yalnız
senin’ demişti, defolun gidin, gitmezseniz hepinizi öldürürüm” diyor.
Bu adama, “Padişah senden başkasının
olmasına razı değildi de niye sen burayı elinden çıkardın, padişahın lafını
niye hiçe saydın? Ayrıca padişah buranın sende kalacağına dair sana bir garanti
vermiş, bir vaadde bulunmuş idiyse, senin elinden çıkmasına niçin göz
yumsundu?! Padişah, ‘Burası hep şu şahsın elinde kalacaktır, asla başkasına
devredilemez’ diye bir ferman niye yayınlamamıştı?!” demezler mi?!
Ve de “Padişah sana verdiği sözü tutmuş,
olay bitmiş kapanmış; onu hep sana borçlu yapmaya, malını elinden her
çıkardığında onu sana geri vermekle yükümlü gibi görmeye ne hakkın var?” diye
çıkışmazlar mı?!
*
Görüldüğü gibi, Yahudiler bu arz-ı
mev’ud meselesi için “Tarihseldir” demiyorlar.
Tarihsel olduğu halde bunu itiraf
etmekten kaçınıyorlar. (Bazı durumlar ister istemez tarihseldir..
Mesela Mekke döneminde Müslümanlar’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmeleri
emredildi.. Bu emir, o dönemle sınırlı bir emir.. Bugün Mekke’de yaşayanın
Medine’ye hicret etmesi gerekmiyor.)
Bizdeki modernist ilahiyat
ukalası, tarihsellik safsatasını Yahudi ve Hristiyanlar’dan öğrenmiş
durumdalar.. Fakat o Yahudiler, kendi davaları söz konusu olunca tarihselciliği (gerçekten
tarihsel olan için bile) kabul etmeyebiliyorlar.
Onlar için menfaatlerine uygun olan
herşey evrensel, uymayanlar ise tarihsel olabiliyor.
*
Ve bizim modernist-tarihselci ilahiyat
tufeylîlerinden Yahudi ve Hristiyanlar’daki bu çifte standart konusunda
ne bir mırıltı, ne bir fısıltı, ne bir inilti, ne bir vızıltı duyuluyor.
Sanki ölmüş de mezara girmiş gibi
sessizler.. Ya da sanki Mars’a göçüp yerleşmişler de dünyada olup bitenden
haberleri yok.
Mesela şu prof. unvanını taşıyan
tarihselcilik distribütörü ve bayisi Mustafa Öztürk soytarısı..
İslam ve Kur’an söz konusu olunca zehirli dilini yılan
gibi tıslatan bu soytarı, neden Yahudi ve Hristiyanlar için iki çift laf
etmiyor?
Etmez, çünkü onları eleştirirse
mabadında ayak izi çıkacağını biliyor.
(Bu soytarıların dr., doç., prof. gibi
unvanlarına aldanmamak gerekiyor.. Hazırladıkları tezlerin ve yazdıkları
makalelerin çoğu “dostlar alışverişte görsün” kabilinden paçavralar durumunda..
Mesleğinin hakkını vermeye çalışanlar var elbette, onlar böyle soytarılıklar
yapmadıkları için fazla göze çarpmıyorlar.)
*
Bu tarihselcilerin (yahudisiyle,
hristiyanıyla, müslüman görünen münafığıyla), Kur’an’daki
bildirimlerin tarihsel olduğunu ispat etme şansları var, fakat
nedense yararlanmıyorlar.
Mesela Allahu Teala Yahudiler hakkında
şöyle buyuruyor:
“Onlar
sizinle topluluk halinde savaşamazlar; ancak korunaklı
şehirlerde oldukları halde veya duvarların arkasında bulunuyorken..
Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Onları birlik sanırsın; hâlbuki
kalbleri dağınıktır! Bu, şübhesiz onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmaları
yüzündendir.” (Haşr, 59/14)
Yahudiler’in Kur’an’ın
Allah kelamı olmadığını, dedikleri gibi “Muhammed’in uydurmaları”
olduğunu ispatlama şansları önlerinde..
Halihazırda ordularında 100 bini aşkın
asker bulunuyor..
İçlerinden bir subayın çıkıp askerlerine
şunu deme imkânı var:
“Ey İsrail’in (Yakub’un) seçilmiş
çocukları, ey kahramanlar, ey yiğitler, aranızdan benimle ölüme gidecek 500
kişi istiyorum.. Muhammed’in uydurmalarına göre biz
Müslümanlar’la açıkta toplu halde savaşamazmışız. Ancak korunaklı şehirlerin
içinde bulunuyorken ya da tankların çelik duvarları ardındayken
savaşabilirmişiz.. Onlara öyle olmadığını gösterelim, 500 kişi piyade olarak
üzerlerine kahramanca yürüyelim, İsrail’in adını yüceltelim.. Belki öleceğiz,
fakat kitaplarının uydurma, dinlerinin fasarya olduğunu cümle aleme
göstereceğiz, bu gerçeği tarihe kanımızla yazacağız.”
Evet, Kur’an’ı küçük
düşürme fırsatı Yahudi’nin elinde, öyle İsveç’te şurda burda mushaf yaktırmasına gerek
yok..
Bu ayet-i kerîmenin onlar için ürettiği
"kriz"i eşsiz bir "fırsat" olarak görüp
değerlendirebilirler.
Sadece Gazzeliler gibi zayıf bir
topluluğun üzerine böyle pürsilah kahramanca piyade olarak yürümeleri, Kur’an’ın
bütün “hava”sını indirmeleri, Müslümanlar’ı dinlerinden şüpheye düşürmeleri
için yeterli.
Nedense, bunu yapmaktan kaçınıyorlar.
Kim bilir belki de Kur’an’a
Müslümanlar’dan fazla inandıkları içindir, kim bilir..
*
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem zamanında da böyle yaptılar.
“Ey Muhammed, biz Araplar’a
benzemeyiz, zorlu savaş erleriyiz, bizimle savaşmak başkalarıyla savaşmaya
benzemez” filan diyerek “artistlik” yapıyorlardı, fakat Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem anlaşmaları bozmaları, hainlik yapmaları ve Müslümanlar’a zarar
vermeleri yüzünden üzerlerine yürüyünce kalelerinden başlarını çıkarmaya
cesaret edemediler.
Hamas karşısında 7 Ekim’de bozguna
uğramalarının nedeni de bu.. Duvar arkasında (tankın vs. içinde) olmadıkları
için savaşamadılar.
Yahudiler ancak savaşmayan silahsız
sivillerin üzerine piyade olarak yürüyebilir, karşılarına
çıkabilirler.
Bir de düşmanları onlar daha ortada
yokken kaçıp gitmişlerse, meydan boşalmışsa piyade olarak yürüyüp gelirler.
*
Yahudiler’in, Kur’an’ın
“Muhammed’in uydurmaları” olduğunu göstermek için yapabilecekleri daha
kolay, kansız, zahmetsiz, oturdukları yerden rahatça gerçekleştirebilecekleri
başka şeyler de var.
Mesela Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinde
kendileri için söylenenin aksi yönde hareket ederek Kur’an’ın
“uydurmalardan ibaret” olduğunu gösterme imkânı ellerinde.
Söz konusu ayet-i
kerimede onlar için “İçlerinden çok azı dışında onlardan bir hainlik görme
durumun hiç bitmez” (Ve lâ tezâlu tettali’u ‘alâ ḣâinetin minhum illâ kalîlen minhum) buyuruluyor.
Tarihselciler, “Burada Peygamber’e
hitap ediliyor, bugün durum değişmiştir” diyebilirler, fakat öyle değil..
Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şahsında ümmete hitap ediliyor ve bugün de durum
bu..
Yahudi devleti ve
hükümetinin (Yahudiler’in azına değil de çoğuna karşılık geldikleri
için) hainlikten uzak durmaları mümkün değildir.
Erdoğan’ın bunlarla arasının
açılmasının ve “one minute”li bir çıkış yapmasının nedeni de buydu..
Aralık 2008’de İsrail Başbakanı Ehud Olmert Ankara’ya geldi,
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan ile görüştü.. Ardından İsrail
Gazze’ye saldırdı, ve sanki İsrail bu konuda Türkiye’nin onayını almış
gibi bir görüntü ortaya çıktı.
Erdoğan baktı ki
pabuç pahalı, Arap sokağı kendisine lanet okuyacak.. İçeride
de eski lideri ve hocası Erbakan “Yahudi hortumu Erdoğan”a ağzına geleni
söyleyecek.. O yüzden İsrail’e, “Meğer gözünün üstünde kaşın da varmış, yeni
farkettim” demek zorunda kaldı.
*
İsrail’in böyle
oyunları ve hainlikleri eksik olmaz.. Ve hiçbir zaman verdiği hiçbir sözde
durmaz, hiçbir anlaşmaya tam uymaz..
Erdoğan'ın suç ortağı
gibi gösterilmek istendiği o saldırının yaşandığı sırada televizyonda zamanın
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kahırlı bir konuşmasına şahit
olmuştum.. Suriye ile İsrail’i barıştırmak için Türkiye olarak
sürdürdükleri üç yıllık (rakamla 3) gizli diplomasinin bu saldırı ile berhava
edildiğini söylüyordu.
Batılılar’ın
uluslararası ilişkiler teorilerini ezberleyerek “evrensel” bilim
adamı olmaya çalışmak yerine Kur’an’ı iyi
anlayarak “tarihsel” müslüman olmaya çalışsaydı böyle ham
hayallerle vakit öldürmez, üç yıl boşuna nefes tüketmezdi.
Türkiye’nin laik
(siyasal dinsiz) hayalleri, hayalci dış politikası..
*
Evet, Yahudi
devletinin Kur’an’ın Allah kelamı değil de “Muhammed’in
uydurması” olduğunu kendileriyle ilgili ifadeler çerçevesinde ispatlama
şansları var.
Müslümanlar’la olan
ilişkilerinde bir kez olsun hainlik yapmayarak, “Söz,
namustur; verilen sözden dönülmez, çark edilmez, hile yapılmaz”
diyerek, doğruluk ve sadakat sergileyerek Kur’an’ın “hava”sını
indirebilirler.
Ancak, “Biz hain
olmaya razıyız, yeter ki Kur’an’a laf gelmesin” modunda
hareket ediyorlar.
Çok fedakârlar.
(İlk yayın tarihi: 4 Haziran 2024)
CURZON İLE SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN SİVAS KONGRESİ’NDEKİ AMERİKAN MANDASI OYUNU
"Mandacılık maskeli tavşana kaç, sözde istiklalci
tazıya tut" alavere dalaveresi.. Rauf Bey'in önerisini fırsat bilmişmiş..
Rauf Orbay'a o öneriyi yaptıran kimdi ki!.. Tiyatro.. Maksat dostlar
alışverişte görsün, Osmanlı Devleti ile antlaşma yapma işi karambole gelsin, Black Jumbo kod adlı İngiliz piyonu Selanikli zampara "paralel devlet" için zaman kazansın.
Mehmet Hasan Bulut’un ciddi emek mahsulü değerli eserinde az da olsa
katılamadığımız değerlendirmeler de yer alıyor.
Mesela şunu diyor:
“… Britanya İmparatorluğu [İngiltere],
dünyaya kendi ekonomik, hukukî ve siyâsî sistemini dayatmıştı ama yorulmuştu.
Dünyaya jandarmalık ve hocalık etmek çok pahah ve zahmetli bir işti. Britanya,
Birinci Cihan Harbinde diğer devletlerden çok daha fazla masraf etmişti. Toplam
savaş harcamaları 10 milyar sterlin civârındaydı. Artık küçük milletlerle
doğrudan alakadar olmak istemiyordu. Bu yüzden, Türkiye’yi idâre etmenin ve onu Batılı bir devlet yapmanın mâlî yükünü
ABD’ye yıkmak istiyordu. İngiltere, [ABD Başkanı] Reis Wilson’a Türkiye’yi manda himâyesi altına alma teklifinde
bulundu. Bunun üzerine, İtilaf Devletlerinin [İngiltere, Fransa ve İtalya] işgali altındaki Türkiye topraklarının geleceği ve mandaya uygun olup olmadığı
hakkında bir rapor hazırlamaları
için Türkiye’ye bir komisyon gönderilmesine karar verildi. Komisyonda eski Robert Koleji hocalarından Albert Lybyer,
İstanbul Amerikan Elçiliğinin eski çalışanlarından Dr. George Montgomery ve
Rockefeller’a ait Standard Oil’in casusu
William Yale vardı. Komisyona iki kişi liderlik edecekti: Oberlin Kolejinin
rektörü Henry Churchill King ve bizim [Arnavutluk ve Rusya’da ihtilâlleri
organize etmek ve ihtilâlcilere yardım etmek için İnsanî yardım organizasyon ve
derneklerini kullanmış olan] Amerikalı işadamı Charles R. Crane.”
(Mehmet
Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey
Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 354-5.)
Aslında durum bu kadar basit değildi.
Amerikan mandası meselesinin gündeme getirilmiş olması,
galiplerin (İngiltere, Fransa ve İtalya) Osmanlı Devleti ile yapacakları barış antlaşmasını geciktirme gayesine
matuftu.
Osmanlı Devleti’ni oyalama taktiğiydi.
Selanikli zampara Mustafa Atatürk’e, önce (Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı /
Milletvekilleri Meclisi’ni devreden çıkartacak) yeni bir meclis (TBMM) oluşturması,
ardından (Osmanlı Hükümeti’nin pabucunu dama attıracak) yeni bir hükümet kurması,
ve son olarak da Osmanlı Devleti’ni tarihe gömecek yeni bir devlet tesis etmesi
için zaman kazandırmak istiyorlardı.
*
Galip devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya), mağlup Almanya ve
Bulgaristan ile hemen bir barış antlaşması yapmışlardı, fakat Osmanlı Devleti
ile yapılacak antlaşmayı geciktirmek için ipe un seriyor, müzakereleri uzatmak
için bahaneler icat ediyorlardı.
Bu sırada bir barış
antlaşması imzalanmış olsaydı Selanikli zampara Atatürk için
defter daha açılmadan kapanmış olacaktı.
İngiltere Dışişleri
Bakanı Lord Curzon, Selanikli’nin Samsun’a çıktığı gün, yani 19
Mayıs 1919’da sazı eline aldı, zamparaya zaman
kazandıracak şekilde yanık ve içli bir türkü “çığırmaya” başladı. Dört ay sonra Sivas Kongresi'nde Selanikli de sahneye fırlayacak, Curzon ile "düet" yapmaya başlayacaktı.
Türkünün ana fikri şuydu: ABD’nin
bölge üzerinde Anadolu, İstanbul ve Boğazlar boyunca “manda” yönetimi
kurması.. Yani bölgeyi Milletler Cemiyeti adına geçici olarak yönetmesi..
İngiltere, Çanakkale ve
Irak gibi cephelerde bir sürü insan kaybetmiş, maddî zarara uğramışken,
Selanikli zamparanın Filistin-Suriye’de yol açtığı facia sayesinde Türkiye’ye
çöreklenmeyi de başarmışken, görünüşte, kendisi bölgede “manda” yönetimi kurmayı
istemeyecek kadar alicenap.. İnanırsan..
Manda teklifinin ortaya atılmasının gerekçesi ise şu: Böylece güya Anadolu’nun parçalanması engellenmiş, Rus
yayılmacılığına karşı önlem alınmış olacaktır.
*
Hakkını yemeyelim,
Lord Curzon çok iyi bir satranç oyuncusuydu..
ABD’nin daha yeni ilan
edilmiş (adını ABD Başkanı Wilson’dan alan) Wilson Prensipleri çerçevesinde
bu teklife evet demesinin mümkün olmadığının farkındaydı.
ABD buna evet deseydi
bile, hem Osmanlı Devleti hem de (manda teklifi Ermenistan’ı da kapsadığı için)
Ermeniler ile oturup konuyu müzakere etmesi, onları ikna etmek için uğraşması
lazımdı.. Bölgede onları “zorla” ikna etmesini sağlayacak herhangi bir askerî
gücü yokken “evet” cevabını alması çok zordu. İmkânsız gibiydi.
Evet, Lord Curzon, dışişleri
bakanı sıfatıyla içinde yer aldığı İngiltere hükümetinin onayıyla, ABD’ye böyle
saçma bir teklifte bulundu ve ABD bu teklife cevap verinceye ve barış
görüşmeleri yeniden başlayıncaya kadar sekiz ay geçti.
Koca bir sekiz ay..
Birinci
Dünya Savaşı’nın ardından yapılması gereken barış antlaşmasıyla
ilgili müzakereler sekiz ay, yaklaşık 240 gün geciktirilmiş oldu.
Curzon’un hamlesinin
ardındaki etken, varmak istediği hedef de bundan başka birşey değildi.
Demirel’in dediği gibiyse, “siyasette 24
saat çok uzun bir süre”yse, “240 kere 24 saat” ne
uzunlukta bir süredir, kestirmek zor.
Fakat şunu biliyoruz:
Bu “240 kere 24 saat”te Osmanlı Devleti’nin nefessiz kalıp boğulması sağlandı.
İngiliz taşeronu Selanikli
zamparaya, (yol haritası Curzon tarafından hazırlanmış) harekatını ferih fahur
şekilde yürütmesi, ağını aheste aheste örmesi için gereken zaman kazandırılmış
oldu.
*
Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması”
maddesinde (bir ara) şu satırlar yer alıyordu (Sonradan nedense buharlaştı):
“Daha
sonra ise İngilizlerin; İtalya ve Fransa'yı tamamen bölgeden uzaklaştırarak Anadolu'nun parçalanmasını engellemek ve
Rus yayılmacılığına karşı önlem almak için Ermenistan, Türkiye, İstanbul ve
Boğazlar boyunca bölge üzerinde bir Amerikan
mandası teklif etmesi ve ABD'nin bunu değerlendirme sürecinin uzaması sonucu Osmanlı
İmparatorluğu ile yapılacak sulh antlaşmasının imzalanması epey
gecikmişti. İngiliz kabinesi, Lord
Curzon'un önerisi üzerine, 19 Mayıs 1919'daki kabine
toplantısında tüm Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilmesine karar
verdi. Bu teklif, antlaşmanın 6 ay gecikmesine neden
oldu. Bu süre Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'da gerçek bir milli
direniş oluşturabilmesi ve İstanbul Hükûmetini devirebilmesi için tam da
ihtiyacı olan süreydi.”
Aslında sekiz ay..
Altı değil..
Evet, o süre, zamparanın Anadolu'da paralel devlet yapılanması
oluşturabilmesi ve İstanbul Hükûmeti’ni ve de Osmanlı Devleti’ni devirebilmesi için
tam da ihtiyacı olan süreydi.
Bütün
bunlar, Selanikli Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı
Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı
itirafı daha iyi anlamamızı sağlıyor:
“İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer
müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.”
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
Aynı gerçeği Kâzım
Karabekir de dile getirmiş durumda:
“Yeni
Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar
var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa
Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de
geri almamızda ısrar ediyorlar.’
“Merhum
Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli
Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan]
Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi
kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”
(Samet
Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim
Y., 1992, s. 219.)
*
Vikipedi, aynı maddede (Curzon’un değil, bir
başka lordun) Lord Kinross’un şu
sözünü de aktarıyor(du):
“Curzon'un öteden
beri sezdiği gibi Mustafa Kemal'in tam da bu kadar bir
süreye ihtiyacı vardı.”
Yani Kinross’a göre
herşey bir hesap kitabın sonucu..
Ve Lord Curzon sezgileri
kuvvetli bir satranç oyuncusu..
Destek verdikleri
adamları (Black Jumbo kod) Selanikli’nin (19 Mayıs’tan itibaren) ne kadar zamana
ihtiyacının bulunduğunu biliyor.
Sezgileri, ABD’nin bu
manda teklifine olumsuz cevap vereceğini de bildiriyor.
Evet, İngiltere
hükümeti, 19 Mayıs’ta ABD’ye manda teklifinde bulunulmasına karar veriyor. İki
gün sonra, 21 Mayıs’ta İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransa
Başbakanı Clemenceau ve ABD Başkanı Wilson ile
görüşerek bu teklifi onlara iletiyor.
Bu teklif Fransa’yı
rahatsız ediyor, çünkü bir ABD mandası durumunda Türkiye’deki ekonomik
kazanımlarını ABD’ye kaptırması ihtimali var.
Yani manda teklifini
kabul etmesi, ABD’nin, Fransa’yı karşısına alması demek.. Bu da, böyle bir
karar almasını zorlaştıran bir başka etken..
Nitekim, İngiltere
Başbakanı’nın bu teklifini duyan Fransa Başbakanı Clemenceau şunu diyor:
“Bu,
Lord Curzon'un işi olmalı. Fransa'yı Türkiye'den kesin olarak dışlıyorsunuz.
Kaldı ki Fransa, Avrupa'da, Türkiye ile iktisadi ve mali bağları en fazla olan
memlekettir.” (https://www.mayintarlasi.com/2023/07/24/50420/)
*
Satranç ustası
Curzon’un asıl hamlesi bir ay sonra geliyor. Yine Vikipedi’den
okuyalım:
“27
Haziran 1919'da Paris Konferans Heyeti, İngilizlerin teklifi ile,
Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti Türkiye'nin herhangi bir bölgesi için
manda alıp almayacağına karar verene kadar, Türkiye ile Barış
Antlaşması'nın askıya alınmasına karar verdi. Böylece Lord Curzon,
Türkiye ile ilgili barış müzakerelerinin 12 Şubat 1920'de başlayan
Londra Konferansı'na kadar ertelenmesini sağladı.”
Evet, bu manda
hikâyesi, satranç ustası Lord Curzon’un Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman
kazandırma girişimiydi.
ABD’nin olumsuz cevap
vereceğini biliyordu.
Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:
“Diğer
taraftan Lord Curzon, İngiliz kabinesine daha önce verdiği memorandumda,
Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilse bile ABD'nin bu öneriyi
kabul etmesinin pek mümkün görünmediğini kendisi de
belirtmişti. ABD Başkanı Wilson, ABD'nin bölgede bir manda almak
için en isteksiz konumda olduğunu söylemişti.”
Yani bile bile lades..
Önemli olan kime çalım
atıldığı, topla kimlerin daha fazla buluştuğu değil, hangi kaleye gol
atıldığı..
Bu “şike”li maçta
gol yiyen kale, Osmanlı Devleti’nin kalesi..
Gol atan ise “İngiliz
destekli” Selanikli Mustafa Atatürk..
Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:
“Lord
Curzon'un bölgede ABD mandası önerisi üzerine antlaşmanın imzalanmasının
aylarca ertelenmesi sonucu İstanbul Hükümeti'nin ülke içindeki kontrolü
çok hızlı bir şekilde azalırken Anadolu süratle milliyetçilerin [Selanikli’nin]
kontrolü altına girmeye başladı. Milliyetçi hareketi ortaya çıkaran
şey İzmir'in işgal kararıydı. İzmir işgali, Mustafa Kemal için bir
talihti. Lord Curzon'un da tahmin ettiği gibi, tüm Türkiye ayağa
kalkmak için hazırdı ve gecikmenin her anı Türklerin [Selanikli’nin]
lehineydi. Bernard Lewis şöyle dedi: “Her şey hazırdı, sadece
lider bekleniyordu.” Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gitmesini [ve orada lider
olmasını] sağlayan ise asayişi yeniden temin etmek için Samsun'a bir
subay gönderilmesinde ısrar eden İngilizlerdi. Yunanların İzmir'e ayak
basmasının ertesi günü, İngilizlerden aldığı bir vize ile İstanbul'dan ayrılan
Mustafa Kemal, tüm Anadolu'ya geniş yetkilerle atanmıştı.”
Bu geniş yetkiler
fiilen “Anadolu Genel Valiliği” anlamına geliyordu..
*
Lord Curzon
(İngiltere), İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “destek” çerçevesinde sadece
Yunanistan’ı kullanıp “kazıklamış” değildi, ABD’yi de parmağında oynatıp
kullanmıştı.
Ve bu oyuna Selanikli
Mustafa Atatürk de bir ucundan katılmıştı.
Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:
"Fakat
ABD'nin [manda] kararından önce İtilâf [devletleri, yani İngiltere, Fransa ve
İtalya], Amerikan başkanlık kampanyasının sonuçlarını ve Amerikan Senatosunun kararını
beklemek zorundaydılar. Bu gecikme, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile
hızlı bir barışın sonuçlanmasına yeni engeller ekledi.
Curzon'un sekreteri, Türkiye'de erken bir barış olasılığının en düşük düzeyde
olduğunu vurguladı. ABD'nin bölgede incelemeler yapmak üzere
gönderdiği, Sivas Kongresi'nde de gözlemci olarak bulunan ve
Mustafa Kemal ile görüşen General Harbord, raporunda, Türklerin amacının
tercihen Amerikan mandası altında İmparatorluğun toprak bütünlüğünü korumak
olduğunu ifade ediyordu. Mustafa Kemal, Amerikan Hükûmetinden ülkenin
koşullarını araştırmak için bir komisyon gönderilmesini istedi. Fakat
Washington'daki Senato, Türkiye üzerinde bir manda ile hiç
ilgilenmedi. Değerlendirme sürecinin sonunda ABD başkanı Woodrow
Wilson, bölgede bir manda almak yerine sadece Türk-Ermeni sınırını çizmek üzere
hakem olmakla yetindi.”
Bu aslında hem
Curzon’un hem de Selanikli Mustafa Atatürk’ün beklediği ve istediği şeydi.
Vikipedi’ye kulak vermeye devam edelim:
“Anadolu'daki
Türk milliyetçiliğinde böylesine önemli bir büyüme meydana gelirken ABD'nin
kararını beklemek, İngiliz diplomasisindeki büyük bir gaf olduğunu
kanıtladı. Curzon'un 19 Mayıs 1919'da Türk hükûmeti ile yapılacak olan
antlaşmanın imzalanmasını geciktirmesi Mustafa Kemal için harika bir
fırsata dönüştü. Gecikmenin her anında Mustafa Kemal daha da
güçleniyordu. Bu dönemde Anadolu'da artan Türk direnişi, Paris'teki
barış şartları için giderek daha ciddi bir tehdit oluşturuyordu. İstanbul'daki
İngiliz Yüksek Komisyonundan gelen ciddi raporların ise Londra'daki Dışişleri
Bakanı Lord Curzon tarafından genellikle göz ardı edilmesi, Türkiye [Osmanlı
Devleti] ile başarılı bir barış için iyiye işaret değildi. Bunun yerine
Curzon, en doğru tercihin Mustafa Kemal'in başında olduğu yeni bir
Türkiye'nin ortaya çıkmasına izin vermek olabileceği sonucuna
varıyordu.”
Aslında söz konusu
olan “İngiliz diplomasisinin gafı” değildi, o diplomasinin (siyasetin) Curzon
liderliğindeki “Şeytan’a pabucunu ters giydirecek ustalıktaki mahareti”ydi.
İsmet İnönü’nün ağır
işiten kulakları çınlasın:
“İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer
müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.”
"YARININ YOLLARINDA YILLARI DA / RAMAZANSIZ BIRAKMA ALLAH'IM!"
DUA Biz, kısık sesleriz... minareleri, Sen, ezansız bırakma Allahım! Ya çağır şurda bal yapanlarını, Ya kovansız bırakma Allahım! Mahy...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
İmamoğlu, Erdoğan ’ın siyaset üslubunu taklit ederek cumhurbaşkanlığı koltuğuna tırmanmaya çalıştı, fakat hesap hatası yaptı. * Erdo...
-
Takvimler 20 Eylül 2023’ü gösterirken Odatv.com ’da şöyle bir haber yer almıştı: Odatv, hadsiz Kuveytlinin peşine düştü... Ne zaman v...