E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

 


https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi


İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

-DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLERİ-

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

 

BİRİNCİ BÖLÜM: FENA Fİ’L-İBN ARABÎ BİR AKADEMİSYEN: PROF. DR. EKREM DEMİRLİ

HZ. EBUBEKİR R. A. VE ZAMPARA İBN ARABÎ KALPAZANI 10

TANRISINI YARATAN İNSAN 13

İMAM MATÜRİDÎ RH. A. VE İBN ARABÎ SOYTARISI 30

POZİTİVİZM, MANEVÎ ÂLEM VE KEŞF 37

VAHDET-İ VÜCUTÇULUK, TEMELDE, ESKİ YUNAN FİLOZOFLARININ “SUDÛR” TEORİSİNE DAYANMAKTADIR 44

DEMİRLİ’NİN LEKESİZ KOPYASI VE TİLMİZİ ÖMER LEKESİZ’İN, DON KİŞOT İBN ARABÎ’NİN SANÇO PANZA’SI OLARAK AKLA AÇTIĞI SAVAŞ 63

TEFEKKÜR MÜ (KENDİNİ TEFEKKÜR ZANNEDEN BOŞBOĞAZLIK MI), YOKSA KEŞF Mİ, HANGİSİ, BİR KARAR VERİN! 69

LEDÜNNÎ İLİM VE İLHAMA DAİR 72

KADER EDEBİYAT PARALANACAK VE FELSEFE YAPILACAK BİR MESELE DEĞİLDİR, İLAHÎ SIRDIR 78

POP TASAVVUF (VEYA BELKİ ARABESK TASAVVUF) 85

LÜZUMSUZ GEVEZELİKTE HİKMET ARAMAK 93

SANAT VE SANATÇIYA DAİR 101

 

İKİNCİ BÖLÜM: İNGİLİZ’İN IBN ARABI SOCIETY’SİNİN SOSYETİK ÜYESİ: PROF. DR. MAHMUT EROL KILIÇ

SÖZÜNÜ ETTİĞİ “İRFAN”IN İÇİ BOŞ OLDUĞU İÇİN, ONU ANLATAMADI, FAKAT DİLİNİN ALTINDAKİ BAKLAYI DA ÇIKARDI 107

CİNAYETİN DE KABİL’E UZANAN BİR GELENEĞİ VAR 117

YANLIŞ SORUNUN DOĞRU CEVABI OLMAZ 126

MÜŞRİKLERE BENZEMEYE BAŞLAMIŞ OLDUĞUNU ANLAYABİLSEYDİ 137

VAHDET-İ VÜCUD, MARİFET VE HAKİKAT 148

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TAVŞANIN SUYUNUN SUYU KABİLİNDEN LÜZUMSUZ İBN ARABÎCİ: PROF. DR. HÜR MAHMUT YÜCER

BİR EZBERİN EZBERCİ ADAMI OLMAK 157

MUHKEMDEN KAÇMAK, MÜTEŞABİHE SIĞINMAK 164

MUTASAVVIFLARIN TUHAF AYRICALIKLARI 174

ÇERKEŞÎZADE’NİN AKIL HOCASI 177

MASONİKLEŞEN TASAVVUF 182

HASPAYA TEKFİR YAKIŞIYOR 186

ZARARLI KİTAPLAR VE İNGİLTERE’DEKİ İBN ARABİYYE TARİKATI TEKKESİ (IBN ARABI SOCIETY) 191

İBN ARABÎ’Yİ SAVUNMA SANAYİİ 195

FETHULLAH’I ÖRNEK GÖSTEREREK İBN ARABÎ UYARISI YAPTIĞIMIZDA YIL 2009’DU 200

* 

ÖNSÖZ

 

Günümüzün ilahiyat fakültelerine bakıldığında, kendisini gerçekten iyi yetiştirmiş bazı insanların bulunduğu görülmekle birlikte, birçoğunun taşıdıkları unvanları hak etmedikleri anlaşılmaktadır.

Bunun sebeplerinden biri olarak ilahiyat fakültelerinin mevcut yapısı gösterilebilir. Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “Din ve Laiklik” adlı kitabında, buralardan din tenkitçisi çıkabileceğini, fakat din alimi yetişmeyeceğini söylüyor. Bize göre bu, büyük ölçüde doğru bir tespit. Ancak, paralel bir eğitim alan ve çalışma yapanlar, içinde bulundukları kurumsal yapının dar kalıplarını aşmaya başaranlar, bunun istisnasını teşkil ediyor olabilirler.

İslamî ilimler arasında en sorunlu alanı ise “tasavvuf” oluşturuyor. Mesela fıkhın, hadîsin, tefsirin birer “usûl”ü var; bunlar başlıbaşına birer ilim.. Buna karşılık, tasavvuf alanında yapılan akademik çalışmalar için doğru dürüst bir usulden söz etmek mümkün değil. Bu alanda yapılan çalışmalar da bunu ispatlıyor.

Mesela bir doktora tezi çerçevesinde belirli bir yüzyıldaki tasavvufî oluşumlar incelendiğinde, gerçekte bunu spesifik bir “tarih” (kültür tarihi) araştırması olarak görmek de mümkündür. Bu, tasavvuf alanında uzmanlaşma, ihtisas sahibi olma anlamına gelmez; çünkü bu tarz bilgiler tarihsel malumat olmaktan öteye geçmezler, İslâmî bilgi ya da ilmin kapsamı içinde yer almazlar.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin, kendi zamanının Mısır ulemasının büyük bölümüne yönelttiği, “geçmişte yaşamış ulemanın tercüme-i hali ile uğraşıp ilmin özüne ve esasına gelmeme” suçlaması, günümüzde tasavvuf sahasında oldukça yaygın bir tutumdur.

*

Görüldüğü kadarıyla, “tasavvuf” adı altında ilahiyat fakültelerinde yer alan ana bilim dalı, henüz oturmamış bir disiplin durumunda. Nitekim birçok tasavvuf uzmanının tasavvuf sahasının klasiklerini bile (baştan sona) okumadığı, bazen salt adlarını bildiği görülmektedir.

Şayet doktora tezleri belirli bir şahsiyet ve görüşleri üzerineyse, onun hakkında yeterli bir bilgileri olabiliyor.

Yukarıda da belirtildiği gibi, fıkhın bir yöntemi vardır, neyin burhan veya delil niteliği taşıdığı konusunda bir mutabakat zemini mevcuttur; bu çerçevede, edille-i şeriyyenin neler olduğu konusunda tartışma yoktur. Kelamcılar arasında da bilginin kaynağı (akıl, sağlam duyular, doğru haber) konusunda bir uzlaşma zemini mevcuttur. Ama “tasavvufçu”larda böyle bir ortak zemin yok. Dolayısıyla, yazdıklarında bilimsel bir ispat mantığı ya da yöntemi genelde bulunmuyor.

Fakat günümüze özgü bir anabilim dalı olarak düşünüldüğü için, çalışmalarda yazım kurallarına uymak, kitap adlarını italik yapmak, bol dipnot kullanmak gibi şekil unsurlarının bulunması, bilimsellik için yeterli görülüyor.

Muhteva açısından, tasavvufçular kadar bilimsel zihniyetten uzak bir topluluk belki de yok. İbn Haldun, bu noktaya şöyle işaret etmektedir:

Aynı şekilde haddi aşmış mutasavvıf kelamcılar da vecd hallerinden söz ederken kelam ile felsefenin meselelerini birbirine karıştırmışlar ve bunları tek bir şeymiş gibi ele almışlardır. Peygamberlik, ittihad, hulul ve vahdet gibi konularda yaptıkları gibi. Oysa bu üç ilim dalının (tasavvuf, kelam, felsefe) idrak yolları birbirinden farklıdır. (Delillere dayalı) bir ilim olmaktan en uzak olanı ise mutasavvıfların idrakleridir. Çünkü onlar idraklerinin vicdana (yani nefis terbiyesiyle ruhun bedenden soyutlanıp kendi alemine geçmesi ve bu şekilde hakikatlere ulaşmasına) dayandıklarını iddia ederler ve delillerden kaçarlar. Halbuki, daha önce açıkladığımız gibi vicdan, ilmî idraklere ve bunların meselelerine uzaktır.

(Mukaddime, C. II, çev. Halil Kendir, İstanbul 2004, s. 710-711.)

Bu yüzdendir ki, tasavvuf alanında akademik kariyer yapmış kişilerin yazılarına bakıldığında, birçoğunun tasavvuf konusunda kafalarında sağlıklı ya da tutarlı bir anlayışın mevcut olmadığı, buna bağlı olarak diğer İslâmî ilimlere yaklaşımlarının da bozulmuş olduğu görülmektedir.

Böylece tasavvuf adı altında ortaya sürülen malumat yığını, ondan beklenen asıl işlevi (kalbin ve ahlâkın düzeltilmesi) ifâ etmek yerine, insanları itikaden sapıklığa iten veya amel bakımından bid’atlere yönelten bir saçmasapan yorumlar ve hikâyeler demetine dönüşmektedir. (Bazen de “irfan artistliği”ne ya da “irfan pazarlamacılığa”..)

*

Geleneksel medrese programlarına baktığımızda, müfredatta tasavvufî kitapların yer almadığını görüyoruz. Yani medreselerin tasavvufu öğretmek gibi bir misyonları ve gayeleri yoktu. Tasavvuf tekkelerin işiydi ve onlar da tasavvufu kitaplar üzerinden okutulan ve öğretilen bir şey olarak görmüyorlardı. Tasavvuf demek tarikat demekti ve tarikat da belirli pratikler (intisab, zikir, evrad, halvet, sohbet/arkadaşlık, mürşid terbiyesi, rabıta, nafile namazlar vs) anlamına geliyordu.

Modern ilahiyat fakülteleri ise tasavvufu, medreselerin, hatta tekkelerin aksine, “kitaplar okutularak öğretilen”, pratik gerektirmeyen bir bilimsel disiplin olarak görüyor. Böylece tasavvuf, bazı psikolojik ve felsefî (metafiziksel) meseleler üzerine serdedilmiş görüşlerin incelenmesi ve mutasavvıf olarak bilinen tarihî şahsiyetlerin hayat hikâyelerinin araştırılması halini alıyor.

Buna bağlı olarak hak ve batıl tasavvuf ayrımı giderek anlamını yitirmeye başlıyor. Çünkü tasavvufi meseleler normatif bir yaklaşımla (normlar çerçevesinde, normlar ve ilkeler esas alınarak) değil, “olgucu/pozitivist” (olguya, “olan”a eğilen) bir bakış açısıyla değerlendirme konusu yapılıyor.

Normatif bir bakış açısı ister istemez devreye kelam ve fıkıh disiplinlerinin girmesini intac eder. Esasen İslamî ilimlerin Kur’an ve Sünnet eksenli birlik ve bütünlüğü de bunu gerektiriyor. Ancak, özellikle İbn Arabî gibi isimlerin etkisi altındaki tasavvufçuların (tasavvuf alanında uzmanlaşma iddiasındaki akademisyenlerin) buna, açıkça değilse bile dolaylı biçimde itiraz ettikleri görülüyor. Bunu İslam’ın, fıkha (Şeriat’e), hatta fıkhın belirli bir alt dalına (ukubata, ceza ve yaptırımlara) indirgenmesi olarak nitelendiriyorlar.

Dolayısıyla bunların, tasavvufu İslam’dan ayrı bağımsız bir din haline gelmekle suçlayan ve tümden reddeden çevreleri fiilen haklı çıkarmakta, onların değirmenine su taşımakta olduklarını söylemek mümkündür. Gerçekten de, özellikle (bir mason olan) Abdülvâhid Yahyâ (René Guénon), Îsâ Nûreddin (Frithjof Schuon), İbrâhim İzzeddin (Titus Burckhardt), Ebûbekir Sirâceddin (Martin Lings), Hasan Abdülhakîm (Charles le Gai Eaton), Mustafa (Michel) Valsan, İranlı Seyyid Hüseyin Nasr ve bu isimlerden etkilenen ülkemiz “aydın”larından bazıları, böylesi bir tasavvuf anlayışına sahip bulunuyorlar.

Doğal olarak, böylesi bir tasavvuf anlayışının, bizim geleneğimizdeki (medrese-tekke bütünlüğü çerçevesinde neşv ü nema bulan) tarikatların tasavvuf anlayışı ile örtüşmesi imkânsızdır. Bununla birlikte, birçoklarının, salt tasavvuf etiketi taşıdığı için bu tür yeni yorumlara hüsnüzan ve sempati ile baktıkları görülmektedir. Akademik tasavvufçuluğun bu noktada tasavvufa ilgi duyan çevreleri söz konusu yeni yaklaşımlar konusunda uyarması gerekirken, kendisi de bazen bir ölçüde onların peşine takılmaktadır.

Nitekim, geçmişte İbn Arabî’yi savunmuş ya da onun hakkında hüsnüzanda bulunmuş mutasavvıflar bile bu adamın kitaplarının okunmasının ve okutulmasının caiz olmadığını (ve böylece İbn Arabî’nin deyim yerindese “caiz” bir adam olarak görülemeyeceğini) söylemişlerken, modern ilahiyatçıların İbn Arabî üzerine tez hazırlamayı akademik bir başarı olarak görüyor ve kitaplarının yayılmasına katkıda bulunuyorlar. Hatta o kitaplar üzerinden ders vermeye kalkışıyorlar.

*

Tabiî ki, bu gelişmenin “uluslararası” bir boyutu da var. Ve bu boyut sadece mason Abdülvâhid Yahyâ (René Guénon) gibi isimlerin çıkardıkları “yeni icatlarla” sınırlı bulunmuyor.

Hristiyan dünyasının İslam dünyasına yönelik projelerinden birinin “İbrahimî dinler” ve “dinlerarası diyalog” gibi kavramlar üzerinden yapılan “İslam’ı ‘ılımlılaştırarak, güncelleyerek’ Yahudilik ve Hristiyanlığa yaklaştırmak” olduğu biliniyor. Bu tür girişimlere karşı İslam dünyasında belirli bir farkındalık ve şuur teşekkül etmiş bulunuyorsa da, benzer bir faaliyetin İngiltere’deki Ibn Arabi Society marifetiyle tasavvuf eksenli olarak da yürütüldüğü dikkatlerden kaçıyor.

Batılılar’ın geçmişte, hilafet kurumunu temsil eden Osmanlı Devleti’ne karşı etnik veya dinî muhalif her hareketi destekledikleri bilinen birşey. Dolayısıyla bundan selefîler de paylarını bir ölçüde aldılar. Günümüzde ise ortada bir Osmanlı Devleti yok, ve sömürgecilerin İslam dünyasındaki gelişmeleri manipüle etmek için destekledikleri çevreler bir ölçüde farklılaşmış bulunuyor. Öyle ki, Siyasal İslam’dan, İslamcılıktan (Islamism) ve cihatçılıktan şikayetçi oldukları günümüzde tasavvufî akımlar ve tarikatlar konusuna özel olarak eğilmekte oldukları görülüyor. Ve bu noktada ilk sırayı açık arayla İbn Arabîcilik alıyor.

Ecdadımız, bu adamın kitaplarının okunmamasının ve okutulmamasının gerektiğini söylemişlerken, İngilizler Ibn Arabi Society’yi sırf bu iş için kurmuş durumdalar ve söz konusu kitaplar okunsun diye dünyanın parasını harcıyorlar. Sistematik ve organize biçimde sempozyumlar düzenliyor, dergi yayınlıyor, ve kitaplar basıyorlar.

Ve Batılılaşmaktan şikayetçi olan muhafazakârlarımız, İbn Arabî konusunda Batılılar’in izini takip ediyor, Batılılaşıyorlar.

*

FETHULLAH’I ÖRNEK GÖSTEREREK İBN ARABÎ UYARISI YAPTIĞIMIZDA YIL 2009’DU

 

Son olarak şunu da belirtelim:

Hür Mahmut söz konusu makalesini yayınlattığında onu bir e-posta mesajı ile uyarmıştık:

To: hurmahmut@hotmail.com
Subject: 2
Date: Wed, 29 Jul 2009 08:54:05 +0000

Hür Mahmut Kardeş,

İbnül Arabi hakkında benim de hüsnü zannım vardı, çünkü kitaplarını okumamış, büyük bir veli olduğunu duymuştum. Arapça’dan tercümeler yapmış bir komşum var: Vahdettin İnce. Bu, İbnül Arabi’den de tercümeler yapmış, kitapları bana hediye etmişti. Bunlara bakınca İbnül Arabi hakkındaki fikrim değişti. Mesela Risaleler isimli kitapta Hallac’tan alıntılar yapmış. Diyor ki bir talebesine Hallac: “Küfür (örtmek diye çevirmiş) benim nezdimde iyidir, müslümanlar nezdinde ise kötü. Aman tevhitten sakın vs.” Deli saçması laflar.. Kendisini müslümanlardan ayırıyor.. Açıkça küfür sözler söylüyor, bunu da İbnül Arabi, matah birşeymiş gibi aktarıyor. Kitabında çok doğru lafları da var. Ama içinde bu tür saçma sapan zırvalar da mevcut.

Yine, Süleyman Uludağ’ın, “İslam Düşüncesinin Yapısı” diye bir kitabı var. Dergah’tan.. Son iki sayfasına bakmanı tavsiye ederim. İbnül Arabi demiş ki: “Yeryüzündeki herkesin tanrı inancını kabul ediyorum, ben de hepsinin inancına katılıyorm.” Buna benzer bir söz. Akılsız Uludağ da, bu engin “hoşgörü”ye meftun olmuş.. Halbuki bu söz sapıklıktır. İslam, insandan bunu mu istiyor?!... İbnül Arabi’den birşey alacaksan bile, kala kala bu mu kaldı?!...

Benzer sapık düşünceleri Dücane Cündioğlu Yeni Şafak’ta savundu. Onunla 2003 ve 2004 yıllarında e-maille uzun tartışmalarımız oldu.

İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ta tekrar tekrar söylediği gibi, önce itikadı tashih etmek, sonra fıkıh öğrenmek, sonra da ahlakı güzelleştirmek için tasavvufla iştigal etmek gerekir. İtikaden yanlış sözlerin sahiplerine “muhakkik sufi” adını takıp peşinden gitmek, tasavvuf değil, zındıklık olur.

Şu hadis, önemli: Zühd (tasavvuf) rivayetten (laftan, nakilden), vera’ da tasannudan (yalandan ve yapmacıklıktan) ibaret olmadıkça kıyamet kopmaz.” (R.E. 477)

Asıl tasavvuf zühddür; tevekkül, tefviz, rıza ve ihlas gibi hasletlere sahip olmaktır. Kur’an ve Sünnet’e muhalif edebiyat değil…

Makalene gore, Çerkeşizade şöyle diyor: “(Cenâb-ı Hak ve Rasûl-i Ekrem’den başkasının müteşabih söz söylemesi caiz değildir’, denilirse; öncelikle bilinmelidir ki naslarda ümmetin bu tür sözler söylemesinin yasaklandığına dair bir emir gelmemiştir. Hatta âlimler, nebiyy-i mürselinin ilmen vârisleri olduğu için bu bir izin anlamına da gelmektedir. Müteşâbih sözler için özel bir sınırlama da yoktur. Nitekim bu sözler için İmam Gazâlî; ‘Onlar Kur’an’da ve sünnetteki müteşâbihlere benzemektedir’ demiştir.

Bu sözler, gerçeği tam aksettirmiyor: Çünkü Peygamber Efendimiz s.a.s., insanlara akıllarına gore hitap edilmesini emretmiştir. Üstelik bu, ‘müteşabih’ falan diye adlandırılan hususlar için de değil, normal sözler içindir. İlmen varis olan, buna dikkat eder.

Yine şöyle deniliyor: “Müteşabih âyet ve hadisleri her bilginin anlayamadığı ancak dinde derinlik sahibi (râsih) âlimlerin anladığı gibi, evliyâdan rivâyet edilen müteşabih sözleri de ancak derinlik sahibi veliler anlayabilir. Şayet  ‘Müteşabih söz söylemek doğru bir  şey ise insanlardan niçin gizleniyor’,  şeklinde bir soru sorulacak olursa, aynı soru müteşabih âyet ve hadisler için de geçerli olmalıdır. Buna verilecek cevap onlar için de aynıdır. Yani âyet ve hadislerdeki müteşabihlik râsih/derinlik sahibi âlimlerin kalplerini sınamak için ise şeyhlerin müteşâbih sözleri de âriflerin kalplerini imtihan içindir.

Bu da yanlış bir açıklama. Abdülaziz Bekkine hazretlerinin, “Şeyh imtihan etmez, şeytan imtihan eder” anlamında bir sözünü okumuştum. Hangisi yanılıyor?... Kalbi sınamak da ne demek?... Sapıkça görünen sözü kabul edince mi imtihanı kaybetmiş oluyor, kabul etmeyince mi?.. Bir insan mürşid ise, onun insanları hakka irşad etmesi beklenir, sınaması değil.. Neyi sınıyor?.. Kim ona öyle bir yetki vermiş?.. Hz. Peygamber’in s.a.s. sünnetinde böyle birşey var mı?.. Böylesi ifadeler ancak, Müslüm Gündüz ve Ali Kalkancı tipi adamların palazlanması için gerekli ortamı hazırlar..

Şu söz de, çelişkili: “Diğer taraftan bir şeyhten rivâyet edilen sözün ondan çıktığı kesinleşmedikçe kâfir olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü bazı hasetçi ve mülhidlerin kendi sözlerini o şeyhe isnad etme ihtimali vardır.

Bu söz doğrudur. Fakat, kesinleştiği sabit olunca, “Buna bizim aklımız ermez, müteşabihtir, vs.” filan denilecekse, bunu söylemek gereksiz olur.

Şu örnek de, konuya uymuyor: “Bir kelimenin bir lügat bir de örfte kullanılan manası vardır. Mutasavvıflar da kendi aralarında kullandıkları kelimeleri lügat manasıyla değil, özel bir ıstlahta kullanmaktadırlar. Mesela kelime anlamı “duâ” olan “salât” lafzını, bir şahıs “cünüb olan adamın salâtı caiz ve sahihtir” şeklinde kullansa, onun hangi anlamı kast ettiğine bakılmalıdır. Şayet bu cümleyi herkes tarafından bilinen “namaz” anlamında söylemişse bu adamın küfrüne hükmedilir. Ancak salâtı sözlükteki “duâ” anlamında kullanmışsa sözü doğrudur, bundan dolayı da katiyen tekfir edilemez.”

Bu konuda zaten bir tartışma yok.. Bunun İbnül Arabi gibilerin sözleriyle bir ilgisi yok.

Şu da, konuyla ilgisiz bir savunma biçimi: “Müellifimiz Türkçe risâlenin sonuna muarızların Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye de iftira ettiklerini söyleyerek eserinden iktibasta bulunmaktadır.

Ondan iktibasta bulunacağına İbnül Arabiden bulunması gerekirdi. Ayrıca bu tarz bir savunma, ilmen geçersizdir. Çünkü Mevlana’ya iftira edilmiş olması, başkası hakkındaki iddiaların da iftira olması gerektiğini ispatlamaz. Bu, müellifin aslında ilmen yetersiz olduğunu gösteriyor. Mesela gerçek peygamberlere itiraz edilmiş olmasından hareketle, Müseyleme gibilere itiraz edilmesi için, “Zaten peygamberlere itiraz edilir, demek ki buna da haksız yere itiraz ediliyor” türü mantık yürütülmez. Müseylime’yi kendi başına değerlendirmek gerekir. İbnül Arabi için de bu böyledir, Mevlana’yı işin içine karıştırmak, neyin delil olup olmayacağını iyi bilmeme alametidir.

Şu söz de doğru değil: “Kaldı ki mutasavvıflar derece ve mertebelerine göre sapık mezhep mensuplarının sözlerine benzer sözler söyleyebilirler.”

Galiba en alt mertebedekiler sahabe ve müçtehit imamlar olduğu için onların böyle sapıklarınkine benzer sözleri yok. Bir de, nasıl oluyorsa, bu derecelerin icabına en uygun konuşanlar sapıklar oluyor, hak mezhepler hep kenarda kalıyor.. Bu, kendi amelini, yine kendi amelinin doğruluğu için delil göstermektir. “Mutasavvıfların böyle konuşması normaltir, çünkü mutasavvıflar böyle konuşabilir” demek, hiçbir şey dememektir. Daha doğrusu, “usul” bilmemektir.

Değerli kardeşim, kalbini şüpheye düşüreni bırakıp, mutmain edene yapışmak daha doğrudur. Sahih sözler varken, saçmasapan sözleri tevil etmeye uğraşmak gereksizdir. Sahih sözler, şatahattan (kelime anlamı ‘saçmasapan sapan söz’dü, değil mi?) bizi müstağni kılmıştır.

Anladığım kadarıyla, İbnül Arabi’nin durumu çok  karışık.. Zaten hayat hikayesi de o kadar pür ve pak değil.. Bir kız için şiirler yazmış, sonra “Ben bunu sembolik anlamda kullanıyorum” vs. demiş.

Bugün Fethullah Gülen’in pekçok sempatizanı mevcut.. İlmi de var. Çok zeki.. Hitabeti ve kalemi kuvvetli.. Ayrıca, zahid bir görüntüsü var; dünyayı terk etmiş, hiçbir şeyi olmayan bir adam olarak biliniyor. “Küçük Dünyam” diye bir kitap yazıp, kendisinin keramet sahibi, Hz. Peygamber tarafından rüya ile teyit edilen biri ve Alvarlı Mehmet Efe gibi meşayihten feyz almış, Üveysi meşrep bir mutasavvıf gibi algılanmasını sağlayacak şeyler de söyledi. Faraza, herhangi bir skandal yaşamadan ve itibarını kaybetmeden ölse, ve bundan yedi sekiz yüz yıl sonra da hayat devam ediyor olsa, onun hakkında yazılanlar ve onun yazıp söylediklerine bakanların birçoğu, onu gelmiş geçmiş en büyük velilerden biri olarak göreceklerdir. Onu bu devirde eleştirenler ise, ona haset edenler, onun gördüğü ilgiyi çekemeyenler, onun yaptıklarını anlayamayanlar olarak değerlendirileceklerdir. Onun şeriate aykırı olarak gösterilen sözleri için de, “Evliyaullah insanların kalplerini sınar, rüsum alimleri anlamadı, müteşabihti vs.” diyen bir sürü saf insan çıkacaktır..

*

Evet, Fethullah hakkında bunları yazdığımda 2009 yılının Temmuz ayıydı.

Erdoğan’ın Arena Stadyumu'nda “Bitsin bu hasret!”diyerek “gönüller sultanı Fethullah Hocaefendi”yi vatana davet etmesine dört yıl vardı. Erdoğan-Fethullah (AK Parti – The Cemaat) savaşının başlamasına ise dört yıl beş ay..

Ve benim çok sıkıntılı bir zamanımdı, iki ay kadar önce zehirlenmiştim, ellerimin üstü yaralarla kaplıydı. Yalnız, yorgun, küskün ve kırgındım.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun Keş Dağı’nın karları arasındaki cesedine ulaşılmasının üzerinden sadece dört ay geçmişti. Dün gibiydi.

 

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

 


islambol yayinlari
@islambolyayin
ÖNSİPARİŞ
SON TARİH 20 MAYIS 2026
DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN
Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı Gerçekleri Serisi
5 Kitap
Toplam 1360 sayfa
Kargo Ücretsiz
Üstelik 3 Sürpriz Kitap hediye
Whatsap sipariş hattı: 0505 980 87 35

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

 

https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti



İBN ARABÎCİLİĞİN

DUAYEN SEFALETİ

  

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

AKILSIZ KEŞF YUTTURMACASI 4

ZAHİR VE BATIN 16

AHMED AVNİ KONUK DİYE BİR AVANAK 22

ZIRVALAR VE TEVİLLER 26

ALLAHU TEALA’NIN İSİMLERİNİ ANLAYAMAMAK 36

FELSEFE DESEN FELSEFE DEĞİL, TASAVVUF DESEN TASAVVUF DEĞİL 47

İNGİLİZ KEFERESİNİN GARANTİLİ DALALET (SAPIKLIK) REÇETESİ: İBN ARABÎCİLİK 51

AKILSIZLIK TARİKATI 59

İNGİLİZ KEFERESİNİN İSLAM DÜNYASINDA GÖRMEK İSTEDİĞİ MUTASAVVIF TİPİ 64

HRİSTİYAN USULÜ TASAVVUFÇULUK: İBN ARABÎCİ AKIL DÜŞMANLIĞI VE "AKILSIZ TEMİZ KALB (GÖNÜL)" HURAFESİ 68

BİR KÜÇÜCÜK DECCAL OLARAK İBN ARABÎ 78

HARP SANATI VE İKİ MEŞHUR ZAMPARA (İBN ARABÎ VE SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK) 88

İBN ARABÎ'NİN BOZUK FİKİRLERİNİN KİRLİ KAYNAKLARI 97

AHMED AVNİ KONUK DİYE BİR VAHDET-İ VÜCUTÇU AVANAĞIN AKLA ZİYAN ZIRVALARI 106


AHMED AVNİ KONUK DİYE BİR VAHDET-İ VÜCUTÇU AVANAĞIN AKLA ZİYAN ZIRVALARI

 






İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Tahralı, İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını, Ahmed Avni Konuk’un yazdığı lüzumsuz şerhle birlikte yayına hazırlayarak fuzulî işler koleksiyonuna eşsiz bir parça eklemiş durumda.

Kitaba bir de “Tedbîrât-ı İlâhiyye Hakkındabaşlığını taşıyan uzun bir giriş ya da sunuş yazısı yazarak, eserin temel mesajlarını özetlemeye çalışmış.

Bunlar üzerinde önceki yazılarda durmaya çalışmıştık.

Bir de kitabın bizzat kendisinden bir parça ekleyerek bu bahsi kapatalım:

“Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı).” Hakk Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile emrettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır (Allah bilgisi, Allah’ı bilme). Nitekim “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”  (Zariyat, 51:56) buyurur. “Li-yaʻbudûn”u (“ibadet etsinler diye”) “li-yaʻrifûn” (“bilsinler diye”) ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz. Ve maʻrifet-i Hakk (Allah’ı bilme), ancak vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrının nefs-i insânîde (insanın nefsinde) ve âfâkta (dış dünyada) zuhûruyla kâmil olur. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?!” ِ(Fussilet, 41:53) ve “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (Hicr, 15:99) İnsân-ı kâmil halkı, maʻrifet-i Hakk’a dâʻîdir (davet eder). Zîrâ Hakk Teâlâ onun zuhûrunu (zahir olmasını, açığa çıkmasını) emr etmiştir. Fakat zevke (hissedişe) taalluk eden vahdet-i vücûd sırrının avâma (sıradan insanlara) ifşâsından nehy etmiştir. Zîrâ vahdet-i vücûd, hakîkattir. Bu hakîkatin akvâl (kaviller, sözler) ile ifşâsı ukûl-i zaîfe erbâbı (zayıf akıl sahipleri) indinde dalâlete (sapıtmaya) ve taʻtîl-i şerîata (Şeriat’i geçersiz saymaya, atıl hale getirmeye) sebeb olur. Onun için “Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu” denilmiştir. Ve şerîat, tevhîde daʻvet eder. Zîrâ şerîat, isneyniyyet (ikilik) üzerine müsteniddir. Çünkü tevhîd “bir kılmak” demektir. Ve tevhîd için birleyenin ve birlenenin vücûdları (var olmaları) ve birlemek keyfiyyeti (durumu) iktizâ eder (gerekir). Bunlar ise kesrettir (çokluktur). Velâkin ittihâd (birleşme), tevhîd (birlik) gibi değildir. Onun maʻnâsı bir olmaktır. Bu makâm, tevhîdden daha âlîdir. Ve bir olmaktan maksad, kâsır-ı nazar (kısa görüşlü) olan kimselerin tevehhüm ettikleri (vehmettikleri, zannettikleri) gibi hulûl (bir şeyin bir başka şeyin içine girmesi) değildir; iki vücûdun (varlığın) birleşmesi de ًdeğildir. Allah ondan büyük bir yücelikle münezzehtir, uzaktır. ...

“İmdi bu makâm bir insân-ı kâmilin terbiye-i husûsiyyesiyle sülûk (özel terbiyesiyle yol alma) ve mücâhedât (cehd ve gayret gösterme) netîcesinde sâlikin (yol alanın) nefsinde münkeşif olan (ortaya çıkan) bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu vahdet-i vücûd sırrının umumâ (genele) ifşâsından nehy olunmuştur. Velâkin havâssa (seçkinlere) ifşâsından nehy olunmamıştır. Nitekim Ebû Hureyre (radiyallahu anh) buyurur ki: “(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini boğazımı keserler havfıyla hıfz ettim.” Zîrâ nehy-i ilâhî hikmete müsteniddir (dayanır). Halkın tahammül edemeyeceği bir şeye daʻveti, haklarında muzırrdır (zararlıdır). Onların daʻveti eserden müessiredir (esere bakarak eseri oluşturanı bilme ve anlamadır). Nitekim bu tarz daʻvete müteallik olan (ilişkin) âyât-ı Kur’âniyye (Kur’an ayetleri) pek çoktur.

(İbn Arabî, et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fî Islâhi’l-Memleketi’l-İnsâniyye, çev. ve şerh: Ahmed Avni Konuk, Mine Kara ve Duygu Kara, 2023; (İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. 13-14.)

Bir yığın aptalca boş laf.. 

Akıl ve mantığın acımasızca katledildiği, sonra da cenaze namazı kılınmadan, yıkanıp kefenlenmeden gömüldüğü bir manevî mezbaha..

Burada sadece “Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı)” şeklindeki cümle İbn Arabî’ye ait.. Gerisi Ahmed Avni Konuk’un şerh olsun diye üfürdüğü türrehatı.

*

İmdi, birşeyin zuhuru (ortaya çıkması, belirmesi, zahir olması) isteniyorsa, onun ifşası yasaklanmaz.

Bir şeyin ancak, tabiî olarak (engellenemez biçimde ya de emretme söz konusu olmadan kendiliğinden) ortaya çıkıyorsa, ifşası yasaklanabilir.

Mesela insanın def-i hacet yapması böyledir. İnsanlara “Tuvalete git” diye emredilmez, o zaten buna mecburdur, fakat bunun ifşası, insanlara gösterilmesi yasaklanabilir. Yasaklanır. Kimse, kendisine emredildiği için tuvalete gitme ihtiyacı duyuyor değildir. Hiç def-i ihtiyaç durumu yaşamayan bir kimseye kimsenin bir diyeceği olmaz.

Buna karşılık, zuhuru “emredilen” birşeyin ifşası yasaklanmaz. Evliliği emrediyorsanız, ifşasını da emredersiniz, “Düğün yapın, ilan edin, açıklayın, duyurun” dersiniz, “Gizleyin!” demezsiniz.

Açık-gizli sadaka ve zikir ayrımlarında da bu vardır.. Gizli zikir daha faziletli olmakla birlikte açık zikir yasak değildir:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Bakara, 2/271)

*

İlk düğme yanlış iliklenince, gerisi de öyle gider.

Ahmed Avni Konuk’un yaptığı şey, yanlış iliklenmiş düğmede “hikmet” arama akılsızlığı.

Söze şöyle başlamış: “Hakk Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile emrettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır (Allah bilgisi, Allah’ı bilme).”

Delil olarak şu ayet-i kerimeyi ileri sürüyor:

“Nitekim ‘Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’ (Zariyat, 51:56) buyurur.”

Bu durumda Allahu Teâlâ’nın zuhûru ile emrettiği şey, ibadet olur. 

Ve de zampara İbn Arabî soytarısı şunu demiş olur: “Allahu Teala ibadetin zuhurunu emretti, fakat ifşasını nehyetti.”

Böyle bir şey olabilir mi?!

Olamayacağı için, Ahmed Avni enayisi ayeti tevil ediyor:

“ ‘Li-yaʻbudûn’u (“ibadet etsinler diye”) ‘li-yaʻrifûn’ (“bilsinler diye”) ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz.”

Allahu Teala’ya ibadet için önce O’nu bilmek gerektiği doğrudur. 

Fakat ibadet, “bilme”ye (marifete) indirgenemez. Eğer bu yetseydi, İblis’in Allahu Teala’ya en çok ibadet edenlerden biri kabul edilmesi gerekirdi. Çünkü onun Allahu Teala hakkındaki bilgisi kusursuzdur. Fakat bu bilgi onu kurtarmıyor. Lanetlenmesi Allahu Teala’ya “Seni ilah olarak kabul etmiyorum, sana ibadet etmem” demesinden kaynaklanmıyor, Adem aleyhisselam’a secde etmeyi kabul etmemesinden kaynaklanıyor.  

Yani ibadetin elçabukluğu ile “bilme”ye indirgenmesi hınzırca bir sahtekârlık.. Veya aptalca bir düşüncesizlik.. 

Birileri de tutup bu zırvalara eşi bulunmaz hikmet nazarıyla bakıyor.

*

Kelimeler hangi mana için konulmuşlarsa (vaz’ edilmişlerse) onun için kullanılmalıdır. 

Bazen bir kelimeyi tevil etmek gerekebilir, çünkü kastedilen mana için ya lügatte uygun kelime bulunmuyordur ya da başka bir nedenden dolayı tevili gerektiren bir ifade, manayı asıl yansıtan kelimenin yerine kullanılmıştır. 

Mesela Nisa Suresi’nin 43’üncü ayetinde geçen lâmestumu‘n-nisâe” (kadınlara dokunduğunuzda) tabirinden kasıt, cinsel ilişkidir, fakat edeb öğretmek gibi hikmetlerle, tevil edilmesi gereken bir ifade kullanılmıştır.

Allahu Teala ibadet ile salt “bilme”yi kastetseydi, buna göre bir tabir kullanırdı. Kimse işkembesinden kelimelerin anlamlarını kesip biçmemelidir.

Hele de ayetler söz konusu olduğunda..

Bunu yapabilmek için “vahiy” alan peygamber olmak gerekir.

*

Gelelim boş kafalı geveze Ahmed Avni’nin bir sonraki zırvasına:

“Ve maʻrifet-i Hakk (Allah’ı bilme), ancak vahdet-i vücûd sırrının nefs-i insânîde (insanın nefsinde) ve âfâkta (dış dünyada) zuhûruyla kâmil olur.”

Avanak ne dediğinin farkında değil.. Hadi diyelim ki gerçekten vahdet-i vücud (varlığın birliği) diye bir sır var, ve o, insanın nefsinde, yani aklında (zihninde, gönlünde, kalbinde) zuhur ediyor; peki afakta (dış dünyada) zuhur etmesi ne demek?

(Mevcud, vecd ve vicdan kelimeleriyle aynı kökten gelen “vücud”, “varlık, var olma, var oluş” demektir. “Beden” demek değildir. Vücud da, beden de Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş kelimeler.)

İnsan düşünmeden ezbere konuşup yazınca böyle oluyor.

Tabiî Ahmed Avni’nin tekrarladığı bu ezber zırva, vahdet-i vücutçu taifenin “kendilerinden menkul bir keramet”leri durumunda.. 

İddiacı da, iddialarının doğruluğunun şahitleri de kendileri.. 

Kendilerinin, iddialarını ispatlama mükellefiyeti yok, yanlışlığını ispatlama mükellefiyetini karşı tarafa yüklüyorlar.

Ne var ki, iddialarının yanlışlığını bunlara ispatlama şansınız yok, çünkü ispat, akıl yürütme ile olur, bunlar ise “Akıl bunları anlayamaz” diyerek işin içinden sıyrılıyorlar.

Sen tımarhanedeki bir Napolyon’a, Napolyon olmadığını ispatlayabilir misin Abidin?

*

Neyse ki Ahmed Avni budalası iddiasını ispatlamak için kolları sıvıyor.. Ne de olsa “şerh” işine soyunmuş.. Şunu diyor:

“Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: ‘Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?!’ ِ(Fussilet, 41:53) ve ‘Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!’ (Hicr, 15:99)”

Buna göre, ilk ayetin anlamı şu oluyor:

Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (“vahdet-i vücud”luk durumumuzun, “varlığımızın birlikliği”nin) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun!”

İmdi, bir sözün doğru anlaşılması için siyak ve sibakına (öncesine ve sonrasına) dikkat etmek gerekir. Sözde bir kapalılık varsa, öncesi ya da sonrası, buna açıklık getiriyor olabilir.

Buna göre ilk ayete baktığımızda, “hak olduğu belli olacak” şeyin Kur’an olduğu anlaşılıyor (Ki vahdet-i vücutçu batınîlerin aksine Ehl-i Sünnet uleması böyle anlamıştır):

“De ki: Söyleyin bana! Ya Allah katından (min ‘indi’llâh) olduğu halde sonra (siz) onu inkâr etmişseniz? (O zaman haktan) uzak bir ayrılık içinde olan o kimseden daha sapık kim olabilir?

Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde(enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?!’ ِ(Fussilet, 41/52-53)

*

Diğer ayet-i kerimeye geçelim.. Burada da şerhçi budalanın mantık bakımından sıfırı tüketmiş olduğunu görüyoruz.

Çünkü ayete şu anlamı verme durumunda:

“Ve sana yakîn (“vahdet-i vücud”a dair kesin bilgi) gelinceye kadar Rabbine ibadet et (Rabbin hakkında bilgili olmaya devam et)!”

Ayette “yakîn” kelimesi geçiyor: “Va’bud Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn.”

Yakîn, “kesin bilgi” demektir, “şüphe karışmayan, tereddüte yer bırakmayan kesin bilgi”.

Bir önceki ayette geçen “onun gerçekten hak olduğunun onlara belli olması”, “yakîn” sahibi olmaları, şüphe ile lekelenmemiş bilgi edinmeleri anlamına geliyor.

İmdi, ulema, “yakînin gelmesi”ni ölüm olarak anlamışlardır. Nedeni, insanın ölüm sayesinde, “hayatın bu dünya hayatı ile sınırlı olmadığını”, ruhun ölümsüz olduğunu, bir ahiret hayatının, kabir sorgu sualinin bulunduğunu kesin bir biçimde biliyor hale geliyor olmasıdır.

Yakînin dereceleri vardır: İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn.

“Ayn”, göz demektir, ayne’l-yakīn de görme sayesinde oluşan kesin bilgidir. Hakka’l-yakîn ise, yakînin en üst mertebesidir ve ahirete ilişkin hususlarda ölümle gerçekleşir.

İlme’l-yakîn ve ayne’l-yakîn tabirleri Tekasür Suresi’nde geçer:

“Sizi tekâsür'le (o çoklukla, zenginlik ve nüfus çokluğuyla) övünmek (o kadar) oyaladı ki, nihâyet kabirleri ziyâret ettiniz (ölmüş atalarınızla gururlandınız)! 

"Hayır, ileride bileceksiniz! 

"Sonra (yine) hayır, ileride bileceksiniz! 

"Hayır! Eğer kesin bilgiye dayanan bir ilimle (ilme’l-yakīn ile) bilseydiniz (böyle yapmazdınız)! 

"And olsun (siz) Cehennem’i mutlaka göreceksiniz! 

"Sonra (yine) and olsun, siz onu gözün kat'î bilişiyle (ayne’l-yakîn olarak) göreceksiniz! 

"Sonra o gün, (size dünyada verilmiş olan) ni'metlerden (teker teker) mutlaka sorulacaksınız!”

Mesela şu anda bizim Kuzey Kutbu ve Antarktika ile ilgili bilgimiz “ilme’l-yakîn” bilgidir. Japonya’ya gitmemiş olanın bu ülke hakkındaki bilgisinin durumu da budur, şüphe içermeyen kesin bilgidir, “Böyle bir ülke gerçekten var mı acaba?” sorusu aklımıza gelmez. Gidip görürseniz bilginiz “ayne’l-yakîn” bilgiye dönüşür.

Bu noktada “Peki hakka’l-yakîn ne demek oluyor?” sorusu akla gelebilir. Eğer Cehennem’e girerseniz orası hakkındaki bilginiz “hakka’l-yakîn” mertebesinde bilgi olur.

Başka bir örnek: 

Hiç ölü görmemiş birisi olsanız bile ölüm hakkındaki bilginiz ilme’l-yakîn bilgidir, kesindir. Gözlerinizin önünde ölen birini görürseniz bilginiz ayne’l-yakîn bilgiye dönüşür. Kendiniz öldüğünüzde ise ölüm hakkındaki bilginiz hakka’l-yakîn bilgi halini alır.

*

Asıl mevzuya dönelim.. Ahmed Avni avanağı “Va’bud Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn” ayetindeki “yakîn”i, vahdet-i vücud sırrına ulaşma olarak anlıyor.

İddiasına göre, maʻrifet-i Hakk (Allah’ı bilme), ancak vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrının nefs-i insânîde (insanın nefsinde) ve âfâkta (dış dünyada) zuhûruyla kâmil hale gelirmiş.

O zaman ölümü beklemeye gerek yok, hatta ölüme de gerek yok, vahdet-i vücud sırrına eriyorsunuz, “varlığın birliği”ni kavrıyorsunuz ve ortada başka da bir “yakîn” sorunu kalmıyor.

Bir başka sorun, avanağın (yukarıda geçtiği üzere) “ibadet”e de “marifet” (bilme, biliş” anlamını vermiş olması.. 

Böylece ortaya eski ulemamızın “devir” ya da “müsadere ale’l-matlub”, Batılıların ise “totoloji” dedikleri mantık hatası çıkmış oluyor. 

(Totolojik ifadeler bilgimize yeni bir şey eklemez, bir şeyi yine kendisiyle açıklar. Mesela “Hava niye sıcak?” sorusuna “Hava ısındığı için ortalık sıcak” diye cevap vermek gibi.. Ya da mesela birisine “Bilgili olmak istiyorsan bilgi edinmek zorundasın” demek gibi.)

Bu durumda ayetin anlamı şu hali alıyor:

“Ve sana ‘vahdet-i vücud’a dair kesin bilgi gelinceye kadar Rabbin hakkında vahdet-i vücud ekseninde bilgili olmaya devam et!”

Bu geri zekâlı aynı hatayı konuya girerken de yapmıştı:

“Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı).” Hakk Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile emrettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır (Allah bilgisi, Allah’ı bilme). Nitekim “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”  (Zariyat, 51:56) buyurur. “Li-yaʻbudûn”u (“ibadet etsinler diye”) “li-yaʻrifûn” (“bilsinler diye”) ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz.”

Buna göre, “ibadet”, “marifet” (biliş) demek oluyor. Bu iki kelimeye aynı anlamı verdiğinizde, son cümle ile şu denilmiş olur: “Zira bilinmeyen şey, bilinmez.”

Ya da şöyle: “Zira ibadet edilmeyen şeye ibadet olunmaz.”

*

Avanağın laflarının devamı daha da büyük facia.. Konuşmaya devam ettikçe kırdığı potlar kümülatif (müterakim) hale geliyor, üst üste birikerek daynılmaz bir görünüm kazanıyor:

“İnsân-ı kâmil halkı, maʻrifet-i Hakk’a dâʻîdir (davet eder). Zîrâ Hakk Teâlâ onun zuhûrunu (zahir olmasını, açığa çıkmasını) emr etmiştir. Fakat zevke (hissedişe) taalluk eden vahdet-i vücûd sırrının avâma (sıradan insanlara) ifşâsından nehy etmiştir.”

Böylece “marifet-i Hakk”, Allahu Teala’nın kullara “hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerini göstermesi” (Fussilet, 41/52-53) sonucunda zuhura gelen birşey olmaktan çıkıyor, “insan-ı kamil” denilen (ve de Hristiyanlar’ın günah çıkarıp Cennet’ten arsa dağıtan papazlarına benzeyen) bir zümrenin tapulu arazisi haline geliyor.

Fakat tek sorun bu değil.. Mesele anlattığı gibiyse, “insân-ı kâmil” denilen insan türü halkı “maʻrifet-i Hakk”a davet etmekle halt etmiş olur. Çünkü halk (avam), bu zırvalar çerçevesinde “maʻrifet-i Hakk”tan mahrum kitle demek oluyor, ve o "marifet"in “zuhuru emredilmiş” olduğu için, davetçilik söz konusu. 

Fakat aynı zamanda (zuluru emredilen) marifet-i Hakk’ı (Ki vahdet-i vücud sırrı demek oluyor) halka ifşa etmiyorsunuz, edemiyorsunuz.

Con Ahmet'in yakıtsız çalışan devr-i daim makinası gibi bir eşsiz icat.

Peki, halkı bilmediği birşeye nasıl davet ediyorsunuz? 

Tiyatroya bakın, insan-ı kamilimiz ortaya çıkıyor, insanlara şunu diyor:

- Gel vatandaş gel! Sizi davet edirem!

- Hele bir deyiver babam, bizi neye davet edirsen!

- Bilmediğiniz birşeye davet edirem.

- Tamam da babam, bilmediğimiz şeyin peşine niye takılalım! Hele sen bir anlat, aklımıza yatarsa davetini kabul ederiz, başımız gözümüz üstüne..

- Tı, olmaz, yassah hemşerim. Sır.

- Bizimle dalga mı geçirsen? Nerden bilelim senin davet ettiğin şeyin matah birşey olduğunu.

*

Evet, avanak “Fakat zevke (hissedişe) taalluk eden vahdet-i vücûd sırrının avâma (sıradan insanlara) ifşâsından nehy etmiştir” diyor.

Bu “zevk” kavramı üzerinde daha önce durmuştuk. “Zevk”, Arapça’daki anlamıyla “Tatma, tadına varma” demek, Türkçe’deki gibi “keyif alma” demek değil.

Diyelim ki zehir gibi acı bir ilacı içtiniz, bu yaptığınız şey de “zevk” (tatma) işlemidir, tadını almadır. Tadına bakılan şey, acı, pis, bozuk ve kötü de olabilir. Ateist ve Kemalist/Atatürkist prof. Celal Şengör, bu konuda iyi bir örnek, kendi pisliğinin tadına bakmış, Arapça’daki anlamıyla “zevk alma” işlemini bu hususta gerçekleştirmiş bulunuyor.

Ahmed Avni'nin lafı, zevk kelimesi Türkçe’de anlam kaymasına uğramış olduğu için yanlış anlaşılabilir. Çünkü dilimizde zevk, sadece hoşa giden şeyler için kullanılıyor. TDK Türkçe Sözlük, bu kelimeye iki anlam veriyor. İlki şu: “Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinin veya düşünülmesinin insanda uyandırdığı hoş duygu.”. İkincisi de aynı minvalde: “Beğeni.” Bir de “mecaz” olarak “eğlence” anlamı yüklenmiş.

İmdi, birşeyin, salt zevke taalluk ediyor (sadece tatma ile bilinebiliyor) diye, ifşasının nehyedilmesi söz konusu olamaz. 

Fakat zevk ile (tadına bakılarak) bilinen şeylerin anlatılması yanlış anlamalara yol açabilir. Mesela hayatında hiç şeftali yememiş birine onun tadını anlatamazsınız. “Kayısıya benziyor” türünden benzetmeler yapmanız da bir fayda sağlamaz.

*

Allahu Teala hakkındaki “zevk”e taalluk eden hususlara gelince.. 

Mesela “Allah sevgisi” ve “Allah korkusu” böyledir. Herkes birşeyleri sevdiği ve birşeylerden korktuğu için, Allah sevgisi ve korkusunu anlayabilir. Fakat bu, mutlaka Allah sevgisi ve korkusuna sahip olmaları anlamına gelmez.

Ebu"d-Derdâ r. a.’den nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Dâvûd Peygamber şöyle dua ederdi: Allah"ım, senden seni sevmeyi, seni seven kişiyi sevmeyi, senin sevgine ulaştıran ameli isterim. Allah"ım, senin sevgini bana kendimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevimli eyle.” (Tirmizî, Deavât, 72)

Evet, Allah sevgisi de bir “zevk” meselesidir ve bunu anlama hususunda bir peygamberle avamın en avamı adam arasında bir fark yoktur. Yazın sıcak bir gününde çölde susuz kalıp ciğeri yanmış bir kimse için o anda bir bardak buz gibi sudan daha sevgili çok az şey vardır.

Ahmed Avni avanağının sözünü ettiği vahdet-i vücud “zevk”ine gelince, Allah sevgisi ve korkusu gibi “zevk”ler insanın kendi nefsinde husule gelen şeyler olduğu halde, bunlarınki “vücud” kavramı ekseninde Allahu Teala’ya uzanıyor.

Marifetullah için kendi “zevk”lerini esas alıyor ve ölçü kabul ediyorlar. O zevk belki de şeytanî bir zevk, nerden bilelim.

 Belki de senin “vahdet-i vücud”un İblis’le irtibatlı bir “vahdet”.

*

Allahu Teala’yı bilmek “selim akıl” ile olur, “zevk” ile Allahu Teala hakkında bilgi sahibi olmaya kalkışmak, “vücud” gibi kavramlar ekseninde Allah’u Teala hakkında fikir yürütmek ve buna da “zevk” etiketini yapıştırmak, sapıklığa yelken açmak olur.

Makbul olan “zevk”, anlatılabilen zevktir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu tür bir zevkten Cibrîl hadîsinde bahsetmiş durumda:

İhsan, Allah"ı görür gibi ibadet etmendir. Sen O"nu görmüyor olsan da O seni görmektedir…” (Buhârî, Tefsîr, (Lokman) 2)

Tasavvuf işte budur, “ihsan”dır. 

Ve Allahu Teala’yı görme iddiasında bulunma değil, “görür gibi ibadet etmek”tir. 

Buradaki “görür gibi”lik de, insanın, Allahu Teala tarafından “görülmekte olduğunun” şuurunda olmasından, bunu hatırında tutmasından ibarettir.

İşte, Nakşbendiye tarikatında her gün yapılması istenen üç rabıtadan biri durumundaki “rabıta-i huzur, huzur rabıtası” (Allahu Teala’nın huzurunda olduğunu düşünme) bunun için ihdas edilmiştir. İhsan halini kazanma pratiğidir. 

(Diğer iki rabıta ise rabıta-i mevt yani ölüm rabıtası ile rabıta-i mürşiddir. Ömer Ziyaüddin Dağıstanî rh. a., “Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar” kitabında esas olanın rabıta-i huzur olduğunu belirtir.)

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da belirttiği gibi, vahdet-i vücutçuların zırvaları zevke taalluk eden şeyler değil. Savundukları şey, Plotinus gibi Eski Yunan filozoflarından arakladıkları batıl bir felsefe.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem olayı “ihsan” kavramı çerçevesinde izah etmiş, bunlar ise “görür gibi”liği bir tür “görürlük” iddiası noktasına taşımışlar, haddi aşmışlar.

Eski Yunan metafiziğini tasavvuf diye yutturuyorlar.

*

Bu noktada tekrar “yakîn” (kesin bilgi) meselesine dönmek durumundayız.

Yukarıda yakînin üç mertebesi olduğunu söylemiştik. Allahu Teala hakkındaki yakîn ancak ilme’l-yakîn olabilir:

“Mûsâ ta'yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab buyurunca: ‘Rabbim! Bana (kendini) göster; sana bakayım!’ dedi. (Rabbi) buyurdu ki: “Beni aslâ göremezsin; fakat dağa bak, şayet (o) yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!” Derken Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere) düştü! Nihâyet ayılınca: ‘Seni her noksanlıktan tenzîh ederim! (Bu talebimden dolayı) sana tevbe ettim ve ben îmân edenlerin ilkiyim!’ dedi.” (A’raf, 7/143)

Yakîn (kesin bilgi) akla ve “burhan”a (kesin delile) dayanır. Zevk ise böyle değildir. “Burhanî bilgi” herkes için bağlayıcılık taşırken, “zevk” insandan insana değişir. İnsanlar bu yüzden “Zevkler ve renkler tartışılmaz” diyorlar. Birinin zevk aldığı müzik türünden diğeri nefret edebiliyor. Biri bir meyveyi çok severken diğeri tiksinebiliyor. Biri deniz manzarasını severken diğeri ormanlık dağlardan hoşlanabiliyor. Biri bir kütüphaneye kapanıp kitaplara gömülmeyi nimet kabul ederken diğeri bunu izbe, havasız ve karanlık zindana kapatılmakla eşdeğer bir boğucu ve bunaltıcı esaret olarak görebiliyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Yakîn” maddesinde şu ifadeler yer alıyor:

“… Diğer bir tanıma göre yakīn tasdik ve inanca ulaştıran doğru bilgidir. Bu tür kesin bilgiye “burhanî bilgi” denilir. Yakīn şüphenin, bilgi cehaletin karşıtı sayılarak yakīn ile bilgi arasında bir ayırıma gidilmişse de (Lisânü’l-ʿArab, “yḳn” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “yḳn” md.) bu iki kavram arasında anlam yakınlığı bulunduğu, yakīnin şüphe karışmayan bilgi olduğu ve mârifet, dirayet gibi terimlerle ifade edilen diğer bilgi türlerinin üstünde kesinlik taşıdığı kaydedilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “yḳn” md.). Akıl yürütmeyle zihnin kesinliğe ulaşmasına îkān denir. Yakīnin “düşünme ve akıl yürütme yoluyla kazanılan bilgi” şeklindeki tanımını dikkate alanlara göre yakīn ve îkān ile ulaşılan bilgi, belirli bir düşünme sürecinin sonunda elde edildiğinden kesbî bilgi olarak da adlandırılmış, … (Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, s. 261; Tehânevî, II, 1548).

… Hadislerde yer alan yakīn kavramı “şüpheye düşmeden inanmak, bilmek” (meselâ bk. Müsned, V, 229, 366; Buhârî, “ʿİlim”, 24; “Enbiyâʾ”, 19; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 191), … anlamında kullanılmıştır. Bir rivayette Abdullah b. Mes‘ûd’un yakīni “tam iman” diye tanımladığı bildirilir (Buhârî, “Îmân”, 1). … Bazı hadislerde yakīn ölümün yalın gerçekliğini ifade eder (Müsned, II, 22; Müslim, “İmâre”, 125).

İslâm mantıkçılarının yakīn tanımlarını “hata ve yanılma ihtimali bulunmayan, gerçekle örtüşen bilgi” şeklinde özetlemek mümkündür. … “

*

Avni'nin sözlerinin devamı şöyle:

“Zîrâ vahdet-i vücûd, hakîkattir. Bu hakîkatin akvâl (kaviller, sözler) ile ifşâsı ukûl-i zaîfe erbâbı (zayıf akıl sahipleri) indinde dalâlete (sapıtmaya) ve taʻtîl-i şerîata (Şeriat’i geçersiz saymaya, atıl hale getirmeye) sebeb olur. Onun için ‘Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu’ denilmiştir.”

Tevhîd edebiyatı yapan bu dangalaklara Kelime-i Tevhîd (“La ilahe illallah” sözü) hakikat olarak kâfi gelmemiş, kafalarından hakikat uyduruyorlar.

Bu öyle bir hakikat ki, zayıf akıl sahiplerini daha akıllı yapmıyor, tam aksine zıvanadan çıkartıyor, sapıklığa yöneltiyor, Şeriat’i geçersiz/batıl ilan etmelerine, yani Allahu Teala’ya İblis gibi başkaldırmalarına yol açıyor.

Bu avanak, bir sonraki cümlesi ile, “Ben zayıf akıl sahibi bir dangalağım, bunu herkes bilsin” mesajını veriyor:

“Onun için ‘Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu’ denilmiştir.”

Evet “batıl” kelimesini kullanıyor. E, bu lafınla sen kendin Şeriat’i batıl ve atıl hale getirdin mi, getirmedin mi?

Böylece, zayıf akıl sahibi olduğunu ispatladın mı ispatlamadın mı?

Avanağın ne yazdığından haberi yok.

Şeriat değil, sizin “hakikat” dediğiniz şey, yani vahdet-i vücudunuz batıl. Eğer bu vahdet-i vücudunuz hak ve hakikat olsaydı, Şeriat’le çelişmezdi. Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Sonra da seni (din ve dünyaya dair) o işten/emrden bir şeriat üzerinde kıldık. Artık (sen) ona tâbi' ol; ve bilmeyenlerin (nefsânî) arzularına (hevalarına) uyma!” (Casiye, 45/18)

Evet, Şeriat’ten yüz çevirenler, Şeriat’i “hakikat karşısında batıl” görenler, sapıktır, zayıf akıllıdır, ve “bilmeyen”dir. Zır cahildir. Heva ve heves ehlidir, hakikat ehli değil.

*

Bu budalaların vahdet-i vücud sırrı filan dedikleri zırvaların düpedüz sapıklık, heva ve heves ürünü şeytanî vesvese olduğu, bu dangalağın şu aktardığımız sözlerinden belli.. Neymiş, Onun için ‘Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu’ denilmiştir”miş?

Kim demiş, bari bunu da söyleseydin, İblis mi, Belam mı, Firavun mu, Nemrut mu, hangi sapık?

Böyle bir lafı bir müslüman söyleyebilir mi?!

Bu şaşkınlar bir de bu halleriyle kendilerini “hakikat ehli havas (seçkinler)", itikadı düzgün temiz kalpli saf müslümanları da “hakikatten habersiz avam” ilan ediyorlar. 

Evet, Şeriat’in dışında bir hakikat yoktur.. Şeriat’le çelişen tasavvuf da, hakikat iddiası da, sapıklıktan ibarettir.

Allahu Teala kullardan “hakikat”i gizleyecek, ona aykırı olan bir “batıl”ı, şeriat olarak emredecek, bu olabilir mi?

Bunların bu tür zırvaları, külliyen şeytanî vesvese..

Gâvurun biri, “Bir aptal, kendisine hayran olan daha aptal birini her zaman bulur" demiş. (Un sot trouve toujours un plus sot, qui l'admire.)

Bizde durum farklı: Bizde doğruyu söyleyeni sıkça dokuz köyden kovarlar, anasından emdiği sütü burnundan getirirler, aptal sapıklar içinse anıt mezarlar yaparlar, heykellerini dikerler, üstüne anıt türbe diker, kitaplarını Kur’an’dan bile daha mübarek ilan ederler,

Bizim aptallarımız kendisine hayran olan daha aptal birini değil, binlercesini, hatta yüzbinlercesini, milyonlarcasını buluyor.

Aha işte önümüzdeki canlı örnek: Ahmed Avni avanağı.. Yazdığı akla ziyan zırvalara eşsiz hikmet muamelesi yapılıyor.

*

Evet, Avni avanağının “Sâlikin (yol alanın) nefsinde münkeşif olan (ortaya çıkan) bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu vahdet-i vücûd sırrının umumâ (genele) ifşâsından nehy olunmuştur” dediğini görmüştük.

Sıkı durun, bir sonraki cümlesi şöyle: “Velâkin havâssa (seçkinlere) ifşâsından nehy olunmamıştır.”

Böylece, ustası İbn Arabî kalpazanının lafını düzeltmiş oluyor. O, “Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı)” diyordu.

Ustasına ayar veriyor, “Tamam yasakladı da, o kadar da değil. Benim gibi havassa açıklayabilirsiniz, yasak değil” diyor.

 İmdi, bu avam ile havassı nasıl ayıracağız?.. Havas olmak, “hâl ve zevk” yoluyla “vahdet-i vücud sırrına” muttali ya da nail olmak ise, “havassa ifşadan nehy olunmamak”tan söz etmek abes olur. Adamın zaten bildiği şeyi ona ifşa etmen, tereciye tere satma salaklığı değilse nedir?

Yok, adam “zevk” yolu ile sırra mazhar olmadığı halde “vahdet-i vücud sırrı kendisine ifşa olunabilecek” havastan ise, böyle sade suya tirit yağsız tuzsuz havas olunabiliyorsa, bu defa da kendini yalanlamış, vahdet-i vücud sırrının  "sâlikin (yol alanın) nefsinde münkeşif olan (ortaya çıkan) bir hâl ve zevk olduğu” iddianı çürütmüş olursun.

Bu durumda o sır, sadece “zevk ve hâl” ile anlaşılan değil, kavlen (sözlü olarak) ifşa olunup aktarılabilen bir bilgi haline gelir. Zayıf akıllı değilsen mesele kalmamış oluyor.

Oluyor da, o zaman bunun neresi sır?!

*

Avara kasnak avanağın görüşlerine delil olarak ileriye sürdüğü ayet çerçevesinde olaya bakarsak, aslında ortada bir sır yok. Tam aksine, Allahu Teala’nın herkese açıkladığı bir hakikat var:

“De ki: Söyleyin bana! Ya Allah katından (min ‘indi’llâh) olduğu halde sonra (siz) onu inkâr etmişseniz? (O zaman haktan) uzak bir ayrılık içinde olan o kimseden daha sapık kim olabilir?

Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde(enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?!’ ِ(Fussilet, 41/52-53)

Sözü edilen “hakikat”in bilinmemesi bir “sır” olmasından değil, bazı insanların hakikati bile bile inkâr edip yalanlamalarından, gerçeğe gözlerini kapamalarından ileri geliyor.

Ve bu gerçeği görme yükümlülüğü bakımından insanlar avam ve havas diye gruplara gerçekte ayrılmıyorlar. 

Nasıl insanlar görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma gibi duyuları bakımından avam ve havas diye iki gruba ayrılmıyorlarsa, ilke olarak bu duyulara sahip olmak için havastan olmak gerekmiyorsa, ya da bu duyularından bazılarını kaybedenler havas olmaktan çıkıp avamlık çukuruna yuvarlanmıyorlarsa, Allahu Teala’ya iman hususunda da (kabiliyet bakımından) insanların havas ve avam diye iki gruba ayrılmaları söz konusu değildir.

Bu noktada “havas” olmayı sağlayan tek bir haslet var: Takva. Ve bu, vahdet-i vücut edebiyatı yapan dangalakların tekelinde olan bir “sır” değil.

*

Avanak şerhçi “Velâkin havâssa (seçkinlere) ifşâsından nehy olunmamıştır” diyor ve bu zırvasına delil ve şahit olarak Ebu Hureyre r. a.’in bir sözünü gösteriyor:

“Nitekim Ebû Hureyre (radiyallahu anh) buyurur ki: ‘(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini boğazımı keserler havfıyla (korkusuyla) hıfz ettim’.”

Avanağın tam bir geri zekâlı olduğu bu sözü delil olarak getirmesinden belli.

Bunun delil olarak getirilebilmesi, şuna benzer bir söz olmasına bağlıdır:

“(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini boğazımı keserler havfıyla avamdan gizledim, fakat ashab ve tabiînin havassına açıkladım.”

Geri zekâlı salağın kendisinden haberi yok, okuduğu ve dinlediği lafları anlamaktan aciz, fakat yine de “sadece havassın anladığı sırlar”dan haber veriyor.

Sorun sadece bu da değil.. Ebu Hureyre r. a.’in sakladığı bilgilerin (saklamış olduğu için) bilinmemesi söz konusu.. Fakat bu dangalaklar, “vahdet-i vücud sırrı” olduğunu ileri sürüyorlar. Nerden biliyorsunuz, öbür dünyaya gidip de mi geldiniz?!

Ebu Hureyre r. a.'in akladığı bilgiler muhtemelen, gelecekteki fitnelerle ilgili haberlerdi. Vaktinden önce söylese, bundan rahatsız olanlar çıkar ve fitne çıkarmakla, insanları birbirine düşürmeye çalışmakla suçlarlardı.

Benzer bir sözü Nuyam bin Hammad da Kitabu’l-Fiten’inde Huzeyfetü’l-Yemani r. a.’den naklediyor: "Eğer bildiğim her şeyi size anlatsaydım, beni öldürmek için geceyi beklemezdiniz."

(Bilindiği gibi, Peygamber Efendimiz s.a.s., münafıkların isimlerini sadece ona söylemişti.

Bir tek o, bütün münafıkları biliyor ve “sır” olarak saklıyordu.

Asla kimseye söylemedi ve ağır bir yük olarak taşıdığı sırlar onunla birlikte mezara gitti.)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...