ZÜMER, 39/17-18

 



“TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI” VE BİR ÖLÜM (ESAD EFENDİ'Yİ VEFATINDAN ÇEYREK YÜZYIL SONRA HATIRLARKEN...)

 


























Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünün nedeni bir suikast miydi yoksa talihsiz bir kaza mı?

Türkiye’de bu soru hâlâ tartışılıyor.

Aynı şekilde Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocayı ölüme götüren olayın da basit bir kaza mı yoksa suikast mi olduğu merak konusu..

Başlangıçta olayın bir kaza olduğunu düşünüyorduk, fakat sonradan bunun bir suikast olduğunu söyleyenler çıktı..

Ve kafamız karıştı.

Suikast diyenlerin açıklamalarındaki tutarsızlıklar, kafamızdaki karışıklığın katlanarak büyümesine neden oldu.

*

Olayın basit bir kaza değil bir suikast olabileceğini dile getiren sayılı isimlerden biri, kendisi de 8 Eylül 2003 tarihinde bir kazaya kurban giden efsane vali Recep Yazıcıoğlu idi (Bakınız: http://yenisafak.com.tr/arsiv/2001/subat/05/gundem.html).

Konuyla ilgili kuşkularını seslendiren bir başka isim ise İlhan Kesici‘ydi (Bakınız: http://arsiv.zaman.com.tr/2001/02/05/haberler/haberlerdevam.htm).

Daha sonra, iki yıllık bir “dinlenme”nin ardından, “saz”ı başka tip adamların ellerine aldıkları görüldü.

Mesela, konuyu ilk kez 2003 yılında “inceleyen” Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut’un, 2005 yılı Aralık ayında, yine “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak şu ifadeleri yazdığını görüyoruz:

Neden Yeni Zelanda ve Avustralya?

Basında Başbakan Tayyip Erdoğan”ın 10 günlük Yeni Zelanda ve Avustralya gezisi eleştiriliyor. Eleştiriler, Rahmi Koç”un bu ülkelerle ticaret hacminin küçük oluşunu gündeme getirmesi ve “60 milyon dolar, 80 milyon dolara çıksa ne olur?” tarzındaki sözleri ile başladı ve Başbakan”ın çok gezmesi üzerinde yoğunlaştı. Bu arada, farklı bir değerlendirmeyi, Kanal Türk”te Tuncay Özkan”dan duydum. Özkan, Cüneyt Arcayürek ile birlikte yaptığı programda, “Avustralya”da ne var? Bir koloni var? Kimin kolonisi? Hani trafik kazasında ölen Esat Coşan”ın kolonisi. Peki bu koloniye kim bağlıydı? Korkut Özal” tarzında bir değerlendirmesi vardı.

Özkan, doğru yere nişan almış ama benim bilgilerim çok farklı!

* * *

Esasen bu meseleyi, 2003 yılında incelemiştim. Özetle şöyleydi:

“Nakşibendi cemaatinin lideri Prof. Dr. Esat Coşan”ın Avustralya”da, CIA”nın daha sonraki Türkiye operasyonları için, İngiliz gizli servisi tarafından trafik kazası süsü verilerek öldürüldüğü tespit edildi

Coşan”ın, Sydney”e 600 kilometre uzaklıktaki Dubbo şehrine giderken bir kaza sonucu öldüğü bildirilmişti. Yapılan araştırmalar sonunda, Coşan”ın aracının önündeki araçta stop lambalarının yanmadığı, bu yüzden şoförün karşıdan gelen araca değil, stop lambaları sönük TIR kamyonuna çarptığı anlaşıldı.

İngiliz gizli servisi, kaza süsü vermek istediği olaylarda daha önce de stop lambası yöntemini kullanmıştı. Olaydan sonra, Coşan”ın cesedi, askeri bir uçakla ve İngiliz gizli servisi elemanları tarafından Türkiye”ye getirilmişti.

Coşan, eşinin babası olan Mehmet Zahit Kotku”nun vasiyeti üzerine 1980”de Nakşibendi cemaatinin başına geçmişti. Coşan, bütün eserlerinde ve konuşmalarında, Türk-İslam”cı bir felsefe ile hareket etmiş, ancak dış bağlantıları her zaman soru işareti uyandırmıştı. Coşan, Türkiye”de tutuklanacağını haber aldığı için Haziran 1997”de Avustralya”ya gitmişti…”

* * *

Meselenin daha önemli boyutu ise şöyleydi:

“Türkiye”deki tarikat ve cemaatler içinde, en önemli grubu oluşturan İskenderpaşa cemaati, Coşan”ın ölümünden sonra tam bir dağınıklık içine girdi. Zaten daha önce de cemaatin başka liderlerine yönelik saldırılar yapılmıştı.

Fethullah Gülen”in talimatıyla başlatılan Abant toplantıları, AKP iktidarının temelini atıyordu. Abant toplantıları, AKP iktidarına birkaç bakan da verecekti. Süleymancılar ise ikiye bölünüyor, bir grup ANAP”ı destekleme kararı alırken, diğerleri AKP”ye geçiyordu.

Strateji, merkez sağın parçalanması ve Genç Parti”ye milliyetçi söylem kullandırarak MHP ve DYP”nin zayıflatılmasına dayanıyordu. ANAP, zaten çökmüştü.

Nurcu cemaatlerden Zehra grubu da DEHAP ve AKP”ye dağılıyor; İsmail Ağa Cemaati, Menzilciler ve Yahyalı Grubu gibi irili ufaklı birçok grup, AKP”yi destekleme kararı alıyordu.

Nakşibendiler AKP”ye katılmaya başlayınca küçük gruplar da dışarda kalmamak için kitleler halinde AKP”ye aktı.

CIA”nın ilk operasyonu, Kemal Derviş”in katılacağı partiyi iktidar yapmaktı. Bu amaçla DSP”yi böldüler. Ecevit”i hastanede aşırı dozda verilen ilaçlarla öldürtmeye çalıştılar. Ecevit, Gülhane askeri hastanesinde kurtarılınca, İsmail Cem hareketi kısır kaldı. CIA, “Türk halkı İsmail Cem-Kemal Derviş”i kabul etmiyor. Radikal İslam”ı tamamen ele geçirerek bir taşla iki kuş vuralım” görüşünde karar kıldı.

Daha il başkanıyken görüşmeye başladıkları Tayyip Erdoğan”ı ABD”ye davet ederek, tek başına iktidar formüllerini sunmaya başladılar.

ABD”de bulunan Fethullah Gülen de devreye girdi ve bütün gücüyle AKP”yi desteklemeye başladı. Coşan, Türk-İslamcı”ydı ve Erbakan ile ayrılıkları, hem kaybolan bir çanta cemaat parası hem de Türlük vurgusu sebebiyle oluşmuştu. Coşan”ın Türk kimliğini dışlayan Tayyip Erdoğan”ın başında bulunduğu bir hareketi desteklemesi söz konusu bile olamazdı. Coşan”ın CIA”nın talebiyle İngiliz gizli servisi MI5 tarafından öldürülmesi, Tayyip Erdoğan”ın önünü açmıştı.”

Bu değerlendirmeler, bana değil,Türk istihbarat kaynaklarına aitti!

* * *

Coşan, Nakşibendi cemaatinin lideri olarak, kaynağını Ahmet Yesevi”ye kadar dayandırdığı, Türklük vurgusu yüksek bir İslam anlayışını savunuyordu. Diğer taraftan, Coşan, öldürülmeden kısa bir süre önce, 1998 yılında Sağduyu adlı bir gazete kurduruyor ve bu gazetede İslamcı, Milliyetçi ve solcu görüşlerin bir arada seslendirilmesini istiyordu. Sonradan öğrendiğime göre bu gazete, yeni bir partinin zeminini oluşturacaktı. Kısacası AKP olarak ortaya çıkan yapılanmayı, aslında Türk-İslamcı bir çizgide Esat Coşan kuracaktı. Ancak, 28 Şubat süreci, böyle bir yapılanmaya izin vermedi. AKP, yaratılan bu boşlukta tek başına iktidar oldu.

(http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4521)

*

Görüldüğü gibi, Arslan Bulut, “Esasen bu meseleyi 2003 yılında incelemiştim“ diyor.

Esasen, 2003 yılında meseleyi bir başkası daha “incelemişti”: Muharrem Nureddin Coşan.

Esad Efendi’nin oğlu.

Şu ilginç tevafuka bakınız ki, internette yer alan İskenderpaşa adlı bir facebook sayfasında, hem Arslan Bulut’un, hem de Nureddin’in ilgili ifadeleri birlikte yer alıyordu.

Söz konusu sayfada, 23 Nisan (2013) tarihli bir paylaşımda, önce Nureddin’in, sonra da (“devamı” linki içinde) Bulut’un ifadeleri şu şekilde aktarılmıştı:

“Sevgili liderim, lideriniz Mahmud Esad Coşan rahimehullah iki yıl önce 4 Şubat 2001 Pazar günü müphem bir çarpışma neticesi damadı Ali Yücel Uyarel’le birlikte şehid olmuştu…” (Muharrem Nureddin COŞAN-2003)

*

“”Nakşibendi cemaatinin lideri Prof. Dr. Esat Coşan”ın Avustralya”da, CIA”nın daha sonraki Türkiye operasyonları için, İngiliz gizli servisi tarafından trafik kazası süsü verilerek öldürüldüğü tespit edildi

Coşan”ın, Sydney”e 600 kilometre uzaklıktaki Dubbo şehrine giderken bir kaza sonucu öldüğü bildirilmişti. Yapılan araştırmalar sonunda, Coşan”ın aracının önündeki araçta stop lambalarının yanmadığı, bu yüzden şoförün karşıdan gelen araca değil, stop lambaları sönük TIR kamyonuna çarptığı anlaşıldı.

İngiliz gizli servisi, kaza süsü vermek istediği olaylarda daha önce de stop lambası yöntemini kullanmıştı.” (Arslan BULUT- YENİÇAĞ / 2003)

(https://tr-tr.facebook.com/iskender.pasa.tr?hc_location=timeline)

*

İlginç tevafuklar bununla da bitmiyor.

Sözkonusu facebook sayfasında, yine 23 Nisan (2013) tarihinde, Esad Coşan’ın ölümüne ilişkin bir başka paylaşım daha yapılmış.

Bu defa konu, bir linke havale edilmiş: Emin Pazarcı tarafından Muhsin Yazıcıoğlu’nun da işin içine karıştırıldığı Barnabas İncili cinayetleri teorisi aktarılmış. Link şöyle: http://www.habername.com/haber-basbakani-da-oldurmeye-calisan-organizasyon-72313.htm

Her ne kadar mesele, bu rivayetlerin birinde, Esad Coşan hocanın Tayyip Erdoğan’ın önünün açılması için dış güçler tarafından öldürülmesi şeklinde sunuluyor, diğerinde de Hristiyanlığın bekası için yok edilmesi olarak anlatılıyorsa da, katil olarak gösterilen adres aynı: Dış güçler.

Kısacası, “Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif”.

Peki güçler?

Buna dair bir rivayet yok.

*

Tabiî ki, “Seç beğen al” tarzı sunulan bu iki teoriden ikincisi daha işlevsel: Bir taşla iki, pardon üç kuş birden vurulabiliyor; hem 1980’lerin başbakanı Özal’a Kartal Demirağ tarafından yapılan suikast teşebbüsünü, hem de Esad Efendi ve Yazıcıoğlu “kaza”larını salt dış güçlerin hesabına yazarak kapatabiliyorsunuz.

Ancak, Arslan Bulut’un “Türk istihbarat kaynakları”na dayandırdığı ifadeleri, Esad Efendi’yi 1982 yılından beri tanıyan benim gibilerin kafasındaki soru işaretlerine cevap vermeye yetmiyor.

Öncelikle, “Bu değerlendirmeler, bana değil, Türk istihbarat kaynaklarına aitti” diyen Bulut’un, Türk istihbarat kaynaklarıyla olan bu samimi bilgi alışverişinin mahiyetine dair bizi bilgilendirmesi gerekiyor.

Nasıl oluyor da oluyor bu?

Nasıl oluyor da, “Türk istihbarat kaynakları”, bu “değerlendirmeleri”ni gidip Arslan Bulut’la bu minvalde paylaşıyorlar?

Neden, şu değerlendirmelerinin daha inandırıcı ve ikna edici olması için, başka bilgiler de vermiyorlar?

Neden, tek sayfalık bir yazıda “Türk istihbarat kaynakları”nın değerlendirmeleri eşliğinde bu kadar çok bilgi yanlışı yer alıyor?

*

Birincisi, Sydney-Dubbo arası 600 km değil, çok daha yakın. Mesafe 400 km’yi bile bulmuyor.

İkincisi, Coşan’ın cenazesi Türkiye’ye “askerî” bir uçakla değil, Singapur Havayolları tarafından getirilmişti. Hürriyet gazetesinin internet sitesinde yer alan bir haberde şöyle deniliyordu:

Coşan’ın cenazesi Eyüp’e defnedilecek

Avustralya’da geçirdiği trafik kazasında ölen Esad Coşan ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cenazeleri, uçakla Türkiye’ye getirildi. Singapur Havayolları’na ait Boeing 777-200 tipi bir uçakla saat 07.35’de İstanbul’a getirilen cenazeler, 2 ambulansa konularak Yenibosna’daki Hayrünnisa Hastanesi’nin morguna kaldırıldı. Esad Coşan’ı karşılamaya gelen yaklaşık 150 kişiden oluşan grup, cenazelerin ambulansa alınması sırasında tekbir getirdi. Havalimanında basın mensuplarının sorularını cevaplandıran Esad Coşan’ın kardeşi Ragıp Coşan, cenazelerin, iç organlar çıkartılmadan Avusturalya’dan getirildiğini bildirdi.

(http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=-224108)

*

Üçüncüsü, cenazeyi Türkiye’ye getirenler, İstanbul’dan giden bazı cemaat mensupları ile (kalabalık bir grup), Avustralya’da yaşamakta olup da cenazenin defninde yer almak isteyen (çoğunu benim de tanıdığım) bazı şahıslardı.

Yoksa, Esad Efendi’nin naaşının İngiliz gizli servisi elemanları tarafından Türkiye’ye getirildiğini söyleyen Bulut’a göre, söz konusu servis elemanları bunlar mıydı?

Bütün bunlar olurken, Bulut’un samimi olduğu “Türk istihbarat kaynakları” ne işle meşgullerdi?

Ayrıca, şu İngiliz gizli servisi elemanları bu kadar açık ve alenî mi çalışıyorlardı?

Ne iş yaptıkları, yaka kartlarında mı yazılıydı?

*

Dördüncüsü, Bulut’un iddiasının aksine, Esad Efendi, “Türkiye’de tutuklanacağını haber aldığı için Haziran 1997’de Avustralya’ya gitmiş” değildi. 

Avrupa’ya gitmişti.

Daha sonra onun peşinden Avustralya’ya gidip yerleşecek olan S. G. isimli şahsın Almanya’da misafiri olma bahtsızlığını yaşamaya başlamış bulunuyordu.

Ayrıca Türkiye’yi Haziran’da değil, Nisan’da terk etmişti.

*

Beşincisi, Coşan’ın Erbakan’la olan ihtilafı, kaybolan bir çanta dolusu cemaat parası ve Türklük vurgusundan kaynaklanmıyordu.

Asıl tartışma biat, intisap ve hilafet (cihad emirliği) kavramları etrafında dönüyordu. 

Türklük vurgusunun esamisi bile ortada yoktu. 

Çantalar dolusu para lafı da, paranın fazlalağını ifade etmek için kullanılmış bir ifadeydi.

Ortada cemaate ait olup da kaybolan bir para yoktu.

(Bu Türklük vurgusu meraklıları nedense Ahmed-i Yesevî‘den başka isim de bilmezler.

Esad Efendi’nin tarikat silsilesi Ahmed-i Yesevî’ye değil, Yusuf-u Hemedanî’nin diğer halifesi Abdülhalik-ı Gücdüvanî’ye rh. a. dayanır.

Yusuf-u Hemedanî, İbnü’l-Esîr’in İslâm Tarihi‘nde geçtiği gibi, çok iyi Arapça konuşan ve Arapça vaaz eden biriydi. Arslan Bulut’a kötü haber, silsilenin ondan yukarısı Türk değil.)
*

Altıncısı, “Coşan’ın Türk kimliğini dışlayan Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu bir hareketi desteklemesi söz konusu bile olamazdı” şeklindeki ifade de gerçek dışıdır.

Tam aksine, zamanında Tayyip Erdoğan’ı belediye başkanlığı adaylığı için cesaretlendiren ve Erbakan’a bu konuda emrivaki yapmasını sağlayan kişi, Esad Coşan hoca idi.

Ayrıca, Türklük vurgusu yüzünden kendisiyle ters düştüğü ileri sürülen Erbakan’ın hükümet kurması için Yazıcıoğlu’nu ikna eden de oydu.

*

Yedincisi, “1998 yılında Sağduyu adlı bir gazete kurduruyor ve bu gazetede İslamcı, Milliyetçi ve solcu görüşlerin bir arada seslendirilmesini istiyordu” denilen Esad Efendi’nin, böyle bir düşüncesi hiçbir zaman olmamıştır.

Bu, ona atılmış bir iftiradır.

Böylesi eklektik yaklaşımlar Ekber Şah gibi sapıklara aittir.

Esad Coşan hoca, onunla mücadele etmiş bulunan İmam-ı Rabbanî çizgisinde yer almaktadır, silsilesi ona dayanır.

Kısacası, benim tanıdığım Esad Efendi, İslam’ın yanı sıra milliyetçiliğin veya solculuğun sözcülüğünün ya da propagandasının yapılması için gazete çıkarmazdı.

Ve çıkarmamıştır.

(“Milliyetçilik Kürt’te, Arap’ta, Arnavut’ta, Çerkez’de, Gürcü’de, Pakistanlı’da, Afganlı’da, Malezyalı’da, İranlı’da kötü, Türk’te iyidir” şeklindeki bir çifte standart, İslam’da yoktur.)

Sağduyu Gazetesi’nin yayınlanması için önce genel yayın yönetmeni olarak Mehmet Ocaktan ile anlaşılmış bulunuluyordu.

Bu şahıs, iki ay boyunca, oturup beklemekten başka birşey yapmamıştı.

Bunun üzerine, muhtemelen “Türk istihbarat kaynakları”na yakın cemaat içi isimlerin Genel Müdür Zafer Şanlı’nın kulağına fısıldaması sonucunda, adı geçen Arslan Bulut ile anlaşmaya varılmıştı.

O da, kısa zamanda çıkarmayı başardığı gazeteyi, o zamanlardan beri üzerinden atamadığı Doğu Perinçek hayranlığı çerçevesinde Türkçü ve Solcu isimlerle doldurmaya çalışmıştı.

Çok kısa bir süre sonra da işine son verilmişti.

[Sağduyu gazetesi çıkarılıyor diye İslâm, Kadın ve Aile ve İlim ve Sanat dergilerinin yayını askıya alınmıştı. Daha sonra Sağduyu gazetesi de kapatıldı. Muhtemelen nedeni, bu yayın organlarının istenilen düzeyde Türkçü (ırkçı) ve laik (siyasal dinsiz) bir yörüngeye oturtulamamış olmasıydı. Esad Efendi'nin vefatının ardından Sağduyu adlı bir parti kurulacak ve bu tabela partisinin intermet sitesinde ulusalcı ve laik (siyasal dinsiz) bir dünya görüşü savunulacaktı. Bkz. https://sagduyu.global/]

*

“Türk istihbarat kaynakları”nın “muhteşem” değerlendirmeleri, işte böylesi açık bilgi yanlışları ile birlikte kotarılıp servis ediliyor.

Şayet, “Türk istihbarat kaynakları” her meseleyi bu bilgi düzeyinde ve bu ciddiyette “değerlendiriyor” ve analiz ediyorlarsa, devletin acilen istihbarat işlerini de “özelleştirme“sinde yarar var.

Şu laubaliliğe bakın.. Esad Coşan hoca hakkında ahkâm kesmek için çıka çıka Arslan Bulut ortaya çıkıyor ve “Türk istihbarat kaynakları”nı referans göstererek, onlar adına “değerlendirme” pazarlıyor.

Esad Coşan hocanın ölümü hakkında konuşması için bula bula Arslan Bulut’u buluyorlar.

(Bir de Emin Pazarcı‘mız var..

O, Bulut’sal değerlendirmeleri ciddiye almayanlar için, Türk istihbarat kaynaklarını işin içine katmadan, arkeolojik izah tarzları ve Dan Brown tarzı romanlara ilham verecek senaryolar geliştiriyor.)

“Sonradan öğrendiğime göre”, diyor Arslan Bulut, “bu gazete, yeni bir partinin zeminini oluşturacaktı”.

Yanlış öğrenmiş, yanlış öğretmişler.

Yeni bir partinin zeminini oluşturması mümkün değildi, çünkü gazete, bir yıl sonra kapanmıştı.

Olmayan bir zemine bina kurulamaz.

*

Ancak, gerçekten de, gazete kapandıktan üç-dört yıl sonra, aynı adla bir parti kurulmuştu (“Gazete kalmadı, parti verelim” hesabı).

Bu lüzumsuz tabela partisinin niçin kur(dur)ulduğuna, buna neden ihtiyaç duyulduğuna o sıralarda kimsenin aklı ermemişti.

Ancak, Arslan Bulut’un “Türk istihbarat kaynakları”nın “değerlendirmeleri”ne dayanan yazısı, meselenin anlaşılması için işe yarar bir anahtar sunuyor:

Kısacası AKP olarak ortaya çıkan yapılanmayı, aslında Türk-İslamcı bir çizgide Esat Coşan kuracaktı. Ancak, 28 Şubat süreci, böyle bir yapılanmaya izin vermedi. AKP, yaratılan bu boşlukta tek başına iktidar oldu.

28 Şubat Süreci, böyle bir yapılanmaya nasıl izin vermedi?

Nedense, Arslan Bulut bu bahse girmiyor.

Şayet Esad Efendi’nin böylesi hesapları olsaydı, Erbakan hükümetini desteklemez, hatta onun devrilmesinden ve siyasî yasaklı hale gelmesinden, kendisine oyun kurma alanı açılıyor diye memnuniyet duyardı.

Bulut’un deyimiyle “yaratılan bu boşluk” için ellerini ovuştururdu.

*

Evet, bu laf, “yaratılan boşluk” ifadesi gerçekten çok ilginç..

Demek oluyor ki, “Türk istihbarat kaynakları”, Esad Coşan’ın ölümüyle “yaratılan bu boşluk”ta, yerini alan Nureddin’in (Ki aynaya baktığında kendisini “doğal lider” olarak görme gibi bir fazilet ve meziyeti var), “Türk-İslamcı bir çizgide”, yani Esad Efendi’ye izafe edilen Türklük vurgulu çizgide, AKP muhalifi bir hareket oluşturmaya kalkışabileceği “değerlendirmesi”ni yapmışlardı.

Önlerindeki koskoca uçağın askerî mi, sivil mi olduğunu öğrenemiyor, göremiyorlardı, fakat Esad Efendi’nin gelecekte ne yapacağını, ne yapması gerektiğini biliyorlardı.

“Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim / Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde” hesabı..

Esad Efendi’yi Haziran 1997‘de Avustralya’ya gönderecek kadar zaman ve zeminden habersizdiler, fakat onun cenazesini Türkiye’ye getiren İngiliz ajanlarını şıppadanak tespit ediyorlardı.

*

Böylesi muhteşem bir “değerlendirme” yeteneğinin, bizim anlayamadığımız şeyleri keşfetmesi, Esat Efendi’nin “Türk-İslamcı çizgide olduğu”nu ve bu yüzden Erbakan’la çatıştığını, Erdoğan’la da çatışacağını hemen anlaması gayet doğal.

(Erbakan’la çatışan Esad Coşan hoca, eğer ben onu birazcık tanıdıysam, gömlek değiştirip laiklik havariliğine soyunan, Gazi Mustafa Kemal edebiyatı yapan Erdoğan’la, Erbakan’la çatıştığının zekâtı kadar bile olsa çatışır, nezaketi elden bırakmasa bile, ona tutarsız ve istikameti belirsiz "doğal lider" oğlu Nureddin gibi "Aziz Başkanım" diye yağ çekmeyi kendisine yakıştıramazdı.)

Biz anlayamamıştık ama, bu olağanüstü “değerlendirme” kabiliyetinin, Esad Coşan hocaya biçilen misyonu “doğal lider” Nureddin’in başarıyla gerçekleştireceğini yıllar öncesinden anlamış olması şaşırtıcı değil.

Değerlendirme yapmak, Nureddin gibi “doğal lider” isimleri değerlendirmek önemli..

Arslan Bulut’un laflarından anlaşıldığı kadarıyla, “Türk istihbarat kaynakları” bu değerlendirmeyi çok iyi yapmış, yapıyor.

“Türk istihbarat kaynakları”, askerî uçak ile sivil uçağı ayıramıyorlar ama, varsın olsun.. Zararı yok.. 

Başka türden olağanüstü bir firaset, basiret ve öngörü yetenekleri var..

 Kimin ne yapacağını, yapması gerektiğini, çok önceden değerlendirebiliyorlar..

Gelecekte kimin hangi rolü oynayacağını genellikle tam bir isabetle biliyorlar.

Genelde kimse onları tahminlerinde, yani değerlendirmelerinde hatalı çıkarmıyor, çıkaramıyor.

Çünkü değerlendirmelerinin sürekli doğru çıkması gibi bir meziyetleri var.

Ancak, değerlendirmelerindeki bunca isabete rağmen, biz faniler gibi onların da kafalarında bazen soru işaretlerinin oluştuğu anlaşılıyor.

Değerlendirmelerindeki isabet konusunda bazen kaygıya kapılmaları onların da hakkı.

*

Bulut’un ifadeleri bu açıdan gerçekten ufuk açıcı..

Diyor ki:

Coşan bütün eserlerinde ve konuşmalarında, Türk-İslam’cı bir felsefe ile hareket etmiş, ancak dış bağlantıları her zaman soru işareti uyandırmıştı.

Dış bağlantılar..

Soru işareti..

Esad Coşan’ın dış bağlantıları, “her zaman soru işareti” uyandırmışmış.

Hele de, 1997 yılında yurtdışına çıkıp bir daha da geri dönmemesi, dış bağlantıları çerçevesinde Avustralya’ya yerleşmesi, bu soru işaretini kim bilir nasıl çılgına çevirmiştir..

28 Şubat Süreci’nde, Enver Ören gibi uyumlu bir “cemaat abisi”ne bile, “Başörtüsü sokakta da yasaklanır, itiraz edilirse icabında on milyon insan öldürülür” diye birilerince ayar verildiği sırada, Esad Coşan hocanın Enver Ören gibi azar işitmeye razı olmayıp dış bağlantılarını kullanması, kafalarda kim bilir ne tür soru işaretleri “uyandırmıştır”..

*

Bu “soru işareti” bağlamında söylenmesi gereken başka şeyler de var.

Aralık 2013’te Akparti ile FETÖ arasında kavga başlayınca Erdoğan, Fethullah’a şöyle seslenmeye başladı:

“ ‘99’da kaçıp gitti. Hoca efendi niye kaçıp gittin ya? Kaçıp gideceksen niye Amerika’ya gittin? Mekke’ye gitseydin, Medine’ye gitseydin, orada ne işin var?”

Tabiî bu sözler benim gibilere Esad Efendi’yi de hatırlatıyordu.

Çünkü Esad Efendi 1999’da bile değil, 1997’de ülkeyi terk etmişti.

Fethullah’tan iki yıl önce..

Gittiği yer Mekke ya da Medine değildi tabiî..

Önce Avrupa’ya gitmiş, Almanya ve İsveç gibi ülkelerde kalmış, daha sonra da Avustralya’ya yerleşmişti.

Şimdi sen!..

Sen ey Milli Görüş gömleğini çıkartıp muhafazakâr demokrasi davasını benimseyen, din milliyetçiliğinin ayaklarının altında olduğunu söyleyen, din devletinin son kullanma tarihinin geçtiğini dile getirmiş bulunan, ABD’de zamanında yahudilerden madalya alabilmiş olan sen!..

Sen vatan sevgini bu ülkede saray ve köşklerde yaşayarak gösterdin..

Peki Fethullah’ı Amerika’ya yerleşmesi üzerinden vuruyorsun da, “kutsiyetpenah” dediğin Papa üzerinden niçin laf söylemiyorsun?

Eyy Pensilvanya, niye Papa’yla dost oldun?” niye diyemiyorsun?

Ve senin çocukların niye Amerika’ya gitmişti okumak için, niye Mekke’ye ve Medine’ye göndermemiştin?

*

“Türk istihbarat kaynakları”nın 28 Şubat sürecinde ne yapıp yapmadığı yeterince biliniyor.

Başarıları cümlemizin malumu.

İşte bu “Türk istihbarat kaynakları”na göre, 28 Şubat Süreci’nde Batı’yı ve özellikle İsrail’i hedefe koyan Esad Coşan hocaya, Amerikan ve İngiliz gizli servisleri, Erbakan hükümetinin kuruluşunda ve varlığını sürdürmesinde oynadığı rolden dolayı ellerini bile sürmüyorlardı.

Fakat, 2001 yılı başında nedense birden bire uyanıyor, gaipten haber gelmiş gibi, yaklaşık iki yıl sonra kurulacak AK Parti hükümetine Esad Coşan hocanın Türklük vurgusu merakı, Türk kimliği düşkünlüğü ve Türk-İslamcı çizgisi nedeniyle cephe alacağını düşünüyorlardı.

Böylece, 28 Şubat Süreci sayesinde iktidar olan Ecevit-Mesut Yılmaz-Devlet Bahçeli troykasının saltanatının sürmesi için Tayyip Erdoğan’a cephe alacağını düşündükleri Esad Coşan hocayı bir trafik kazası ile öbür dünyaya uğurlamaya karar veriyorlardı.

Çok zekice bir açıklama, değil mi?..

*

Amerikan ve İngiliz ajanları, Erbakan düşmanlıkları yüzünden, onun iktidar olmasını sağlayan ümmetçi ve Şeriatçı, İsrail’e savaş açmaktan söz eden cihatçı Esad Coşan’a birşey yapmaya gerek görmüyorlardı.

(Esad Efendi, Şeriat kavramını yazılarına başlık yapan, Mehmed Zahid Efendi tarafından görevlendirilmiş olmasını Şeriatçılığına bağlayan biriydi.)

Fakat onun, tıpkı Devlet Bahçeli gibi –ki bu Bahçeli, eski milletvekili İsmail Durak Ünlü’nün şahitliğine göre, Türkeş’in cenazesine katılan Esad Coşan’a hakaret etmiş ve onu kovmuş bulunuyordu– ilerde Türklük vurgusu yapacağını ve Türk kimliğine düşkünlük göstereceğini, bu açılardan zayıf bulduğu geleceğin başbakanı Tayyip Erdoğan’a karşı ilerde bir gün mutlaka muhalif bir siyasal hareket başlatacağını paranoyalarıyla düşündükleri için, onu ortadan kaldırmak üzere harekete geçiyorlardı.

İşi şansa bırakmak istemiyorlardı.

Doğrusu, “Türk istihbarat kaynakları”nın bu zekice değerlendirmesi karşısında insan duygularına hakim olmakta güçlük çekiyor; kalpteki bir takım duygular resmen tavan yapıyor..

Yani düşünün, “Türk istihbarat kaynakları” olmasa, Esad Coşan hocanın ölümünü “kritik ve analitik” bir şekilde bu güzellikte değerlendirme konusu yapmayı kendimiz nasıl başarabilirdik ki!..

“Aklımızı nasıl kullanacağımız” konusunda aklımızı nasıl kullanacağımızı nerden nasıl öğrenebilecektik ki!..

*

Arslan Bulut’un açıklamalarına göre, ortada çok ilginç bir durum var: “Türk istihbarat kaynakları” öyle bir iz sürmüşler ki, Esad Coşan hocaya yönelik suikasti sadece İngiliz gizli servisi elemanlarının yaptığını tespit etmekle kalmamış, onları bu işte taşeron olarak kullananın CIA olduğunu da öğrenmişler.

Yani, dünyanın herhangi bir ülkesine ait bir gizli servisin, mesela Avustralya’da suikast düzenlemek istediğinde, CIA gibi çok güçlü ve yaygın bir ağa sahip olsa bile, işi İngiliz gizli servisine havale (ya da ihale) etmesinin daha “temiz” iş çıkarmayı sağlayacağını keşfetmişler.

Az önemli, pratik ve yararlı bir bilgi değil yani..

Bu pratik bilgiyi Arslan Bulut aracılığıyla bizimle paylaşan “Türk istihbarat kaynakları” işi bu noktada bırakmamalı, bize acımalı, Esad Coşan hocanın şu dış bağlantıları konusundaki soru işaretine de açıklık getirmeliler.

*

Bu noktada, eski MİT’çi Necdet Küçüktaşkıner’in 17 Mart 1997 tarihinde TBMM Susurluk Komisyonu‘na verdiği ifadesinde geçen şu muhavereyi (diyaloğu) hatırlamak yararlı olabilir:

“NECDET KÜÇÜKTAŞKINER – MİT’tir demiyorum, MİT’i provoke eden CIA diyorum; çünkü, MİT’in CIA veya yabancı bir istihbarat teşkilatının MİT içindeki provokasyonunun faturasını maalesef MİT ödemek zorunda kalıyordu.

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) – CIA suçlu diyorsunuz…

NECDET KÜÇÜKTAŞKINER – Gayet tabii.

HAYRETTİN DILEKCAN (Karabük) – CIA’nin görevi zaten o.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) – Yalnız, bir noksan bilgi var burada. Ben isterseniz bir soru sorayım, aydınlanalım. Müttefik ülkeler içerisinde, müttefik ülkelerin dış istihbaratları veya iç istihbaratları birbiriyle istihbarat alışverişi yaparlar mı?

NECDET KÜÇÜKTAŞKINER – Yaparlar.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) – İşte odur mesele.”

(Bakınız: http://www.son.tv/Haber/detay/haber-170825)

*

Esad Coşan hocanın dış bağlantıları konusundaki soru işareti, 28 Şubat Süreci’nde, “Türk istihbarat kaynakları”nda Esad Coşan hakkında ne tür beyin fırtınalarına ve operasyonel planlara yol açıyordu acaba?

Açmıyor muydu?

Bu konuda kafamızda oluşan “soru işaretleri”ne cevap olacak açıklamaları, Bulut’un yazılarında görmek isterdim.

Ama yok..

Nasıl Esad Coşan hocanın dış bağlantıları birilerinin kafasında daima soru işareti uyandırmış idiyse, başkasının kafasında da, “CIA tarafından kolayca provoke edildiği açıklanan MİT‘in” dış bağlantıları konusunda soru işareti uyanamaz mı?.

Kafalarda uyanabilecek bu soru işaretiyle ilgili verebileceğim yeterince aydınlatıcı bir cevap yok.

Fakat çok iyi bildiğim birşey var..

Bulut’un Esad Coşan hoca için mahir bir terzi gibi biçip diktiği elbise aslında ona uymuyor, fakat “doğal lider” Nureddin’in üzerinde fazlasıyla iyi durduğu söylenebilir.

*

“Türk istihbarat kaynakları”nın değerlendirmeleri çerçevesinde Esad Coşan hocaya yakıştırılan misyonun adamı aslında “doğal lider” Nureddin.. (Hatta, “gaz”a gelip işi abarttığı, Bahçeli’den bile daha hevesli bir bozkurtçuluğa kendisini kaptırdığı görülüyor.)

Madem ki ortada “doğal lider” Nureddin vardı, “Türk istihbarat kaynakları”, “CIA talimatı ve İngiliz gizli servisi eliyle Hoca’nın ortadan kaldırılması” hikâyesini, Necip Fazıl’a ait deyimle, “üzüntüden uzak bir alâka ile” “değerlendirmiş” olabilirler miydi?

Yoksa, olamazlar mıydı?

Onların, “Esad Coşan hoca öldüyse ne gam! Cemaat lidersiz kalmayacak, çok şükür doğal lider Nureddin var” diye düşünmek için yeterince nedenleri var mıydı, yok muydu?

Acaba, “Türk istihbarat kaynakları”na yakın Arslan Bulut gibi yazarların ve Emin Pazarcı gibi isimlerin, ikide bir, “Gettiii.. Gettiii. Civan gibi Esad hoca gettiii. CIA, MI5, Amerikan ajanları, İngiliz gizli servisi elemanları, askerî uçaklar, Barnabas İncili… Amaniin gettiii.. Höngüüürt” diye dertlenmeleri, timsah gözyaşlarına ilişkin bilgi dağarcığımıza katkıda bulunma amacı taşıyor olabilir mi?

*

Türk-İslamcı, Türklük vurgusu uğruna Erbakancılarla mücadele edecek, Sağduyu gazetesinde değilse bile Sağduyu Partisi’nde esas itibariyle milliyetçi ve solcu görüşleri savunacak, bu arada “temiz yürekli, temiz düşünceli” saf vatandaşları da “hikmet” gibi anlamını bile doğru dürüst bilmedikleri kavramlarla oyalayacak bulunmaz bir Hint kumaşı, “doğal lider” Nureddin kardeşimiz, Esad Coşan hocanın yerini almak ve AK Parti’nin gelecekteki iktidar günlerinde “bozkurtlara yol vermek üzere”, Türk kimliğini umursamayan Erdoğan‘a cephe almak için hazırda beklerken, hakkında “soru işareti” bulunan Esad Coşan hocanın ölümünü acaba “Türk istihbarat kaynakları”ndan kim dert ederdi!..

Bozkurtlara yol vermek”..

Ne acayip bir “yol” bu!..

Kurtların gittiği bir yol..

Kurt yolu..

Arslan Bulut’un Türk istihbarat kaynaklarını referans göstererek dile getirdiği “değerlendirme“leri 2003 yılında okumuş olsaydım, Bulut’un cehaletine güler geçerdim.

“Bu işin içinde bir iş var” diye düşünmek hiç aklıma gelmezdi.

Şimdi ise, yaşananlara bakınca, o zamanki saflığıma şaşırıyorum..

*

Aslında, “Türk istihbarat kaynakları”na ait, “Esad Coşan’ın CIA tarafından İngiliz gizli servisi eliyle öldürülmüş” olması “tespit”i, herkesi mutlu ediyor.

“Türk istihbarat kaynakları”nı mutlu ediyor, çünkü hem kaza bilmecesini çözmüş, hem de sağlığı için “dertlendikleri” Esad Coşan’ın “katilleri”ni arayıp bulmuş ve muhteşem bir istihbarat başarısı sergilemiş oluyorlar.

Her ne kadar bu “tespit”, masabaşı habercilik türünden bir “Atıyorum” senaryosundan daha ciddi bir bilgi parçacığı içermiyorsa da, “Esad Coşan hoca neden Türkiye’den kaçmak zorunda kalmıştı?..  Neden Türk yetkililerin değil de Avustralya gibi yabancı bir ülkenin yetkililerinin yönetimi altında kendisini daha güvende hissediyordu? Kimlerden çekiniyor, korkuyordu? sorusunu unutturmaya yarıyor.

Evet, “Türk istihbarat kaynakları”, bu “tespit” ile, zımnen, “Yaa işte böyle.. Esad Coşan buradan kaçıp İngiliz’in Avustralya’sına sığınırsa işte böyle olur. Göz göre göre kendisini öldürtmüş oldu. Sakın başkası böyle bir hata yapmasın” mesajını da vermiş oluyorlar mı?

Bu, aba altından sopa göstermek midir, yoksa öleni geri getirmeyen geç kalmış bir istihbarat başarısı mıdır?.

*

Esad Coşan’ın CIA ve İngiliz gizli servisi tarafından öldürülmüş olması “tespit”i, “İskenderpaşalı” olduklarını söyleyenleri de mutlu ediyor.

Böylece, “dış güçler” tarafından şehid edilmiş bir kahraman hocanın vatansever, yerli ve milli izleyicileri olmanın gurur ve hazzına erişiyorlar.

Bu arada, “Türk istihbarat kaynakları”nın “cemaat içi” uzantıları da bu fazlasıyla saf vatandaşlara, “Biz, koskoca CIA’in ve İngiliz gizli servisinin uğraştığı bir cemaatiz. Türkiye’de onların hedefi İskenderpaşa. Dış güçlerin, uluslararası odakların hedefinde İskenderpaşa var” diyerek/dedirterek “gaz” veriyor ve onları bu “tespit”e yürekten inandırıyor olabilirler mi?

Ya da, olamazlar mı?

*

Neden CIA (Amerikan gizli servisi) ve/veya MOSSAD (İsrail gizli servisi) değil de İngiliz gizli servisi?

28 Şubat sürecinin ardında ABD ve İsrail’in bulunduğu ve Esad Efendi’nin bu postmodern darbeden bir hafta sonra yayınlanan makalesinde (İslâm Mecmuası’nın Mart 1997 sayısı) bu olayın ardında İsrail’in bulunduğunu açıkça ifade ettiğine göre, neden MOSSAD ve işbirlikçisi CIA değil de İngiliz gizli servisi?

Bunun nedeni, 28 Şubatçıların bu iki istihbarat servisi ile olan kan kardeşliği bağı (müttefiklik, stratejik ortaklık, işbirliği) değilse, nedir?

Nasıl anlamalıyız bunu, nasıl okumalıyız?

Örtü hikâye / perdeleme öyküsü (cover story) uydururken bile dostlarına vefa göstermiş, onları töhmet altında bırakmamaya dikkat etmişler” mi demeliyiz?

*

Paranoya ve komplo turplarının büyükleri heybede beklerken böylesi işportaya düşmüş sıradan turpları önümüze sürüp “Alın da yiyin!” diyerek bizimle alay edemez ve hiçbir şey yokmuş gibi sorularımıza cevap vermeden öylece yolunuza devam edip gidemezsiniz.

Esad Efendi’nin vefatından iki sene sonra “varis”i (mirasçısı) doğal lider Nureddin’e babasının “müphem bir çarpışmada şehit” düştüğünü söyletmeyecek, uyuyan paranoyamızı uyandırmayacaktınız.

Yine aynı sıralarda Arslan Bulut’a Esad Efendi’nin İngiliz gizli servisi tarafından kaza süsü verilerek öldürülmüş olduğunu yazdırmayacak, heybedeki turpun büyüğünü manav tezgâhına koydurmayacaktınız.

Bunun ardından, eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’in ajanlıkla suçladığı makbul yandaş gazeteci Emin Pazarcı, İngiliz gizli servisi hikâyesi tutmadı diye ortaya “Esad Efendi Barnabas İncili’ni gördü, öldürüldü” muazzam istihbarat keşfini koyarak (Erdoğan’ın “kutsiyetpenah, yani kutsallığına sığınılan Papa hazretleri”sinin başında bulunduğu) Vatikan’ı “yedek katil odak” olarak hizmete sunmayacak, “paranoyatik ve komplotik rekor” kırmayacaktı.

Ve de biz, “Bunlar neden durduk yere ‘Vallahi billahi bardağı ablam kırmıştır, belki de üç yaşındaki Ahmet kırdı’ türünden hikâyeler anlatan bir çocuk gibi suçlu keşifleri yapıyorlar, bu telaşın, bu paniğin, bu heveskârlığın altında ne var?” diye düşünmek zorunda kalmayacaktık.


ZÜMER, 39/17-18