HAÇLI TARİHSELCİLİĞİNİN "EN
KARA" YERLİ VE MİLLİ FEDAİLERİ
Merhum Tehanevî şu tespiti yapıyor:
“İyice düşünüldükten
sonra ortaya çıkan bir hakîkat vardır. O da şudur: Hikmet ve maslahatların uydurulması [kafadan icat
edilmesi] –ki [böylece] onların [amel ve
ibadetlerin] tamamı [ahirete yönelik ibadet olmaktan çıkıp] dünyevî işlere
dönüşmektedir– perde gerisinden, âhiretin maksûd olduğunu [dolaylı
biçimde] inkâr demektir.
Evet, böyledir. Dinin dünyevî/seküler
hale getirilmesidir.
Laikleştirilmesidir.
Tahrif edilmesidir.
Hikmet, maksad ve maslahat icat edip
hükümleri güncellemek de tahrif değilse, tahrif nasıl
birşeydir?
Tahrif daha başka nasıl olabilir ki?!
Daha ötesi açıkça inkârdır.
İçindeki inkârı dışına vurmaktan
kaçınanların yapacağı şey ise, “Ben aslında karşı değilim ki, emrin
maksad, hikmet ve maslahatlarını dikkate alarak güncelleme yapıyorum, emrin
ruhuna uygun hareket ediyorum” demek olacaktır.
Fakat kendi samimi eş dost çevresi
içinde inkârını açığa vuracaktır.
*
Zamanın Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı (sonradan başkan olan) Mehmet
Görmez ve prof. arkadaşları Ömer Özsoy, İlhami
Güler, Burhanettin Tatar, Mustafa Öztürk ve Yasin Aktay’ın
katılımıyla, Almanya-Frankfurt’ta 05-07 Haziran 2008 tarihleri arasında “İslam’ın
Manevi Mirası: Günümüzde Kur’an” konulu bir sempozyum
gerçekleştirildi.
Açılışta (ismiyle müsemma) Görmez de bir konuşma yaptı.
Ve orada Ömer Özsoy’un sempozyum için pişirdiği tarihsel kekler,
değil Müslümanları, Yahudileri ve Hristiyanları bile şaşkına çevirdi.
Şunları demişti:
“Anlaşılan, Hz. Muhammed Kur’ân’ı
yazılı hale getirmeyi kendi ödevi olarak görmedi. Allah gerçekte yazılı
bir metin istemiyordu. Aksine Allah, insanlarla olan esnek iletişimini
korumak için Kur’ân metninin yazıya dökülmesine
karşıydı.
“Tanrı gerçekten yazılı bir metin mi istiyordu, yoksa
inananlarla olan esnek iletişimini korumak için tam tersini mi? …. Bir araya
toplanan farklı metinlerin ne zaman bir sistematiğe döküldüğü de Müslüman
araştırmacılar ile Batılı İslam bilimciler arasında tartışmalı. Birçok Batılı
bilim insanına göre bu işlem, Müslümanlar arasındaki genel kanının aksine, çok
daha sonraları yapıldı. Kuran’ı yorumlama ihtiyacı
Peygamber’in vefatının ardından, yani ikinci kuşakta ortaya çıktı.
“Kuran’da anlatılmak istenen içeriğin yalnızca yüzde 10’u, Kur’an’ın
âyetlerinde bulunabiliyor. Geri kalan kısım, tarihsel bağlamda yorum gerektiriyor.
Dolayısıyla Kur’an ne ebediyen geçerli, ne de
evrensel bir kitaptır.”
(https://www.dhaber.com.tr/frankfurtta-neler-olmus-neler/)
*
Adamda az biraz akıl, çorbadaki tuz kabilinden bir parçacık tutarlılık, bir
tutamcık ilim haysiyeti olsa, “Ben tarihselci bir adamım, Kur’an’ın
bir kitap şeklinde bir araya getirilmemiş olmasını ebedî geçerliliğe sahip bir
hüküm değil, tarihsel (belli bir tarihle sınırlı) durum olarak kabul etmeliyim” demesi
gerekir, ama nerde?
Bu zekâsı sekiz yaşında patinaj yapıp kalmış şahıs, şayet dokuz yaş
zekâsına sahip olmayı başarabilseydi, şunu akıl edecekti:
Tamamlanmamış, nüzul sürecinin devam etmesiyle ayetleri çoğalan ve
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayatta olduğu sürece de son
noktası konulmuş sayılamayacak bir kitabın o gün için yazılı hale getirilmesi
beklenemezdi.
Bu “iletişim” dehası ilahiyatçı bir de Allahu Teala’ya “esnek iletişim”
atfediyor. Ne demekse?
*
Ayrıca, kendisine vahiy gelmiş gibi şu hükmü veriyor: “Allah gerçekte
yazılı bir metin istemiyordu.”
Allah gerçekte yazılı bir metin istemiyordu, fakat ashab bunu anlayamadı,
çünkü Ömer Özsoy aralarında yoktu.
Bu “içindeki çocuğu öldürmemiş” zekâ küpünün dünyaya gelmesi için bin 400
yıl geçmesi gerekiyordu.
İslam dünyası için ne büyük kayıp, ne hazin bir trajedi, ne acı bir
eksiklik!
İşte, Ömer Özsoy aralarında olmadığı için Hz. Ebubekir döneminde ashab, Hz.
Ömer’in (Hattaboğlu Ömer’in) teklifiyle Kur’an’ı “bütüncül
yazılı metin” haline getirmeye başlamışlar.
Halbuki Allah, Ömer Özsoy’un bildirdiğine göre, bunu istemiyordu.
Allahım, bu da Ömer (Ömer Özsoy), o da Ömer (Hattaboğlu Ömer), fakat
aralarında ne kadar büyük fark var!..
*
Allahu Teala, Ömer Özsoy gibi büyük bir değeri Türkiye Cumhuriyeti’nin en
kara Ankara Ekolü vasıtasıyla vatana lütfettiği için tarihselci modernistler
kimbilir ne kadar mutludurlar.
Böyle "anlayış"lı insanlar kolay yetişmiyor. Allahu Teala’nın
neyi isteyip istemediğini sadece Hattaboğlu Ömer değil, rasulü
(elçisi) Hz. Muhammed salllallahu aleyhi ve sellem bile anlayamamış.
Çünkü, vahiy kâtiplerine ayetleri yazdırmış.
Ömer Özsoy’un o gün yaşamamış olmasının yol açtığı faciayı görüyor musunuz!
O gün yaşamamış olduğu için bu ümmet neler kaybetmiş neler..
Ömer Özsoy o gün yaşayıp Peygamber Efendimiz sallalhu aleyhi ve sellemi
irşad etmeli, “Ne yapıyorsun Muhammed, Allah yazılı bir metin istemiyor”
demeliydi. (Tarihselci kafaya göre böyle.)
İşte, bizim köylü Mehmet Ağa’nın davarına çoban yapıp üç koyunu bile emanet
etmeyeceği, varlığını bu dünya için tümden zarar sayacağı böyle bir adam,
Ankara İlahiyat’ta öğrencilere İslam’ı öğretiyor.
Hayır, ülkemiz tımarhane değil, sadece sirk.
*
Bu Özsoy’un (Süleyman Soylu'nun kulakları çınlasın) bir diğer tarihsel
"kek"i şu:
“Bir araya toplanan farklı metinlerin ne zaman bir
sistematiğe döküldüğü de Müslüman araştırmacılar ile Batılı İslam bilimciler
arasında tartışmalı.
Tartışmalı; üzerinde ittifak yok.
Çünkü Batılılar, Müslümanlara bilmedikleri Müslümanlığı öğretmeye
koyulmuşlar:
“Birçok Batılı bilim insanına göre bu işlem,
Müslümanlar arasındaki genel kanının aksine, çok daha sonraları yapıldı.”
Peki Özsoy hangi tarafta yer alıyor?
Müslümanlar'ın mı yanında, yoksa Batılı Hristiyanların mı?
Nedense bunu söylemiyor.
Fakat, "Bakın benden duymuş olmayın, Batılılar böyle diyor ey
Müslümanlar, haberiniz olsun ha!.. Durum bildiğiniz gibi değil" demeyi,
Batılı'nın iddilarının distribütörü, propagandisti ve reklamcısı olarak
hizmette bulunmayı da ihmal etmiyor.
*
Özsoy’un bir diğer dibi yanık keki:
“Kuran’ı yorumlama ihtiyacı Peygamber’in vefatının ardından, yani ikinci kuşakta
ortaya çıktı.”
Daha birinci kuşak nedir, ikinci kuşak nedir, bunu bile bilmeyen, öğrenememiş
bir adama ilahiyatta prof. unvanı veren eğitim sisteminin içine tükürmek, onu
onurlandırmak ve tükrüğümüzü ziyan etmek olur.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde İslam’ın
henüz 22 yıllık (Güneş takvimine göre 22 yıl) bir mazisi vardı.
İlk 10 yılda müslüman olanların sayısı çok az. Son 10 yılda müslümanlar
çoğalmaya başladı. Asıl büyük kitle ise son birkaç yılda müslüman oldu.
Dolayısıyla Peygamber Efendimiz s.a.s. vefat ettiğinde birinci
kuşak olduğu gibi duruyordu.
*
Büyük yorumcu Özsoy'un sözünü ettiği yorumlama ihtiyacı meselesine
gelince..
Kur’an, nazil olurken, olayların gelişimine göre
küçük parçalar halinde geliyordu.
Ashab, ayetlerin hangi olaylar üzerine, kimin hangi lafından veya
davranışından dolayı indiğini, hangi manaya geldiğini gayet iyi biliyordu.
Ayrıca Peygamber Efendimiz s.a.s.'in uygulaması da onların meseleleri daha
iyi kavramalarını sağlıyordu.
O günün gündemini, inen o ayetler belirliyordu. Herkes onları konuşuyordu.
Bugünün siyasetçilerinin önemli açıklamalarının halk tarafından ilgiyle
takip edilmesi gibi..
Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan birşey
söylediğinde, insanlar onu söylemesine sebep olan etkenleri genelde biliyorlar,
dolayısıyla meramını anlamakta zorlanmıyorlar.
Fakat bundan 150 yıl sonra bir kimse, Erdoğan'ın bugünden bir
hafta önce AK Parti grubunda yaptığı konuşmayı okuduğunda, onun neyi niçin
dediğini, hangi lafıyla kime çaktığını, kimlere mavi boncuk dağıttığını tam
anlayamayacaktır.
Birşeyleri anlayacaktır ama herşeyi değil. Bazı şeyleri de yanlış
anlayacaktır.
Onun böylesi konuşmalarını sadece Erdoğan’ın siyasî hayatı konusunda
uzmanlaşmış, kendilerini neredeyse bütünüyle onun iktidar döneminin inceleme ve
araştırmasına vakfetmiş olan kişiler tam olarak çözümleyebileceklerdir.
*
Kur’an için de durum buydu..
Ashab, Kur’an’ın mesajını rahatça anlayabiliyordu.
Fakat, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vefatının üzerinden uzun zaman
geçince, ve ashab da vefat edince, insanlar Kur’an’daki bazı
ifadeleri anlamakta, çözmekte kısmen zorlanmaya başladılar.
Bunu tam başarabilenler ancak kendilerini tamamen bu işe vakfetmiş olan
kişilerdi. Ve sayıları azdı.
Ve insanlar kafalarına takılan birşey olunca gidip onlara soruyorlardı.
Sonradan bu ihtiyaca cevap vermek üzere tefsir kitapları telif olundu.
Ancak, Kur'an ile Erdoğan gibi siyasetçilerin
konuşmaları aynı kefeye konulamaz.
Erdoğan, çoğu zaman "o gün ya da o an
için" konuşur, sözleri tarihseldir, değerlendirmeleri genelde
bugüne ve bu coğrafyaya özgüdür, sınırlarını da bir ölçüde Selanikli Mustafa
Atatürk'ün temelini attığı rejim belirlemektedir.
Allah'ın kelamı ve hükümleri ise öyle değildir.
Allahu Teala kimsenin hatırı için hüküm indirmez, oy almak için popülizm
yapmaz, "siyaset icabı" "esneklik" göstermez.
O "esnek" (dönek, yamuk, kıvırtan) iletişim, Ömer
Özsoy gibi akademikimsi "sözde bilim" canbazlarında olur.
*
Evet, Kur'an ile bu zamanın siyasetçilerinin ve
akademik fırıldaklarının konuşmaları aynı kefeye konulamaz.
Siyasetçi, "Politika böyle gerektiriyor" diyerek bugün iyi
dediğine yarın kötü diyebilir. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün
"Siyaset ise
konjonktürel bir yapı. Siyasetin doğasında başarılar olduğu kadar
başarısızlıklar da var, bazen beyaza bilerek siyah deme durumları söz
konusu" şeklindeki
sözleri hatırlardadır.
Allahu Teala ise ancak hak ve hakikati söyler.
Siyasetçi bir gün falan ile ailece samimi pozlar verir,
ertesi gün ağzına gelen hakareti sıralar, daha ertesi gün yumuşar, onun
hakkındaki sözleri birbirini tutmaz, Allahu Teala'nın ise mesela Yahudiler ve
Hristiyanlar hakkındaki beyanı Kıyamet'e kadar geçerlidir, değişmez.
Siyasetçi seçim zaferini müjdeler, ya tutar ya tutmaz, Allahu Teala ise,
"Bizans, İran karşısında yenildi, fakat üç ila
dokuz yıl arasındaki bir süre içerisinde tekrar savaşacaklar ve bu defa galip
gelecekler" diye haber verir, öyle de olur.
Çünkü kullar gelecek hakkında tahminde bulunur, Allahu Teala ise geleceği
takdir eder, tamamen bilir.
Siyasetçi "Enflasyon ha düştü, ha düşecek" der, düşmez, Allahu
Teala ise Fetih Suresi ile müminleri "yakın bir fetih" ile müjdeler
ve o gerçekleşir.
*
Allahu Teala'nın kelamı, sözleri; sadece indiği zamanın, coğrafyanın, o
günün insanlarının, o gün gerçekleşen olayların bilgisini vermez, onları vesile
yaparak, onlar üzerinden Kıyamet'e kadarki insanlık durumlarının haritasını
çıkarır.
O, zamana adanmış zamane sözleri değildir, her devrin geçerli sözüdür.
Eğer Kur'an bugün için geçerli olmasaydı, Allahu
Teala haşa tanrılıktan emekli olmadığına göre, yeni peygamber ve kitap
gönderirdi. Kur'an son kitap, Peygamber Efendimiz
s.a.s. de son peygamber olmazdı.
(Bununla birlikte fesat Reşat Halife ve İskender Kebap Evrenosoğlu gibi
adamları peygamber kabul edenler yok değil. Hâlâ ineğe kutsallık atfedip
tapanların bulunduğu bir dünyada buna şaşılmaz. Çakma peygamberler sütleri
olmadığı, etleri ve derileri işe yaramadığı, kağnıya ve sabana da koşulamadıkları
için Hindistan'ın inekleri kadar rağbet görmüyorlar, fakat
"mucize"leri Sünnet’i inkâr ve haramları helal yapma olduğu için olsa
gerek, züğürt tesellisi kabilinden bir iki tane müşteri bulabiliyorlar.)
*
Gelelim Özsoy’un son cümlelerine:
“Kur'an’da anlatılmak istenen içeriğin yalnızca yüzde 10’u, Kur’an’ın
âyetlerinde bulunabiliyor. Geri kalan kısım, tarihsel bağlamda yorum gerektiriyor.
Dolayısıyla Kur’an ne ebediyen geçerli, ne de
evrensel bir kitaptır.”
Papaz zangoçluğuna özendiği anlaşılan bu azgelişmiş akademikimsinin yüzde
10’la neleri kastettiği belirsizse de itikatla ilgili ayetler olduğunu
düşünebiliriz.
Kur’an’ın yüzde 90’ı tarihsel bağlamda yorum
gerektiriyormuş.
Yani, o tarihe ve coğrafyaya özgü sözler olarak kabul edilmeliymiş.
Dolayısıyla, Kur’an’ın bize hitap eden kısmı sadece 60
sayfası..
Geriye kalan 540 sayfa o dönemin Arab’ı için.. Her devrin
Arab'ı için bile değil.
Böylece Özsoy, Kur'an için "Evrensel değil"
hükmünü veriyor.. Yani bütün zamanlara ve bütün coğrafyalara hitap etmiyor.
Geçerliliği de yok.. Nazil olduğu zamanki Arap
için geçerliliği varmış, onlar ölünce geçerlilik de onlarla birlikte ölmüş.
Özsoy'un soysuz kanaati böyle.
Bugün elinize bir kitap alsanız, sadece onda birinin size hitap ettiğini,
onda dokuzunun ise lüzumsuz şeyler anlattığını görseniz ne yaparsınız?
"Yüzde 80-90’ı, hatta yüzde 100’ü geçerli bilgilerden oluşan bu kadar
kitap dururken yüzde 10’u değer taşıyan bir kitabı ne yapayım, bir gram şeker
için keçiboynuzunun bu kadar samanını niçin çiğneyeyim" demeniz mümkün.
İşte Ömer Özsoy’un söylemek istediği fakat söyleyemediği, “Anlarsınız ya!”
makamından sağ kulağını sol eliyle tutarak verdiği örtük soysuz mesaj bu.
*
Evet, bunları 2008 senesinde söylemiş.
Fakat, o tarihten altı yıl önce karın ağrısını daha açık dile getirmiş..
2002 yılında Diyanet tarafından düzenlenen bir sempozyumda
daha büyük bir yumurta ile ilahiyat çiftliğinin ürün kataloğunu
zenginleştirmiş:
“Kur’an-ı Kerim’in muhteva itibariyle
tamamen ilâhî, dolayısıyla tamamen dînî bir metin gibi, bir bütünlük gibi
algılanmasının o denli isabetli olmadığı kanaatindeyim.”
Tamamen ilahî (tanrısal) olmaması, tamamının Allahu Teala tarafından
indirilmemiş olması anlamına geliyor.
Uydurulmuş..
Bunu Tevrat ya da İncil için
demiyor, Kur'an için diyor.
Müslümanlardan kitaplarının intikamını almak isteyen bir yahudi ya
da hristiyan gibi konuşuyor.
Özsoy'un aktardığımız lafının İslam itikadı açısından hükmü şundan ibaret:
Katkısız ve katıksız, saf, süzme, en hakiki küfür.
*
Ömer Özsoy’un bu laflarının yer aldığı kitap, (sonradan Diyanet İşleri
Başkanı olan) Mehmet Görmez’in Diyanet’te dinî yayınlardan sorumlu
başkan yardımcısı olduğu dönemde kurum tarafından yayınlanmış.
Bu Görmez’in bir lafı, Ömer Özsoy’dan fazla bir farkının bulunmadığını
gösteriyor. Kahve dövücü Ömer’in hınk deyicisi olarak “Kur’an’ın, kanun metni
gibi okunmayıp, ondan sadece ilkeleri çağa taşımak”tan söz
etmiş.
Taa o 2000’li yıllarda..
Sonra 2010’lu yıllar gelip geçecek, onu 2020’li yıllar izleyecek, sıcak
yazlar ve soğuk kışlar birbirini izleyecek, ve 2026 yılının Ağustos ayı sorunda
bu Mehmet Görmez’in şu sözleri sosyal medyayı sallayacaktı:
“Bir şer’iyyet var, bir meşrû’iyyet var. … Şer’iyyet
herhangi bir hükmün Şeriat’taki varlığını …, dinin temel kaynaklarında,
nasslarda, Kur’an’da, Sünnet’teki varlığını ifade eder. … Yasal olan şer’îdir,
adil olan meşrûdur. Şer’î olan herşey meşru mudur ,,, değildir. Şer’î olan
tikel nasslara dayanır. Meşru olan küllî istikra yöntemiyle vardığımız
büyük ilkedir. … meşruiyet … adalete, ahlaka, fazilete
uygunluktur.”
Görmez, bu sözlerine verilen tepkiler üzerine 31 Ağustos tarihinde “Zaruri Bir Açıklama” başlığı altında şunları
söylemişti:
“İki yıl önce İslam
Düşünce Enstitüsünde yüksek lisans ve doktora öğrencileriyle
gerçekleştirdiğimiz bir dersin kısa bir bölümü, iznimiz olmaksızın sosyal
medyada yayımlanmış ve konuşmayı maksadı dışında değerlendiren çeşitli
yorumlara, yer yer hakarete varan ifadelere konu olmuştur.”
İki yıl önce diyor fakat aslında 20 yıllık, belki 30
yıllık ezberi.. Vird-i zebanı.
*
Yaptığı şey, vahye dayanmayan hukuk düşüncesindeki "pozitif hukuk -
ideal hukuk" ayrımını Şeriat'e taşımak. İslam'ı laikleştirmek.
Pozitif hukuk, yürürlükteki, yasal düzenleme şeklindeki hukuktur. İdeal
hukuk ise, ide'deki, zihindeki adalet düşüncesidir. Laik hukukta yasalar
insanların bazen akıllarına, bazen vicdanlarına, bazen de çıkarlarına göre
konulur. Her zaman adil değildir. Bu yüzden laik hukuk geleneği içinde
düşünen hukuk felsefecileri pozitif hukuku saf ve pür adalet
olarak kabul etmemiş, adalet düşüncesini ideal (ide'de olan) olarak kenarda
tutarak, pozitif hukukun adalet ilkesi ışığında sorgulanabilir olmasını
istemişlerdir
Laik hukukta böyle olması normaldir ve gereklidir. Çünkü yasaları koyan
(şâri') insandır. İnsan ise temelde zalûm (çok zalim) ve cehûldür (çok
cahildir). Çıkarcıdır.
Allahu Teala ise el-Adl olandır.
Görmez, "Şer'î olan yasaldır. Meşrû' olan adildir"
diyerek sapla samanı da karıştırmış durumda, Şer'i dediği de, kendi tabiriyle
"tikel nasslar", hüküm bildiren ayet ve hadisler. Meşru ise,
ona göre "külli istikra (tümel tümevarım) yöntemiyle vardığımız
büyük ilke": Adalet.
*
Bir defa, hukuk tümdengelim mantığı üzere çalışır, adalet
düşüncesine tümevarımcı araştırmayla ulaşılmaz, önce sağduyuya
dayanan aklî bir ilke olarak adaletin lüzumuna
inanırsınız.
Adalet gibi ilkeler akıl yoluyla anlaşılan postülalardır,
tümevarımcı araştırmayla ulaşılan ilkeler değildir. Esasen, tümevarım yoluyla
varılan hükümlerin "kesin" doğruluğundan söz edilemez. Her
zaman zannî kalmaya mahkumdurlar.
(Aksiyomlar, akıl sahibi herkesin kendiliğinden anladığı, ispat
gerektirmeyen, fakat her ispat çabasının temelini oluşturan bedihî doğrulardır.
Mesela birşeyin aynı anda hem mevcut olduğunu, hem de yokluk durumunda
bulunduğunu söyleyemezsiniz. Postülalar ise, sağduyu sahibi insanların karşı
çıkmayacağı, genel kabul gören doğrulardır. Adalet böyledir. Fakat sofistler,
"Adalet düşüncesi, zayıfların kuvvetlilere karşı koyabilmek için icat
ettikleri bir aldatmacadır" diyebilmişlerdir. Aksiyomları inkâr edenlerin
aklından şüphe edilir ve onlara deli muamelesi yapılır, onlara
karşı aksiyomların ispatına girişilmez. Postülaları reddedenler
hakkında ise "kötü niyetlilik ve mugalatacılık" hükmü verilir.)
Evet, Görmez tümevarımın mantığını ve ne işe yaradığını anlamamış. Tikel
olanlardan hareketle külli ilkeye ulaşıyorsan, o külli ilkeden hareketle tikel
olanı yanlışmayamazsın. Yanlışladığın zaman külli çöker. Mesela tek tek
kuğulara bakarak bütün kuğular beyazdır diyorsun, sonra da bu külli ilkeyi
dayandırdığın kuğulardan bazılarının, ulaştığın külli ilkeye aykırı olduğunu,
mesela siyah olduğunu söylüyorsun. O zaman ortada tümevarım kalmaz.
*
Görmez'in mantığıyla (mantıksızlığıyla) bakıldığında şu sonuç çıkar:
Allah'ın bazı tikel emirleri adil ve ahlaki değildir. Buradan varılabilecek
külli ilke ancak şu olabilir: Allah için emrin adil ve ahlaki
olmasının önemi yoktur.
Türrehatından çıkan bir diğer anlam şu: Müşahhas/somut şeriat hükümleri
meşruluktan (adil olmaktan) uzak olabilir. Yani el-Adl olan, insana adalet
düşüncesini veren Allahu Teala, "tikel" emirleri adaletsiz olabilen,
insanlar gibi "zalum ve cehul" bir tanrı.
Evet adam, Şeriat’in bazı tikel hükümlerinin meşru (adil, ahlaki)
olmadığını söylüyor. Yani Allahu Teala adil ve ahlaki olmayan hükümler koymuş.
Üstelik, her cuma hutbesinde dinlediğimiz "tikel” şer'î hüküm (nass)
bize adaleti işaret ediyor: "Allah adaleti ... emreder."
(Nahl, 16/90) Dahası, adaleti emreden tek “tikel nass” bu da değil. Görmez ya
cumaya hiç gitmiyor, ya dinlemiyor, ya da dinliyor fakat anlamıyor, akletmiyor.
Hayatında Kur'an'a da galiba hiç bakmamış, bu “tikel nass”tan
haberi hiç olmamış.
Kel başa şimşir tarak olacak değil ya, laik (siyasal dinsiz) bir devletin
Diyanet İşleri Başkanlığı makamına da böylesi yakışır.
*
Bir önceki yazıda, tarihselcilerin Şeriat’i (İslam’ın hükümlerini) yok
saydıklarını, Kur’an’ın mesajını sadece (nasıl ve ne şekilde
anlaşılıp uygulanacağına insanın kendisinin karar vereceği) ahlâkî ilkelere
indirgediklerini dile getirmiştik.
İşte, Görmez'in yaptığı da bu..
Sözünü ettikleri “ilkeler”i de aslında Kur’an’dan alıyor
değiller. Öyle diyorlar ama, öye değil.
Önce Batılılar’dan evrensel sıfatını başına ekledikleri
ilkeleri alıyor, sonra da bunların Kur’an’dan çıkarılan
ilkeler olduğunu ileri sürüyorlar.
Daha açık sözlüleri, Kur’an’dan almadıklarının itirafı
anlamına gelecek şekilde “Kur’an’ın ahlâkî idealden taviz
verdiğini” söylüyorlar.
Fazlur Rahman münafığının yaptığı gibi.
*
Görmez’in aktardığımız sözleri sosyal medyada tepki gördü. Fakat
destekçileri de vardı.
Mesela, “eşyanın tabiatı” ve aklîlik kavramlarını gündeme getirenler
oldu. Halbuki eşyanın tabiatı nosyonu, (sofistlerin "reel"
politiğinin de yardımıyla) Sosyal Darwinizm'in savunulmasına yol
açma potansiyeline sahiptir. Allah inancından bağımsız bir aklîlik de
Hegel'in "Real olan, reel olandır" görüşü çerçevesinde, her türlü zulmün
meşrulaştırılmasına hizmet edebilir.
Bu akılsız akılcılar acaba Yahudiler’in cumartesi yasağı için ne
düşünüyorlar? Bu yasak, “iyiye, adalete, maslahata, fazilete” göre yeniden mi
düzenlenmelidir?
Görmez, verdiği örneklerle vakıayı çarpıtıyordu. Mesela hırsızın
elinin kesilmesini alalım. Ayete bakıp hemen hırsız diye bellediğin kişinin
elini kesemezsin, meselenin bir sürü teferruatı var, burası tamam. Ancak,
bundan hareketle ayetteki emir için "Meşru değil" diyemezsin.
Bu, meşruiyetin kaynağı olan unsuru, meşruiyet dışı (gayrimeşru) kabul
etmek demektir. Mesela laik hukuk açısından, anayasa maddelerini
"gayrimeşru" ilan etmek gibidir.
Genel ilkeler bahane edilerek tikel hükümler çiğnenemez. Mesela
(yaşadığımız dünyadan örnek verelim) milletin ekseriyetini peşine takan bir
kimse, laik anayasadaki "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir"
temel ilkesine dayanarak hükümete başkaldıramaz, onun tikel hükümlerce
belirlenen bir prosedürü var. Ayrıca anayasadaki resmi dil ve başkent gibi
"tikel hükümler", adalet gibi temel ilkelerle bağları doğrudan
kurulamıyor diye gayrimeşru ilan da edilemezler. Yasalar değişebilir, fakat
bunu yapacak olan yasama organıdır. Hukuk bilgisi ve zekası eşsiz nitelikte
olsa bile bir birey, “aklı”nı referans göstererek yasayı tanımamazlık
yapamaz.
Benzer şekilde, (Görmez'in tikel dediği) şer’î hükümleri değiştirme
konumunda olan da, o hükümleri koyandır. Allahu Teala’dır, ve yetkilendirdiği
peygamberleridir.
İçtihat meselesi ise ayrı bir bahis.
*
Öte yandan, Mehmet Görmez ile takipçileri daha hukuk-ahlâk ayrımından
bile habersizler.
Hukuk "adalet" nosyonu üzerine kuruludur ve dışarıdan (devlet
tarafından) zorla uygulanır. Ahlâk ise içseldir, baskıya maruz
kalınmadan gönüllü olarak yapılmayı gerektirir; zorla dayatılırsa kölelik ve
istismar anlamına gelir. Hak ihlalidir ve hürriyetin kısıtlanmasıdır.
Mesela zekat farzdır, devlet bunu gerektiğinde zorla alır, fakire verir.
Nafile sadaka ise öyle değildir. Hiçbir zorlamaya maruz kalınmadan gönüllü
olarak verilirse ahlakî bir eylemdir.
Daha önemli bir nokta
ise şu: Nasslarda şer'î hükümler var, ve sen onları arızalı aklınla
beğenmiyor, meşru diye başka birşey getiriyorsun. Senin
aklının düzgün olduğunun ve adaleti eksiksiz biçimde sağlayacağının, adil
hükümler koyacağının garantisi, teminatı nedir?
Kendi narsist
özgüvenin, kendi re'yini beğenmek ve kendini bulunmaz Hint kumaşı zannetmekten
ibaret olan enaniyetin dışında bir delilin ve dayanağın var mı?
Adalet, ahlak,
fazilet.. Bunlar spekülasyona açık soyut ilkeler.. Kimse ayranım ekşi demez,
herkes kendi çıkarına uygun olana adalet madalyasını ve fazilet nişanını
törenle takar.
*
Bunların yanı sıra,
Görmez’i desteklemek için ayetlerdeki ifadelerin delalet bakımından zannî
olabileceği hususunu öne sürenler de oldu. Sanki hiç kat’î ifade yok..
Peki, senin kendi
(belki de hiç olmayan) zayıf aklında ürettiğin lafızlar nasıl kat’î oluyorlar?
Sen nasıl zannîlikten bu kadar berî olabiliyorsun?
Şer'î hükümleri tasdik
makamındayken onları sorgulamaya kalkışan bu tür hadsizler, (Batılı
oryantalistlerin kulaklarına üflediği) akılsızca ezberleriyle gelişigüzel
konuşarak, hem kendilerine hem de çok kimselere zarar veriyorlar.
Görünen o ki,
oryantalizm mezhebi mensubu tarihselci ilahiyatçılar çok yıprandıkları için
sahaya yıpranmamış kuvvetler sürülüyor. Görmez gibiler aynı malın üstündeki
etiketi değiştiriyor, makasıd fıkhı filan gibi daha masum ve munis tabirlerle
tarihselci safsataları piyasaya tekrar sürüyorlar.
Yaşlanmış, çökmüş
surata yapılmış beyhude estetik operasyonu ve aldatıcı makyaj..