Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord
Curzon’un Osmanlı Devleti’ne yönelik oyunlarından birini, Sivas Kongresi
sırasında gündeme gelen Amerikan mandası meselesi oluşturuyor.
Galip devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya), mağlup devletlerden Almanya
ve Bulgaristan ile birer barış antlaşması imzalamıştı. Aynı şekilde Osmanlı
Devleti ile de bir antlaşma yapılması gerekiyordu. Ancak, Curzon’un niyeti
Osmanlı Devleti ile anlaşmak değildi, (Türkiye’deki ajanlarının başı olan Rahip Robert Frew vasıtasıyla
anlaştıkları, Black Jumbo kod adını verdikleri Selanikli Mustafa Kemal eliyle) yıkmaktı.
Selanikli’nin Anadolu’da yeni bir devlet kurmasını istiyorlardı.
Ve bunun için Selanikli’nin zamana ihtiyacı vardı.
İşte, Curzon’un antlaşma konusunda
ipe un sermek, diplomatik müzakereleri askıya almak, ve böylece zamparaya zaman kazandırmak için yaptığı ayak
oyunlarından birini Amerikan mandası
meselesi oluşturuyordu.
Mehmet Hasan Bulut (daha önce de aktardığımız gibi) şunları söylüyor:
“…
İngiltere, [ABD Başkanı] Reis Wilson’a Türkiye’yi manda himâyesi altına
alma teklifinde bulundu. Bunun üzerine, İtilaf Devletlerinin [İngiltere, Fransa
ve İtalya] işgali altındaki Türkiye topraklarının geleceği ve mandaya uygun
olup olmadığı hakkında bir rapor hazırlamaları için Türkiye’ye
bir komisyon gönderilmesine karar
verildi. Komisyonda eski Robert Koleji hocalarından Albert Lybyer,
İstanbul Amerikan Elçiliğinin eski çalışanlarından Dr. George Montgomery ve
Rockefeller’a ait Standard Oil’in casusu William Yale vardı.
Komisyona iki kişi liderlik edecekti: Oberlin Kolejinin rektörü Henry Churchill
King ve bizim [Arnavutluk ve
Rusya’da ihtilâlleri organize etmek ve ihtilâlcilere yardım etmek için İnsanî
yardım organizasyon ve derneklerini kullanmış olan] Amerikalı işadamı Charles
R. Crane.”
(Mehmet
Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey
Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018,
s. 354-5.)
Evet, Amerikan mandası
meselesinin gündeme getirilmiş olması, Selanikli zampara Mustafa Atatürk’e,
önce (Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı / Milletvekilleri Meclisi’ni devreden
çıkartacak) yeni bir meclis (TBMM) oluşturması, ardından (Osmanlı Hükümeti’nin
pabucunu dama attıracak) yeni bir hükümet kurması, ve son olarak da Osmanlı
Devleti’ni tarihe gömecek yeni bir devlet tesis etmesi için zaman kazandırma gayesine matuftu.
*
Bulut’un sözünü ettiği komisyona gelince..
Liderleri olan Henry Churchill King ve Charles R. Crane’den
dolayı King-Crane Komisyonu olarak
adlandırılıyor.
Doğal olarak Selanikli
zampara, kendisine zaman kazandıracak olan “manda” tiyatrosuna büyük bir
hevesle iştirak etmeye hazırdı. Bulut’tan dinleyelim:
“Hâlide
Edip [Adıvar], Komisyon daha İstanbul’a gelmeden önce Charles R Crane ile mektuplaşmaya başlamış ve ona
Millî Hareketin liderinin Mustafa Kemal olduğunu yazmıştı. Halide, İstanbul’da
Crane ile yüzyüze görüştükten sonra, Ağustos ayının başında Mustafa Kemal’e
yazarak ona Crane’den bahsetti ve Millî Hareket için Amerikan yardımının çok
faydası olacağını söyledi. Mustafa Kemal de bu Amerikalı işadamı ile görüşmek
isteyince Crane kendisinin gidemeyeceğini, fakat bir adamını göndereceğini
söyledi.
“… [10 Ağustos 1919’da] Crane’in Mustafa
Kemal’e söz verdiği adamı, yani Chicago Daily News gazetesinin
muhabiri Louis Edgar Browne, yanında
Hâlide Edib’in ve Crane’in referans mektupları olduğu halde Sivas’a doğru yola
koyulmuştu. [Louis Edgar Browne (1891-1951): Amerikalı istihbaratçı. The New York Globe ve Chicago
Daily News gazetelerin muhabiriydi. Rusya’da Bolşevik İhtilâlinde
gazeteci-casusluk yaptı. İhtilâlden sonra ABD’ye döndü. Yeni vazifesi için
Kemalist İhtilâlin başladığı Türkiye’ye gönderildi. Böylece Bolşevik
liderlerini yakından tanıma imkânı bulduğu gibi Kemalist İhtilâlin liderlerini
de tanımış oldu.]
“Bu arada Charles R. Crane, Türkiye
Yahudileri adına kendisini ziyârete gelen Macedonia Risorta Locasının eski
üstâdı Carasso ve Hahambaşı Haim Nahum ile görüştü. Carasso ve Nahum, İstanbul’un Türklere bırakılmasını istediklerini söylediler.
Crane, Mustafa Kemal’in Pera Palas’ta kalırken birkaç kez görüştüğü Rahip Frew ile de buluştu. …
“King-Crane
Komisyonu 21 Ağustos’ta İstanbul’dan ayrılmış ve Yunanistan ve İtalya
üzerinden Paris’e dönmüştü, fakat arkada bir adamlarını bırakmışlardı. Bolşevik
İhtilâli esnasında Rusya’da vazife yapan ve Komünist liderleri yakından tanıyan
gazeteci Louis E. Browne, Sivas Kongresindeki tek Hristiyandı. Mustafa Kemal,
Doğu illerini temsil etmeleri için Erzurum
Kongresinde kurduğu Heyet-i Temsiliye’nin [Temsilciler Kurulu'nun] sayısını
Sivas’ta artırarak, onlara tüm yurdu temsil etme vazifesi vermişti. Kûtülamâre’de [İngiliz casus] Aubrey’e
İngiltere’yi ne kadar çok sevdiğini anlatan Bekir Sami de içlerindeydi. Heyet-i
Temsiliye ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelerek Kongreye katılan
delegeler, İstanbul’da mason localarında
toplanan İttihâtçılar gibi Amerikan
himâyesi istiyordu. Mustafa Kemal
de Amerika’nın manda himâyesini kabul edip etmeyeceğinden emin olmak için
Crane’in temsilcisi Browne ile
konuştu. Amerikalı gazeteci buna garanti veremeyeceğini söyleyince Mustafa
Kemal ve Heyet-i Temsiliye, manda için Türkiye’nin vaziyetini tetkik etmeleri
(incelemeleri) maksadıyla Amerikan Kongresi’nden bir heyet (kurul) talep eden
bir dilekçe imzaladılar ve Amerikan
Senatosuna ilettiler. Bu arada İngilizler
de hızla büyüyen Millî Harekete müdahale etmeyeceklerini ve bitaraf (tarafsız) kalacaklarını beyan
ediyordu.”
(Bulut,
s. 362-4, 366.)
İngilizler aslında tarafsız değillerdi.. “Milli Hareket”i destekliyorlardı.. Fakat İstanbul’daki Osmanlı padişahının ve Osmanlı hükümetinin “hain”, “milli hareket”in başındaki Selanikli zamparanın da “yedi düvele kafa tutan kahraman” gibi gösterilmesi için “Mustafa Kemal karşıtı” gibi görünüyorlardı.
Bazen de tarafsızlık türküsü söylüyorlardı.. Tarafsızlıkları sahteydi.
İşin aslının böyle
olduğunu, Selanikli zamparanın sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin
Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam Orgeneral İsmet İnönü 1973
yılında “resmen” açıklayacaktı:
“İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer
müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.”
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
Aynı gerçeği Kâzım
Karabekir de dile getirmiş durumda:
“Merhum
Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli
Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan]
Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi
kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”
(Samet
Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim
Y., 1992, s. 219.)
*
Durum buydu,
fakat millete tam tersinin gösterilmesi, Selanikli zampara sanki İngilizler’le
kavga ediyormuş, İngilizler onu yok etmeye çalışıyorlarmış gibi bir görüntü
verilmesi gerekiyordu.
Zamparanın
kahramanlaştırılması için bu gerekliydi.
Bunun için
çevrilen dolaplardan birini Ali Galip
olayı oluşturuyor.
Vikipedi’de şu satırlar yer alıyor:
“1919'da, merkezi Elazığ Harput
Valiliği'ne tayin edilmiştir. Sivas
Kongresi’ni dağıtmak ve
başındakileri yakalayıp İstanbul’a göndermek üzere Sivas Vali ve Kumandanlığı
emrine verilmiştir. Fakat bu görevi
yerine getirmeyi başaramamış ve Halep’e kaçmıştır. Lozan
Barış Antlaşması’ndan sonra, Adapazarı’nda 1 nolu Askeri Mahkemesi’nde
yargılanıp beraat ettiği halde, Başbakan Rauf Orbay’in
isteğiyle “Yüzellilikler” listesine alınarak Romanya'ya
sürgüne gönderilmiştir. Sürgünde iken 1932'de ölmüştür.”
(https://tr.wikipedia.org/wiki/Ali_Galip_(Elaz%C4%B1%C4%9F_valisi))
Bulut, konu hakkında şunları söylüyor:
“Kongre esnasında birileri, Elaziz Vâlisi Ali Gâlip ve İngiliz istihbaratçısı Binbaşı Noel’in,
İstanbul Hükümetinin desteğiyle Mustafa Kemal’in üzerine asker gönderip
Milliyetçi Hareketi dağıtacağı dedikodusunu yaymıştı. Bunun üzerine Mustafa
Kemal, Ali Gâlip ve Binbaşı Noel’in derhal tevkif edilmelerini emredip
üzerlerine bir ordu gönderdi. Ali Gâlip Sivas’a gitmesi emredildiği halde
oyalanıyordu. Milliyetçiler gelince geride
okumaları için birtakım evrak ve para bırakarak Malatya dağlarına kaçtı.
Evrakların arasında Sadrazam Damad Feride çektiği, Milliyetçilerden şikâyet
eden bir telgraf ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarının nakli için gönderilen
paranın makbuzu vardı. Lord Allenby’in
adamı Binbaşı Noel ise yakalanmıştı ama Irak hududuna götürülüp serbest
bırakıldı.” (Bulut, s. 367.)
Oyun iyi hazırlanmış, sahne ve dekor tamam, senaryo mükemmel,
oyuncular da işinin ehli..
Lord Allenby’nin adamı ajan-istihbaratçı
Binbaşı Noel devrede.. Ali Galip’e
nezaret ediyor.. Ali Galip’in onun verdiği akla göre hareket ettiği açık.
Lord Allenby,
Selanikli zamparanın eski dostu.. Altı yıl önce, 1913’te İngiltere’de casus Aubrey Herbert’in zampara onuruna
verdiği yemekte tanışmış, birlikte kadeh kaldırmışlar.
Ve de Selanikli zampara,
Filistin’de Lord Allenby’nin komuta ettiği İngiliz kuvvetlerinin karşısında
palas pandıras kaçarak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı defterini
mağlup olarak kapatmasını sağlamış.
Ve aynı Allenby, Şubat 1919’da İstanbul’a gelince, Osmanlı Genelkurmayı’na, Selanikli zamparanın Anadolu’ya Altıncı Ordu komutanı olarak atanması talimatını vermiş..
Oysa aynı günlerde İngilizler işe yarar ne kadar Osmanlı subayı, siyasetçisi, devlet adamı ve aydını varsa tutuklayıp Malta’ya sürgün etmektedir..
Selanikli zamparaya ise kefil oluyorlar.
*
Fakat Filistin’de “Ya
istiklal, ya ölüm!” demeyen, “Mevzubahis
olan vatansa benim canım teferruattır” diye konuşmayan, “Vatanın bir karış toprağı bile kan
dökülmeden terk olunamaz” şeklinde vecize uydurmayan, askerlerine “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum”
diye kahramanlık dersi vermeyen, yıldırım gibi kaçan Selanikli zampara, orada yapmadığı kahramanlığı
bu defa yapacak, Allenby’nin teklifi çerçevesinde Anadolu’ya gitmeyi kabul
etmeyecektir.
Ancak, Osmanlı Padişahı ve de Osmanlı hükümeti mesajı
almıştır. Anadolu’da bir hareket başlatmak istiyorlarsa İngilizler’in intikal için kolay vize vereceği bir adamlarının olduğunu
anlamışlardır. Onu kullanarak İngilizler’e
oyun oynamaları mümkün olabilecektir.
Bilmedikleri ise, İngilizler’in tam da böyle düşünmelerini
sağlamak için kendilerini “yemlemekte”
olduklarıdır.
Ve İngilizler, satrancın bir sonraki hamlesinde Selanikli’nin “devlet sırrı” niteliğindeki “özel görev”le Anadolu’ya gönderilmesini sağlayacak adımlarını atarlar. Doğu Karadeniz'daki karışıklıkları bitirmek için bir yetkili gönderilmesini isterlerler.
Böylece bütün gözler Selanikli'ye çevrilir..
Samsun'a gönderilecek olan zampara görünüşte “müfettiş”tir, fakat verilen yetkiler “Anadolu genel valiliği” ve hatta “padişah vekilliği” mahiyetini taşımaktadır. Padişah Vahideddin, İngilizler'e karşı bir oyun kurmaktadır; Sadık dalkavuğu Selanikli zamparanın kendisini "satmayacağını", satmak istese bile milletin böyle "defolu" bir adamın bunu yapmasına izin vermeyeceğini düşünmektedir. (Adam defoludur, çünkü, Falih Rıfkı'nın Çankaya'sında yazdığına göre, İttihatçılar tarafından "sarhoş, sefih, hiçbir makam ve mevki ile gözü doymaz, haris, fırsatçı ve ahlâksız" biri olarak bilinmektedir. Fevzi Çakmak ile İnönü bile onu "muhteris ve menfaat düşkünü" kabul etmektedir.)
Filistin kaçkını artık sadece Altıncı Ordu’nun değil, bütün orduların
komutanıdır.. Anadolu’da Van’dan Ankara’ya kadar her askerî birliğe komuta etme
mevkîindedir.
Sadece bu da değil, bütün mülkî amirler (valiler, kaymakamlar)
üzerinde yekilidir; istediğini görevden alabilir, istediği kişiyi istediği
makama atayabilir.
*
Ancak, Anadolu’daki faaliyetlerini Osmanlı padişahı ve hükümeti adına yapan "görevli bir memur" olmaktan kurtarılması
gerekmektedir.
İngiliz’in yazdığı senaryonun bir sonraki bölümünde bu
vardır.
O yüzden Osmanlı Hükümeti’ne Selanikli’yi İstanbul’a geri
çağırmaları talebinde bulunurlar. Durum şudur:
“Yeni
Sabah'ta … Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri
yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen
İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’”
(Ağaoğlu,
s. 219.)
İngilizler’in
hazırladığı yol haritasında Selanikli zamparaya düşen rol şudur: İstanbul’a dönmemesi, askerlikten (memuriyetten) istifa etmesi! (Böylece, "görevli memur" olarak değil de "milletin temsilcisi" olarak yoluna devam ediyor görünmesi mümkün olacaktır.)
Bu hamleyle Osmanlı
Padişahı ve Hükümeti İngilizler’in arzusuna boyun eğen “hain”ler haline getirilirken, Selanikli de tiyatronun kafası
karışık seyircilerine “yedi düvele
meydan okuyan kahraman” olarak takdim edilecektir.
Ortada
Selanikli için herhangi bir risk
bulunmamaktadır. Nasıl olsa Osmanlı Hükümeti İngilizler’in bu talebine göre
hareket etme konusunda pek fazla istekli olmayacaktır. Ayak sürüyecektir.
Diyelim ki İngiliz-Selanikli konsorsiyumunun planları yolunda gitmedi, işi berbat ettiler, sonuç alamadılar, zampara için yine risk bulunmamaktadır.
(Selanikli’nin
İngilizler’le anlaşmış olduğunu o sırada bilmeyen, samimiyetine inanan Kâzım Karabekir’in desteği olmasaydı
Selanikli’nin hikâyesi başlamadan bitmiş olacaktı.. Selanikli, Karabekir’e olan
borcunu İzmir Suikasti’ni bahane ederek onu idamla yargılatmak suretiyle ödemeye
çalışacak fakat ordunun tepkisi yüzünden buna imkân bulamayacaktır. Fakat
ölümüne kadar polis ve hafiye-ajan
takibi altında tutarak ona kan kusturacaktır.)
Selanikli
için risk yoktu.. Çünkü, “Padişahımızın İngilizler’in talebine istemeden,
mecbur kaldığı için boyun eğdiğinin farkındaydım. O yüzden görevime devam
etmeye çalıştım” diyerek işin içinden sıyrılması mümkündü.
Nitekim
millete hep bunu söyleyegeldi.
Ne zamana
kadar?
Kongreleri
tamamlayıp TBMM’yi açıncaya ve lisan-ı
hal ile “TBMM, Türk milletini temsil etmektedir, ben millete dayanıyorum,
milletin üstünde bir mercî kabul etmiyorum, hakimiyet kayıtsız şartsız
milletindir, ve de şu anda millet benden ibarettir” deme imkânına kavuşuncaya
kadar.
Hıyanet-i
Vataniye Kanunu çıkaracak, “millet”i darağaçlarının
gölgesinde kendisinin “milletin temsilcisi” olduğunu kabul etmeye
zorlayacaktır.
Bir sonraki
aşamada, kendisine “Bu TBMM milleti temsil ediyor, biz TBMM üyeleri olarak
senin yaptıklarını onaylamıyoruz” diyen milletvekillerine milletin kendisinden ibaret olduğunu şu sözleriyle hatırlatacaktır:
“Hakimiyet … hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır
diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, …, kudretle ve zorla
alınır. … Burada içtima edenler (toplananlar), meclis ve herkes meseleyi tabiî
görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat, usulü dairesinde
ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir."
Meclis “Hakimiyet kayıtsız şartsız Selanikli
zamparanındır, millet halt etmiştir” düsturunu kabul edecek ve kafalar
kurtulacaktır.
*
Ali Galip olayına dönelim..
Binbaşı Noel ile Ali Galip’in kendilerine düşen
rolü mükemmelen oynadıkları görülüyor.
Anlaşılan şu
ki, Binbaşı Noel, Ali Galip’in Sivas’a
yürümesine engel olmuş.
Bu noktada
meşhur MİT’çi Prof. Mahir Kaynak’a
atıfta bulunmakta yarar var: İşin içine istihbaratçılar da girdiği zaman, bir
eylemin asıl maksadını, olayın yol açtığı sonuçlara ve bundan kimlerin
yararlandığına bakarak anlamak mümkün olabilir.
Ali Galip
fiyaskosu, Osmanlı Hükümeti’nin itibarsızlaştırılması ve Selanikli’nin
postallarının cilalanması sonucunu vermiş.. Binbaşı
Noel de rolünü muvaffakiyetle icra etmenin gönül huzuru içinde sahneyi terk
etmiş.. Bulut’tan dinleyelim:
“Bu hâdise, kongrenin kapanış günlerine denk
getirilmişti. Böylece Mustafa Kemal, artık İstanbul Hükümetini Milliyetçilere karşı İngilizlerle işbirliği
yaptığı için hıyânetle suçlayabilirdi. Telgrafın başına geçen Mustafa
Kemal, İstanbul’daki Dâhiliye Nâzırına [İçişleri Bakanı’na], onu vatana hıyanetle suçlayan ve ağır
hakaretler ihtiva eden bir telgraf çekti. İstanbul’dan karşılık geldi.
İstanbul Hükümeti ile Milliyetçiler arasındaki bağları tamamen koparan ve
birbirlerini hainlikle suçlayan bu telgraf savaşını, Crane’in adamı gazeteci Browne
gülerek izliyordu. Mustafa Kemal kendisine tertip, edilen bu oyunu [Ali Galip
olayını] Anadolu’daki bütün telgraf
merkezlerine iletti. Ardından “Kahrolsun
Damad Ferid!” tezahüratları arasında kongre merkezinin balkonuna çıkarak Kongre
kararlarını ilân etti.
“Madem İstanbul Hükümeti vatana hıyanet
etmişti o zaman [Erzurum Kongresi’nde kurulan] Heyet-i Temsiliye (Anadolu’da) geçici hükümet olarak çalışacak ve
milletin işlerini Mustafa Kemal ve arkadaşları görecekti. Mustafa Kemal’in
Pera’da görüştüğü ve İngiltere Hükümetinin reisi [Başbakan] Lloyd George ile
yakın bağlantıları olan [İngiliz istihbaratının / gizli servisinin Türkiye
şefi] Rahip Frew, Damad Ferid’e
İngilizlerin artık Mustafa Kemal’e karşı olduğunu söylüyor ve ona karşı cephe
alması için Sadrazam Ferid’i kışkırtıyordu. Buna inanan Damad Ferid, Anadolu’da kendi hükümetlerini kuran Milliyetçiler
üzerine asker göndermek istedi ama
İngilizler bunu kabul etmedi. Hatta Heyet-i Temsiliye’nin önünü açmak için Anadolu’daki bütün birliklerini çektiler.
îngilizlerin bu hareketine darılan Damad Ferid istifa etti.”
(Bulut,
s. 368.)