(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/orkhan-musakhanovun-es-sindinin-vahdet_02084893245.html)
94’üncü dipnot şöyle:
“94. Hayât
es-Sindî, burada da İbn Teymiyye’den birebir nakilde bulunmaktadır. Şöyle ki: “Sadr-ı Konevî [Sadreddin Konevî] mutlak [kayıt
ve şart taşımayanı] ve muayyeni [kayıt ve şartla belirtilmiş olanı] birbirinden ayırmaktadır. Çünkü Sadr-ı Konevî felsefeye daha yakındır.
Konevî madumun [yokluk
durumunda olanın] şey [kendisinden bahsedilmesi mümkün olan] olduğunu kabul etmemektedir, ancak Hakk’ı, mutlak vücûd [kayıt ve şarttan azade varlık] kıldı ve Miftâhu Gaybi’l-Cem‘
ve’l-Vücûd isimli eseri telif etti. Hakk’ı, mutlak vücûd kılması Hâlık’ı
atıl [etkisiz] ve yok kılmaktır. Çünkü ıtlak şartıyla mutlak (mutlak bi şarti’l-ıtlâk) [kayıt, sınırlama ve şart getirmeden
genel biçimde adlandırma] ‘ayn’larda [zihnin dışında mevcut olan varlıklarda] değil, ancak zihinlerde kâin olan [oluşan] küllî-i aklîdir [Aklî soyutlamalardır (Mesela insan
kavramı aklî bir soyutlamadır ve şu anda var olmayan, 100 sene sonra doğacak
olan ve insan diye nitelenecek olan kişileri de kapsar. Küllî kavramlar zihinde
yapılan soyutlamalardır, gerçeklikte sadece o kavramın kapsamına giren cüzler
vardır)]. Şart olmaksızın mutlak (mutlak lâ
bi şart) ise küllî-i tabîidir. Eğer denilirse O, hâriçte mevcuddur. Hâriçte
ancak muayyen bir şey bulunur. O’nu hariçte isbât eden indinde O, muayyenden
bir cüz olmuş olur. Böyle olunca Rabbin vücûdunun ya nefyedilmiş olması ya da
mahlûkların vücûdunun ‘ayn’ı olması lazım gelir. Cüz, küllü halk edebilir mi?!
Ya da bir şey kendi nefsini yaratabilir mi?! Veya yokluk varlığı yaratabilir mi?!
Yahut bir şeyin bir kısmı, o şeyin tamamını yaratabilir mi?!” İbn Teymiyye,
Mecm‘ûu’l-Fetâvâ,
11: 242.”
Bir söz, sırf söyleyen İbn Teymiyye diye yanlış olmaz.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin dediği gibi "İlimde itibar kâile (konuşana) değil, kavledir (sözedir)".
Bir alimin ilminden ve tefekküründen yararlanmak da kınanabilecek birşey değildir.
Yanlış olan, İbn Arabî gibi sahtekârların, din
dolandırıcılarının zırvalarının (anlaşılmadan, üzerinde düşünülmeden) “Bu zat
ariftir, sözünde bir hikmet vardır” diye kabul edilmesidir.
*
Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd
‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserinin tercümesini okumaya devam ediyoruz:
“Onlardan birinden vahdet-i vücûdu [varlığın birliğini] kail olduğu nakledildi. Vahdet-i vücudu kail olan kimseye denir ki vahdet-i vücûdu kail olmakla Hakk’ın mevcud ve Hakk’ın dışındakilerin vücûd [varlık] kokusu koklamayan madum [yok] mu olduğunu kastediyorsun? Yoksa Hak ve halkın vücûdunun vâhid vücûd [aynı tek varlık] olduğunu mu kastediyorsun? İlkini kast ediyorsan sana “Allah vardı, O’nunla birlikte başka bir şey yoktu” (95) ve eşyâ/mahlûkat madum ve O’na malumdu denilir. Eşyânın [yaratılmadan (mütercimin ilavesi)] önceki hali üzerine zâid [ziyade olan, eklenen] bir hal belirdi mi yoksa belirmedi mi? Eşyânın önceki hali üzerine zâid bir hal belirdi dersen sana işte biz bunu Allah’ın îcâdıyla vücud bulan hâdis vücûd [sonradan ortaya çıkan varlık] olarak isimlendiriyoruz ve böylece Hakk’ın dışındakiler şu an sırf yokluktur, sözün batıl oldu. Yok, eğer eşyânın önceki hali üzerine zâid bir hal belirmedi dersen sana makul [aklî olan] ve menkul olanla [vahye/nakle dayananla] inatlaştın denilir. Çünkü herkes eşyânın vücûdunun hâdis olduğunu bilir ve bunu ancak akılsız kimseler inkâr eder. Âlemin varlığı ve hudûsü [ortaya çıkışı] ile ilgili Allah ve resulünün kelimeleri [sözleri] tevatür derecesinde vârid olmuştur [yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayacak kadar çok kişi tarafından nakledilmiştir]. Hâlbuki sen Allah’ı sıfatlardan âtıl kıldın. Bu âlemin vücudu [varlığı] sıfatların mazharlarıdır [zahir oldukları, açığa çıktıkları yerlerdir]. Bununla Hakk’ın dışındakilerin vücûdunun [varlığının] sanki vücûdsuz [yok gibi] ve Hakk’ın vücûduna nispetle yok olduğunu kast ettim, dersen sana bu doğrudur denilir. Nitekim Hak Teâlâ’nın O’nun vechi dışında her şey helak olucudur [Kasas, 28/88] sözü buna işaret etmektedir. Ancak senin bunu vahdet-i vücûdla ifade etmen yanlıştır. Eğer ikincisini kast ettiysen sana Hâlık ve mahlûk ikiliğini/çokluğunu isbât ediyor musun etmiyor musun [sabit görüyor musun, görmüyor musun diye sorulur]? Eğer ikisini/çokluğu isbat ediyorum dersen sana bu tenakuzdur [çelişkidir] denilir. Çünkü ikisini isbat [sabit/mevcut görme] vahdet-i vücudu nefyeder [geçersiz kılar] ve ikiliği gerektirir. Tenakuzla birlikte sana şöyle denir: [Eşyâ O’na (mütercimin ilavesi)] ezelde mi ittihad etti [birleşti] yoksa sonra mı [vahdet-i vücuddaki vahidlik ezelî midir yoksa sonradan mı oluşmuştur]? Eğer ikisi [Rab ve merbub (mütercimin ilavesi)] ezelde ittihad etti dersen sana şöyle denilir: İkisinin ittihadı ihtiyari midir [özgür iradeye bağlı olarak tercih sonucu mudur, yoksa] zorunlu mudur? İkisi sonra ittihad etti dersen sana şöyle denilir: iki mütebâyin [zıt, farklı] vücûdun vahid vücûda dönüşmeyeceği bedihi [düşünmeyi gerektirmeyecek kadar açık] olmakla birlikte ikisinin vücûdu nasıl vahid vücûd oldu? Sonra, sana (göre) Hâlık mahlûka ittihadıyla beraber [mahlûkātı yaratmadan (mütercimin ilavesi)] önceki hali üzere kaldı mı kalmadı mı? Önceki hali üzere kalmadı dersen sana şöyle denilir? Her biri için kendisine ittihad ettiği şeyin vücûdu üzerine zâid bir vücûdu kaldı mı kalmadı mı? İttihad ettiği şey üzerine zâid vücûdu kalmadı dersen sana bunun ya Hâlik’ın Hâliklık vasfından mahlûkluk vasfına intikalini [geçişini] gerektirir. O’nu kim böyle dönüştürdü; zâtı mı dönüştürdü yoksa başka bir şey mi dönüştürdü? Ya da mahlûkun mahlûkluk vasfından Hâliklık vasfına intikalini gerektirir. İttihad ettiği şey üzerine zâid vücûdu kaldı dersen derim ki zâid vücûdun bekāsı [varlığını sürdürmesi] vahdet-i vücûdu nefy eder. Nitekim bu şuhûd ehline gizli değildir [müşahede ehlince gözlemlenen birşeydir]. O, mahlûka ittihadıyla beraber tagayyür [başkalaşma] ve tebeddül [değişim] etmeyen, hâdislere hulul etmeyen [sonradan olan şeylerle karışım oluşturmayan] ve hâdislerin de kendisine hulul etmediği ve hâdise ittihad etmeyen [birleşmeyen] kadim [varlığının zamansal bir başlangıcı olmayan, her zaman var olan] zâtî [kendi zatından kaynaklanan] bir vücûdla mevcud olmaktan çıkmadı, dersen sana şöyle denir: Mazharlar [kendisinde zahir olunan şeyler, Allah’ın sıfatlarının açığa çıkıp kendisini gösterdiği yerler] O’nun gayrı mıdır? Yoksa O mudur? Mazharlar O’nun gayrıdır dersen ikiliği/çokluğu kail oldun. Yok, eğer mazharlar O’dur ve O da mazharlardır ve aralarında fark yoktur dersen zâhir [mazharlarda zuhura gelip kendisini gösteren] nedir? Mazharlar nedir?! İşte bu apaçık küfürdür.
"Eğer bizim
meşrebimizi [yolumuzu] ancak onu tadan bilir, kīl ü kal
erbabı [tatmadan konuşanlar] bunu idrak etmekten perdelenmiştir
dersen deriz ki senin bu meşrebin bâtıldır. Bunun için her bâtılda olduğu gibi
akıl ve nakil [vahiy] bunu reddediyor. Sûfîlerden ehl-i hak
olan kimseler bu meşrebi kail değildirler. Görmüyor musun? Tevhidden
sorulduğunda tasavvuf ehlinin imamı olan Cüneyd-i Bağdâdî şöyle demiştir:
“Tevhid [Allah’ı birleme], hudûsü [sonradan olanı] kadimden [hep var olandan] temyiz etmektir [ayırmaktır].” (96)”
Dipnotlar şöyle:
“95. Buhârî, Bed’ü’l-Halk 1.
“96. Kuşeyrî Risâlesi, 84.”
*
Müellif
Sindî, sözlerinin devamında, İbn Arabî ile takipçilerinin Seyyidü’t-taife
(Sufîler topluluğunun efendisi) diye adlandırılan Cüneyd-i Bağdadî rh. a.’e
muhalefet ettiğini söylüyor.
“Cüneyd’in tahkikini tahkik etmeyen kimse onu şu sözüyle hatalı çıkardı: “Ey Cüneyd! Muhdes [sonradan ortaya çıkan] ve kadimin [varlığının başlangıcı olmayanın] arasını ancak o ikisinin dışında olan kimse ayırt eder değil mi?” (97)”
Dangalağın lafına bakın, mantıken imkânsız (muhal) olan bir şart getiriyor. Muhdes değilsen kadîmsindir, kadîm değilsen de muhdessindir. Üçüncü bir şık yoktur.
Yani "o ikisinin dışında" olamazsın. Kalamazsın.
Dahası, iki şeyi ayırmak için, o ikisinin dışında olmak da gerekmiyor.
Mesela bir baba ile oğulu düşünelim. Sadece "baba ile oğulun, bu ikisinin" dışında olan değil, baba ile oğulun kendileri de, baba ile oğulu ayırt edebilir. Baba baba olduğunu, oğul da oğul olduğunu bilir.
Bu sözüyle dangalak İbn Arabî sapığı, Endülüs'ün zampara eşeği, kadîm olan Allahu Teala'yı bile, kadîm ile muhdesi ayırmaktan aciz hale getiriyor.
"İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı" diyen Hz. Ali k. v. doğru söylemiş, böylesi deli saçması zırvaları birileri söylüyor, akılsız birileri de onları eşi bulunmaz hikmet boncukları diyerek dilden dile aktarıyor, kitaplara yazıyor, aklı yetenlerin de kırkı bir araya gelseler, bu zır delilerin kuyulara attıkları taşları çıkarmaktan aciz kaldıkları görülüyor.
*
Dipnot şöyle (Buradaki parantez içi
ilaveler mütercime ait):
“97.
İbnü’l-Arabî, et-Tecelliyâtü’l-İlâhiyye (Abdülkerim Cîlî’ye Nispet Edilen Keşfü’l-Gāyât
fî Şerhi Mâ İktenefet ‘aleyhi’t-Tecelliyât ve İbn Sevdekîn’in Talikatıyla
birlikte), 407-410. et-Tecelliyâtü’l-İlâhiyye’nin metni: “Rubûbiyet tevhidinin tecellisinde Cüneyd’i gördüm ve ona dedim ki: Ey
Ebü’l-Kāsım sen nasıl abd, Rab’ten temeyyüz eder dersin? Bu temyiz zamanı sen
nerde oluyorsun? İstiva ve ilm makamından tecerrüd etmekle birlikte istiva ve
ilim makamını gerektiren temyiz noktasında olman gerekir ki o ikisini göresin [ve
arasını tefrik edesin]. Mahcup oldu ve sustu. Ona dedim ki susma. Evet, selef
sizsiniz! Evet, ne güzel halefiz biz! Ulûhiyeti buradan mülahaza et ki sana
söylediğimi bilesin: ‘Rububiyet için tevhid vardır, ulûhiyet için [de] tevhid
vardır.’ Ey Ebü’l-Kāsım tevhidini kayıtla, mutlak kılma! Çünkü her isim için
tevhid ve cem vardır. Bana dedi ki: Nasıl telafi edeceğiz? Bizden çıkan çıktı,
nakledilen nakledildi. Ona dedim ki: Korkma! Kendinden sonra benim gibisini
bırakan kaybolmadı. Ben naibim ve sen benim kardeşimsin. Onu bir öpücükle öptüm
ve böylece bilmediğini bildi ve gittim.” Hayât es-Sindî risaledeki lafzı İbn
Teymiyye’den nakletti. Bkz. İbn Teymiyye, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 240.”
*
Bu zampara sahtekârın maalesef böyle
uydurma hikâyeler, rüyalar, keşfler vs. anlatma huyu var. Çünkü inanmaya hazır
aptal çok.
Mesela, İbn Rüşd’le 15 yaşındayken
görüşmüş olması masalı.. Bunun ne kadar akıl dışı ve mantıksız olduğunu başka
yazılarımızda (matematiksel bir kesinlikle, inkâr edilemez biçimde) gösterdik.
Mesela bir başka çirkin yalanı, Mekke’de Mekînüddin’in güzel kızı Nizam ile olan sohbeti, muarefesi, arkadaşlığı, onun için yazdığı şiirler..
Onunla olan arkadaşlığını ve onun için yazdığı şiirleri anlatan bir de kitap yazmış durumda: Tercümanü’l-Eşvak (Arzuların Tercümanı).
Utanmadan bir de, ona
hitaben yazdığı ve onu anlatan şiirleri ile kendisindeki Allah aşkını anlatmaya
çalıştığını söylüyor.
Az şerefsiz değil sahtekâr..
İşte bu öpücüklü hikayesi de böylesi
(aptallar için uydurulmuş) masallardan biri.
*
Sözde ölüyü irşad ediyor. Halbuki
diriler ölülere birşey öğretemez. Hadîs: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.”
Uykuda olanın, uyanığa öğreteceği birşey yoktur.
Rububiyet tevhidinin tecellisinde
Cüneyd’i görmüşmüş.. Sanki Allahu Teala’nın rububiyet (rablik) tevhidinin (tek
rab oluşunun) tecellisinin olmadığı bir zaman varmış gibi..
Ona demişmiş ki: “Ey Ebü’l-Kāsım sen nasıl abd, Rab’ten temeyyüz eder dersin? Bu temyiz [hâdis (sonradan olan) ile kadîmi (hep
var olanı) ayırma] zamanı sen nerde oluyorsun?”
Geri zekâlı eşşek herif, o temyiz
için özel bir yerde olması gerekmiyor. Aklı başında olması kaydıyla, bulunduğu
yerde olması yeterli.
Endülüs’ün masalcı zampara eşeği güya
sözünü şöyle sürdürmüş: “İstiva ve ilm
makamından tecerrüd etmekle birlikte istiva ve ilim makamını gerektiren temyiz
noktasında olman gerekir ki o ikisini göresin [ve arasını tefrik edesin].”
Böylece Endülüslü iblis, anlaşılmaz ve mantıksız bir cümle kurmak suretiyle muhataplarını bulmaca çözmek zorunda bırakıyor, akıllarını alıyor.
Sorun şurada ki ortada çözülmesi gereken mantıklı
bir bulmaca yok. Deli saçması zırva var.
*
Kadîm ile hâdisi ayırabilmek (temyiz)
için “âkil baliğ” olmak yeterliyken öne sürdüğü (iki zıddı bir araya getirme
türünden imkânsız olan) iki şarta bakın: Temyiz (ayırabilme) konumunda olmak
için öncelikle istiva (oturup yerleşme) ve ilim (bilme, bilirlik) makamından soyutlanmanız
gerekiyor.
Şimdi sen oturup düşün, bu ahlâksız zampara hergele istiva ile ayetlerde geçen (Allahu Teala’ya özgü) istivayı mı kastetti, yoksa insanların istivasını mı?
Ayıkla pirincin taşını!..
Maksat,
ortaya saçma bir laf atıp muhataba saç baş yoldurmak, patinaj yaptırmak.
Hadi istivayı boş verdik, denklemden
düştük, ilim üzerinden yürüyelim, “İlim
makamından tecerrüd etmekle (soyutlanmakla) ilim makamını gerektiren temyiz
noktasında olman gerekir ki o ikisini göresin [ve arasını tefrik edesin].”
Endülüslü eşşeğe göre (Babasını
katmayalım, eşşek oğlu eşşek demeyelim) temyiz makamı hem ilim makamından
soyutlanmayı, hem de onu bulundurmayı gerektiriyormuş.
Bu iki zıddı bir araya getirme diye birşey
söz konusu olamayacağına göre, temyiz diye birşey de olamaz. Endülüslü zampara
iblisin lafından çıkan sonuç bu.
*
Gerçekte ise, temyiz için âkil baliğ
olmak yeterlidir. Akıl sahibiysen, kadîm olan Allahu Teala ile hâdis olan
yaratılmışları (aklınla) derhal ayırırsın.
Bunun için başka makama gerek yok, "akıl makamı" yeterli.
Fakat Endülüslü bir akılsız zampara eşşek olursan ancak böyle zırvalar yumurtlarsın.
Bu iblisin yapması gereken, bütün
ömrünü Mekînüddin’ın kızı Nizam için şiir yazmakla geçirmek olmalıydı.
Zararı daha az olan bir eşşeklikle
ömrünü tüketmiş olurdu.
Böyle bir eşşeği şeyh-i ekber ilan
eden akılsızlığa tüküreyim!
(Devam edeceğiz inşallah)