E-KİTAP: ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI

 https://archive.org/details/ataturkun-ingiliz-istihbarati-baglantisi



 

ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BAŞLARKEN 4

ÜZGÜNÜM, SELANİKLİ ATATÜRK İNGİLİZ AJANIYDI 10

ATATÜRK TÜRKİYESİ, İNGİLİZ GİZLİ SERVİSİ'NİN Mİ ESERİYDİ? 37

"SENİN ATAN BİR AJANDI YAVRUM" 50

İNGİLİZ PİYONU ATATÜRK'ÜN AJAN FREW İLE MACERALARI 68

SELANİKLİ ATATÜRK İLE İNGİLİZ AJAN FREW’NUN SAİT MOLLA KUMPASI 89

SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN KİNİ, DİNİYDİ 116

ZAMPARA ATATÜRK’ÜN, (FİLİSTİN’DE ÖNÜNDEN KAÇTIĞI) İNGİLİZ GENERALİ ALLENBY İLE OLAN KADİM DOSTLUĞU 126

HIRS KÜPÜ ATATÜRK'ÜN BÜYÜK HAYALLERİ 136

TÜRK İMPARATORLUĞU OSMANLI’YI TEK BAŞINA YIKAN İNGİLİZ PİYONU: KOMPLOCU ZAMPARA ATATÜRK 145

BLACK JUMBO ATATÜRK, YENİ TÜRKİYE’NİN ASIL KURUCUSUNUN İNGİLİZLER OLDUĞUNU İTİRAF ETMİŞTİ 181

SELANİKLİ’NİN “BAŞARI”SININ ARDINDAKİ İKİ İNGİLİZ: LORD CURZON VE ROBERT FREW 208

İNGİLİZLER NEDEN LAWRENCE'İN DEĞİL DE SELANİKLİ BLACK JUMBO'NUN HEYKELİNİ DİKTİLER 225

SAVAŞA SON VEREN KAÇIŞ: SELANİKLİ’NİN FİLİSTİN FİRARI 243

VATAN TOPRAĞINI DÜŞMANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE TESLİM EDEN, KENDİSİ DE GÜLEREK TESLİM OLAN, VE PADİŞAH'A DA "İLLA DA TESLİM OL" DİYEN ADAM: SELANİKLİ ATATÜRK 254

İNGİLİZLER, BLACK JUMBO'YU 1913 YILINDA 32 YAŞINDAYKEN KEŞFETMİŞLERDİ 264

YUNAN’IN İZMİR’İ İŞGALİ, SELANİKLİ’YE “SANA BİR KAHRAMANLIK YAZDIK” DİYEN İNGİLİZLER’İN OYUNUYDU, BLACK JUMBO’YA BİR ZAFER HEDİYE ETMELERİ GEREKİYORDU 284

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İŞGALCİ İNGİLİZ'İN MASKELİ TAŞERONUYDU 297

CURZON İLE SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN SİVAS KONGRESİ’NDEKİ AMERİKAN MANDASI OYUNU 311

SELANİKLİ ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ 324

İNGİLİZLER, “BLACK JUMBO” KOD ADLI AJANLARI SELANİKLİ ZAMPARAYI NASIL PARLATIP KAHRAMAN YAPTILAR? 337

İSTİKLAL HARBİ HİKÂYESİNİN UNUTTURULAN YÜZÜ 349

 

BAŞLARKEN

 

“Atatürk Vahdettin’e nasıl bakıyordu?”

Bir yazısında bu soruyu soran gazeteci-yazar Barış Terkoğlu cevap olarak şunları yazıyor:

“… Atatürk, … Nutuk’un daha başında, kendisini Samsun’a çıkan şartları anlatırken, Vahdettin’i es geçmedi: "Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta."

“Vahdettin’in İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nden olduğunu anlatan Atatürk, cemiyettekiler için eşsiz bir tespitte bulunuyordu:

"Bu isimden, İngilizlere muhip (İngilizsever) olanların teşkil ettiği bir cemiyet anlaşılmasın! Bence, bu cemiyeti teşkil edenler, kendi şahıslarını ve şahsi menfaatlarını sevenler ve şahıslarıyla menfaatlarının dokunulmazlığı çaresini Loyd Corc (Lloyd George) hükümeti marifetiyle İngiliz himayesini teminde arayanlardır."

"HAİN VAHDETTİN"

“Nutuk’ta Atatürk, Rıza Paşa Kabinesi’nde Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) olan Cemal Mersinli’nin oportünist sözlerini anlatırken, Vahdettin’e nasıl baktığını da özetliyordu: "Harbiye Nazırı, bu sözü telaffuz ettiği dakikada, yalnız bir zatın itimadına sahip bulunuyorlardı. O zat da, devlet riyasetini kirletmekte bulunan hain Vahdettin idi."

“Atatürk, Ankara ile İstanbul arasında kararsız kalan İzzet ve Salih Paşaları da acımasızca eleştirdi. Elbette seçim iki şehir arasında değildi. Milli Mücadele ile Vahdettin arasındaydı. Nutuk’ta öbür taraf "düşmanların elinde oyuncak bulunan Vahdettin" diye anlatılıyordu.

“Atatürk, Barış Konferansı’na Vahdettin’in heyetinin de çağrılmasına karşı da öfkeliydi. Açıklarken Vahdettin’in tarihi rolünü hatırlatıyordu: "Bütün menfaatlarını kirli bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta, yalnız bunda gören Tevfik Paşa ve benzeri paşalardan meydana gelen Vahdettin heyeti…"

"ALÇAK VAHDETTİN"

“1 Kasım 1922’de, Saltanat’ın kaldırıldığı gün, Meclis’te, hanedanı "Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı ve bu tasallutlarını altı asırdan beri sürdürmüşlerdi" diye tarif etmişti.

“17 Kasım’da Vahdettin’in İngilizlerle kaçışı Nutuk’ta "Hain Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan kaçıyor" başlığıyla yer buldu. Atatürk, Vahdettin’e yakışan bu son için çok ağır ifadeler kullandı: "Vahdettin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir mahluk", "Teşekküre değerdir ki, bu alçak, kendisine miras kalan saltanat makamından millet tarafından düşürüldükten sonra, alçaklığını tamamlamış bulunuyor", "Aciz, adi, his ve idraktan mahrum bir mahluk, kabul eden herhangi bir yabancının himayesine girebilir", "Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilce sürükleyebilmek için her türlü aşağılığı mubah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik", "mensup olduğu devlet ve milletin zararına da olsa şahsi vaziyet ve hayatlarından başka bir şey düşünemeyecek pespaye"…

“Atatürk’ün anılarında da Vahdettin geniş yer tutar. Veliaht Vahdettin’e Almanya seyahatinde refakat eden Atatürk, onun hakkında erken bir kanaate sahip oldu. İlk karşılaşmaları sonrası, Naci Paşa’ya, "Zavallı, bedbaht, acınacak", "Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendisinden ne beklenebilir" şeklinde tespitlerde bulunmuştu. Bir başka görüşmelerinde memleketi kurtarma fikrine "ben her şeyden evvel İstanbul halkını doyurmak mecburiyetindeyim" yanıtını alınca, edebi bir benzetme yaptı: "Tilki tabiatında her entrikacının her gün şahidi olduğum yüzlerce örneklerinden biri karşısında bulunduğuma büyük üzüntüyle kani oldum."

"SOYSUZ VE ADİ VAHDETTİN"

“Özetle, Atatürk’e göre Vahdettin, "hain, devlet başkanlığını kirleten, soysuz, alçak, menfaatçi, düşmanın elinde oyuncak, kirli tahtta oturan, adi mahluk, alçak, aciz, pespaye, sefil, zavallı, acınacak, tilki tabiatındaki entrikacı…" sıfatlarıyla tanımlanır.”

(https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/hain-alcak-adi-soysuz-vahdettin-2148889)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, Padişah Vahideddin hakkında konuşurken fazla ileri gitmiş ve bu arada farkında olmadan kısmen kendisini tarif etmiş.

Aynaya bakarak konuşmuş olduğunu varsayabiliriz. Söylediklerinin bir bölümü kendisinin üzerine cuk diye oturuyor.

Selanikli’yi niteleyecek kelimeleri biz bulup seçmek istesek bu kadar başarılı olamayız. İhanet ettiği padişah Vahideddin hakkında bu ifadeleri kullanarak bizi zahmetten kurtarmış.. Onu hangi kelimelerle anmamız gerektiğini sayesinde biraz biliyoruz.

Psikologların “kaygıyla bilinçsiz başa çıkma yolları”ndan biri olarak gösterdikleri “yansıtma” (projection) tavrını sergilemiş.. Böylece, (psikoloji bilimi açısından) kurnaz fakat bilinçsiz bir adam olduğunu ispatlamış:

Yansıtma (projection): Bireyin kendisinde bulunan kusurları başkalarında görme davranışına yansıtma adı verilir. Başkalarına hiç yardım etmeyen ve sürekli kendi çıkarını gözeten bencil biri, “Herkes kendi başının çaresine bakıyar, kimse bir diğerine yardım eli uzatmıyor,” diyerek, etrafındaki kimseleri suçlar. Birey, yansıtma yoluyla kendisinde bulunan olumsuz yönleri “zorunlu ve gerekli” imiş gibi gösterir. Kendisinde bulunan kötü özellikleri başkalarında görerek birey kendini, olumsuz özellikler açısından başkalarından farklı görmez. Birey yansıtma davranışında bulunarak, “Ne yapayım, herkes böyle, ben de böyle olmak zorundayım; böyle davranmam yaşamın zorunlu bir sonucu, benim elimde olan birşey yok” mesajını verir.”

(Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, 15. b., İstanbul: Remzi Kitabevi, 2006, s. 303.)

*

Bunları fanatik bir Osmanlı ve Vahideddin taraftarlığının sonucu olarak söylüyor değiliz.

Sırtımızı resmî ideolojiye dayamış olmanın keyfini sürmekle de (elhamdülillah) bir ilgimiz ve ilişiğimiz yok. Yazarken rahat değiliz, risk alıyoruz, başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. (Fakat geçmişte gelmiş olanlardan dolayı bazı tahminlerde bulunabiliyoruz.)

Yaptığımız işin maddî ve dünyevî hiçbir getirisi yok, risk ise dağlar gibi.. Fakat vicdanımız bizi, merhum Mehmed Akif gibi “Zulmü Alkışlayamam” demeye zorluyor:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! ...

-Boğamazsın ki!

-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırma da geç git!, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...

İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?

Padişah Vahideddin, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sövüp saymalarını hak eden karaktersiz bir adam olsaydı, (dünyada örneği sık görülen) tahtını ve koltuğunu kaybetmiş yöneticiler gibi yanında servet götürür, Avrupa’nın “özgür ve çağdaş” ortamında keyfine bakardı.

Borçlu ölmez ve tabutuna haciz konulmazdı.

Yine, eğer karaktersiz bir adam olsaydı, Selanikli’nin kendisi için söylediklerinin yüz mislini ona karşı söyler, bildiği bütün ayıp ve kusurlarını sayıp dökerdi.

Ki ayıp ve kusur bakımından Selanikli maşallah olağanüstü zengindi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün mağdur padişah Vahideddin hakkında söyledikleri, Barış Terkoğlu’nun aktardıklarından ibaret değil.. Şunu da demiş bulunuyor:

“O Vahdettin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleriyltemas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, …”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Sena Matbaası, 1980, s. 173.)

Devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışmak ne zaman suç olmuştuysa?!

Selanikli’nin kendisi, şahsî saltanatı için ecnebi (yabancı) devletlerin ve hükümetlerin “alet”leriyle temasa geçmiş, devleti durumundaki Osmanlı İmparatorluğu’na onlarla birlikte tuzak kurmuştu. Söz konusu “alet”ler arasında ajanlar da yer alıyordu.

Bu sayede, söz konusu devlet ve hükümetlerin desteğini arkasına almayı başardı..

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Evet, Selanikli’nin temas kurduğu “alet”ler arasında ajanlar da vardı. Meşhur Lawrence, Robert Frew ve Aubrey Herbert, bu ajanlar arasında yer alıyor.

Elinizdeki mütevazı kitapta, özellikle, Selanikli’nin söz konusu ajanlarla olan ilişkileri üzerinde durulmaktadır.

Daha yetkin, kapsamlı, kâfi ve vâfi çalışmalar için özendirici bir adım olabilirse hedefine ulaşmış olacaktır.


E-KİTAP: SİYASAL İSLAM NEDİR, NE DEĞİLDİR


https://archive.org/details/turkiye-laikligi-siyasal-dinsizligi

 

SİYASAL İSLAM

NEDİR,

NE DEĞİLDİR 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“SİYASAL İSLAM”LARINI YİYİP BİTİRENLER, “SİYASAL DİNSİZLİK” (LAİKLİK) SOFRASINA KURULDULAR 5

SİYASAL İSLAM KARŞITLARI AMERİKAN (HAÇLI) İSLAMI’NIN MİSYONERLERİDİR 10

“SİYASAL OLMAYAN İSLAM” YA DA İSLAM’I ÖLDÜRMEK 16

“İSLAMCI” BATILILAR: GELLNER, DE TOCQUEVILLE, ROSENTHAL. LEWIS 20

SİYASAL İSLAM VE İRTİCA 27

ASIL SİYASAL İSLAM, BATILILAR TARAFINDAN “DİN” KABUL EDİLEN İSLAM’DIR, AMERİKAN İSLAMI’DIR 31

HRİSTİYAN BATI’NIN SİYASAL İSLAM PROJESİ 33

BATILILARIN İCAT ETTİĞİ SİYASAL’SIZ “GERÇEK İSLAM” 37

CİHADİZM, İSLAMCILIK VE LAİK ŞEHADETİZM 46

İSLAMCILIĞI REDDETTİKLERİNİ SÖYLEYENLER, AMERİKAN İSLAMI’NIN PROPAGANDİSTLERİDİR 54

SİYASAL İSLAM’IN SERENCAMI 64

SİYASAL İSLAM’IN ÇOKÇULUĞU YA DA ÇOĞULCULUĞU 69

SİYASAL İSLAM’I (İSLAMCILIĞI) ÖLDÜRMEYE ÇALIŞAN İÇ VE DIŞ TETİKÇİ KATİLLER 72

LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) BEĞENDİĞİ İSLAMCILIK: HALK İSLAMCILIĞI 87

SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK) 94

İSLAMCILIK VE VATANPERESTLİK 99

SAADET PARTİSİ ‘TUTARLILIĞI’: MİLLÎ GÖRÜŞ-ÇÜ OLALIM, İSLAM-CI OLMAYALIM 108

ERDOĞAN’IN MİSYONU VE İSLAMCILIK 115

İSLAMCILIK MUHALİFLERİ FOLKLOR EKİBİ: ÇALANLAR BATILILAR VE BATICILAR, OYNAYANLAR YERLİ-MİLLİ ŞUURSUZLAR (BİR DE OYNUYOR GÖRÜNEN NÜFUZ/TESİR/ETKİ AJANLARI) 128

BATILILAR’A GÖRE MUHARREF (BOZULUP TAHRİF OLUNMUŞ) HRİSTİYANLIK DİN, TAHRİF EDİLEMEYEN İSLAM İSE İDEOLOJİDİR 155

İSLAMCILIK HAKKINDA SÖYLENENLERE DAİR BİRKAÇ NOT 163

MÜSLÜMAN-İSLAMCI AYRIMININ KÖKENİ 183

TÜRK USULÜ YENİ “DİNDAR”LIĞIN DAYANILMAZ HAFİFMEŞREPLİĞİ 188

TÜRKİYE SEVGİSİ İMANDAN DEĞİLDİR, FAKAT İSTİSMARCI SEVGİ EDEBİYATI NİFAKTAN (MÜNAFIKLIKTAN) OLABİLİR 192

ÖZDENÖREN’İN MANTI(KSIZLI)ĞI 195

ÇARPITMA, MUGALATA VE DEMAGOJİ’NİN ÖZDENÖREN’İ 198

MÜNAFIK AMENTÜSÜ: “ŞERİAT’E KARŞIYIM, AMA MÜSLÜMANIM” 205

YUSUF KAPLAN’IN “(LAİKLİĞİNE RAĞMEN) TÜRKİYECİ” SİYASAL İSLAM’I 212

DEVLETİN DİNSİZLİĞİ VE İMANSIZLIĞINA ADALET KILIFI 221

ŞERİAT’İN UYGULANMASINI İNGİLİZÎLER İSTEMEZ 229

ŞERİATÇI OLUNMADAN MÜSLÜMAN OLUNAMAZ 231

İSLAM’IN SİYASETİNE KARŞI AHLÂK İSTİSMARI 234

İSLAMCI OLMAYAN DİNDARLIK DİN İSTİSMARIDIR 238

“İSLAM BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR” DİYENLERİN GERÇEK DERDİ 244

İSLAM ELBETTE BEŞERÎ BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR, FAKAT HRİSTİYANLIĞIN YERLİ-MİLLİ VERSİYONU DA DEĞİLDİR 249

İSLAMCILIK YA DA SİYASAL İSLAM, İSLAM’IN KENDİSİDİR 261


A’DAN Z’YE MUHSİN YAZICIOĞLU DOSYASI

 




Başlık bana ait değil, Odatv’nin haberinin başlığı..

İddialı bir başlık..

A’dan Z’ye.. 32 kısım tekmili birden..

Ben de Yazıcıoğlu hakkında kitap yazdım ve “Muhsin Yazıcıoğlu Dosyası” alt başlığını kullandım, fakat A’dan Z’ye demedim.

Konuyla ilgilenen biri olarak böyle iddialı bir başlıkla karşılaşınca görmezden gelmek olmaz..

Okumam gerekir.. Belki bilmediğim bazı şeyler vardır.

O halde başlayalım.

*

1888 yılında İngiltere’de bir seri katil türemişti.. Ona Karındeşen Jack adı uygun görüldü.

Gerçek kimliği bilinmiyordu, yakalanamadı..

Sonraki yıllarda işlenen birçok faili meçhul (yapanı bilinmeyen) cinayet Karındeşen’in gelir hanesine kaydedildi.

Tamam bu Jack karın deşendi de, cinayetleri başkaları da işlemiş olamaz mıydı?

Aynı soruyu FETÖ için de sorabiliriz: Tamam FETÖ’yü “terör örgütü” olarak tanımlamış durumdasınız, fakat, Türkiye’nin tek terör örgütü FETÖ mü?!

Mesela PKK ne?

DHKP-C ne?

1993 yılının 5 Temmuz günü yaşanan Başbağlar katliamını kim yapmıştı, FETÖ mü? (Ki orada öldürülenlerden ikisi benim arkadaşımdı.)

Aynı şekilde, 1999 yılında CIA’in Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmesi üzerine artık işlevini tamamladığı düşünülerek Ocak 2000’de defteri dürülen (laik derin devlet güdümlü) Türkiye Hizbullahı da bir terör örgütüydü.

Domuz bağlı cinayetleri ve “mezar evleri” ile meşhur olmuştu.

*

Fethullahçılara “terör örgütü” unvanının layık görülmesinin temel gerekçesini 15 Temmuz darbe girişimi oluşturuyor.

İmdi, bu darbe girişimi ile ilgili olarak kafalarda pekçok soru işareti var.. Ve bunun temel nedenlerinden birini, TBMM’nin araştırma komisyonunun hazırlamış olduğu 15 Temmuz raporunun kaybedilmiş olması oluşturuyor.

Şahsen ben, devlette hiçbir evrak kaybolmaz, bir yerlerde mutlaka bir kopyası bulunur diye biliyordum.

Demek ki kaybolabiliyor.

Devletimize güvenelim ve FETÖ’nün terör örgütü olduğunu kabul edelim..

Darbe teşebbüsüne bir şekilde bulaştıkları kesin. (FETÖ’cü Ahmet Dönmez’in Anadolu Ajansı’nın haberlerine konu olan yazılarından bu sonuç çıkıyor.)

FETÖ ile ilgili bir başka gerçek, CIA ile iltisaklı olmaları.. Bu, inkâr edilemez.. Fethullah, CIA’in kanatları altında Pensilvanya’daydı.

Ancak, ülkemizdeki tek (kökü dışarda) “darbeci” terör örgütü FETÖ değil.

Öncesi var.. 28 Şubat tam da böyle bir postmodern darbeydi.

Darbeci ekip, İsrail, ABD ve uluslararası Masonluk ile bağlantılı çalıştı. Kökleri dışarıdaydı.

Gözlerini kan bürümüş olduğu da doğruydu.

28 Şubat döneminde yapılan zulümlerin haddi hesabı yok.

Peki bedel ödediler mi?..

Maalesef..

*

Odatv’nin haberine dönelim..

Yazılanlar, olayın FETÖ’nün hesabına kaydedilerek kapatılmaya çalışıldığı izlenimi veriyor.

Mesela şu ifadeler:

“Soruşturma dosyasında yer alan teknik incelemeler, HTS kayıtları, Bylock içerikleri ve tanık ifadeleri, kazanın öncesi ve sonrasında örgüt içerisinde olağan dışı bir hareketlilik yaşandığı iddialarını gündeme taşıdı.”

İmdi, Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşmesine neden olan uçakların pilotlarına yukarıdan “Şurada, şu saatte uçacaksınız” şeklinde bir talimat verilmiş olabilir. Orduda kendi keyfinize göre uçuş yapamazsınız.

Adamlar, tam da kendilerinin uçtuğu sırada Yazıcıoğlu’nun helikopterinin oradan geçeceğini bilmiyor olabilirler.

Bu pilotlar, sonra helikopterin düşmüş olduğunu öğrendiklerinde, kendi uçuş güzergâhlarında olduğunu fark ederek, “Acaba bizim yüzümüzden mi düştü?” diye endişeye kapılacaklardır.

Ancak o pilotlar, askerî disiplin anlayışı çerçevesinde amirlerine gidip hesap soramaz, “Bizi neden orada o saatte uçurdunuz?” diyemezler.

Buna FETÖ’cü takiyyecilik, “kendini gizlemecilik”, herşeye peki diyerek kurumlarda yerini sağlamlaştırma geleneği de engeldir.

Fakat bu, onlarda, “İlerde bu olaydan dolayı başımız ağrıyabilir mi, suç bizim sırtımızda kalabilir mi, FETÖ’müz bundan zarar görebilir mi?” şeklinde kaygılara yol açar.

Kendi aralarında bu konuyu görüşür, tartışırlar.. Bu beklenmedik gelişme örgütte bir “hareketlenme”ye neden olur.

*

Odatv’nin haberinde şu ifadeler de yer alıyor:

“Dosyada dikkat çeken bir diğer başlık ise F-4 savaş uçağının pilotlarından Ali Armağan oldu.

“Soruşturma kayıtlarına göre Armağan, daha sonraki yıllarda FETÖ üyeliği nedeniyle işlem gördü ve 2018-2023 yılları arasında cezaevinde kaldı.

“İncelemelerde Armağan'ın örgütün Hava Kuvvetleri mahrem yapılanması içerisinde faaliyet gösterdiği, FETÖ'nün "hava kuvvetleri mahrem imamı" olarak gösterilen Adil Öksüz ile yoğun irtibatının bulunduğu öne sürüldü.

“Ayrıca Adil Öksüz'ün evinde ele geçirilen Fetullah Gülen'e ait bir kitap üzerinde Ali Armağan'ın eşi Şerife Armağan'a ait parmak izine rastlandığı da dosyaya yansıdı.”

Bu konuyla ilgili olarak daha önce şunları yazmıştık:

“Önemli bir nokta olarak dikkat çektikleri hususlardan biri, söz konusu pilotlardan birinin, 15 Temmuz’un kahramanı Adil Öksüz’le çok sayıda telefon görüşmesi yapmış olması.

“Bu bağlantı, söz konusu kişinin FETÖ’cü olduğunu gösteren delillerinden biri kabul edilmeye elverişlidir..

Ancak, Adil Öksüz üzerinden yürürseniz yol çatallaşacaktır.. Çünkü, Öksüz’ün FETÖ içinde faaliyet gösteren bir MİT ajanı olduğu iddiası karşımızda bir soru işareti olarak durmaktadır.

“Birincisi, 15 Temmuz olayı sırasında tutuklanan Öksüz’ün hemen serbest bırakılmış olması düşündürücü..

“İkincisi, sırra kadem basabilmiş olması da ayrı bir muamma..

“Devlet büyüklerimizin tabiriyle Irak gibi yabancı (yurtdışı) topraklarda bile kılcal damarlara kadar sızmış olan MİT’in, pekçok FETÖ’cüyü (gücünün yettiği ülkelerden) derdest edip getiren MİT’in, (İsveç ve Almanya gibi) gücünün yetmediği ülkelere de oralardaki FETÖ’cüler için iade talebinde bulunan MİT’in, 10 yıl sonra bile Öksüz’ün izine tozuna ulaşamamış olması, ister istemez akıllarda birtakım şüphelerin uyanmasına yol açıyor.

“İşi Öksüz’e bağlarsanız ipin ucu FETÖ’ye mi, yoksa MİT’e mi (MİT’teki ve TSK'daki bir kliğe mi) gider, emin değilim.”

*

Haberde şu ifadeler de yer alıyor:

“Dosyadaki en dikkat çekici delillerden biri ise ByLock içerikleri oldu.

“Soruşturmaya göre olay tarihinde FETÖ'nün Elazığ il imamı olduğu belirtilen Mehmet Durakoğlu ile örgütün mülki idare mahrem yapılanmasında görev yaptığı öne sürülen Ömer Hakan Kısıkkaya arasında gerçekleşen yazışmalarda şu ifadeler yer aldı:

"Benim başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince hemen İzmir'e gittim. Barbaros abiyle görüştüm. O büyüğümüzle konuştu. Sabah İstanbul'da heyet toplandı. Öğlen El Aziz'e geldim, noktayı koyduk. Tereyağından kıl çeker gibi iş halledildi. Amerika'ya gittiğimde büyüğümüz, sürecin en sıkıntılı hadisesiydi dedi."

Bu mesele biraz uzun.. “Dağlarda Parçaların Toplanmaz – Muhsin Yazıcıoğlu Dosyası” başlıklı kitabımızda üzerinde durmuştuk.

Yeni Şafak gazetesi yazarı Bülent Orakoğlu'nun bir yazısında bu mesele geçiyor.

Orakoğlu sıradan biri değil. 

Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı yapmış tecrübeli bir isim.

Yazısının başlığı şöyle: 

"EGM’den ByLock kayıtlarında Muhsin Yazıcıoğlu’nun aranmasını kim, neden istedi?"

Yayınlandığı tarih 5 Ekim 2022.

*

Orakoğlu’nun yazısının bir bölümü şöyle:

 2009’da Muhsin Yazıcıoğlu’nun içerisinde bulunduğu helikopterin kırıma uğraması sonucu Yazıcıoğlu ve 5 kişinin hayatını kaybettiği olay, FETÖ’nün gizli haberleşme ağı ByLock’ta çıkan örgüt imamları arasındaki yazışmalarla da yeni bir boyut kazandı. Yazıcıoğlu suikastı ByLock konuşmalarına yansıyordu. FETÖ’nün ByLock konuşmaları şöyle: “Elazığ İl İmamı Mehmet D. Benim başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince, hemen İzmir’e gittim. Barbaros abiyle görüştüm. O büyüğümüzle görüştü. İstanbul’da heyet toplandı. Öğlen El Aziz’e geldim noktayı koyduk. Tereyağından kıl çeker gibi iş halloldu. Amerika’ya gittiğimde büyüğümüz, ‘sürecin en sıkıntılı hadisesiydi’ dedi. Doğru yerle istişare. Bizim abilere kalsak ne var ki dedi bazıları. Hızlı hareket edilemedi bana göre.

Adam, "başına Yazıcıoğlu hadisesinin gelmesinden" söz ediyor. Böyle bir hadisede etkin olan, "özne" konumunda bulunan bir adam böyle bir cümle kurmaz. 

Bununla birlikte yapılması gereken şey basit: Bu Mehmet D.'yi (Durakoğlu'nu), Barbaros abisini, İstanbul'daki heyetin mensuplarını tespit eder, hepsini sorgularsınız. 

"Bu adamın başına ne geldi, size neyi sordu, mesele nasıl tereyağından kıl çeker gibi halloldu, anlatın bakalım" denilir.

Bunu yapmayıp "Böyle bir yazışma var" diyerek konuyu kapatmak, abrakadabra hokuspokus diyerek elçabukluğuyla hemen bir sonuca varmak, meseleyi örtbas etmeye çalışmak anlamına gelir.

Ne bu acele, bu telaş!.. Hele önce adamları sakin kafayla bir dinleyin!.

17 yılda çözemediğiniz meseleyi 17 saatte çözdüğünüze inanmamızı beklemeyin.

*

Nedim Şener'in Hürriyet'te yayınlanan 30 Aralık 2020 tarihli yazısı ise, Bülent Orakoğlu'nun habersiz olduğu bazı noktalara ışık tutuyor.

Okuyalım:

“Geçen 11 yılda göz göre göre “yargı suikastına” uğrayan Yazıcıoğlu dosyası hakkında şimdi beşinci dava açıldı. Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 10 Nisan 2018 tarihinde takipsizlik kararını kaldırdığı 20 kişi ile ilgili dosya kapsamında açılan 17 sanıklı davanın, 11 Aralık 2020 tarihli iddianamesinde, sanıklar davayı takip edenler için tanıdık isimler. Göksun’da açılan davanın sanıklarından 7’si bu davada da sanık oldu. Bunlar, Kayseri İstihbarat Şube Müdürü Ali Orhan Dinçhelikopterden elektronik cihazları söken FETÖ’cü darbeci Davut Uçum ile Aydın Özsıcak ve bunların savunmasını üstlenen FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar. İddianamenin diğer sanıkları, FETÖ’cülerin amaçları doğrultusunda tanıklık yapan Ergenekon soruşturmasında yargılanan Erol Ölmez, soruşturmada daha önce gizli tanık olan Ünal Kurt, kod adı “Erzincan” olan Abdulvahap Güllü oldu. Ayrıca FETÖ’nün üst düzey yönetimiyle irtibatlı olan Mehmet Yaşar Durukan da sanıklar arasında. Sanıklar arasında, “Yazıcıoğlu ölmeden olay yerinde çekilmiş görüntülerini izledim” diye ifade veren BBP üyesi Emrullah Önalan, sahtecilikten kaydı olan gizli tanık Muharrem Tunç, daha önce tanık olan Erkin Çözeli de sanık oldu.

“Fetullahçı Terör Örgütü’nün Yazıcıoğlu dosyasının aydınlatılması konusunda en önemli ifadeyi 8 Mayıs 2018 tarihinde itirafçı Abdullah Önder verdi. Bu ifade son iddianamede yer aldı. Önder ifadesinde, 2014 yılında FETÖ’nün Elazığ avukatlar sorumlusu olduğunu, aynı yıl özel yetkili mahkemelerin kapatılması sonrası Kahramanmaraş’a gelen Yazıcıoğlu dosyasında gizlilik kararının kalktığında FETÖ’cü askerler Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın savunmasını FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar’ın üstlendiğinin ortaya çıkmasının örgütte büyük bir kargaşaya yol açtığını söyledi.

“Bunun üzerine, FETÖ’nün il imamı Mehmet Durakoğlu, Gaziantep il avukatlar sorumlusu Turan Canpolat, Gaziantep bölge avukat sorumlusu Kamil Bakum, Malatya dar bölge avukat sorumlusu Halil Kayış ve başka örgüt üyeleri ile toplantılar yaptıklarını söyledi. Önder ifadesinde, Mehmet Durakoğlu’nun, konunun Amerika’ya aktarıldığınıFetullah Gülen’in olayın “bomba” olarak nitelendirdiğini ve “ortaya çıkarsa altından kalkamayacaklarını söylediğini” anlattı. Daha sonra konuyu sorulduğunda, Durakoğlu’nun “İnşallah tereyağından kıl çeker gibi bu işi halledeceğiz” dediğini ifadesinde söyledi. Önder’in ifadesinde söyledikleri, yalnızca dosya hakkında verilen kararlarla değil, adı geçen FETÖ’cülerle ilgili yapılan HTS analiziyle de kanıtlandı. Ayrıca adı geçenlerin tamamının ByLock kullanıcısı olduğu ortaya çıktı. ByLock içeriklerinde de Yazıcıoğlu dosyasının nasıl karartıldığına dair ifadeler yer aldı.”

Bu ifadeler, Orakoğlu'nun yazısında geçen tereyağı ve kıl hikayesine açıklık getiriyor.

Meselenin öyle Odatv'cilerin göstermek istedikleri kadar esrarengiz olmadığı görülüyor. 

Adamlar davanın seyrinden dolayı "Buradan birileri bize çamur atabilirler mi?" diye paniğe kapılmışlar, hepsi bu.

*

Olayın gerisinde (Nedim Şener'in belirttiği gibi) bir FETÖ itirafçısının beyanı var. FETÖ'cü avukat Abdullah Önder, itirafçı olmuş.

Ve, Yazıcıoğlu davasında yargılanan Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın avukatı Mustafa Atalar'ın da (kendisi gibi) FETÖ'cü olduğunu haber vermiş.

Ancak bu adamların avukatlığını kendilerinden birinin üstlenmesi FETÖ'cülerin kararı değil.. Yani ortada bir "örgüt kararı" bulunmuyor.

Hatta bundan rahatsız olmuşlar, "Bu avukat üzerinden bizi zan altında bırakabilirler" diye paniklemişler, olayı Fethullah'a kadar ulaştırmışlar.

İşte burası meselenin bam teli..

Orakoğlu'nun yazısında geçtiğine göre, "bazı abiler", "(Bunda) Ne var ki? (Avukatları FETÖ'cü olabilir, bundan ne çıkar!)" demişler, olayın ciddiyetini anlayamamışlar. 

(Haksız sayılmazlar, FETÖ'cü birinin diyelim ki canı Adana kebap çekti, "Terör örgütü kebapçıdaydı" diyecek haliniz yok.. Tuvalete gitti, bunu "örgütsel faaliyet" ya da "terör eylemi" kabul edip "Örgüt gene tuvaletlerimizi pis işlerine alet etti" deseniz olmaz.)

*

Fakat Fethullah işi ciddiye almış, bunun (yani söz konusu kişilerin savunmasını kendi "terör" örgütlerinden bir avukatın üstlenmiş olmasının) patlamaya hazır bir bomba olduğunu düşünmüş.

Söz konusu askerlerin avukatlığını üstlenen kişinin (askerlerin değil, avukatın) kendileriyle bağlantısının ortaya çıkması durumunda bunun altından kalkamayacaklarını söylemiş. 

Endişesi yersiz değil.. Burası Türkiye.. Herşey mümkün..

Böylesi bir durumda, birilerinin, olayı FETÖ'cülerin üzerine yıkma yönünde adım atabilmek için FETÖ'cü olan (ya da FETÖ'cülerin içine sızdırılmış) bir avukatı bir şekilde devreye koymuş olmadıklarından emin olmak kolay değildir.

Söz konusu FETÖ'cü (ya da FETÖ'cü bilinen) avukat, terör örgütünün (FETÖ'nün) yöneticilerinden izin almadan tutup o kişilerin avukatlığını üstlenmiş.

Terör örgütü de bundan rahatsız olmuş.. "Açığımızı arayan birileri, bu adamlara bizim sahip çıktığımız ve bu avukatı görevlendirdiğimiz iddiasında bulunabilirler, ve tutuklu sanıkların (varsa bir yanlış işleri) bizden kaynaklandığı iddia edilebilir, o yüzden, bizden hiç kimse onlara sahip çıkmasın, ilgilenmeyin" demişler. 

*

Bu gelişme, 2014'te olmuş.

O sırada AK Parti Hükümeti ile FETÖ kanlı bıçaklı hale gelmiş bulunuyordu.

Erdoğan ile Fethullah birbirlerine ağza alınmayacak laflar söylüyorlar ve birbirlerini yerin dibine sokup sokup çıkarıyorlardı.

Ancak, burada şöyle birşey var: 

Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın elektronik cihazları sökmüş olmaları önemli değil. Onlar öyle bırakılacak değildi, eninde sonunda sökülecekti. 

O cihazları kimlere verdiler, akıbetleri ne oldu? 

Bunun için emir almışlar mıydı? 

Kim emir vermişti? 

Asıl bunlar önemli. 

*

Bu şahıslar FETÖ'nün talimatıyla suikastin karartılmasında rol aldılarsa, itirafçı olmamaları için FETÖ'nün onlara dolaylı yollardan da olsa sahip çıkması gerekirdi.

Çıkmamışlar.

Avukat bile vermek istememişler.

Eldeki verilere göre, onlara sahip çıkmak istemedikleri, kendileriyle bağlantılı birinin avukatlıklarını üstlenmesinden bile rahatsız oldukları ortaya çıkıyor.

Onların, "Örgüt bizi sattıysa biz de onları satarız, kendimizi kurtarmak için itirafçı oluruz" diyebilecek olmaları umurlarında bile değil. Yani onlara herhangi bir borçlarının bulunmadığını, onlarla, "kendilerini ele vermekle" tehdit edebilecekleri bir bağlantıları ve ilişkilerinin olmadığını düşünüyorlar. 

Normalde, bu kişiler kendi adamları olsalar (ya da söz konusu davalık icraatları kendilerinin emriyle yapılmış olsa) sahip çıkarlar.. Olaydaki örgüt izini silmek için de FETÖ'cü olmayan piyasa avukatlarını onlar için ayarlarlar.

Hiç oralı olmamışlar. "Aman bir kumpasa gelmeyelim, bu işe hiç bulaşmayalım" demişler. 

Şöyle düşündükleri anlaşılıyor: 

"Tamam, bu kişiler bizim toplantılarımıza, sohbetlerimize belki iştirak eden kişiler, belki bizden biri gibi biliniyorlar, fakat, devlet kurumlarında çalıştıkları için oralardaki amirlerinin talimatlarını yerine getirmişler, ve şimdi bu yaptıkları, bizimle ilgisiz olduğu halde, bizim sırtımıza yüklenebilir. Burada bir tezgâh, bir kumpas var gibi görünüyor.. Aman ha, uzak duralım, tedbirli olalım!. Bu arkadaşlara biz mi devlet memuru olun dedik, hamama giren terler, bize bulaşmasınlar."

Bu Davut Uçum ile Aydın Özsıcak davada (olayın kapatılması, delillerin yok edilmeye çalışılması hususunda) kilit isim gibi görünüyor.

Gerçekten FETÖ'cüler mi, yoksa FETÖ'cü gibi mi gösteriliyorlar, orası da bir muamma..

Davanın düğüm noktasını da sanırım elektronik cihazların akıbeti oluşturuyor.

O cihazlar kimlere verilmişti?

Nereye gittiler?

Asıl araştırılması gereken, bunlar!

Pilotun karısının bir kitaptaki parmak izi değil.

*

Odatv’nin haberinde ciddiye alınıp tartışılmayı hak eden başka birşey yok..

Boş laf salatası.. Fasa fiso..

Birileri resmen aklımızla alay ediyor. 

Tamam FETÖ'ye yönelik bazı iddialarınız doğru, fakat hepsi değil. 

Konuyu merak edenlere ilgili kitabımızı tavsiye ederiz.


E-KİTAP: ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI

 https://archive.org/details/ataturkun-ingiliz-istihbarati-baglantisi   ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI     Dr. Seyfi SAY ...