Tarihselcilik hurafesinin yeni bir şey olmadığı, en
önce İngilizler’in etkisi altındaki Hindistan ve Mısır’da
ortaya çıktığını biliniyor.
Aynı şekilde Rusya’nın etkisi altındaki iç Asya
beldelerinde de geçmişte (Musa Carullah gibi) “yenilikçi/ceditçi” tiplerin türemiş
olduğu malum.
Osmanlı’da ise, meydan boş olmadığı, gerçek ulemanın eli
kolu devlet tarafından bağlanmadığı, baskı altına alınmadıkları ve
yenilikçilerin önüne imkân halıları serilmediği için, böylesi arayışlar içine
giren tipler palazlanamadılar.
Onların türemesine uygun bataklığın oluşması için öncelikle
medreselerin ve onları destekleyen vakıfların kapatılması, güçlü âlimlerin
yetişmesine imkân veren kurumsal yapıların köküne kibrit suyu dökülmesi, kalan
son ulemanın da ellerine bukağı vurulması, ağızlarının bantlanması, ayaklarına
karpuz büyüklüğünde demir gülleler takılması gerekiyordu.
Bunu yapma şerefi (!) Selanikli Mustafa Atatürk’e nasip
oldu.
*
İşte ancak ondan sonradır ki, Osmanlı mehterinin afakı
inleten haşmetli enstrümanlarının susturulduğu o boğucu sessizlik ortamında,
çapsız ilahiyat klarnetçi ve darbukacılarının gülünç zımbırtılarının sesinin duyulmasına
imkân veren bir boşluk meydana getirilebildi.
Şimdi birtakım soytarılar bu boşluğu gönüllerince tepe tepe
kullanıyor, yurt sathında tepiniyorlar.
Öyle ki, Nasrettin Hoca’nın taşların bağlanması, köpeklerin
salıverilmesi fıkrasını hatırlatacak şekilde, İslam’ın ulemadan istediği gerçek
“bağımsızlık” tavrını (Atatürkçülük yapmamak, iktidar sahiplerine dalkavukluk
sergilememek, meddahlığa yeltenmemek, onların önünde eğilmemek, gerektiğinde
uyarmak, kâfirlere meyletmemek, Kitap ve Sünnet ne diyorsa onu dillendirmek,
hakkı söyleme konusunda insanların kınamasını veya övgüsünü dikkate almamak
gibi tutumları) sergileyenler, bugün bile devletluların doğrudan ya da dolaylı
baskılarına maruz kalmakta, "İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi gerekir.
14 yüzyıl öncesinin hükümleri bugün uygulanamaz. O hükümler bin 400 yıl
öncesinde kaldı" diyebilen yöneticilerin baskısıyla yüzleşmek
zorunda kalmaktadırlar.
Buna karşılık, İsveçli gâvurun Kur’an yakmasından
farksız bir cinayeti işleyerek Kur’an’ın tamamının Allah kelamı
olamayacağını söyleyebilenler kimi zaman açıkça veya dolaylı biçimde
desteklenmekte, hatta zırvaları yüzünden tepki aldıklarında üzülmesinler diye
Ankara’daki ihtişamlı binalardan onlara telefon edilip teselli
edilebilmektedirler.
Türkiye’de bu tarihselci-güncellemecilere
son dönemde “makasıd” istismarcıları
da eklenmiş durumda. “Cümlenin
maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif.”
*
Evet, tarihselcilik-güncellemecilik unvanlı zırvaların
seslendirilmesi Hindistan’da başladı, fakat orada güçlü âlimler mevcut olduğu
için hakettikleri cevabı hemen aldılar.
Onlara ve “makasıd” istismarcılarına cevap verenlerden
merhum Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla
yayınlanmış olan konferansında şöyle diyordu:
“İnsanlardan bazıları şer’î hükümler
için kendi yanlarından ilel-i ğâiyye [gaye
durumundaki nedenler; makasıdın/maksatların/amaçların neden teşkil etmesi]
uydurmakta, sonra da hükümlerin var olup olmaması hususunda o [kendi
kafalarından belirlerdikleri] illetlere [nedenlere] dayandıklarını
zannetmektedirler.
“O yüzden bu iddiâ gereğince
hakkında nass [anlamı açık ayet ve hadis] gelmiş olan hükümlerde tasarruflarda bulunmaktadırlar. Öyle ki,
insanlardan bazısından abdestin gayesinin temizlik olduğunu işittik. Bu gayenin
abdest almadan da hâsıl olacağını, bu yüzden abdest almaya asla hâcet
kalmayacağını zannetmişler ve abdestsiz namaz kılmaya
başlamışlardır.
“Bazıları da namazı, ondaki maksadı ahlâkı güzelleştirmek olarak sebeplendirmelerinden [ve kendilerinin zaten temiz
kalpli ve güzel ahlâklı olduklarını düşünmelerinden] dolayı terk etmişlerdir.
“Oruç, zekât ve hac emirlerinin
çoğunda işte böyle değiştirmeler yapmışlar ve tasarruflarda bulunmuşlardır.
“Yine fâiz ve tasvir/resim yapmak ve
fotoğraf çekmek gibi yasaklarda aynı şekilde (zaruret ölçüsünü aşan)
değiştirmeler ve tasarruflarda bulunmuşlar, Şerîat’ın tamamını iptal
etmişlerdir.”
Peki bu yeni yaklaşımın fıkhî-itikadî hükmü nedir?
Merhum Tehanevî, yukarıdaki sözlerinin hemen akabinde bu
soruya cevap olacak bir cümle kurmuş bulunuyor:
“Bu, açık bir dinden çıkıştır.
“Üstelik bu iddiânın [mantık ilmi
çerçevesindeki akıl yürütüşe temel olan] mukaddimelerinin [öncül durumundaki
iddiaların/varsayımların] tamamı bâtıl olup,
onlara dâir hiçbir delîl mevcûd değildir.
“Bu hükümlerden
birçoğunun meşrû [şeriat hükmü] kılınmasının sırf taabbud [kulluk]
olma imkânı yok mudur? Bunların emre uymak ve mükellefin imtihan edilmesi ve sınanmasından
başka hiçbir gayesinin bulunmaması mümkün değil
midir?!”
Evet, merhum Tehanevî “Bu, açık bir dinden çıkıştır” diyerek bu adamları tekfir etmektedir.
Tekfir etmekte, yani dinden çıkarak kâfir olduklarını
söylemektedir.
*
Bunu söyleyen zat ne Selefî gruptan, ne
de Vehhabî..
Yüzlerce cilt kitap yazmış meşhur bir Hanefî-Matüridî âlimi..
Ömrü İslamî ilimleri okutmakla geçmiş bir medrese hocası,
bir müderris..
Aynı zamanda Nakşbendî tarikatı şeyhi..
Merhum, eleştirilerini şöyle sürdürüyor:
“Sonra, onların yanında [ellerinde],
şer’î hükümleri bağlamış oldukları bu illetlerin sadece şu
kasdedilen gayeler oldukları, onlardan başka illetlerin ve gayelerin bulunmadıklarına
dâir hiçbir delîl yoktur.
“Mümkündür ki, onların gayeleri,
hükümlere âit türlü sûretlere terettüb eden husûsî eserler (etkenler) olabilir.
Nitekim [şunun gibi ki] ilaçların bazısı [farklı] hâsselere tesîr edicidir
[bilinen ve bilinmeyen başka etkileri vardır].
“Sonra mümkündür ki, (şer’î bir
hüküm içün) idrâk ve anlayışları çerçevesinde bir
adam bir illet, başkası da başka bir illet getirir. O hâlde birisinin diğerine
üstün kılınmasının [ve tercih edilmesinin] sebebi nedir? O
takdîrde “İki şey
çeliştiğinde [birbirlerini
yok edecek şekilde zıt olduklarında ikisi de] düşerler” kâidesince iki illet de düşer
[Eksi, artıyı götürür, ortada bir şey kalmaz.]. İkisinin
de [kesin illet olmaktan çıkıp] düşmesiyle, hükümlerin
aslı [illetlerin iptaliyle birlikte] ortadan kalkar. Bir dini kendisine din edinen
akıllı bir kimse hiç bunu söyler mi?!”
Mesela bir kimse abdestin hikmet ve maksadının temizlik
olduğunu ileri sürerken bir başkası asıl maksadın suyun vücuda temasıyla
insanda bir dinçlik ve uyanıklık halinin oluşması olduğunu iddia edebilir.
Sonra da böylesi kişiler hem temiz hem de dinç olduklarını düşünerek abdest
almalarının gerekmediği sonucuna varabilirler.
*
Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bu yanlışın doğurduğu [başka]
yanlışlardan birisi de şudur: İnsanlardan bazısı bu illetleri … fer’î [amelle,
uygulamayla ilgili] hükümlerin isbâtı [ortaya konulması] için zikrederler.
Bunda büyük bir zarar vardır. Çünkü bu illetler takdîrîdirler [itibarîdir, kesinlik taşımaz, zanna
dayanır]. Bu yüzden bunlardan birinde en küçük bir karışıklık ve şüphe vâki
olursa, hükmün aslı bozulur. Bu da şer’î hükümlerin iptali
için muhâlif olan kimselere geniş bir sahanın açılmasıdır.
“Açık olan şeylerdendir ki, şer’î
hükümler ilâhî kanunlardan ibârettirler. Kanunların ise [uyma
hususunda] hikmetleri ve sırları araştırılmaz.”
Nitekem, beşerin kendi kafasının ürünü olan laik kanunlara
bile, gaye ve hikmetleri anlaşıldığı için değil, salt kanun oldukları için
itaat edilir.
Merhumu dinlemeye devam edelim:
“Hiç kimsenin şu [ilahî] kanunları
kaldırıp başka bir kanunu getirmek, yâhud onları değiştirmek, veyâhud da onları
iddiâ edilen şu sırlar ve illetlerin temeli üzerine
bırakmak [başka sır, hikmet ve maksatlarının bulunmadığını iddia etmek]
serbestîsi yoktur. Zîrâ bu serbestî [hak] sadece Şerîat’i koyana [Allahu Teala’ya] âittir.”
Mesela, Türkiye’de kanun yapma yetkisi TBMM’ye
aittir. Herhangi bir şahıs “Kanunun gözettiği gaye için
şöylesi daha uygundur” diyerek farklı davranamaz, kendiliğinden farklı bir
kanun/kural ihdas edemez. Ederse “yetki gasbı” içine girip kendisini
TBMM konumuna çıkarmış olur.
Bu da “hükümeti ve devleti tanımama” olması itibariyle devlete
karşı işlenmiş bir suç kabul edilir.
Böylelerine “Devlet, şerik kabul etmez. Paralel devlet olmaya
kalkışmanız affedilmez bir suçtur, vatana ihanettir” denilir. Analarından emdikleri süt
burunlarından fitil fitil getirilir.
Nitekim FETÖ’cü denilen kitleye, bunu bile
yapmadıkları, sadece kendi aralarında (ucu yurtdışına uzanan) paralel bir
emir-komuta zinciri oluşturdukları için ihanet damgası vuruldu. Öyle ki, birçok
kişinin bu şekilde “kanun ve devlet tanımaz” olduğu sabit olmasa bile,
FETÖ’cülerle bir şekilde bir bağlantısının bulunması (iltisaklı olması, mesela
telefonunda bylock programının bulunması, veya parasını Bank Asya’da tutmuş
olması) “devletçilik tekfiri”ne tabi tutulması için yeterli oldu.
*
Bu noktada akla, içtihat sırasında illetlerin aranması
(tahkîk-i menat) konusu gelebilir.
Merhum Tehanevî bu konuda şunları söylüyor:
“Müctehidlerin bazı hükümleri belli temel sebeplere bağlamasına da hiç kimse
aldanmasın.
“Çünkü hükmün, hakkında susulan [Kur’an ve
Sünnet’te hükmü belirtilmeyen] meselelere de geçirilmesine ihtiyâc
vardı. Üstelik onlar [müctehidler] ilimde mütehassıs ve mâhir kimselerdi.
[Yine de tespitleri zannî kalmakta, kesinlik kazanmamaktadır; içtihat
farklılıklarının nedeni budur].
“Ancak bizim mevzumuza gelince
burada iki iş de mevcûd değildir.”
Yani, birincisi, Allahu Teala’nın hikmetsiz ve boş emir
vermeyeceğine iman etmişsen, tutup kendi yarım aklınla hikmet ve maksat icat etmene gerek yoktur. Yeni bir hüküm
aramıyoruz ki hikmeti illa da arayıp bulmaya ihtiyacımız olsun.
Eğer işin hikmetini tam olarak anlayacak olsaydın, ve sende
isabetli hüküm verme melekesi bulunsaydı, zaten dönüp dolaşıp tekrar Allahu
Teala’nın vermiş olduğu emir noktasına gelecektin.
İkinci olarak, sen tarihselci-güncellemeci bir “avara kasnak”
olduğun için, zaten bu emirlerin hikmetini ve maksadını tam anlamayı sağlayacak
kafa da, hüküm vermeyi sağlayacak ehliyet de sende mevcut değildir.
*
Günümüzün (İmam Şatıbî gibi isimleri istismar eden) “makasıd-ı
Şerîa” (Şeriat’ın maksatları/gayeleri) edebiyatçılarının sahtekârlık
denizaltısı tam da bu noktada yüzeye çıkıyor.
Onlar “Canbaza bak canbaza!” kabilinden bir hokkabazlıkla hikmetten söz ederek, kendi akıllarınca
belirledikleri hikmetlere dikkat çekiyor, hükümlerin illetlerini unutturuyorlar.
Yeni içtihatlar, Kitap ve Sünnet’te zaten var olan
hükümlerin illetlerinin (dayanaklarının)
tespitiyle yapılır. Bu ancak, fıkıh ilminde derinleşmiş olanların yapabileceği
bir iştir. İllet bazen açıkça belirtilmiştir (tahkikü’l-menat), bazen bir
karine ile anlaşılır (tenkîhü’l-menat), bazen de belirsizdir ve içtihatla
belirlenir (tahrîcü’l-menat).
Yeni bir içtihatta bulunmanın, yeni bir hüküm getirmenin her
halükârda “illet”e bağlı olması,
dinde mesnetsiz olarak yeni hüküm koyma ve güncellemenin önüne geçer. Buna
karşılık, “illet” bahsi unutturulup olay “hikmet” ve “maksat” kavramlarına
bağlanırsa, kafadan yeni hüküm koymak da, eski hükümleri reddetmek de mümkün
hale gelir.
*
Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat,
hikmet ile illet arasındaki farkı açıklamak için şöyle bir not düşmüş:
“Şurası bilinen bir şeydir ki,
meselelerin cüz’îyâtında [ayrıntı ve parçalarında] hükmün hakîkî illetinin bilinmesi, menâtının [dayanağının]
ayıklanması ve hakîkatinin ortaya konması, (zor ve) tehlikeli bir iştir. Ancak fıkıh ilminde derinleşmek ve İslâmî ilimlerde iyice zirvelere
yükselmekle hâsıl olabilir. …
“Sonra bu makamda insanlar arasında
yayılan bir husûsa dikkatli ve uyanık bir şekilde yaklaşmak lâzımdır ki, o da
hükmün, hikmet değil de, ancak illet üzerine deverân etmesidir. Bu iş âlimler ve
ilimde kökleşmiş kimseler için açıktır ve îzâha muhtâc değildir. Velâkin bugün
insanlardan birçoğu illet ile hikmet arasındaki
farkı anlayamamaktadırlar. Ve kendilerince iddiâ edilen hikmetin yok olmasıyla hükümlerin
de değişmesini beklemektedirler. …
“(Mesela) Hepimiz bugün müşâhede
etmekteyiz ki, hükümet (devlet), caddelerin kesiştiği yerlere elektrikli
işâretler [trafik lambaları] koymuş olup, bir süre kırmızı, bir süre de yeşil yanmaktadır.
Sokakta yâhut caddede seyreden araçların hepsine, şu elektrikli
lambalarda kırmızı gördükleri zaman
durmaları, yeşil gördükleri zaman da hareket
etmeleri emredilmiştir.
“(Bu örnekteki hikmet ve illet
farkına gelelim.) Arabaları durdurmaktaki hikmet, çarpışmalardan
onları korumaktır. Ancak hükmün illeti
lambadaki rengin kırmızı olmasıdır. O hâlde [yolda] durmanın hükmü
hikmetiyle değil, sadece ve sadece illetiyle beraber deverân etmektedir. İşte
bundan dolayı meselâ bir araba gelse ve durma işâreti olan kırmızı lambanın
yandığını (illetin oluştuğunu) görse, her ne kadar orada herhangi bir çarpışma
tehlikesi bulunmasa da [yani hikmet mevcut
olmasa da] durması, hareketine son vermesi mutlaka gereklidir.
“Arabanın şoförünün de “Durma hükmü sadece kazaların önlenmesi içindir (hikmeti
budur); çarpışma tehlikesinin olmadığı [hikmetin bulunmadığı] yerde,
kırmızı ışığın (illetin) bulunmasına rağmen, oradan geçmek
bize serbest olmalıdır” diye düşünmesi, doğru
değildir.
“Öyleyse bu misâldeki durmanın hükmü, şu husûsî sûretteki hikmetin ortadan kalkmasına rağmen, yine de devam
eder, hükümde değişiklik olmaz. Çünki illeti --ki o
kırmızı ışıktır-- devâm etmektedir. Hüküm ancak illetin
değişmesiyle [kanun koyucunun yeni bir kanun çıkarıp başka bir illet
belirlemesiyle] değişir [hikmetin ortadan kalktığının düşünülmesiyle değil].
İşte bu sebeple meselâ kanun değişse ve kırmızı ışık yola devam etmenin
câizliği için olsa, yeşil ışık da harekete son verip durmak için olsa, o
zaman hüküm tersine döner. Çünkü illet değişmiştir.
“İşte şer’î hükümler, sırf insanlardan bir adamın, yâhut
birtakım adamların, o hüküm için husûsî
bir sûrette illet olduğunu iddiâ
ettikleri maslahatı yâhud hikmeti [o şer’î hükümlerde] görmemesiyle
değişmezler.”
Yani böylesi akılsızlar, hikmet (maksat, maslahat) ile
illeti ayıramamakta, fıkıh usulünü (İslam hukuku metodolojisini) hiç mi
hiç bilmemektedirler.
Bir hükmün illetini ancak şârî’nin (şeriat koyucunun, yasa
yapıcı makamın) belirleyebileceğini anlayamamaktadırlar. Böylece, hikmeti
anlamaları durumunda (Ki bu kendilerinin zannı) hükümleri (kanunları) istedikleri
gibi değiştirebileceklerini, güncelleme yapabileceklerini
ileri sürme hadsizliği sergilemektedirler.
Oysa, insanlar emrin hikmetini doğru tespit etseler ve bazen
o emrin ifası sırasında hikmetin ortaya çıkmadığını (trafik lambası örneğinde
olduğu gibi) görseler bile, yine de o emre uymak zorundadırlar.
Bu nokta laik devletler açısından “devletin otoritesinin
tanınması” ve kamu düzeninin sağlanması bağlamında önem taşır.
Din söz konusu olduğunda ise bu gibi hususların yanı sıra
Allahu Teala’ya isyan etmeme, günah işlememe hassasiyeti devreye girer.
Bir şahıs böylesi durumlarda kendi kafasına göre hüküm
verirse heva ve hevesine uymuş, Allahu Teala’ya isyan etmiş olur.
Üstelik Allahu Teala kullarını, “hikmet”lerin varlığı ve
yokluğu (ya da anlaşılıp anlaşılmaması) ile de imtihan edebilir.
Bir insan meseleyi böyle salt maslahat/mefsedet ve makasıd
(maksatlar) ya da hikmet eksenli olarak ele alırsa,
hem hiçbir emri yerine getirmemek, hem de (içki, kumar, faiz, zina gibi) her
yasağı çiğnemek için bir bahane bulmakta çok fazla zorlanmaz.
*
Tarihselcilik usulsüzlüğünün ve güncellemecilik omurgasızlık,
ilkesizlik, enaniyet, nefsaniyet, hazcılık, pragmatizm, kıblesizlik ve
kaypaklığının insanları getireceği nokta da işte burasıdır.
Güncellemeci tarihselciliğin varacağı son durak ibahîlikten
(herşeyi helal, caiz ve mübah görmekten) ibarettir.
Siz bu tarihselci ve güncellemecilerin “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
döneminde şu şu hususlardaki serbestî caiz görülüyordu, ama bugünün bozuk ve
karışık şartlarında, fitne fesat ortamında bunun hükmü değişiyor olabilir,
birtakım mahzurlar var gibi görünüyor, dolayısıyla bundan sakınılması iyi olur,
ihtiyat iyidir, makasıd ve hikmet bunu gerektiriyor”
dediklerine hiç şahit oldunuz mu?!
Bunların otobanı tek yönlü işliyor, gidiş-geliş diye iki yön
yok.. Sadece gidiş var.
Tek istikamet ibahîlik..