"Bazı
ilahiyatçıları ve din adamlarını [Fetullahçı] polisler tarafından gizli
çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler
cemaatçı [FETÖ'cü] diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın
diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline
geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı
bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını
kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."
Bu satırlar, 18 Aralık
2023 tarihinde Ayhan Tekineş'in Twitter (X) hesabında yayınlandı..
Ayhan Tekineş,
ilahiyatçı bir profesör..
FETÖ'cü
(Fethulahçı Takiyye Örgütü üyesi) diye
nitelendirilenlerden.
Sözleri, son tahlilde,
günah ile küfrü (“imanı kaybetme”) birbirine karıştırması itibariyle (bir
ilahiyatçıya yakışmayacak şekilde) sorunlu..
“Aşırılaşan herşey
zıddına inkılab eder” diye bir söz var; bunlar da “hoşgörü”yü öyle abarttılar
ki, günah işlediklerini düşündükleri kişileri “imanı kaybetmekle” suçlayacak
kadar hoşgörüsüz hale geldiler.
Rastgeleni
tekfircilikle suçladılar, ve dönüp dolaşıp tekfirci bir tavra saplandılar.
Ancak, videolarla
ilgili iddiası, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.
Ayrıca, ilk
cümlesi, "Bazı siyasetçileri polisler tarafından gizli
çekilmiş videolarınız var diye korkutmuş olabilirler
mi?" sorusunu da akla getiriyor.
*
Sözlerininden çıkan
anlamı (kritik-analitik düşünce modasına uyup) madde madde sıralayalım:
1. Bazı din adamları
ve ilahiyatçıların karı kızlarla kasetleri var. (Türkiye'de
sadece bunlar kasetlik işlere bulaşmış olsalar çok temiz toplum olduğumuzu
düşüneceğiz de, neyse...)
2. Birileri (yani rejimin "karanlık"
adamları) bunların kasetlerinin bulunduğunu biliyorlar, görmüşler.
Din adamlarına (şeyh, hoca, abi vs.) ve ilahiyatçılara haber veriyorlar.
("Kasetleriniz bizde de var" demenin kibar biçimi.. "Anlarsınız
ya.." dümeni.)
3. Bu karanlık adamlar, söz konusu kişilere "Kasetlerinizi
çekenler FETÖ'cü polisler, ilk hedefiniz bunları Akdeniz'e dökmek..
Marş marş!" demişler. ("FETÖ'cülerle kanlı bıçaklı savaşa
girmezseniz kasetleriniz kazara perşembe pazarına
düşebilir" demenin usulüne uygun usturuplu biçimi.)
4. Bu kaset gazilerinden bazıları, FETÖ
savaşlarında her ne kadar yararlık göstermişlerse de, başka kusurları yüzünden
yine de "rejimin karanlık adamları" tarafından harcanıyorlar.
Kasetleri ve kasetlik maceraları (benzer şekilde kaseti
olan ya da önüne "yal" konularak havlatılan)
kullanışlı medya kulağı kesiklerinin havlamalarına emanet ediliyor.
İtibarsızlaştırılıyorlar.
*
Bu kaset imalatı ve itibarsızlaştırma çarkı
nasıl dönüyor, ona bakmakta fayda var.
Burada önümüze "bal
tuzağı" (honey trap) kavramı geliyor.
Yani karı
kızlarla kurulan tuzak.. (Kadınlara yönelik erkek versiyonu da var.)
Gönderirler bir genç
kızı, o da "Hocam, ben namaza sizin sohbetlerinizi dinleyerek
başladım, fakat kafama takılan bazı konular var, size sorabilir
miyim?" türünden mesajlar atar, sonra görüşme talebinde bulunur,
sabırla, hiç acele etmeden yavaş yavaş ağlarını örerler.
Bir defa kafaya
taktılar mı çok değişik tipte (açığı kapalısı, zekisi aptalı, bilgilisi cahili,
cemaatlisi cemaatsizi) her tipten piyonu devreye koymaları mümkündür.
İstihbarat örgütleri
bu "bal tuzağı" işlerinde ustalaşmışlardır,
sıradan insanların aklına hayaline gelmeyecek yollarla hedeflerine yürürler..
Hem devasa tecrübeleri, hem sayısız kalifiye elemanları, hem de hedefe
koydukları kişiler hakkında yığınla istihbaratları mevcuttur. Adamların ıcığını
cığını herşeyini öğrenip kaydetmiş, dosyalamışlardır.
Operasyon başarılı
olursa (Ki başarısızlık ender-i nadirattan istisnadır) kasetler çekilir,
kayıtlar alınır ve gerektiğinde kullanılmak üzere zulalara yerleştirilir.
*
Bu noktada Ayhan
Tekineş'in ilk cümlelerine dönmek gerekiyor:
“Bazı
ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş
videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de
kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler
ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler."
İmdi, 15 Temmuz
olayından sonra binlerce polis memuru FETÖ'cü diye görevden atıldı,
tutuklandı, yargılandı, hapsedildi..
Bunlar arasında hiç
"Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler" diye yargılanıp
tutuklanan var mı?
Benim bildiğim, yok.
Niye yok?
Baykal olayı gibi bazı işlerin ardında
FETÖ'nün olduğu, "itiraf"çılara dayanılarak söylendi, fakat bu tür
itirafçılara sözgelimi "Senin cezan 30 yıl, şöyle şöyle bir
itirafta bulunursan üç yılla olayı kapatırız" dediğinizde
söyletemeyeceğiniz söz olmaz.
Üstelik bunların bir
kısmı da "gizli tanık" durumunda.. Nasıl tanıklıksa?
(Baykal'a söz konusu
kadını daha bekâr genç kızken birilerinin "bal tuzağı" olarak
göndermemiş, ve onu yıllarca kadınla olan kasetleri hürmetine diledikleri
gibi gütmemiş olduklarından emin olunamaz.)
Evet, (Baykal olayı ve
MHP’li siyasetçilerin kasetleri meselesi dışında) "Birilerinin mahrem
kasetlerini çektiler ve şantaj yaptılar” denilerek
tutuklanıp yargılanan FETÖ’cü neden yok?
Diyelim ki şantaja maruz kalanların isimlerinin açığa
çıkması ve rezil olmaları istenmedi, yargılamalarda celseler gizli yapılarak ve
yayın yasağı getirilerek bunun önüne geçilebilir ve “adalet”in gereği
yapılabilirdi.
Neden medyada (mağdurların isimleri gizlenerek de
olsa) “Şu kadar FETÖ’cü, birtakım insanları kasete alıp şantaj yaptıkları için
mahkum edildiler. Bu FETÖ’cüler falan, filan ve feşmekan.. Şantaj ile şunları
şunları yaptırmışlar, şu şu maddî çıkarlara konmuşlar, baş organizatör de
filanca” şeklinde haberler yeralmadı?
*
Bu FETÖ'cü polislerin
elinde böylesi kasetler olduğunda zaten saklamıyor, olayı
mahkemelere taşıyorlardı.
Mesela şu İzmir'deki
(Ergenekonculukla suçlanan) casus subaylar vs. olayı.
Bunların yabancı
gizli servislerin bal tuzağı operasyonlarına yem oldukları kasetlerle
ortaya konuldu.
Polis bunları takip
etmiş, bin kadar kaset çekilmiş.. Bin.. Bir
değil, 10 değil, 100 değil, 200 değil, bin (rakamla 1000).
Bu kasetler
mahkemelere de intikal etti, Genelkurmay'a da gitti..
Sonra, "İşin
ucu devlet sırlarına uzanıyor, T. C. olarak dünyaya rezil
oluyoruz" diyerek olayın üstünü kapattılar.
Fakat kasetler imha
edilmedi, bazı yerlere, mesela Genelkurmay'ın arşivine konuldu.
O yüzden, söz konusu
kasetlerde neler olduğunu en iyi bilenlerden biri, sonradan Milli
Savunma Bakanı olan Orgeneral Yaşar Güler..
Ve o süreçte, medyanın
sözde doğrucu Davutlarından Müyesser Yıldız, Odatv’de "Neden
bu kasetler imha edilmiyor da Genelkurmay’da muhafaza
olunuyor?" diye yazabildi.
*
Evet, polisler bu tür
kayıtlara ulaştıklarında, böylesi vakalar kasete alındığında olayı
(ilerde şantaj vs. için kullanmak üzere) arşivleme ve bekletme
durumunda değiller.
Ortada bir suç varsa
olayı (zaman aşımına vs. uğramadan, soğumadan, suçlular
paçayı yırtmadan) mahkemeye taşımak zorundalar.
Ayrıca polisin (ilerde
şantaj yapma niyetiyle) bal tuzağı kurması, "Dur
şunları uçkurlarından yakalayalım" diye birilerine karı-kız göndermesi
de söz konusu olmaz.
Bunu yaptıklarında
bizzat kendileri yasaları çiğneyip suç işlemiş olurlar.
Suç işlediklerini
düşündükleri kişileri yasal izinle teknik takibe alırlarsa ve bu
arada o kişilerin bu tür görüntüleri kayda girerse o başka.
*
Ancak, aynı
durum istihbarat teşkilatları için söz konusu değil.
Onlar ayrıcalıklı.
İstihbarat
teşkilatları (gizli servisler) sözde görev icabı bazı suçları
işleme hakkı ve özgürlüğüne sahipler.
Görev icabı.
(Mesela, devletin
televizyonu TRT'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nı anlatma
iddiasındaki Teşkilat dizisinde Cihangir diye bir
tip kızın birine "yeni sevgili” aradığını söyleyerek telefon
numarasını verebiliyor, kızı baştan çıkarma anlamına gelecek şekilde
davranabiliyor..
Yani kendi
tabiriyle "görev icabı" namussuzluk ve ahlâksızlık yapabiliyor..
"Mevzubahis olan
vatansa milletin anası avradı, kızı karısı teferruattır" hesabı.)
*
Evet, polisin böyle
bir yetkisi yok, fakat istihbarat teşkilatları görev icabı suç
da işleyebiliyorlar, namussuzluk, arsızlık ve ahlâksızlık da
yapabiliyorlar.
Görev "kutsal"
ya.. "Gökten indiği sanılan" diyerek Allahu Teala'nın
kitaplarına hakaret eden Selanikli Şapkacı'nın başımıza bela ettiği rejimin
kutsalı böyle.. Dini devlet işlerine karıştırmıyorlar.
İstihbarat
teşkilatları bu "kutsal"ın himayesinde namussuzluk da
yapabiliyor, kendileri açısından tehlike kabul edip hedefe koydukları
kişileri şantajla kullanabilmek, olmadı itibarsızlaştırmak için
böylesi bal tuzağı pezevenklikleri de yapabiliyorlar.
Ancak, onların
bu pezevenkliklerini belgelemek ve deşifre etmek, yargıya
taşımak mümkün değil.
Suç.
Laikliğin (siyasal
dinsizliğin) "suç"u böyle oluyor.
*
Olayın cesametini
anlamak için Barış Terkoğlu'nun 28 Ekim 2021 tarihli Cumhuriyet’te
yer alan şu satırlarına bakmakta fayda var:
“Yazıcıoğlu’na
da teslim edilen bir çuval kaset varmış.
“Okurla
yeni buluşan, oldukça kritik bir kitaptan öğrendim bunu: “Son Alperen
Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri”ni Gelecek Partisi Genel
Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve gazeteci Veli Toprak birlikte
hazırlamıştı. Onlarca isim, bu kitap için Yazıcıoğlu’na dair bilinmeyen birçok
özel anısını anlatmıştı.
“Konuşanlardan
birisi de BBP liderinin danışmanlığını yapan Bilal Habeşi
Özkaynar’dı.
“Yazıcıoğlu’nun uzun
yıllar en yakınındaki isimlerden biri olan Özkaynar, şahitliğini şöyle
aktarıyordu:
“Bir
gün rahmetli başkana birileri bir çuval kaset, CD, görüntü getirdi.
Birileri işte, bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler. Bu
kayıtların, görüntülerin başka ellere geçebilme endişesiyle, yanlış ellere
geçebilme endişesiyle başkana teslim etmek istediler. ‘Bunlar çok
tehlikeli görüntüler. Bir şekilde kaydedildi, bir şekilde ele geçirildi. Bunun
içinde sanatçılar var, siyasetçiler var, işadamları var, devlet
adamları var, askerler var. İşte insanların zaaflarından,
zafiyetlerinden faydalanılarak kimi oyunla, tezgâhla kimi de takiple elde
edilen görüntüler. Bu görüntülerin her biri Türkiye’nin gündemini değiştirip
sallayacak nitelikte. Bunları emanet edecek kimseyi bulamıyoruz. Bizde de
kalamayacak. En güvenli olarak sizi biliyoruz. Size teslim etmek istiyoruz’ dediler.
Başkan da ‘Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim. Gidin ne
yapıyorsanız yapın! Beni bunlara bulaştırmayın’ dedi. Onlar da ‘Başkanım
bunlar çok kritik. Çok insanı zora, sıkıntıya sokacak. Türkiye’de gündemi
değiştirecek, yerle bir edecek belgeler, görüntüler’ dediler.”
(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baris-pehlivan-yazdi-muhsin-yaziciogluna-gelen-bir-cuval-kaset-1880262)
*
Olayı anlatan Özkaynar, “bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler” diye
bir ifade kullanıyor.
İmdi, bu kişiler FETÖ’cü diye
bilinenler olsalardı, bunu söylerdi..
Söylemiyor..
Olsaydı, saklamazdı, derdi.
Getirenler FETÖ’cü olamaz,
çünkü onlar, bir başkasına, “Sizi bizden daha güvenilir/güvenli bulduk”
demezler(di).
*
Merhum Yazıcıoğlu’nun
FETÖ’cülerle arası iyi değildi.
BBP‘nin Mesut Yılmaz ile ittifak yapmasını ve
böylece Yazıcoğlu ile arkadaşlarının ANAP listelerinden milletvekili
seçilmesini sağlayan isim merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad
Coşa hoca idi..
Yine Hoca’nın tavsiyesi
doğrultusunda BBP, Erbakan‘ın başbakanı
olduğu Refahyol Hükümeti‘ne dışardan destek vermişti.
Fethullah Gülen ise bu
hükümete de, Erbakan’a da karşıydı. 28 Şubat’ta söylemleriyle darbecilerin
safında yer aldı.
Pragmatik ve “büyük oynayan”
bir adam olarak Gülen, “Bu da müslüman kardeşimiz” diyerek Yazıcıoğlu gibi
görece güçsüz isimlere destek verecek biri değildi.
O, daima kazananlara ya da
kazanacağını düşündüğü “at”lara oynuyordu. Birlikte poz verdiği isimler Demirel,
Ecevit, Papa, Çiller, Türkeş, Erdoğan vs. idi.
*
Yazıcıoğlu’na kasetleri
getirenlerin FETÖ’cü olması ihtimali “zamanın ruhu”na da uygun değil.
Hatırlayalım, Yazıcıoğlu 2009
yılı başlarında, Mart ayında hayatını kaybetti.
O dönemde AK Parti iktidarı
ile (yani “devlet”teki “devlet adamları” ile) FETÖ'nün (Fethullahçı
Takiyye Örgütü'nün) arasından su sızmıyordu.
Can ciğer kuzu sarması
formatındaydılar.
Böylesi bir ortamda Fethullahçıların, iktidar
partisindeki “devlet adamları”nın aleyhine olacak şekilde, partisinin oy oranı
yerlerde sürünen Yazıcıoğlu gibi siyasal gücü zayıf bir isme yanaşmaları,
böylesi bir risk almaları beklenemez.
Herşeyden önce, böylesi bir
girişimin bir şekilde Erdoğan’ın ve ekibinin kulağına gideceğini, en
azından MİT'teki Erdoğan'a yakın isimlerin haber vereceklerini bilmeyecek
kadar ahmak ve tecrübesiz değillerdi.
*
O günün siyasal ortamında
dönemin “devlet adamları”nın kirli çamaşırlarının Yazıcıoğlu gibi cesur
ve konuşmaktan çekinmeyecek bir siyasetçinin eline geçmesinden
kimlerin nemalanmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.
Temmuz 2008’de karara bağlanan
ve AK Parti’nin o yıl aldığı devlet yardımının yarısından mahrum
bırakılmasına sebep olan parti kapatma davasını kimler
açtırdıysa, Yazıcıoğlu’na o kasetleri götürenler de ancak onlar olabilir.
Erdoğan’ın o sırada destek
verdiği Ergenekon davası yüzünden karalar bağlayıp AK Parti
iktidarına sabah akşam lanet okuyanlar kimlerdiyse, onlar olabilir.
O günün “cumhuriyet
mitingleri”nin ardında kimler vardıysa, onlar olabilir.
*
Evet, Yazıcıoğlu’nun vefat
ettiği 2009 yılında Gülen cemaati bütün gücüyle Erdoğan’ın yanında duruyordu.
O günlerde hiç kimse, bir gün
gelip AK Parti ile The Cemaat’in arasının açılacağına ihtimal vermiyordu.
2010 yılındaki anayasa değişikliği
referandumunda The Cemaat, AK Parti’den daha çok gayret göstermişti.
The Cemaat ile AK Parti’nin
arasının açıldığını görmek için 2013 yılının gelmesini beklemek gerekecekti.
İktidar partisinin The
Cemaat’e yavaştan yavaştan dirsek göstermeye başladığı tarih, (The Cemaat’e ait
Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in ifadesine göre)
2010’du.
Yani Yazıcıoğlu’nun vefatından
bir yıl sonrası.
*
Kasetleri getirenler,
“kayıtların, görüntülerin yanlış ellere geçme
endişesi” taşıyorlarmış.
Demek ki, kendilerini “doğru el” olarak görüyorlardı.
Kendileri vermezse yanlış
ellere nasıl geçerdi acaba?
Yaptıkları teklifin mahiyetine
ve mantığına bakılırsa, söz konusu kasetleri Yazıcıoğlu’na, kendilerinde
herhangi bir kopyası kalmaksızın
vermeyi istemiş olmaları gerekiyor. Çünkü, kopyalamaları durumunda
Yazıcıoğlu’na kasetleri teslim etmeleri ile etmemeleri arasında bir fark
kalmazdı.
Olaya Yazıcıoğlu açısından
bakalım, kopyalamadan verecek olmalarının garantisi var mıdır?
Kopyalamadıklarından nasıl
emin olunacaktır?
Ayrıca, kasetleri
Yazıcıoğlu’na veren bu kişiler, ondan neyi beklemektedirler; Kasetlerin
ebediyen sümen altı olmasını, asla gün yüzü görmemesini mi?
Eğer bunu düşünüyorlardıysa,
daha kolay bir yolu vardı. Tenha bir mahalde kasetlerin üstüne biraz benzin
döküp kibriti çakmaları “yanlış el” tehlikesini ebediyen
bertaraf edebilirdi.
Bunu niye yapmıyorlardı?
*
Asıl gaye, “patlayıcı madde“yi Yazıcıoğlu’nun kucağına bırakmak
olabilir miydi?
Evet, bu yaptıkları, pimi
çekilmiş bir bombayı Yazıcıoğlu'nun eline tutuşturmak değildiyse, neydi?
Bu tür “tehlikeli”
emanetlerin nelere yol açacağı kestirilemez.
Mesela, Yazıcıoğlu’nu “en güvenli” bulan aynı adamların, o kasetlerden
birkaçında başrol oyuncusu olarak arz-ı endam etmiş etkili ve yetkili “devlet adam”larına (Devlet
adamı tanım gereği etkili ve yetkilidir) gidip şunu demeyeceklerinden nasıl
emin olabilirdik:
“Efendim, bizden
duymuş olmayın, aramızda kalsın, fakat şu Yazıcıoğlu denen adamın elinde sizin
görüntüleriniz varmış. Sadece sizin de değil, bir sürü
kişinin.. Bunlar çok kritik, çok tehlikeli, sizi ve devleti zora, sıkıntıya
sokabilecek, gündemi sallayabilecek görüntülermiş.
Güvenilir kaynaklardan aldığımız kesin bir bilgi bu.. Maalesef bu ahlâksız adam
artık haddini aştı, devletimizin bekası bakımından
çok tehlikeli işler çeviriyor, entrika peşinde, ne buyurursunuz? Öldürelim
mi?”
*
Böylesi bir durumda, devletin
bekasını, özellikle ve öncelikle de kendi hak ve hukuklarınının,
istikbal ve istiklallerinin bekasını koruma mevkîindeki “devlet
adamları”nın, evet bu ahlâk abidesi “etkili ve yetkili”
zevatın ne “buyuracakları”nı beklersiniz?
Yine, “ellerindeki o kasetleri
ne yapacaklarını şaşırmış” hayırseverlerin, (şantaj yapabildikleri ve
yönlendirebildikleri) o kaset yıldızlarından
bazı isimleri Yazıcıoğlu’na sataşmaya zorlamayacaklarından, ve bunu da
sanki çok namuslu ve uçkuru sağlam adamlarmış gibi
konuşturarak yapmayacaklarından, böylece Yazıcıoğlu’nu provoke edip,
onu, muhatabına kaset sallayan adam durumuna
düşürmek istemeyeceklerinden emin olabilir miydik?
Ya da, “tarlasını çoktaan sürmüş oldukları” Yazıcıoğlu’nun
arazideki adamlarından birini (yine şantajla veya bir vaadle) Yazıcıoğlu
aleyhinde konuşturup, onu, “insanların mahremine giren ve çirkin kaset
depolayarak şantaj için fırsat kollayan” bir ahlâksız olarak göstermek
istemeyeceklerini nasıl bilebilirdik?
*
Görüntüler, Yazıcıoğlu’na
teslim etmek isteyenlerin ifadelerine göre, “bir şekilde kaydedilmiş, bir
şekilde ele geçirilmiş“.
Ele geçirmeyi bildiklerine
göre herhalde kaydetmeyi de biliyorlardır.
Olayımızda kapıyı açan
maymuncuk, “zaaflar“.
İnsanların zaafları nelerdir?
Hepimiz biliyoruz: Makam
mevki, para pul, mal mülk, şan şöhret, alkış övgü pohpohlanma, karşı cins…
Ancak, kasetlik zaaf denilince akla ilk
gelen, yatak yorgan yastık bahisleri..
Nitekim merhum Yazıcıoğlu da böyle anlamış, “Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı
değilim” demiş.
Peki nasıl kaydedilmiş bu
görüntüler?
Hayırsever kaset tüccarları
bunu da açıklamışlar: “Kimi oyunla, tezgâhla,
kimi de takiple …”
Bilgileri derin.
Oyun, tezgâh, takip.
Ayılana gazoz, bayılana limon
kabilinden, işi gücü uçkurluk dümenler olanlar için takip..
Olmayanlar için de oyun
ve tezgâh.
Oyun ve tezgâh tecrüben gani,
gerekli elemanın da mebzul ise, kim tutar seni!
*
Demek oluyor ki, eğer kaset
yıldızımız, kasetteki baş rol oyuncumuz bu işlere meraklı bir saman
altından su yürütme ustasıysa, olay “takip“e bakıyor.
Takılıp demlendiği mekânları
belirleyip sevabına beleşten kayıt hizmeti sunuyorlar.
Yok öyle biri değil de işinde
gücünde “namuslu” bir vatandaşsa, devreye oyun ya
da tezgâh giriyor.
Bu, takibe göre daha fazla zaman, emek ve özen istiyor.
Daha yorucu, daha masraflı..
Fakat laik (siyasal dinsiz) demokrasilerde çare tükenmez.
Uygun elemanı ayarlar, hedefle
bir şekilde temas kurmasını sağlar, sonra da ektiğiniz tohumların yeşermesini
beklersiniz.
Bir başka deyişle, balığın damak
zevkine uygun düştüğünü düşündüğünüz iştah açıcı yemler taktığınız oltanızı bir
kayanın üzerinden denize sallandırıp sabırla bekleyecek, bekleyecek,
bekleyeceksiniz.
Gözleriniz ufukta olduğu
halde, yağmur, rüzgâr, boran, fırtına, kavurucu yaz güneşi, insanın içine
işleyen kış soğuğu umurunuzda olmaksızın bekleyeceksiniz..
*
Bir çuval dolusu kaset, CD
vesaire..
Bir çuval dolusu..
Memleketimiz kaset yıldızları bakımından zengin.. Demek ki bir Türk bu
hususlarda da dünyaya bedel olabiliyor.
Herhalde Yazıcoğlu’na
ellerindekinin hepsini getirmemişler, özellikle onun görmesini istedikleri bir
“edebî ve sanatsal seçki”
yapmışlardır.
Böyle bir sanatsal koleksiyon oluşturmak kolay iş değil.. Takip
de, oyun ve tezgâh da tek başına bir kişinin üstesinden
gelebileceği şeyler olmaktan uzak.
Hele böyle adeta meslekî maharete
dönüşmüş bir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk bir kişinin
harcı olamaz.
Bu tür keşfiyat ve kayıt
kuyudat, profesyonel ekip işidir.
Uzmanlık, işbölümü ve
kurumsallaşma gerektirir.
*
Kurumsallaşma gerektirir,
çünkü, tek başına bir insanın imkânları, zamanı, parası, gücü, becerisi,
ilgisi, bilgisi ve eli aynı anda hem askerlere, hem
siyasetçilere, hem devlet adamlarına, hem sanatçılara, hem işadamlarına uzanamaz.
Bunun için kurumsal bir
veri bankasına ve tam zamanlı çalışan uzmanlaşmış elemanlara,
yetişmiş kalifiye personele, ekip çalışmasına, yeterli parasal
kaynağa, teknik teçhizata, donanıma ve araçlara, ayrıca risk almayı
göze aldıran (yasal ya da yasa dışı) zırhlara ihtiyaç vardır.
Bir çuval dolusu görüntü
kaydını herhalde çarşı pazarı gezerek tek tek de toplayamazsınız.
Ayrıca, böylesi masraflı,
yorucu ve (ilk bakışta yasa dışı ve tehlikeli görünen) bir faaliyetten
beklediğiniz bir fayda, almak istediğiniz bir sonuç olmalıdır.
Attağınız taş, ürküttüğünüz
kurbağalara değmelidir.
Tamam, bir sürü insanın kirli
çamaşırlarının koleksiyonunu yaptınız da, ne işe yarayacak?
Kullanmayacaksanız, ya da
kullanamayacaksanız, bu kadar zahmete değer mi?
*
İşte bu noktada, böylesi
kasetleri kullanabilecek tek odak olarak önümüze istihbarat
teşkilatları (gizli servisler) gelir.
Ne mafya, ne de birtakım
mafyalaşmış cemaatler, gruplar, partiler, vakıflar, dernekler bunu yapabilir.
Sivil vatandaş olarak risk
alıp devlet adamlarının, askerlerin, şunun bunun rezilliklerinin çetelesini
tutacaksınız ve o “devlet adamları”, elleri altında bir istihbarat teşkilatı
bulunduğu ve ne dümenler çevirdiğinizi bildikleri halde buna göz yumacaklar.
Bu, mümkün değildir.
Fakat "devlet
adamları", emirleri altındaki istihbaratçıların marifetlerinden her zaman
haberdar olamayabilir.
Demirel'in sözlerini hatırlayalım:
"MİT her
sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki
çatışmayı haber verir, fakat az sonra [kendi ülkesinde] gerçekleştirilecek
darbe hakkında onu bilgilendirmez."
Darbenin bir ayağı da sen
isen, haber vermezsin tabiî.
Burada mesele sağcılık
solculuk, laiklik dindarlık filan da değil.. Demirel’e bilgi vermiyor da
Ecevit’e veriyor mu?.. Ona da vermiyor.
1979 yılında Ecevit
hükümetinde dışişleri bakanı olarak görev yapan Hasan Fehmi Güneş’in sözleri
açık:
“Maraş, katliamı göz göre göre
geldi. Fakat önüne geçilemedi çünkü istihbarat bize bunlarla ilgili bilgi
vermiyordu. Olaylar başladı, valiye istihbarat verilmedi, askeri
çağırmakta da geç kalındı. Gelen asker de yeterli değildi. Ben istihbarat
örgütünün oradaki cinayetlere, oradaki katliama katkı yaptığını düşünüyorum. Engel
olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı... Bakanlık görevim boyunca
MİT’ten bilgi alamadım.”
(https://www.ntv.com.tr/turkiye/maras-olaylarina-mit-bizzat-katki-yapti,IXL9OMwPeUGiSi_zfAnEfw)
"Bakın, kimden istihbarat
istiyorum? MİT'ten. MİT nasıl bir yapı? O günü söylüyorum: MİT, o gün
askerî bir yapı. Tekrar ediyorum: Başbakana bağlı olması şeklendir,
aslında Genelkurmay'a bağlıdır. MİT o gün, Genelkurmay'a bağlıdır, yani,
Jandarma İstihbaratı ve MİT, askerlerden oluşmuştur, yani, MİT'te çalışanların,
MİT'te etkin pozisyonda, etkin statüde olanların çoğu asker asıllıdır,
üniformalıdır.
"MİT Başkanı bir general,
genellikle böyle, MİT Başkanı bir general, MİT'te etkin görevlerde olanlar
asker. MİT'in komutanları, MİT'in sicil amirleri, MİT'i
görevlendirenler askerî kanat. Yani o dönemde askerî kanat MİT'e hâkim.
MİT'in içindekiler… Eğer gerçekten kökenine ineceksek, bu yapının oluştuğu
döneme gelmek lazım, yani, MİT'le CIA arasında o dönemde işbirliği
anlaşması var, o işbirliğinin anlamı şu: istihbaratı paylaşacağız; ama, gerçek
anlamı şu: Türkiye'deki her şeyi ben bileceğim, ama, size bir şey vermeyeceğim....”
(https://www.yenisafak.com/gundem/korktuk-miti-kapatamadik-436226)
*
Takvimler 28 Kasım 2015’i gösterirken,
internetteki haber siteleri, Cumurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan’ın Balıkesir‘e gerçekleşirdiği ziyaret çerçevesinde Burhaniye’de halka hitap ettiğini
bildiriyordu.
Erdoğan halka şunları söylemişti:
“… En önemli sıkıntıyı paralel yapıyla
yaşadık. Bu ülkede paralel yapıyı kurmak suretiyle devletin Milli
İstihbarat Teşkilatı'nı kontrol altına alarak, Milli İstihbarat
Teşkilatı'nın yaptıklarını dünyaya bir ajan ve casus gibi servis ettiler. Dünyanın
her yerinde İstihbarat Teşkilatı'nın çalışma yeri bellidir. Bunlar
Milli İstihbarat Teşkilatı'nın TIR'larını durdurmak ve kontrol etmek suretiyle
dünyaya duyurdular. … Neler yaptılar neler, bitmedi. Daha yapacağımız çok iş
var. … Herkesin haremine girdiler. Dinlediler, gözetlediler bunu
yaptılar. Başbakan dönemimde benim ofisimi, evimi dinlediler. Böcek
yerleştirdiler. Bunların ortaklaşa hareket ettiği tipler bunları güvence altına
aldılar. Fakat kurtulamayacaklar. Onlar kaçacak biz kovalayacağız.
İnlerine gireceğiz demiştim, girdik. …”
(http://www.haber7.com/siyaset/haber/1678496-cumhurbaskani-erdogan-bedelini-odeyecekler)
Burada, Erdoğan’ı
FETÖ’cüler açısından en çok kızdıran iki noktayı görüyoruz.
Birincisi, Suriye’ye
giden MİT tırları meselesi..
İkincisi ise
gözetlemeler, dinlemeler, böcekler.. Böcek dedikleri, kayıt cihazı.. Kaset demek..
Sözlerinden anlaşılıyor ki, Erdoğan’ı asıl kızdıran bu ikincisi..
Nitekim, o
dönemde Odatv.com’da Asiye Güldoğan adıyla
sahte isimli ve fotoğraflı bir tip türemiş, Erdoğan’ın bu konudaki
hassasiyetini döne döne anlatmış, neredeyse yazı dizisi yapmıştı.
*
Evet, Erdoğan’ı asıl
kızdıranın bu mahremiyet meselesi olduğu anlaşılıyor.
İmdi, Fethullahçılar
önce “paralel yapı”, sonra da FETÖ denilerek hedefe konuldu ve (etnik temizliği
hatırlatırcasına) kurunun yanında yaşın da yandığı bir “kamusal temizliğe” tabi
tutuldular.
Erdoğan’ın “Herkesin
mahremine girdiler” derken mübalağa yaptığı açık.. Nerde herkesin mahremine
girdiler?.. Niye o herkesten ses çıkmıyor?..
Diyelim ki Erdoğan’ın
mahremine girdiler.. Suçun asıl faillerinin cezalandırılmasıyla yetinilmesi gerekirken, bu bahane edilerek, “kamusal temizlik” kapsamında (Erdoğan’ın
mahrem işleriyle hiç de sorunu bulunmayan) yüzbinlerce insanın bir bakıma mahremine
girildi. Hayatları altüst edildi.
Bir TIR durduruldu diye (bu işle ilgisi olmayan) yüzbinlerce insan manen TIR altında kalmış gibi pestile döndürüldü.
Akla, Mehmed Akif’in
Sultan Abdülhamid için yazdıkları geliyor:
“Çoktan beridir vardı benim bir derdim:
Gideyim, zâlimi ikâz edeyim, isterdim.
O, bizim câmi uzaktır, gelemez, mani’ ne?
Giderim ben, diyerek, vardım onun cami’ine.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Koca şevketli! hakîkat bunu etmezdim ümid.
Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;
O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.
Neye mâl olmada seyret, herifin bir namazı:
Sâde altmış bin adam kaldı namazsız en azı!”
Padişah camiye cuma namazında gidiyordu..
Yıldız Sarayı ve Camii’nin 40-50 bin askerle sarılmış olması mümkün mü?!..
Orada o kadar askeri olsa, onu tahttan indirebilirler miydi?! Güya 60 bin kişi
caminin dışında koruma olarak kalmış.. 600 dese o bile mübalağalı da, tutmuş 60
bin diyor. Ya sayı saymayı bilmiyor, ya da hayatında hiç dayak yememiş.
“Aldanma
ki şair
sözü elbette yalandır.”
Bir kişinin namazı için 60 bin
kişi namazsız kalmışmış.. Maşallah hayal gücü zengin..
Ancak, Cumhuriyet Türkiyesi’nde
bir kişinin mahremiyet hassasiyeti yüzünden yüzbinlerin mahremiyeti hasar gördü.
Bir kişinin TIR hassasiyeti
yüzünden yüzbinler vatan haini ilan edildi. Sanki o TIR’a müdahale eden, Gürün’ün
Telin köyünden (sonradan adı Suçatı oldu, mahalle yapıldı) savcı Aziz Takçı, FETÖ’cü
diye bilinen insanların Fethullah’dan sonra gelen lideriydi.
Aziz ile (varsa) işbirlikçilerinin
müebbet hapse mahkum edilmeleri anlaşılabilirdi de, “Aziz FETÖ’cü, falancalar da
FETÖ’cü, o halde onlar da suçlu” şeklindeki bir akıl yürütüş insana mantıklı gelmiyor.
Aynı durum 15 Temmuz’dan dolayı
suçlananlar için de geçerli..
Bir ara iş o kadar çığırından çıkmıştı
ki, 6 Şubat depremi ile taşkınlar ve seller dışındaki herşeyden dolayı FETÖ’cüler
suçlanıyordu.
*
İşin aslı şu ki, devlet demek
iktidar mücadelesi demektir. Hiç bitmez.. Etrafına insan toplayıp güçlenip
palazlananlar gözlerini yukarılara dikerler ve çatışma başlar.
Kazanana kahraman derler, kaybedene hain..
Filler tepişir, arada ezilenler ise, zavallı çimenler ve karıncalardır.
Selçuklu’yu iç kavgalar
mahvetmişti. Osmanlı’da da daha Osman Gazi’nin torunu Murat Hüdavendigâr
zamanında hanedan içinde iktidar mücadelesi başladı. Hüdavendigâr Balkanlar’da
seferdeyken oğlu Savcı Bey, Bizans İmparatoru’nun oğluyla (bir dış güç ile) darbe yapmak için
anlaştı. İkisi yardımlaşacak, babalarını tahttan indirip başa geçeceklerdi.
Tutmadı, altında kalıp ezildiler.
Yavuz Sultan Selim babasını
tahttan indirdi, indirmek zorunda kaldı.. Kanunî, oğlu Mustafa’dan işkillendi…
Taht mücadelesine kalkışan şeyh bile çıktı: Şeyh Bedrettin..
Fethullah, dış bağlantılarına
güvenip (ya da onların “gazına gelip”) büyük oynadı ve kaybetti.
Zeki ve bilgili adamdı ama tarih
bilmiyordu.
*
AK Parti iktidarı, 15 Temmuz’u
gerekçe göstererek FETÖ’cülerin üzerinden silindir gibi geçti.
Aynı hassasiyet neden 28 Şubat
davasında sergilenmedi? FETÖ’nün CIA bağlantısı (her ne kadar kendileri itiraf
etmekten kaçınsalar da) açık, fakat 28 Şubat’ın İsrail bağlantılı olduğu
daha açık.
O süreçte, dönemin İçişleri Bakanı
Meral Akşener’i mahrem yerinden kazığa oturtma tehdidinde bulunan Çevik Bir ile şürekasının İsrail bağlantısı da, Çevik Bir’in itirafıyla sabit.
(Merhum Prof. Mahmud Esad Coşan
hoca, herkesin korkup sindiği o süreçte, İslâm Dergisi’nin
Mart sayısında, darbe heveslilerinin ardında İsrail’in bulunduğunu açıkça
yazmış ve bu şer yuvasını tehdit etmişti.
Muhsin Yazıcıoğlu’na “Türkiye
İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır, buna
müsaade etmeyeceğiz” sözünü söyleten de Esad Efendi’ydi.
Mayıs 1998’de Almanya’ya yolum
düşmüştü. Ludwigshafen şehrinde Çorumlu bir amcanın evinde otururken, “Esad Efendi’yle yine bu odada böyle oturuyorduk, Muhsin Yazıcıoğlu ile
telefonda konuştu, ‘Böyle bir beyanat ver, korkma, hiçbir şey olmaz, iyi olur’
dedi” demişti.)
Evet, 28 Şubat darbecileri İsrail
güdümlüydü. İşin içinde ABD ve Masonlar da vardı. Yani FETÖ’cüler ile 28
Şubatçılar arasında “vatana ihanet” bakımından hiçbir fark yok.
Fakat, 28 Şubat’ın yasadışı “Batı
Çalışma Grubu”ndan hareketle kimse bir BÇG-TÖ’den söz etmedi, kitlesel
tutuklamalar ve kamu görevlerinden ihraçlar yaşanmadı.
Darbeciler teröristlikle
suçlanmadı.
Dönemin işbirlikçi MİT’çileri,
polisleri, üniversite yönetimleri, savcıları, hakimleri, Milli Eğitim Bakanlığı
personeli, BÇG-TÖ üyesi olmakla itham edilmedi.
Halbuki, bunlar, 28 Şubat zulmünün
aparatlarıydılar.
Eften püften bir 28 Şubat davası
yapıldı ve olay kapatıldı.
Peki, 15 Temmuz için neden aynı
şey yapılmadı?
Kamu görevlerinden ihraç edilenler, darbeciler bir yana, (FETÖ’cü olarak bilinme dışında) hangi suçları işlemişlerdi? Kime ne zarar
vermişlerdi?
Maalesef orada yaş-kuru ayrımı
yapılmadı ve asimetrik bir mücadele sergilendi.
*
Konuya dönelim.. İşte
tam da bu noktada, Muhsin Yazıcıoğlu’na sunulan bir çuval
dolusu CD’yi yeniden hatırlamak gerekiyor.
Yukarıda, bunları
getirenlerin FETÖ’cü olamayacağını mantıkî delilleriyle izah ettik. (Aslında
mesele açık da, insanımız saf, açıklamak gerekiyor. Biraz da tembellik var,
düşünme zahmetine katlanmak istemiyor.)
İmdi soru şu: O CD’lerde
Erdoğan’ın gözetlenmesi, dinlenmesi filan gibi durumlarla ilgili kayıtlar da
var mıydı?
Kesin bir şey
söyleyemeyiz, ama mümkün.. Erdoğan’ın kendi sözlerinden anladığımız kadarıyla,
onun da dinlenmesi, gözetlenmesi mümkün olabiliyormuş.
İmdi, Yazıcıoğlu o
kasetleri alsaydı, bu adamları sırtlarına bir çuval CD yükleyerek gönderen
odak, onu siyaset sahnesinden tümden tasfiye etmek için, başka adamlarını devreye koyarak Erdoğan’a, "kendisiyle ilgili birtakım
ses ve görüntü kayıtlarının Yazıcıoğlu’nun elinde olduğuna dair istihbarata
sahip bulunduklarını, bu bilginin kesin olduğunu" bildirselerdi, Erdoğan
Yazıcıoğlu hakkında şöyle şeyler söyler miydi, yoksa söylemez miydi:
“…
Muhalif bazı küçük partilerle sorun yaşıyoruz, paralel yapı haline
geldiklerini görüyoruz. Paralel yapıyı kurmak suretiyle herkesin
haremine girdiler. Dinlediler, gözetlediler, bunu yaptılar. Benim ofisimi,
evimi bile dinlediler. Böcek yerleştirdiler. Bunların ortaklaşa hareket ettiği
tipler bunları güvence altına aldılar. Fakat kurtulamayacaklar. Onlar
kaçacak biz kovalayacağız. İnlerine gireceğiz. Lafa gelince de
mertlik, milliyetçilik, vatanseverlik, yerlilik millilik edebiyatı yapıyorlar.
Fakat böyle
kalmayacak, onlar kaçacak biz kovalayacağız. Er geç inlerine gireceğiz.”
Sun Tzu şöyle demişti: "Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir. Akıllılar savaşmadan kazanırlar, cahiller ise kazanmak için savaşırlar."
Yazıcıoğlu eğer kaset çuvalını alma gafletini gösterseydi, ona o çuvalı gönderen odak, hiç kuşkusuz Erdoğan'ı Yazıcıoğlu'na karşı kışkırtacak, ve bir kez daha (kendisi) savaşmadan kazanmanın keyfini sürecekti.
*
Olay şudur: Zulmetmemek
yetmez, zalimin zulmüne engel olmaya çalışmak da gerekir.
Olamıyor musun, hiç
olmazsa tepki göstermek, zalimlerle araya mesafe koymak zorundasın.
Zalime meyletmek olmaz..
Allahu Teala’dan, bizi zalimlere meyletmekten uzak eylemesini niyaz ederiz:
“Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa ateş size
dokunur! Sizin, Allah'dan başka hiçbir dostunuz yoktur; sonra size yardım
edilmez.” (Hud, 11/113)
İşte,
Fethullah Gülen’in en büyük hatası buydu.. Bütün ömrü boyunca zalimlere
meyletti, sırf güçlüler diye.
Bu
meyil, 28 Şubat sürecinde zirveye ulaştı.. FETÖ’cüler hiç laga luga
yapmasınlar, o süreçte Zaman gazetesi, manşetleriyle
Erbakan’ın karşısında ve darbecilerin yanında yer aldı.
Hatta
Fethullah, bir TV kanalında (galiba Show TV idi) askerlerin “içtihat”
yaptıklarını bile söyledi.
Hakkı
söyleyecek yüreğin yoksa hoca diye ortaya çıkmayacak, insanları etrafına toplamayacaksın.. Esas olan hakkı
söyleyebilmektir, kerametfuruşluk yapmak, rüya pazarlamacılığına soyunmak
değil.
Ve
sonunda bu Fethullah kendisini de, tabilerini de perişan etti.. “Ne kendi
eyledi rahat, ne kimseye verdi huzur.”
*
Buradan, son olarak, Yazıcıoğlu’nun kaset meselesindeki tavrına gelmek istiyorum.
Yazıcıoğlu,
o CD’leri getiren kişileri deşifre etmeliydi.. Kime çalışıyorduysalar, kimin
adamıydılarsa, açıklamalıydı..
28
Şubat sürecinde kendisini, eskiden beri tanıdığı milliyetçi-ülkücü
birinin, “Şimdi adamı bir kilometreden vuruyorlar” diyerek tehdit ettiğini
açıklamıştı. (Numan Kurtulmuş
şahidi. O milliyetçi şahsın ismini de vermeliydi ya, neyse..) Aynı şekilde, bu
CD meselesinin ardındakileri de deşifre etmeliydi. Zaten, tuzak olduğu açık..
Bunu anlamayacak biri de değildi..
Artı,
vefatından birkaç ay önce kendisini “Dağlarda
parçaların toplanmaz” diyerek tehdit eden general bozuntusunun da adını
vermeliydi.
Ya
da bu konulara hiç girmemeliydi..
Bir
odak seni hem tehdit eder, hem de, o odağın ismini vermeden tehditten bahsedersen,
aynı odak bunu istismar edebilir, olayı çarpıtabilir, tehdit suçunu başka birilerinin
sırtına yükleyebilir.
Katillerin, cenazende en çok ağlayanlar olarak arz-ı endam edebilir, "Höngürt de höngürt" diyerek tonlarca mendili çöpe gönderebilirler.
False flag (sahte bayrak) operasyonu böylesi durumlarda “İstim arkadan
gelsin” hesabı devreye konulabilir.
Evet, Yazıcıoğlu’nu
tasfiye için “tuzak”la da gelmişler,
“tehdit”i de devreye sokmuşlar..
Onun da artık kartlarını açık oynaması gerekirdi.
Allah taksiratını afvetsin, susmakla,
şifreli sözler söylemekle iktifa etmekle hata etti.. Şimdi, onun ölümü bahane edilerek bazı
insanlar haksız yere suçlanabiliyor. Zan altında bırakılabiliyor.
Karşısındakiler bu kadar pervasızca kendisini tehdit edebiliyorlarsa, o da pervasızca onları deşifre etmeliydi. Açık ve net konuşmalıydı.