“DEVLETİN DİNİ ADALETTİR” HURAFE, SAFSATA VE PALAVRASI








Temel Karamollaoğlu‘ndan Kılıçdaroğlu‘na, Meral Akşener‘den TBMM eski Başkanı Mustafa Şentop‘a kadar pekçok ismin, Hz. Ali’ye atfederek, “Devletin dini adalettir” diye konuştuklarına şahit olundu.

Bu konuda Recep'in (Recep İhsan Eliaçık'ın) takipçisiler.

Takipçi yerine mürit, tilmiz, şakirt, öğrenci, talebe vs. kelimelerini kullanmak da mümkün.

Zaten laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti siyasetçileri için en uygun hoca ve mürşit de Recep. 

*

Allah’tan daha adil kim olabilir?! Allah’ınkinden daha adil kuralları kim koyabilir?!

"Yoksa cahiliye hükmünü mü (hükme'l-cahiliyyeti) istiyorlar? Kesin biçimde iman edecek bir topluluk için hüküm olarak Allah'tan daha iyi kim vardır?!" (Maide, 5/50)

Evet, hükümetler (hükmedenler) için, Allah'tan daha iyi hüküm koyan kim var?!

Daha iyi hükmü, sen mi koyacaksın?!

Ya da, Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde'nin ölmüş, cesedi çürüyüp bozulmuş oğlu mu?!

Dediklerine göre, yöneticinin dini de emanetmiş (eminlik, güvenilirlik).

Yani müslümansan yönetici olmayacaksın, illa da İslam'ı terk edeceksin.

Çünkü "müslüman yönetici" olarak "Allah'ın hükmü" ("Allah'ın indirdiği") ile hükmetme ihtimalin var.

"... Artık kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." (Maide, 5/44)

"Adamın Allahu Teala’ya, ahirete imanı olmayacak, fakat emin olacak öyle mi, bu nerde görülmüş?!" diyebilirsiniz.

Eh bu kadarcık tutarsızlık kadı oğlunda da olur.

*

“Eğer devletin kendisine ait bir dini varsa, o din kendi dininin dışındaki herkesi ötekileştiriyor ve ona yaşam hakkı vermiyor”muş.

Böyle diyorlar.

Bunu laiklik (siyasal dinsizlik) de yapıyor..

“Laiklik dini”ni kabul etmeyeni ötekileştiriyor, ona (en azından “zihniyet” düzeyinde) hayat hakkı tanımıyor, tanımak istemiyor.

Mesela Türkiye’de, laikçilerin (siyasal dinsizlerin) hoşuna gitmiyor diye Diyanet, cuma hutbelerinde Şeriat’in adını bile ağzına alamıyor.. Almıyor.

Halbuki, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinde müslümanlara, İslam Şeriati’ne tabi olunması emrediliyor.

Ve, Diyanet bunu söyleyemiyor.. Din ve vicdan hürriyeti sözde var ya!..

Önüne gelen Şeriat’e hakaret eder, aşağılar, fakat Diyanet’ten cılız bir tepki bile gelmez.

Yaşım altmış küsur oldu, daha bir defa bile Şeriat konulu hutbe dinleyebilmiş değilim.

*

Beğenmedikleri İslam devletine gelelim..

Müslüman olmayanların inançlarına karışılmaz.

Mesela, Yahudiler’e “Kitaplarınızdaki arz-ı mev’ud meselesinden bahsetmeyeceksiniz” denilmez.

Hristiyanlar’a “İnançlarınızın bazısını hiç ağzınıza almayacaksınız, kiliselerinizde anmayacaksınız” şeklinde bir dayatmada bulunulmaz.

Ötekileştirmeye gelince.. Adamların “öteki” olmalarına karışılmaz, “Bizim gibi olacaksınız” denilmez..

Bu "öteki, ötekileştirme" lafı da Batılılar'ın bir tuzağı.

Bizimkiler böyle, Kur'an ve Sünnet'te geçen kavramları beğenmezler, fakat Batılının laflarının üstüne mal bulmuş Mağribî gibi atlarlar.

Bugün Batılılar, kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanlar’a “Öteki olmayın, entegre olun” diyor, entegrasyon adı altında asimilasyonu dayatmaya çalışıyorlar.

Kendilerine benzemek istemeyenleri, kendilerine karşı “ötekileştirici” davranmakla suçluyorlar.

*

“Devletin dini adalettir” şeklindeki söz Hz. Ali’ye aitse, o takdirde (ravîler / rivayet edenler silsilesine sahip, hadîs terminolojisi ile konuşmak gerekirse “sened“i olan) bir “kaynak”ta geçiyor olması lâzım, fakat kimsenin kaynak gösterdiği, gösterebildiği yok.

Bu sözün (son tahlilde devletin dinsizliğini/laikliğini savunan, adaletin yanında dinin/dindarlığın öneminin bulunmadığını söylemek isteyen birileri tarafından) uydurulup Hz. Ali’ye atfedilmiş olduğu kanaatini taşıyorum.

Bu sözün Hz. Ali’ye ait olması mümkün değildir.

İmkânsızdır.

*

Devlet/devle Arapça bir kelimedir, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiştir.

Ve bu kelime, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde, bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Nitekim, Kur’an‘da şu şekilde geçmektedir:

“Allah´ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz (“.. key lâ yekûne dûleten beyne …”). Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah´tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.”

(Diyanet Vakfı Meali, Haşr, 59/7)

Evet, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde devlet kelimesi, bugün anladığımız manada kullanılmıyordu.

Şayet Hz. Ali “Devletin dini adalettir” gibi birşey söylemiş olsaydı, insanlar ona güler, “Saçmalıyor” derlerdi.

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme aldığı “Devlet” maddesindeki bilgiler, meselenin anlaşılmasını sağlayabilir:

Arapça’da devlet veya dûlet “değişmek, bir halden başka bir hale dönmek; nöbetleşe birbiri ardınca gelmek, dolaşmak; üstün gelmek, zafer kazanmak” mânalarına gelir. Çoğulu düveldir. Bazı dilciler, kullanım bakımından iki kelime arasında fark bulunmadığını söylerken bazılarına göre devlet savaşla, dûlet ise malla ilgili olarak kullanılır ve ilki zaferin taraflar arasında el değiştirmesini, diğeri ise servet ve zenginliğin elden ele dolaşımını ifade eder. …

Kur’ân-ı Kerîm’de “dvl” kökünden gelen kelimeler, “dönüşümlü olmak” ve “elden ele dolaşan mal” anlamlarına işaret edecek tarzda iki yerde kullanılmaktadır. İlki, Uhud Gazvesi’nde nisbî yenilginin acısını tatmış olan müslümanlara ilâhî bir sünnetin beyanı sırasında geçer ve müslümanların zaferiyle sonuçlanan Bedir Gazvesi hatırlatılarak şöyle denilir: “Biz o günleri [zafer günlerini] insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz” (Âl-i İmrân 3/140). İkincisi ise ganimetlerin çeşitli kesimler arasında taksiminin hikmetini vurgulamak üzere, “Böylece o mallar, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir servet (dûle) olmaz” (el-Haşr 59/7) meâlindeki âyettir. … Kelime her iki anlamıyla bazı hadislerde de geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “dvl” md.).

... Devlet kelimesinin siyasî bir kavram haline gelmesinin ilk safhasında kazandığı anlam “zafer, güç” veya “hâkimiyetin dönüşümlü olarak el değiştirmesi” şeklindedir. ... İkinci safhada devlet kelimesi hâkimiyetin değişmesinden çok sürekliliğini ifade eden bir kavram haline gelmiş, nihaî siyasî otorite ve yapı için kullanılmaya başlanmıştır. … Üçüncü safha ise devlet kelimesinin çağdaş siyaset literatüründeki kullanımında kendini gösterir. Bu safhada kavram tamamıyla millet-devlet (nationstate) esasına dayalı “milletlerarası sistemin her bir unsuru” anlamını taşımaktadır.

Devlet kelimesinin geçirdiği bu anlam değişikliğinin son safhası, Batı dillerindeki state, staat, état, stat, stato kavramlarının tercüme karşılığıdır.

*

Bernard Lewis de The Political Language of Islam adlı kitabında devlet kelimesinin bugünkü anlamını akla getirecek şekilde Abbasîler döneminde, sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren kullanılmaya başlandığını söylüyor.. Fakat, Davutoğlu'nun işaret ettiği gibi, kelimenin bugünkü anlamına kavuşması zaman almış.

Kısacası, devlet kelimesi, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde şahısların (bazen de ailelerin/grupların) üstünlük/”yüksek statü” ve zenginliği için kullanılıyordu, bugünkü anlamda devleti ifade etmiyordu.

Fakirler, “devlet” sahibi olmayan (devletsiz) insanlardı. (İsterseniz burada “devlet” kavramına bugünkü anlamını da yükleyebilirsiniz.)

Ancak, Lewis’in belirttiği gibi, Miladî 700’lü yılların ortalarından itibaren, yani Hz. Ali’nin şehadetinden 100 yıl kadar bir zaman sonra, Abbasî sülalesinin/hanedanının üstünlük ve zenginliği için kullanılmasıyla birlikte, daha dar ve özel bir anlamda (salt siyasal iktidar sahibi ailelerin gücü, statüsü ve zenginliği anlamında) kullanılır hale gelmiştir.

Bununla birlikte, mesela Kanunî‘nin meşhur beytinde bile devlet kelimesi bugünkü anlamda "vatanı/toprağı ve milleti ile bağımsız bir siyasal örgütlenme"yi değil, Arapça’daki asıl anlamı çerçevesinde bir şahsın üstünlük/statü ve zenginliğini ifade etmektedir:

“Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi,

“Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Bir insanın bütün bir makam/mevki ve serveti, bir nefescik sağlığına denk olmaz. Kanunî, “Ben bir nefes miktarı sağlıklı olayım da, Osmanlı Devleti varsın olmasın” demek istemiyor. Kendisinin “kişisel” makam/mevki/iktidar ve servetinin (Osmanlı Devleti’nin değil, kişisel devletinin), sahip olduğu veya olmak istediği sağlık nimeti karşısında önemsiz olduğunu dile getiriyor.

*

Kısacası, Hz. Ali‘nin, “Devletin dini adalettir” demiş olması mümkün değildir.

İmkânsızdır.

Çünkü onun yaşadığı dönemde devlet kelimesi bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Nitekim Hz. Ömer, “Adalet devletin temelidir/esasıdır” değil, “mülkün temelidir/esasıdır” demiş bulunuyor.

Evet, o dönemde devlet için “mülk” kelimesi kullanılıyordu.. Aynı kökten türeyen “melik” de “devlet başkanı” anlamına geliyordu.

Ancak, Hz. Ali’ye atfedilen bu sözün bu kadar çok müşteri bulması, siyasetçilerimizin bilgi ve tefekkür açısından perişan durumda olduklarını belgeliyor.

Sloganlarla düşünüyorlar. (Buradan, toplumumuzun durumu anlaşılabilir. Her toplum layık olduğu yöneticileri/siyasetçileri buluyor. Kel başa şimşir tarak olmaz.)

Adalet, devletin temeli olabilir, fakat dini olamaz.

Bir defa, dinsiz (ed-Dîn’siz, İslam’sız, Şeriat-ı Muhammediye’siz) adalet olmaz. Zulüm olur.

Yani devlet, ancak dine (Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına) yapıştığı zaman adaleti gerçekleştirmiş olur.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Mâtürîdî" maddesinde, İmam Mâtürîdî'nin "zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat" belirttiği, fetva verdiği belirtiliyor.

Çünkü "Zulme adalet demek küfrü gerektireceğinden zalim bir sultana âdil diyen dinden çıkar". (Aynı madde)

Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî k. s. şöyle diyor:

"Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zalime adil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zalimlere de adil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü, adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.

"İmam Ebu Mansur Matüridî şöyle demiştir: “Zamanımızın sultanı adildir” diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür." (Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, çev. A. Kabakçı ve F. Günel, 7. b., İstanbul: Bedir Y., 1996, s. 159.)

"Adalet, cüz’î bir [kaç] meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur." (Gümüşhanevî, s. 159, dn. 185.)

Evet, işte Ehl-i Sünnet itikadı, Matüridiyye mezhebi bu!..

Şeriat'e aykırı hükümlere adalet diyen, kâfir olur.

Peki, bir adam "adalet"in şartı olarak dinsizliği gösteriyorsa, Kur'an ve Sünnet hükümlerinin terk edilmesini adaletin şartı kabul ediyorsa, onun durumu ne olur?

İmam Matüridî rh. a. vefat etmiş, aranızda değil ya, onun adına saçmasapan Ehl-i Sünnetçilik yapıyorsunuz.

Aranızda olsaydı bunları ben yazmak zorunda kalmazdım, size haddinizi bildirirdi. 

*

Devletin dini olmamalıysa, demek ki (eski İslamcı, çiçeği burnunda Atatürkistlere göre) Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem din esası üzerine devlet kurmakla yanlış yapmış.

Ashabına “Devlet işleri ayrı, din işleri ayrı, devlet işlerine Kur’an’ı karıştırmayacağız” mı demeliydi?!

Veda Hutbesi’nde, “Aman ha, devlet işlerine Allah’ın kitabını ve benim sünnetimi karıştırmayın, böyle yaparsanız birilerini ötekileştirip zalim hale gelirsiniz, sakın yapmayın” diye mi konuşmalıydı?!

*

“Devletin dini olmaz, devletin dini adalettir” diyen bir adam için “Bu adamın bir dini var, bu adam müslüman” denilebilir mi?

İmam Matüridî'nin izinden giden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimler, laikliği benimseyip savunanların kâfir olacaklarını söylüyorlar.

Hayır, bu isimler ne Selefî ne de Vehhabî.. Ehl-i Sünnet uleması.

Suriye ulemasından Said Ramazan el-Bûtî de bunu açıkça yazmış durumda.. “Bu konuda icma var, İslam alimleri arasında görüş birliği mevcut” diyor.. (Cahiller arasında da aksi yönde icma var.. Mesela şu anda Türkiye'de FETÖ, AK Particiler, ve Gümüşhanevî k. s.'nun, Mehmed Zahid Kotku rh. a.'in yolundan sapan yeni İskenderpaşacılar/Hakyolcular bu durumda.)

*

Dinin ne olduğu Kur’an ve Sünnet’le bellidir.

Peki, adalet nedir?

Adalet, bazen baskı ve zorbalıkla, bazen de oy çokluğuyla (“Biz sizden daha kalabalığız, sizi döveriz” hesabı) çıkarılan ve keyfe göre yap-boz tahtasına çevrilip sürekli değiştirilen kanunların uygulanması mıdır?

*

Evet, “Adalet, her hak sahibine hakkının verilmesidir” şeklinde genel bir tarif var.

Ancak, burada, kimin hangi hakka ne kadar sahip olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır.

Kimin hangi hakka ne kadar sahip olduğuna kim karar verecektir?

İşte meselenin düğüm noktası burası.

Basit bir misal, toplumun temeli olan aileye temel teşkil eden "evlenme hakkı".. Kimlerin kimlerle hangi yaşlarda evlenebileceğine, bu konuda insanların sahip oldukları haklara neye göre karar verilecektir?

Bir başka misal: Miras meselesi.. Kimin mirasta ne kadar hak sahibi olduğunu kim belirleyecektir?

İçi boş adalet edebiyatı yapmak, maval okumak kolay.. Bu sorulara cevap verin!

*

Merhum Erbakan, “Adil Düzen” teorisinde bu “hak” meselesine sürekli vurgu yapıyor, Batılılar’ın hak anlayışının şu dört temel üzerine kurulu olduğunu söylüyordu:

Bir: Kuvvet hak kaynağıdır, kuvvetli olan haklıdır. (“Zayıfların canı cehenneme.”)

İki: Çoğunluk, hak kaynağıdır. Çoğunluktaysanız, kendiniz için “demokratik yoldan” birtakım haklar icat edebilir, azınlıkta kalanları da bunlardan mahrum bırakabilirsiniz.

Üç: İmtiyaz/ayrıcalık: Bazı kesimlere birtakım imtiyazlar tanınır. Mesela bazılarının “dokunulmazlığı” olur. Devletin memurları ile sıradan vatandaş aynı hak ve sorumluluklara sahip olamaz. Hatta memurlar da aynı haklara sahip olamazlar, bir tür kast sistemi ile bazılarına ayrıcalıklar verilir. (Mesela birçok ülkede diğer memurlar gizli servis çalışanlarından ürker ve korkarlar, “rica”larını geri çevirebilmek bir tarafa, onlara kendilerini beğendirmeye çalışırlar. Hitler’in Gestapo’sunu, Sovyetler’in KGB’sini hatırlayalım.)

Dört: Menfaat/çıkar. Mesela ABD, kendi ülkesine göre dünyanın öbür ucu demek olan yerlere, “Benim orada ulusal çıkarım var, siz ulusal çıkarlarıma zarar veriyorsunuz” diyerek müdahale etme “hak“kına sahip olduğunu ileri sürer.

İmdi, böylesi bir hak anlayışı çerçevesinde gerçekleştirilen “adalet”, adalet midir?!

*

Türkiye‘ye gelelim..

Her hak sahibine hakkını veren, adaleti sağlayan bir devlet, Allahu Teala’nın hakkını tanımaya öncelik verir.

Buharî ve Müslim‘de yer alan sahih bir hadîste, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Muaz b. Cebel r. a. arasında geçen bir konuşma aktarılıyor:

– Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misin?

– Allah ve Resulü bilir.

– Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O‘na ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır. …

*

Devletin (yani devlet yöneticilerinin) adil olması, öncelikle Allahu Teala’nın kendileri üzerindeki hakkını kabul edip bu hakkın gereğini yerine getirmeleriyle mümkün olur. 

(Devlet yöneticilerinin, “Allahu Teala’nın bizim gibi seçkin yöneticiler üzerinde hakkı yoktur, yönetilme durumundaki sefil yaratıklar üzerinde vardır” deme “imtiyaz“ı İslam’da yoktur.)

Devleti (yani halkı) yönetirken Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına (Şeriat-ı Muhammediye‘ye) uydukları zaman, Allahu Teala’ya ibadet etmiş ve O’na şirk koşmamış olurlar.

Fakat, “Hayır, bizim için Atatürk’ün hakkı önde gelir. Allahu Teala’nın emirleri ile Atatürk ilke ve inkılapları çeliştiği zaman tercihimiz Atatürk’ten yana olacaktır” derseniz, evet böyle konuşursanız, böyle inanırsanız, Allahu Teala’nın hakkını çiğnemiş, resmen şirk koşmuş ve küfre düşmüş olursunuz.

Böyle konuşmaksızın bu minval üzere hareket ederseniz, o takdirde de, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde dile getirdiği gibi “amelî şirk” sergilemiş olursunuz.

Yani ameliniz, her halükârda zulüm ve haksızlıktır.

Adalet değildir! (İslam’a göre böyle.. Bu ifadelerimizin muhatapları “Müslümanız” diyenler.. Müslüman olmayanlar üzerlerine alınmasınlar.)

*

Sözlerimizi, “İktidar yozlaşır, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır” diyen Lord Acton’ın bir cümlesiyle bitirelim:

That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himself, which proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.


(İlk yayın tarihi: 15 Ağustos 2024)


HACI BEKTAŞ-I VELÎ’Yİ ANLAMAK: ŞERİAT, TARİKAT, HAKİKAT VE MARİFET

 

Kaynaklara göre Hacı Bektâş-ı Velî'nin asıl ismi Muhammed; Seyyid Muhammed ibn-i Musâ-yı Sânî olarak biliniyor. 

Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî kelimelerinin tamamı lâkab. Türk-İslâm edebiyatı uzmanları, Hünkâr sözcüğünün Hüdâvendigâr kelimesinin kısaltılmışı olduğunu belirtiyorlar. Hüdâvend, Farsça bir kelime ve ‘efendi, bey’ anlamına geliyor. Lakabda yer alan Hacı ifadesi de, doğal olarak, hacca gidildiğini gösteriyor.

Hacı Bektaş-ı Velî, üç açıdan sosyal ve kültürel tarihimiz açısından büyük önem taşıyor. Birincisi, Osmanlı Devleti’nin ordusu Yeniçeri Ocağı tarafından pîr kabul edilmiştir. İkincisi, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan ve etkileri bugün de devam eden Bektaşî tarikatinin en önemli figürüdür. Üçüncü olarak, bugün Yeniçeri Ocağı mevcut olmasa ve Bektaşî tarikati eski yaygınlığını kaybetmiş bulunsa bile, Hacı Bektaş-ı Velî’nin düşünce geleneği, ülkemizdeki Alevî kesim tarafından önemsenmektedir.

“Osmanlı Devleti, devşirme denilen Hıristiyan çocuklarından oluşturduğu orduyu Hacı Bektaş Veli'nin düşüncelerinden yararlanarak eğitti ve şekillendirdi. Yeniçeri Ordusu denilen bu ordunun başında bulunan ağa da Bektaşi idi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin birinci gücü olmuştur. Yeniçeri ordusu, törenlerde gülbank çeker (dua okur) ve bu gülbankta da Hacı Bektaş Veli'nin adı anılırdı. Duanın sonu şöyleydi: Pîrimiz hünkârımız Hacı Bektaş-ı Veli'nin demine devranına hû diyelim hû!”

Elimizde Hacı Bektaş-ı Velî’nin önemli bir eseri bulunuyor: Makalât. 

*

Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat

Makalât, birbirinden bağımsız makalelerden oluşmuyor aslında, kendi içinde bir konu sıralaması ve bütünlüğü var. Eser 11 bölümden (bâb) müteşekkil. Kitabın temel kavramlarını Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat oluşturuyor. Birinci bölüm (Bâb-ı Evvel), bu kavramlar çerçevesinde müslümanları dört dört kısma ayırıyor:

“Evvel güruh abidlardur, bunlar Şeriat kavmidur.... Pes imdi her ne ki bu dünyada vardır, helâl ve haram ve mısmıl ve murdar kamusı Şeriat birle malum olur; zira ki Şeriat kapusı ulu kapudur....” (s. 3)

İkinci güruh tarikat (zühd) ehlidir, zahidlerdir:

“Pes zahidlerin taatı dün ü gün [gece gündüz] Tanrı’yı zikretmektir ve hem bismillâhirrahmânirrahîm’i cümle işte yâd kılmaktır....” (s. 6-7)

Demek ki Tarikat ehli olmak, helâl ve haramı bilen, mısmıl ile murdarı ayıran Şeriat ehlinden fazla olarak zahidliği, zühd sahibi olmayı, yani ‘dünyayı terk etmeyi’ ve Allahu Teala'yı devamlı zikretmeyi gerektirmektedir.

*

Üçüncü topluluk ariflerdir (Marifet ehli), bunlar takva ehlidir:

“Pes imdi aziz-i men! Gey sakınmak gerek ki kişide yaramaz fiil olmaya ve hem daim taharet üzere olmak gerek. Adam arısuz [pis] olduğuna sebep budur ki onun içinde şeytan fiili ola. Eğer inanmazısan bir kaba süçi [içki] koy ve ağzın berkit, ve deniz içinde ko ve ol kabun daşrasun yu, ta haddi on yıla değin, hemen girü bayağı süçidür ve murdardur.... Bir kuyuya bir damla süçi [içki] içki dam[la]sa, ol kuyunun suyunu bir kezden çıkarsalar, yabana dökseler ve ol su döküldügi yerde ot bitse ve o otı koyun yise, pes takvî [takva] ehli kavlında o koyunun eti haramdur; niçün? Anınçün kim; süçi haramlığı ve murdarlığı şeytan fiilinden oldı.” (s. 8-9)

Görülüyor ki arifler yani Marifet ehli, Şeriat’i aşma iddiasıyla helâl ve haramı gözetmeyen ve “mısmıl” ile murdarı ayırmayan kimseler değildir. Onlar, Şeriat’in yasakları konusunda olağanüstü bir hassasiyet sergileyenlerdir.

Şeriat ehli, sadece içki içmemekle yetinirken, Marifet ehli, bir damla içki karışmış bir kuyunun suyundan bile uzak durmakta, hatta o su ile bitmiş otu yiyen koyunun etini bile ağzına sürmemektedir.

Neden böyledir? Şundan: Marifet, arif olmaktır, yani ‘bilmek’tir. Neyi bilmek? Allahü Teala’yı.. Marifet ile kastedilen, Marifetullah’tır, yani Allah’ı bilmek. Allah’ı bilen insan ise, O’nun yüceliğini anlar, emir ve yasakları konusunda olağanüstü dikkatli davranır.

*

Dördüncü güruh ise muhiblerdir, Allah sevgisine ulaşmış, muhabbetullaha erişmiş olanlardır (Hakikat ehli):

“Amma dördüncü gürüh muhıblardır; bunlar hakikat kavmıdur ve bunlarun aslı doprakdandur ve doprak teslim u razıdır. Pes muhıb dahı teslim u rıza içinde olsa gerek.” (s. 11)

Tasavvuf kültürüne vakıf olmayanlar, bu sözlerden birşey anlamazlar. Anladıklarını sanırlar ama anlamazlar. Buradaki “teslim” ve “rıza” kavramları önemlidir. İmam Gazalî’nin İhya-ı Ulûmiddin’inin 4’üncü cildinin altıncı kitabı (ki toplam on kitaptır/bölümdür) şu başlığı taşır: “Kitabu’l-mahabbet ve’ş-şavk ve’l-üns ve’r-rıza”. Muhib olmak, muhabbet/mahabbet (Allah sevgisi) sahibi olmaktır. Bunun en önemli alameti de “rıza”dır, yani insanın, Allahu Teala’nın kendisi hakkındaki takdirine (kaderine) razı olması. 

Muhibler, Allah’ın kaza ve kaderine “teslim” olmuşlardır. Onlar, en büyük felaketler, en acı musibetler karşısında “Hoştur bana senden gelen / Ya gonca gül, ya diken!” diyebilenlerdir.

Bunun edebiyatını yapmak kolay, fakat yaşayabilmek, yaşamak zordur. Bizi aşar. Dolayısıyla, böylesi bir maneviyata sahip olmadan “marifet, hakikat” edebiyatı yapmaya kalkışmamalıdır.

Akıl yürütme yoluyla Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini anlamakla mesele hallolmuyor. O kadarı İblis’te de var.

*

Makalât’ın ‘ikinci bâb’ında, bu dört güruhun durumunun daha iyi anlaşılması için şöyle denilir:

“Kul, Çalap Tanrı’ya kırk makamda irer, ulaşur, dost olur. O kırk makamın onu Şeriat içindedir, ve onu Tarikat içindedir, ve onu Marifet içindedir ve onu Hakikat içindedir.” (s. 14)

Yani, Allahu Teala’ya ulaşmak, O’na dost/velî olmak için Şeriat’in makamları da vazgeçilmez öneme sahiptir. Bu bölümde iman konusunda da şöyle deniliyor:

“Pes imdi Çalap tanrıya inanmak imandur ve buyruğın dutmak dahi imandur ve yığlın [sakının, kaçının] didüginden yığlanmak imandur. Pes Tanrı tebareke ve taala buyurduğın dutmayıp yığlın didüginden yığlanmamak Tanrı’ya inanmamaktır.”

Böylece, bir bakıma ameli imandan saymış olmaktadır.

Yani ona göre iman, Allahü Teala’nın emir ve yasaklarına uymayı gerektirir. İmansız bir insanın Allahü Teala’ya dost olması tabiî ki düşünülemez.

Üçüncü bâb, “Şeriatun makamların beyan kılur”. Bu on makamdan üçüncüsü şudur:

“Üçüncü makam namaz kılmakdur ve zekat virmekdür ve oruç dutmakdur ve güci yiterse hacca varmakdur ve gaza [cihad] eylemekdür ve hem nefir-i âm olıcak [asker olunca] kaçmayıb karşu varmakdur ve hem cenabetten [cünüplükten] yunmakdur.” (s. 19)

*

Şeriat’ın yedinci makamı ise şudur: “Yedinci makamı sünnet ü cemaat ehlinden olmakdur.” (s. 21) Buradaki “cemaat” “hak üzere olan topluluk” anlamını taşır. Sünnet ise, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Sünnet’idir.

Evet, Hacı Bektaş-ı Velî sünnîdir, Ehl-i Sünnet ve Cemaat'tendir. Varsayım ki Alevî, Sünnî Alevîdir. Ateist veya Sünnîlik düşmanı Alevî değil.

Dördüncü bâb, “Tarikat makamların beyan kılur”. (s. 23) Bu da yine on makamdır. “Onuncı makamı ışkdur [aşk/muhabbet] ve şavkdur ve safadur ve fakirlikdur.” (s. 28) Görüldüğü gibi, İhya’nın 4’üncü cildinde yer alan kitap isimlerinden birinde geçen “şavk” kelimesi burada da yer almaktadır.

Beşinci bâb ise, “Marifetün makamların beyan kılur”. Bu makamlar şunlardır: ‘Edeb, korku [Allah korkusu], perhizkârlık, sabır, kanaat, haya/utanma, cömertlik, ilim, miskinlik, marifet [marifetullah], kendini bilmek [marifet-i nefs].’ İbrahim Hakkı Erzurumî’nin Marifetname’si bu kavramları genişçe açıklar.

Altıncı bâb “Hakikatun makamların beyan kılur”. Bu on makam şunlardır: Toprak olmak [tevazu], yetmiş iki milleti ayıplamamak, eline geleni yasaklamamak [insanlara dağıtmak], dünya içinde yaratılmış her nesnenin ondan emin olması [hiçbir canlıya zarar vermemek], mülk ıssına yüzin sürüp yüz suyın bulmak [Mülkün sahibi Allah’a yalvarıp gözyaşı dökmek], sohbette hakikat eserlerini söylemek [Boş sohbet etmemek, boş laflarla ömrünü geçirmemek], seyr-i süluk [Manevi yolu katetmek], münacaat [Dua], Allah’a ulaşmak.

Yedinci bab, “marifetün maruf cevabın beyan kılur”. Bu bölümün son satırları şöyle: 

"Her kimün taatı [ibadeti] yoğısa kamu [bütün] eyledigi hayrat kabul olmaz. Pes imdi gey ulu taat ‘ya rabbi’ dimekdür, ihlas ile amma ihlas ile ‘ya rabbi’ dimeklük genez (basit ve önemsiz birşey) degüldür.” (s. 48)

“Pes her kimün Allahu Teala’dan nasibi ola, bu kadar sözden nesne anlaya, dün ü gün Allah zikrine meşgul ola....” (s. 49)

"Yunus sen bu dünyaya niye geldin / Gece gündüz Hakk'ı zikretsin dilin!"

*

Demek ki, Allahü Teala’ya ibadetten yüz çevirmiş olduğu halde topluma birtakım hizmetler yapmış olan kişinin bu hayırları makbul değildir. Kul, önce kendisini yaratan Allahü Teala’ya karşı taat vazifesini yerine getirecek ve gerçekten marifet (Allah’ı bilme) sahibi ise O’nu dün ün gün (gece ve gündüz) zikredecek, Allah’ın adını dilinden düşürmeyecektir. 

En büyük taat/ibadet, “Ya Rabbi/Rabbim” diyerek Allahü Teala’ya el açıp boyun bükmektir.

Sekizinci bab “Şeytan ahvalin beyan kılur”. Dokuzuncu bab ise “Tevhidü’l-Maarif [Allah’ın birliğini ve Allah’ı bilmeyi] beyan kılur”. Bu bölümde şöyle deniliyor:

“Ve hem dünyada cühüd [yahudi] ve tarsa [hıristiyan] var, ve hem halif [ihtilaf] itmek var. Pes günahına muti olmak [tabi olmak] cühüda benzer; şer’a [Şeriat’e] beyan virmemek [bağlılık göstermemek, tasdik etmemek] tarsaya benzer; hakdan dönmek haça tapmağa benzer....” (s. 67)

Yine şöyle deniliyor:

“Pes imdi aziz-i men [azizim, aziz kişi]! Marıfet ağacınun başı tevhiddur [Allah’ı bir bilmektir], özdegi imandur, yaprakları İslam’dur, dibi yakınlukdur [Allah’a yakınlık], köki tevekküldür [Allah’a güvenip işini O’na ısmarlamak], budakları nehy-i münkerdir [kötülüğü yasaklamak, kötülüğe engel olmak], suyı havf u recadur [Allahü Teala’dan hem korkmak hem de ümitvar olmak], yimişi ilimdür, yiri mümin gönlidür, başı Arş’dan yokarıdur.” (s. 72)

Tevhid, tevekkül, marifet, havf u reca ve nehy-i münker gibi kavramlar, başta İhya olmak üzere tasavvuf klasiklerinde genişçe açıklanır. 

Yukarıdaki ifadeden şunu anlıyoruz: İmandan, İslâm’dan (İslâm’ın beş şartına uymaktan), nehy-i münkerden, ilimden ve Allah korkusundan uzak olduğu halde Marifet iddiasında bulunan kişi, iddiasında yalancıdır.

*

Onuncu bab, “Adem aleyhisselamın sıfatun beyan kılur”. Onbirinci bab, “Adem’ün sıfatın beyan ider”. Bu bölümde şöyle deniliyor:

“Ve hem kafirlerden [daha] ulu düşman kişiye üç nesne vardur: Evvel heva-yı nefs, ikinci kibr ü dalalet, üçüncü yalancılık ve kulmaşlık [hilekârlık ve kalleşlik]. Pes bu üç nesne İblisle ortaklardur, müminleri yoldan çıkarurlar. Amma heva dilegi baylıkdur [zenginliktir], beğlikdür, kibir dilegi doyunca yimekdür ve eyü giymekdür ve Hakk’a muti olmamakdur ve yalancılık dilegi kahkahadur ve maskaralıkdur [gülüp oynamak, eğlence ve şaka ile zamanını geçirmek], kendü ayıbın gizlemekdür ve ayruklar [başkaları] aybın gözlemekdür.” (s. 109)

*

Şeriat’siz Hakikat olmaz!

Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat makamları (toplam kırk makam) arasında çelişki ve çatışma olduğunu ileri sürdüğü düşünülmemelidir. Şöyle der:

“Pes imdi aziz-i men! Bu kırk makamun birisi eksük gerekmez; zira kim bu kırk makamdan hiç nesne eksük yokdur.” (s. 32)

Yani Hakikat makamına ulaştığını ileri süren biri, Şeriat’ın makamlarının dışına çıkamaz. Mesela namazı terk edemez. Neden? Çünkü “bu kırk makamun birisi eksük gerekmez”. Peki eksik olursa ne olur?

“Pes kırk makam budur ki dedük, eğer sen dahi yiğrek bilürsen eyüdür, ve eğer ki bu kırk makamın birisi eksük olurısa Hakikat’lık tamam olmaz; zira kim şartı eksük olur.” (s. 31)

Demek ki, Hakikat, Şeriat’siz olmaz. Ve demek ki, mesela namazı terk eden bir kişi, Hakikat’ten bahsedemez, Hakikat’e ulaşmamıştır. “Zira kim şartı eksük”tür.

Hakikat’sız Şeriat olur da, Şeriat’sız Hakikat olmaz. Yani, Şeriat makamında kalmış bir insan, salt Şeriat’e uymakla yine Müslümanlar arasındaki dört güruhtan birinin içinde yer almış demektir. Fakat Şeriat’e uymayan bir insanın daha sonraki kapılardan da (Tarikat, Marifet, Hakikat) nasibi olmaz ve dört güruhun hiçbirine dahil olamaz.

Bir başka deyişle, Şeriat’i uygulayan her insan Hakikat’e ulaşamayabilir, fakat Hakikat’e ulaşanlar Şeriat’e tabi olanlardan çıkar. Çünkü önce Şeriat’in on makamını ifa ettikten sonra ilave olarak sırasıyla diğerlerine ulaşabilir.

 Şeriat’ten kopuluğunda, yani Şeriat makamları terk edildiğinde “Hakikat’lık tamam olmaz, zira kim şartı eksük olur”. “Bu kırk makamın birisi bile eksik” olmamalıdır ve bunlara Şeriat makamları öncelikle dahildir.

Yunus Emre’nin ifadesiyle, “Şeriat Tarikat yoldur varana, Hakikat Marifet andan içeru”. Yani Şeriat, varan için yine de bir yoldur, geçerlidir, yol olarak değere sahiptir; fakat Marifet ve Hakikat daha üstün mertebeleri ifade eder.

*

Eserde ayrıca şöyle deniliyor:

“Biregü [birisi] diliyile iman getürse ve gönliyile inanmasa veyahud öşrü zekatı tamam virmese veyahud hacca varuriken yoldan girü dönse veyahud Tanrı taala hükümlerinden birin batıl dutsa [Yani Şeriat hükümlerini geçersiz saysa] veyahud Muhammed-i Mustafa’ya inkarla baksa veyahud Muhammed’in ashablarının birin nahak bilse [Ashabdan herhangi birini, mesela Hz. Ömer veya Hz. Osman’ı hak dışı ya da haksız bilse] dükeli işledügi amelleri hebaen mensura olur.” [Amelleri boşa gider, sevapları silinir.] (s. 31-2)

Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî kuşatıcı, kapsayıcı, uzlaştırıcı, hoşgörülü ve birleştirici bir anlayışa sahiptir; sahabeler arasında ayrım gözetmez. 

Makalât, şu cümlelerle bitiyor:

“İmdi, insanın vücudini [varlık alemine çıkışını] ve Şeriatun ve Tarikatun ve Hakikatun ve Marifetun ahvalları icmalen [özetle] beyan ve kudretim yitdügince ayan kıldum, ihtisar üzre [kısaca], ziyadesin isteyen mufassalata [tafsilata, ayrıntıya] nazar itsün. Baki haberler Kur’an tefsirinde [ayetlerin açıklamalarında] ve ahadis-i Nebevi’de [Peygamber hadislerinde] ve tezkiretül evliyada [Allah dostlarının sohbetlerinde] malum ola. Vallahu a’lemu bissavab, ve ileyhil merciu vel meab.”

Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî’yi daha iyi anlamak isteyenler Kur’an tefsirlerine, ayetlerin açıklamalarına ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerine bakmalıdır.


“ARTİZ” İSMET’İN MÜSLÜMAN TEKNOLOJİSİ MASALI VE RİYAKÂR PARTİCİLİĞİ (SAHTE MİLLÎ GÖRÜŞÇÜLÜĞÜ)

 




(1) Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 5, 136; Şeybânî, Şerhü Siyeri’l-Kebîr, 1, 90.



Demokrat Parti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan "yeni dünya düzeni"nin gerekleri çerçevesinde 7 Ocak 1946'da Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından kuruldu.

Bunlar, eski CHP'lilerdi.. 1950'de iktidar oldular. Selanikli Mustafa Atatürk'ün son başbakanı Celal Bayar artık cumhurbaşkanıydı.

İki kutuplu yeni dünya düzeni, ABD ile (SSCB - Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adını taşıyan) Rusya güdümlü komünist blok arasındaki Soğuk Savaş'a sahne oluyordu.

İki dünya savaşı arası dönemde, 1920-1946 yılları arasında varlığını sürdüren Milletler Cemiyeti'nde esas itibariyle İngiltere ve Fransa'nın borusu ötmekteydi. 1945'te kurulan ve Milletler Cemiyeti'nin pabucunun dama atılmasına yol açan Birleşmiş Milletler'de ise hakim güçler ABD ile SSCB idi.

İngiltere ile Fransa sadece Milletler Cemiyeti'nin değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin de kurucuları arasındaydılar. Osmanlı İmparatorluğu'nun yerini alan bu yeni devletin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması'nın altında onların imzası vardı. 

Bu iki emperyalist devlet, kurdurdukları yeni devlet için bir yol haritası da (ilke ve inkılaplar seti de) hazırlamışlardı. Yeni devlet, İngiltere ve Fransa ile varmış oldukları mutabakata titizlikle riayet ediyor, ilke ve inkılaplar konusunda tavizsiz davranıyordu.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı İngiltere ile Fransa'nın burnunu sürtünce, ve de kendilerini Hitler'in elinden kurtaran ABD ile SSCB'nin yardımına muhtaç hale geldikleri tescillenince, Türkiye'deki "İngiliz ilke ve inkılaplarına bağlılık" kararlılığında gevşemeler görülmeye başlandı. 

*

Hitler, zannedilenin aksine sağcı değildi, solcuydu. Solcu/sosyalist milliyetçiydi, ya da milliyetçi/ulusal/millîci sosyalist (nasyonal sosyalist).

Partisinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ydi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei). Kısa adıyla Nazi Partisi.

Benzer şekilde Arap dünyasındaki milliyetçi/ulusal (Arapçı) hareketler sosyalist/solcu olarak boy gösterdiler. Mesela Irak ve Suriye'de iktidarı ele geçiren Baas (Diriliş) Partisi'nin ideolojisi buydu. Mısır'da Cemal Abdünnasır da böyle bir görüntü vermişti.

Buna karşılık Türkiye'de milliyetçi (Türkçü) hareket İslamî bir çizgiye kaymaya başladı. Bunun nedeni Türkiye'nin, ABD-SSCB kutuplaşmasında ABD'nin safında yer almasıydı. Buna bağlı olarak Türkiye'de (bir açıdan devletçilik demek olan) milliyetçiliğin solcu/sosyalist olmaması gerekiyordu.

Varlığını İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni dünya düzenine borçlu olan Demokrat Parti böylesi bir ideolojk duruşu (milliyetçi, ılımlı dindar) kolayca benimsedi. CHP'nin buna karşı farklı birşeyle ortaya çıkması gerekiyordu. Neyi savunacaklarına karar vermeleri biraz zaman aldı. Ancak 1960 darbesinden sonra yeni bir söylem üretebildiler. Buna göre, CHP her ne kadar "ortada" bir parti ise de, az biraz solcuydu, "ortanın solu"ndaydı.

 O dönemde ülkenin siyaset denkleminde İslamcıların izi tozu yoktu. Demokrat Parti'nin ortaya çıkışıyla birlikte kendilerini bu partinin "doğal" destekçisi olarak bulmuşlardı. Bu kabulleniş, 1960 darbesinden sonra kurulan Adalet Partisi'yle devam etti.

*

Ancak, 1970'li yıllar Prof. Dr. Necmettin Erbakan liderliğindeki bir İslamcı siyasal hareketin ortaya çıkışına sahne oldu. Anayasa ve Siyasal Partiler Kanunu İslamcı bir partinin varlığına müsade etmiyordu, o yüzden meramlarını "kuş dili" ile ifade ediyorlardı. Ne sağcı, ne solcuydular, "millî görüş"çüydüler. 90'lı yıllarda buna "adil düzen" kavramını da ekleyeceklerdi.

Erbakan'ın dindar kesim tarafından bir ölçüde kabul görmesinin nedeni sadece kişisel dindarlığı ve popülaritesi değildi. Nakşbendî tarikatının Gümüşhanevî tekkesi ile olan bağı biliniyordu. (1984 yılı sonu ya da 85 yılı başıydı, 12 Eylül darbesi nedeniyle siyasî yasaklı olan Erbakan, Temel Karamollaoğlu ile Recep Tayyip Erdoğan yanında olduğu halde Ahmet Hamdi Çamlı'nın babası Zeki Çamlı'nın İskenderpaşa Camii'nin kenarındaki evinde kalabalık bir öğrenci topluluğuna bir konuşma yapmıştı. Konuşması sırasında tekkenin eski şeyhleri Abdullah Hasib Yardımcı, Abdülaziz Bekkine ve Mehmed Zahid Kotku rh. a. efendileri gözleri dolarak ve sesi, çenesi titreyerek andığını hatırlıyorum.)

Erbakan klasik bir hacı hoca değildi. Teknik üniversite hocasıydı, Avrupa görmüş bir makina yüksek mühendisiydi. Mucit bir adamdı. O güne kadar (İttihat ve Terakki'nin terakkisinin yani "ilerleme"sinin gösterdiği gibi) "gayri İslamcılar" ilerleme, kalkınma ve gelişmeyi kendilerinin tapulu malı zanneder ve insanımızın müslümanlığını geri kalmışlığımızın temel nedeni sayarken, o ağır sanayiden, maddî ve manevî kalkınmadan, ilerlemeden söz ediyordu. Bunu oy toplamak için de yapmıyordu, samimi ve ciddi idi. Alay edilmesi ve anlaşılamaması pahasına yapıyordu.

(Sözünü ettiğim ev sohbetinde şunu anlatmıştı: 1977 yılı sonunda koalisyon hükümetinde Süleyman Demirel'in başbakan, kendisinin de başbakan yardımcısı olduğu sırada, kendi uçağımızı yapmak üzere Demirel'i zorluyor. Demirel buna, "Hoca, sen bundan vazgeçmeyeceksin ama, ABD Büyükelçisi buna karşı çıkıyor. Bana 15 gün süre ver, onu ikna etmeye çalışayım" diyor. Ve o 15 gün içinde Demirel'in Adalet Partisi'nden 11 milletvekili istifa ediyor ve hükümet düşüyor. O 11 kişiden 10'u Ecevit'in yeni hükümetinde bakan olmuştu. Takvimler 5 Ocak 1978'i gösteriyordu.)

*

O yıl, yani 1978’de şiirsiz şair İsmet Özel de Üç Mesele adlı lüzumsuz kitabını yayınladı. 

Ancak, Türkiye'de solculuk özellikle "1968 kuşağı"ndan beri pek havalıydı ve İslamcı diye bilinen gençlerin birçoğunda solculara karşı bir aşağılık kompleksi mevcuttu. Onlar için İsmet'in solculuğu bırakıp dindar camiaya dahil olması özel önem taşıyordu. Onda bir keramet bulunduğu vehmine kapıldıkları için, Üç Mesele adlı boş kitabını kutsallığın eşiğindeki mübarek bir kitap olarak görmeye başladılar.

Bu boş kitapta mesele diye pazarladığı masallar "yabancılaşma, teknik ve medeniyet"ti.

İsmet'in Marx'ın "yabancılaşma" kavramına dair söyleyebildiği dişe dokunur birşey yoktu. Fakat teknik (teknoloji) ve medeniyet bahislerinde söyledikleri ilgi çekti.

Medeniyete dair söyledikleri, Rousseau'nun karalayıp kötülediği uygarlık/medenîlik kaftanının (çalıntı olduğu anlaşılmasın diye) şurası burası kesilmiş ve başka renge boyanmış kopyası gibiydi. Yeni birşey yoktu.

Teknik çorbası biraz daha karmaşık ve renkliydi, bir kaşık Marx yağı, bir bardak Sombart hububatı ve bir tutam da Heidegger tuzu ihtiva ediyordu. 

İsmet'in kavramsal çerçevesi ve paradigması, zihniyeti ve duyarlılığı solculuğundakinin hemen hemen aynısıydı, fakat bu tatsız tuzsuz çorbayı entellik meraklısı azgelişmiş beyinli İslamcı gençler İslamcı düşünce mutfağının yeni lezzet harikası kabul ederek iştahla mideye indirdiler ve sindirim sistemleri mahvoldu. Kimisi ishal oldu, kimisi kabız.

*

Hitler hayranı Heidegger, tekniğe/teknolojiye metafizik bir "öz" atfetmiş durumdaydı. İsmet, Marx ve Sombart'tan aldıklarına Heidegger'in "öz" tuzunu eklemeyi ihmal etmedi.

Bu Heidegger hayırsızı 1954 yılında Tekniğe Dair Soru (Die Frage nach der Technik) adlı bir kitap yayınlamış durumda. 1949’da Bremen’de verdiği dört bölümlük bir konferans dizisinin ikinci bölümünün gözden geçirilmiş halinden oluşuyor. Laflarının özeti şu: "Teknoloji bir araçtır" şeklindeki düşünce yanlıştır. Teknolojinin amaçlarımız için kontrolümüz altında tuttuğumuz bir araç olduğuna inanmakla hata ediyoruz.  Çünkü tekniğin "öz"ü teknik değildir; o, düşünme biçimimizi sessizce dönüştüren bir "varlık tarzı"dır.

Heidegger, cinler ve melekler gibi görünmez türden bir "varlık tarzı" olan söz konusu "öz"ün varlığına insanları inandırmak ve gelecek itirazların önünü tıkamak için metafiziğin ve hayal gücünün bütün imkanlarından faydalanarak edebiyat paralamış durumda. 

Bu "öz"ün Nuh aleyhisselam'ın gemi teknolojisinde, Hz. Davud'un demircilik tekniğinde, Süleyman aleyhisselam'ın cinleri de kullanarak imal ettiği teknolojik ürünlerde ne gibi canbazlıklar yapmış olabileceğiyle ilgili sorular Heidegger'in "Frage"sine dahil değil.

*

Teknoloji karşıtları, teknolojik ürünlerin bireysel kullanımı veya musiki gibi meşgaleler gündeme geldiğinde, “teknolojinin özü”nden kültürün veya ‘medeniyet’in özüne yatay geçiş yaparak lüks ve sefahatin bile (hiç değilse bir kısmına) olumlu bakmakta, en azından bunlara karşı eleştirel bir tutum takınmayı bırakmaktadırlar. 

Fakat, böylesi bir tutarsızlığa, teknoloji karşıtlığının Türkiye’deki öncü ismi masalcı baba İsmet Özel’de (en azından başlangıçtaki fikirleri itibariyle) rastlanmaz.  

O, Heidegger'in "varlık tarzı"na uyup "araç" göletine bodoslama dalarak şöyle der:

“Öyleyse müslümanın gerek bireysel hayatını düzenlemek gerekse toplumun kuruluşunu İslam esaslarına göre yeniden ayarlamak için girişeceği mücadele araçlara bağlanma (medeniyet) mücadelesi değil, araçları aşma (siyaset) mücadelesidir.”

(İsmet Özel, Üç Mesele, 3. b., İstanbul 1988, s. 119.)

Ona göre, teknolojik gelişme ve ilerlemeyle birlikte “dikkat evrenin merkezi haline gelmiş olan insan üzerinde yoğunlaştırılıyor ve gerek bireysel (kültür) gerekse toplumsal (medeniyet) bakımlardan dünyevi gelişmeye bel bağlanıyordu”. (A.g.e., 106.)

Özel, teknolojinin sözde bulaşmadığı alan olarak “siyaset”e sığınır:

“Siyaset insan hayatını ve zihnini dumura uğratan İslam dışı kurumların ilgasını öngörür, müslümanı ‘müslüman olma durumu’ ile çakıştırmak üzere harekete sevkeder.” (A.g.e., s. 119.)

Bu siyaset bizi “medeniyet”e değil, aşağıdaki alıntının da ortaya koyduğu gibi “devlet”e götürecektir.

Peki bu medeniyetsiz, kültürsüz ve teknolojisiz devlet, ‘Batılı sömürgeciler’ karşısında nasıl ayakta kalacaktır?

İsmet’te bunun da cevabı vardır:

“İslam devleti” “müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat”a sahip olacaktır.

*

Nasıl olacaksa?..

Lafa bak: “Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat”.

Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belli değil.

Doğal olarak uyanık İsmet, bu ‘farklı teknolojiyi icat görevi’ni kendisi üstlenmemekte, “İslam devleti”ni kuracak olanlara bırakmaktadır:

“Bütün bu çabaların sonunda varılacak İslam Devleti veya herhangi bir İslami toplum yapısı kolaylıkla kendi hayat tarzına uygun maddi kuvveti üretecektir. Bu kuvvet Batı’nınkine benzer bir teknik gelişim sonucunda elde edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki Batı’nın silahlarını tesirsiz kılacak özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat sahibi olunacaktır.” (A.g.e., s. 47.)

Böylece İsmet Özel, (“tekniğin özü” hurafesini yumurtlamış olan üstadı) Heidegger’den ayrılmakta, bu konuda çoğulcu bir yorum getirmektedir. Tekniğin özü Batı’da başka, İslam devletinde başkadır. (Nasıl oluyorsa?)

*

Düşüncesiz düşünür İsmet, daha sonraki çalışmalarında “tekniğin İslamî özü”ne açıklık getirmek yerine, “siyaset”ten ”sosyal”e ve dolayısıyla “medeniyet”e dönüş yapmayı yeğledi:

“Eğer Türkiye’de islamî değerlerin belirleyici olduğu bir toplum düzeni tesis edilecekse, bunun bir siyasî iktidar değişikliğinden çok, müslümanların böyle bir toplumun gerçekleştirilebilir olduğunu sosyal alanda gösterme yeterliliğine ulaşmalarına bağlı olduğunu savundum.”

(İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, 2. b., İstanbul 1988, s. 93.)

Fakat aslında “Waldo” (Ya da Henry), yukarıdaki “siyaset” çağrısından da anlaşılabileceği gibi, orada (sosyal/toplumsal alanda) pek az bulunmuştu:

“Türkiye’de İslamî hareket bir düşüncenin toplum içinde müşahhas belirtileriyle dışa vurması biçiminde değil, bir siyasî gelişmenin gereği olarak, kendiliğinden bir vakıa biçiminde ortaya çıktı.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 129.)

Yine Özel’e göre, kendiliğinden bir vakıa olarak ortaya çıkan (Nasıl oluyorsa?) bu hareket, 1970’lerden önce yoktu:

“Halbuki İslamî hareket, solun geçmişine göre, çok daha yenidir. 70’lerden sonra başlamıştır.” (Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989, s. 145.)

Yine Özel’e göre, “İslamî hareket, kendine Müslüman kimliğini seçmiş insanların .... bir siyasî partiyle dalga dalga merkezden muhite tesirini hissettirdiği hareketi olsa gerektir”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları III, İstanbul 1990, s. 168.)

“Artiz” dönek İsmet, bunları önce Millî Gazete’de yazmış, daha sonra kitaplaştırmıştı.

Aradan 30 küsur yıl geçtikten sonra tam tersini söyleyecek, 1970’lerde sonra başladığını söylediği İslamî hareketi “İslamcılık” adı altında lanetleyecekti.

Çünkü dönmüştü, döneklik yapmıştı.

("Artiz"liği de var.. Tıplı Selanikli Mustafa Atatürk gibi özene bezene, jestine mimiğine dikkat ederek, acayip pozlar takınarak, ışığı vs. ayarlatarak fotoğraf çektirme gibi bir tutkusu mevcut. İyi tarafı, henüz heykelini diktirmemiş olması.)

*

Evet İsmet, siyasî iktidar değişikliğini değil sosyal alandaki yeterliliği önemsediğini söylerken, kendisiyle çelişiyor.

Fakat çelişkiler bununla sınırlı değil,

Özel (esasında yanlış olan) kendi siyaset tanımıyla da çelişmektedir.

Bir an için siyasetin “araçları aşma mücadelesi” olduğunu kabul edelim; siyasal parti bir araç değil midir?

Ve Özel’in savunduğu şey, bir araca bağlanmaktan başka nedir?

Buna cevap olarak, parti kurumunun “teknolojik bir araç” olmadığı söylenebilir.

Fakat bu, daha olumsuz bir duruma işaret eder. Çünkü “siyasal parti” Batı medeniyetine ait bir kurumdur ve Batılı siyasal kültür içinde neşv ü nema bulmuştur.

Böylece Özel, sözümona medeniyeti (Batı medeniyetini de değil, mutlak olarak ‘medeniyet’i) reddedip “siyaset”i çözüm olarak gösterirken, aslında yine, (kendinden habersiz biri olduğu için farkında olmaksızın) Batı medeniyetinin çığırtkanlığını yapmaktadır.

Bununla birlikte Özel’in, “partinin öncü rolü”nden söz eden Lenin’den (yine farkında olmaksızın) etkilenip etkilenmediği de meraka değer bir konudur.

*

Evet, “Waldo”, “sosyal” alanda pek fazla bulunmamıştı.

Bununla birlikte, oraya ara sıra uğradığı zamanlarda, teknolojiye olan “sosyal” ihtiyacı keşfetmeyi başarabilmiştir:

“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol gelmeden önce köyümüzün insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev aletleri, otomobiller ve televizyon dindarların sayısını azaltıyor derseniz, ben de size modern müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak sürüp geldiğini söylerim.”

(İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak, 3. b., İstanbul 1986, s. 101.)

Gerçekte, teknoloji aleyhtarlığına gündelik hayatta yer yoktur.

Bu ancak, yaşamın soğuk yüzünün unutulduğu anlarda savunulabilecek birşeydir.

Vasıtaya binmek yerine yürümek, spor olsun diye yapıldığında zevk verebilir, ama mecbur kalındığında zor katlanılabilir bir durumdur.

Bu bir yana, teknoloji aleyhtarı kişiler, evlerini seçer, eşyalarını alır, elbiselerini beğenirken, genelde onların “modern” teknoloji ürünü olmaması çabası içine girmezler.

Değil bunları yapmamak, teknolojinin ‘zevk ü sefa ve israfı’ndan uzak durduklarını bile söylemek zordur.

*

Evet, teknoloji karşıtlığı, ancak söylem düzeyinde sürdürülebilir, ‘eylem’ sözkonusu olduğunda, bunu yapana pek rastlanmaz. 

Yapana tesadüf edilse bile, bunun “teknoloji aleyhtarlığından” değil, başka etkenlerden kaynaklandığı görülür. ‘İsraf’tan, lüksten, ‘günah’tan kaçınana rastlanabilir, ve bu kısmen, lüks ve eğlence amaçlı bazı teknolojik ürünlerden uzak durmak anlamına da gelebilir, fakat teknolojinin “özü”nden ve ‘kendisi’nden kaçana ‘eylem’ düzeyinde rastlayamazsınız.

Çünkü teknolojinin özü diye birşey gerçekte yoktur; o, düşünür geçinen boş bir kafanın icaıt ettiği hurafedir. Orada bulduğunu zannettiği şey, zalûm ve cehûl olan insanın özünden başka birşey değildir.

Türkiye gibi ülkelerde yapılan teknoloji karşıtlığının, teknolojinin açgözlü, görgüsüz ve ‘çılgın tüketiciler’i olmaya hiçbir olumsuz etkisi görülmediği halde, teknoloji üretme ve bu alanda öncü hale gelme yönünde bir ‘zihniyet’ dönüşümünü imkânsız hale getirmeye ya da zorlaştırmaya hizmet edeceği açıktır.

‘Sömürgeci’ kapitalist-hristiyan dünyanın, teknoloji karşıtı İslamcı (!) söylemi takdir ve minnet duygularıyla izleyeceklerinden şüphe edilemez.

*

Osmanlı İmparatorluğu eksiği kusuruyla birlikte bir İslam devletiydi. Orada Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i, Boşnak'ı, Arnavut'u, Arab'ı, Laz'ı ile müslüman ahalinin üst kimliği "müslümanlık"tı, İslam'dı.

Evet, üst kimlik müslümanlıktı, Türklük değildi. 

Altında İngiltere ile Fransa'nın imzası bulunan Lozan Antlaşması ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise üst kimlik olarak Türklüğü benimsemişti.

Bunun ardındaki saik, yeni rejimin (İngilizler ile müttefiklerinin arzusu doğrultusunda) müslüman Osmanlı tebasını Türklük maskesi altında "toptan İslam'dan uzaklaştırmak" istemesiydi:

“Türklük düşüncesi, laiklik ve modernizme olan temayülü daha da güçlendirdi. Çünkü bu düşünce, Doğu-Batı kimliklerini birbirleriyle uzlaştırmak gibi bir zahmete gerek kalmaksızın, Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılmaktaydı. Türk kavramı, Türkler’in tarihî kimliğini ifade edebilen, fakat İslamî olmayan; modern olan, fakat Batılı olmayan yeni bir medeniyet tarifi ortaya koyabilmekteydi.” 

(Ira M. Lapidus, Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası, çev. İ. S. Üstün, İstanbul 1996, s. 71.)

Ancak bu, özellikle Kürtler arasında kabul görmedi. Laikleşen ("siyasal dinsiz" hale gelen) ve milliyetçiliği benimseyen Kürt, Türkçülük değil Kürtçülük yapıyordu. Müslüman Kürt ise, "Ben neysem oyum, Türk değilim, müslüman Kürtüm. Müslüman Türk, benim kardeşimdir" demeye devam ediyordu. 

28 Şubat sürecinde İsrail, ABD ve uluslararası masonluğun talimatı doğrultusunda Erbakan'ın millî görüşçü (İslamcı) siyasal hareketini felçli ve yatalak bir "yaşayan ölü" haline getiren laik (siyasal dinsiz) rejimin derinlikleri, Lapidus'un açıkça dile getirdiği "Türklük maskeli dinsizleştirme" stratejisinde taktik düzeyde bir değişiklik yaptılar.

"İslam'ı bırak, Türk ol!" çağrısı makes bulmamıştı. Göl, maya tutmuyordu. Önce "Türk olmak zaten müslüman olmaktır" denilmeli, "İslamcı olma, o bir ideolojidir; Türk ol, Türk olmak, gâvurla çarpışmayı göze alan müslüman olmaktır" denilmeli, Kürd'ü Çerkez'i vs. önce "en kral müslüman Türk" olmaya ikna edilmeliydi.

Bir sonraki merhalede ismin başındaki müslüman sıfatı kolayca atılabilirdi. Yeter ki aynı zamanda İslamcı olmasınlardı.


“DEVLETİN DİNİ ADALETTİR” HURAFE, SAFSATA VE PALAVRASI

Temel Karamollaoğlu ‘ndan  Kılıçdaroğlu ‘na,  Meral Akşener ‘den TBMM eski Başkanı  Mustafa Şentop ‘a kadar pekçok ismin,  Hz. Ali’ye atfede...