FETÖ'NÜN TELEKIZLARI KIBRIS'I FETHEDERKEN

 







“Moldovalı Marianna Cojocaru 20 yaşındaydı. Gazimağusa Larnaka yolu üzerindeki bir gece kulübünde çalışıyordu. 26 Aralık 2012 akşamı, mekâna ait lojmanın 2 numaralı odasında cesedi bulundu. Yapılan otopside darp izine rastlanmadığı açıklandı. Polis ise olayda herhangi bir suç unsuruna ulaşamamıştı. Ancak birkaç gün sonra Kıbrıs Türk Tabipler Birliği’nden bir açıklama geldi. Bu olaya göz yummanın ve örtbas etmenin suç ortaklığı olduğuna dikkat çekilerek başlanan açıklamanın devamında Cojocaru’nun ölümünün aslında kişisel bir vakanın sonucu olmadığı ortaya çıkıyordu. ABD’nin hazırladığı insan ticareti raporlarında KKTC için, -kadın ticaretinin merkezlerinden biri haline geldiği- yönünde bilgiler yer alıyordu. Tabipler Birliği bu konuda endişe yaşayan tek kurum değildi.”

Yukarıdaki satırlar, Cumhuriyet gazetesinin “Kıbrıs'ın başı seks ticaretiyle dertte” başlığını taşıyan 13 Ocak 2013 tarihli haberinde yer alıyor. (Bkz. https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kibrisin-basi-seks-ticaretiyle-dertte-397240)

O tarihten iki yıl 10 ay sonra, 14 Kasım 2015 günü, Sabah gazetesinin internet sitesinde, Yeni Akit gazetesi kaynak gösterilerek, “Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış” başlığını taşıyan bir haber yayınlanacaktı.

Sözkonosu haberde “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlıklı dosyalardan ve powerpoint sunum materyallerinden söz ediliyordu.

İddiaya göre bunlar, “telekızların askerlere nasıl ulaşacağının adım adım gösterildiği” dosyalardı. 

*

A ve B planları ile “internet” başlıklı dosyadan daha önce söz etmiştik. “KKTC yapılanma” başlığı altında ise şunlar söyleniyor:

KKTC YAPILANMA

Kıbrıs tam olarak istediğimiz bir ortama sahip; seks, alkol, uyuşturucu çok normal ve herkes arasında ileri seviyede yaygın.

Otellerin teknik servis ekibine eleman sokmamız ve onların vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemeliyiz. Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz. Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için. Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.

Ayrıca otellerin rezervasyon listelerini önceden alıp, kimin ne zaman geleceğini bilip ona göre kişileri hedefe alabiliriz.

TSK’ya yeni tayinle gelenleri (özellikle yeni teğmenleri) çok hızlı bir şekilde oryantasyon adı altında mutlaka bizim belirlediğimiz gece klübüne götürmeliyiz. Bu konuda tulum çıkarmalıyız.

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis)

Sabah ile Cumhuriyet’in haberlerini  yanyana getirdiğimizde, FETÖ’nün (Ki kastedilen, İzmir’de görev yapan polisler), kötü emelleri için Moldova’dan bile telekız ithal etmekte olduğuu düşünebilirdik.

Hatta, Cumhuriyet’in haberindeki başka bir paragraf, Özbekistan’dan bile telekız getirmekte olduklarını düşünmeyi mümkün kılıyordu:

“… Birleşik Kıbrıs Partisi’nin fuhuş sektöründeki araştırmaları sırasında ulaştığı Özbekistanlı N.A., ülkesinde yaşadığı geçim sıkıntısı sebebiyle Kuzey Kıbrıs’a yönelmiş. … Bu fuhuş pazarına giden ticaret yolu komisyoncularla başlıyor. ....”

*

Cumhuriyet gazetesinin sorularını cevaplandırmış olan Birleşik Kıbrıs Partisi (BKP) sözcüsü Hediye Yiğiter şunları söylemiş durumdaydı:

“Kıbrıs’ın kuzeyi, … kumarhanelerin ve gece kulüplerinin hâkim olduğu, mafyaların silahlı hesaplaşmalara girdiği, insan kaçakçılığının ve ticaretinin yapıldığı bir bölge haline dönüştürüldü. 1998’de Türkiye’de yasaklanıp kapatılan kumarhaneler ülkemize taşındı. Türkiye’den Kıbrıs’ın kuzeyine taşınan kumarhaneler, beraberinde uyuşturucuyu, insan ticaretini, mafyalaşmayı ve bataklıktan farkı olmayan gece hayatını da getirdi. … Sizin eğlence sektörü olarak adlandırdığınız bu sektör, ülkemizde sosyal ve kültürel bir çöküntüye neden oluyor. … Toplam 42 gece kulübünde 364 kadın seks kölesi olarak çalıştırılıyor. Ülkemizi adeta “arka bahçeye” dönüştürdüler.

“Çeşitli ülkelerden iş vaadi ile kandırılarak çalışmak için getirilen kadınlar adeta bir meta, bir köle gibi satılıyor. Defalarca ve birçok kişi ile cinsel ilişkiye zorlanıyorlar. Dayağa ve işkenceye maruz kalıyor. Çalıştıkları yerlere borçalandırılıp çalışmaya itiraz etmeleri engelleniyor. Her açıdan sömürülüyorlar. Öldürülüyorlar. Pasaportlarına el konulup seyahat özgürlükleri ellerinden alınıyor.”

(https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kibrisin-basi-seks-ticaretiyle-dertte-397240)

Bunları söyleyen, Kabrıslı bir siyasetçi..

*

Ancak konu, Cumhuriyet gazetesinin haberinden iki buçuk ay önce, 30 Ekim 2012’de Kıbrıs Star gazetesinde de Suna Erden imzasıyla haber yapılmış durumdaydı.

Fuhuş pazarı” başlığını taşıyan bu haber, Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesi kaynaklı haberiyle birlikte düşünüldüğünde, İzmir’deki FETÖ’cü polislerin uluslararası bir telekız ticareti ağı kurmuş olduklarını akla getirebilirdi. Hatta, meşhur genelev patroniçesi Matild Manukyan’ın oğlunun bile FETÖ’cü polislerle iş tuttuğu sonucuna varılabilirdi.

Haberde şunlar söyleniyordu:

Star Kıbrıs’ın yaptığı araştırmaya göre, KKTC’de eğlence merkezi adı altında 42 gece kulübü bulunuyor ve burada sayıları 500’ü bulan konsomatris çalıştırılıyor. Bu gece kulüplerinden her ayın 25’in de vergi adı altında 30 bin TL’ye yakın para alınıyor. … Ülkede cazip hale gelen bu “fuhuş pazarı”na, bir zamanlar Türkiye’nin vergi rekortmeni genelev patroniçesi Matild Manukyan’ın oğlunun da talip olduğu … Manukyan’ın tek varisi olan oğlunun, KKTC’de gece kulübü açmak için girişimde bulunduğu ve KKTC makamları ile irtibata geçtiği öne sürüldü.

“… Fuhuşa giden yolun en başındakiler ise kadınların geldiği ülkelerdeki komisyoncular oluyor. Komisyoncular, KKTC gece kulüplerinde çalışacak kızları buluyor, sonra gece kulüpleri ile irtibata geçiyor. Gece kulüplerinden talep gelmesi halinde yaklaşık 6 bin dolar pay aldıktan sonra kadınları ülkeye gönderiyor.

“… Bu kızlara konsomatris adı altında çalışma izni verilse de, uygulanan prosedürler aslında fuhuşun devlet tarafından peşin peşin kabul edildiğini gösteriyor. …”

(https://www.starkibris.net/index.asp?haberID=133647)

*

Aradan dokuz yıl geçtikten, yaşlı Dünya’mız kendisinden de yaşlı olan Güneş’in etrafında dokuz tur daha attıktan sonra medyada Sedat Peker fırtınası patlak verecek, Kıbrıs’ın fuhşu, uyuşturucusu, rüşveti ve kumarı daha kanlı canlı gündeme gelecekti. Cumhuriyet gazetesinin 13 Kasım 2021 tarihli haberinde şunlar söyleniyordu:

“Sedat Peker'den Ankara’da "kokain ve fuhuş partisi" iddiası

“Organize suç örgütü lideri olduğu iddiasıyla yargılanan Sedat Peker, sosyal medya hesabından dikkat çeken paylaşımlarda bulundu.

“Daha önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile ilgili "uyuşturucu ve fuhuş partileri" iddialarıyla paylaşımlarda bulunan Peker, benzer olayların Ankara ve İstanbul’da da yaşandığını iddia etti.

“Ankara’da lüks bir otel adı veren Peker, İstanbul’da da bir otel ve rezidansı işaret ederek, siyasetçiler ve bürokratlar için fuhuş ve kokain partisi verildiği iddia etti.

“Peker'in iddiaları şu şekilde:

"Bütün zenginler, siyasetçiler, bürokratlar orada. Bu senenin Nisan - Mayıs aylarında otelin lobisinde bulunan bir bürokrat bayanın gördüklerinden rahatsız olması üzerine polisi aramasıyla otele fuhuş baskını yapılmıştı. Bununla ilgili haberleri internetten sildirebilmiş olsalar da poliste resmi kayıtları mutlaka duruyordur. Onları yok edemezler (Eğer yok edilmişse bu çok daha büyük bir skandal. O zaman ortalık daha da şenlenir.). Bu otelin ilk katlarında Rus bayanlar müşteri olarak kalıyor. Bazen de orta katları kullanıyorlar. Otele gelen zengin iş adamlarımız, siyasetçilerimiz, bürokratlarımız otelin lobisinde işlerini hallederken bazı otel personellerinin aracılığıyla kadınların odasına çıkıyorlar."

“Aynı otelde devlet kademesinin de toplantı yaptığını belirten Peker, şunları kaydetti:

"Bu otelde İçişleri Bakanlığı’nın ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bazı çalışma toplantıları da yapılıyor (NE KADAR ACAİP DEĞİL Mİ?). …

“Peker ayrıca, partilere katılanların listesinin elinde olduğunu ve yalanlanması durumunda açıklayacağını belirterek, şu ifadeleri kullandı: 

"Şunu söylemeyi unuttum. Sakın ola beni yalanlamaya kalkmayın. Bilirsiniz bu işlerde çok iyiyim, adamı tüm dünyaya rezil ederim. Partilere katılanların ve müdavimlerin isim listesi bende. Biraz Whatsapp yazışması, birkaç kayıt da var. Tekrar söylüyorum, sakın beni yalanlamaya kalkmayın. Ayrıca bütün ülke fuhuşa, kokaine batmış demesinler diye daha elimde bulunan yüzlerce yerin ismini yayınlamadım. …"

(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/peker-kayitlar-var-diyerek-iddia-etti-ankara-ve-istanbulda-1884506)

*

Asıl konumuza, Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek yayınladığı habere dönelim..

Davanın seyri, söz konusu haberi doğrulamadı.. Çürüttü..

Böylece haberin, bir algı operasyonu, bir psikolojik savaş hilesi, yalan ve iftira olduğu anlaşıldı.

Bu yapılan, FETÖ’cülere yönelik bir hile, söz konusu gazetelerin okurları ve kamuoyu düşünüldüğünde ise bir aldatmaydı. Milletin enayi yerine konulmasıydı.

Ve biliyorduk ki, “Bizi aldatan, bizden değil”di..

Şurası açık ki, söz konusu haberi, adı geçen gazetelerin kendi personeli, “asparagas” kavramının unutulmaması için uydurmuş olamazdı. Onlara, birileri hazırlayıp vermişlerdi.

Onlar, kimlerdi?

FETÖ hakkında böyle yalanlar uyduranlar, hedefe seni koyduklarında senin için de bazı şeyler uydurabilir (Mesela birilerine seninle ilgili olarak “İlaçlarını almadığında saldırganlaşabilen bir paranoid şizofrendir” diye e-posta gönderebilir), elleri altındaki satılmış kalemlere senin hakkında doğru yanlış herşeyi yazdırabilirlerdi.

*

Sabah’ın (Yeni Akit kaynaklı) haberinde Paralel Devlet Yapılanması’nın telekızlarla çalışma yöntemlerine ulaşıldı. 17 kişinin tutuklandığı İzmir merkezli casusluk soruşturmasında, şüphelilerin el konulan bilgisayarlarından paralel çetenin telekızları nasıl kullandığına ilişkin ayrıntılı plan ve yönergelere ulaşıldı” deniliyordu ama, nedense, gazetelerin ulaştığı “ayrıntılı plan ve yönergelere” savcılık ve mahkeme ulaşamadı.

Gerçekte, söz konusu haberi okuyan herkesin kendisine şunu sorması gerekirdi:

Türkiye’de herhangi bir cemaat ya da topluluğun, MİT’ten habersiz bu tür organizasyonlar gerçekleştirmesi mümkün müdür?

İkincisi, kendisine savaş açılmış bir topluluğun mensupları, bu kadar çapraşık tuzaklar kurup planlar yapacak ve uygulayacak kadar profesyonel iseler, kendilerine yönelik onca operasyonlar ve tehditlerden sonra hâlâ (amatörlerden bile beklenmeyecek bir acemilikle) bilgisayarlarında böylesi belgeleri tutuyor olabilirler miydi?

*

Üçüncüsü, istihbarat teşkilatları (gizil servisler) ajanlaştırma faaliyetlerinde bu tür kumpaslar tertipleyebilir, fahişeleri de kullanabilirler. (Bkz. Gizli servislerle ilgili literatür.. Ya da daha kolayı, “Kadrolarında şeyh de var, fahişe de” diyen Abdurrahman Dilipak’ın yazıları.)

Ve bu gizli servislerin personeli, “Bu yaptığımız, ahlâksızlık, şerefsizlik” demezler, tam aksine bunu kutsal görevlerinin mübarek bir parçası kabul ederler. Ne de olsa “Mevzubahis olan vatansa (birilerinin vatan adını verdikleri hırslarıyla) namus, din-iman bile teferruattır”.

Fakat sürekli biçimde ”ahlâk, namus, haya, örnek nesil” vs. vurgusu yaparak adam devşiren bir cemaatin, mensuplarını, böylesi şerefsizlikleri organize edecek şekilde motive etmesi, ve bunu yıllarca saklamayı başarması mümkün olabilir miydi?

İçlerinden hiç mi namuslu ve dürüst biri çıkıp da “Hayır arkadaş, ben bu ahlâksız yapı içinde yer alamam” deyip dönen dolapları hiç değilse eşine dostuna anlatmaz, ve fısıltı gazetesinin bunları yaymasını sağlamazdı?

Mesela Hüseyin Gülerce’nin bunlardan hiç mi haberi olmamıştı?.. Olduysa olan biteni sessizce seyretmeyi midesi nasıl kaldırabilmişti?

Bu nasıl bir mideydi?

Sadece Hüseyin Gülerce olsa?.. Birçok AK Partili siyasetçinin yakınlarının (damat, yeğen, kuzen, amca-dayı, hala-teyze, dünür vs.) FETÖ’cü olduğu biliniyordu, onlardaki bu tür yozlaşmaları hiç mi farkedememişlerdi?

*

Dördüncüsü, şu biliniyor ki, söz konusu “telekızlı organizasyon şablonu”nu dünyadaki mevcut gizli servisler (istihbarat teşkilatları), faaliyetlerinin mühim bir parçası olarak hayata geçirmeyi ihmal etmezler. Meşhur MİT’çi Mehmet Eymür’ün dediği gibi, “İstihbaratta yatak odaları önemlidir”.

Ve savcılar, gizli servislerin bu tür faaliyetlerine müdahale edemez, onların tekerine çomak sokamazlar.

Sokarlarsa ne olur?.. Ne olacağını Suriye’ye giden MİT tırları olayında gördük.

Beşincisi, bir ülkenin silahlı kuvvetlerine karşı böylesi bir kumpas kurulabiliyorsa, öncelikle gizli servisi ile askerî istihbaratının kesinlikle görevi ihmalden dolayı cezalandırılması gerekir.

Daha kestirme bir çözüm, lağvedilip yerlerine işe yarar teşkilatların kurulmasıdır.

*

Bütün bunlar, The Cemaat’in her açıdan masum olması anlamına gelmiyor.

Ancak, burada iki noktanın altını çizmek gerekir:

Birincisi, FETÖ’yü kurup palazlandıran, devletin kendisidir. Bir CIA-MİT ortak projesi olarak ortaya çıkmıştır.

Temel yaklaşımları ve söylemleri de bu proje çerçevesinde şekillenmiştir.

Mesela: Laf cambazlığıyla cihadı terör gibi gösterme, dinler arası diyalog edebiyatı ile Hristiyanlık ve Yahudilik sempatizanlığı yapma, “İslâm ahlâkı”nı savunuyormuş gibi gözükerek İslam’ın siyasal boyutunu değersizleştirme, İslam birliği hedefini ve Şeriat’ın hakimiyeti (İslam hukukunun üstünlüğü) ilke ve idealini “dinin ideolojileştirilmesi” diye yaftalayarak dolaylı biçimde reddetme, bu ilke ve idealleri savunanları (yine dini ideolojileştirme suçlamasıyla) Siyasal İslamcı ya da sadece İslamcı etiketiyle karalama, laik (siyasal dinsiz) demokrasiyi Şeriat devletine tercih etme..

*

Bunlar, basit hatalar değil..

Fethullah Gülen, cemaatini bu doğrultuda şekillendirirken Bediüzzaman Said Nursî’yi ve diğer İslam ulemasını istismar etmeyi de ihmal etmemiş, bu arada (birçoğunun uydurma olduğu anlaşılan) rüyalarla insanları manipüle etmekten de geri kalmamıştır.

Hilekârca davranmıştır. Dürüst olamamıştır.

Ancak, bugün Türkiye’de birçok cemaat, yukarıda FETÖ’nün düşünce çizgisi olarak aktardığımız yaklaşımları savunur hale gelmiş durumdadır.

Pekçoğu, zihniyet ve çalışma yöntemleri bakımından FETÖ’den farksız. (Mesela Cübbeli Zahmet, FETÖ’den daha kirli bir adamdır. Fakat siyasal iktidara “biat” ettiği ve Kemalistlik yaptığı için işleri ve “din ticareti” tıkırında. Uluslararası bağlantıları zayıf olduğu için “devlet” açısından “tehlikeli” kabul edilmiyor, dine verdiği zarar ise “devlet”in umurunda değil.)

AK Parti’nin resmî söylemleri de FETÖ zihniyeti ile bir ölçüde örtüşmektedir.

*

İkinci noktaya gelince..

FETÖ’ye yöneltilen “devleti ele geçirmeye çalışma” suçlaması Masonlar için de geçerlidir. Fakat bundan dolayı Masonlara yönelik bir operasyon yapıldığına bugüne kadar şahit olamadık.

Memlekette adeta “Masonluğu koruma kanunu” hükümferma..

Bunun yanısıra, adına Ergenekon denilsin denilmesin, Kemalist bir zümrenin kendilerini devletin gerçek sahipleri olarak ilan etme hadsizliği sergilemekten vazgeçmedikleri görülüyor.

Bunlar, akıllarına estiği zaman Kemalizm adına herkesi asmakla kesmekle, parçalayıp doğramakla tehdit edebiliyorlar.

Misal, Prof. Emin Gürses’in internette dolaşan videosundaki şu kepaze laflar:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Bar fedaisi olması gerekirken yanlışlıkla (belki de torpille) akademisyen yapılmış olan bu akıl ve izan yoksunu şahıs, “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” deyişini doğrulayacak şekilde Ümit Özdağ’ın Zafer Partisi patırtısına katılmış ve genel başkan yardımcısı olmuş durumda.

Ümit Özdağ’ı da dengesiz açıklamalarından ve tam da “milli” bayramlar sırasında cuma namazına gidip (Diyanet tarafından gönderilen metinlerden oluşan) hutbeleri okuyan imamlara “Atatürk’ü de an!” diyerek teröristlik yapmasından, ibadeti ifsat etmesinden ve milletin huzurunu bozmasından tanıyoruz.

Fakat bir müslüman, (deist ya da ateist) Atatürk’ün adının hutbede anılmasına itiraz etse, “Din ile devlet işlerini birbirine karıştırmayın, Atatürk’ünüzü anmak istiyorsanız namazdan sonra Atatürk heykellerini ziyaret edin, ne söyleyecekseniz orada söyleyin” dese, kimbilir onun hakkında neler denir.

Özdağ’ın teröristliğinin ise, derin güdümlü olduğu anlaşılan medya organları tarafından reklamı ve propagandası yapılıyor.

Bu hadsiz, hırslı ve hırlı siyasetçi koçbaşı olarak kullanılarak Diyanet camiası ve müslüman halk üzerinde baskı kuruluyor.

Kimse de bunlara "Haddinizi bilin!" demiyor. Memleket babalarının çiftliği.. Müslüman halk da zavallı serfler.. 

*

Yazı uzadığı için, “KKTC yapılanma” başlıklı ifadeler üzerinde bir başka yazıda duralım inşallah.


FETÖ'NÜN TAHRİP GÜCÜ YÜKSEK "AŞK VE SEX BOMBASI" TELEKIZLARI

 








Evet, konumuz, Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek yayınladığı FETÖ haberi.

Haberde “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlıklı dosyalardan ve powerpoint sunum materyallerinden söz ediliyor.

Bunlar, “telekızların askerlere nasıl ulaşacağının adım adım gösterildiği” dosyalarmış. 

A ve B planlarını aktarmıştık.. Sırada “internet” başlıklı dosya var. O da, telekızların askerlere nasıl ulaşacaklarını adım adım gösteriyormuş.

Okuyalım:

İNTERNET

Kritik personel tespit edilecek.

Personelin zaafları iyi belirlenecek; aşk isteyene aşk, sex isteyene sex ile yaklaşılacak.

Personelin mailleri, face’i ve netteki ilgileri tespit edilecek.

Resimler mail ile yollanarak arkadaş arıyor formatında msn adreslerimiz bırakılabilir.

Arkadaşlık sitelerine güzel resimlerle üye olarak üye subay astsubaylara mesaj bırakılacak.

Kısa sürede soyunulacak.

Karşıdaki mastürbasyona yönlendirilip, kamera görüntüsü alınacak.

Daha sonra Marmaris ilgilenecek. (Telefon-mail-tehdit)

İnternette tanışılan ve görüntüsü alınanla kesinlikle yüz yüze tanışılmayacak.

Bir kez tanışılıp görüntüsü alınan kişiyle bir daha nette görüşülmeyecek.

Eğer açık görüntüye evet derse, fotoğraf makinesine alınacak, sexten sonra birlikte tekrar izlenecek.

Görüntüler kendisine kesinlikle verilmeyecek, fotoğraf makinesinden hemen silinecek, daha sonra geri çağırma programları ile tekrar elde edilecek..

Eğer açık görüntüye evet demez ise gizli kameralı ortam ayarlanacak.

Belge ve bilgi getirmenin yaşam tarzı olduğu kabul ettirilecek.

Başlangıçta çok gizli belgelerden çok basit önemsiz herkesin bulabileceği belgeler istenerek belge bilgi getirmesi alışkanlık haline getirilecek

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis)

*

Bu müstesna “belge”ye göre, İzmir’deki FETÖ’cü polisler gündemlerine ilk hedef olarak, TSK’daki “kritik” personelin tespitini almışlar.

Evet, bütün personeli değil, “kritik” personeli.

Kritik personelden ne anlaşılacağı, duruma göre değişir. “Kritik”ler bazen “karar” mercîleridir, bazen de, “kiritik” önem taşıyan görev ya da lokasyonlarda olanlardır.

Mesela, bazen bir general “kritik” personeldir, bazen de (generalin zaaflarının tespitinde ya da ona yönelik zehirleme vs. gibi bir suikastte kullanılabilmesi bakımından) onun emir eri, çaycısı, şoförü vs. ..

“Belge”ye göre, “kritik” personelin tespitinden sonra sıra onların kritik zaaflarına geliyor.

Evet, “belge”ye inanacak olursak, İzmir’in FETÖ’cü polisleri, polisliği bırakmış, bir istihbarat teşkilatı gibi çalışmaya başlamışlar, üstlerine vazife olmayan, hatta suç demek olan işlere bulaşmışlar.

Suç, çünkü, kurumlarda kimlerin “kritik” konumlarda olduğu da, hangi “kritik” personelin ne tür zaaflarının bulunduğu da polisi ilgilendirmez. 

Bu, polisin yetki ve sorumluluk alanına girmez. 

Onun görevi suç işlenmesini engellemek ve suçluları mahkemelere sevketmekten ibarettir.

*

Polislerin istihbarat faaliyeti yaptıkları da olur, fakat bu, bir suçlunun yakalanması ya da bir suç örgütünün üyelerinin tespiti ve bağlantılarının ortaya çıkarılması gibi durumlarda yaşanır.

Polis, kimin hangi suçlara meyilli olduğu ya da hangi zaaflarının bulunduğuyla ilgilenmez, ilgilenemez. Buna vakti de olmaz zaten, işi başından aşkındır.

İstihbarat teşkilatları ise öyle değildir. Her tarafı takip etmeye, her yerden ajan, eleman ve muhbir temin etmeye uğraşırlar. Kullanacakları kişilerin eğilimlerini, hobilerini, alışkanlıklarını ve zaaflarını bilmek isterler.

Aynı şekilde, kendi personellerinin bile yetenek ve zaaflarının çetelesini tutarlar.

Bu, hem bilgi toplama (casusluk), hem de casusluğa karşı koyma (kontr-espiyonaj) bakımından önem taşır.

Evet, istihbarat teşkilatları, her tarafı tarassut altında tutarlar. Odatv.com’da yayınlanan şu satırlar meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

Bilinir ki Mülkiye-MİT ilişkisi kadimdir ve yine her daim MİT’in tüm partilerde örtülü kontenjanı vardır!

Çok detaya girmeyeyim şimdi şunu yazayım; ne zamanki inişli çıkışlı dönemler olur bu “vekiller” devreye girer deyip geçeyim...”

(https://www.odatv.com/guncel/kilicdaroglu-mit-iliskisi-amca-yegen-istihbaratcilar-120003444)

(Mülkiye'den kasıt Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi.. Vekillerden kasıt da milletvekilleri.)

İstihbarat teşkilatlarının, devletin güvenliği açısından önem taşıyan “kritik” kurumların “kritik” noktalarında görev yapan "kritik" personelin zaaflarını bilmeye ihtiyacı vardır.

Şunu demek istiyoruz: Böyle bir belge, bu üslupta, bir polis değil, ancak bir istihbaratçı tarafından kaleme alınabilir.

*

Belge genel olarak zaaflardan bahsediyor, fakat pratikte, zaaf olarak sadece “aşk ve sex”in görüldüğünü ortaya koyuyor.

Bu da gösteriyor ki, belge sonradan, olayın cereyan şekline göre dizayn edilmiş. Çalınan minareye kılıf uydurulmaya çalışılmış.

Yani ortaya çıkan olay “aşk ve seks” eksenli olduğu için, ona göre bir zaaf haritası çıkarılmış.

Eğer olay yaşanmadan önce böyle bir eylem planı hazırlanmış olsaydı, zaaf yelpazesi geniş olurdu. Mesela para zaafı, değerli eşya tutkusu, falanca türden değerli nesnelerin koleksiyonerliği, gezip tozma ve de yiyip içme tutkusu, alkol bağımlılığı, çocuklarını özel kolej ve üniversitelerde okutma telaşı, lüks ev ve araba merakı vs. gibi zaaf olarak değerlendirilebilecek çeşitli türden takıntılar ve hassasiyetlerden söz edilirdi.

*

Daha derine inildiğinde, insanların bazı karakter özellikleri de (özellikle “kritik” mevkilerde olmaları durumunda) birer önemli zaaf olarak kendisini gösterir. 

Mesela övgüye, meth ü senaya düşkünlük, eleştiriler ve tepkilerden çok ve çabuk etkilenip sarsılmak, sabırsızlık ve acelecilik, boşboğazlık ve övünme merakı, yağcılık ve dalkavukluk, ikiyüzlülük, ölçüsüz kindarlık ve intikam takıntısı.

(Daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim: 

İttihatçı Enver Paşa, Selanikli Mustafa Kemal için "Biliniz ki, Mustafa Kemal’i paşa yapsanız padişah, padişah yapsanız haşa Allah olmak ister" demişti. 

İngilizler bunu farkettikleri için bu yükselme tutkusunu kullanarak onu satın aldılar. 

İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi onun “Anadolu ihtilali”ni desteklediler ve ona istediği “Türkiye Cumhuriyeti padişahlığı”nı verdiler. 

Fakat o, Enver’in ifade ettiği şekilde Türk milletine tanrılık taslamaya da kalkıştı, ulufeleriyle beslediği yağcı yazar çizer ve şair taifesine kendisini ilahlaştıran metinler ve şiirler yazdırdı. Bütün insanî zaafları tek başına şahsında toplamayı başarmış kıyamet alâmeti bir tuhaf adamdı.)

*

Zaaf demişken, SWOT Analizi diye adlandırılan stratejik planlama yönteminden de söz etmek uygun olur.

SWOT kısaltması, dört İngilizce kelimenin ilk harflerinden oluşuyor: Strengths (güçlü yönler), Weaknesses (zayıflıklar/zafiyetler), Opportunities (fırsatlar), Threats (tehlikeler).

Zaaf kelimesi burada zayıflık olarak karşımıza çıkmış durumda. Bunlar, Arapça kökenli ve aynı kökten türemiş iki kelime.

SWOT Analizi, kamu yönetimi ve işletme disiplinleri için vazgeçilmez önemde bir konu başlığı olarak görülür. Fakat aslında, siyasal ve toplumsal etkinliklerin her alanında insanlar bu analizi çoğu kez insiyakî/içgüdüsel bir biçimde yaparlar.

Mesela bir ticarî projeyi hayata geçirmeyi tasarladığınızı düşünelim, güçlü yanlarınızı (sermaye vs. gibi), zayıflıkları (tecrübe eksikliği gibi), fırsatları (piyasa talebinin fazla olması gibi) ve tehditleri/tehlikeleri (mesela rakiplerin fazlalığını ve gücünü), SWOT analizi diye bir tabiri hayatınız boyunca hiç duymamış olsanız bile, kendi kendinize düşünür ve kafanızda tartarsınız.

Aynı durum, haberdeki olayımız için de geçerlidir. FETÖ’cü polisler diyelim ki tam da “belge”de geçtiği türden bir “pezevenklik projesi” hazırladılar, ister istemez güçlü ve zayıf yönlerini, fırsatları ve tehditleri kafalarında ölçüp biçeceklerdir.

*

Karınızdaki kurum sonuçta TSK’dır. Bırak senin gibi sinek sıklet bir il emniyet kadrosunu, hükümetleri bile devirmiş, darbeler yapmış, başbakan asmış bir kurum.

Dahası, nasırına basacağınız TSK’lıların birçoğunun siyasî partilerde, MİT’te, parlamentoda, yargıda, hükümette ve ülkedeki diğer güç odakları içinde mutlaka bağlantıları ve “dayı”ları bulunacaktır. Onların da karşınıza dikilmesi riski var.

Siz ise sayıca bir elin parmaklarını bulmayan bir avuç polis memurusunuz (Nitekim olayda yargılananların sayısı fazla olmakla birlikte ceza alanların sayısı az, özel hayatın ihlalinin yanı sıra FETÖ'cülükle suçlananların sayısı ise daha da az).. 

Bir polis olarak FETÖ üyesi olman bazen bir avantaj olsa bile, aidiyet hissettiğin grubun sonuçta cemaatlerden bir cemaat ve de bir sürü düşmanı var.. Bunlara, grubunu kıskanan ya da ondan zarar gören diğer cemaatler de dahil (Mesela rakip Nurcu gruplar, Haydar Baş belası gibi sahte şeyhler, “Siyasal İslam” ve “İslamcılık” eleştirinden dolayı grubundan yaka silken İslamcılar).

Fakat söz konusu belgeye bakıyoruz, karşımızda, kendisi için hiçbir tehdit ve tehlike görmeyen, hayatı tümden fırsatlar okyanusu olarak tahayyül eden, gücünü sonsuz ve sınırsız farzeden, kendisinde hiçbir zafiyet görmeyen hayalperest, burnu havalarda bir “yapı” buluyoruz. Habere konu olan belgeye göre durum bu.

Belgedeki üslup, bütün darbelerde, muhtıralarda, sosyal çaltantılarda zeytinyağı gibi hep suyun üstüne çıkan, hiç hesap vermeyen, milletin kalbine korku salan MİT’in üstün zekâlı personeline yakışıyor, fakat (ne kadar güç zehirlenmesi yaşarsa yaşasın) bir FETÖ’cünün üzerinde sakil duruyor.

*

Evet, haberde geçen metinde zaaflardan (zaaftan değil, zaaflardan) söz edilmiş ve ortada sadece “aşk-sex” var.

Neden böyle?

Sebebi, patlak veren olayın, patlayan skandalın telekız eksenli bir organize fuhuş festivali görüntüsü veriyor olması.. Dolayısıyla, FETÖ’cü polisleri suçlamaya dönük olarak sahte belge üreten istihbaratçımız, bu spesifik zaafa endeksli bir “belge” hazırlamış. İstim arkadan gelmiş..

Belgeye göre, polisliği bırakıp istihbaratçılığa soyunan FETÖ’cü polisler, “Elinde sadece çekiç olan, herşeyi çivi olarak görürdiyen psikolog Maslow’u haklı çıkaracak şekilde, ellerindeki telekızlar ziyan olmasın ya da atıl ve işsiz güçsüz durmasın diye herkesi aşk ve seks manyağı kabul etmişler, yola öyle çıkmışlar.

Mesela, “para”ya zaafı olanın cebine harçlık koyalım diye düşünmüyorlar. “İlla da araya telekız koyalım, parayı telekıza verelim, o da o parayla araba kiralasın, kahraman askerimizi yazın denize, kışın otel havuzuna götürsün, yiyip içip yatsınlar” diyorlar.

Bir taşla iki kuş: Bir yandan "avlanıyorsunuz", diğer yandan da telekızlarınıza "dolçe vita" armağan ediyorsunuz.

*

Ancak, devreye internet girdiğinde “aşk ve sex”in daha masrafsız ve kestirme biçimleri söz konusu oluyormuş.

Sözde, FETÖ'cü polisler önce “kritik” personelin “zaaflar”ının belirlenmesini hedeflemişler ve bunun için önce askerî personelin “mailleri, face’i ve netteki ilgileri” mercek altına alınmış.

Demek oluyor ki, “belge”ye inanacak olursak, FETÖ’cü polislerin elinde sadece sadık, itaatkâr, saat gibi kusursuz çalışan bir profesyonel telekız ordusu yok, aynı zamanda (bir istihbarat teşkilatında olan türden) tam zamanlı çalışan bir bilgisayar korsanları ya da hacker’lar şebekesi var. 

Ve bunlar, hedef isimlerin bilgisayarlarını ve cep telefonlarını yol geçen hanına çevirmişler.

Paraları bol ya, FETÖ’cü polisler bu hacker’ları da finanse ediyorlar.

FETÖ’cü hain polisler, TSK’daki “kritik” personeli tespit etmişler, sonra da bunların kimlerle ne tür e-posta alışverişi yaptıklarını, facebook’daki hareketlerini, internette ne tür sayfaları ziyaret ettiklerini tek tek tespit edip analiz etmişler, bunlardan hareketle bir zaaf tablosu çıkarmışlar.

Ve de ortaya şöyle bir tablo çıkmış: TSK’nın “kritik” personelinin tek ve biricik zaafının dizginlenemez bir karı-kız düşkünlüğü, doyurulamaz bir seks iştihası olduğu anlaşılmış.

*

Bu kadarı hazırlık safhası..

Ardından hücum borusu çalıyor ve telekızlar interneti savaş meydanına çeviriyorlar.

“Aşk ve sex” savaşı için önce subay ve astsubaylara arkadaşlık teklif ediliyor, süslü püslü seksî resimler gönderiliyor, mesaj bırakılıyor, kanca takılıyor.

Ancak, FETÖ’cü polislerin, internet meydan muharebesini biraz aceleye getirmek istedikleri görülüyor. Aşk faslı çabuk geçiştirilecek, sex faslı için “Kısa sürede soyunulacak”mış. Telekızlar hemen doğal silahlarına sarılacaklarmış.

Maksat, askerî personelin de aşka gelip soyunmasını sağlamak. 

Tahmin olunabileceği gibi telekızlar “Şuranı da göreyim, buranı da göreyim, şuranla şöyle yap, bak ben de öyle yapıyorum” filan diyerek (internet üzerinden ekran başında muhabbet ettikleri) kahraman askerlerimizi gaza getirecekler.

Ve tabiî o arada müstehcen görüntüler kayda alınmış olacak. 

*

Telekızın internetteki rolü buraya kadar.. Belgeye bakılırsa, böyle buyurmuş Zerdüştvari FETÖ’cü polis berduşlar.

Bu görüntüler alındıktan sonra artık bir daha internet üzerinden görüşme yapılmayacakmış. Yüzyüze de görüşülmeyecek, tanışılmayacakmış.

Çünkü artık devreye, B Planı’nda da adı geçen Marmaris kod girecekmiş.

Maşallah bu Marmaris kod, Süpermen gibi aktif, her yere yetişiyor. Kurbana telefon edecekmiş, e-mail gönderecekmiş, kahraman askerimizi “Elimizde sünnet çocuğu kıvamında acayip görüntülerin var, yayınlamamızı ister misin?” diyerek tehditte bulunacakmış.

Peki ya hedef personel internette soyunmaya ikna edilemezse?..

O zaman internetin B planı devreye giriyor..

İnternetteki tanışıklık bu defa yüzyüze görüşme ile sürdürülüyor ve telekız, biraraya geldiği kahraman askerimizin kaslı vücudunun merak ettiği kısımlarını görmek istiyor. Hayranlığının nişanesi olarak da fotoğraflama teklifinde bulunuyor.

“Aşk ve sex” atmosferinin yüksek basıncı altında terleyen ve sersemleyen kahramanımızın, köprüden önceki son çıkışı da aştığı bu geri dönülmez noktada cıvatalarının gevşememesi ve hayır diyebilmesi zor.

Çok zor.

Üstelik telekız da soyunmuş, “sex” silahının namlusunu kahramanımızın kalbine dayamıştır.

*

FETÖ’cü “pezevenk” polislerin talimatı açık:

“Eğer açık görüntüye evet derse, fotoğraf makinesine alınacak, sexten sonra birlikte tekrar izlenecek.”

Tekrar izlenmesi önemli.. Kahramanımız, ne kadar rezil bir görüntü verdiğini sonradan capcanlı hatırlayabilmeli.

Görüntüler tekrar izlendikten sonra telekız, kahramanımızın gönlü rahat olsun diye görüntüleri silecekmiş..

Talimat şöyle:

“Görüntüler kendisine kesinlikle verilmeyecek, fotoğraf makinesinden hemen silinecek, daha sonra geri çağırma programları ile tekrar elde edilecek..”

Diyelim ki kahraman askerimiz “Aşk ve sekse evet, fakat görüntü almayalım, ne lüzumu var, zaten birbirimizi canlı olarak görmüyor muyuz, nemize yetmiyor?!” dedi, o takdirde operasyon bir sonraki randevuya kalıyor.

Bu defa “gizli kamera”lı ortam hazırlanıyor. FETÖ'cülerde telekız da bol, para da, gizli kamera da, cep telefonu da, ortam da.. 

Belge öyle diyor.

*

E, adamların (subay ve astsubayların) müstehcen görüntülerini aldınız, tamam da, bu görüntüler neye yarayacak?

Söz konusu gazetelerin yayınladığı “belge”ye göre, FETÖ’cü polisler bu görüntüler vasıtasıyla askerî personele şantaj yapacak, onların askerî sırlar içeren bilgi ve belgeler getirmelerini isteyeceklermiş.

Onlar hakkında soruşturma açmak, suçları hakkında bilgi ve belge toplamak, bir dosya haline getirip işi savcılığa havale etmek, haklarında mahkemede dava açılmasını sağlamak gibi (polislik mesleğine has) şeyler akıllarından asla geçmiyor.

Peki ne geçiyor?

Şunlar:

“Belge ve bilgi getirmenin yaşam tarzı olduğu kabul ettirilecek.

“Başlangıçta, çok gizli belgelerden çok, basit, önemsiz, herkesin bulabileceği belgeler istenerek, belge-bilgi getirmesi alışkanlık haline getirilecek”

Bu ifadeler, müstesna “belge”nin internet faslının son iki cümlesi.. Bütün faaliyetin nihaî hedefini gösteren kilit sözler.

FETÖ'cü polisler, yabancı devletlere çalışan birer casus gibi askerî sır istiyorlarmış.. Ve de kahraman askerlerimizin ajanlığı "yaşam tarzı" haline getirmelerini sağlamayı hedeflemişler.

Yani suçüstü yapmakla yetinmek istemiyorlar, "av"larının "yaşam tarzı"nı belirlemeye çalışıyorlar. Uzun vadeli bir proje..

Sorun şurada ki, aynı FETÖ'cü polislerin yargılandığı davada ne savcı onlara "askerî sırları çalma" suçlaması yöneltmiş durumda, ne de bundan dolayı ceza almış bulunuyorlar.

Polislerin, (aşk ve "zina tipi seks" düşkünü) kahraman askerlerimizin kutsal ve mahrem özel hayatını ihlal gibi "kritik" bir suç işledikleri kabul edilmiş. 

Fakat ne hikmetse davada telekızların izi tozu yok.. Biri de çıkıp "Bizi polisler, TSK'ya sızmak için kullandılar" diye ifade vermemişler. Savcılık da onları arayıp sormamış..

Etkinlikleriyle bin (rakamla 1000) CD doldurmayı başarmış olan kahraman askerlerimiz de kendilerine tehdit ve şantajda bulunan "Marmaris"ten söz etmemişler.

Polislere, lisan-ı hal ile, "Baktınız ki memleketin telekızlarında hareketlilik var, ve de bu 'genç ve bakımlı' telekızlar kahraman askerlerimiz üzerinde yoğunlaşmışlar, bunu anladınız diye tutup 'yasadışı fuhuş'la mücadele babınadan işin peşine düşmeye ve de o kızlarla irtibatlı birtakım pezevenklerin bilgisayarlarına bakmaya, görüntüleri alıp suç delili diye mahkemelere taşımaya, İzmir'in yüzakı telekızlarımızın özel hayatlarının gizliliğini ihlal etmeye ne lüzum vardı?" denilmiş.

*

Belge ve bilgi getirmenin “yaşam tarzı” olması, ajanlık anlamına geliyor.

Böyle bir yaşam tarzı olanlar, istihbaratçılardır, ajanlardır, casuslardır..

Genel anlamda düşünüldüğünde, bir yerlerden başka yerlere “izinsiz” bilgi ve belge taşımak, ahlâksızlığa karşılık gelir. Toplum geneli olayı böyle algılar ve değerlendirir.

Polislik mantığı ve bakış açısı ise bunu, hırsızlık ve dolandırıcılık suçu olarak tanımlar.

Böyle birşeyi “yaşam tarzı” olarak görme ise, istihbarat örgütlerinin “personel”ine özgü bir “bilinç” halidir.

Yani şunu demek istiyoruz: Belgedeki o satırları bir polis yazmış olamaz.. 

Olamaz! 

Ancak bir istihbaratçı yazabilir. 

Her kap, içindekini sızdırır.

*

Belgeyi kaleme alan istihbaratçının, psikoloji disiplininin verileri ışığında şekillendirilmiş olan istihbaratçılık okulları ya da kurslarında ezberlediği şablonları bu olaya da uyarladığı, o yüzden ajanlaştırma faaliyetinde “kolaydan zora, basitten karmaşığa” uzanan bir “tedricîliği” esas aldığı görülüyor.

Burada bilgi ve tecrübe konuşuyor. 

Alışkanlığın” dinamiklerinden ve büyülü etkisinden faydalanmak, birilerini birşeylere ufaktan ufaktan alıştırmak, onların teknikleri arasında yer alıyor.

Evet, bu metni bir polis yazmış olamaz.. FETÖ’cü olsun olmasın, hiçbir polis böyle bir metin yazamaz. Polislik “alışkanlıkları” devreye girer ve polis mantığını yansıtan cümleler kurar. (Zaten, polislerin FETÖ’cülükle ve askerlerin özel hayatının gizliliğini ihlal etmekle suçlanıp cezaya çarptırıldıkları davanın seyri, bu müstesna “belge”nin baştan sona uydurma bir metin olduğunu ortaya koymuş durumda.)

Bu metin, “istihbaratçı alışkanlığı”nın algoritmasından ve dinamiklerinden haber veriyor. “Ben istihbaratçı kaleminden çıktım” diye bangır bangır bağırıyor.

O satırları yazan üstün zekâlı istihbaratçının bunun “bilinc”inde olmaması doğal karşılanabilir, çünkü “meslek körlüğü” diye birşey var. 

Mazurdur diyeceğiz de, bu kadar da körkütük kör, dikkatsiz ve pervasız olunmaz ki!.. Fazla açık vermiş.

*

Bir sonraki yazıda inşallah belgenin "KKTC Yapılanma" başlıklı son sölümü üzerinde duracak ve bu bahsi kapatacağız.


FETÖ'NÜN TELEKIZLARI KIBRIS'I FETHEDERKEN

  “Moldovalı Marianna Cojocaru 20 yaşındaydı . Gazimağusa Larnaka yolu üzerindeki bir gece kulübünde çalışıyordu . 26 Aralık 2012 akşamı, me...