BİR HAİN UĞRUNA YÂ RAB, NİCE İNSANLARIN GÜNEŞİ BÖYLE KARARIYOR

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 80

 

“1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun'a çıktım.”

Selanikli’nin Nutuk’u bu cümleyle başlar.

Peki, çıkmadan önce ne yaptın?

Ne yaptığını başka birilerinin hatıratlarından biraz biliyoruz. Fakat kendisi de Falih Rıfkı Atay’a biraz anlatmış ve ortaya “M. Kemal’in Mütareke Defteri” diye bir kitapçık çıkmış.

Atay’ın, onun ağzından aktardıklarını okumaya devam edelim.

En son, Samsun’a beraberinde götüreceği ekibi kendisinin oluşturmuş olduğunu, Osmanlı Genelkurmayı’nın ona “Seni görevlendirdik, yanına da falanı filanı veriyoruz” demek yerine, istediği kişileri seçip götürme izni verdiğini gördük.

Bu, ona yapılmış büyük bir jest.. Acayip torpil geçilmiş..

Bu, ona duyulan güvenin büyüklüğünü gösteriyor. Ve bu güvenin kaynağı, Padişah Vahideddin..

Şayet Padişah Vahideddin, Hükümet’e (Bakanlar Kurulu’na) ve Harbiye Nezareti’ne (Savunma Bakanlığı'na) “Yaverim Mustafa Kemal Paşa ne istiyorsa yapın” diye talimat vermeseydi, Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın dikkat çektiği gibi, Selanikli’ye bu torpili geçmezlerdi.

*

Devlet adamları ve siyasetçiler, bir adamı bir göreve getirdiklerinde, bütün ekibini kendisinin oluşturmasına müsaade etmezler. Birkaç kişilik bir kontenjan tanısalar bile, ayrıca yanına başka adamlar verirler. 

O adamlar, kendilerini göreve getiren kişi, doğrudan emri altında bulundukları kişi olmadığı için, ona "kayıtsız şartsız biat" etmezler. "Asıl efendileri"nin çıkarlarını gözetirler.

"Asıl efendi", önemli makamlara tayin ettiği kişileri, böyle yanlarına yerleştirdiği şahıslar vasıtasıyla dolaylı olarak takip eder ve kontrol altında tutar.

Ayrıca, atadığı şahısların, ellerindeki imkânları kullanarak çok fazla güçlenmelerinin ve kendi istikballeri için birtakım tertipler içine girmelerinin önüne geçer. 

İşte Selanikli bu yüzden, cumhurbaşkanlığı sırasında, İsmet İnönü’yü ve partisi CHP’yi kontrol altında tutabilmek için illerin valilerini ve emniyet müdürlerini bizzat kendisi seçiyordu. Buna benzer taktikleriyle, İnönü’nün kendisine posta koyacak kadar güçlenmesinin önüne geçiyordu.

*

Sultan Vahideddin’in, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi isimlerin tavsiyelerine kulak tıkayıp Selanikli’yi görevlendirmesi hata idi.. Şeyhülislam’ın dediği gibi, bu vazife için "sözünün eri, döneklik yapmayacak" başka biri bulunabilirdi. 

Ne yazık ki Vahideddin bu hatasına, Selanikli’ye kendi ekibini oluşturması izni vermek gibi bir başka büyük hatayı da ekledi.

Halbuki yapılması gereken, Selanikli’ye “biat” etmeyecek, icab ettiğinde ona “Hayır!” diyebilecek adamların onun yanına verilmesi ve “istişare” zorunluluğu getirilmesiydi.

Selanikli ise, yanına Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit gibi “yalaka”larını aldı ve Samsun’a çıkışının üzerinden daha üç ay bile geçmemişken bu adamlarına “Bakın görün ben bu Padişah’ı nasıl ‘oyacağım’, milletin dininin imanının icabına nasıl bakacağım” diyebildi.

(Bu hataların nedenlerinden biri, Osmanlı’nın kuruluş devrinin aksine son dönemlerde şehzadelerin saraylarda yöneticilik tecrübesi edinemeden yaşamış olmalarıdır. Daha küçük yaştan itibaren yöneticilik yapmaya başlayan biri, sağdan soldan “kazık” yiye yiye, “ihanet”e uğraya uğraya tecrübe kazanır, pişer. Öyle her “yalaka”nın meth ü senasına hemen “tav” olmaz. İnsanları idare etmeyi öğrenir. Bu arada, yöneticilik kabiliyeti olan şehzade ile olmayan da anlaşılır.)

*

Falih Rıfkı, Selanikli’nin ekibini oluşturmasının ardından yaşananları anlatırken “Bu muameleler olurken, bir yandan da yol hazırlığı yapmakta, hususi ve resmi ziyaretlerde bulunmakta idi. Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) 9'uncu Ordu Müfettişi sıfatıyla kendisini Sadrazam (Damat Ferit) Paşa’ya bizzat takdim etmek istedi” diyor ve Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

“- Sadaret makamında altın gözlüklü, bakışları sevinçten parlayan Damat Ferit Paşa bana çok iltifat etti. İtimadı ne kadar derin olduğunu, benden çok şeyler beklediğini söyledi. Tatmin edici cevaplar verdim. Bana mutlak salahiyetler (yetkiler) vermiş olduğunu ima eder sözler sarfetti. Veda ederken,

“- Her arzunuzu doğrudan doğruya bana yazabilirsiniz, derhal yapılacağından emin olunuz!" diyordu. Bunun çok faydalı olacağmı söyleyerek, derin teşekkürlerimi tekrar ettim. Sadaret makamından çıktık. Şakir Paşa ile holde yürürken bana dedi ki:

“- İster misiniz, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey'le sizi konuşturayım?

“- Çok münasip olur, efendim. Vazifemin o makamla alakası vardır." Mehmet Ali Bey'i daha önce tanımış olduğumu söylemedim. Dahiliye Nazırlığı bürosunda, Şakir Paşa pek iyi bir tertip bulnmuş olmaktan âdeta sevinerek, Mehmet Ali Bey'in yüzüne baktı, beni gösterip:

“- Samsun'daki vakanın tahkikine memur Mustafa Paşa!" diye takdim etti. Mehmet Ali Bey de sevinç alametleri göstererek elimi tuttu, Şakir Paşa'ya dedi ki:

"- Sizi tebrik ederim, çok isabetli bir intihapta (seçimde) bulundunuz, ben zaten paşayı tanıyıp takdir etmiştim. Kanaatime siz de iştirak etmiş olduğunuz için bahtiyarım." 

"Oturduk. Mehmet Ali Bey dahiliyeye (İçişleri Bakanlığı’na) ait işlerde bana her kolaylığı yapacağından, doğrudan doğruya muhaberede (haberleşmede) bulnacağımızdan bahsetti. Pek samimi aynldık.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 147-8.)

Kendisine iyilik etmiş olanlara er geç bir kötülük yaparak teşekkür etmek gibi tuhaf bir huyu bulunan Selanikli zampara, gelecekte İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’i de unutmayacak, onu da Vahideddin gibi “Mustafa Kemal Atatürk’ün kazık attığı safdiller listesi”ne ekleyecekti.

Şakir Paşa ise, o yılın 18 Haziran’ında vefat ederek Selanikli’nin gelecekteki teşekkür kazığından kurtulacaktı. (Bu Şakir Paşa’nın, bir televizyon kanalının Şakir Paşa Ailesi adlı dizisine konu olan Kabaağaçlızâde Şakir Paşa ile karıştırıldığı görülüyor. Kabaağaçlızâde Şakir, bu Şakir Paşa'dan beş yıl önce, 28 Temmuz 1914’te öldü.)

*

Selanikli’nin sadece yukarıya aldığımız şu sözleri bile, geri zekâlı olmayanlar için meselenin içyüzünün anlaşılması bakımından yeterlidir.

İmdi, mesele salt İngilizler istediği için Anadolu’ya (Samsun havalisindeki hristiyanların keyfi yerine gelsin diye) Türkler’i sigaya çekecek bir görevli göndermek olsaydı, ne Selanikli bu şekilde itibar görür ne de bu kadar tantana çıkarılırdı.

Sadrazam Damat Ferit Paşa bana çok iltifat etmiş. Ona duyduğu güvenin ne kadar derin olduğunu söylemiş, ondan çok şeyler beklediğini ifade etmiş.

Cumhuriyet Türkiyesi’nde Damat Ferit’i aşağılamak kolay, fakat o sırada Mustafa Kemal, bugünkü gibi putlaştırılmış bir Atatürk değil, sıradan sapı silik bir askerdi. O anda bütün havası, Padişah’ın yaveri olmasından kaynaklanıyordu, başka da önemsenen bir özelliği yoktu. 

Ve Osmanlı hanedanının damadı bir sadrazam, Selanikli’ye, “kendisine duyduğu güvenin derin olduğunu, ondan çok şeyler beklediğini” söylüyor.

Bunu, “İngilizler’in arzusu doğrultusunda milletine ihanet etmen hususunda sana çok güveniyorum, senden ihanet konusunda beklentim çok büyük, ihanetin bol ve bereketli, kutlu ve mutlu olsun” anlamında söylemiş olabilir mi?!

Böyle düşünebilmesi için insanın zekâ yaşının, ilkokulun birinci sınıfındaki öğrencilerinki kadar olması gerekir. 

Ve ne yazık ki bugün bu milletin fertlerinin büyük çoğunluğu, zihinlerine yapılan “sistematik, sürekli, kesintisiz ve yoğun tecavüz” ile “zekâsı köreltilmiş”, hatta öldürülmüş hale getirilmiş durumdadır.

*

Dahası da var, Sadrazam buna, “mutlak salahiyetler (yetkiler) vermiş olduğunu ima eder sözler” söylemiş.

Mutlak, yani “kayıt ve şart içermeyen”, keyfe mâ yeşâ yetkiler verildiği doğru. 

Nitekim, Selanikli hain, bunun farkında olduğu için, o yetkileri “resmen” aldığı zamanki ruh halini şöyle anlatmış bulunuyor:

“Ne âlâ şey... Ben o gün bütün bunları bilmiyordum. Talih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Nezaretten (Savunma Bakanlığı’ndan) çıkarken heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim.” (Atay, a.g.e., s. 147.)

Sözde “bütün bunları” bilmiyormuş.. Salağa yatarak bu milleti salak yerine koyuyor. 

Sen de herşeyi biliyordun, ve yetkileri verenler de, herşeyin farkındaydılar. 

Bilmedikleri, senin İngilizler’le anlaşmış bir hain olduğundu.

Osmanlı Devleti'ne, devlet başkanına (padişaha) ve önüne kırmızı halı seren Hükümet'e "Made in England" damgalı çağdaş ve uygar kazıklar atacağının farkında değillerdi. 

*

Evet, Sadrazam’ın ona söylediği bu sözler, İngilizler’in talebi doğrultusunda yapılan, yapılmak zorunda kalınan hainane bir devlet tasarrufu vesilesiyle söylenebilecek sözler değil. 

Burada sözü edilenin, “İngilizler’in talebiyle ilgisiz” başka bir “gizli görev” olduğu açık. 

Fakat, devletine ihanet etmiş olan Selanikli, bunları Falih Rıfkı’ya anlattığı sırada, kendisini kahraman, başka herkesi de hain göstermek için, düştüğü ihanet denizinde yalan yılanına aşkla ve şevkle sarılmış durumda.

O günkü şartlarda buna “Yalan söylüyorsun” diyebilmek de mümkün değil.. Denildiğinde, ihtimal (sözün gelişi "ihtimal" diyoruz, gerçekte kesinlikle) bazı kafalar kesilecektir.

Sahtekâr hain, oluşturduğu öyle bir dehşet ikliminde istediği yalanı rahatça söylemiş, sonra da, bu yalanları uyduranlar, bir zaman sonra, kendi yalanlarına kendileri de inanır hale gelmişler. 

Bu noktada, Hitler'in Kavgam kitabı ile propaganda sanatına kazandırdığı "büyük yalan" tekniği devreye giriyor. Hitler'e göre, büyük yalanlara küçük yalanlara göre daha kolay inanılır, çünkü insanlar, "birinin gerçeği bu kadar alçakça çarpıtacak kadar küstah olabileceğine" inanmak istemezler.

Türkiye'de bu yapıldı, fakat büyük olan sadece yalanlar değildi, doğruyu söyleyenlerin kafalarına inen sopa da büyüktü. (Sopa her zaman "ikna gücü yüksek" bir alet olmuştur.)

*

Günümüze gelindiğinde sopaya bile ihtiyaç kalmamış durumda.. Sadece sopanın ucunun gösterilmesi bile insanların yola getirilmesi için yeterli oluyor.

Üstelik, Türkiye'nin çağdaş ve uygar yalancılarının mavallarını ve masallarını dinleyerek büyüyen nesiller, bu yalanları artık gerçeğin ta kendisi zannediyorlar. 

Çünkü aksi yönde bir fısıltı, bir inilti, bir vızıltı, bir mırıltı bile “vatana ihanet” olarak gösterilmiş, derini ve yüzelseliyle devlet onların üzerine gitmiş, gerçeği söyleyenler susturulmuş. 

Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Kadir Mısıroğlu, Sadık Albayrak ve Mustafa Kaplan gibi isimlerin çektikleri ortada. Hasan Mezarcı olayında ise adamı sadece hapse atmaları yüreklerinin soğumasına yetmedi, bir de ilaçlarla delirttiler.

*

Konuya dönelim.

Sadrazam Selanikli'yi uğurlarken bir de, “Her arzunuzu doğrudan doğruya bana yazabilirsiniz, derhal yapılacağından emin olunuz!” demiş.

Sanki karşısında padişah var da ona tekmil veriyor. Ya da emir eri, komutanına “Başüstüne komutanım!” diyor.

Bunu bir sadrazam, “İngilizler’in hatırı için yaptığımız bu ihanet görevlendirmesinde senin emirlerine amadeyim” anlamına gelecek şekilde söyleyebilir mi?!

Mesele açık, buna, İngiliz’in talebi fırsat bilinerek, Anadolu’da millet yararına birşeyler yapması “gizli görev”i verilmiş (Ki Mondros Mütarekesi şartlarında bunu alenen deklare edebilmeleri mümkün değil), ve de kolaylık olsun diye “mutlak” (kayıt ve şart içermeyen) yetkiler sunulmuş, ayrıca görevinin zorluğu gözönünde bulundurularak Sadrazam tarafından moralman takviye edilmeye çalışılıyor.

Buna, “Korkma, endişe etme, arkandayız, her arzunu doğrudan doğruya Sadrazam’a bildir, derhal yapılacaktır, emin olabilirsin!” deniliyor.

Selanikli yalancı, herşeyi anlatıyor, bir tek burayı, işin püf noktasını, "gizli görevlendirme"yi saklıyor.

Fakat işin aslını gerçekte o günlerde herkes biliyordu. 

Ancak, Selanikli’nin karşısına çıkıp “Yalan söylüyorsun Çıplak Kral, üzerinde elbise namına birşey yok, don kilot meydanda geziyorsun!” diyemiyor, Selanikli tarafından dünyası karartılacak “aptal çocuk” olmak yerine “gemisini yürüten zeki kaptan” rolünü oynuyorlardı.

*

Evet, işin aslını herkes biliyordu.

Buna Falih Rıfkı da dahildi. Çankaya’sında şunları yazmış durumda:

“Geçenlerde bana, Birinci Dünya Harbinden tanıdığım bir ahbap geldi. O vakitler, İttihat ve Terakki sürgünlerindendi. [Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başlayan] Mütareke [ateşkes] devrinin Saray ve Hürriyet ve İtilaf [Partisi hükümeti] tarafını yakından ve içinden görmüş olanlardandır. Bana anlattığına göre Vahideddin, Mustafa Kemal’in gerçekten memlekette faydalı şeyler yapabileceğine inanarak onu Ordu Müfettişliğine yollamıştır. Padişah [henüz] veliaht iken, Almanya’ya Mustafa Kemal ile birlikte gitmişti. Bu seyahat sırasında Mustafa Kemal Almanya’nın durumu ve gelecek hadiseler üzerine ne söylemişse, sonradan olduğu gibi çıkmıştı. Vahideddin’in kendisine güvenmesinin sebebi bu idi. [Sevmediği İttihatçı liderler] Enver ve arkadaşlarının aleyhinde olduğunu da biliyordu.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 143-4.)

*

Yazı uzadı, Selanikli’nin zamanın İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’den gördüğü iyilikler, ve o iyiliklerin sahibine (teşekkür babından) attığı zalim kazıklar bir sonraki yazıya kalsın..

İnşallah..


SELANİKLİ'NİNKİ KADARINI AKREP BİLE YAPMAZ

 


Selanikli tarafından astırılan Miralay (Albay) Arif


İdam talebiyle yargılandılar.

 

UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 79

 

Selanikli mavalcının Falih Rıfkı Atay’a anlattığı “Ben var ya ben…” palavralarını dinlemeye devam ediyoruz.

Atay’ın ifadeleri şöyle:

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, artık erkânıharbiyesini teşkil etmek yolundadır, ikinci reisle (Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım Paşa ile) konuştuğu sırada, yanına alacaklarını kendi seçeceğini söylemiştir. Erkânıharbiyesinde şu isimleri görüyoruz: Reis Miralay Kâzım Bey (rahmetli General Kâzım Dirik), Erkânıharp Husrev Bey (eski Berlin Büyükelçisi Husrev Gerede), Arif Bey (mebustu, somadan suikastçilerle beraber idam edilmiştir), Doktor İbrahim Tali Bey (mebus), Doktor Refik Bey (rahmetli Başvekil [Başbakan] Doktor Refik Saydam)... Başkaları ile beraber Erkânıharbiye yirmi - yirmi beş kişilik bir yekûn tuttu. Merkezi Sivas'ta bulunan 3 'üncü Kolordu'nun kumandanı Salahattin Bey Konya'ya tayin edildiğinden, onun yerine de Miralay Refet Bey'i (mebus general Refet Bele) seçti.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 144.)

Şu hale bak, adam sözde sadece “müfettiş”, yanında sürü sepet adam götürüyor.

Artı, cebine dünya kadar para konuyor.

Artı, altına da (o gün kimsede olmayan, hatta Padişah’ta bile bulunmayan) iki otomobil çekiliyor.

Yetkileri ise, Van’dan Ankara’ya kadar bir tür “padişahlık”.. Hem askerî birliklere hem de mülkî amirlere (valilere, kaymakamlara) hükmetme mevkîinde.. Adı müfettiş, kendisi Anadolu genel valisi ya da padişah vekill/naibi.

Niye?

İngilizler istediği için git Samsun havalisindeki hristiyanların keyfi yerine gelsin diye Türkler’in başını rahat rahat ez” mi diyorlar?

Buna kim inanır?

Kadir bile inanmaz.

*

Üstelik, Selanikli sahtekârın adı konulmamış “padişahlığı” daha İstanbul’dayken başlamış.

Kendisi, görünüşe göre (resmî belgeler çerçevesinde) İngiliz emellerine hizmet için ihdas edilmiş bir ihanet görevini hiç itirazsız kabul etmiş bir hain, fakat, amiri konumundaki Genelkurmay İkinci Başkanı’na emir verir üslupta konuşuyor, “Yanımda şu kadar adam götürmek istiyorum, ve onları ben seçeceğim. Ayrıca görevlendirme yazıma nerelerde yetkili olacağıma dair şu iki maddeyi ilave et” diyor.

Emir veriyor.

Sanki Genelkurmay başkanı.. Sanki sadrazam.. Sanki padişah..

Dönemin sadrazamlarından Mareşal Ahmet İzzet Paşa bu konuda şunları söylüyor:

“M. Kemal Paşa, istediği kadar Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış olduğunu inkara savaşsın. Benim bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş (denetleme) dairesindeki askeri kıt’alardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir.

“Benim bildiğim Babıali (Başbakanlık) bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan (Damat) Ferit Paşa’nın Sadaret (sadrazamlık/başbakanlık) makamında (bile) olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur.

“Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşa’yla benim kabinelerimizin (bakanlar kurullarımızın) seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz (bakanlıksız) bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne (Bakanlar Kurulu’na) verildiği tarihten bir hafta on gün önce Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu.

“Bu haller açıkça gösterir ki bu memuriyet resmî hükümetin değil, Padişah‘ın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali ve Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Saray’dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır.

“Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi Padişah’ca da gerekliydi. (Mustafa Kemal) Paşa, büründüğü esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması yönünden (yüzünden) Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal (aldatma), sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor, Padişah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı (aldatıldığını itiraf etmeyi) kibrine yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından [onlara] oyun yapmak istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.

(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C. 2, İstanbul: Nehir Y., 1993, s. 214.)

Mesele bundan ibarettir.

Bunları söyleyen sıradan bir kişi değil. Öyle biri ki, Selanikli hain, Filistin’de İngilizler’in önünden kaçtıktan sonra Padişah Vahideddin’e Suriye’den bir telgraf göndererek, onun tekrar sadrazam yapılmasını ve kendisi ile arkadaşlarına da bakanlık verilmesini teklif etmişti.

Ayrıca, Suriye’den İstanbul’a gelince de, mevcut Tevfik Paşa hükümetinin yıkılması ve yerine Mareşal’in sadrazam olduğu ve kendisinin de içinde yer aldığı bir hükümet kurulması için Meclis-i Mebusan’da entrikalar çevirmişti.

*

Falih Rıfkı’nın, Selanikli’ye Samsun yolculuğunda refakat eden isimlerden saydıklarına gelelim..

Birisi için Arif Bey (mebustu, somadan suikastçilerle beraber idam edilmiştir)” diyor.

Burada sözü edilen suikast, aslında suikast değil, suikast “girişim”i.. İzmir suikasti “tasarısı” meselesi..

Selanikli, ajanları vasıtasıyla bu suikast girişimini başından beri takip etmiş, olgunlaşmasını beklemiş, sonra da suikast ekibini sahadan keklik gibi toplatmış, ardından da onları bahane ederek, tasfiye etmek istediği isimleri iftiralarla ya asmış, ya hapse mahkum etmiş, ya da idamla yargılatarak ecel terleri döktürmüştü.

Bu “Arif Bey” hakkında Vikipedi şu bilgileri veriyor:

“Mehmet Arif Bey (1883 doğumlu siyasetçi)

“Mehmet Arif Bey (1883, Adana - 13 Temmuz 1926, İzmir), Türk asker ve siyasetçidir. Cephedeki çadırında ayı beslediği için daha ziyade Ayıcı Arif lakabıyla tanınır.

“Karakeçili aşiretinden Yusuf Ziya Bey'in oğludur. 10 Ocak 1902 tarihinde Harp Okulu'nu, 11 Ocak 1905 tarihinde de Harp Akademisi'ni bitirdi. 1909-1911 yılları arasında Almanya'da mesleki eğitim ve öğrenim gördü. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı'na katıldı. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın kurmay ikinci başkanı olarak Bandırma Vapuru'yla Samsun'a çıkan 19 kişi arasında yer aldı. Nisan 1920 tarihinde 11. Tümen komutanı oldu. Pozantı Kuşatması ve Düzce Ayaklanması'nın bastırılmasında görev aldı. 10 Ocak 1921 tarihinde Miralay rütbesine terfi etti. Birinci ve İkinci İnönü Muharebesi'ne katıldı. Temmuz 1921 tarihinde 3. Grup Komutanı olarak Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nde görev aldı. Ancak Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nde cephe emrini sebepsiz yere geciktirmek ve bu geciken emrin cephenin yarılmasına sebep olması gibi mühim hataları nedeniyle İsmet Paşa tarafından görevinden alınarak Başkomutanlık Genel Sekreterliği görevine getirildi.[2] 14 Ocak 1922 tarihinde 3. Kolordu Komutanlığı'na atandı. 29 Haziran 1922 tarihinde bazı sebeplerden hakkında kanunî kovuşturma yapılmak üzere Ankara'ya getirildi ve açığa alındı. Savaştan sonra Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi.

1923 yılında Eskişehir milletvekili olarak 2. TBMM'ye katıldı. 1926 yılında İzmir Suikastı davasında suçlu bulunarak İzmir'de idam edildi.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Arif_Bey_(1883_do%C4%9Fumlu_siyaset%C3%A7i)

*

Bir diğer isim, Miralay Refet.. Sonradan, Refet Paşa.. General Refet..

Miralay Refet için biraz geriye gitmemiz gerekiyor.

Vahideddin, 4 Temmuz 1918 tarihinde padişah olmuştu. Onun padişah olduğunu duyan Selanikli, yıldızının parlamaya başladığını düşünerek, Karlsbad kaplıcalarında Alman güzelleriyle geçirdiği keyifli günlere son verip palaspandıras İstanbul’a dönmüş, padişah yaveri unvanını da alarak, daha önce istifa etmiş olduğu Suriye’deki görevine dönmüştü.

Artık Enver Paşa’dan korkusu kalmamıştı. İngiliz dostlarına gönlünce hizmet edebilir, bir Türk-İngiliz “barış”ını sağlayabilirdi.

Bunun için yapması gereken, daha önce hazırlayıp Genelkurmay’a sunduğu raporlarında dile getirdiği (Ki bunlardan “manevî kız”ı Afet İnan, Kalsbad günlükleriyle ilgili kitabında bahsediyor) düşüncesini hayata geçirmesinden ibaretti.

O raporlarda, “vatan toprağı” olmadığını iddia ettiği Suriye’den çekilmeyi teklif ediyordu. Dolayısıyla, Filistin’de İngilizler’in önünden kaçabilir, askerimizin “vatan”a dönmesini sağlayabilirdi.

Sağladı. Vahideddin’in padişah olmasından ikibuçuk ay sonra, Eylül 1918’de İngiliz’in önünden yıldırım gibi kaçtı, Yıldırım Orduları, yıldırım gibi kaçan ordular oldu, ve Selanikli zampara Padişah’a telgraf gönderip “İngilizler’le behemahal (her ne pahasına olursa olsun) sulh” yapılması teklif ve telkininde bulundu.

Ve, “yıldırım firarla/kaçışla” altyapısı hazırlanmış olan bu teklifin de etkisiyle Vahideddin yelkenleri suya indirdi, Mondros Mütarekesi’ne onay verdi.

Mütarekeye imza atan isim de, Selanikli’nin can ciğer kuzu sarması dostu (ve Padişah’a, Mareşal Ahmet İzzet Paşa’ya kurdurulacak bir hükümette bakan yapılmasını teklif ettiği) Rauf Orbay’dı. (Selanikli akrebimsi vatandaş, zamanı gelince, İzmir suikasti girişimini bahane ederek Rauf’u da ısıracaktı. Dava görülürken Rauf Orbay yurtdışındaydı, gıyabında on yıl hapse mahkum edildi, ve bütün mal varlığına da el konuldu. Orbay yurda dönemedi.)

Selanikli’nin sihirli elinin dokunuşuyla, dört yıllık Cihan Harbi, Vahideddin henüz dört aylık padişah olmadan yıldırım hızıyla bitti. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Ve iki hafta sonra, 13 Kasım’da hem İngiliz subaylar hem de Selanikli İstanbul’a gelip Pera Palas’a yerleştiler.

Bir gün sonra, 14 Kasım’da, Miralay Refet’in, İngiliz gazeteci G. Ward Price ile görüşen Selanikli’ye refakat etmekte olduğunu görüyoruz.

*

G. Ward Price’ın, bu görüşmeden ilk kez Kasım 1938’de, Selanikli’nin öldüğü ay söz etmiş olduğunu görüyoruz.

Ulus gazetenin 23 Kasım 1938 tarihli sayısının 7’nci sayfasında yayınlanan “Meşhur İngiliz Gazetecisi Ward Price’le Mülakat” başlıklı röportajda Price'ın şu ifadeleri yer alıyor:

“İstanbul’a ilk defa 1918 senesinde gelmiştim. Bir akşam üzeri Pera Palas Oteli’nde oturuyordum. Bir adam yanıma geldi ve bir Türk generalinin benimle görüşmek istediğini söyledi. İsmini sordum: Mustafa Kemal, dedi. O zamanlar Mustafa Kemal adını daha ziyade mübhem bir şekilde işitmiştim. Daveti memnuniyetle kabul ettim.”

Röportajda “Daveti memnuniyetle kabul ettim” dese de, 20 yıl kadar sonra yayınlayacağı “Extra-special Correspondent(Çok Özel Muhabir) adlı hatıratında, Mustafa Kemal’in görüşme talebi konusunda İstanbul’daki İngiliz istihbarat subayı Albay T.G.G. Heywood’a danıştığını ve onun onay vermesi üzerine bunu kabul ettiğini belirtecektir. (Bkz. Doç. Dr. Cemal Güven, Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın Yabancılarla Temas ve Görüşmeleri, Konya: Eğitim Kitabevi Yayınları, 2012, s. 15-18.)

Selanikli, zamanında kendisi de Trablusgarp’a gazeteci maskesi altında gitmiş olduğu için, birçok gazetecinin (özellikle de savaş şartlarında) istihbarat ve gizli servis işlerine bulaşmakta olduğunu elbette biliyordu. Price’a söylediklerinin gerekli adreslere ulaşacağının farkındaydı.

Görüşme, 14 Kasım 1918 Perşembe günü Pera Palas Oteli’nde gerçekleşmişti. O sırada Osmanlı Devleti’nin henüz bir aylık Jandarma Genel Komutanı olan Miralay (Albay) Refet de yanındaydı.

Price’ın anlattığına göre, Mustafa Kemal kendisine, Türkler olarak Birinci Dünya Harbi’nde yanlış cephede savaştıklarını, “öteden beri dostumuz olan İngilizlerle savaş yapmayı asla istemedikleri”ni söylemiş, “Bu istenmeyen savaşa girmemizde Enver Paşa başta olmak üzere Türkiye’deki Alman dostlarının etkisinin ve baskısının rol oynadığını” belirtmişti. “Artık savaşı kaybetmiş olduklarını ve uygulanan bu yanlış siyasetin bedelinin Türklere ağır biçimde ödetileceği” düşüncesini taşıdığını ifade etmişti. Anadolu’nun müttefik devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya) tarafından paylaşılacağını bildiğini de sözlerine eklemişti. Ayrıca, “Anadolu toprakları üzerindeki bir İngiliz yönetimine karşı memnuniyetsizlik gösterilmemesi gerektiğini” öne sürmüştü.

Selanikli, benzer lafları sonraki günlerde Minber ve Vakit gazetelerinde yayınlanan röportajlarında da dile getirecek, İngilizler’e “yağ” çekecekti.

*

Selanikli’nin İngilizler’e Price vasıtasıyla ulaştırmak istediği mesaj şuydu: Onların, “Anadolu için bir sorumluluk kabul ettiklerinde tecrübeli Türk valileri ile işbirliği içinde çalışmak ihtiyacını duyacaklarını” tahmin etmekteydi.Böyle bir yetki dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim” diyordu.

Evet, “Bir işbirliği çerçevesinde İngilizler tarafından verilebilecek bir valilik görevini kabul edebileceğini belirtiyordu.

Evet, işbirliği..

*

Price, görüşmeden sonra, İngiliz istihbarat subayı Albay Heywood‘a bu talebi iletmişti. Anılarınnda belirttiğine göre, Albay Heywood ona, “Mondros Mütarekesi’nden sonra (Ki yapılalı henüz üç haftayı bulmamış durumdaydı) kendileri için bir iş arayan birçok Türk subayının bu tür beklentiler içerisinde olduklarını” bildiklerini söylemiş, “Selanikli’nin talebi üzerinde durmadığını” belirtmişti.

Price, o gün Selanikli’nin yanında gördüğü Albay Refet Bele’yi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul’da "emekli subay Refet Paşa" olarak ikinci kez görecekti.

Sohbetleri sırasında söz ilk görüşmelerine de gelecek, Refet Paşa, Mustafa Kemal’in İngilizlerden görev talebiyle ilgili olarak, onun o kabul edilmeyen hizmet [valilik] teklifinde samimi olduğunu söyleyecekti. (Bkz. Güven, a.g.e., s. 15-18.)

*

Teklifin kabul edilmemiş olması tespiti sadece kısmen doğruydu.

Olan biteni Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Cumhuriyet’in ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında şu şekilde özetleyecekti:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli’nin İngilizler’e yaptığı “işbirliği” teklifi kabul edilmiş, fakat bunun “İngiliz valiliği” şeklinde olması uygun görülmemişti.

Bir danışıklı dövüş sergilenecek, Selanikli görünüşte İngiltere ve müttefikleriyle çatır çatır mücadele edip Anadolu’yu kurtaracak, böylece “vatan kurtaran kahraman” haline getirilecek, fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un “yeni Türkiye” projesini hayata geçirecekti.

Curzon ilke ve inkılapları, Atatürk ilke ve inkılapları adı altında Türkiye halkına, Türk milletine dayatılacaktı.

Ve bütün bunlar “milli irade” ve “millet hakimiyeti” palavrası ile millete zorla yutturulacaktı.

Görünüşte “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” olacaktı.

*

Curzon-Selanikli işbirliği İkinci Adam İnönü’nün beyanıyla sabit olduğu halde, Price’ın, Albay Heywood’un “işbirliği tekifleri üzerinde durmadıkları” şeklindeki açıklamasıyla konuyu kapatmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Burada iki ihtimal var:

Birincisi, Price’ın gerektiğinde istihbaratçılarla da görüşüyor olsa da, profesyonel bir ajan olmaması, sadece gözlemlerini ve duyduklarını haberleştirmekle yetinen bir gazeteci olması.

İkinci ihtimal, sadece gazeteci değil, aynı zamanda ajan olması, ve bir taraftan İngiltere’nin ulusal çıkarları gereği (Selanikli’ye yapılan taahhütler çerçevesinde) İngiliz-Selanikli işbirliğinin üstünü örterken diğer taraftan da Selanikli’nin karizmasına (İngiltere’yi bu türden katakullilere tenezzül etmez gösterecek şekilde) ufak bir çizik atmak istemiş olmasıdır.

Hangisinin doğru oldunu Allah Azze ve Celle bilir.

Ancak, hangi ihtimal doğru olursa olsun, Selanikli’nin teklifinin değerlendirilmesine karar verilmesi durumunda, söz konusu albayın Price’a başka türlü bir açıklamada bulunması mümkün olamazdı.

Olamazdı, çünkü böylesi operasyonlar yüksek dereceli gizlilik ister ve o operasyonda yer almayacak herkesten saklanır, üstü örtülür.

Hatta belki karar daha üst düzeyde alınmış, söz konusu albaya bile işin aslı söylenmemiş, sonra başka kanallardan Selanikli ile temas kurulmuş olabilir. Muhtemelen böyledir, devreye İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew bizzat girmiş olmalıdır.

Böylesi büyük operasyonlarda olay görünüşte kapatılır, ve görevi, “asıl bilmesi gerekenler” devralır.

Nitekim, Selanikli sonraki süreçte (İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi kılığında kendisini kamufle eden) Frew (Fro, Fru) ile “başbaşa gizli” görüşmeler yapmış bulunuyor. (Selanikli'nin Nutuk’taki itirafına göre, “bir-iki kez” görüşmüş.. Ajanlığı bahsine hiç girmiyor, onu basit bir maceraperest/sergüzeştcû olarak göstererek olayı “perdeliyor”.)

*

Price’ın, Selanikli’nin talebini ilettiği İngiliz istihbarat subayı Albay Heywood’dan naklettiği söz üzerinde ayrıca durmak gerekiyor.

Buna göre, Heywood Price’a, “Mondros Mütarekesi’nden sonra kendileri için iş arayan birçok Türk subayının bu tür beklentiler içerisinde olduklarını, Kemal’in talebi üzerinde durmadıklarını” söylemiş.

Price’ın İngiliz istihbaratı ile ilişkili olduğunu kabul edersek, görünüşte Mustafa Kemal’i şaibe altında bırakan bu ifşaatının, gerçekte onu aklamaya yönelik (“gri propaganda” kapsamına giren) bir “algı operasyonu” olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Bazen gerçekler, “asıl gerçeği” gizlemek için, yalanla karıştırılarak sunulur. Ondaki “gerçeklik” payı, yalan olan kısmın da “gerçek” muamelesi görmesini sağlar.

Price, yaptığı bu açıklama ve Heywood’dan naklettiği söz ile, olayın şahidi General Refet Bele’nin konuyla ilgili olarak yapacağı aksi yöndeki bir yorumun önünü kapatmış oluyor. (Ama, o aksi yöndeki açıklamayı İsmet İnönü ve Kâzım Karabekir yapmış durumda.)

Ayrıca, Selanikli’nin yaptığı teklif de, Heywood’un “Mondros Mütarekesi’nden sonra kendileri için iş arayan birçok Türk subayının bu tür beklentiler içerisinde oldukları” şeklindeki sözü aktarılarak “normalleştiriliyor, sıradanlaştırılıyor, meşrulaştırılıyor”.

*

Selanikli, İngilizler’e iş teklifinde bulunurken pek acul davranmış.. Muhtemelen herkesi kendisi gibi haris ve ihtiraslı zannediyor ve sıra kapmaya çalışıyordu.

Oysa ki, İngilizler’le işbirliği yapmak isteyen pek kimse yoktu.. O yüzden sonraki süreçte İngilizler pekçok kişiyi tutuklayıp Malta’ya süreceklerdi.

Öyle anlaşılıyor ki Selanikli, İngilizler’le anlaştıktan sonra, sırrına (yarım yamalak da olsa) Miralay Refet’i ortak etmiş olmaktan pişmanlık duymaya başlamıştı.

Gizli saklı olarak suça bulaşmış olanların şöyle bir taktiği vardır, sırlarına vakıf olanları yanlarına çekip suçlarına ortak ederek konuşamaz hale getirirler.

Miralay Refet, Selanikli’nin suçuna ortak olmasa da, onun tarafından kullanılmış, ve bir zaman sonra (suça ortak olmadığı için) Selanikli’nin hayata geçirmeye başladığı “İngiliz ilke ve inkılapları”nın bir kısmına muhalefet etmiş.

Bu yüzden de bir kumpas ile idam edilmek, öldürülmek istenmiş. (İzmir Suikasti davası sırasında ordu içinde ciddi muhalefet ve bölünme görüldü, çatışma ihtimali başgösterdi, bu yüzden Selanikli hain bazı kişileri asamadı.. Henüz “zehirleme” ve “trafik kazaları” konularında uzmanlaşmış bir gizli servis kuramamış bulunduğu için muhaliflerden kurtulmakta zorlanıyordu.)

 

Evet, Selanikli akrebimsi, İzmir Suikasti girişimini bahane ederek eski dostu Refet’ten de kurtulmak istemişti. Yine Vikipedi’den okuyalım:

“Refet Bele

“İbrahim Refet Bele (1881, Selanik - 2 Ekim 1963, İstanbul), Türk asker ve siyasetçidirKurtuluş Savaşı'na katılan ilk beş generalden birisidir (diğerleri Mustafa Kemal PaşaAli Fuat PaşaKâzım Karabekir Paşa ve Rauf Orbay). Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında İçişleri Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı görevlerinde bulunmuştur.

“Gazze Savaşı'nda büyük başarılar gösterdi, 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'a çıkarak Paşa'nın yakın çalışma arkadaşları arasına girdi ve Kurtuluş Savaşı'nı sonlandıran Mudanya Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra Ankara Hükûmeti'nin İstanbul'daki temsilcisi sıfatıyla saltanatın kaldırıldığını kaldırıldığını Sultan Vahdettin'e tebliğ eden, 4 Kasım 1922 tarihinde İstanbul'un idaresine TBMM namına el koyan, Vahdettin'in İstanbul'dan ayrılışından sonra Abdülmecid Efendi ile görüşen ve TBMM tarafından halife seçilmesi üzerine ona uyması gereken şartları tebliğ eden kişidir.

“I. dönem İzmir, II. Dönem İstanbul milletvekilliklerinde bulunan Refet Bele, cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal Paşa ile görüş ayrılıklarına düşmüş ve Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucuları arasına yer almıştır. İzmir suikastı sanıklarındandır. (…)

“Millî Mücadele sonrasında köklü ve hızlı devrim hareketlerinden rahatsızlık duyan Refet Bey, 9 Kasım 1924 tarihinde Halk Fırkası'ndan istifa etti. 17 Kasım tarihinde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı. Mustafa Kemal Büyük Nutkunda sık sık İstiklal Savaşı'nı birlikte başlattıkları Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay gibi kendisini de eleştirdi. …

“Partinin kapatılmasından sonra, Atatürk'e karşı yapılan İzmir Suikastı girişimi nedeniyle kendisi de Ali Fuat PaşaKâzım Karabekir ve Rauf Orbay ile birlikte tutuklandı, Refet Paşanın tutuklanma nedeni suikastın en önemli organizatörlerinden İzmit milletvekili Şükrü Bey'in tutuklanmasından hemen sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucularının Refet Paşa'nın evinde buluşmasıdır. Refet Paşa mahkemede, Şükrü Bey'in milletvekili olarak tutuklanmasının önemli bir konu yüzünden olabileceğini düşündükleri için bu toplantıyı yaptıklarını söyledi. Yargılandığı İstiklal Mahkemesi'nden beraat etti. ...”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Refet_Bele)

Yıllar sonra Münevver Ayaşlı, General Refet’in şu “boynu bükük ve sefil”, melul ve mahzun cümlelerini aktaracaktı:

“Ben … kendisinden rica ederdim:

“– Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza, niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen bir çok meselelerin iç yüzünü biliyor, karanlık kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz. Bunların kapalı kalması … yazık değil mi?

“O zaman Refet Paşa susar, acı acı güler:

 Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım? derdi.”

(Münevver Ayaşlı, İşittiklerim… Gördüklerim… Bildiklerim…, İstanbul 1973, s. 9.)

*

Ayakta olan İstiklal Harbi değil..

Selanikli siyasal dolandırıcının heykelleri, putları..


BİR HAİN UĞRUNA YÂ RAB, NİCE İNSANLARIN GÜNEŞİ BÖYLE KARARIYOR

  UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 80   “1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun'a çıktım.” Selanikli’nin ...