ELMALILI HOCA’NIN PENCERESİNDEN GÖRÜNEN CÜBBELİ MANZARASI: TAĞUT AVUKATLIĞI VE ŞİRK SÖZCÜLÜĞÜ

 








Cübbeli Ahmet, bir zamanlar, Habertürk TV’nin Türkiye’nin Nabzı Özel programında, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın tefsiri Hak Dini Kur’an Dili için şunları söylemiş bulunuyor:

“[Atatürk’ün] Elmalılı Hamdi Yazır’a tefsir yazdırması, Buhari‘yi tercüme ettirmesi.. Bana karşı olanlar” kötü niyetle tercüme ettirdi” dediler. Ben de “şu anda kadınlarımız çarşaf giyiyorlar. Ben de gidiyorum Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirine… Atatürk buna müdahale etmemiş. Şimdi bile Diyanet Buhari‘yi tolere edemiyor. Atatürk tümünü tercüme edene dememiş, ‘şu hadis ne biçim hadis’ dememiş. Biz bunlardan din adına yararlanıyoruz. Şu andaki ilahiyatçıları Atatürk’ün yazdırdığı tefsirlerle susturuyorsunuz.”

(https://www.haberturk.com/ahmet-mahmut-unlu-haberturk-te-sorulari-yanitliyor-2559404)

Behey paslı ve kirli yağdanlık, isteyen kadın, ABD’de de, Avrupa’da da çarşaf giyiyor. Bu bir lütuf mu?

Elmalılı Hamdi Yazır hoca tefsir yazmış da, peki Avrupa’da olsa, evine kapanıp tefsir yazamaz mıydı?!

Yayınlatmak ise, sadece para meselesi..

Şu anda da, isterseniz ABD’de veya Avrupa’da Elmalılı tefsirini aynen basarsınız. Kimse birşey demez.

Selanikli Atatürk “Şu hadîs ne biçim hadîs?” dememişmiş..

Ancak, Kâzım Karabekir‘in ve Atatürk’le sohbet etmiş başkalarının beyanlarından anlıyoruz ki, Mustafa Atatürk, başka birileri “Şu hadîs ne biçim hadîs?” deme imkânına kavuşsun diye, böyle bir tepki vermemiş, hadîslere müdahale etmemiş kabul edilmelidir.

Merhum Elmalılı’nın tefsirinin yazdırılmasına gelince..

Mustafa Atatürk’ün, merak ettiğinden bazı bölümleri okuduğunu biliyoruz, fakat hepsini okumadığı, sadece bazı ayetlerin tefsirini okumakla yetindiği kesindir.

*

Asıl önemli olan şu:

Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmadı..

Şapka giymiyor diye adam asmak, çorap giymiyor diye idam etmekle aynı şeydir. İlkçağ ilkelliği, vahşeti ve zorbalığıdır.

İslam’da mesela kadınlar için başörtüsü emri vardır, ayetle sabit..

Peki, başını örtmeyen kadının cezası nedir?

İslam tarihinde, başını örtmüyor diye asılan ya da hapse atılan kadın var mı?!

Erkeklerin de, adab-ı muaşereti umursamayıp açılıp saçılsalar bile, vücutlarının göbekten diz kapağının altına kadar olan kısmını örtmeleri farzdır. Örtmezse cezası nedir peki? İdam mı edilir?

Hayır.

Yine, İslam’da “Vayy, bu adam sarık sarmamış, hadi idam edilsin” şeklinde bir olay yaşanmış mıdır?

Yaşanmamıştır..

Böylesi bir ilkellik, geri kafalılık ve vahşet, “Cumhuriyet fazilettir” mottosu mucibince Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tek parti döneminin fazilet hanesinde kayıtlı.

*

Evet, demiştik ki, Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmamıştır.

Cübbeli gibilere gelince..

O vahşet günleri geride kaldığı halde, Atatürkçülük yapıyor, hakkı batıla karıştırıyor.

Ve, Selanikli diktatör hakkında şunları söylüyor:

“Ben Atatürk’e hiçbir zaman dindar, namazlı abdestli adam demiyorum. Bu kişi vatanın kurtarılmasında çok büyük emek ve hizmetler sarfetmiş. sarfetmiş. Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyetin kurucusu diyorum. Aleyhinde konuşmamak lazım diyorum.”

“Dindar, namazlı abdestli adam” demiyormuş..

Yok bir de deseydin…

Peki, “Şapka için adam astırmıştır, Şeriat düşmanlığı yapmıştır” niye demiyorsun?

*

Aleyhinde konuşmamak lazımmış, çünkü vatanı kurtarmışmış..

Bu lafınla, merhum Elmalılı’nın ifadelerine göre, şirke düşmüş olduğunun farkında mısın (Bkz. Hak Dini Kur’an Dili, Neml Suresi tefsiri): 

“Şunu da unutmayalım ki, Çanakkale, Sakarya, İnönü zaferleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması, Avrupalıların İstanbul’dan çıkarılmaları hamdolsun yüce Allah’ın zamanımızda gösterip tanıttığı İslâmi âyetlerdendir. Bu savaşlarda Türkiye müslümanları öyle bir sıkıntı ve ilhas ile Allah Teâlâ’ya sığınarak çalışmışlardı ki “Onlar mı hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi?” (Neml, 27/62) âyeti aynen ortaya çıkmıştı. Fakat bütün bunların meydana gelişinden sonra “Bil ki sen, ölüleri işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın” (Neml, 27/80) buyurulduğu üzere duymak istemeyen kalpsizler, sağırlar, körler, İslâm’ın artık bütün vaadleri olmuş bitmiş, gelecek için görevi kalmamış olduğunu iddia ederek müslümanlığı körletmek, Allah’ı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar.”

Merhum Elmalılı hocanın şu ifadeleri ise daha açıktır (Bkz. Hak Dini Kur’an Dili, Rum Suresi tefsiri): 

“Bu noktada insanların, üzerine yaratılmış olduğu fıtratın başka değil, yalnız, Allah’a yalvarmak olduğunu göstermek için buyuruluyor ki: “Bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün o güvendiklerinden ve her şeyden geçip, yalnız yaratan Rablerine gönül vererek hep O’na yalvarırlar." Nitekim Çanakkale, Sakarya, Afyon savaşları sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dini (yaratılışa uygun din) sadece Allah dinidir. Her zaman, baki sağlam din yalnız odur. Böyle iken sonra O, “onlara tarafından bir rahmet tattırıverince; o sıkıntıyı açıp bir nimet ihsan ediverince de ne bakarsın içlerinden bir kısmı, o Rablerine ortak koşuyorlardır”. Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar.

34- “Ki kendilerine verdiğimiz nimeti küfran ile, nankörlükle karşılamak için; haydin yaşayın, zevk edin bakalım, yarın bileceksiniz.”

35- “Yoksa biz onlara bir ferman indirmişiz de O’na ortak koşmalarının caiz olduğunu o mu söylüyor?” Hayır öyle bir kitap ve delil indirilmemiştir. Fakat onlar yukarıda söylendiği şekilde bilgisizce hevaları ardında gitmişler, keyiflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna tapmışlardır."

*

Evet, bu Cübbeli, “Allah’ın lütfunu başkalarına”, Atatürk’e isnad ediyor.

Allahu Teala’nın lütfunu unutuyor da, Ali Rıza’nın oğlu Selanikli ölmüş Mustafa Atatürk’ü “kurtarıcı” ilan ediyor. 

“Vatanın kurtuluşu ondan oldu” diyor, onun için “Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyet’in kurucusu diyorum” diyerek, tazimle konuşuyor.

Vatanı sözde kurtarmış olduğu için Allahu Teala'ya, Kur'an'a ve Peygamberi'ne savaş açma hakkını ona tanıyor.

Ve, “namazsız abdestsiz olduğunu” söylediği adamın bu (Allahu Teala’nın lütfunu gözardı eden) “vatan kurtarıcılığı”ndan hareketle, onun Allahu Teala’nın yüce kitabı ile son peygamberi Hz. Muhammed s.a.s. hakkındaki çirkin ve menfur sözlerini görmezden gelerek “Aleyhinde konuşmamak lazım” fetvasını veriyor.

Mustafa Atatürk Allah’ın Kitabı ve Rasulü hakkında küstahça ve hadsizce zırvalar savurmuş olsa bile onun aleyhinde konuşulmaması lazımmış.

Vay akılsız vay!

Bir Bel'am'ımımız eksikti, o da senin sayende tamamlanmış oldu. 


FİRAVUNLARI TANRI YAPMANIN DİĞER ADI: İBN ARABÎ VAHDET-İ VÜCÛDÇULUĞU





(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/edebiyat-paralayan-sahte-tasavvufculuk.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 9


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eseri şöyle devam ediyor:

“Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] sözünü tasdik ettiler ve putperestleri [gerçekte putlara değil] ancak Allah’a ibadet eden kıldılar ve dediler ki: “Firavun tahakküm ve güç sahibi olduğunda Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] [dedi,] yani nisbetlerden bir nisbetle her şey rab’tır. Yani [nisbetlerden bir nisbetle rab olan Firavun şöyle dedi: (çevirenin ilavesi)] ‘ben sizin aranızda zâhirdeki tahakkümde bana verilen şey sebebiyle [tahakküm/hükmetme nisbetiyle, münasebetiyle] sizlerin en yüce rabbinizim.’” Yine dediler ki: “Sihirbazlar Firavunun dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu ikrar ettiler ve şöyle dediler: Hüküm ver, sen hüküm verici değilsin [sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin Tâhâ, 50/72.]” Şöyle dediler: “Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24]. Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavuna aittir. [“Firavun’un suretinde konuşan gerçekte Allah’tır” dediler.]” (104)

104’üncü dipnot şöyle:

“104. Hayât es-Sindî bu kısmı birebir İbn Teymiyye’den iktibas etti. Fususu’l-Hikem’in (s. 216) metni şöyledir: “Firavun tahakküm ve güç sahibi olduğunda -her ne kadar meşru şeriatta zulmetse de- Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] dedi. Her ne kadar nisbetlerden bir nisbetle her şey rab olsa da ben zâhirde tahakkümde bana verilen şey sebebiyle onlardan yüceyim. Sihirbazlar Firavunun dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu inkâr etmediler ve şöyle dediler: Hüküm ver, sen hüküm verici değilsin, sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin. [Tâhâ, 50/72] Devlet senindir. Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24]. Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavuna aittir.”

Olay şu (Tâ-Hâ Sûresi):

70. (Mûsâ'nın değneği, sihirbazların ipleriyle değneklerini yutunca) sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve, "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık" dediler.

71. Firavun, "Demek, ben size izin vermeden önce ona (Mûsâ'ya) inandınız ha! Şüphe yok, o size sihiri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış, mutlaka göreceksiniz."

72. Sihirbazlar şöyle dediler: "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin."

73. "Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi için, Rabbimize inandık. Allah'ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır."

Ayetlerden de anlaşılabileceği gibi, İbn Arabî sahtekârı  “Sihirbazlar Firavun’un dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerindediyerek gerçeği tersyüz ediyor. 

Firavun’u asıl tasdik eden kendisi, fakat bunu sihirbazlara malediyor.

Sihirbazlar Firavun'un dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu (yani rabliğini) inkâr etmediler” diyerek yalanını ikiye katlıyor. 

Çift katlı yalan.

Göz göre göre yalan uydurmak ancak bu kadar olur.

Durum onun iddia ettiği gibi olsaydı, Firavun da, "Bunlar benim sözümdeki doğruluğu biliyorlar ve de beni inkâr etmiyorlar" diye düşünür ve onlara "Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım" demezdi.

Bu kararı almasının nedeni, onların artık kendisinin sözlerini tasdik etmediklerini, onu inkâr ettiklerini kesin bir biçimde biliyor olması.

Görüldüğü gibi, İbn Arabî adlı kitap yüklü eşek, resmen Müslümanlar'la dalga geçiyor.

Deccallerden (çok yalancılardan) bir deccal.

Alim ve arif diye bilinip de bu alçağa kulak verenlere ne demek gerekir bilmiyorum.

*

Güya Firavun, “Her ne kadar nisbetlerden bir nisbetle her şey rab olsa da (ve o herşey arasında sihirbazlar da bulunduğu için, onlar da nisbetlerden bir nisbetle rab olsa da) ben zâhirde tahakkümde (hükmetmede) bana verilen şey sebebiyle onlardan yüceyim (en yüce rab durumundayım)” demek istemiş.

Bunu demek istemiş olması mümkün değildir.

Çünkü o takdirde, sihirbazların "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık" demelerini dert etmemesi gerekirdi.. Zira ona göre zaten "nisbetlerden bir nisbetle her şey rab".. Bu durumda "Varsın bir tane rab fazla olsun, bana zararı ne!" diye düşünmesi lazım gelirdi. 

Böylece, İbn Arabî kalpazanı, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini inkâr eden bir münkire dönüşmüş oluyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!

İbn Arabî’ye göre, anılanlar zaten “nisbetlerden bir nisbetle” rab durumundalar. Ve Meryemoğlu Mesih de, “zahirde hikmet ve peygamberlikle kendisine verilen şey sebebiyle” diğerlerinden daha “yüce rab” olma durumunda.

Ayrıca bu hahamlar ve rahipler, Hakk’ın “ayn”ı durumundalar, gerçekte Hakk’ın (Allah’ın) ta kendisiler. Sadece “suret” bunlara ait. (Zırvaya bak, ne demekse?)

*

Firavun bile rab olursa (Ki İbn Arabî eşeği "Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavun'a aittir” diyor) Meryemoğlu Mesih haydi haydi olur.. 

Allah (haşa) ete kemiğe bürünmüş, Firavun diye görünmüş.. 

Fakat, İbn Arabî eşeğine göre, Allah'ın suretleri arasında savaş var, bir sureti diğer suretine savaş açıyor. Firavun, Allah'ın "ayn"ı olduğu halde, "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine (yani Allah'a) inandık" demeleri yüzünden sihirbazları cezalandırıyor.

Bu mantıksızlık ve saçmalıkta nirvanayı yakalamış zırvaları, eğer kalem tutacak bir eli olsa, bir eşek  bile yazamazdı. "Ben bir eşşekoğlu eşşekken böyle bir zırvayı nasıl yazabilirim, bana uyar mı, eşşekliğin şanına şerefine bu rezalet yakışır mı?!" derdi.

Diyelim ki yazdı, diğer eşekler bunun yüzüne tükürür, bir daha insan içine (pardon, hayvan içine) çıkamazdı. Utancından ölürdü.

*

İşte, İbn Arabî sapığının vahdet-i vücutçuluğu böyle birşey. 

Nitekim (Mahmut Erol Kılıç ve Ekrem Demirli gibi şaşkınların dolmuşuna binen, gazına gelen) Dr. Kübra Zümrüt Orhan, “Ehl-i Tasavvufun İbnü’l-Arabî’ye Yönelik Tenkitleri: Alâüddevle Simnânî Örneği” başlıklı makalesinde (Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2019, 23 (2): 631—649) şunu diyor:

“… İbnü’l-Arabî, hakîkî varlığın, bir başka ifâdeyle kendisine vücûd denebilecek yegâne varlığın Hak olduğunu “Vücûd [varlık] Hakk’ın aynı olunca...”, “O mevcûdâtın aynıdır zira vücûd O’dur”, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ [şeyler, mevcudat] ise vücûdun sûretleridir” ve benzeri cümlelerle sık sık tekrar etmektedir.”

Evet, İbn Arabî sapığına göre Firavun, Allah’ın suretlerinden bir suretmiş. Fakat bu sadece görünüşte böyleymiş, gerçekte Allah’ın “ayn”ı imiş, ta kendisiymiş.

Alın size vahdet-i vücudçuluk!.. Bu da küfür değilse, küfür nasıl birşeydir?!

*

(Burada şu noktaya dikkat çekmeyi gerekli görüyoruz:

Selefîlerin de, tasavvuf ehlinin de hepsini toptan reddetmiyoruz. Halid-i Bağdadî k. s. da itikatta selefi idi.. İmam Matüridî ile İmam Eş’arî’den önce yaşayan selef de ne Matüridî idi, ne de Eş’arî..

Ancak, selefi geçinenlerin bir kısmının selefi, maalesef Hz. Ali döneminin Haricîleri.

Tasavvufçuların bir kısmı resmen sapık olduğu gibi, selefîlerin bir kısmı da o durumda.. Çünkü selefleri, Haricîler; dolayısıyla, selefîlik iddiaları yanlış da değil.

O selef durumundaki Haricîler’in bir kısmı gerçekten de sürekli ibadet eden abid adamlardı, içlerinden bazılarının ağzı laf da yapıyordu, her söyledikleri yanlış da değildi, fakat birçok şeye kafaları basmıyordu. Sakalları uzun, akılları kısa geri zekâlı hödüklerdi.

Hz. Ali'yi küfre düşmekle suçlayabilmişlerdi. 

Günümüzün selefîlerinin bir kısmının geri zekâlılık ve ahmaklıkta o dönemin Haricîler’ini bile geçmiş oldukları görülüyor. 

Tanınmalarını sağlayan alamet-i farikaları ise, tasavvuf ehlini toptan reddediyor olmaları.

Bunlar İbn Teymiyye'yi de istismar ediyorlar. Gerçekte İbn Teymiyye tasavvuf karşıtı değildir ve tasavvuf anlayışı, Seyda Mehmed Emin Er'in ifade ettiği gibi, düzgündür.)


DEVLETİN SAHİPLİĞİ HUSUSUNDA HEPİMİZ EŞİTİZ, FAKAT BAZILARIMIZ DAHA EŞİT

 



George Orwell’in Hayvan Çiftliği adlı ince romanını lisedeyken okumuştum.

Aklımda kalan, çiftlikteki domuzların diğer hayvanları da kandırıp çiftliğin sahipleri insanlara darbe yapmaları ve hayvanlar cumhuriyeti adını taşıyan bir domuzlar diktatoryası kurmuş olmaları.

Bir cumhuriyet kurdukları için anayasa yapmayı da unutmuyorlar. Ve anayasaya “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” nitelikte şöyle bir madde ekliyorlar:

All animals are equal, but some animals are more equal than others.” (Bütün hayvanlar eşittir, fakat bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir.)

O bazıları, domuzlar oluyor.

*

Durup dururken Orwell’in romanını hatırlamama neden olan kişi, Cübbeli Ahmet.

Cübbeli’nin bir zamanlar Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında söyleyip de Odatv tarafından yazıya aktarılmış sözleri arasında şöyle bir cümle de yer alıyor:

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım. İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin.”

(https://www.haberturk.com/ahmet-mahmut-unlu-haberturk-te-sorulari-yanitliyor-2559404)

Bu ülkede, görünüşte, devletin sahibi olma bakımından (cumhuriyetçilik zihniyeti/söylemi/rejimi ve demokrasi ilkesi gereği) hepimiz eşitiz, fakat içimizden bazıları, diğerlerinden daha eşit.

O daha eşit olanlar, Atatürkistler (ata tür kistler).. Kemalistler..

*

Cübbeli sefalet, bahtiyar bir adam, çünkü mutlu olmasını sağlayacak şekilde bir hayal aleminde yaşıyor.

Sen, “İstediğimizi seçelim” diye konuşabilen, bunu Türkiye için söyleyebilen bir adamın zekâ yaşının resmini yapabilir misin Abidin?

Bu rejimde sizin, bir tağutun, İngiliz işbirlikçisi bir diktatörün İngiliz ilke ve inkılapları demek olan ilkemsilerine ve devirimlerine bağlılık yemini ederek şahsiyetinizi sıfırlamadan seçimlere girip seçilebilmeniz mümkün müdür, ey yeşil sarıklı ulu hocalar?

Bana bundan hiç söz etmediniz, bunu bana hiç söylemediniz!

Sen, zihniyet bakımından sen olarak kalarak, değişmeden dönüşmeden, en iyi ihtimalle “takiyyecilik” kaypaklığını içselleştirmeden ve karakterin haline getirmeden seçilebilir misin (Erbakan gibi konuşalım) ey Sakallı Hüsnü?

*

Cübbeli Con Ahmet’in devr-i daim makinası.. 

Sen önce, rejimin kelime-i şehadetini getirerek Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ederek seçiliyor, ayrıca bir de “Atatürk aleyhinde konuşmak caiz değildir” fetvası eşliğinde ata putu la yüs’ellik (sorgulanamazlık) makamına oturtuyorsun, sonra da, kanunları değiştiriyorsun, fakat ata putun aleyhinde konuşmanın caiz olmadığını dikkate alarak.

Aleyhinde konuşmak caiz olmayınca, “Şu devrim diye yaptıkları zorbalığın, hatta ahlâksızlığın, ve de İslam düşmanlığının ta kendisi” de diyemiyorsun.

Dersen, Cübbeli Con Ahmet’in İslamiyet’ine göre caiz olmayan bir iş yapmış oluyorsun..

Ayna ayna, söyle ona, şu alemde kendisinden daha fırıldağı var mı?

*

“Bu ülke hepimizin ülkesi, bu vatan hepimizin vatanı” demek mümkün olabilir.. Fakat, “Devlet, hepimizin devleti” ifadesi bir ölçüde yanlıştır.

Hiçbir devlet, hiçbir zaman, kelimenin tam anlamıyla “herkesin devleti” olmaz. 

Demokratik devlet bile, herkesin “eşit ölçüde” devleti değildir, “çoğunlukta olanların daha eşit oldukları devlettir.

Böyle bir devlette, azınlıkta kalanların fazla bir söz hakkı olmaz.

Hiçbir talepleri kanun halini almaz.

Hiçbir zaman yöneten olamazlar.

Yönetilen olarak kalmaya mahkumdurlar.

Kendi hak ve hürriyetleri, hukukları (kaderleri demeyelim) üzerinde tam anlamıyla “malik/sahip” konumda değildirler.

Bu yüzden, gerçekte, (beyin yıkamasına maruz kaldıkları için farkında olmasalar da) kelimenin tam anlamıyla hür/özgür de kabul edilemezler.

Eğer siz bir hapishanede doğmuş ve oradaki hayata alışmışsanız, dışarıya çıkmayı hiç aklınızdan da geçirmiyorsanız, kendinizi hür zannedebilirsiniz, fakat değilsinizdir.

*

Hürriyet nedir?

Hürriyet, başkalarının (ister çoğunluk, isterse mütegallibe bir azınlık olsunlar) senin hukukun/hakların üzerinde söz sahibi ve belirleyici olmamasıdır.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Fatiha Suresi tefsirinde bunu şöyle ifade etmektedir: 

“Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur [Keşf-i Pezdevî], ki bunun zıddı, hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan, hakları bakımından] her hangi bir ferdin vaz’-ı beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tâbidir.” 

Sadeleştirilmiş metni de verelim:

“İslâm literatüründe [terminolojisinde] hürriyet, kişinin haklarına (hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise, Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız (ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun (öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir.”

Bu ifadelerin ortaya koyduğu gibi, Allahu Teala’nın vaz’ ettiği kanunlarla, Şeriat’le yönetilmeyen bir toplum ve fertler, kendi hukukuna/haklarına sahip kabul edilemezler.

*

Şeriat’te, kulun kula egemenliği söz konusu değildir. Çünkü, peygamberler bile, insanlar için “kendiliklerinden, kendi keyiflerine ve arzularına göre” kural koyamazlar.

Diğer insanlar için de, o peygamberler için de bizzat Allahu Teala kural koyar, kanun yapar. Bu kanunların bir kısmı “kitap”la bildirilir, bir kısmı ise peygamberlerin sözleri aracılığıyla..

İslam/Şeriat dışı rejimlerde ise, çoğunluğu ya da gücü bir şekilde ele geçirip iktidar olmuş birey (lider, elebaşı, çete reisi) ya da gruplar (fırkalar, partiler, gruplar, çeteler, örgütler), kendi heva ve heveslerine, çıkarlarına, arzularına ve keyiflerine göre kanun yapar, menfaatleri öyle gerektirdiğinde de bu kanunları derhal değiştirirler.

Rejimin bekasını garantiye alan “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kanunlar da vardır tabiî..

Yani Cübbeli Con Ahmet’in “İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin” lafı, çocuk ruhlu ahmak taifesi için hazırlanmış “uykudan önce” programında beleş ikram edilen bir “masal bahçesi” haşhaşıdır.

*

Böyle Allahu Teala’nın yasalarıyla değil de birilerinin keyfine göre yönetilen bir devlette diğer insanların payına düşen, merhum Elmalılı hocanın belirttiği gibi, yalnız Allah’ın kulu olmayıp, bu tür ayrıcalıklı birey ya da gruplara kul olmaktır.

Hür değil, bir tür esir ya da köle olmaktır.

Bu kölelerin bir kısmı, menfaat saikiyle ya da korktuklarından, kendilerini kul edinip köleleştirmiş, hukukundan mahrum bırakıp bir tür esir edinmiş efendilerine yağ çeker, yalakalık yaparlar.

Birkaç lokma yağlı kemik elde edebilmek, ya da salt aferin alabilmek, “Hoşt!” yerine, “Aferin sana sevimli mahluk!” lafını duyabilmek için “Ben de sizdenim, sizin gibiyim” makamından gazel okumaya başlarlar.

“Firavun'un ve ileri gelenlerinin, kendilerini (eza ve cefa ile) fitneye atmasından korktukları için Mûsâ'ya, kavminin (genç) bir tâifesinden başkası îmân etmedi. Çünki Firavun yeryüzünde çok büyüklenen (bir zorba) idi. Ve doğrusu o, gerçekten (haddini bilmeyip) aşırı gidenlerdendi.” (Yunus, 10/83)

*

Türkiye gibi laik ülkelerde müslümanlar kendi hukuklarına/haklarına bile malik değildirler.

“Yalnız Allah’a kulluk etme” hak ve hürriyetinden mahrumdurlar.

Bir ölçüde esir durumdadırlar. Bir tür köledirler.

Yani kendi kendilerine, kendi hukuklarına bile sahip değildirler, nerde kaldı ki devletin sahibi olsunlar.

Devletin imtiyazlı, mutlu ve putlu “derine kök salmış sahipleri”, bütün bu gerçekler anlaşılmasın diye, Cübbeli gibi “kullanışlı topaç”ları “piyasaya sürer” ve onlar vasıtasıyla milleti aldatırlar.

*

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım”mış..

Bu vatan, tarihin kara bağrında sıradağlar gibi duranların“, bu tamam..

Fakat, “Bu devlet, pratikte önceklikle, başımızda zebani ve gardiyan gibi durup kimimizi vatansever, kimimizi de vatan haini ilan eden, ve vatan haini olarak yaftaladıklarını (açık ya da zhirleme ve trafik kazası gibi örtülü veya gizli yöntemlerle) öldürme hakkını kendilerinde bulanlarındır.

Çünkü onlar, “Bu devlet hepimizin” masallarıyla aldatılan samimi müslüman halkın aksine, kendileri gibi putperest olmayanların, “yalnız Allah’ın değil, aynı zamanda kendilerinin de kulu” olduğunu, kendilerinin istediği şekilde inanmak zorunda bulunan bir tür esirler/köleler sayılmaları gerektiğini, eğitilip ıslah edilmeleri, ıslahları mümkün değilse zararlı haşerat gibi itlaf edilmeleri ya da sokak köpeği gibi zehirlenmeleri gerektiğini düşünüyorlar.

Kendilerinde bu hakkı görüyorlar.. Gördüler.

Acı gerçek budur.

 

ULEMANIN İBN ARABÎCİ VAHDET-İ VÜCUTÇULUĞU KÜFÜR VE ŞİRK SAYMALARININ NEDENİ

 










Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Bunlar (bu putlar), sizin ve atalarınızın onlara taktığınız birtakım isimlerden başka bir şey değildir; Allah, onların hakkında hiçbir delil indirmemiştir. (Bu putlara tapanlar) ancak zanna ve nefislerin(in) arzu etmekte olduklarına uyuyorlar. Hâlbuki onlara doğrusu Rableri tarafından hidâyet (rehberi peygamber) de gelmiştir.” (Necm, 53/23)

Birtakım adlandırmalar yapıyorsunuz ama içi boş.. Adamın adı Aslan, fakat kendisi karakter olarak tavşan.

İşte, İbn Arabî’nin kullandığı (vahdet-i vücud terkibinde yer alan) “vücud” (varlık, varoluş) kavramı da (Ki bununla Allahu Teala’yı kastediyor) böyle bir şey.

Onun “vücud”a yüklediği anlam çerçevesinde aslında ortada Allah diye bir şey kalmıyor.

*

Neden böyle olduğunu açıklamamız gerekiyor.

Mervenur Tiryaki’nin “Alâeddin el-Buhârî’nin İbn Arabî ve Vahdet-i Vücûd’a Yönelik Eleştirileri” adlı yüksek lisans tezinde (Çanakkale: Onsekiz Mart Üniv. Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2021) şu satırlar yer alıyor:

“Bu bakımdan Buhârî, Tanrı’yı mutlak vücûd olarak adlandırmasından dolayı İbn Arabî’yi şiddetle tenkit eder. Oysa kanaatimizce mantık ve gramer üzerinden yapılan bu tartışmalar, özünde kavramlara yüklenen anlamların farklılığından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir.” (s. 79.)

Abdülmelik Yangın ise, “Alâeddin el-Buhârî’nin Fâdıhatü’l-Mülhidîn Adlı Eseri ve Vahdet-i Vücûd Nazariyesine İlişkin Eleştirileri” başlıklı yüksek lisans tezinde İstanbul: Marmara Üniv. Sosyal Bil. Enstitüsü, 2012) şunları diyor:

“Alâeddin el-Buhârî’nin Kâhire’de ne kadar kaldığı zikredilmemekle beraber H. 831 yılında Molla Fenârî ile “Elhamdu lillâh” cümlesi üzerine yaptığı tartışmadan sonra Mısır’dan ayrıldığı vâkidir. Mısırdan ayrılma sebebi olarak da Sehâvî şu hâdiseyi nakleder: “İlim meclislerinin birinde Alâeddin el-Buhârî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’yi eleştirmiş ve tekfîr etmişti. Mecliste bulunanlardan Kâdı Şemsüddin el-Bisâtî, buna karşı çıkmış İbnü’l-Arabî’nin bazı lafızları te’vîl edilirse tekfîr edilemeyeceğini belirtmişti. Alâeddin el-Buhârî, mutlak vahdeti (el-vahdetü’l-mutlaka) kabul edenlerin kâfir olduğunu söylerken, el-Bisâtî muhâtabının vahdet-i mutlakayı anlamadığını ileri sürüyordu. Bunun üzerine Alâeddin el-Buhârî çok sinirlendi ve eğer Sultan, el-Bisâtî’yi kâdılıktan azletmezse Mısır’dan ayrılacağına dair yemin etti.” (s. 3.)

Bu alıntılardan anlaşılabileceği gibi, Alâeddin el-Buhârî, İbn Arabî’nin “mutlak vücud” tabiriyle ifade ettiği düşüncesinin tevil edilmesinin mümkün olmadığını kabul etmektedir.

*

Alâeddin el-Buhârî, meseleyi şu şekilde ele alıyor:

“… bunların inançlarına göre, kainattaki aynlar (şeyler), yani gökler, yer ve bu ikisi arasında yer alan herşey, haricî (insan zihni dışında olan) mevcutlar (mevcudat, varlıklar)’dır. Kainattaki tüm bu  şeyler, Allah’ın ilminde sabit olan aynlardır. Allah ise, bunlara göre mutlak vücut (varlık) olup, hariçte değildir (insan zihnindeki “ikinci akledilir” durumunda bir soyutlamadır). (Mevcudatın ise o kadar bile varlığı/vücudu yoktur) Aksine hariçte görünen şeyler tamamen hayalden ve seraptan ibarettir. Dolayısıyla bunların taayyünleri de, yani kesin birer ayn (şey) oluşları da, bilimsel (bilişsel, zihinde olan) bir taayyündür (belirlenmedir), yoksa bunlar aynî anlamda (hariçte, insan zihni dışında ortaya çıkma anlamında), bir taayyün değildir….

“… bu, nass ile sabit olan hükmü de inkar anlamını taşır. Çünkü yüce Allah’ın kavli şöyledir.

“ ‘O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’ (Kasas: 28/88)

“İşte bu şahısların sapık görüşleri kabul edilirse, … bu âyetin bir manasının olmaması gerekir. Çünkü bu şeyler yani kainat önce (hariçte, insan zihni dışında taayyün edip / aynlaşıp) gerçekleşmiş olmalı ki, bu ayet sonradan bunların helakinden, ortadan yok olmasından söz etmiş olabilsin. Çünkü helak oluş, ortadan yok oluş, ancak o  şeyin önce gerçek bir  şekilde var olmasından, tahakkukundan sonra ve hariçte yani yüce Allah’ın zatının dışında (insan zihninin ürettiği bir şey olmaksızın) gerçekleşmiş olmalarından sonra sözkonusudur….

“Bu kesim, bu alanda kesin deliller sunmaktan acze düştüklerinde, öncelikle keşif ve ayan olayını ileri sürerek inkara gitmişlerdir…..”

(http://www.islah.de/menhec/men00010.pdf)

Burada mesele sadece mevcudatın (Allahu Teala dışındaki varlıkların) bir serap ve hayal olmasından (insan zihninin dışında ve Allahu Teala’nın zatından ayrı olarak hariçte varlığının bulunmamasından) ibaret değildir.

Bizzat Allahu Teala, “mutlak vücud” adı verilerek, ancak insan zihninde var olan (dolayısıyla insan zihni dışında varolmayan) birşeye dönüştürülmektedir. Hayal içinde hayal, serap içinde serap..

Putperestlerin salt isimlerden ibaret olan putlarından bir farkı kalmamaktadır.

Nitekim Tiryaki, yukarıda aktardığımız gibi, “Sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir” diyor.

Halbuki, İbn Arabî “mutlak vücud” tabirini Allahu Teala’ya isim yapmıyor, Allahu Teala’yı bizzat mutlak vücud olarak görüyor.

Ve bunu, mükaşefe/keşf ile anlaşılmış olan “hakikat” olarak pazara sürüyor.

Gerçekteyse Plotinus gibi Yunun filozoflarından araklanmış batıl bir zırvadan ibaret.

*

Öte yandan, “vücûdun (Ki Allahu Teala için söz konusu edilen vücud, mutlak vücud) ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki etme” şeklindeki ifade de sorunlu.

Vücud, adı üstünde vücud, yani varlık.. Siz bundan söz eder, ve mutlak vücuda tanrısal özellikler atfeder, sonra da mutlak vücud ile Allahu Teala’nın zatının özdeş olmadığını söylerseniz, o zaman Allahu Teala’nın yanına, O’na denk bir ikinci tanrı eklemiş olursunuz.

“Mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapma” meselesi de sorundan hâlî değil.. O zaman da “İsim, müsemmanın (isimlendirilenin) aynı mıdır, gayrı mıdır?” sorusuna cevap aramak gerekecektir.

Böyle bir isimlendirmenin caiz olup olmadığı da ayrı mesele..

*

Bu noktada, Tiryaki’nin İbn Arabî’yi yanlış anlıyor ya da görüşlerini yanlış aktarıyor olduğunu düşünenler çıkabilir.

Konuyu (İbn Arabî avukatlığı yaparak) daha ayrıntılı ele alan bir makale çerçevesinde anlamaya çalışalım.

Dr. Kübra Zümrüt Orhan, “Ehl-i Tasavvufun İbnü’l-Arabî’ye Yönelik Tenkitleri: Alâüddevle Simnânî Örneği” başlıklı makalesinde (Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2019, 23 (2): 631—649) şunu diyor:

“Alâüddevle Simnânî (ö. 736/1336), İbnü’l-Arabî’den (ö. 638/1240) bir asır sonra, Simnân’da yaşamış bir Kübrevî şeyhidir. … Simnânî’nin eserlerine bakıldığında onun İbnü’l-Arabî’ye yönelik eleştirilerinin iki temel noktada temerküz ettiği görülür. Bunlardan ilki Allah hakkında vücûd-i mutlak kavramını kullanmasına yöneliktir. Simnânî, eserlerinde Hak için vücûd-i mutlak kavramını kullanmayı doğru bulmadığını ifâde etmektedir.”

Peki, vücud kavramından neyi anlıyoruz? K. Z. Orhan, Ekrem Demirli’ye atıfta bulunarak şunları söylüyor:

“Vücûdun, birincisi var olmak demek olan mastar anlamı, diğeri var olan mânasında mevcûd anlamı olmak üzere iki temel anlamı vardır. Sûfîlerin varlık görüşünün anlaşılabilmesi için, meydana gelen, ortaya çıkan, sonradan olan varlık (mevcûd, mümkün varlık) ile Tanrı’yı anlatan bir kavram olan varlık arasındaki farkın göz önünde bulundurulması gerekmektedir.”

Böyle diyorlar, fakat laflarının devamında o farkı unutuyorlar.

İlk cümledeki anlamıyla vücud, zihinde yapılan bir soyutlamadan ibaret.. Masdar olarak düşündüğümüzde durum bu.. 

Mesela “gelmek” masdarını alalım, bir fiil olarak (masdar olarak değil) Ali’nin, Veli’nin gelmesinden söz edebilirsiniz, fakat bu fiil olarak ortaya çıkış dışında varlık aleminde “gelmek” diye bir şey bulunmaz. O, sizin zihninizde yaptığınız bir soyutlamadır.

“Var olan manasında mevcud anlamı”na gelelim.. 

Bu da, mevcud kelimesinin ism-i mef’ul kalıbında gelmesinin gösterdiği gibi, “varoluşun, kendisinde ortaya çıktığı şey” demek olur. Bu durumda da “vücud”dan ancak “mevcud” çerçevesinde söz edilebilir. Mevcud yoksa vücud da yok demektir, vücud sizin zihninizdeki (mevcuda dair) bir soyutlamadan ibarettir. (Mesela “mektûb / yazılan” kelimesini alalım.. Mektûb yoksa, “yazmak” da yok demektir. Canlılık gibi.. Canlı yoksa, canlılık da yok demektir; canlılık, canlıya dair bir soyutlamadır.)

Bu anlamlar çerçevesinde (masdar manası vererek) “Allah, vücuddur” derseniz, “Allah, zihninizde yaptığınız bir soyutlamadan ibarettir” demiş olursunuz.

*

Bunları bir tarafa atıp, “Sûfîlerin varlık görüşünün anlaşılabilmesi için, meydana gelen, ortaya çıkan, sonradan olan varlık (mevcûd, mümkün varlık) ile Tanrı’yı anlatan bir kavram olan varlık arasındaki farkın göz önünde bulundurulması gerekmektedir” derseniz, o zaman “mutlak vücud”dan söz edemezsiniz.

Çünkü bu yaptığınız şey bir takyiddir, kayıtlamadır, kavramı “Allahu Teala’nın varlığı ile kayıtlamak” ve mukayyed hale getirmektir.

Mutlak olan şey için hiçbir kayıt ve şart getirilemez. 

(Mesela “Ben iyiyim” dediniz diyelim.. “İyi” olmayı mutlak manada düşündüğümüzde her anlama gelebilir. Sağlık bakımından iyi olmak da, "insan" olarak iyi olmak da, bir dolandırıcı olarak iyi olmak, işini iyi yapmak da bunun içine girer.)

*

İbn Arabî’nin yazdıkları, birbirini tutmayan, birbirini yalanlayan ve çürüten tutarsız ve çelişkili lafazanlıklar olduğu gibi, İbn Arabîcilerin yazdıkları da birbirini tutmayan şeyler.. Vahdet-i vücud diye her biri başka birşeyi anlatıyor.

Mesela, yukarıda Tiryaki’nin Sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir” demiş olduğunu aktarmıştık. K. Z. Orhan ise tam tersini söylüyor:

“… İbnü’l-Arabî, hakîkî varlığın, bir başka ifâdeyle kendisine vücûd denebilecek yegâne varlığın Hak olduğunu “Vücûd Hakk’ın aynı olunca...”, “O mevcûdâtın aynıdır zira vücûd O’dur”, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ ise vücûdun sûretleridir” ve benzeri cümlelerle sık sık tekrar etmektedir.

“O hâlde İbnü’l-Arabî’ye göre vücûd-i mutlak yani sırf varlık Hak’tır.

Bunlar, birbirini tutmayan saçmasapan zırvalar.

*

Kaşar zampara İbn Arabî kalpazanından yapılan ilk alıntıya göre, vücud (varlık), Allah’ın kendisi..

İkinci alıntıya göre de O (yani Allah) mevcudatın (mevcutların, mevcudat diye isimlendirdiğimiz varlıkların) ta kendisi.. Çünkü, vücud (varlık), O’dur (yani Allah’tır).

Üçüncü cümlede iş biraz karışıyor, bu defa mevcudat yerine eşya (şeyler) kelimesini kullanıyor. İkinci cümledeki mantığın bir sonucu olarak “Allah, eşyanın aynıdır, ta kendisidir” demesi gerekirken, bu defa “vücud”un kendisi ile suretini ayırıyor, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ ise vücûdun sûretleridir” diyor.

Bu durumda eşya (mevcudat), Allah’ın (haşa) suretleri olmuş oluyor. İkinci cümleye göre ise, “O mevcudatın aynıdır” idi, suretlik yoktu.

Bu arada vahdet-i vücud hurafesi de ilk darbeyi içerden almış oluyor. Vahdet yok, ikilik var: Ayniyet ve suret.

*

K. Z. Orhan, söz bu noktaya gelince İbn Arabî şarlatanından yeni bir zırva aktarıyor:

“Bil ki eşyâ üç mertebedir, dördüncüsü yoktur. Bu üç mertebenin dışında bir şeye ilim taalluk etmez. Adem-i mahz ne mâlûmdur, ne mechûldür, ne de kendisine bir şey taalluk eder. Bunu anladıysan deriz ki bu üç varlık mertebesinden biri zâtı itibâriyle vücûd ile muttasıf olup “aynında mevcûd bi-zâtihî”dir ( عينه في بذاته موجود فهو). Onun vücûdunun ademden olması mümkün değildir, çünkü O mutlak vücûddur. (الوجود مطلق) Herhangi bir şeyden meydana gelmemiştir ki o şey O’na tekaddüm etsin. Aksine herşeyin mûcidi, hâlıkı, takdîr, tafsîl ve takdîr edeni O’dur. O hiçbir kayıtla mukayyed olmayan vücûd-i mutlaktır. O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr olan Allah’tır. O’nun misli hiçbir şey yoktur ve O Semî’ ve Basîr’dir.”

Soytarının “adem-i mahz” dediği, mutlak/sırf yokluk. Bundan bahsetmek lüzumsuz laf kalabalığıdır, zaten kendisi de ona herhangi birşeyin taalluk etmeyeceğini söylüyor. 

Dolayısıyla bundan bahsetmek aslında abesle iştigaldir ve lüzumsuz gevezeliktir. Buna sadece lüzumsuz gevezelik taalluk ediyor. (Ki bu soytarının kitaplarının tamamı lüzumsuz gevezelikten ibaret. Meşhur ifadeyle, söylediklerinden doğru olanlar yeni/söylenmemiş değil, yeni olanlar da doğru değil.)

İkinci cümleye geçelim.. “Bunu anladıysan deriz ki bu üç varlık mertebesinden biri zâtı itibâriyle vücûd ile muttasıf olup ‘aynında mevcûd bi-zâtihî’dir” diyor.

Böylece zat ile vücud ayrıldı. Ehl-i Sünnet’in kabul ettiği şekilde vücud, kendisiyle muttasıf olunan (sıfatlanılan) bir sıfat haline geldi.

Zatı itibariyle vücud ile muttasıf olmak, vücud sıfatının zatî bir özellik olması, zattan ayrı olmasının düşünülememesi demektir. Mesela beşerlik/insaniyet, insanın zatî bir sıfatıdır, insan, o sıfat olmaksızın düşünülemez. Fakat âkil oluş (akıllılık) zatî sıfat değildir, insanın zatından ayrılabilir. Delirmekle insan, insan olmaktan çıkmaz. Çünkü insan zatı itibariyle akıllılık ile muttasıf değildir.

Zatı itibariyle vücud (varlık, varoluş) ile muttasıf olan, Allahu Teala’dır.

Endülüslü soytarı, bunun ardından lüzumsuz yere “mutlak vücud” kavramını uyduruyor, “O hiçbir kayıtla mukayyed olmayan (kayıtlanmamış) vücud-ı mutlaktır” diyor, fakat (ne yaptığından habersiz bir dangalak olduğu için) kayıt getiriyor: “O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr olan Allah’tır.”

*

Ve K. Z. Orhan, İbn Arabî kadar bile kafası çalışmadığı için, onun bu sözlerini naklettikten sonra şunu diyor:

İbnü’l-Arabî ve takipçilerine göre, Hakk’ın mutlak vücûd oluşu, bu mertebede, bu varlıkta çokluk, bileşiklik, sıfat, nisbet ve hükmün bulunmadığı anlamına gelir.”

Halbuki, “O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr” derken sıfat izafe etmiş ve Allahu Teala hakkında hüküm vermiş oluyor, farkında değil.

O, mevcudatın yok aynıdır, yok suretidir filan diyerek gevezelik yapmak da hüküm vermektir.

Orhan, bu tür başka zırvalar da aktararak yazısını lüzumsuz yere uzatmış durumda.. Onlardaki çelişki ve tutarsızlıklara da değinirsek yazı fazla uzar, geçelim.

*

Toparlarsak..

Allahu Teala “mutlak vücud (varlık)” olarak adlandırılıp bu keyfiyet “ikinci akledilirler” meyanında ele alınırsa aslında ortada Allah diye birşey kalmamaktadır.

Allah inancı, putlar gibi içi boş bir isimlendirme halini almaktadır. Ortada sadece “mevcudat” kalmaktadır.

Buna karşılık vahdet-i vücud anlayışı çerçevesinde mevcudat/mahlukat mutlak vücudun (yani Allah’ın) “ayn”ı ya da sureti haline geldiğinde ise, bütün mevcudat tanrısallaşmakta, bu defa Allah değil fakat yaratılanlar yok olmakta, ortada sadece Allah kalmaktadır.

İbn Arabî kalpazanı, bu ikinci yaklaşım çerçevesinde mevcudatın Allah’ın “ayn”ısı mı yoksa sureti mi olduğu konusunda ise karar verememiş gibi görünmektedir.


(Devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/firavunlari-tanri-yapmanin-diger-adi.html)


ELMALILI HOCA’NIN PENCERESİNDEN GÖRÜNEN CÜBBELİ MANZARASI: TAĞUT AVUKATLIĞI VE ŞİRK SÖZCÜLÜĞÜ

  Cübbeli Ahmet, bir zamanlar,  Habertürk TV ’nin  Türkiye’nin Nabzı Özel programında, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın tefsir...