BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
“TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI” VE BİR ÖLÜM (ESAD EFENDİ'Yİ VEFATINDAN ÇEYREK YÜZYIL SONRA HATIRLARKEN...)
Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünün nedeni bir suikast
miydi yoksa talihsiz bir kaza mı?
Türkiye’de bu soru hâlâ tartışılıyor.
Aynı şekilde Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocayı ölüme
götüren olayın da basit bir kaza mı yoksa suikast mi olduğu merak konusu..
Başlangıçta olayın bir kaza olduğunu düşünüyorduk,
fakat sonradan bunun bir suikast olduğunu söyleyenler çıktı..
Ve kafamız karıştı.
Suikast diyenlerin açıklamalarındaki tutarsızlıklar,
kafamızdaki karışıklığın katlanarak büyümesine neden oldu.
*
Olayın basit bir kaza değil bir suikast olabileceğini
dile getiren sayılı isimlerden biri, kendisi de 8 Eylül 2003 tarihinde
bir kazaya kurban giden efsane vali Recep
Yazıcıoğlu idi (Bakınız: http://yenisafak.com.tr/arsiv/2001/subat/05/gundem.html).
Konuyla ilgili kuşkularını seslendiren bir başka isim
ise İlhan Kesici‘ydi (Bakınız: http://arsiv.zaman.com.tr/2001/02/05/haberler/haberlerdevam.htm).
Daha sonra, iki yıllık bir “dinlenme”nin ardından,
“saz”ı başka tip adamların ellerine aldıkları görüldü.
Mesela, konuyu ilk kez 2003 yılında “inceleyen” Yeniçağ
Gazetesi yazarı Arslan Bulut’un, 2005 yılı Aralık ayında, yine “Türk
istihbarat kaynakları”na dayanarak şu ifadeleri yazdığını görüyoruz:
Neden Yeni Zelanda ve Avustralya?
Basında Başbakan Tayyip Erdoğan”ın 10
günlük Yeni Zelanda ve Avustralya gezisi eleştiriliyor. Eleştiriler, Rahmi
Koç”un bu ülkelerle ticaret hacminin küçük oluşunu gündeme getirmesi ve “60
milyon dolar, 80 milyon dolara çıksa ne olur?” tarzındaki sözleri ile başladı
ve Başbakan”ın çok gezmesi üzerinde yoğunlaştı. Bu arada, farklı bir
değerlendirmeyi, Kanal Türk”te Tuncay Özkan”dan duydum. Özkan,
Cüneyt Arcayürek ile birlikte yaptığı programda, “Avustralya”da ne var? Bir
koloni var? Kimin kolonisi? Hani trafik kazasında ölen Esat Coşan”ın kolonisi.
Peki bu koloniye kim bağlıydı? Korkut Özal” tarzında bir değerlendirmesi vardı.
Özkan, doğru yere nişan almış ama benim
bilgilerim çok farklı!
* * *
Esasen bu meseleyi, 2003 yılında
incelemiştim. Özetle şöyleydi:
“Nakşibendi cemaatinin lideri Prof. Dr.
Esat Coşan”ın Avustralya”da, CIA”nın daha sonraki Türkiye
operasyonları için, İngiliz gizli servisi tarafından trafik
kazası süsü verilerek öldürüldüğü tespit edildi
Coşan”ın, Sydney”e 600 kilometre
uzaklıktaki Dubbo şehrine giderken bir kaza sonucu öldüğü bildirilmişti.
Yapılan araştırmalar sonunda, Coşan”ın aracının önündeki araçta stop
lambalarının yanmadığı, bu yüzden şoförün karşıdan gelen araca değil, stop
lambaları sönük TIR kamyonuna çarptığı anlaşıldı.
İngiliz gizli servisi, kaza süsü vermek
istediği olaylarda daha önce de stop lambası yöntemini kullanmıştı. Olaydan
sonra, Coşan”ın cesedi, askeri bir uçakla ve İngiliz gizli
servisi elemanları tarafından Türkiye”ye getirilmişti.
Coşan, eşinin babası olan Mehmet Zahit
Kotku”nun vasiyeti üzerine 1980”de Nakşibendi cemaatinin başına geçmişti.
Coşan, bütün eserlerinde ve konuşmalarında, Türk-İslam”cı bir felsefe ile
hareket etmiş, ancak dış bağlantıları her zaman soru işareti uyandırmıştı.
Coşan, Türkiye”de tutuklanacağını haber aldığı için Haziran
1997”de Avustralya”ya gitmişti…”
* * *
Meselenin daha önemli boyutu ise şöyleydi:
“Türkiye”deki tarikat ve cemaatler içinde,
en önemli grubu oluşturan İskenderpaşa cemaati, Coşan”ın ölümünden sonra tam
bir dağınıklık içine girdi. Zaten daha önce de cemaatin başka
liderlerine yönelik saldırılar yapılmıştı.
Fethullah Gülen”in talimatıyla başlatılan
Abant toplantıları, AKP iktidarının temelini atıyordu. Abant toplantıları, AKP
iktidarına birkaç bakan da verecekti. Süleymancılar ise ikiye bölünüyor, bir
grup ANAP”ı destekleme kararı alırken, diğerleri AKP”ye geçiyordu.
Strateji, merkez sağın parçalanması ve Genç Parti”ye milliyetçi söylem kullandırarak MHP ve DYP”nin zayıflatılmasına dayanıyordu. ANAP, zaten çökmüştü.
Nurcu cemaatlerden Zehra grubu da DEHAP ve AKP”ye dağılıyor; İsmail Ağa
Cemaati, Menzilciler ve Yahyalı Grubu gibi irili ufaklı birçok grup, AKP”yi
destekleme kararı alıyordu.
Nakşibendiler AKP”ye katılmaya başlayınca
küçük gruplar da dışarda kalmamak için kitleler halinde AKP”ye aktı.
CIA”nın ilk operasyonu, Kemal Derviş”in
katılacağı partiyi iktidar yapmaktı. Bu amaçla DSP”yi böldüler. Ecevit”i
hastanede aşırı dozda verilen ilaçlarla öldürtmeye çalıştılar. Ecevit, Gülhane
askeri hastanesinde kurtarılınca, İsmail Cem hareketi kısır kaldı. CIA, “Türk
halkı İsmail Cem-Kemal Derviş”i kabul etmiyor. Radikal İslam”ı tamamen
ele geçirerek bir taşla iki kuş vuralım” görüşünde karar kıldı.
Daha il başkanıyken görüşmeye başladıkları
Tayyip Erdoğan”ı ABD”ye davet ederek, tek başına iktidar formüllerini sunmaya
başladılar.
ABD”de bulunan Fethullah Gülen de devreye
girdi ve bütün gücüyle AKP”yi desteklemeye başladı. Coşan, Türk-İslamcı”ydı
ve Erbakan ile ayrılıkları, hem kaybolan bir çanta cemaat parası hem
de Türlük vurgusu sebebiyle oluşmuştu. Coşan”ın Türk
kimliğini dışlayan Tayyip Erdoğan”ın başında bulunduğu bir hareketi
desteklemesi söz konusu bile olamazdı. Coşan”ın CIA”nın talebiyle
İngiliz gizli servisi MI5 tarafından öldürülmesi, Tayyip Erdoğan”ın önünü
açmıştı.”
Bu değerlendirmeler, bana
değil,Türk istihbarat kaynaklarına aitti!
* * *
Coşan, Nakşibendi cemaatinin lideri
olarak, kaynağını Ahmet Yesevi”ye kadar dayandırdığı, Türklük
vurgusu yüksek bir İslam anlayışını savunuyordu. Diğer taraftan,
Coşan, öldürülmeden kısa bir süre önce, 1998 yılında Sağduyu adlı
bir gazete kurduruyor ve bu gazetede İslamcı, Milliyetçi ve
solcu görüşlerin bir arada seslendirilmesini istiyordu. Sonradan
öğrendiğime göre bu gazete, yeni bir partinin zeminini oluşturacaktı.
Kısacası AKP olarak ortaya çıkan yapılanmayı,
aslında Türk-İslamcı bir çizgide Esat Coşan kuracaktı.
Ancak, 28 Şubat süreci, böyle bir yapılanmaya izin vermedi. AKP, yaratılan
bu boşlukta tek başına iktidar oldu.
(http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4521)
*
Görüldüğü gibi, Arslan Bulut, “Esasen bu
meseleyi 2003 yılında incelemiştim“ diyor.
Esasen, 2003 yılında meseleyi bir başkası daha
“incelemişti”: Muharrem Nureddin Coşan.
Esad Efendi’nin oğlu.
Şu ilginç tevafuka bakınız ki, internette yer
alan İskenderpaşa adlı bir facebook sayfasında, hem Arslan
Bulut’un, hem de Nureddin’in ilgili ifadeleri birlikte yer
alıyordu.
Söz konusu sayfada, 23 Nisan (2013) tarihli bir
paylaşımda, önce Nureddin’in, sonra da (“devamı” linki içinde) Bulut’un
ifadeleri şu şekilde aktarılmıştı:
“Sevgili liderim, lideriniz Mahmud Esad
Coşan rahimehullah iki yıl önce 4 Şubat 2001 Pazar günü müphem bir
çarpışma neticesi damadı Ali Yücel Uyarel’le birlikte şehid olmuştu…”
(Muharrem Nureddin COŞAN-2003)
*
“”Nakşibendi cemaatinin lideri Prof. Dr.
Esat Coşan”ın Avustralya”da, CIA”nın daha sonraki Türkiye operasyonları
için, İngiliz gizli servisi tarafından trafik kazası süsü verilerek öldürüldüğü
tespit edildi
Coşan”ın, Sydney”e 600 kilometre
uzaklıktaki Dubbo şehrine giderken bir kaza sonucu öldüğü bildirilmişti. Yapılan
araştırmalar sonunda, Coşan”ın aracının önündeki araçta stop lambalarının
yanmadığı, bu yüzden şoförün karşıdan gelen araca değil, stop lambaları sönük
TIR kamyonuna çarptığı anlaşıldı.
İngiliz gizli servisi, kaza süsü
vermek istediği olaylarda daha önce de stop lambası yöntemini
kullanmıştı.” (Arslan BULUT- YENİÇAĞ / 2003)
(https://tr-tr.facebook.com/iskender.pasa.tr?hc_location=timeline)
*
İlginç tevafuklar bununla da bitmiyor.
Sözkonusu facebook sayfasında, yine 23 Nisan (2013)
tarihinde, Esad Coşan’ın ölümüne ilişkin bir başka paylaşım
daha yapılmış.
Bu defa konu, bir linke havale edilmiş: Emin
Pazarcı tarafından Muhsin Yazıcıoğlu’nun da işin içine
karıştırıldığı Barnabas İncili cinayetleri teorisi
aktarılmış. Link şöyle: http://www.habername.com/haber-basbakani-da-oldurmeye-calisan-organizasyon-72313.htm
Her ne kadar mesele, bu rivayetlerin birinde, Esad
Coşan hocanın Tayyip Erdoğan’ın önünün açılması için dış güçler tarafından
öldürülmesi şeklinde sunuluyor, diğerinde de Hristiyanlığın bekası için yok
edilmesi olarak anlatılıyorsa da, katil olarak gösterilen adres aynı: Dış
güçler.
Kısacası, “Cümlenin maksudu bir amma rivayet
muhtelif”.
Peki iç
güçler?
Buna dair bir rivayet yok.
*
Tabiî ki, “Seç beğen al” tarzı sunulan bu iki teoriden
ikincisi daha işlevsel: Bir taşla iki, pardon üç kuş birden vurulabiliyor; hem
1980’lerin başbakanı Özal’a Kartal Demirağ tarafından yapılan
suikast teşebbüsünü, hem de Esad Efendi ve Yazıcıoğlu “kaza”larını
salt dış güçlerin hesabına yazarak kapatabiliyorsunuz.
Ancak, Arslan Bulut’un “Türk istihbarat kaynakları”na
dayandırdığı ifadeleri, Esad Efendi’yi 1982 yılından beri tanıyan benim
gibilerin kafasındaki soru işaretlerine cevap vermeye yetmiyor.
Öncelikle, “Bu değerlendirmeler, bana değil, Türk
istihbarat kaynaklarına aitti” diyen Bulut’un, Türk istihbarat
kaynaklarıyla olan bu samimi bilgi alışverişinin mahiyetine dair
bizi bilgilendirmesi gerekiyor.
Nasıl oluyor da oluyor bu?
Nasıl oluyor da, “Türk istihbarat kaynakları”, bu
“değerlendirmeleri”ni gidip Arslan Bulut’la bu minvalde paylaşıyorlar?
Neden, şu değerlendirmelerinin daha inandırıcı ve ikna
edici olması için, başka bilgiler de vermiyorlar?
Neden, tek sayfalık bir yazıda “Türk istihbarat
kaynakları”nın değerlendirmeleri eşliğinde bu kadar çok bilgi
yanlışı yer alıyor?
*
Birincisi,
Sydney-Dubbo arası 600 km değil, çok daha yakın. Mesafe 400 km’yi bile
bulmuyor.
İkincisi,
Coşan’ın cenazesi Türkiye’ye “askerî” bir uçakla değil, Singapur
Havayolları tarafından getirilmişti. Hürriyet gazetesinin
internet sitesinde yer alan bir haberde şöyle deniliyordu:
Coşan’ın cenazesi Eyüp’e defnedilecek
Avustralya’da geçirdiği trafik kazasında
ölen Esad Coşan ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cenazeleri, uçakla Türkiye’ye
getirildi. Singapur Havayolları’na ait Boeing 777-200 tipi bir uçakla saat
07.35’de İstanbul’a getirilen cenazeler, 2 ambulansa konularak Yenibosna’daki
Hayrünnisa Hastanesi’nin morguna kaldırıldı. Esad Coşan’ı karşılamaya gelen
yaklaşık 150 kişiden oluşan grup, cenazelerin ambulansa alınması sırasında
tekbir getirdi. Havalimanında basın mensuplarının sorularını cevaplandıran Esad
Coşan’ın kardeşi Ragıp Coşan, cenazelerin, iç organlar çıkartılmadan
Avusturalya’dan getirildiğini bildirdi.
(http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=-224108)
*
Üçüncüsü,
cenazeyi Türkiye’ye getirenler, İstanbul’dan giden bazı cemaat mensupları ile
(kalabalık bir grup), Avustralya’da yaşamakta olup da cenazenin defninde yer
almak isteyen (çoğunu benim de tanıdığım) bazı şahıslardı.
Yoksa, Esad Efendi’nin naaşının İngiliz gizli
servisi elemanları tarafından Türkiye’ye getirildiğini söyleyen
Bulut’a göre, söz konusu servis elemanları bunlar mıydı?
Bütün bunlar olurken, Bulut’un samimi olduğu
“Türk istihbarat kaynakları” ne işle meşgullerdi?
Ayrıca, şu İngiliz gizli servisi elemanları bu kadar
açık ve alenî mi çalışıyorlardı?
Ne iş yaptıkları, yaka kartlarında mı yazılıydı?
*
Dördüncüsü,
Bulut’un iddiasının aksine, Esad Efendi, “Türkiye’de tutuklanacağını
haber aldığı için Haziran 1997’de Avustralya’ya gitmiş” değildi.
Avrupa’ya
gitmişti.
Daha sonra onun peşinden Avustralya’ya gidip yerleşecek
olan S. G. isimli şahsın Almanya’da misafiri olma bahtsızlığını yaşamaya
başlamış bulunuyordu.
Ayrıca Türkiye’yi Haziran’da değil, Nisan’da
terk etmişti.
*
Beşincisi,
Coşan’ın Erbakan’la olan ihtilafı, kaybolan bir çanta dolusu cemaat
parası ve Türklük vurgusundan kaynaklanmıyordu.
Asıl tartışma biat, intisap ve hilafet
(cihad emirliği) kavramları etrafında dönüyordu.
Türklük vurgusunun
esamisi bile ortada yoktu.
Çantalar dolusu para lafı
da, paranın fazlalağını ifade etmek için kullanılmış bir ifadeydi.
Ortada cemaate ait olup da kaybolan
bir para yoktu.
(Bu Türklük vurgusu meraklıları nedense Ahmed-i
Yesevî‘den başka isim de bilmezler.
Esad Efendi’nin tarikat silsilesi Ahmed-i Yesevî’ye
değil, Yusuf-u Hemedanî’nin diğer halifesi Abdülhalik-ı Gücdüvanî’ye rh. a.
dayanır.
Yusuf-u Hemedanî, İbnü’l-Esîr’in İslâm Tarihi‘nde geçtiği gibi, çok
iyi Arapça konuşan ve Arapça vaaz eden biriydi. Arslan Bulut’a kötü haber,
silsilenin ondan yukarısı Türk değil.)
*
Altıncısı,
“Coşan’ın Türk kimliğini dışlayan Tayyip Erdoğan’ın başında
bulunduğu bir hareketi desteklemesi söz konusu bile olamazdı” şeklindeki ifade
de gerçek dışıdır.
Tam aksine, zamanında Tayyip Erdoğan’ı belediye
başkanlığı adaylığı için cesaretlendiren ve Erbakan’a bu konuda
emrivaki yapmasını sağlayan kişi, Esad Coşan hoca idi.
Ayrıca, Türklük vurgusu yüzünden
kendisiyle ters düştüğü ileri sürülen Erbakan’ın hükümet kurması
için Yazıcıoğlu’nu ikna eden de oydu.
*
Yedincisi, “1998
yılında Sağduyu adlı bir gazete kurduruyor ve bu gazetede İslamcı,
Milliyetçi ve solcu görüşlerin bir arada seslendirilmesini istiyordu”
denilen Esad Efendi’nin, böyle bir düşüncesi hiçbir zaman olmamıştır.
Bu, ona atılmış bir iftiradır.
Böylesi eklektik yaklaşımlar Ekber Şah gibi
sapıklara aittir.
Esad Coşan hoca, onunla mücadele etmiş bulunan İmam-ı
Rabbanî çizgisinde yer almaktadır, silsilesi ona dayanır.
Kısacası, benim tanıdığım Esad Efendi, İslam’ın yanı
sıra milliyetçiliğin veya solculuğun sözcülüğünün ya da propagandasının yapılması
için gazete çıkarmazdı.
Ve çıkarmamıştır.
(“Milliyetçilik Kürt’te, Arap’ta, Arnavut’ta,
Çerkez’de, Gürcü’de, Pakistanlı’da, Afganlı’da, Malezyalı’da, İranlı’da
kötü, Türk’te iyidir” şeklindeki bir çifte standart, İslam’da
yoktur.)
Sağduyu
Gazetesi’nin yayınlanması için önce genel yayın yönetmeni olarak
Mehmet Ocaktan ile anlaşılmış bulunuluyordu.
Bu şahıs, iki ay boyunca, oturup beklemekten başka
birşey yapmamıştı.
Bunun üzerine, muhtemelen “Türk istihbarat
kaynakları”na yakın cemaat içi isimlerin Genel Müdür Zafer
Şanlı’nın kulağına fısıldaması sonucunda, adı geçen Arslan
Bulut ile anlaşmaya varılmıştı.
O da, kısa zamanda çıkarmayı başardığı
gazeteyi, o zamanlardan beri üzerinden atamadığı Doğu Perinçek
hayranlığı çerçevesinde Türkçü ve Solcu isimlerle doldurmaya çalışmıştı.
Çok kısa bir süre sonra da işine son verilmişti.
[Sağduyu gazetesi çıkarılıyor diye İslâm, Kadın ve Aile ve İlim ve Sanat dergilerinin yayını askıya alınmıştı. Daha sonra Sağduyu gazetesi de kapatıldı. Muhtemelen nedeni, bu yayın organlarının istenilen düzeyde Türkçü (ırkçı) ve laik (siyasal dinsiz) bir yörüngeye oturtulamamış olmasıydı. Esad Efendi'nin vefatının ardından Sağduyu adlı bir parti kurulacak ve bu tabela partisinin intermet sitesinde ulusalcı ve laik (siyasal dinsiz) bir dünya görüşü savunulacaktı. Bkz. https://sagduyu.global/]
*
“Türk istihbarat kaynakları”nın “muhteşem”
değerlendirmeleri, işte böylesi açık bilgi yanlışları ile
birlikte kotarılıp servis ediliyor.
Şayet, “Türk istihbarat kaynakları” her
meseleyi bu bilgi düzeyinde ve bu ciddiyette “değerlendiriyor”
ve analiz ediyorlarsa, devletin acilen istihbarat işlerini de “özelleştirme“sinde
yarar var.
Şu laubaliliğe bakın.. Esad Coşan hoca hakkında ahkâm
kesmek için çıka çıka Arslan Bulut ortaya çıkıyor ve “Türk istihbarat
kaynakları”nı referans göstererek, onlar adına “değerlendirme”
pazarlıyor.
Esad Coşan hocanın ölümü hakkında konuşması için bula
bula Arslan Bulut’u buluyorlar.
(Bir de Emin Pazarcı‘mız var..
O, Bulut’sal değerlendirmeleri ciddiye almayanlar
için, Türk istihbarat kaynaklarını işin içine katmadan, arkeolojik izah
tarzları ve Dan Brown tarzı
romanlara ilham verecek senaryolar geliştiriyor.)
“Sonradan öğrendiğime göre”, diyor
Arslan Bulut, “bu gazete, yeni bir partinin zeminini oluşturacaktı”.
Yanlış öğrenmiş, yanlış öğretmişler.
Yeni bir partinin zeminini oluşturması mümkün değildi,
çünkü gazete, bir yıl sonra kapanmıştı.
Olmayan bir zemine bina kurulamaz.
*
Ancak, gerçekten de, gazete kapandıktan üç-dört yıl
sonra, aynı adla bir parti kurulmuştu (“Gazete kalmadı,
parti verelim” hesabı).
Bu lüzumsuz tabela partisinin niçin kur(dur)ulduğuna,
buna neden ihtiyaç duyulduğuna o sıralarda kimsenin aklı ermemişti.
Ancak, Arslan Bulut’un “Türk istihbarat kaynakları”nın
“değerlendirmeleri”ne dayanan yazısı, meselenin anlaşılması
için işe yarar bir anahtar sunuyor:
“Kısacası AKP
olarak ortaya çıkan yapılanmayı, aslında Türk-İslamcı bir
çizgide Esat Coşan kuracaktı. Ancak, 28 Şubat
süreci, böyle bir yapılanmaya izin vermedi. AKP, yaratılan bu
boşlukta tek başına iktidar oldu.”
28 Şubat Süreci, böyle bir yapılanmaya nasıl izin
vermedi?
Nedense, Arslan Bulut bu bahse girmiyor.
Şayet Esad Efendi’nin böylesi hesapları olsaydı,
Erbakan hükümetini desteklemez, hatta onun devrilmesinden ve siyasî yasaklı
hale gelmesinden, kendisine oyun kurma alanı açılıyor diye
memnuniyet duyardı.
Bulut’un deyimiyle “yaratılan bu boşluk” için
ellerini ovuştururdu.
*
Evet, bu laf, “yaratılan boşluk” ifadesi
gerçekten çok ilginç..
Demek oluyor ki, “Türk istihbarat kaynakları”, Esad
Coşan’ın ölümüyle “yaratılan bu boşluk”ta, yerini alan Nureddin’in
(Ki aynaya baktığında kendisini “doğal
lider” olarak görme gibi bir fazilet ve meziyeti var), “Türk-İslamcı bir
çizgide”, yani Esad Efendi’ye izafe edilen Türklük vurgulu çizgide, AKP
muhalifi bir hareket oluşturmaya kalkışabileceği “değerlendirmesi”ni
yapmışlardı.
Önlerindeki koskoca uçağın askerî mi, sivil mi
olduğunu öğrenemiyor, göremiyorlardı, fakat Esad Efendi’nin gelecekte ne
yapacağını, ne yapması gerektiğini biliyorlardı.
“Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim / Gaflet
ile görmez kuyuyu reh-güzerinde” hesabı..
Esad Efendi’yi Haziran 1997‘de
Avustralya’ya gönderecek kadar zaman ve zeminden habersizdiler,
fakat onun cenazesini Türkiye’ye getiren İngiliz ajanlarını
şıppadanak tespit ediyorlardı.
*
Böylesi muhteşem bir “değerlendirme” yeteneğinin,
bizim anlayamadığımız şeyleri keşfetmesi, Esat Efendi’nin “Türk-İslamcı
çizgide olduğu”nu ve bu yüzden Erbakan’la çatıştığını, Erdoğan’la
da çatışacağını hemen anlaması gayet doğal.
(Erbakan’la çatışan Esad Coşan hoca, eğer ben onu
birazcık tanıdıysam, gömlek değiştirip laiklik havariliğine soyunan,
Gazi Mustafa Kemal edebiyatı yapan Erdoğan’la, Erbakan’la çatıştığının zekâtı kadar bile olsa çatışır, nezaketi elden bırakmasa bile, ona tutarsız ve istikameti belirsiz "doğal lider" oğlu Nureddin gibi "Aziz Başkanım" diye yağ çekmeyi kendisine yakıştıramazdı.)
Biz anlayamamıştık ama, bu olağanüstü “değerlendirme”
kabiliyetinin, Esad Coşan hocaya biçilen
misyonu “doğal lider” Nureddin’in başarıyla gerçekleştireceğini yıllar
öncesinden anlamış olması şaşırtıcı değil.
Değerlendirme yapmak, Nureddin gibi “doğal lider” isimleri değerlendirmek önemli..
Arslan Bulut’un laflarından anlaşıldığı kadarıyla,
“Türk istihbarat kaynakları” bu değerlendirmeyi çok iyi yapmış,
yapıyor.
“Türk istihbarat kaynakları”, askerî uçak ile sivil
uçağı ayıramıyorlar ama, varsın olsun.. Zararı yok..
Başka türden olağanüstü
bir firaset, basiret ve öngörü yetenekleri var..
Kimin ne yapacağını, yapması
gerektiğini, çok önceden değerlendirebiliyorlar..
Gelecekte kimin hangi rolü oynayacağını genellikle tam
bir isabetle biliyorlar.
Genelde kimse onları tahminlerinde,
yani değerlendirmelerinde hatalı çıkarmıyor, çıkaramıyor.
Çünkü değerlendirmelerinin sürekli doğru
çıkması gibi bir meziyetleri var.
Ancak, değerlendirmelerindeki bunca isabete rağmen,
biz faniler gibi onların da kafalarında bazen soru işaretlerinin
oluştuğu anlaşılıyor.
Değerlendirmelerindeki isabet konusunda bazen kaygıya
kapılmaları onların da hakkı.
*
Bulut’un ifadeleri bu açıdan gerçekten ufuk açıcı..
Diyor ki:
“Coşan
bütün eserlerinde ve konuşmalarında, Türk-İslam’cı bir felsefe ile
hareket etmiş, ancak dış bağlantıları her zaman soru
işareti uyandırmıştı.”
Dış bağlantılar..
Soru işareti..
Esad Coşan’ın dış bağlantıları, “her zaman soru
işareti” uyandırmışmış.
Hele de, 1997 yılında yurtdışına çıkıp bir daha
da geri dönmemesi, dış bağlantıları çerçevesinde Avustralya’ya
yerleşmesi, bu soru işaretini kim bilir nasıl çılgına çevirmiştir..
28 Şubat Süreci’nde, Enver Ören gibi uyumlu bir “cemaat
abisi”ne bile, “Başörtüsü sokakta da yasaklanır, itiraz edilirse icabında on
milyon insan öldürülür” diye birilerince ayar verildiği sırada, Esad Coşan
hocanın Enver Ören gibi azar işitmeye razı olmayıp dış bağlantılarını
kullanması, kafalarda kim bilir ne tür soru işaretleri “uyandırmıştır”..
*
Bu “soru işareti” bağlamında söylenmesi gereken başka
şeyler de var.
Aralık 2013’te Akparti ile FETÖ arasında kavga başlayınca Erdoğan, Fethullah’a şöyle
seslenmeye başladı:
“ ‘99’da kaçıp gitti. Hoca efendi niye kaçıp gittin ya? Kaçıp
gideceksen niye Amerika’ya gittin? Mekke’ye
gitseydin, Medine’ye gitseydin, orada ne işin var?”
Tabiî bu sözler benim gibilere Esad Efendi’yi de
hatırlatıyordu.
Çünkü Esad Efendi 1999’da bile değil, 1997’de ülkeyi
terk etmişti.
Fethullah’tan iki yıl önce..
Gittiği yer Mekke ya da Medine değildi tabiî..
Önce Avrupa’ya gitmiş, Almanya ve İsveç gibi ülkelerde
kalmış, daha sonra da Avustralya’ya yerleşmişti.
Şimdi sen!..
Sen ey Milli
Görüş gömleğini çıkartıp muhafazakâr demokrasi
davasını benimseyen, din
milliyetçiliğinin ayaklarının altında olduğunu söyleyen, din devletinin son kullanma tarihinin
geçtiğini dile getirmiş bulunan, ABD’de zamanında yahudilerden madalya alabilmiş olan sen!..
Sen vatan sevgini bu ülkede saray ve köşklerde
yaşayarak gösterdin..
Peki Fethullah’ı Amerika’ya yerleşmesi üzerinden
vuruyorsun da, “kutsiyetpenah” dediğin Papa
üzerinden niçin laf söylemiyorsun?
“Eyy
Pensilvanya, niye Papa’yla dost oldun?” niye diyemiyorsun?
Ve senin
çocukların niye Amerika’ya gitmişti okumak için, niye Mekke’ye ve Medine’ye
göndermemiştin?
*
“Türk istihbarat kaynakları”nın 28 Şubat
sürecinde ne yapıp yapmadığı yeterince biliniyor.
Başarıları cümlemizin malumu.
İşte bu “Türk istihbarat kaynakları”na göre, 28 Şubat
Süreci’nde Batı’yı ve özellikle İsrail’i hedefe koyan Esad
Coşan hocaya, Amerikan ve İngiliz gizli servisleri, Erbakan hükümetinin
kuruluşunda ve varlığını sürdürmesinde oynadığı rolden dolayı ellerini bile
sürmüyorlardı.
Fakat, 2001 yılı başında nedense birden bire uyanıyor,
gaipten haber gelmiş gibi, yaklaşık iki yıl sonra kurulacak AK
Parti hükümetine Esad Coşan hocanın Türklük vurgusu merakı, Türk
kimliği düşkünlüğü ve Türk-İslamcı çizgisi nedeniyle
cephe alacağını düşünüyorlardı.
Böylece, 28 Şubat Süreci sayesinde iktidar olan Ecevit-Mesut
Yılmaz-Devlet Bahçeli troykasının saltanatının sürmesi için Tayyip
Erdoğan’a cephe alacağını düşündükleri Esad Coşan hocayı bir trafik kazası ile
öbür dünyaya uğurlamaya karar veriyorlardı.
Çok zekice bir açıklama, değil mi?..
*
Amerikan ve İngiliz ajanları, Erbakan
düşmanlıkları yüzünden, onun iktidar olmasını sağlayan ümmetçi
ve Şeriatçı, İsrail’e savaş açmaktan söz eden cihatçı Esad Coşan’a
birşey yapmaya gerek görmüyorlardı.
(Esad Efendi, Şeriat kavramını yazılarına başlık
yapan, Mehmed Zahid Efendi tarafından görevlendirilmiş olmasını Şeriatçılığına
bağlayan biriydi.)
Fakat onun, tıpkı Devlet Bahçeli gibi
–ki bu Bahçeli, eski milletvekili İsmail Durak Ünlü’nün şahitliğine göre, Türkeş’in
cenazesine katılan Esad Coşan’a hakaret etmiş ve onu kovmuş bulunuyordu–
ilerde Türklük vurgusu yapacağını ve Türk kimliğine
düşkünlük göstereceğini, bu açılardan zayıf bulduğu geleceğin başbakanı Tayyip
Erdoğan’a karşı ilerde bir gün mutlaka muhalif bir siyasal hareket
başlatacağını paranoyalarıyla düşündükleri için, onu ortadan
kaldırmak üzere harekete geçiyorlardı.
İşi şansa bırakmak istemiyorlardı.
Doğrusu, “Türk istihbarat kaynakları”nın bu
zekice değerlendirmesi karşısında insan duygularına hakim olmakta
güçlük çekiyor; kalpteki bir takım duygular resmen tavan yapıyor..
Yani düşünün, “Türk istihbarat kaynakları” olmasa,
Esad Coşan hocanın ölümünü “kritik ve analitik” bir şekilde bu
güzellikte değerlendirme konusu yapmayı kendimiz nasıl başarabilirdik ki!..
“Aklımızı nasıl kullanacağımız” konusunda aklımızı
nasıl kullanacağımızı nerden nasıl öğrenebilecektik ki!..
*
Arslan Bulut’un açıklamalarına göre, ortada çok ilginç
bir durum var: “Türk istihbarat kaynakları” öyle bir iz sürmüşler ki, Esad
Coşan hocaya yönelik suikasti sadece İngiliz gizli servisi elemanlarının
yaptığını tespit etmekle kalmamış, onları bu işte taşeron olarak
kullananın CIA olduğunu da öğrenmişler.
Yani, dünyanın herhangi bir ülkesine ait bir gizli
servisin, mesela Avustralya’da suikast düzenlemek istediğinde, CIA gibi çok
güçlü ve yaygın bir ağa sahip olsa bile, işi İngiliz gizli
servisine havale (ya da ihale) etmesinin daha “temiz” iş
çıkarmayı sağlayacağını keşfetmişler.
Az önemli, pratik ve yararlı bir
bilgi değil yani..
Bu pratik bilgiyi Arslan Bulut
aracılığıyla bizimle paylaşan “Türk istihbarat kaynakları” işi bu noktada
bırakmamalı, bize acımalı, Esad Coşan hocanın şu dış bağlantıları konusundaki soru
işaretine de açıklık getirmeliler.
*
Bu noktada, eski MİT’çi Necdet Küçüktaşkıner’in 17
Mart 1997 tarihinde TBMM Susurluk Komisyonu‘na verdiği ifadesinde
geçen şu muhavereyi (diyaloğu) hatırlamak yararlı olabilir:
“NECDET KÜÇÜKTAŞKINER – MİT’tir
demiyorum, MİT’i provoke eden CIA diyorum; çünkü, MİT’in CIA
veya yabancı bir istihbarat teşkilatının MİT içindeki provokasyonunun
faturasını maalesef MİT ödemek zorunda kalıyordu.
HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) – CIA suçlu
diyorsunuz…
NECDET KÜÇÜKTAŞKINER – Gayet tabii.
HAYRETTİN DILEKCAN (Karabük) – CIA’nin
görevi zaten o.
YAŞAR TOPÇU (Sinop) – Yalnız, bir noksan
bilgi var burada. Ben isterseniz bir soru sorayım, aydınlanalım. Müttefik
ülkeler içerisinde, müttefik ülkelerin dış istihbaratları veya
iç istihbaratları birbiriyle istihbarat alışverişi yaparlar
mı?
NECDET KÜÇÜKTAŞKINER – Yaparlar.
YAŞAR TOPÇU (Sinop) – İşte odur
mesele.”
(Bakınız: http://www.son.tv/Haber/detay/haber-170825)
*
Esad Coşan hocanın dış bağlantıları
konusundaki soru işareti, 28 Şubat Süreci’nde, “Türk istihbarat
kaynakları”nda Esad Coşan hakkında ne tür beyin fırtınalarına ve operasyonel
planlara yol açıyordu acaba?
Açmıyor muydu?
Bu konuda kafamızda oluşan “soru işaretleri”ne cevap olacak
açıklamaları, Bulut’un yazılarında görmek isterdim.
Ama yok..
Nasıl Esad Coşan hocanın dış bağlantıları birilerinin
kafasında daima soru işareti uyandırmış idiyse, başkasının
kafasında da, “CIA tarafından kolayca provoke edildiği açıklanan MİT‘in” dış
bağlantıları konusunda soru işareti uyanamaz mı?.
Kafalarda uyanabilecek bu soru işaretiyle ilgili
verebileceğim yeterince aydınlatıcı bir cevap yok.
Fakat çok iyi bildiğim birşey var..
Bulut’un Esad Coşan hoca için mahir bir terzi gibi
biçip diktiği elbise aslında ona uymuyor, fakat “doğal lider” Nureddin’in
üzerinde fazlasıyla iyi durduğu söylenebilir.
*
“Türk istihbarat kaynakları”nın değerlendirmeleri
çerçevesinde Esad Coşan hocaya yakıştırılan misyonun adamı aslında
“doğal lider” Nureddin.. (Hatta, “gaz”a gelip işi abarttığı,
Bahçeli’den bile daha hevesli bir bozkurtçuluğa kendisini
kaptırdığı görülüyor.)
Madem ki ortada “doğal lider” Nureddin vardı, “Türk
istihbarat kaynakları”, “CIA talimatı ve İngiliz gizli servisi eliyle Hoca’nın ortadan
kaldırılması” hikâyesini, Necip Fazıl’a ait deyimle, “üzüntüden uzak bir
alâka ile” “değerlendirmiş” olabilirler miydi?
Yoksa, olamazlar mıydı?
Onların, “Esad Coşan hoca öldüyse ne gam! Cemaat lidersiz
kalmayacak, çok şükür doğal lider Nureddin var” diye düşünmek için yeterince
nedenleri var mıydı, yok muydu?
Acaba, “Türk istihbarat kaynakları”na yakın Arslan
Bulut gibi yazarların ve Emin Pazarcı gibi isimlerin, ikide bir, “Gettiii.. Gettiii. Civan gibi Esad hoca
gettiii. CIA, MI5, Amerikan ajanları, İngiliz gizli servisi
elemanları, askerî uçaklar, Barnabas İncili… Amaniin gettiii..
Höngüüürt” diye dertlenmeleri, timsah gözyaşlarına ilişkin bilgi
dağarcığımıza katkıda bulunma amacı taşıyor olabilir mi?
*
Türk-İslamcı, Türklük vurgusu uğruna Erbakancılarla
mücadele edecek, Sağduyu gazetesinde
değilse bile Sağduyu Partisi’nde esas itibariyle milliyetçi ve solcu
görüşleri savunacak, bu arada “temiz yürekli, temiz düşünceli” saf
vatandaşları da “hikmet” gibi anlamını bile doğru dürüst bilmedikleri
kavramlarla oyalayacak bulunmaz bir Hint kumaşı, “doğal lider” Nureddin
kardeşimiz, Esad Coşan hocanın yerini almak ve AK Parti’nin gelecekteki iktidar
günlerinde “bozkurtlara yol vermek üzere”, Türk kimliğini
umursamayan Erdoğan‘a cephe almak için hazırda beklerken,
hakkında “soru işareti” bulunan Esad Coşan hocanın ölümünü acaba “Türk
istihbarat kaynakları”ndan kim dert ederdi!..
“Bozkurtlara yol vermek”..
Ne acayip bir “yol” bu!..
Kurtların gittiği bir yol..
Kurt yolu..
Arslan Bulut’un Türk istihbarat kaynaklarını
referans göstererek dile getirdiği “değerlendirme“leri 2003 yılında
okumuş olsaydım, Bulut’un cehaletine güler geçerdim.
“Bu işin içinde bir iş var” diye düşünmek hiç aklıma
gelmezdi.
Şimdi ise, yaşananlara bakınca, o zamanki saflığıma
şaşırıyorum..
*
Aslında, “Türk istihbarat
kaynakları”na ait, “Esad Coşan’ın CIA tarafından İngiliz
gizli servisi eliyle öldürülmüş” olması “tespit”i, herkesi mutlu ediyor.
“Türk istihbarat
kaynakları”nı mutlu ediyor, çünkü hem kaza bilmecesini çözmüş, hem
de sağlığı için “dertlendikleri” Esad Coşan’ın “katilleri”ni arayıp bulmuş ve
muhteşem bir istihbarat başarısı sergilemiş oluyorlar.
Her ne kadar bu “tespit”,
masabaşı habercilik türünden bir “Atıyorum” senaryosundan daha ciddi bir
bilgi parçacığı içermiyorsa da, “Esad Coşan hoca neden Türkiye’den
kaçmak zorunda kalmıştı?.. Neden
Türk yetkililerin değil de Avustralya gibi yabancı bir ülkenin yetkililerinin
yönetimi altında kendisini daha güvende hissediyordu? Kimlerden
çekiniyor, korkuyordu?” sorusunu unutturmaya yarıyor.
Evet, “Türk istihbarat
kaynakları”, bu “tespit” ile, zımnen, “Yaa işte böyle.. Esad Coşan buradan
kaçıp İngiliz’in Avustralya’sına sığınırsa işte böyle olur. Göz göre göre kendisini öldürtmüş oldu.
Sakın başkası böyle bir hata yapmasın” mesajını da vermiş oluyorlar mı?
Bu, aba altından sopa
göstermek midir, yoksa öleni geri getirmeyen geç kalmış bir istihbarat
başarısı mıdır?.
*
Esad Coşan’ın CIA ve
İngiliz gizli servisi tarafından öldürülmüş olması “tespit”i, “İskenderpaşalı”
olduklarını söyleyenleri de mutlu ediyor.
Böylece, “dış güçler”
tarafından şehid edilmiş bir kahraman hocanın vatansever,
yerli ve milli izleyicileri olmanın gurur ve hazzına erişiyorlar.
Bu arada, “Türk istihbarat
kaynakları”nın “cemaat içi” uzantıları da bu fazlasıyla saf vatandaşlara, “Biz,
koskoca CIA’in ve İngiliz gizli servisinin uğraştığı bir cemaatiz.
Türkiye’de onların hedefi İskenderpaşa. Dış güçlerin,
uluslararası odakların hedefinde İskenderpaşa var” diyerek/dedirterek “gaz”
veriyor ve onları bu “tespit”e yürekten inandırıyor olabilirler mi?
Ya da, olamazlar mı?
*
Neden CIA (Amerikan gizli servisi) ve/veya MOSSAD
(İsrail gizli servisi) değil de İngiliz gizli servisi?
28 Şubat sürecinin ardında ABD ve İsrail’in bulunduğu
ve Esad Efendi’nin bu postmodern darbeden bir hafta sonra yayınlanan
makalesinde (İslâm Mecmuası’nın Mart 1997 sayısı) bu olayın ardında İsrail’in bulunduğunu açıkça ifade
ettiğine göre, neden MOSSAD ve işbirlikçisi CIA değil de İngiliz gizli servisi?
Bunun nedeni, 28 Şubatçıların bu iki istihbarat
servisi ile olan kan kardeşliği bağı (müttefiklik, stratejik ortaklık, işbirliği)
değilse, nedir?
Nasıl anlamalıyız bunu, nasıl okumalıyız?
“Örtü hikâye /
perdeleme öyküsü (cover story) uydururken bile dostlarına vefa göstermiş,
onları töhmet altında bırakmamaya dikkat etmişler” mi demeliyiz?
*
Paranoya ve komplo turplarının büyükleri heybede
beklerken böylesi işportaya düşmüş sıradan turpları önümüze sürüp “Alın da
yiyin!” diyerek bizimle alay edemez ve hiçbir şey yokmuş gibi sorularımıza
cevap vermeden öylece yolunuza devam edip gidemezsiniz.
Esad Efendi’nin vefatından iki sene sonra “varis”i
(mirasçısı) doğal lider Nureddin’e babasının “müphem bir çarpışmada şehit” düştüğünü söyletmeyecek, uyuyan
paranoyamızı uyandırmayacaktınız.
Yine aynı sıralarda Arslan Bulut’a Esad Efendi’nin
İngiliz gizli servisi tarafından kaza
süsü verilerek öldürülmüş olduğunu yazdırmayacak, heybedeki turpun büyüğünü
manav tezgâhına koydurmayacaktınız.
Bunun ardından, eski Kültür Bakanı Namık Kemal
Zeybek’in ajanlıkla suçladığı makbul yandaş gazeteci Emin Pazarcı, İngiliz
gizli servisi hikâyesi tutmadı diye ortaya “Esad Efendi Barnabas İncili’ni gördü,
öldürüldü” muazzam istihbarat keşfini koyarak (Erdoğan’ın “kutsiyetpenah, yani
kutsallığına sığınılan Papa hazretleri”sinin başında bulunduğu) Vatikan’ı
“yedek katil odak” olarak hizmete sunmayacak, “paranoyatik ve komplotik rekor”
kırmayacaktı.
Ve de biz, “Bunlar neden durduk yere ‘Vallahi billahi bardağı ablam kırmıştır, belki de üç yaşındaki Ahmet kırdı’ türünden hikâyeler anlatan bir çocuk gibi suçlu keşifleri yapıyorlar, bu telaşın, bu paniğin, bu heveskârlığın altında ne var?” diye düşünmek zorunda kalmayacaktık.
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
İmamoğlu, Erdoğan ’ın siyaset üslubunu taklit ederek cumhurbaşkanlığı koltuğuna tırmanmaya çalıştı, fakat hesap hatası yaptı. * Erdo...
-
Takvimler 20 Eylül 2023’ü gösterirken Odatv.com ’da şöyle bir haber yer almıştı: Odatv, hadsiz Kuveytlinin peşine düştü... Ne zaman v...