Ali Bulaç, 15 Temmuz sonrasında
içeriye girip çıkanlardan..
Ancak onun için FETÖ’cü (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nden) denilemez..
Kendince “ilkeleri” olan bir adam.. Batmakta olan gemiyi (Zaman gazetesini)
fırsatçılık ve döneklik yapmama adına terk etmedi ve bedel ödedi.
Fakat zamanında (1980’li yıllarda)
aynı gazeteyi terk etmişti.
Zaman gazetesi ilk çıktığında daha çok Millî
Gazete’ye rakip bir gazete görünümündeydi. Çıkaran ekipte Prof. Nabi
Avcı ve Ahmet Kot gibi isimler de yer alıyordu. Genel yayın yönetmeni ise Fehmi Koru’ydu.
Koru, bu gazeteyi çıkarmadan önce Millî
Gazete’nin başına getirilmişti. Fakat bu hikâye kısa sürdü (yanlış
hatırlamıyorsam üç ay). Koru, oradan ayrıldı ve Zaman gazetesini
çıkarmaya başladı.
Bu yeni macerasında, Millî
Gazete’nin (ve Erbakan’ın siyasî hareketinin) altını oymak isteyen
“derin”lerin de katkısı var mıydı, orasını bilemem.
Ancak, bu yeni gazetenin, Millî
Gazete’nin entelektüel okurlarını peşinden sürüklediği kesin.. Çünkü o
camiaya hitap eden tanınmış isimleri bünyesinde toplamıştı.
Fakat daha sonra gazete yönetimi ile
bazı yazarlar arasında ihtilaf çıktı (Nedenini hatırlayamıyorum, belki de
gazetenin sahipleri değişmişti). Ali Bulaç’ın da aralarında bulunduğu bir grup
yazar, Zaman gazetesini terk ettiler.
Fehmi Koru gitmedi, kaldı.. Yazar
olarak devam etti..
Gazetenin başına bir ara Mehmet Şevket Eygi bile getirildi..
Daha sonra gazete FETÖ’cüler tarafından satın alındı.
Böylece, bir zamanlar Millî
Gazete okuru olan ve Erbakan’ın peşinden giden entelektüel bir kitle, Fethullah Gülen’in “gazete okuru”
kontenjanından “şakirtleri” veya “sempatizanları” haline getirilmiş oldular.
Sabırla ve sühuletle gerçekleştirilmiş iyi bir operasyondu.
*
Aradan yıllar ve yıllar geçti, Fehmi
Koru Zaman’dan
ayrıldı, Yeni Şafak’a demir attı.
Ve Ali Bulaç Zaman’a döndü.
“Duygusal”
nedenlerle olduğunu tahmin ediyorum.. Neylersin ki hayat duygularla kaim..
Duygusuz yaşanmıyor. Yaşanamıyor.
Fikrî çizgisine gelince..
Kendine göre (bağımsız denilebilecek) bir yol tutturmuş gidiyordu.. Şucu bucu
değildi.. İlla da bir “ci, cı”
eklemek gerekirse onun için ancak “Ali
Bulaçcı” denilebilirdi.
Fakat “duygusal” bağımlılığı sonuçta onun FETÖ’cü muamelesi görmesine yol
açtı.
Bu noktadaki duygusallık artık “parasal” değildi, kendisine kucak açmış insanlara vefasızlık yapmış biri olarak görülmek istemedi.
Veya belki, daha iyi bir teklif alınca hemen kulvar
değiştiren bir fırsatçı, menfaatçi
ya da iktidarın tehditlerinden korkarak pes eden bir ödlek dönek olarak bilinmekten çekindi.
Her neyse, işin içyüzünü Allahu Teala
biliyor.
(1980’li yıllarda üç isim “İslamcı düşünür” havalarında revaçtaydı: İsmet Özel, Ali Bulaç, ve Rasim Özdenören.
Bunlardan ciddiye alınacak bir İslamî bilgi birikimi olan sadece Ali Bulaç’tı, diğer ikisi edebiyatçı taifesinden laf ebesiydi.
İsmet’in havası eski solculuğundan kaynaklanıyordu, “İslamcı” gençlerdeki aşağılık kompleksine iyi geliyordu. Bir de lüzumsuz yere abartılan şairliği vardı. Gerçekte şiir diye yazdıkları, kulağa hoş gelen üç beş mısra dışında hava cıvaydı.
“Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı?” gibi meseleleri dert edinmiş olan lüzumsuz hikâyeler yazarı Özdenören ise belki İsmet’ten de boştu.
İsmet hiç değilse yazdıklarının “Faydasız Yazılar” olduğunu biliyordu. Rasim’de o da yoktu, yumurta kırmayı bile bilmeyen bir beceriksizdi.
Boş adamdı, yeri doldurulamaz
türden gerçek bir boşluktu.)
*
Bunları hatırlamamızın nedeni, Ali
Bulaç’ın Hz. Muaviye konulu son
yazıları.
“Muaviye’nin
Amel Defteri” diye bir yazı kaleme almış, kendince bütün kusur ve
günahlarını sıralamış (https://www.mirathaber.com/muaviyenin-amel-defteri/).
Fazilet olarak bilinen hasletlerine
de tutup birer kulp takmış.
Kendi amel defteriyle uğraşsa daha
iyi ederdi, fakat o akıl fikir Ali Bulaç’ta
yok gibi görünüyor.
Laik (siyasal dinsiz) Türkiye’de Hz. Muaviye ile uğraşmak kolay.. O kadar hakperestsen,
ülkenin resmî putu Atatürk’ü
eleştir.
Bu ülkede daha birkaç sene önce,
üniversite öğrencisi bir kızcağız “Atatürk
ilah değildir” dedi diye gözaltına alınabildi.
İlkokul öğrencilerinin Selanikli’nin
fotoğrafı ve büstü önünde secde etmeye zorlandığı, teşvik edildiği bir ülkeyiz.
Çalışacaksan "Atatürk’ün amel defteri” üzerinde çalış.. Türkiye insanının asıl
bunu bilmeye ihtiyacı var.
*
Evet, Ali Bulaç’ın hayatı boyunca
yazıp çizdiklerine baktığımızda gördüğümüz şey (son tahlilde) bir yığın
lüzumsuz tartışma.
Ya risksiz, suya sabuna dokunmayan
konularda yazıyor ya da tribünlere oynuyor.
Devlet için ajanlık, muhbirlik vs. yapmayı kabul etmemiş olmak gibi bir
meziyeti var, fakat bu, FETÖ
tarafından kullanılmayı kabul etmiş olması gerçeğini görmezden gelmemizi
gerektirmiyor.
Onun Zaman’da yazdığı
sıralarda Fethullah Gülen’den bir
sürü yanlış ve lüzumsuz eylem, söz ve yazı sadır oldu, fakat Ali Bulaç bunların
hiçbirini tartışma konusu yapmadı.
Zaman’da yazıyor olmakla birlikte
Fethullahçı çizgide olmadığını göstermek adına, onun katılmadığı eylem ve
söylemlerine kavl-i leyyin ile dostane itirazlarda bulunabilirdi.
Ali Bulaç belki şöyle birşey
diyecektir: “The Cemaat ile AK Parti arasında kavga çıkmadan önce bunu Zaman’da
değil Yeni Şafak’ta yazan Prof.
Hayrettin Karaman bile yapmadı, bunu benden nasıl bekleyebilirsiniz? Ben Prof. Faruk Beşer gibi onu müçtehit de
yapmadım.”
Ancak, söz konusu isimlerin kusuru
kendisi için mazeret olamaz.
Evet, Ali Bulaç Fethullah Gülen
hakkında dilini tutuyorsa, tutabiliyorsa, Hz.
Muaviye hakkında da tutabilirdi, tutmalıydı.
*
Ali Bulaç’ın söz konusu yazısına
gelelim..
“Muaviye’nin
15 cürmü”nden söz ediyor.
İlki şu:
“1. Saray ve
debdebe: Muaviye aristokrat
bir aileden gelmeydi, zenginliği, gösterişi, yani Kur’an-ı Kerim’in kınadığı
tefahuru ve tekasürü (Hadid, 20; Tekasür, 1) severdi. Daha Hz. Ömer zamanında
bile gösteriş ve debdebeli hayatı dikkat çekmişti, hatta bir keresinde Şam’ı
ziyaret eden Hz. Ömer, “Bakıyorum, Bizans meliklerine benzemişsin” deyince, “Ey
Mü’minlerin Emiri, ben sınırda görev yapıyorum, Bizans’a karşı itibarımızı
koruyorum,” mealinde savunma yapmıştı. Saray kültürünü Bizans’tan ilk ithal
eden Muaviye olmuştur, sonraları Abbasiler, Safeviler, Osmanlılar İran ve Mısır
saraylarını ekleyip bu kültürü devam ettirdiler.”
Hz. Ömer r. a.’in bunu bir cürüm olarak görmediği anlaşılıyor.
Neyi ispat etmeye
çalışıyorsun, Hz. Ömer’den daha şuurlu bir müslüman olduğunu mu?
Bulaç dolaylı olarak Hz. Ömer’i de
suçlamış durumda.
*
İkincisine geçelim:
2. Ebuzer el Gıfari’nin muhalefeti: Bu durum tahmin edileceği gibi ilk nesil Müslümanların
hoşuna gitmez ve içlerinde bu konularda tavizsiz Ebuzer el Gifari’nin yüksek
sesle itirazına ve muhalefetine yol açar. Ebuzer, Muaviye’ye iki noktada itiraz
eder:
a) Asırlar sonra ortaya çıkacak
kapitalizmin ilk nüvesi olan “Kenz”e karşı çıkması. Kenz altın ve gümüşün üst
üste biriktirilmesi, servet ve tekasür sevgisi. Muaviye, ilgili ayetin (Tevbe,
34-35) gayrımüslimler için indiğini söylese de Ebuzer bunun Müslümanlar
için de hüküm taşıdığını söyler. (Geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, III,
513-517; Ali Bulaç, “Modern İktisadın Ruhu Kenz”, The Turkish Post 1-2, 01-04. 06.
2025)
b) Ebuzer Muaviye’nin saray inşa
etmesine karşı çıkar ve yüzüne şöyle der: “Sarayda yaşamak haramdır. Eğer
sarayı Beytülmal’den yaptırmışsan haram iş işlemişsin, kendi cebinden
yaptırmışsan yine israf olduğundan haramdır.”
Muhalefet ve itirazlar durmayınca Muaviye, Ebuzer’i Hz. Osman’a
şikayet eder. Bunun üzerine Halife Osman, Ebuzer’i başkente çağırır, onu Rebeze
denen çöle sürgün eder. Hz. Osman’ın yapması gereken şey, Ebuzer gibi dev bir
sahabiyi haklı bulup saray ve gösteriş kültürünü İslam’a sokan Muaviye’yi
uyarması veya en doğrusu görevden almasıydı. Ebuzer, sürgün yeri çölde
karısıyla yalnız başına vefat eder, cenazesini kaldıracak kimse bulunmaz,
tesadüfen geçen bir kervan onu tanır, hayıflanarak defnederler.
Bir defa, “asırlar sonra ortaya çıkacak kapitalizmin ilk nüvesi”,
“kenz” değildir. Kenz her zaman vardı ama kapitalizm yoktu.
Tevbe Suresi’nin 34 ve 35’inci
ayetleri şöyle:
“Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve
râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları)
Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda
harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!
“(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp
bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir
ki): «İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz
şeylerin (azabını) tadın!»”
Burası içtihat mahalli olduğu için,
doğrudan cürüm olarak nitelemek doğru olmaz gibi görünüyor. Devlet hazinesi ya da
beytü’l-mal zaten topluma aittir. Burada farklı içtihatlar devreye girebilir.
Dolayısıyla hemen cürüm isnadında bulunmaktan kaçınmak daha uygun olur.
Aynı şey saray için de geçerli. Yani
tartışmaya açık bir konudur.
Ebu Zer r. a. haklı olabilir, ya da
değerlendirmelerinde haklılık payı bulunabilir, fakat onun içtihadına raşid
halife Hz. Osman r. a.’in katılmadığı görülüyor. Bunu yabana atamayız.
Evet, Bulaç dolaylı olarak Hz.
Osman’ı da cürümle suçlamış durumda.
Bence bu, Bulaç’ın bir cürümü..
Haddini bilmezliği.
Olaya Ebu Zer r. a.’in “yalnız”
ölümünü katması belagat/retorik açısından iyi bir numara, fakat gereksiz.
Hz. Osman'ın ölümü daha "yalnız"dı.
*
Gelelim üçüncü “cürüm”e:
3. Kan davası peşinde koşması – Cahili kabile asabiyeti: Hz. Peygamber, İslamiyet’i bir sosyo-politik model olarak
hayata geçirmek isterken Arapların kadim kabile geleneği ve “mevali” kurumundan
istifade etti. Kabile geleneği çift kutuplu bir sosyal yapıdır. Hz. Peygamber,
kabilelerin nesep asabiyetini terk edip sebep asabiyeti (yüksek ahlaki hayat,
adalet ve iyilik amaçlı dayanışma) üzerinde bir araya gelmelerini istiyordu.
Kabile pratiğinde;
a) Suçlular korunur, kan
bedelleri ödenir,
b) Kan davası güdülür,
c) Çapulculuk, yağma, baskın
kabile gelirinin belli başla kaynakları arasında yer alırdı.
Hz. Peygamber (s.a.), bunları toplumsal hayattan işlevsiz hale
getirmek istiyordu. “Suçlular korunmaz” ilkesini getirdi ama diyet ödemeyi
devam ettirdi, kan davalarını, çapulculuğu ve yağmayı yasakladı.
Ama pek de kolay olmayacaktı. Çünkü derin bir geçmişe ve köklü
duygu ve hatıralara dayalı kabile asabiyetinin tekrar uyanması, birliği ve
ekonomik/maddi kaynakların belli ölçüler dahilinde adaletlice bölüştürülmesi
ilkesinin terkedilip tekrar yağma ve çapulculuğa, kan davalarına dönülmesi
tehdidi bütünüyle sona ermiş değildi.
Hz. Peygamber, muazzam bir iş başarmıştı, kabileleri isimleri ve
unvanlarıyla tek tek zikrederek Medine Sözleşmesi’nin kurucu aktörleri kıldı
(Md. 1-24), merkezi bir kamu otoritesi oluşturdu, çöl hayatı yaşayan insanları
Medinetü’n Nebi’de medenileştirmeye çalıştı.
Hz. Osman’ın katliyle Muaviye, “Ali katilleri koruyor”, hatta
kendisi asli faillerdendir imasında bulunarak kabile hamiyetine kalkıştı. Osman’ın
kanlı gömleğini mızraklara asarak şehir şehir dolaştırdı, aşiret ve
topluluklarda cahiliyeden kalma kan davası duygularını tahrik edip intikam
duygularını alevlendirdi.
Bu yazdıkları da lüzumsuz afra
tafra..
Boş laf salatası..
O kan davasını Hz. Aişe de gütmüştü, “cennetle müjdelenmiş” Talha bin Ubeydullah ile Zübeyr
bin Avvam r. a. de..
E peki Şiîler hâlâ Hz. Hüseyin’in kan davasının peşindeler, buna ne diyorsun?..
Ortada ne Hz. Muaviye kalmış, ne Yezid, ne
Emevîler, bunlar hâlâ Hz. Hüseyin’in kanının peşindeler.
Üstelik Emevî Devleti (daha doğrusu,
saltanatı, rejimi) yıkıldığında Emevî sülalesi katliama tabi tutuldu,
ölülerinin mezarları bile tahrip edildi.
Siz hiç şu anda Hz. Osman’ın kan
davasını güden bir sünnî biliyor musunuz?
Mesela bugünkü Şiîleri “Hz. Osman’ın
katilleri.. Katillerinin yardakçıları” olarak görüyor muyuz?
Hayır!
Ama birçok şiîye göre (mutedil
olanları hariç) Sünnîler Yezid’in ta kendisi.. Hz. Hüseyin’in yaşayan katilleri
sayılabilecek insanlar..
Bulaç dilini tutsa iyi olurdu..
*
Dördüncü “cürüm”:
“4. Haksız
suçlamalar: Geliştirdiği
söyleme göre Ali, Osman’ın katillerini koruyor, kısas hükmünü yerine
getirmiyordu. Muaviye, Osman’ın kanına sahip çıkmak suretiyle artık “lider
benim” mesajını veriyordu. Kadim kabile geleneğine göre, birinin kanına sahip
çıkıp kan davası güden o kabilenin liderliğine aday olmuş demektir, kabile
bileşenlerinin tümü onun etrafında toplanmalıdır. Ali’nin yönetiminde
–Hz. Osman’ınınki gibi- diledikleri tasarrufta bulunmayacağını düşünen eşrafa,
görevden alınma korkusu içindeki valilere mektuplar yazarak kendisi halife
olursa onları taltif edeceğini vadinde bulunuyor, onları satın alıyordu.
Hz. Ali’nin kardeşi Akil’i bu amaçla ordu komutanı yaptı”
Hz. Muaviye’nin siyaset tarzını
onaylamayabiliriz. Fakat Hz. Ali r. a.’e yönelttiği bazı suçlamaları cennetle
müjdelenen sahabîler de yapmışlardı.
Bu konuyu bu kadar kaşımaya lüzum
yok.
*
Beşinci “cürüm”:
“5. Meşru kamu
otoritesine isyan (baği): Şüphesiz
meşru halife Hz. Ali’ydi. Seçimle iş başına gelmiş, biat almıştı. Muaviye ise
Ali’nin valisiydi, Ali’nin halifeliğini tanımıyordu. Bizim tarihte gelişen
fıkhımıza göre, meşru halifeye başkaldıran, silah kullanan kişi ve kişiler
bağiydir. İmam Şafii’ye göre de Muaviye bağiy idi. Bağî fıkıhta mücerret bir
hüküm değildir, bağyedenin Müslüman ve gayrımüslim olması fark etmez. Hz. Ebu
Bekir’e göre, merkezi otoriteye silahla başkaldıranlar, Müslüman olduklarını
beyan ettikleri halde zekat (vergi) vermeyi reddedenler de mürteddirler,
mürtedlere karşı savaşılır. Hz. Ömer “La-lilahe illallah deseler de mi”, diye
itiraz etmişse de Hz. Ebubekir’in içtihadına uymuştur. Kişisel din
değiştirene silah (şiddet ve terör) kullanmadığı müddetçe dokunulmaz, temel
hakları ihlal edilmez. Bağinin meşru Halifeye silah kullanıp başkaldırması
büyük hukuk ihlali olduğundan, Halifenin onunla savaşması görevidir. Bu hükme
göre, meşru otoriteye silahla baş kaldırdığından Muaviye bağiy idi. Eğer
Şeyheyn zamanında isyan etseydi, her ikisi ona karşı mürted olarak savaş
açarlardı.”
Bağî kabul edilmesi gerektiği
doğrudur. Ancak, aynı “bağy” cennetle müjdelenmiş ashabdan da sadır oldu.
Üstelik, Talha bin Ubeydullah ile
Zübeyr bin Avvam r. a, Hz. Ali k. v.’ya biat etmiş durumdalardı.
Buna rağmen Hz. Osman’ın kanını dava
ederek karşı çıktılar ve onunla savaştılar.
Hz. Muaviye ise baştan beri biat
etmemişti.
Bulaç, “cennetle müjdelenmiş” ashabın
cürümlerinin çetelesini tutacağına kendi cürümleriyle uğraşsa daha iyi olur.
(Bu, hepimiz için geçerli.)
*
Altıncı “cürüm”:
“6. Kur’an
ayetlerinin istismarı: Sıffin
savaşının en kritik anında Arap dâhilerinden Amr bin As’ın önerisiyle
Muaviye Kur’an ayetlerini mızrakların ucuna taktırdı, böylelikle tam
yenilecekken, durumu lehine çevirdi. Amr bin As, dahi seviyesinde zeki idi ama
akıllı değildi, akıllı olsaydı seçimle işbaşına gelen Ali’ye itaat eder, bir
baği ve isyancıya hizmet etmezdi. Bu, tarihte Kur’an-ı Kerim’in, gayrımeşru
siyasi amaçlarla istismar edildiği ilk örnektir.”
E, bunu yapınca küfre mi düşmüş?!
Yapmasalar iyiymiş, Allah afvetsin.
Şia’nın takiyyesi bundan daha
kötüdür. Daha büyük istismardır.
*
Yedinci “cürüm”:
“7. Ammar bin
Yasir’in ölümünden sorumlu tutulması: Ammar bin Yasir, Sıffin savaşında hayatını kaybetti, hakkında Hz.
Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Ammar’ı asi ve baği bir topluluk
öldürecek”. (Mustafa Fayda, Ammar
bin Yasir, DİA.) Bu hadis kendisine hatırlatıldığında Muaviye’nin
savunması şöyle olur: “Biz Ammar’ı öldürmedik, öldüren Ali’dir. O bize karşı
savaşmasaydı Ammar öldürülmezdi. Ali, Ammar’ı getirip kılıçlarımızın önüne
attı.” Bu boş polemiğe Hz. Ali şöyle cevap verir: “Bu muhakemeye göre Hamza’yı
da Peygamber mi öldürdü?” Muaviye, daha savaş başlamadan önce Şebes’in “Ey
Muaviye, eline imkan geçse Ammar’ı da öldürecek misin?” sorması üzerine şöyle
der: “Neden öldürmeyeyim, Vallahi değil Osman için, Osman’ın kölesi Natil için
bile öldürürüm.” (Taberi, Tarih,
V, 12.) Muaviye’ye göre Osman’ın kölesi bile Ammar’dan değerlidir. Ammar, ilk
Müslümanlardan olup annesi (Sümeyye binti Hayat) ve babası (Yasir) şehit olan
(m. 615) önemli bir sahabedir. 93 yaşında iken şehit edilmiştir.”
Ortada bir savaş var ve ölen sadece
Ammar bin Yasir r. a. değil.
Bu sadece, Hz. Muaviye ile taraftarlarının o an için bağî olduklarını gösterir.
Tabiî ki Hz. Muaviye’nin yaptığı
tevil yanlıştır.
Ancak, Bulaç bağîlik konusunu zaten beşinci cürüm olarak saymıştı, bunu
ayrıca tekrarlaması gereksiz olmuş.
Bu gösteriyor ki Ali Bulaç (yeterli düzeyde) zeki de
değil, akıllı da değil.
*
Sekizinci “cürüm”:
“8. Hilafet’ten
Saltanat’a: Rızaya ve
seçime dayalı sistemin Hilafetten saltanata kalbedilmesi İslam tarihinin maruz
kaldığı en büyük musibettir. 1850’den beri İslamcılar, İslam’da ilk büyük
sapmanın siyasi sistemdeki bu sapma olduğunu savunurlar. Bu büyük günah ve
sapmanın faili hiç şüphesiz Muaviye’dir.”
Evet, burada bir hilafetten saltanata
(mülk) geçiş var.
Ancak bunu, ilgili hadîs-i şerîfe
dayanarak söylüyoruz. Yoksa, Hz. Muaviye açısından bakıldığında, oğlu Yezid
“rıza”ya dayalı olarak “seçim”le gelmiş oluyordu. Hz. Ebu Bekir r. a. nasıl Hz.
Ömer’i tavsiye etmiş idiyse o da oğlu Yezid’i tavsiye etmiş bulunuyordu..
Nitekim Hz. Ömer’e de, “Yerine oğlun Abdullah’ı tavsiye et” demişler, o, caiz
olmadığını söylememekle birlikte, bunu kabul etmemişti.
Hz. Muaviye’nin Yezid için biat
alamadığı üç beş kişi vardı.. Yanlış hatırlamıyorsam bunlar Hz. Hüseyin, Hz.
Ömer’in oğlu Abdullah, Zübeyr bin Avvam’ın oğlu Abdullah ve Muhammed bin
Hanefiyye idi.. Belki Abdullah bin Abbas r. a. de bunlar arasındadır. Şu anda
hatırlayamıyorum.
Yani Hz. Muaviye’ye göre rıza ve
seçim işi tamamdı.
O günün dünyasında (hatta bugünün
dünyasında) böyle bir “babadan oğula”lık “toplumsal realite”si var maalesef..
Hz. Ali vefat edince yerini Hz. Hasan aldı, şayet onun halifeliği devam etseydi
muhtemelen öldüğünde de yerini oğullarından biri alırdı. (Günümüzde Türkiye’de
de kimi tekkelerde böyle bir durum var. Şeyhlik babadan oğula, toruna geçiyor.)
Bu iş “siyasal kültür” meselesidir. Mesela Timur’un Osmanlı Devleti’ni
yıktığı fetret dönemine bakalım.. İnsanlar “Devlet yıkıldı, hadi seçim yapalım”
demediler. Yine tutup Yıldırım Bayezid’in oğullarının etrafında kümelendiler.
Selanikli Mustafa Atatürk Osmanlı hanedanının saltanatını yıkıp cumhurbaşkanı adı altında padişah olmak istediğinde, en yakın
arkadaşlarından olan ve TBMM’nin ilk başbakanı konumunda bulunan Rauf Orbay bile
buna sıcak bakmamış, Osmanlı hanedanına sadakat göstermişti.
Selanikli insanları "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" diyerek "razı" etmişti.
*
Dokuzuncu “cürüm”:
“9. Muaviye
siyaseti: Zer-o zor o tezvir: Muaviye’ye göre rakibin her ne suret, yol ve araçla bertaraf edilmesi
esas olduğundan, siyasette aslolan başarıdır, sonuca giden her yol mübahtır.
Yöntem şudur: Sözün geçtiği yerde söz (yalan, iftira, itibarsızlaştırma,
karalama, tezvirat), paranın geçtiği yerde para (zer/altın), her ikisinin
geçmediği yerde kılıç (zor). Muaviye her üç yolu da ‘başarıyla’ kullanmış, bu
yöntemle h. 41-60/m.661-680 arası 19 yıl 3 ay hüküm sürmüştür.”
Bu laflar da abartılı.. Hz.
Muaviye’yi “ibahiyeci” ilan etmiş.. “Siyasette aslolan başarıdır, sonuca giden
her yol mubahtır” diye inanıyormuşmuş..
“Bazı caiz olmayan işleri de var”
desen olabilir, fakat onu tutup kopkoyu Makyavelist yapmak da ne oluyor?
“Sözün geçtiği yerde söz” diyor, “yalan, iftira,
itibarsızlaştırma, karalama, tezvirat” diye saydırıyor.. Sanki bütün hayatı
böyle..
Zer (para) ve zor’a (kılıç) gelince.. Hz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in siyasetinde de bu vardı: Müellefe-i
kulub meselesi işin “zer” tarafıdır.
Bu “zer” siyasetini FETÖ de uyguluyordu.. Mesela
Ali Bulaç’a gazetelerinin sayfalarını açmaları onu yazılarından istifade
edilecek bir “mürşid” olarak görmelerinden kaynaklanmadığını bilebilecek
durumdayız.
Böylece Ali Bulaç’ı “bir nevi” satın almışlardı.
Ha, bunu FETÖ’cü olmayanlar da yapmıyorlar mı?
Hiç yapmıyorlar ya da yapmazlar demiyorum.
*
Onuncu “cürüm”:
“10. Hz. Hasan’ın
öldürülmesinde azmettirici olması: Baskın
bir kanaate göre, Muaviye, yaptıkları anlaşmaya uymadığından Hz. Hasan’ın ona
itiraz edip başkaldıracağını düşünmüş, karısı Ca’de bintü’l Eş’as el Kays el
Kindi’yi kullanarak onu zehirlemiştir. Bu iddiayı kuvvetlendiren husus, Hz.
Hasan’ı zehirleyen kadının Muaviye tarafından oğlu Yezid’le evlendirilip
ödüllendirilmesidir.”
Bence bu ifadeler Hz. Muaviye’ye yönelik “yalan,
iftira, itibarsızlaştırma, karalama ve tezvirat” olarak görülebilir.
Bulaç lafa “baskın
bir kanaate göre” diyerek başlamış.
Sonuçta bir kanaat.. Ya da iddia..
Ortada kesinlik yok.
Kanaatin “baskın” olması da ayrı bir iddia..
Kesinlikle “baskın” kanaat olamaz..
Bir defa o günkü şartlarda Hz.
Muaviye, yaptıkları anlaşmaya uymamış olsaydı bile (Ki bu da ayrıca bir “kanaat”),
Hz. Hasan’ın ona itiraz edip başkaldıracağını düşünmüş olamaz.
Hz. Hasan’ın kişiliği buna müsait
değil.. Hem bundan sonuç alamayacağını, boşuna yorulacağını bilecek durumda,
hem de fitne çıkmasını ve kan dökülmesini istemez.
Bir isyan ancak kriz zamanlarında patlak verir, mesela yönetici ölür, birileri bunu fırsat bilir, birtakım hesaplar içine girip ayaklanır. Fakat bir defa otorite tesis
edildiğinde, kolay kolay kimse isyan etmeye cesaret edemez. Bunu Hz. Hasan da
bilir, Hz. Muaviye de..
Hz. Hasan zehirlenerek mi ölmüştür,
zehirlendiyse karısı mı zehirlemiştir?.. Olabilir, mümkündür, hayatta herşey
olabiliyor, fakat kesin birşey söylemek mümkün değil.. Durduk yere kimsenin
günahını almamalıyız.
Bulaç, “Bu
iddiayı kuvvetlendiren husus, Hz. Hasan’ı zehirleyen kadının Muaviye
tarafından oğlu Yezid’le evlendirilip ödüllendirilmesidir” diyor.
“Zehirleyen kadın” değil, “zehirlediği iddia
edilen kadın”..
İmdi, Hz. Muaviye’nin söz konusu dul kadını oğlu
Yezid ile evlendirmiş olması, (böyle bir zehirleme olayı olduysa bile) Hz.
Muaviye’nin bundan haberinin olmadığını ispatlar.
Yani iddiayı kuvvetlendirmez, çürütür.
Birincisi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem’in sevgili torunu Hz. Hasan r. a.’i zehirletecek kadar cani ruhlu bir
Makyavelistin, cinayetin izlerini kapatmak için hemen arkasından kadını da
öldürtmesi beklenir.
Günümüzde istihbarat örgütlerinin büyük, önemli ve kritik suikastlarda kullandıkları taşeron tetikçileri bu yüzden ortadan kaldırdıkları oluyor. İhbar ediyor ve çatışma çıkartıp konuşma fırsatı vermeden öldürtüyorlar.
Hz. Muaviye, söz konusu kadını Yezid ile
evlendirmek suretiyle “İşte Yezid, Hz. Hasan’a denk bir adam.. Hasan’ın zavallı
dul eşine sahip çıkıyoruz, onurlandırıyoruz” mesajını vermiş olmaktadır.
Bir adamın, "kocasını zehirleyerek öldürebilecek tıynette bir canavar cadı" ile oğlunu evlendirebilmesi, böyle birine güvenebilmesi için, aklını peynir ekmekle yemiş süzme salak olması gerekir. Hz. Muaviye'nin salak olmadığı ise kesindir.
Diğer taraftan, şayet söz konusu olayın bir
suikast olduğu yönünde elde ciddi deliller bulunsaydı, Hz. Hüseyin ve diğer
Haşimoğulları bunu sükunetle karşılamazlar, olayın soruşturulmasını isterler,
ayrıca Hz. Hüseyin’in hurucu sırasında da bu konu gündeme getirilirdi.
İkincisi, Hz. Muaviye ölmeden önce Yezid’e Hz.
Hüseyin ile Zübeyr bin Avvam’ın oğlu Abdullah hakkında uyarılarda bulunmuş
durumda.. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın hilafet makamı için hırs taşımadığını,
fakat Abdullah bin Zübeyr’e dikkat etmesi gerektiğini söylemiş bulunuyor.. Hz.
Hüseyin’in ise heyecanlı bir karaktere sahip olduğunu, şayet sorun çıkarırsa
ona karşı afvedici olmasını, çünkü hem kendileriyle arasında bir akrabalığın
bulunduğunu, hem de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in torunu olduğunu
ifade etmiştir.
Hz. Hasan’ı öldürtmüş olan bir adam böyle
vasiyette bulunmaz.
*
Onbirinci “cürüm”:
“11. Hz. Ali’ye ve
Ehl-i beyt’e hutbelerde lanet okutturması: Bu tarihen sabit bir cürümdür. Muaviye, her
Cuma hutbesinde Hz. Ali’ye lanet okutturuyor, okumayanları cezalandırıyordu.
Aşağıda aktaracağımız Hucr bin Adi olayı bunun somut, dramatik delilidir.”
Evet, bu bir hata..
Fakat bugün bakıyoruz bazı şiîler
sadece Yezid’e de değil, Hz. Muaviye’ye de değil, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve
Hz. Osman da dahil olmak üzere Hz. Ali’nin şiası (taraftarı) olmayan bütün
ashaba lanet okuyorlar.
Tekfir edenleri de var.
Elan bu devam ediyor.
Hz. Ali hakkındaki lanetleme olayı
ise son bulmuş durumda.. Üstelik Emevîler döneminde.. Ömer bin Abdülaziz ölünce tekrar lanete dönmemişler.
Ali Bulaç’ın yapması gereken, “şu
anda” yapılmakta olan lanetleme ile mücadele etmesidir.
Kazmayı yanlış yere vuruyor ve karizmasına yazık ediyor.
*
Onikinci “cürüm”:
“3. Hucr bin
Adiy’e verdiği ölüm cezası: Hutbelerde
Hz. Ali’ye lanet okutmayı reddettiği için Muaviye’nin Hucr bin Adiy’in ölüm
emrini verdi. Kefe’den Şam’a elleri ve ayakları zincirli olarak Muaviye’nin
huzuruna getirtilen Hucr, iki rekat namaz kılmak istemiş, ama öldürülürken
elleri ve ayaklarının çözülmesini istememiştir. Aslında Hucr, Muaviye’nin
hilafetini kabul etmişti, ancak hutbelerde Ali’ye lanet edilmesine karşı
çıkıyor, bunu yapanlara bazan küçük çakıl taşları atıyordu. (Taberi,
Muaviye’nin emriyle gerçekleştirilen bu trajik olayı geniş olarak anlatır. Bkz.
Taberi, Tarih,
V, 268-274.) Bu elim cinayetleri tolere edenler, “Zarar-ı ammı def’etmek için
zarar-ı has tercih edilir” ilkesine sığınırlar. Bu yetmiyormuş gibi
Osmanlı’daki kardeş katlini, kundaktaki bebeği katletmeyi de tecviz ederler.”
Olayın ayrıntılarını bilmiyorum. Taberî’nin Tarih’ini
okudum ama okuduğum herşeyi aklımda tutma gibi becerim maalesef yok. Şimdi
dönüp bakmak da istemiyorum. Fakat aslında bakmak lazım, çünkü Bulaç gibi
yazarların okuduklarını yanlış anlama ve yorumlama gibi tuhaf bir meziyetleri
var.
Olay tam da Bulaç’ın anlattığı gibiyse, Hucr bin
Adiy’in (şer’an idamı gerektiren) başka bir kusuru yoktuysa, büyük günah..
*
Onüçüncü “cürüm”:
“3. Semure bin
Cendeb olayı: Tarih
kitaplarında yer alan bazı iddialara göre, Muaviye, Semure bin Cendeb’e Bakara
suresi 204, 205, 206. ayetleri Ali aleyhide yorumlasın diye 400 bin dirhem
vermiştir. Bu Kur’ani anlamın tahrifatına göre 204, 205 ve 206. ayetler Ali,
207. ayet ise onu şehid eden İbn Mülcem hakkındadır. İbn Ebi’l Hadid, bunu Ebu
Ca’fer el İskafi’den nakleder. Şii eğilimleri güçlü İbn Ebi’l Hadid, muteber
Sünni kaynaklarda güvenilir bulunmadığından söz konusu nakil şüpheyle
karşılanmıştır. Referans verdiği Bağdat ekolüne mensup Mutezili Ebu Ca’fer el
İskafi ise Şii olmadığı halde Muaviye’yi hadis uydurmakla itham etmektedir.
(Hikmet Gültekin-Abdullah Çimen, “Semure bin Cendeb ve Hakkındaki
Eleştiriler”, İnsan ve
Topum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 3, 2018, s.
2080-2102). Semure, sonraları pişman olup şunları söyler: “Allah Muaviye’ye
lanet etsin, ona 4 bin dinara yaptığım hizmeti Allah’a yapsaydım beni cennetine
koyardı.”
Bunlar dedikodu kabilinden
suçlamalar..
Semure bin Cendeb (Cündeb olabilir) ile ilgili hikâyeyi
rivayet eden kişi bir şiî.. Şiî İbn
Ebi’l Hadid diye bir adam, bunu (yine Ehl-i Sünnet’ten olmayan) Ebu Ca’fer el
İskafi diye birinden rivayet etmiş..
Sünnî kaynaklar güvenilmez diyor fakat Ali Bulaç
(sünnî olmasa gerek ki) güvenilir bulup buraya alıyor.
Kılavuzu şiî olan için Hz. Muaviye’nin eti
lezzetli olsa gerek..
“Mutezili Ebu Ca’fer el İskafi Şii olmadığı halde
Muaviye’yi hadis uydurmakla itham etmektedir”miş.
Tamam da adam Ehl-i Sünnet’ten de değil.
Ehl-i Sünnet’in bu kadar muteber alimi (mesela Abdullah ibni Mübarek) Hz.
Muaviye’nin rivayetlerini güvenilir bulurken, onu hadis uydurmakla suçlamazken,
Bulaç efendi onları bırakıyor bir Mutezilî’nin peşine takılıyor.
Ve böylece Hz. Muaviye’yi direk cehenneme atıyor.
Hadiîs uyduranların cehenneme atılacağı malum.
*
Ondördüncü “cürüm”:
“14. Yezid’in
veliaht tayin edilmesi: Muaviye,
Bizans ve Sasanileri takip ederek, sarhoş, binamaz, ilkesiz, sefih oğlu Yezid’i
veliaht tayin etti, İslami sistemi tersine çevirdi. Yezid’i yöneten de kendi
aklı değil, hırslarını ve korkularını iyi kullanan “Beni Ümeyye derin
devleti”ydi.”
Namaz kıldığı, cihat ettiği zamanlar
da vardı.. Babası onu İstanbul’u fetih için göndermişti.. Orduda Ebu Eyyub el-Ensarî de vardı, mezarı onun
için Eyüp’te..
Kendisinden sonra tümden zıvanadan
çıkacağını bilemezdi.. Aslında bu yönetimin devri işinin kansız hallolmasını
istiyordu. Aksi takdirde bir kavganın çıkacağını, çok kan döküleceğini
biliyordu.
Şayet yerine Yezid’i bırakmasa gene benzer bir senaryo yaşanırdı. Suriye’deki kurumsal yapı Yezid’e biat ederdi. Muhtemelen kazanan yine Yezid olurdu, çünkü emri altında organize ve düzenli bir devlet yapılanması bulunuyor olurdu.
Hz. Hüseyin ise işe sıfırdan başlamak
durumundaydı.
*
Onbeşinci “cürüm”:
15. Şeytani zekanın Rahmani takvaya galibiyeti: Muaviye iktidar hırsı ve kabile asabiyetinin derin etkisinde Hz.
Ali gibi mümtaz bir sahabeye isyan etti, haksız yere ve bir baği olarak kan
dökülmesine sebep oldu. Oysa Hz. Ali’nin ne kadar değerli bir zat olduğunu
biliyordu.
a) Hz. Ömer, onun hakkında, “Ali
en faziletlimizdir” demişti. Başkalarıyla ihtilafa düştüğünde Ali’yi
hakem-hakim kabul eder, ona müracaat ederdi. Ömer nazarında Ali, Şeriat’tı.
b) Ahlaki normlara ve hukuka sıkı sıkıya bağlı
olan Ali’ye taraftarları “Sen de biraz zeki şeyler-siyasetler takip etsene!”
dediklerinde, şu meşhur sözü sarfetmiştir: “Levle’t tuka, le-küntu edha’l
Arab.” (Takva yani ‘ahlaki norm ve hukuk kurallarına sadakat olmasaydı’
Arapların en dâhisi ben olurdum.)
Evet, Hz. Ali’nin takvasına söz
söylenemez, fakat Hz. Muaviye’yi tutup “şeytanî”likle vasıflandırmak da hiç hoş
değil.
Hz. Ömer, Hz. Ali’nin faziletini kabul ediyordu ama Hz. Muaviye’yi de yöneticilik/valilik ve ordu komutanlığı için ehliyet ve liyakat sahibi görüyordu.
Bunu da unutmayalım.
*
Ali Bulaç’ın, Hz. Muaviye için “hazreti” ifadesinin kullanılmasını
istemediğini görüyoruz.
Bir zamanlar zatıalileri Ecevit ile
de görüşüyorlar, hatta ona bazı konularda “danışmanlık” anlamına gelen
katkılarda bulunuyorlardı.
Ona acaba nasıl hitap ediyordu?.. “Sayın
Ecevit” diyor muydu, demiyor muydu?
Hazreti kelimesi işte bu “sayın”a
karşılık geliyor.
Osmanlı’nın son dönemlerinde
neredeyse herkes kibarlık adına birbirini “hazreti” ilan etmeye başlamış
bulunuyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında da Selanikli için daima Gazi
Hazretleri filan diyorlardı.. Birinci Meclis’teki konuşmalarda da birbirleri
için “filan hazretleri” gibisinden ifadeleri kullanmış oldukları görülüyor.
Bence Sayın Muaviye demekle birşey kaybetmeyiz,
Sayın Bulaç!