ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 1

 




AHLÂKSIZ ‘DERİN’LİĞİN EHL-İ SÜNNET VE DİN İSTİSMARI

 

Yeni Şafak gazetesi yazarlarından İsmail Kılıçarslan, bir yazısında Matüridîliğe de el atmış bulunuyordu..

Şunu diyordu:

“Derdim, Allah biliyor ya, böyle deve dişi gibi meselelerde üstelik kısıtlı bilgim ve kısıtlı yerimle söz alıp artislik etmek değildir. Derdim, sorunlarımızla yüzleşecek cesarete, meselelerimizi halledecek dürüstlüğe başta kendim olmak üzere herkesi çağırmaktır. Yani inancımın bir işe yaramasını sağlamaktır. Bir gram fazlası değil.”

O halde, bu çağrıya uyalım…

Yüzleşelim…

*

Yazar, konuyla ilgili ilk yazısında şunu diyordu:

“… bugün hocalarımız ve alimlerimiz sadece ‘yasaklar ve sınırlar’ alanıyla ilgileniyorlar ve/veya ilgilenmek zorunda kalıyorlar…. Hoca ve alimlerimiz dini maalesef sadece ‘fetvalar’ alanına sıkıştırmak zorunda kaldıkları bir dönemi yaşıyorlar…. Ve bugün içinde bulunduğumuz şartlar insanlara ‘Maturidi zihin nasıl bir zihindir?’ sorusunu değil, ‘sakız çiğnemek orucu bozar mı?’ sorusunu sordurtuyor.”

Bu bakış açısı biraz, Mahmut Erol Kılıç‘ın “Din şeriate (hukuk kurallarına) indirgeniyor, hakikat ve marifet ıskalanıyor” demesine benziyor.

Nedense birilerinin derdi hep şeriatle, fetvalarla..

Yasaklar ve sınırlarla (hudutlarla)…

Halbuki, Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“… Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Onları (çiğneyip) geçmeyin. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara, 2/229)

*

Matüridî zihin nasıl bir zihindir sorusu, aslında sadece, Kelam ilminde derinleşmiş olanları ilgilendirir.

Bu tür konularla uğraşmak, farz-ı kifaye kapsamında yer alır.

İlahiyat fakültelerinin kelam bölümleri bu vazifeyi yerine getirmelidirler.

“Sakız çiğnemek orucu bozar mı?” sorusu ise, farz-ı ayn olan bir meseleyle alâkalıdır.

Bütün müslümanları ilgilendirir.

Bunun da ötesinde, aslında kelam ilminin ince meselelerinin halka anlatılması onlara fayda vermez, belki zarar verir.

Onlara iman esaslarının kafa karıştırmayacak şekilde anlatılması gerekir.

*

Yazar şunları da söylüyor:

“Hilmi Demir ve Muzaffer Tan hocalardan ise İmam Maturidi’nin bilgi kaynaklarını öğrenelim: ‘Duyular, haber, Resulün haberi (vahiy), mütevatir hadisler ve ahad hadisler.’

“İmama göre duyular, haber (yani diller, sanat, eczacılık, tekonoloji v.b tüm insanlığın birikimi), vahiy ve mütevatir hadisler kesin bilgi kaynaklarıdır. Ahad hadisler ise itikaden (yani iman bakımından) bilgi kaynağı olamazlar. Sadece nassa yani vahye uygunsalar amelde (davranışta, eyleyişte) bilgi kaynaklarıdırlar. Yani İmam Maturidi, mütevatir olmayan; yani Efendimiz(sav)’den geldiğine yüzde yüz emin olunamayan hadisleri bir itikat meselesi haline getirip neredeyse birbirlerini boğazlama noktasına gelen Müslümanlara kesinlikle izin vermemektedir. Daha doğrusu ‘ben Maturidiyim’ dediğinizde mütevatir hadisler dışındaki hadisler yüzünden insanlarla nizalaşamaz, onlarla mücadele edemezsiniz.”

Baştan başlayalım..

Bir defa, duyular mutlak olarak bilgi kaynağı değildir, “sağlam duyular” (havass-ı selîme) bilgi kaynağıdır.

İkincisi, bilgi kaynağı olarak haber, “haber ve Resulün haberi” diye ikiye ayrılmaz. Tek başına “haber”den söz edilir.

Üçüncüsü, haber de, mutlak olarak bilgi kaynağı değildir, “haber-i sadık” (doğru haber) bilgi kaynağıdır.

Dördüncüsü, mütevatir hadîsler ile ahad hadîsler de, vahiy gibi “Resul’ün haberi” durumundadır.

Beşincisi, burada sadece iki bilgi kaynağı ya da vasıtasından (sağlam duyular ve doğru haber) söz edilmekte, “akıl” atlanmaktadır.

*

Altıncısı, “İmama göre duyular, haber (yani diller, sanat, eczacılık, tekonoloji v.b tüm insanlığın birikimi), vahiy ve mütevatir hadisler kesin bilgi kaynaklarıdır” şeklindeki cümle yanlıştır.

Vahiy de aslında kesin bilgi kaynağı olmasını mütevatir rivayet oluşuna borçludur.

Haber (rivayet), en genelde mütevatir ve ahad olarak ikiye ayrılabilir.

Mütevatir haber, yalan üzerine birleşmesi düşünülemeyecek olan bir topluluğun verdiği haberdir. Mesela, İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet’in fethetmiş olması, bizim için böyle bir mütevatir haber durumundadır. Bu tür haberler, kesin bilgi kaynağıdır. Bu tür haberlerin doğruluğunu inkâr edenler ya “resmen” delidirler ya da deli numarası yapıyorlardır.

Ahad haber ise, mütevatir derecesine ulaşmayan haberdir. Ahad haberlere, ravilerinin (haberi aktaranların) güvenilir ve hafızası sağlam kişiler olması durumunda itibar edilir, gereğiyle amel edilir. Fakat bunlar yine de, itikad/inanç noktasından kesinlik taşımazlar.

*

Şöyle demiştik: Altıncısı, “İmama göre duyular, haber (yani diller, sanat, eczacılık, tekonoloji v.b tüm insanlığın birikimi), vahiy ve mütevatir hadisler kesin bilgi kaynaklarıdır” şeklindeki cümle yanlıştır.

Eczacılık gibi uğraşılar, bir bütün halinde “kesin” bilgi kaynağı olarak görülemez. Onun “kesin” olan ve olmayan kısımları vardır.

Tüm insanlığın birikimi ise, neye karşılık geldiği belirsiz boş bir laftır.

Yedincisi, “Ahad hadisler ise itikaden (yani iman bakımından) bilgi kaynağı olamazlar” sözü, eksik olması itibariyle yanlıştır. Bilgi kaynağı olamazlar değil, “kesin” bilgi kaynağı olamazlar.

Bilgi kaynağıdırlar fakat üzerinden zan şaibesi kalkmamıştır (ravîlerin, kasten olmasa bile, yanlış hatırlama gibi nedenlerle hata etmiş olmaları ihtimali mevcut bulunduğu için).

“İmam Maturidi, mütevatir olmayan; yani Efendimiz(sav)’den geldiğine yüzde yüz emin olunamayan hadisleri bir itikat meselesi haline getirip neredeyse birbirlerini boğazlama noktasına gelen Müslümanlara kesinlikle izin vermemektedir” sözü, aslında İmam Eş’arî için de geçerlidir.

Salt İmam Matüridî’nin benimsediği bir yaklaşım değildir.

*

Ve aslında ahad haberler de itikat meselesi durumundadır. Fakat, mütevatir rivayetlerden farklı olarak, ahad rivayetleri reddedenler tekfir edilmezler. Bununla birlikte, hadîs ilmi çerçevesinde “sahih” kategorisine giren “hadîsleri” reddedenlerin bid’atçi vs. oldukları söylenir.

Kısacası yazar, İmam Matüridî’ye, “kesinlikle izin vermemektedir” diyerek, savunmadığı birşeyi izafe etmektedir.

Elbette İmam Matüridî, “Gidip ahad rivayetleri kabul etmeyenleri boğazlayabilirsiniz” demiyor, ama onların hiçbir şekilde itikat meselesi olmadığını da söylemiyor.

İmam Matüridî’nin Kitabü’t-Tevhîd‘inin de sonuçta ahad haber statüsünde olduğunu unutmayalım. Bu kitap bize, mütevatir rivayet olarak ulaşmış değil. Birileri çıkıp, aşırı şüpheciliğinden, ahmaklığından ya da kötü niyetinden dolayı, “O kitap belki de başkasına ait” de diyebilir.

*

Sekizincisi, yazarın şu “fetva”sı da yanlıştır: 

“… ‘ben Maturidiyim’ dediğinizde mütevatir hadisler dışındaki hadisler yüzünden insanlarla nizalaşamaz, onlarla mücadele edemezsiniz.”

 (Bu kadar büyük yalanı söyleyebilmek için insanın sadece cahil cesaretine değil, aynı zamanda ‘derin’ bir misyona sahip olması gerekir. İmam’ın bizzat kendisi itikadi meselelerde mütevatir olmayan hadisleri delil olarak kullanıyor.)

Bununla, çok ustaca bir manevra ile Matüridîlik, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laikliğe göre din hizmeti verme heveslisi birtakım “din görevlileri”nin AB normlarına ya da resmî ideolojiye ve Kemalizm’e göre hadîsleri ayıklama “operasyonu”na alet edilmek istenmiyorsa, ne yapılmak isteniyor?

Mütevatir hadîsler toplamda kaç tanedir?

Diyanet’teki bazı “görevliler” kendilerine verilen lanetli görevi ifa edecek, Haçlı AB’nin ya da Kemalist/Atatürkçü taifenin hoşuna gitmeyen hadîsleri kaldırıp atacaklar, reddedecekler, biz de, Matüridî olduğumuz için onlarla “nizalaşmayacak, mücadele etmeyecek”mişiz.

*

Adamlar tezgâhı iyi kurmuşlar.. Bir yandan Diyanet’te birilerini görevlendiriyor, diğer yandan da ağzı laf yapan başka birilerine “Nasıl Matüridî olunacağını” (ve böylece hadîsler gözardı edilerek dinde reform yapılmasına neden lakayt kalınması gerektiğini) olağanüstü bir suret-i haktan gelme “düzen”bazlığıyla anlattırıyorlar.

Bir tarafa “Yürüyün! Söyletmen vurun!” diyorlar, diğer tarafa da, “Sen Matüridîsin kardeş, sakın elini kaldırıp da karşılık verme, diğer yanağını çevir, bir tokat da ona aşketsin!” diye akıl veriyorlar.

*

Yazarın, konuyla ilgili ikinci yazısında, “Matüridî zihin” bağlamında şunu söylediği görülüyor:

“ ‘Açık ilişki’ ise bir başka ilkeyle, yani ‘liyakat’ ilkesiyle gelişir. Bir işi yapanın kim olduğuyla değil, işi yapma biçimiyle ilgilenmek. İşin sırrı buradadır. Böyle olunca çeviri ofisinin başına bir Yahudi’yi, hazine yönetiminin başına bir Hıristiyan’ı, tıp okulunun başına bir Nasturi’yi, yaptıracağı camiin mimarbaşılığına bir Ermeni’yi getirmekte hiçbir beis görmez. Zira bilir ki ‘eylerken’ asıl mesele eyleyenin kim olduğu değil, nasıl eylediğidir.”

Böylece Matüridî zihin, “pratik”te “laik kozmopolit zihin” olarak arz-ı endam ediyor.

Ortada bir tek müslüman yok..

*

Aslında İmam Matüridî bu tür “liyakat” meselelerine falan özel olarak girmemiştir. Belki tefsirinde değinmiş olabilir.

Yazarın kendi saçmasapan “liyakat” teorisini tutup Matüridîliğe yamaması sadece gereksiz bir köylü kurnazlığı değil, aynı zamanda “bilgi” meselesine ilişkin ahlâkî bir arıza kabul edilebilir.

“Bir işi yapanın kim olduğuyla değil, işi yapma biçimiyle ilgilenmek.” Yazara göre, “işin sırrı” buradaymış.

Gerçekten de, işin sırrı burada..

Yani Matüridîliğin istismarı işinin sırrı bundan ibaret..

Bir işi yapanın kim olduğu neden önemsiz olsun ki?..

Ayet-i kerîmede Sizden olan ulu’l-emre itaat edin” buyuruluyor.

İşte burada, yönetenin “kim” olduğu meselesi öne çıkıyor.

Yönetici öncelikle “bizden” olacak..

Liyakat meselesi ondan sonraki konu..

*

İmam Matüridî değil fakat “siyasetname” türü kitaplar kaleme alan ulema bu liyakat meselesini ele almış bulunmaktadır.

Mesela İbn TeymiyyeSiyasetname‘sinde liyakatin iki boyutunun bulunduğunu söyler: Ehliyet (işinin ehli olma) ve emanet (emin/güvenilir olma, dürüstlük).

Aynı hususu İbn Haldun da Mukaddime‘de dile getirmektedir.

Bu iki isme göre de, hem güvenilir hem de işinin ehli insanları bulup çalıştırmak kolay değildir. Ancak, işinin ehli insanlardan güvenilir olanlar bulunamadığında, güvenilir olmasa da ehil olanı çalıştırmak, fakat çok iyi denetleyip kontrol etmek gerekir.

Ehliyetsiz kişiler, salt güvenilir (ya da sadakat gösteren) insanlar oldukları için istihdam edilmemelidir.

Benzer şekilde Bediüzzaman da maharet (ehliyet) ve salahat (emanet, güvenilirlik) kavramlarını kullanmakta, tercih noktasında kalındığında mahir insanların salih insanlara tercih edilebileceklerini söylemektedir. Mesela, onun verdiği örnekle konuşmak gerekirse, saatinizi tamir ettirmek istediğinizde, bu işin tecrübeli ustasını, güvenilir fakat iş bilmez, acemi elemana tercih etmek gerekir.

Batılılar da aynı şeyleri söylemektedirler. Mesela, “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” kitabıyla tanınan Stephen Covey, “Önemli İşlere Öncelik” (ehemmi mühimme tercih) adlı kitabında, çalıştırılacak insanda iki hasletin aranması gerektiğini söylüyor: Teknik yeterlilik (ehliyet, maharet) ve kişisel bütünlük (dürüstlük, salahat, emanet).

Yazarın abra kadabra ve el çabukluğu ile İmam Matüridî’ye getirip yamadığı “Matüridî zihin”e (ya da kendisini Matüridî gösteren kafasızlığa) göre ise, liyakat, sadece işi iyi yapabilmeden ibarettir.

İşi yapanın kim olduğu, nasıl bir karaktere sahip bulunduğu hiç önemli değil.

*

Hz. Ömer, bir valisinin gayrimüslim birini muhasebe işinde kullandığını öğrendiğinde, “Onu ölmüş kabul et, o durumda ne yapacaksan onu yap” şeklinde bir emir vermiştir.

Ancak, bu Matüridî zihin edebiyatçıları ashab-ı güzînden söz etmekten hoşlanmazlar. Onlara illa da Selçuklu ya da Osmanlı‘dan bahsetmek gerekir.

Osman Gazi rh. a., Orhan Gazi‘ye nasihatlerinde şöyle demektedir:

Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!.. Zira Yaratan’dan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişan’ın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer’-i şerîfin (şerefli Şeriat’in) dışına çıkmazdı.

 *

Yazar, konuyla ilgili ikinci yazısına şöyle başlamış durumda:

Geçtiğimiz Cumartesi günkü yazımda Maturidi zihin hakkında yazmaya çabalamıştım. Yani dünyaya Selçuklu ve Osmanlı başta olmak üzere pek çok önemli siyasi ve kültürel ada armağan eden düşünsel gelenekten bahis açmıştım.”

Evet, yazar, utanmadan bunları yazabilmiş..

Kafalarından birşeyler uyduruyor, sonra da uydurdukları masalları, eşi bulunmaz inciler gibi ortaya döküyorlar..

İmam Matüridî’ye, onun söylemediği şeyleri izafe ediyorlar..

Osmanlı’ya, onun savunmadığı, onun ilkelerine taban tabana zıt bir anlayışı yamıyorlar.

Hakkı iptal etmek için, çok sinsice hareket ediyor, hakkı batıla karıştırıyor, daha sonra da bu karışımdan batıl olan kısımları öne çıkarıyorlar.

Osman Gazi şayet bu “Matüridî zihin” etiketi altında “yutturulmaya” çalışılan beyinsizliğe göre hareket etseydi, Söğüt’ü bile alamazdı.

Ne yazık ki bugün, korkunç, iğrenç, en ahlâksızca bir “din istismarı” ile karşı karşıyayız..

Bu din istismarı, geri plandaki dinsizlik/laikçilik tarafından planlanıp programlanıyor ve ağzı laf yapan birtakım kullanışlı kişiler eliyle tedavüle konuluyor.


ALTAY CEM'İN FEDAİLERİNİN APTAL OLAN VE OLMAYANLARI

 








AK Parti milletvekili bir Yeni Şafak gazetesi yazarı bayan, köşesinde şunu yazmıştı:

“Demirel’in hikayesi ise şöyle: Süleyman Demirel’in onuruna Bakü’de görkemli bir yemek veren Haydar Aliyev, ne kadar övgüye değer söz varsa hepsini söyler. Bu övgü dolu sözlerinin içinde Azeri dilinde “başarılı, yetenekli” anlamına gelen “pezevenk” sözcüğünü çok sık vurgular: “Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı siyasi pezevenği gardaşımın ve heyetinin onuruna…” diye devam eden konuşmadan sonra sıra Demirel’e geldiğinde kendine münhasır espri yeteneğiyle Haydar Aliyev’e dönerek “Sen de az pezevenk değilsin.” der.”

(https://aysebohurler.me/elestiri-mi-ad-hominem-mi/)

Altay Cem Meriç adlı tuhaf ve karmaşık “atom karınca”nın 2026'nın Ocak ayı sonlarında X hesabında yazdığı şu satırlar bana bu anekdotu hatırlatmıştı.

Şöyle diyordu:

"Şimdi size sosyal medyanın diline dair önemli şeyler anlatacağım. …

Dikkatli dinleyin ; 1-Garip görüşlü insanlar.

İnsanların fikirlerinde entelektüel tutarsızlık olabilir. Herkes birbirini böyle olmakla zaten itham eder.

Fakat oldukça saçma bir görüş, toplumda karşılığı yoksa burada dikkat edilesi bir şey vardır. Mesela adamın hem İran hem İşid savunması gibi. Ya da İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım demek gibi.

Bu farkedilemez bir tutarsızlık değildir. Gerçek toplumda görünmez ya da çok nadir görünür ve genellikle düşük zeka seviyesi ile ilgilidir.

Eğer bu düzgün diksiyonlu, konuşma kabiliyeti olan birisinden sadır oluyorsa, çok kişiye ulaşıyorsa, bunun etki elemanı olma ihtimali saçmalama ihtimalinden daha fazladır."

*

“Etki elemanı” (doğrusu “etki ajanı”) bir istihbarat terimi.. “Nüfuz ajanı” ve “tesir ajanı” da deniliyor.

Bu tür ajanlar belirli fikirleri empoze etmek için çalışırlar.. Bilgi toplamak, provokasyon ya da ajitasyon yapmak, birileri aleyhine komplo kurmak gibi bir dertleri olmaz.. Kamuoyu oluşturmak ve belirli fikirleri yaymak için uğraşırlar.

İstihbarat örgütleri fikir üretebilen ve ağzı laf yapabilen insanları bunun için istihdam ederler. O yüzden edebiyatçılar (roman, hikaye ve senaryo yazarları, şairler), gazeteciler, akademisyenler, televizyoncular sinemacılar ve tiyatrocular, sosyal medya “fenomen”leri (ve hatta müzisyenler) bu doğrultuda kullanılırlar. Onların kulağına belirli fikirler üflenir ve bunları köpürtmeleri istenir.

Bu “etki ajanları”nı tanımanın bir yolu şudur: Vird-i zebanı ve ezberleri benzer olan, aynı orkestra şefinin çubuğunun hareketlerine göre çalıp oynayan ve aynı şarkı sözlerini koro halinde terennüm eden kalabalıkların, o etki ajanlarının etrafında halelendiğini görürsünüz.

Mesela etki ajanı edebiyatçıysa, aynı yerden talimat alan işbirlikçi başka edebiyatçılar onu “şişirirler”, yazdığı saçma sapan zırvalar bile işbirlikçi yayınevleri tarafından basılır. Ve de işbirlikçi birtakım kurum ve kuruluşlar bu zırvaları “ödül”e layık görürler. İşbirlikçi akademisyenler onlar hakkında öğrencilerine ödev ve tez yazdırır.

Bu topraklar kifayetsiz muhteris şişirme şair ve balon yazarımsılar bakımından hayli zengindir.

*

Garip görüşlü” olmaya gelelim..

Hem İrancı hem de IŞİD’çi (İrancı IŞİD'li ya da IŞİD'ci İrancı) olmak gerçekten de “garip görüşlülüğe” karşılık gelir. Fakat böyle birine şahsen şimdiye kadar rastlamadım.

Altay Cem rastladıysa isim versin, karnından konuşmasın.. İnsanlara ima ile saldırma, mert ol, isim ver!

“İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım” diyen var mı, bunu da bilmiyorum.

Ancak bu ifade, Altay Cem’in, böyle konuşan kişileri müslüman saymadığını gösteriyor. Demek ki tekfircilikten az da olsa nasibi var. 

Hem böyle düşünüp hem de "sınırsız ve sorumsuz tekfir karşıtlığı" yapması “garip görüşlülük” olarak değerlendirilebilir mi, düşünmeye değer.

*

Altay Cem’in yerinde bir başkası olsa “garip görüşlülük” için daha iyi örnekler verebilirdi.

Mesela Devlet Bahçeli’nin “Yavuz Sultan Selim bizim için ne kadar vazgeçilmez ise Şah İsmail’in de o kadar önemli olduğunu ve bu iki hükümdarımızın zihinlerde ve gönüllerde barıştırılması gerektiğini açık yüreklilikle temenni ediyorum” demesine dikkat çekebilirdi. (https://www.egepostasi.com/haber/Bahceli-Yavuz-ile-Sah-Ismail-zihinlerde-ve-gonullerde-baristirilmali/34821)

Hem Osmanlıcı, hem Safevîci..

Hem devletçi, hem devvletini yıkmaya çalışandan yana..

Bunu 2013 yılında söylemiş, fakat ara sıra tekrarlıyor. 

Bir başka “garip görüşlülük” örneği, birilerinin “Ben hem Sünnî, hem Alevîyim” demesi.

"Hem laikliği (siyasal dinsizliği) benimsiyorum, 'Allah'ın indirdikleri ile hükmedilmesine' karşıyım, hem de elhamdülillah müslümanım" diyenleri de buna ekleyebiliriz. 

Tabiî "Şeriat'e karşıyım, ama müslümanım" diyenleri de..

Liste uzatılabilir.. "Kindarım ama kinci değilim" makamından "Dinci değilim fakat dindarım" diyen geri zekâlılar (veya uyanık "saha elemanları") da var.

"Savaş- değilim ama savaşıyorum" dercesine "İslam- (İslam taraftarı) değilim ama müslümanım" diyen iflah olmaz angutlara da rastlanıyor. 

Altay Cem biraz da bunlarla uğraşsa diyeceğim ama, yapmaz. 

Sözde ateistlerle uğraşıyor, fakat bu ülkede ateistliğin kaynağı olan "Kemalizm garip görüşlülüğü"yle bir kavgası yok.

Sözde sivrisineklerle uğraşıyor, fakat bataklığın mahcup dostuymuş gibi bir görüntü veriyor.

Hatta, bazı sözlerine bakılırsa, bataklığı kurutmaya çalışanlarla uğraşıyor, onları itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

*

"Garip görüşlülük" için daha açık bir örnek, Haydar Baş belası gibi tiplerin hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bağlılıktan söz etmeleri hem Atatürkistlik/Kemalistlik yapmaları..

İsmet Özel’in mücahid müslümanlığı “Türklük” olarak adlandırması, böylece mücahidliği bir ırkın tapulu malı haline getirmesi bir başka “garip görüşlülük”.

Meseleye Altay Cem’in dürbünü (ya da belki mikroskobu) ile bakarsak, bütün bunlarda bir “etki ajanlığı” (ya da "etki ajanlığı"ndan beslenen aptallık, bönlük, kafasızlık) görmemiz gerekiyor.

Ancak bu “etki ajanlığı”, görünüşe göre yerli-milli bir etki ajanlığı..

Meseleye coğrafî değil de tarihî derinlik içinde bakılırsa görülecek olan şudur: Bu yerli-milli etki ajanlığının gerisinde dış kaynaklı etki ajanlığı var.

Batılılar bu ülkeye ırkçılığı ihraç ve ilkah ettiler.

Protestanlığın “yerli-milli Hristiyanlık” projesinin bir benzerinin Türkiye’de “Türk Müslümanlığı/İslamı” olarak üretilmesini sağlamaya çalıştılar.

Başarılı da oldular.

*

Altay Cem devam ediyor:

"2-Garip bağlantılar.

Örneğin İrancılıkta bayrak haline gelmiş birisi, işidcilikte bayrak haline gelmiş birini koruyacak aksiyonlar alıyorsa bu da muhtemelen saha faaliyetidir.

Mesela vatan düşmanı olduğunu söyleyen ile güya Türkçü olduğunu söyleyen arasındaki uyum gibi.

Zira doğal olan bunların birbirine düşman olması ve birinin başına bela geldiğinde en azından susmasıdır.

Hızla birlikte aksiyon alan ve birbirine düşman olması beklenen gruplar muhtemelen beraber çalışıyordur. Bu diğer ihtimallerden çok daha güçlüdür."

Altay Cem’in kullandığı “saha faaliyeti” ifadesi de bir istihbarat terimi.. Ajanların çoğu “saha”da faaliyet gösterirler. Ajanlık esas itibariyle bir saha işidir. Merkezdekiler analiz ve yönlendirme işiyle uğraşırlar.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Kemalist diktatörlüğün kuruluş sürecine Altay Cem'in şablonu ışığında bakmak faydalı olur. Selanikli Mustafa Atatürk sözde vatanı yedi düvelden kurtarmıştı, fakat cumhuriyetin ilanının ardından İngiltere Kralı Edward ile Yunanistan Başbakanı Venizelos’u vatanda âlâ-yı vâlâ ile ağırladı. 

Garip bağlantılar kulesi inşa etti.

Gariban Osmanlı Padişahı’nın ise sırtına tekmeyi indirdi.. 

Halbuki istese müzelik bir eşya gibi Dolmabahçe'de "etkisiz ve yetkisiz" tutabilirdi. O zaman, asil insanlara yakışır şekilde hareket etmiş, kalleşlik yapmamış olurdu. Fakat asalet herkesin taşımaya katlanabileceği bir yük değildir.. Bazısını padişah yaparsan önce babasını asar.. 

(Timur'un unvanı "Emir"di, devlet başkanı değildi, ona "Emir Timur" deniliyordu. Devlet başkanı  "han" unvanını taşıyan, Cengiz soyundan gelme biriydi. Şimdi onun adını bile bilmiyoruz, hatta bir "han"ın bulunduğundan bile haberimiz yok, Timur İmparatorluğu'ndan söz ediyoruz. Timur koca bir imparatorluk inşa etti, fakat "han"ı satmadı.)

Evet, sözde İslam’ı savunmak için verilen milli mücadele, İslam’ın yok edilmesi projesinin atlama taşı haline getirildi. Memlekete laiklik (siyasal dinsizlik) ve İngiliz ilke ve inkılapları hakim oldu.

Sebebi şuydu: Milli mücadele gerçekte milli değildi, İngiliz’in “saha faaliyeti”ydi. 

Altay Cem bu konuda görüş beyan etmek zorunda değil elbette, ama bu konularda risk alarak ve bedel ödeyerek milleti aydınlatmış olan Kadir Mısıroğlu'nu itibarsızlaştırmaya kalkışmış olması, bir "saha faaliyeti" olarak yorumlanmaya elverişlidir.

*

Bitmedi.. Altay Cem son olarak şunları söylüyor:

"3-Sosyal medyada överek desteklemek amatörcedir. Genellikle desteklemek istediğinin düşmanını yıpratırsın.

Mesela açıktan Pkk övmez adam, ama Pkk düşmanlarını ısrarla yıpratır.

Mesela İsrail destekleme biçimi Hamas’ı terörize etmeye çalışmaktır.

Üstteki kriterlerle uyumlu ise destekleyici bir işarettir.

Bunlar bazen aptallıkla da yapılabilir. Ama kafanızda her zaman “aptallık mı daha yüksek ihtimal yoksa saha faaliyeti mi ?” sorusu olmalı.

Bunca tutarsızlığı çok da aptal olmadığını bildiğiniz kişi yapıyorsa ikinci ihtimal güçlenir.

Sorun sevmediğiniz görüşte olanlardan ziyade bunlardır. Mesela hard bir komunistin nerede ne diyeceği, hangi meselede hangi tavrı alacağı üç aşağı beş yukarı bellidir.

Saha elemanı ise her renge girer. Her renkten adamla birlikte görünmeyi sever.

Görüşü olanla beğenmesen de fikir konuşulur. Zira bir sabitesi vardır. Saha faaliyetine ise fikri karşılık boş iştir. Bunlar sadece itham edilirler."

Altay Cem’in bu sözlerinin tamamının altına imzamı atarım. Söyledikleri doğru.

Ancak, kendisinin kimi konulardaki tavırları da bu söyledikleri ışığında mercek altına alınabilir..

Alınmalıdır.

Mesela, Selanikli Mustafa Atatürk’ü (bildiğim kadarıyla) övmedi, fakat onun düşmanı olan Kadir Mısıroğlu’nu yıpratıcı ifadeler kullandı.

Bakın ne diyor: "Sosyal medyada överek desteklemek amatörcedir. Genellikle desteklemek istediğinin düşmanını yıpratırsın."

Türkçesi: Selanikli Mustafa Atatürk'ü sosyal medyada överek desteklemek amatörcedir. Profesyonelsen Kadir Mısıroğlu'nu yıpratacak ve onun çalışmalarından ilham alanları aşağılayacaksın.

Amatörlük-profesyonellik ile destekleme ve yıpratma arasında kurduğu ilişki önemli.. İstihbarat teşkilatları için çalışan "saha elemanları" bu işlerin amatörü olmaktan uzaktır. Onlar, profesyoneldir.

Sorun şurada ki, bu profesyoneller, desteklemek istedikleri kesimler ya da kişiler hesabına birilerini yıpratmaya çalıştıklarında “fikrî karşılık” vermezler. Yani yıpratma faaliyeti, fikir eksenli olmaz.

Makyavelizm destanı yazar, her türlü ahlâksızlığı yaparlar.. Alçakça ve şerefsizce ithamlarda (suçlamalarda) bulunurlar. İftira atmayı kendilerine helal görürler.

Ve bunu "ekip" halinde yaparlar. Kimisi iyi adam, kimisi kötü adam rolü üstlenir. Öldürücü darbeyi vurmak üzere görevlendirdikleri kişiler ağızlarını bozmaz, efendi adam rolü oynarlar, fakat ekipteki "kötü adamlar" her türlü küfrü yaparak muhatabın dengesini ve düzenini bozarlar.

Mesela çalıştığınız kurumdaki insanlara sizin için “Bu adam, ilaçlarını kullanmadığı zaman saldırganlaşabilen bir paranoid şizofrendir” diye e-mail gönderebilirler. 

İnsanlar sizi kazara aspirin içerken bile görseler “İlacını alıyor, aman alsın, almazsa başımız belaya girebilir” diye düşünürler. 

Sizin efendiliğiniz ve sükunetiniz karakterinizin ve kişiliğinizin değil, ilaçların ve tıbbın sevap hanesine yazılır. 

Daha kötüsü, haklı olduğunuz bir konuda kendinizi yüksek sesle savunmanız bile, hakkınızda uydurulan hikâyenin doğrulanması anlamına gelir, öyle yorumlanır.

Evet, profesyonellik bu topraklarda böylesi bir şerefsizlik ve adiliğe karşılık geliyor.. Hem de yerli-milli, yerli malı şerefsizliğe..

Ancak, çok daha adice ve şerefsizce şeyler de yapıyorlar..

Yazmaya gerek yok.. Onlar kendilerini biliyorlar.

*

Evet, kritik konulardaki "duruş" hatalarını "aptal" olmayan biri yapıyorsa, bunu, Altay Cem'in profesyonel reçetesi çerçevesinde "saha faaliyeti" olarak değerlendirmek gerekir.

Sözü gerçekten aydınlatıcı: "Bunlar bazen aptallıkla da yapılabilir. Ama kafanızda her zaman 'aptallık mı daha yüksek ihtimal yoksa saha faaliyeti mi?' sorusu olmalı."

Altay Cem'in Kadir Mısıroğlu ile Selanikli Mustafa Atatürk'e karşı olan tutumuna bu açıdan bakmakta yarar var.

Onun, aptal olarak nitelendirilmeyi kabul edeceğini zannetmiyorum.

Hakkı da var, aptal biri değil. Çok uyanık. Milleti suya götürüp susuz getirecek evsafta dinamik ve zeki bir genç. Dinamit gibi.

Şu sözünü de beğendim: "Görüşü olanla beğenmesen de fikir konuşulur. Zira bir sabitesi vardır. Saha faaliyetine ise fikri karşılık boş iştir. Bunlar sadece itham edilirler."

Baş tarafına "samimi" kelimesi eklenmek kaydıyla vecize olarak hatırlanmayı hak edecek kalibrede bir söz: "Samimi görüşü olanla... Saha faaliyetine ise fikrî karşılık boştur, bunlar sadece itham edilirler."

Nasıl "itham" edilmeleri gerektiği konusunun şerhini, ACM'ci ekibin trol ordusunun (aptal olanı ve olmayanıyla) elebaşlarına bırakıyorum. 


DİYANET İŞLERİ ESKİ BAŞKANI PROF. GÖRMEZ'İN MAKSADI NE?

 






MAKASID

 

Prof. Yasin Aktay’ın bir zamanlar Yeni Şafak’ta yazdığına göre, Diyanet İşleri eski başkanı Prof. Mehmet Görmezmakasıt çalışmaları” yapıyormuş.

Ayrıntıya girmemiş, dolayısıyla yeni makasıd mı keşfetmeye çalışıyormuş, onu öğrenemiyoruz.

Makasıddan (maksatlardan) kasıt, dinin gayeleri..

Bilindiği gibi ulema dinin (Şeriat’in) beş temel gayesinin bulunduğunu söylemektedirler: Dini, canı, malı, nesli ve aklı koruma.

Dini korumadan maksad, ed-Dîn’i, yani Allah indinde makbul olan dini korumaktır. Küfür olan inançlar buna dahil değildir.

Canı koruma, Allahu Teala’nın izin verdiği durumlar dışında (müslüman olsun, kâfir olsun) hiçbir insanın hayatına son verilememesini ifade eder.

Malı koruma, mülkiyet hakkının tanınmasını, insanların helal kazançlarına el konulmamasını, hırsızlık ve gasbın engellenmesini, ve faiz gibi uygulamalarla insanların sömürülmemesini tazammun eder.

Neslin korunması, zinanın engellenmesi ve nesebin nikâhla sahih biçimde devam etmesi anlamına gelmektedir.

Aklın korunması ise, alkol ve uyuşturucularla insan aklının dumura uğratılmasını engellemeyi gerektirmektedir.

*

Makasıd denilince ilk akla gelen isim İmam Şâtıbî, ve ilk akla gelen eser de onun el-Muvafakat (çev. Prof. Dr. Mehmet Erdoğan) adlı kitabı olmaktadır.

Bu kitabı Türkiye’de (mütercimi dışında) kaç kişi okumuştur bilmiyorum, fakat ona atıfta bulunan pekçok kişinin aslında onu okumamış oldukları, yazılarındaki saçmalıklardan anlaşılmaktadır.

Söz konusu kitabı baştan sona okuyan kişi, Şeriat’in değerini anlar, ve tarihselci modernist soytarıların hezeyanlarının sapıklıktan değilse devasız ahmaklıktan kaynaklandığını görür.

*

Mesela, İmam’ın şu ifadelerini okuyan bir kişi, edille-i şer’iyyeye “İslam’ın ruhu” adı altında bir beşincisini ekleyerek İslam’ı güncelleme küstahlığına kalkışan cahiller ile tarihselci modernist soytarıların kendi kafalarından ürettikleri uydurmaların dinde yerinin olmadığını öğrenmiş olur:

“Bu ilimde [fıkıh usulünde] kullanılan mukaddimeler [öncüller, temel önermeler] ve kendisine dayanılan deliller mutlaka kesin olmak durumundadır. Çünkü, eğer bunlar zannî olurlarsa, o takdirde istenilen [onlardan çıkarılan] neticeler de kesinlik ifade etmezler [zannî kalırlar]. …

“Bunlar [bu mukaddimeler] ya vâcib [zorunlu], caiz [mümkün] ve muhal [imkânsız] gibi üç hükümde ifâdesini bulan aklî mukaddimelerdir; ya da yine aynı şekilde bu üç hükme dönük bulunan örfî (âdete dayalı) [hayatın olağan akışına dayalı] mukaddimelerdir. Zira âdete dayalı olan delil ve mukaddimelerin de vâcib, caiz ve muhal olanları vardır.”

Aklen bazı şeyler zorunlu (vacip), bazı şeyler imkânsız (muhal), bazı şeyler de mümkün durumundadır, yani imkân dahilindedir.

Mesela, bir çölde yol alırken sanatkârane kubbeleri, pencereleri, kapıları, bahçe duvarları olan görkemli bir sarayla karşılaştığımızda, bunun kendi kendisine olmayıp birileri tarafından inşa edilmiş olduğunu kabul etmek, aklen gerekli olmaktadır. Aslında bu, son tahlilde aklen mümkün kategorisine girer, fakat âdeten muhaldir. (Burada cüzler tabiatta mevcuttur, terkib sonradan olmadır.) Âdeten, onun bir yapıcısının olması vaciptir. Buna (âdete) bağlı olarak, akıl bizi zorunlu olarak, bunun bir yapıcısının bulunduğu düşüncesine götürür. (Yokluktan bir yaratıcı bulunmaksızın kendi kendine varoluş öyle değildir, o âdeten de, aklen de muhaldir.)

Birisi çıkıp, “Hayır, o saray belki de kendi kendisine oluşmuştur, bu aklen mümkündür” derse, onun ya deli (aklını yitirmiş), ya da bizimle alay eden bir ahlâksız olduğuna hükmederiz. Çünkü böyle bir eserin kendi kendisine oluşması âdeten (hayatın olağan akışı içinde) muhaldir (imkânsızdır).

Burada konumuz sarayın kendisi değil, nasıl oluştuğu ve bir yapıcısısının bulunup bulunmadığı.. Sarayın mevcudiyeti kesindir.

Yolumuza devam etmemiz durumunda benzer bir başka sarayla karşılaşabilecek olmamız ise aklen mümkündür, yani akıl bunu vacip (zorunlu) veya muhal (imkânsız) görmez. (Burada konumuz sarayın kendisi.. Nasıl oluştuğu, bir yapıcısının olup olmadığı değil.) Fiilen var olup olmaması ayrı bir konudur ve o, aklın değil, sağlam duyular vasıtasıyla gerçekleştirilen gözlem (müşahede), deney ve tecrübeye dayalı araştırma ve inceleme faaliyetinin alanına girer.

(Peygamberlerin mucizeleri "aklen mümkün, âdeten muhal" olan hususlarda ortaya çıkar. Mesela Hz. Musa aleyhisselam'ın asasının yılana dönüşmesi aklen mümkün, adeten muhaldir. Denizin yarılması da öyle.. Eğer bunlar aklen de muhal olsalardı, gerçekleşmeleri söz konusu olamazdı, çünkü aklen muhal olan, asla gerçekleşemez.

Birçok kimse aklen muhal ile âdeten muhali ayıramadığı için, âdeten muhal olanı aklen de muhal zanneder. Buna bağlı olarak, mucizeyi inkâr eder. Akla aykırı olduğunu iddia eder. Rivayet olarak duymuşsa efsane der, gözü önünde gerçekleşmişse, o zaman da sihir olarak nitelendirir.

Böylece, akla aykırı olmayanı akla aykırılıkla suçlama akılsızlığı sergiler. Sözde akıl adına konuşmaktadır, gerçekteyse akılsızlığın fedaisi ve sözcüsüdür.

Sihirbazların Hz. Musa'nın asasının yılan olduğunu görünce iman etmelerinin nedeni, onların bunun sihir olmadığını bilmeleriydi. Halk ise, bunu sihir olarak nitelendirmeye hazırdı.)

*

Varlığı kendisinden olan (kıyam bi nefsihî), yani bir başkasının dilemesi veya yapması olmaksızın kendi kendine var bulunan, sadece, vacibu’l-vücud (varlığı zorunlu) olandır. Yani Allahu Teala’dır.

Aklen mümkün olanın vaki olması (vuku bulması) onu varlık bakımından zorunlu/vacip hale getirmez, o, “aklen mümkün” varlık olarak kalmaya devam eder. Aklen zorunlu olması için “varlığının kendinden” olması gerekir.

Aklen mümkün varlığın fiilen vaki hale gelmesi, “aklen zorunlu” (vacibu’l-vücud) olan varlığa, yani Allahu Teala’ya bağlıdır. “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffat Suresi, 37/96)

Mümkün varlığın fiilen vaki olması, onu varlık alemine getiren bir başka varlığın mevcudiyetinin kabulünü gerektirir. Bu, aklî zorunluluktur. Farz-ı muhal, vacibu’l-vücud olan Allahu Teala var olmasaydı, aslı yokluk olan mümkün varlık, fiilen vaki hale gelemezdi. Yok’un kendi kendine var hale gelmesi, o yok’ta, kendi kendisini var hale getirecek bir güç bulunduğunu varsaymak, yani yok’a var demek olur, ki bu da tenakuzdur/çelişkidir, akla aykırıdır; tanım gereği, yokluk, onu bir varlık haline getiren bir etken bulunmaksızın yokluk olarak kalmaya mahkumdur.

Yani Allahu Teala’nın varlığı aklen kesindir, akıl açısından zorunludur.

Bir başka deyişle, Allahu Teala’nın varlığı akılla anlaşılır, duyularla değil. Çünkü duyu organları, yaratılmış olan şeyleri idrak edebilir, Allahu Teala’yı idrak ise sadece akıl yoluyla olur. Bu yüzden İslam’da iman sorumluluğu/mükellefiyeti akla terettüp eder. Duyu organları güçlü olmakla birlikte hayvanlar ve çocuklar sorumlu tutulmazlar.

*

İmam’ın sözlerine dönersek:

“Veyahut da [söz konusu mukaddimeler] naklî olan mukaddime ve delillerdir [Bu da, üçüncü bilgi edinme yolu olan haber-i sadık (doğru haber) demektir]. Bunların en üst düzeyde olanları, delâleti kat’i olmak şartı ile, lafzı mütevâtir olan haberlerle manevî mütevâtir olan haberlerden elde edilenlerdir; yahut da Şeriat’in kaynaklarının istikrası (taranmasi) neticesinde [akıl yoluyla] elde edilen neticelerdir.”

Mütevatir haber, yani tevatür yoluyla gelen haber, “yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluğun verdiği haber”dir.

Mesela, gidip görmediğimiz halde Antarktika’nın varlığından şüphe etmeyiz, çünkü bu, mütevatir haberle bildiğimiz birşeydir. Bu kadar insanın, bizi aldatmak için başka bir yerin fotoğraf veya kamera görüntülerini Antarktika diye bize “yutturmaları”, bizi kandırmak için bir araya gelmiş olmaları mümkün değildir.

Bir rivayet tevatür derecesi kazandığında, sübut (sabit oluş, var oluş) bakımından kat’i haber durumuna gelir, zannî olmaktan çıkar. Mesela Kur’an ayetleri, ezanın lafızları ve namazın beş vakit oluşu gibi hususlar bize kuşaktan kuşağa tevatüren gelmiştir. Nasıl Antarktika’nın varlığını inkâr için ya deli ya da deli numarası yapan bir ahlâksız olmak gerekiyorsa, mesela namazın beş vakit olduğunu inkâr için de ya akıldan nasipsiz ya da adi bir ahlâksız olmak gerekir.

Ancak mütevatir haber sübut bakımından kat’i ise de, kat’i delil olması, delaletinin de kat’i olmasına, zannî olmamasına (farklı manaya gelme ihtimali içermemesine) bağlıdır.

Manevî mütevatirde ise, tek başlarına mütevatir olmayan çok sayıda haberin mana bakımından birbirlerini desteklemesi söz konusu olur. Mesela pekçok savaşa girmiş bir şahsı düşünelim. Yaklaşık elli kişi onunla ayrı çarpışmalarda hazır bulunmuş ve her bir çarpışma için onun kahramanlığına ayrı ayrı şahitlik etmiş olsunlar. Burada her bir rivayet tek başına kalmış durumdadır, tevatür içermez. Bununla birlikte, elli ayrı rivayet bir araya geldiğinde manevî (mana bakımından) bir tevatür oluşur ve bizde o kişinin kahramanlığına dair kesin bir kanaat meydana gelir. Çünkü, bu konuda yalancı şahitlik yapmış olabilecekleri yönünde ortada bir karine bulunmuyorken o elli kişinin bir yalan üzerinde birleşmiş olmalarını mümkün görmeyiz.

İslam uleması benzer bir mantıkla Hz. İsa’nın nüzulu ve kabir azabı gibi konulardaki rivayetler için manevi tevatürden söz etmişlerdir.

*

İmam’ın sözleri şöyle devam etmektedir:

“Şu halde bu ilimde [fıkıh usulünde] söz konusu olan hükümler üçü aşmayacaktır: vâcib, caiz ve muhal [Yani fıkıh usulü çerçevesinde bazı şeyler için vacib, bazı şeyler için muhal, bazı şeyler de için de caiz hükmü verilebilecektir]. Bunlara vuku ve adem-i vuku [hakkında hüküm verilecek olan şeyin gerçekleşmiş olması veya olmaması] da ilâve edilebilir. … Bir şeyin sahih [doğru, geçerli] ya da gayr-i sahih [yanlış, geçersiz, batıl] olması ise ilk üç hükme yöneliktir [vuku bulup bulmamasına, vaki olup olmamasına değil].

“Bir şeyin [amel açısından] farz, vâcib, mendûb, mübâh, mekruh ya da haram olması ise usûl meseleleri içerisinde yer almaz [Bu hükümler, usûl ilkelerinin cüz’i meselelere uygulanması ile ortaya çıkar]. Bunları da usûl meseleleri içerisinde zikredenler, ilimleri birbirlerine karıştırmaları sonucunda bu hatayı yapmaktadırlar.”

Bilindiği gibi, tarihselci reformistler, kendi “akıl”larını kullanarak İslam’da güncelleme yapabileceklerini iddia etmektedirler.

Böylece, Kur’an’da belirtilen “akletmeyenler” taifesi içinde olduklarını ortaya koymaktadırlar.

Akılları yok değil, fakat kullanmıyorlar. Heva ve heveslerine tabi oluyor ve bunlara akıl adını verme sahtekârlığı yapıyorlar.

İslam’ı kendi kafalarına göre güncelleyebileceklerini, hükümleri değiştirebileceklerini ileri sürenlerin dalaletinden şüphe edilemez.

İmam Şâtıbî’nin şu sözlerini anlasalardı, böyle bir şeye yeltenemezlerdi:

“Bu ilimde [fıkıh usulünde] aklî deliller kullanıldığı zaman mutlaka naklî deliller [Kur’an ve Sünnet] üzerine terkip edilmiş olarak, yahut onun tarîkini belirlemede veya menâtini (dayanağını, illetini) ortaya koymada ve buna benzer durumlarda kullanılır, [Kur’an ve Sünnet’ten] bağımsız delîl olarak kullanılmaz. Çünkü yapılan iş, şer’î [Şeriat’le, hukuk sistemi ile ilgili] bir konuda düşünmek ve bir neticeye varmak için çalışmaktır; akıl ise şâri’ (hüküm vaz’ına salahiyetli [kanun koyucu, yasa yapıcı]) değildir.”

Yani akıl (ve dolayısıyla o aklın sahibi olan insan), Allahu Teala tarafından vaz’ edilmiş (konulmuş) olan Şeriat’ın maksatlarını (makasıd-ı şerîa’yı) anlamaya çalışma ve şer’î delillerden çıkan sonuca göre hüküm verme konumundadır.

Yoksa, Kitap ve Sünnet'in açık bir biçimde bildirdiği konularda kendisi kanun/yasa vaz’ etme, vahiyden bağımsız olarak kendi başına yasama faaliyetinde bulunma, hüküm verme, şâri’ (şeriat/kanun koyucu) olarak hareket etme mevkîinde değildir. 

*

Hukukun (hakların) çerçevesini ve sınırlarını insanlar değil Allahu Teala belirler. Aksi takdirde, yasa koyma (vaz’ etme) pozisyonunda bulunan insanlar, diğer insanları kendilerine kul ve köle etmiş, onlara tanrılık/rablik taslamış olurlar.

Hukuku/şeriati vaz’ edenin Allahu Teala olması ise, insanların eşitliğinin sağlanması ve birbirlerinin kulu kölesi olma zilletinden kurtulup aziz olmaları, izzet sahibi olmaları demektir.

İmam sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu husus [insanın sırf kendi aklıyla yasa koyma, yasama faaliyetinde bulunma hakkının olmayışı] kelam ilmi (akâid) bahislerinde açıklanmış ve ortaya konulmuştur.”

Bu, salt amelî değil, itikadî bir meseledir.

İşte, laik veya dinsiz devletlerin yasalarının baskısı altında lafı eğip büken, hakkı açıkça söylemek yerine “Ne şiş yansın ne kebap!” fehvasınca “Anlarsın ya!” makamından muğlak ifadelerin ardına sığınan devlet memuru (devlete karşı sorumlu) “din görevlileri” ve ilahiyatçıların aksine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi hür ve bağımsız ulemanın laikliğe razı olup kalben benimsemenin küfür olduğunu söylemelerinin nedeni budur.

*

İmam’ın sözlerine dönelim:

“Durum böyle olunca, aslî kasıtla dayanılan şey, [sadece] şer’î deliller (edille-i şer’iyye) olacaktır. …

“…, akıl [akıl sahibi insan] ancak şeriatin arkasından bakar [peşi sıra gitmek zorundadır]. Dolayısıyla usûlle ilgili delillerin incelenmesi sırasında bu noktanın akıldan çıkarılmaması gerekir. Ümmet, hatta sâir milletler, şeriatin [hukuk sistemlerinin] şu zarurî beş esasın korunması için konulmuş olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunlar: din, nefis (can güvenliği), nesil, mal ve akıldır. Bütün ümmete [bütün müslümanlara] göre bunlar [bunların korunması], dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeylerdendir [Bunlar, makasıd-ı şerîa(t) durumundadır]. …”

Şer’î deliller Kitap, Sünnet, icma (aynı devirde yaşamış ulemanın bir konuda ittifakı, görüş birliği) ve (Kitap ve Sünnet’ten hareketle yapılan) kıyastan ibarettir.

İslam’ın ruhu” diye beşinci bir delil söz konusu değildir.

*

İmam Şatıbî, eserinin başka bir yerinde, hemen hemen bütün toplumlarda bu beş esasın hepsinin veya çoğunun korunmasına çalışılmakla birlikte bunu sadece İslam Şeriati’nin tam ve eksiksiz biçimde sağlayabileceğini belirtmektedir.

Nitekim hemen her toplum, insanların can güvenliğini sağlamaya çalışır, fakat “kısas”ın yer bulmadığı bir hukuk sisteminin bunu yeterli düzeyde sağlaması imkânsızdır.

[Mesela Türkiye'nin budalalarının kadın cinayetlerine karşı İstanbul Sözleşmesi'ni savundukları görülüyor. Sanki cinayet işlemeye karar veren adam, "Bu yaptığım İstanbul Sözleşmesi'ne aykırı, ayıp olur, yapmayayım" diyecek. Yaptığı iş mevcut kanunlar çerçevesinde de zaten suç ve adam cezaî yaptırımları umursamıyor. Şeriat'ın kısas hükmü uygulanmadıkça da bu böyle devam edecektir. Gel gör ki, bu budalalar taifesi (kendilerini potansiyel caniler ya da geleceğin canileri gibi görüyor olsalar gerek ki) Şeriat'in hükmüne de razı olmazlar.]

Aynı şey nesil güvenliği (insanların nikâhla çoğalması) için de geçerlidir; bu ancak, İslam Şeriati’nin ilgili hükümlerinin hukuk sistemine ve toplumsal hayata hakim kılınmasıyla azami düzeyde sağlanabilir.

İnsan aklının korunması da ancak kesin bir alkol vs. yasağıyla mümkündür.

*

Öte yandan, bu beş esas arasında da bir önem sıralaması vardır; dinin (sahih itikadın, ed-Din'in, "Allah katında"ki dinin) korunması/korunabilmesi hedefi en önde gelir.

[2000’li yıllarda Hayrettin KaramanYeni Şafak gazetesinde, hatalı olarak canı koruma hedefinin dini koruma hedefinden önce geldiğini yazabilmişti. 

Buna şaşırmamak gerekiyor, çünkü Türkiye’de nice zamandır, ulvî değerler için canını feda edebilme anlayışının yerini, dünya ve dünyalık için bütün manevî değerlerden vazgeçme ve hatta onları satma tavrı, “millî/ulusal karakter(sizlik)” katına yükseltilmiş bulunuyor.

Karaman bizim sözümüze itibar etmez, fakat İmam Şatıbî’ye saygı duyar, ona gönderdiğimiz bir e-postada, İmam’ın el-Muvafakatta iki yerde aksini savunduğunu, dinin korunması esasını en başa aldığını belirtmiştik. Karaman, herhangi bir düzeltme yapmadı. Oysa, İmam’ın belirttiği gibi, cihad, dini koruma hedefi canı korumadan öncelikli olduğu için vardır, öyle olmasaydı cihad, canı tehlikeye attığı için, ehemmi mühim için harcamak olurdu.]

*

Yine, Bakara Suresi’nde fitnenin (yani insanların açık veya dolaylı yollarla küfre ve şirke zorlanmalarının, hakkı tam bir hürriyetle eksiksiz bir biçimde benimseyip savunabilmelerinin engellenmesinin) katilden/öldürmeden daha kötü olduğunun belirtilmesi sebepsiz değildir.

Bu engelleme bugün camide bile yapılmakta, hutbelerde, Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti gibi ayetler ve rejimin hoşuna gitmeyen hadîsler okunamamaktadır.

İnsanın öldürülmesi/katledilmesi salt bu sınırlı dünya hayatının kaybı demektir, ki bu er geç olacak birşeydir; küfür ve şirk ise ebedî/sonsuz felaket ve bedbahtlıktır.

İslam dışı rejimlerde “Mal canın yongasıdır” fehvasınca dinin bile değil, malın/vatanın/toprağın, maddî menfaatin, çıkarın, hele de ulusal sıfatını taşıyorsa, candan daha değerli kabul edildiği görülür; vatan/toprak için ölme keyfiyeti yüceltilir. “Kanımızın son damlasına kadar…”, “Toprak eğer uğrunda ölen varsa…” vs. edebiyatı bunun sonucudur.

Din, eğer uğrunda ölebiliyorsanız…” denilmez; o, önemsizdir.

Bununla birlikte böylesi rejimlerin, İslam için değilse de kendi küfür ve şirklerinin bekası için (Ki buna bazen devletin bekası adını verirler) tehlikeli addettikleri kişileri kimi zaman “örtülü yöntemlerle” (mesela zehirleme, trafik kazası vs.) ortadan kaldırdıkları, canlarını aldıkları da olur. Bediüzzaman ve Es'ad Erbilî gibi zatların zehirlenmesinde olduğu gibi. 

*

Bu rejimlerin bendeleri, Allah yolunda ölmeyi değil, küfür ve şirk namına öldürmeyi seçmişlerdir. Bununla birlikte, “Allah’ın hükümlerinin yürürlükte olmasına asla izin vermek istemedikleri ülkeleri için” ölenlerin, Allah yolunda ölenlere mahsus şehadet/şehitlik rütbesine sahip olduklarını ileri sürecek kadar da istismarcıdırlar.

Din istismarını da tekellerine almak istedikleri için bu noktada da “Devlet şerik kabul etmez” felsefesiyle, kendi laik (siyasal dinsiz) zihniyetleri çerçevesinde meşru kabul etmedikleri dinî hareketlere, onların çalışma tarzlarının Şeriat’e uygun olup olmadığına bakmaksızın din istismarı suçlamasını yöneltirler.

Onlara göre, kutsallık atfedilerek putlaştırılan devlet şerik kabul etmez, fakat teşrî (yasama, yasa yapma) hususunda Allahu Teala şerik kabul eder; kendileri bu konuda Allahu Teala’ya denktir, O’na ortaktır.

Hatta, Allahu Teala’ya kırıntı kabilinden bile bir ortaklık hakkı tanımazlar, teorik olarak uluslarının/milletlerinin (devletlerinin), pratikte ise politik ve bürokratik mutlu elitlerin “ortaksız” olduğunu ilan ederler, çünkü benimsedikleri laiklik (siyasal dinsizlik) bu anlama gelmektedir. 

Sonra da, utanmadan, yanar döner, omurgasız, bukalemunvari dindarlıkları ile övülmeyi beklerler.

*

İslam’ın anlaşılmasında yönteme gelince, İmam Şatıbî şunu demektedir:

“…. usûl mutlak olarak delillerin ortaya koyduğu neticelerin istikrası neticesinde elde edilir; özel olarak teker teker ele alman delillerden alınmaz.”

Burada mevzabuhis olan, usûl ilkeleri.. Adalet, ahlâk, fazilet vs. gibi hususlar değil. Adalet gibi ilkeler, tek bir delille de sabit olur. Usul ise farklıdır. (Aslında adalet gibi ilkelere istikra/tümevarım yöntemiyle ulaşılmaz. Bu tür ilkeler postüladır, ve hukuk, adalet ilkesinden hareketle tümdengelim yöntemiyle yorumlanır.)

Doğal olarak, tarihsellik safsatasını bir usul ilkesi gibi yutturmaya çalışan modernist ve reformist soytarılar, bu konuda delil getirme zahmetine girmemektedirler.

Usulü (yani usulsüzlüğü) bizzat İbrahim Maraş (doğrusu Lavaş olmalı) adlı prof. unvanlı pırasasörün Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir röportajında söylediği gibi Batılılardan (yani papaz ve rahiplerden) “tevarüs” ediyorlar.

*

Yerli ve milli kabul ettikleri bir akıl hocaları daha var: Selanikli Mustafa Atatürk..

Ancak o da Batılılar’ın “çağdaş uygarlığı”nın (muasır medeniyetinin, medenîliğinin/medineliliğinin/şehirliliğinin) izinden gittiği için yolları yine aynı kapıya çıkıyor.

Böylelerinin (bedevî addettikleri) Afganistan'a önerdikleri “şehirlilik” de (son tahlilde) Rasulullah s.a.s.'in Medine'sine özgü (Şeriat'in tavizsiz uygulandığı) bir şehir düzeni değil, İstanbul Sözleşmesi'ni icat eden Avrupa LGBT (Lut kavmi) şehirliliği. 

Laik (siyasal dinsiz) şehirlilik.

Bunların ağzından kimse mesela bir İstanbul Sözleşmesi aleyhinde iki çift lafı kerpetenle bile alamamışken, hatta onun beleş avukatlığına soyunmuş oldukları bilinirken, Taliban'a olanca gayz, kin ve öfke ile nefret kustukları, edeblerini takınıp susmaya bir türlü razı olmadıkları görülmektedir.


ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 1

  AHLÂKSIZ ‘DERİN’LİĞİN EHL-İ SÜNNET VE DİN İSTİSMARI   Yeni Şafak  gazetesi yazarlarından İsmail Kılıçarslan, bir yazısında Matüridîliğ...