28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ
Yukarıdaki başlıkta yer alan “28
Şubat’ta MİT’in rolü” ifadesi bana ait değil. Nazlı
Ilıcak’ın Sabah’ta
yayınlanan 28 Şubat 2013 tarihli yazısının başlığında o ifade yer alıyordu.
Ilıcak, söz konusu yazısında şunu diyor:
“Brifinglere
katılan yüksek yargı mensupları ya
da ajitasyon yaratmak amacıyla
manşet atan gazeteler, askerin
müttefiki gibi görülürken, nedense, MİT bu işten sıyırıverdi.”
Bu cümlenin anlaşılması için bazı hatırlatmalarda
bulunmak gerekiyor.
Erbakan hükümetine yönelik 28 Şubat postmodern darbesi
öncesinde darbeci askerler Batı Çalışma
Grubu adı altında yasadışı bir gizli
örgüt kurmuş bulunuyorlardı.
Bu örgütün estirdiği rüzgârın önünde kurumuş ot gibi
sallanmaya başlayan Türk Genelkurmayı, sözde irticaya karşı bilgilendirmek ve bilinçlendirmek için kamu kurum ve
kuruluşlarını brifing adı altında askerî eğitime tabi tutmaya başlamıştı.
Bu çerçevede yüksek yargı mensupları da darbecilerden
talimat alıyor, irticanın gözünün yaşına bakılmaması gerektiğini
öğreniyorlardı.
Arkadan güdümlü gazeteler de irtica karşıtı dalgayı
köpürtür, yargı mensuplarını gaza getirirken (başta Erbakan hükümeti olmak
üzere) irtica diye adlandırılan kesimlere de korku pompalıyorlardı.
Ama hepsinin arkasında (sonradan 28 Şubat davasını
izlemiş olan Müyesser Yıldız’ın
belirttiği gibi) satılmış vatan haini MİT’çiler
vardı.
Satılmış ve vatan hainiydiler, çünkü arkalarında ABD
ve İsrail ile onların gizli servisleri CIA ve MOSSAD servi gibi sıralanmış bulunuyorlardı. Onların
piyonu durumundaydılar.
*
Ilıcak’ın sözlerini tekrar okuyalım:
“Brifinglere
katılan yüksek yargı mensupları ya
da ajitasyon yaratmak amacıyla
manşet atan gazeteler, askerin
müttefiki gibi görülürken, nedense, MİT bu işten sıyırıverdi.”
Gerçekten de, sıyırıverdi. Hem de tereyağından kıl
çeker gibi.
Halbuki, MİT’in (maaşı kadar vatansever) sözde ülkesine
ve milletine bağlı, özde ise satılmış bazı çalışanları o süreçte hiç de boş
durmamışlardı.
Bunları Ilıcak şöyle sıralıyor:
“Önce, Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel, irtica tehdidi konusunda bilgilendirildi. Eylül
1996’da bu brifingi Demirel’e MİT verdi.”
Buraya dikkat!.. Henüz Eylül
1996’dayız.
28 Şubat 1997 tarihine altı ay var. Altı koca ay..
1990’lı yıllarda Aczmendilik diye
gecekondu tipi bir prefabrik tarikat kurmayı başaran işçi emeklisi Müslüm Gündüz, Aralık 1996’nın sonunda Fadime ile (samanlık işlevi gören bir yerde)
basılmak için henüz harekete geçmemiş.
Sincan’da Kudüs Gecesi düzenlenmemiş..
(Bu geceyi düzenleyenler Gezi Parkı eylemcilerinin
yanında ağzı süt kokan çocuklar gibi kalıyordu ama olsun. Düşünün, resmî makamlardan izin alarak gece düzenliyorlar.
Vay irticacılar vay!)
Henüz, bu muhallebi çocuğu gecesi yüzünden tanklar Sincan sokaklarında yürümemiş..
Eylül 1996’nın, “fırtına öncesi sessizlik” yaşanan
günlerindeyiz.
Ancak, MİT uyumuyor.
Askerler uyusa bile, MİT’çiler uyanık. Askerleri de uyandıracak şekilde acayip
teyakkuz halindeler.. Çünkü iplerini ellerinde tutan CIA ve MOSSAD uyanık..
Ve, sonradan cılkı çıkacak brifingler serisini
darbecilerden daha önce akıl ediyor, muhteşem Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel’e brifing veriyorlar.
*
MİT, bunu yapmakla da kalmamış..
Ilıcak’ın yazısından aktaralım:
“1 Şubat 1997’de, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Erbakan
ile görüştü. Erbakan’ın konuşmalarını doğrudan Çankaya’ya rapor halinde gönderdi. Cumhurbaşkanlığı Genel
Sekreterliği Erbakan’ın ifadelerini değerlendiren bir not kaleme aldı ve Refah Partisi’nin kapatılabileceği hususuna dikkat
çekti.”
Görüldüğü gibi, MİT Müsteşarı Sönmez
Köksal’ın görüşmeleri, adeta bir sihirli değnek işlevi görüyor.
Geleceği okumak, öngörmek gibi sıradışı bir yeteneği
var. (Zatıalileri, kendisinden önce Bubi Rubinstein gibi
oldukça “çağdaş” ve “millî” bir isme sahip bulunan bir
şahısla evlilik yapmış olan Filiz Akın’la evliydi.)
MİT Müsteşarı, ülkenin Başbakanı hakkında
Cumhurbaşkanı’na rapor sunuyor, ardından Cumhurbaşkanlığı Genel
Sekreterliği, MİT’ten aldığı ilhamla, sanki
Anayasa Mahkemesi’ymiş gibi, Refah Partisi’nin kapatılabileceğini “öngörüyor”.
Askerler, tank yürütüyor, gürültü patırtı çıkarıyor,
MİT ise sessiz ve derinden, ama ayağını yere sağlam basarak
gidiyor.
Refah Partisi’nin kapatılacağını, çok
önceden, hiç kimsenin aklından bile geçirmediği bir sırada,
Cumhurbaşkanlığı’nın anlamasını sağlıyorlar.
Muazzam bir uzak görüşlülük, muhteşem bir öngörü
yeteneği, müthiş ve derin bir “hukuk”
bilgisi..
Refah Partisi’nin kapanacağını biliyorlar, bildiriyorlar.
Mesele o zamanki hükümetin düşmesi değil arkadaş, sen
daha anlamadın mı, Refah Partisi’nin bizzat kendisi buharlaşıyor. Geride
hükümet mi kalır!..
*
Peki MİT, meseleyi bu kadarla bırakmış mıydı?
Ne gezer!. Ilıcak’ı dinleyelim:
“21 Şubat’ta MİT, Demirel’e yeni bir brifing verdi. Bütün bu brifingler, Milli
Görüş’ü ve Refah Partisi’ni hedef alıyordu.”
MİT çalışmış abi, boş durmamış..
Taa Eylül 1996’da bir brifingle başladığı memleketi (İsrail hesabına irticadan) kurtarma faaliyetine Şubat 1997’de olağanüstü hız vermiş.
Şubat’ın hemen başında Demirel’e Başbakan Erbakan’ın konuşmalarıyla ilgili bir “rapor” sunmuşlar, Refah Partisi’nin
kapatılmasının gerekebileceğini anlamasını sağlamışlar.
“Durmak yok, yola devam” demişler, 21 Şubat’ta bir
brifing daha vermişler.
*
Bitmiş mi?
Ne gezer! Ilıcak’a tekrar kulak verelim:
“Nihayet, MİT, ‘İrticai faaliyetlerin önlenmesine dair tedbirler’
isimli 25 Şubat 1997 tarihli bir rapor yazdı. Raporu, 28 Şubat’taki Milli Güvenlik Kurulu’na sunmak üzere
hazırlamıştı.”
Yaa, işte böyle..
MİT, gizli ajanları ve elemanları vasıtasıyla sadece ülkemizdeki sürü sepet
grubun, cemaatin, sivil hareketin vesaire rotasını çizmiyor, çizmeye
çalışmıyor, aynı zamanda resmî düzeyde de, askerlerin “akıllanması”nı
sağlıyordu.
MİT, işi kökünden halletmeye çalışıyor, taa altı ay öncesinden Cumhurbaşkanı ile ağını
örmeye başlıyordu.
Cumhurbaşkanlığı’nın Refah Partisi’nin
kapatılabileceğini anlamasını sağlayan MİT, aynı şeyi Anayasa Mahkemesi’nin de anlamasını sağlayabilir
miydi?..
Anayasa’mıza göre, yargı bağımsızdır.
Dolayısıyla, “yasalar çerçevesinde”, MİT’in böyle bir yetkisinin ve etkisinin
olamayacağını kabul etmek durumundayız.
Ancak, yargının gelecekte ne yapacağını öngörmek,
tahmin etmek, herkeste rastlanmayan bir “hukuk” bilgisiyle uzak görüşlülük
sergilemek, “yasalar çerçevesinde” serbest.
Maşaallah MİT’te, ya da MİT’çilerde, ya da en azından
etkili ve yetkili bir kısmında, böylesi özel kabiliyetler hiç de eksik değil.
*
Peki MİT, 28 Şubat 1997
tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısı için hazırladığı raporda hangi tavsiyelerde bulunmuş?
Ilıcak’ın yazısında bunun da cevabı var.
Okuyalım:
“Siyasi Partiler Kanunu
değiştirilerek, milletvekilleri, belediye ya da il başkanlarının
eylemlerinde, ülkenin bütünlüğüne ya da laik cumhuriyete
aykırı bir durum varsa, partiler kapatılmalı.”
Daha anlaşılır Türkçe’yle ifade etmek gerekirse, şunu
demek istiyorlar:
“Bizim laik kabul etmediğimiz insanların
sadece seçme hakkı olsun, seçilme hakkı
bulunmasın. ‘Demokrasi ne büyük nimet, istediğinizi seçebiliyorsunuz’
diyebilsinler, fakat, ‘Demokrasi bir nimet, özgürce seçilebiliyorsunuz’
diyemesinler. Onlar daima seçen, biz de her
daim seçilen olalım. Rol paylaşımı düzgün yapılsın.”
*
MİT’in bir başka tavsiyesi ise şu olmuş:
“İrticai faaliyetlerinden
dolayı YAŞ kararıyla TSK’dan ihraç edilen subaylar,
kamu kurum ve kuruluşlarıyla, mahalli idarelerde çalıştırılmamalı.”
Anlaşılır Türkçe’yle:
“Bunlar pazarda çığırtkanlık yapıp limon satmayı
beceremez. Böylesi kurumlara da giremezlerse sürünür, açlıktan ölürler. Bunları
ordudan kovmak yetmez, peşlerini bırakmayıp ölümden beter bir sefalete
mahkum edelim.”
MİT’in tavsiyeleri bunlarla da sınırlı değil.
“Din” konusunda da halkımızı bilgilendirmeyi kafasına
koymuş. Ilıcak’ın aktardığına göre, MGK’dan şunu istemişler:
“Hizbullah ve
benzeri terör örgütü mensuplarının eylemleri medyada
sergilenmeli, din terörü imajı halkın kafasına
yerleştirilmeli.”
Evet, din terörü imajı halkın
kafasına yerleştirilmeliymiş.
*
11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısını,
“İslamî terör” kavramını “dünya halkının kafasına”
yerleştirmek için CIA ile MOSSAD’ın birlikte
tertiplediği söylenir.
Görüldüğü kadarıyla, ülkemizin yüzakı MİT, bu konuda uluslararası çapta bir performans
sergilemiş, CIA ve MOSSAD’a fark atmış.
11 Eylül'den dört yıl, hatta dört buçuk yıl öncesinden, “din (İslam) terörü” imajını halkın kafasına yerleştirmek
için medyayı kullanmayı kararlaştırmışlar.
Bunu, 28 Şubat’ta, Milli Güvenlik Kurulu’na
önermişler.
Yani, onlara göre, “din tetörürü imajını halkın
kafasına yerleştirmek”, “milli güvenlik” bakımından önemliymiş..
İlginç bir “milli”lik, acayip bir “güvenlik”.. (Millî
değil de milli diye yazmaları galiba nedensiz değil.).
Burada, Hizbullah’ın “perde
arkası”na hiç girmeyelim.
“Acaba MİT, halkın kafasına din terörü imajının
yerleştirilmesi için Hizbullah gibi terör örgütlerinin mevcut
olmasını ‘milli güvenlik’ açısından faydalı mı buluyordu?”
sorusunu da hiç sormayalım.
MİT’in adamları, medyaya “din terörü” imajı üretme
işinde yardımcı olmak için “saha”daki “dinci” görünümlü ajan ve elemanlarına “terör”
üretme görevi verirler mi, vermezler mi? Bu sorunun cevabını da mesleği
istihbaratçılık olanlara bırakalım.
*
Şu işe bakın!
Hizbullah operasyonları taa 2000 yılının Ocak ve Şubat
aylarında yapılmış, bu örgüt ülkede o tarihe kadar sellemehüsselam at oynatmaya
devam etmişti.
MİT ise, anlaşıldığı kadarıyla, 1996’da ve 1997’de,
Hizbullah’ı değil, ülkenin anayasal hükümetini yıkmak için
faaliyet gösteriyordu.
Görünüşe göre, Hizbullah’ın lideri Hüseyin
Velioğlu’nun değil, Başbakan Erbakan’ın
peşindeydiler.
Hizbullah’ın
çökertilmesi değil, Refah Partisi’nin
kapatılması için brifing üstüne brifing
veriyor, rapor üstüne rapor yazıyorlardı.
Ve bu MİT, yıllar sonra, Ergenekon hakkında doğru dürüst birşey bilmediği
yönünde rapor da verecekti.
İşte böyle muazzam bir “milli” teşkilattı MİT..
Din terörü imajını halkın kafasına yerleştirmek için Hizbullah gibi örgütlerin faaliyetlerine umut bağlıyordu..
*
MİT’in, 28 Şubat MGK’sına bir başka tavsiyesi de
şuydu: “İmam Hatip Okullarının açılmasına müsaade edilmemeli.”
Emriniz olur!..
Nazlı Ilıcak, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“MİT raporunda daha birçok tavsiye
mevcuttu. Zaten bu rapor 28 Şubat toplantısının temelini
teşkil ediyordu. Nitekim, MİT’in istediği gibi birçok tedbir de alındı.”
Ve Ilıcak, yazısını şu can alıcı soru ile bağlıyor: “O gün irtica tehlikesi var diye başı çekenler, bugün acaba hâlâ
MİT kadrosunda mı?”
Evet, bu soru önemli.
Ilıcak’ın yazdıklarından (Ki, “Demokrasiye İnce Ayar” adlı kitabında konuyu daha
geniş anlatıyor) şu anlaşılıyor:
MİT’çilerin 28 Şubat’taki rolü, askerinkinden
daha derin ve köklü..
*
Şimdi gelelim 28 Şubat’ın bir başka boyutuna..
Bugün biliyoruz ki, 28 Şubat, bir Amerikan projesiydi.
MİT’in görevi ise, gerçekte, dış güçlerin arzuları doğrultusunda ülkenin anayasal hükümetini devirmeye çalışmak değil, bu tür oyunları bozmaktır, bozmak olmalıdır.
“Yasalar çerçevesinde”
durum budur.
Gel gör ki, kazın ayağı, baktığınız yere göre farklı
görünüyor.
Yeni Şafak yazarı Cem Küçük’ün 27 Haziran 2013 tarihli yazısında yer alan
şu satırlar, herhalde MİT-CIA ilişkisi konusunda
da derin düşüncelere yol açabilir:
“… Defalarca kez yazdım, başkaları
da. Cengiz Çandar 1997’de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 8. katındaki toplantıyı
yazmasa, 28 Şubat’ın gerçek sebebini asla öğrenemeyecektik. Alan
Makovsky ağzından kaçırmasa, Çandar’a Erbakan’ın darbesiz devrileceği
kararı aldıklarını söylemese, dünyadan haberimiz olmayacaktı.
Üstelik bunun belgesi de yok. Zaten böyle toplantıların resmi evrakı olmaz.”
Evet, böylesi toplantıların resmî evrakı olmaz. Ancak
birileri emeklilik ve yaşlılık günlerinde anılarını yazarsa yaşananlardan
haberdar olunur.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın sekizinci katında bir toplantı yapılıyor, halkımızın Amerikalı “gerçek” efendileri Erbakan hükümetinin darbesiz devrileceğini öngörüyorlar ve bu gelişme kelebek etkisiyle ülkemizde bir sürü tantanaya yol açıyor.
Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda bir kelebek kanat çırpıyor, Türkiye’de
fırtına kopuyor.
Bütün “milli” kurum ve kuruluşlarımızda dalgalanmalar,
hareketlenmeler yaşanıyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı, kartal gibi kanat
çırpsa, fil gibi koşsa, gergedan gibi seyirtse, Ankara’da yaprak kımıldamıyor,
fakat, elin Dışişleri Bakanlığı’ndaki kelebeğin kanat çırpması, Türkiye’yi
mahvetmeye yetiyor.
*
Bu arada, kelebeğin kanat çırpması karşısında pek
mütehassis olan “milli” çevreler, “yükselen dalga” sayesinde köşeyi dönmeyi de unutmuyorlar.
Ordudan irtica gerekçesiyle ihraç edilenlerin
payına sefalet, bunların şansına ise villalar, cipler, yazlıklar, köşkler, kâşaneler, şişkin banka
hesapları düşüyor.
Mesela, 11 Şubat 1998 tarihinde Sönmez Köksal’ın
yerine geçen ve 11 Haziran 2005 tarihine
kadar görevde kalan MİT Müsteşarı Şenkal
Atasagun hakkında (meşhur MİT’çi Mehmet Eymür’ün atin.org adlı sitesinde) dile
getirilmiş olan iddialara bir göz atalım:
MİT PERSONELİNDEN ACI İTİRAFLAR
Uzun yıllar görev yaptığım Milli
İstihbarat Teşkilatı bünyesinde meydana gelen, kanun ve ahlak dışı olayların gün yüzüne çıkması, ben ve
benim gibi MİT çalışanlarını derinden yaralamakta, seyretmekten öte, elimizden
de bir şey gelmemektedir.
… Sayın ATASAGUN ve yakın ekibi,
şu anda ülkemizin sayılı zenginleri arasına girmişlerdir. Müsteşar
ATASAGUN un İstanbul da bulunan gayrı mülkleri, arsaları, 2 adet villası,
bankalardaki kabarık döviz hesapları gün yüzüne çıktığında, müsteşarın mal
varlığının büyüklüğü daha net anlaşılacaktır.
… Bununla yetinmeyen ATASAGUN
ailesinin, nasıl olup ta yurt dışında büyük bir
villa yaptırabildiği ise bu zenginliğin son halkasını
oluşturmaktadır.
… Sayın ATASAGUN, yaptığı
icraatlarla teşkilatı, adeta başka servislerin ve devlet içinde illegal bir yapının arka bahçesi
haline getirmiştir. Bilinmeyen yerlerden ve
şahıslardan gelen değişik istekler, adeta MİT in işi haline getirilmiş,
müsteşar sadece bu işe odaklanmıştır. Müsteşarın, teşkilattan hangi evrakları dışarıya çıkardığı, kimlere verdiği, sır olarak nitelenen arşivleri kimlere açtığı, kimleri dinlemeğe aldırdığı
ve dinlenilen şahısların en mahrem hayatlarının, kimlere ve ne için
verildiği, en yakınında olmuş bizler için bile artık muamma bir durum haline
gelmiştir. Sayın müsteşar bütün illegal işlerini,
daha önce olduğu gibi şimdi de, Kaşif KOZİNOĞLU ile yapmaktadır.
… İnsan kasabı haline
gelmiş (veya getirilmiş) ve yaptıkları bugünlerde tekrar gündeme gelen Yeşil
kod adlı Mahmut YILDIRIM ile yakın temasını devam ettiren KOZİNOĞLU, Müsteşarla
beraber yürüttükleri illegal işlerde bu tür
kanalları da kullanmayı ihmal etmemiştir. KOZİNOĞLU nun,
müsteşarın bilgisi dahilinde, birilerinin isteği doğrultusunda nasıl adam harcadıkları, İstanbul yeraltı insanlarıyla nasıl samimi oldukları ve tabii ki
püroya olan düşkünlüğü için neler yapamayacağı aşikardır.
… Senkal ATASAGUN, KOZİNOĞLU na
karşı ciddi açıklar vermiştir. Bundan dolayı da,
KOZİNOĞLU nu görevden el çektirmesi mümkün değildir. Bunun yerine , işinden
uzaklaştırıyormuş gibi göstererek, Türkiye de en yüksek maaş alan bürokratların
görev yaptığı Japonya ya göndermiş, bu durum, adeta terfi ettirecek kadar
KOZİNOĞLU nu sevindirmiştir. Ayrıca, sanık konumunda devam eden davaları
bulunan KOZİNOĞLU, Japonya ile olan saat farkından dolayı çıkacak olan bir
kararın ulaştırılması adına zaman kazanmış olacak, bu safhada, ilgili kararı
veren yargı mensuplarına karşı alınacak kararlarda daha rahat olunacaktır.
… Bu kadar vahim tabloya rağmen,
Başbakanımızın, MİT içindeki bu kadar probleme ilgisiz kalması, Şenkal ATASAGUN
dan yana bir çizgi izlemesi ise bizleri derin derin düşündüren asıl konudur.
… ATASAGUN ve ekibinin yaptığı kanun
dışı faaliyetler, dinlemeler, Yeşil gibi insan ortadan
kaldırmalar, teşkilatın paralarının yenmesi, çok büyük zenginlikler,
sahte diplomalar, en yakınındaki basın müşaviresiyle bile gönül eğlendirmelerle
hayat sürecek kadar pervasızca hareket eden bir üst
kademe varken, Başbakanımızın hiçbir şey yokmuş gibi, en uzun
kalma rekoruna sahip, çalışmayan, iş üretmeyen, kendi
hükümetine bile problemler çıkartan bir müsteşarı görevden
almaması veya alamaması altında başka şeyler mi
var ?
Başbakanımızın, şahsından veya
hükümet üyelerinden kaynaklanan, büyük bir problem veya başka bir ifadeyle açık
(veya açıklar), ATASAGUN tarafından, göreve gelir gelmez teşkilat imkanlarıyla
öğrenilip acaba dökümante mi edildi? Veya Başbakanımızın bir diyet borcumu söz
konusu?
… Teşkilat içinde yapılan dar
katılımlı toplantılarda, Sayın Müsteşar, “ Ben istemedikten sonra beni
kimse bu makamdan alamaz” demesi ise bu durumun olma ihtimalini
güçlendirmektedir.
… Sayın Süleyman Demirel e olan yakınlığı
nedeniyle, zamanında Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olan ve sonrasında hak
etmediği halde konumu gereği, MİT idari işler Başkanlığına getirilen Arman SUAR
ın teşkilatı nasıl dolandırdığı, kadınlara olan düşkünlüğü, teşkilat mensubu
bir bayana nasıl beyaz BMW aldığı, 2000 sayfa yolsuzluk dosyasının Demirel
tarafından nasıl engellendiği bilinmektedir.
(http://www.atin.org/ekler/Cunta120205_1.asp)
*
Bu “acı itiraflar”a bakarak, MİT’in 2005’teki durumu
hakkında kabaca bir fikir edinmek mümkün. 28 Şubat Süreci’ndeki
“brifing” faaliyetlerinin yerini başka türden çalışmalar almış.
Bu mektupta Atasagun’a yöneltilen “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar” suçlaması çok
önemli.
Gerçekten ilginç.. “Yeşil gibi insan ortadan
kaldırmalar”..
Acaba bu “insan ortadan kaldırmalar” sadece ülkemizin
Güneydoğu’sunda ya da İstanbul gibi metropollerimizde mi cereyan ediyordu,
yoksa Avustralya gibi ülkelere de uzanıyor muydu?
2005 yılında bile, “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar” ile
suçlanabilen bir ekip MİT’i yönetmiş olduğuna göre, bu sorunun akıllara gelmesi
yadırganmamalıdır.
*
Her ne kadar, “Yeşil tipi terör”ün
medyada yer bulması ve halkın kafasına yerleştirilmesi, “din terörü” imajının üretilmesi kadar kolay ve risksiz
değilse de, medyadaki sızıntı ve kaçakların tümden engellenmesi de mümkün
değil.
Durum böyleyken, 2003 yılında, gazeteci Arslan Bulut bize, “Türk istihbarat kaynakları”na
dayanarak, Esad Coşan hocayı CIA’in,
İngiliz gizli servisine öldürtmüş olduğunu “öğretiyordu”.
Bu “Türk istihbarat kaynakları”, 28 Şubat’ta Amerikan
Dışişleri Bakanlığı’nın sekizinci katında alınan kararları tesadüfen hayata geçirmeye çalışan MİT’in, akla ziyan “irtica ile mücadele tedbirleri“ni
28 Şubat’ta MGK üyelerinin aklına düşüren MİT’in, “din” ile “terör” kavramlarını halkın kafasında özdeş hale
getirmeye çalışan MİT’in; irtica denince ilk akla gelen isimlerden Prof. Esad Coşan hocanın 28 Şubat Süreci’nde ülkesini terk etmek zorunda kalmasında oynadığı role de
bir zahmet açıklık getirebilirler mi?
Ordudan atılan subayların yaşadıkları
mağduriyetleri yeterli görmeyen, ayrıca bir de
belediyeler gibi diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışmalarının da engellenmesini isteyen MİT’in, Esad Coşan hocanın Avustralya’daki yaşamı hakkında ne tür olumlu
düşünceleri olabileceği konusunda da bu “Türk istihbarat kaynakları” bizi
aydınlatabilirler mi?
Bu sorulara, “resmen” değilse de, “kritik ve analitik” gereği “Türk istihbarat
kaynakları”nın cevap vermeleri beklenir.
Çünkü, Esad Coşan hocanın ölümüne ilişkin “kritik ve
analitik” düşüncelerimizin akış yönünün başka türlü değişmesi mümkün değildir.
*
Son olarak şunu belirtmeliyiz:
Nazlı Ilıcak’ın “O gün irtica tehlikesi var diye
başı çekenler, bugün acaba hâlâ MİT kadrosunda mı?” sorusunun can alıcı bir soru olduğu açıktır.
Can alıcı..
Ve, bu soruya hayır cevabını veremiyor oluşumuz, en az
yukarıdaki “itiraflar” kadar acı bir durumdur..