YAZICIOĞLU'NU TEHDİT EDEN GENERAL BOZUNTUSU ZİBİDİ KİMDİ?

 




Bir önceki yazıda, Yazıcıoğlu’na getirilmiş olan bir çuval dolusu uçkur kasedi üzerinde durmuştuk.

Yazıcıoğlu, o CD’leri getiren kişileri deşifre etmeliydi demiştik.. Kime çalışıyorduysalar, kimin adamıydılarsa, açıklamalıydı..

Sözlerimizi şöyle sürdürmüştük:

28 Şubat sürecinde kendisini, eskiden beri tanıdığı milliyetçi-ülkücü birinin, “Şimdi adamı bir kilometreden vuruyorlar” diyerek tehdit ettiğini açıklamıştı. (Numan Kurtulmuş şahidi. O milliyetçi şahsın ismini de vermeliydi ya, neyse..) Aynı şekilde, bu CD meselesinin ardındakileri de deşifre etmeliydi. Zaten, tuzak olduğu açık.. Bunu anlayamayacak biri de değildi..

Artı, vefatından birkaç ay önce kendisini “Dağlarda parçaların toplanmaz” diyerek tehdit eden general bozuntusunun da adını vermeliydi.

Ya da bu konulara hiç girmemeliydi..

Bir odak seni hem tehdit eder, hem de, o odağın ismini vermeden tehditten bahsedersen, aynı odak bunu istismar edebilir, olayı çarpıtabilir, tehdit suçunu başka birilerinin sırtına yükleyebilir.

Katillerin, cenazende en çok ağlayanlar olarak arz-ı endam edebilir, "Höngürt de höngürt" diyerek tonlarca mendili çöpe gönderebilirler.

False flag (sahte bayrak) operasyonu böylesi durumlarda “İstim arkadan gelsin” hesabı devreye konulabilir.

Evet, Yazıcıoğlu’nu tasfiye için “tuzak”la da gelmişler, “tehdit”i de devreye sokmuşlar.. Onun da artık kartlarını açık oynaması gerekirdi.

Allah taksiratını afvetsin, susmakla, şifreli sözler söylemekle iktifa etmekle hata etti.. Şimdi, onun ölümü bahane edilerek bazı insanlar haksız yere suçlanabiliyor. Zan altında bırakılabiliyor. 

Karşısındakiler bu kadar pervasızca kendisini tehdit edebiliyorlarsa, o da pervasızca onları deşifre etmeliydi. Açık ve net konuşmalıydı.

*

Yazıcıoğlu’nu “Dağlarda parçaların toplanmaz” diyerek tehdit eden general bozuntusunun adını bilmiyoruz, fakat böyle külhanbeyi edasıyla, çıfıt çarşısı kabadayısı üslubuyla şunu bunu tehdit etmeyi doğal hakkı kabul eden serserilerin hangi mahallenin adamı olduklarını çok iyi biliyoruz.

Bunlar genelde, derin devlet diye adlandırılan cani çukur çeteye sırtını dayayan, devletin imkânlarını şahsî çıkarları ve hesapları için kullanmanın adını vatanseverlik koyan, “hukukun üstünlüğü” yerine “komitacılığın üstünlüğü” ilkesini benimsemiş olan İttihatçı-Kemalist geleneğin bostanında yetişen zararlı bitkiler.

Ümit Özdağ tipi milliyetçi-ülkücüler de aynı familyadan..

O yüzden, ülkücü camiadan bir tipin gelip Yazıcıoğlu’nu ölümle tehdit etmeye kalkışmış olması bizi şaşırtmıyor.

*

İlgili bir haber, 28 Şubat 2017 tarihinde Star gazetesinde “Numan Kurtulmuş Muhsin Yazıcıoğlu'yla olan diyaloğunu anlattı” başlığıyla yayınlanmıştı.

Haberde, Manisa'da konuşan Kurtulmuş’un, Muhsin Yazıcıoğlu'nun kendisine anlattığı bir anekdotu paylaştığı belirtiliyordu.

Buna göre, Aralık 1995 seçimlerinde ANAP listelerinden milletvekilli seçilen BBP’liler olarak Refahyol hükümetini (Erbakan liderliğindeki Refah Partisi ile Tansu Çiller liderliğindeki Doğru Yol Partisi’nin oluşturacağı koalisyon hükümetini) destekleyeceklerini açıklayınca, ülkücü camiadan birisi TBMM’deki odasına geliyor.

Önce hoş-beş, arkasından başlıyor onu tehdit etmeye..

“Refah Partisi’ni desteklemeyin, desteklerseniz şu olur falan” diye üst perdeden konuşmaya başlıyor.

Son olarak da, “Muhsin sen bilmiyorsun, artık adamı iki kilometre öteden sırtından vuruyorlar” demiş.

Tepesi atan Yazıcıoğlu da koltuğundan kalkmış, masasının önüne gitmiş, kravatından tutmuş, “Bana bak, git sana kim bunları söylediyse onlara söyle, biz adamı iki kilometreden sırtından değil, 10 santimetreden alnından vuruyoruz” demiş. (https://www.star.com.tr/dunya/katil-israil-gazze-masasini-devirdi-abd-yonetimine-resmen-iletildi-haber-2032614/)

*

Evet, bunu anlatan, şu anda TBMM Başkanı olarak görev yapmakta olan Prof. Numan Kurtulmuş..

Görüldüğü gibi, merhum Yazıcıoğlu, kendisini tehdit eden ülkücünün arkasında başkalarının bulunduğunun farkında..

Yazıcıoğlu ile arkadaşlarının (yanlış hatırlamıyorsam toplamda yedi milletvekiliydiler) dışarıdan desteği olmasaydı Refahyol Hükümeti kurulamıyordu.

Yazıcıoğlu’nu bu hükümete dışarıdan destek vermeye ikna eden de Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca idi..

Aslında Yazıcıoğlu Refah Partisi’ne ve Erbakan’a biraz kırgındı.. Çünkü, Refah Partisi listelerinden seçime girmeleri mümkündü, fakat Refahçılar onlara burun bükmüştü.

Hatta, BBP ile ittifak görüşmeleri yapan bir Refahlı’nın BBP’liler için “Fasulye gibi kendilerini nimetten zannediyorlar” demiş olduğunu duymuştuk. (Yine, Esad Efendi’nin, BBP’lilerle ittifak yapması için ANAP lideri Mesut Yılmaz’a baskı yapmış olduğunu da işitmiştik.)

Hükümetlerine verdiği dışardan destek için kendisine teşekkür eden Erbakan’a Yazıcıoğlu’nun “Bana değil, Esad hocaya teşekkür edin” demiş olduğu da duyduklarımız arasındaydı.

*

Konumuza dönelim.. 

Karşıt görüşlüleri tehditle yol getirme, getiremiyorsa cinayetlerle ortadan kaldırma geleneği İttihatçı-Kemalist çapulcular sürüsünün tekelinde..

Bunlar, cinayet işlemenin kendileri için mübah olduğuna inanan bir (hayvandan hallice) insan türü..

Lafa gelince vatanseverlik ve milliyetçilik edebiyatını da kimseye bırakmazlar..

Yazıcıoğlu’nu, vefatından birkaç ay önce bir resepsiyonda tehdit eden general müsveddesinin de aynı şerefsizler kulübünün üyesi olduğundan şüphe edilemez.

Haberi okuyalım:

Yazıcıoğlu'na 'parçaların toplanmaz' tehdidi

Helikopter kazasında hayatını kaybeden BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölmeden bir süre önce, üst düzey bir general tarafından tehdit edildiği iddia edildi. Avrupa Türk Kültür Dernekleri Birliği Eski Başkanı Recep Yıldırım, Yazıcıoğlu'nun katıldığı bir resepsiyonda, kendisini arayan generalin 'dağlarda parçaların toplanmaz, kalırsın' şeklindeki tehdidine çok sert tepki verdiğini ifade etti. Cihan Haber Ajansı (Cihan)'na konuşan Recep Yıldırım, Muhsin Yazıcıoğlu'nun suikast sonucu şehit olduğunu savundu.

“… Yıldırım, şöyle konuştu: “Muhsin Yazıcıoğlu birileri için tehlike arz ediyordu. Her babayiğit gidip de mayın tarlalarında basın toplantısı yapamaz. 'Türkiye İran olmaz, Suriye olmasına da müsaade edemeyiz' açıklaması yapma cesareti hiçbir liderde yoktu. En kritik dönemde 'Millete namlusunu çeviren tanklara, ben selam durmam' diyecek kadar yiğitti kendisi. 'Ben derin devlet tanımam, ben derin milletim' derdi. Şahit olduğum olayları düşündükçe 'neden Muhsin Yazıcıoğlu şehit edilsin' gibi ifadelerin içinin boş olduğunu daha iyi anlıyorum. Yazıcıoğlu birileri için tehlikeydi. Dolayısıyla o helikopterin bir suikast sonucu düştüğünü düşünüyorum. İlk gün de böyle söylüyordum. Suikast yapıldığına dair ilk gün hiçbir belge yoktu. Aradan iki buçuk yıl geçti. O iddiamızı güçlendirir duruma geldik.”

Muhsin Yazıcıoğlu'nun bir general tarafından tehdit edildiğini öne süren Recep Yıldırım, bir resepsiyon sırasında Yazıcıoğlu'na bir generalin 'Son zamanlarda çok ileri gidiyorsun, korkarım ki dağlarda parçaların toplanmaz kalırsın' dediğini ifade etti. Yıldırım, olayı şöyle anlattı: “17 Ocak 2009 tarihinde Almanya'nın Ludwigshafen şehrinde bir düğün salonunda düzenlenen gecede sivil toplum örgütlerinin başkanlarının olduğu masada rahmetli (Yazıcıoğlu) bu konuyu anlatıyor. 'Resepsiyonda bir generalin 'Son zamanlarda çok ileri gidiyorsun korkarım ki dağlarda parçaların toplanmaz kalırsın' dediğini aktarıyor. Rahmetli de o generale 'ben de o zaman senin apoletlerini sökerim' gibisinden çok sert tepki veriyor. Daha sonra o masada bulunan arkadaşlardan biri bana bu konuyu anlattı. Ben de bu konuyu arkadaştan öğrendiğim kadarıyla Yazıcıoğlu'na sordum. Başkan da bu konuyla ilgili sessiz kalmam gerektiğini söyledi. Bu konunun aydınlatılabilmesi için Muhsin başkanın 25 Mart 2009 tarihinden beş yıl öncesine ait kullandığı telefonlarının tüm dökümlerinin çıkarılması gerekir.”

"Recep Yıldırım, bu tarihi anekdotun araştırılmasını istedi. Yıldırım, “Helikopterin düşmesiyle ilgili basından takip ettiğim kadarıyla ortaya çıkan bulguları gördükten sonra bu olayın savcılık tarafından yürütülen soruşturmaya katkı sağlayacağını umuyorum. Dolayısıyla bu anekdotun bir şekilde araştırılarak ortaya çıkartılması gerekir diye düşünüyorum” ifadelerini kullandı."

(https://www.yenisafak.com/gundem/yaziciogluna-parcalarin-toplanmaz-tehdidi-379309)

*

Evet, bu haberi yayınlayan gazete, Yeni Şafak..

Haberin kaynağı ise Cihan Haber Ajansı..

Şimdi sıkı durun: Şu anda yerinde yeller esen bu Cihan Haber Ajansı, FETÖ’cülerin ajansıydı.

Yazıcıoğlu’nu tehdit eden general FETÖ’cü olsaydı, onlar böyle bir haberi yaparlar mıydı?

FETÖ’cülerin üslubu bu değildi.. Onlar, (samimi olmasalar bile) insanlara “hoşgörü, sevgi, muhabbet fedailiği, kardeşlik vs.” gibi sloganlarla yaklaşmayı, gerginlik çıkarmadan hedefe yürümeyi tercih ediyorlardı.

Haberde geçen ifadeler önemli..

Recep Yıldırım’ın dediği gibi, Yazıcıoğlu suikastinin aydınlatılabilmesi için “Muhsin başkanın 25 Mart 2009 tarihinden beş yıl öncesine ait kullandığı telefonlarının tüm dökümlerinin çıkarılması” gerekiyordu.

Evet, Yazıcıoğlu’nun son beş yılının telefon dökümleri ortaya çıkarılmalıydı.

Eğer Yazıcıoğlu’nun FETÖ’cülerle arasında birtakım olumsuz görüşmeler yaşanmış ve Yazıcıoğlu bunlara rest çekmiş olsaydı, Cihan Haber Ajansı bu konunun üzerine bu şekilde gitmezdi.

Çünkü o durumda, telefon dökümlerinde bu restin izine ulaşılabilirdi.

*

İkincisi, FETÖ’cülerin Yazıcıoğlu’nu öldürmek için bir nedenleri olsaydı, 15 Temmuz sonrasında tutuklanan ve itirafçı olan sayısız FETÖ’cüden hiç değilse birkaçının, merhumun ölümünden önce yaşanan gerginlik hakkında itiraflarının bulunması gerekirdi.

Fakat, “cinayette FETÖ parmağı” masalını icat edenlerin dağarcığında “Fethullah, Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerine şöyle konuşmuştu” şeklindeki (başı sonu kırpılmış, kuşa çevrilmiş) nakarattan başka birşey yok.

Bu yazdıklarım, FETÖ’ye sempati duymam anlamına gelmiyor.. Şimdi FETÖ’cülere küfreden AK Partililerin Fethullah güzellemeleri yaptıkları günlerde ben, onları sert biçimde eleştiren yazılar kaleme aldım.

Ancak, Yazıcıoğlu suikastinin arkasındaki asıl faillerin, gecikmiş ve abartılı bir FETÖ karşıtlığı ile, "Cambaza bak cambaza!" dalaveresiyle saklanmaya çalışılmasına da hiçbir vicdan sahibi razı olamaz.

*

Dedik ki, bu tehdit geleneği İttihatçı-Kemalist komitacılık heveslilerinin (ve bu komitacılığı sürdürmeye çalışan Ümit Özdağ tipi milliyetçilerin) tekelinde..

Bakın, zamanında bu FETÖ’cülerin televizyon kanalının gediklisi haline gelmiş olan Prof. Emin Gürses, daha iki yıl önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı nasıl tehdit etmişti.. (Bu Emin zımbırtısı, 2024 yılında “cuma namazı teröristi” Ümit’in Zafer Partisi’ne katıldı ve genel başkan yardımcılığı koltuğuna oturdu.)

Evet, Emin palyaçosunun söz konusu tehdidi ile ilgili olarak, 10 Eylül 2024 tarihinde şunları yazmıştık:

SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


FUHUŞ KASETLERİ, FETÖ, VE MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN TUZAK





"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını [Fetullahçı] polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı [FETÖ'cü] diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu satırlar, 18 Aralık 2023 tarihinde Ayhan Tekineş'in Twitter (X) hesabında yayınlandı..

Ayhan Tekineş, ilahiyatçı bir profesör..

FETÖ'cü (Fethulahçı Takiyye Örgütü üyesi) diye nitelendirilenlerden. 

Sözleri, son tahlilde, günah ile küfrü (“imanı kaybetme”) birbirine karıştırması itibariyle (bir ilahiyatçıya yakışmayacak şekilde) sorunlu.. 

“Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder” diye bir söz var; bunlar da “hoşgörü”yü öyle abarttılar ki, günah işlediklerini düşündükleri kişileri “imanı kaybetmekle” suçlayacak kadar hoşgörüsüz hale geldiler.

Rastgeleni tekfircilikle suçladılar, ve dönüp dolaşıp tekfirci bir tavra saplandılar. 

Ancak, videolarla ilgili iddiası, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.

Ayrıca, ilk cümlesi, "Bazı siyasetçileri polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkutmuş olabilirler mi?" sorusunu da akla getiriyor.

*

Sözlerininden çıkan anlamı (kritik-analitik düşünce modasına uyup) madde madde sıralayalım:

1. Bazı din adamları ve ilahiyatçıların karı kızlarla kasetleri var. (Türkiye'de sadece bunlar kasetlik işlere bulaşmış olsalar çok temiz toplum olduğumuzu düşüneceğiz de, neyse...)

2. Birileri (yani rejimin "karanlık" adamları)  bunların kasetlerinin bulunduğunu biliyorlar, görmüşler. Din adamlarına (şeyh, hoca, abi vs.) ve ilahiyatçılara haber veriyorlar. ("Kasetleriniz bizde de var" demenin kibar biçimi.. "Anlarsınız ya.." dümeni.)

3. Bu karanlık adamlar, söz konusu kişilere "Kasetlerinizi çekenler FETÖ'cü polisler, ilk hedefiniz bunları Akdeniz'e dökmek.. Marş marş!" demişler. ("FETÖ'cülerle kanlı bıçaklı savaşa girmezseniz kasetleriniz kazara perşembe pazarına düşebilir" demenin usulüne uygun usturuplu biçimi.)

4. Bu kaset gazilerinden bazıları, FETÖ savaşlarında her ne kadar yararlık göstermişlerse de, başka kusurları yüzünden yine de "rejimin karanlık adamları" tarafından harcanıyorlar. 

Kasetleri ve kasetlik maceraları (benzer şekilde kaseti olan ya da önüne "yal" konularak havlatılan)  kullanışlı medya kulağı kesiklerinin havlamalarına emanet ediliyor. İtibarsızlaştırılıyorlar.

*

Bu kaset imalatı ve itibarsızlaştırma çarkı nasıl dönüyor, ona bakmakta fayda var.

Burada önümüze "bal tuzağı" (honey trap) kavramı geliyor.

Yani karı kızlarla kurulan tuzak.. (Kadınlara yönelik erkek versiyonu da var.)

Gönderirler bir genç kızı, o da "Hocam, ben namaza sizin sohbetlerinizi dinleyerek başladım, fakat kafama takılan bazı konular var, size sorabilir miyim?" türünden mesajlar atar, sonra görüşme talebinde bulunur, sabırla, hiç acele etmeden yavaş yavaş ağlarını örerler.

Bir defa kafaya taktılar mı çok değişik tipte (açığı kapalısı, zekisi aptalı, bilgilisi cahili, cemaatlisi cemaatsizi) her tipten piyonu devreye koymaları mümkündür.

İstihbarat örgütleri bu "bal tuzağı" işlerinde ustalaşmışlardır, sıradan insanların aklına hayaline gelmeyecek yollarla hedeflerine yürürler.. Hem devasa tecrübeleri, hem sayısız kalifiye elemanları, hem de hedefe koydukları kişiler hakkında yığınla istihbaratları mevcuttur. Adamların ıcığını cığını herşeyini öğrenip kaydetmiş, dosyalamışlardır. 

Operasyon başarılı olursa (Ki başarısızlık ender-i nadirattan istisnadır) kasetler çekilir, kayıtlar alınır ve gerektiğinde kullanılmak üzere zulalara yerleştirilir.

*

Bu noktada Ayhan Tekineş'in ilk cümlelerine dönmek gerekiyor:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler."

İmdi, 15 Temmuz olayından sonra binlerce polis memuru FETÖ'cü diye görevden atıldı, tutuklandı, yargılandı, hapsedildi..

Bunlar arasında hiç "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler" diye yargılanıp tutuklanan var mı?

Benim bildiğim, yok.

Niye yok?

Baykal olayı gibi bazı işlerin ardında FETÖ'nün olduğu, "itiraf"çılara dayanılarak söylendi, fakat bu tür itirafçılara sözgelimi "Senin cezan 30 yıl, şöyle şöyle bir itirafta bulunursan üç yılla olayı kapatırız" dediğinizde söyletemeyeceğiniz söz olmaz.

Üstelik bunların bir kısmı da "gizli tanık" durumunda.. Nasıl tanıklıksa?

(Baykal'a söz konusu kadını daha bekâr genç kızken birilerinin "bal tuzağı" olarak göndermemiş, ve onu yıllarca kadınla olan kasetleri hürmetine diledikleri gibi gütmemiş olduklarından emin olunamaz.) 

Evet, (Baykal olayı ve MHP’li siyasetçilerin kasetleri meselesi dışında) "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler ve şantaj yaptılar” denilerek tutuklanıp yargılanan FETÖ’cü neden yok?

Diyelim ki şantaja maruz kalanların isimlerinin açığa çıkması ve rezil olmaları istenmedi, yargılamalarda celseler gizli yapılarak ve yayın yasağı getirilerek bunun önüne geçilebilir ve “adalet”in gereği yapılabilirdi.

Neden medyada (mağdurların isimleri gizlenerek de olsa) “Şu kadar FETÖ’cü, birtakım insanları kasete alıp şantaj yaptıkları için mahkum edildiler. Bu FETÖ’cüler falan, filan ve feşmekan.. Şantaj ile şunları şunları yaptırmışlar, şu şu maddî çıkarlara konmuşlar, baş organizatör de filanca” şeklinde haberler yeralmadı?

*

Bu FETÖ'cü polislerin elinde böylesi kasetler olduğunda zaten saklamıyor, olayı mahkemelere taşıyorlardı.

Mesela şu İzmir'deki (Ergenekonculukla suçlanan) casus subaylar vs. olayı.

Bunların yabancı gizli servislerin bal tuzağı operasyonlarına yem oldukları kasetlerle ortaya konuldu.

Polis bunları takip etmiş, bin kadar kaset çekilmiş.. Bin.. Bir değil, 10 değil, 100 değil, 200 değil, bin (rakamla 1000).

Bu kasetler mahkemelere de intikal etti, Genelkurmay'a da gitti..

Sonra, "İşin ucu devlet sırlarına uzanıyor, T. C. olarak dünyaya rezil oluyoruz" diyerek olayın üstünü kapattılar.

Fakat kasetler imha edilmedi, bazı yerlere, mesela Genelkurmay'ın arşivine konuldu.

O yüzden, söz konusu kasetlerde neler olduğunu en iyi bilenlerden biri, sonradan  Milli Savunma Bakanı olan Orgeneral Yaşar Güler..

Ve o süreçte, medyanın sözde doğrucu Davutlarından Müyesser Yıldız, Odatv’de "Neden bu kasetler imha edilmiyor da Genelkurmay’da muhafaza olunuyor?" diye yazabildi.

*

Evet, polisler bu tür kayıtlara ulaştıklarında, böylesi vakalar kasete alındığında olayı (ilerde şantaj vs. için kullanmak üzere) arşivleme ve bekletme durumunda değiller.

Ortada bir suç varsa olayı (zaman aşımına vs. uğramadan, soğumadan, suçlular paçayı yırtmadan) mahkemeye taşımak zorundalar.

Ayrıca polisin (ilerde şantaj yapma niyetiyle) bal tuzağı kurması, "Dur şunları uçkurlarından yakalayalım" diye birilerine karı-kız göndermesi de söz konusu olmaz.

Bunu yaptıklarında bizzat kendileri yasaları çiğneyip suç işlemiş olurlar.

Suç işlediklerini düşündükleri kişileri yasal izinle teknik takibe alırlarsa ve bu arada o kişilerin bu tür görüntüleri kayda girerse o başka.

*

Ancak, aynı durum istihbarat teşkilatları için söz konusu değil.

Onlar ayrıcalıklı.

İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) sözde görev icabı bazı suçları işleme hakkı ve özgürlüğüne sahipler.

Görev icabı.

(Mesela, devletin televizyonu TRT'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nı anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinde Cihangir diye bir tip kızın birine "yeni sevgili” aradığını söyleyerek telefon numarasını verebiliyor, kızı baştan çıkarma anlamına gelecek şekilde davranabiliyor.. 

Yani kendi tabiriyle "görev icabı" namussuzluk ve ahlâksızlık yapabiliyor.. 

"Mevzubahis olan vatansa milletin anası avradı, kızı karısı teferruattır" hesabı.)

*

Evet, polisin böyle bir yetkisi yok, fakat istihbarat teşkilatları görev icabı suç da işleyebiliyorlar, namussuzluk, arsızlık ve ahlâksızlık da yapabiliyorlar.

Görev "kutsal" ya.. "Gökten indiği sanılan" diyerek Allahu Teala'nın kitaplarına hakaret eden Selanikli Şapkacı'nın başımıza bela ettiği rejimin kutsalı böyle.. Dini devlet işlerine karıştırmıyorlar.

İstihbarat teşkilatları bu "kutsal"ın himayesinde namussuzluk da yapabiliyor, kendileri açısından tehlike kabul edip hedefe koydukları kişileri şantajla kullanabilmek, olmadı itibarsızlaştırmak için böylesi bal tuzağı pezevenklikleri de yapabiliyorlar.

Ancak, onların bu pezevenkliklerini belgelemek ve deşifre etmek, yargıya taşımak mümkün değil.

Suç.

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) "suç"u böyle oluyor.

*

Olayın cesametini anlamak için Barış Terkoğlu'nun 28 Ekim 2021 tarihli Cumhuriyet’te yer alan şu satırlarına bakmakta fayda var:

“Yazıcıoğlu’na da teslim edilen bir çuval kaset varmış. 

“Okurla yeni buluşan, oldukça kritik bir kitaptan öğrendim bunu: “Son Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri”ni Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve gazeteci Veli Toprak birlikte hazırlamıştı. Onlarca isim, bu kitap için Yazıcıoğlu’na dair bilinmeyen birçok özel anısını anlatmıştı. 

“Konuşanlardan birisi de BBP liderinin danışmanlığını yapan Bilal Habeşi Özkaynar’dı. 

“Yazıcıoğlu’nun uzun yıllar en yakınındaki isimlerden biri olan Özkaynar, şahitliğini şöyle aktarıyordu: 

“Bir gün rahmetli başkana birileri bir çuval kaset, CD, görüntü getirdi. Birileri işte, bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler. Bu kayıtların, görüntülerin başka ellere geçebilme endişesiyle, yanlış ellere geçebilme endişesiyle başkana teslim etmek istediler. ‘Bunlar çok tehlikeli görüntüler. Bir şekilde kaydedildi, bir şekilde ele geçirildi. Bunun içinde sanatçılar var, siyasetçiler var, işadamları var, devlet adamları var, askerler var. İşte insanların zaaflarından, zafiyetlerinden faydalanılarak kimi oyunla, tezgâhla kimi de takiple elde edilen görüntüler. Bu görüntülerin her biri Türkiye’nin gündemini değiştirip sallayacak nitelikte. Bunları emanet edecek kimseyi bulamıyoruz. Bizde de kalamayacak. En güvenli olarak sizi biliyoruz. Size teslim etmek istiyoruz’ dediler. Başkan da Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim. Gidin ne yapıyorsanız yapın! Beni bunlara bulaştırmayın’ dedi. Onlar da ‘Başkanım bunlar çok kritik. Çok insanı zora, sıkıntıya sokacak. Türkiye’de gündemi değiştirecek, yerle bir edecek belgeler, görüntüler dediler.”  

(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baris-pehlivan-yazdi-muhsin-yaziciogluna-gelen-bir-cuval-kaset-1880262)

*

Yani şunu demek istiyorlar: "Sana, sevmediğin birilerini zora, sıkıntıya sokma fırsatı ve imkânı sunuyoruz. Türkiye'nin gündemini belirleyebilir, gündem olabilirsin.. Gündemi yerle bir edebilirsin.. Hem de belgelerle, görüntülerle.. Herkes senin ağzına bakar, bütün dikkatleri üzerinde toplarsın. Bilgi güçtür."

Böyle konuşarak Yazıcıoğlu'nun ağzını sulandırmaya, iştahını açmaya çalışmışlar. "Zehiri altın kâse içinde sunarlar, bal da onun suç ortağı."

Olayı anlatan Özkaynar, “bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler” diye bir ifade kullanıyor.

İmdi, bu kişiler FETÖ’cü diye bilinenler olsalardı, bunu söylerdi..

Söylemiyor.. 

Olsaydı, saklamazdı, derdi.

Getirenler FETÖ’cü olamaz, çünkü onlar, bir başkasına, “Sizi bizden daha güvenilir/güvenli bulduk” demezler(di).

*

Merhum Yazıcıoğlu’nun FETÖ’cülerle arası iyi değildi. 

BBP‘nin Mesut Yılmaz ile ittifak yapmasını ve böylece Yazıcoğlu ile arkadaşlarının ANAP listelerinden milletvekili seçilmesini sağlayan isim merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşa hoca idi.. 

Yine Hoca’nın tavsiyesi doğrultusunda BBP, Erbakan‘ın başbakanı olduğu Refahyol Hükümeti‘ne dışardan destek vermişti. 

Fethullah Gülen ise bu hükümete de, Erbakan’a da karşıydı. 28 Şubat’ta söylemleriyle darbecilerin safında yer aldı. 

Pragmatik ve “büyük oynayan” bir adam olarak Gülen, “Bu da müslüman kardeşimiz” diyerek Yazıcıoğlu gibi görece güçsüz isimlere destek verecek biri değildi. 

O, daima kazananlara ya da kazanacağını düşündüğü “at”lara oynuyordu. Birlikte poz verdiği isimler Demirel, Ecevit, Papa, Çiller, Türkeş, Erdoğan vs. idi.

*

Yazıcıoğlu’na kasetleri getirenlerin FETÖ’cü olması ihtimali “zamanın ruhu”na da uygun değil.

Hatırlayalım, Yazıcıoğlu 2009 yılı başlarında, Mart ayında hayatını kaybetti.

O dönemde AK Parti iktidarı ile (yani “devlet”teki “devlet adamları” ile) FETÖ'nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün) arasından su sızmıyordu.

Can ciğer kuzu sarması formatındaydılar.

Böylesi bir ortamda Fethullahçıların, iktidar partisindeki “devlet adamları”nın aleyhine olacak şekilde, partisinin oy oranı yerlerde sürünen Yazıcıoğlu gibi siyasal gücü zayıf bir isme yanaşmaları, böylesi bir risk almaları beklenemez.

Herşeyden önce, böylesi bir girişimin bir şekilde Erdoğan’ın ve ekibinin kulağına gideceğini, en azından MİT'teki Erdoğan'a yakın isimlerin haber vereceklerini bilmeyecek kadar ahmak ve tecrübesiz değillerdi.

*

O günün siyasal ortamında dönemin “devlet adamları”nın kirli çamaşırlarının Yazıcıoğlu gibi cesur ve konuşmaktan çekinmeyecek bir siyasetçinin eline geçmesinden kimlerin nemalanmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.

Temmuz 2008’de karara bağlanan ve AK Parti’nin o yıl aldığı devlet yardımının yarısından mahrum bırakılmasına sebep olan parti kapatma davasını kimler açtırdıysa, Yazıcıoğlu’na o kasetleri götürenler de ancak onlar olabilir.  

Erdoğan’ın o sırada destek verdiği Ergenekon davası yüzünden karalar bağlayıp AK Parti iktidarına sabah akşam lanet okuyanlar kimlerdiyse, onlar olabilir.

O günün “cumhuriyet mitingleri”nin ardında kimler vardıysa, onlar olabilir.

*

Evet, Yazıcıoğlu’nun vefat ettiği 2009 yılında Gülen cemaati bütün gücüyle Erdoğan’ın yanında duruyordu.

O günlerde hiç kimse, bir gün gelip AK Parti ile The Cemaat’in arasının açılacağına ihtimal vermiyordu.

2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumunda The Cemaat, AK Parti’den daha çok gayret göstermişti.

The Cemaat ile AK Parti’nin arasının açıldığını görmek için 2013 yılının gelmesini beklemek gerekecekti.

İktidar partisinin The Cemaat’e yavaştan yavaştan dirsek göstermeye başladığı tarih, (The Cemaat’e ait Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in ifadesine göre) 2010’du.

Yani Yazıcıoğlu’nun vefatından bir yıl sonrası.

*

Kasetleri getirenler, “kayıtların, görüntülerin yanlış ellere geçme endişesi” taşıyorlarmış.

Demek ki, kendilerini “doğru el” olarak görüyorlardı.

Kendileri vermezse yanlış ellere nasıl geçerdi acaba?

Yaptıkları teklifin mahiyetine ve mantığına bakılırsa, söz konusu kasetleri Yazıcıoğlu’na, kendilerinde herhangi bir kopyası kalmaksızın vermeyi istemiş olmaları gerekiyor. Çünkü, kopyalamaları durumunda Yazıcıoğlu’na kasetleri teslim etmeleri ile etmemeleri arasında bir fark kalmazdı.

Olaya Yazıcıoğlu açısından bakalım, kopyalamadan verecek olmalarının garantisi var mıdır?

Kopyalamadıklarından nasıl emin olunacaktır?

Ayrıca, kasetleri Yazıcıoğlu’na veren bu kişiler, ondan neyi beklemektedirler; Kasetlerin ebediyen sümen altı olmasını, asla gün yüzü görmemesini mi?

Eğer bunu düşünüyorlardıysa, daha kolay bir yolu vardı. Tenha bir mahalde kasetlerin üstüne biraz benzin döküp kibriti çakmaları yanlış el” tehlikesini ebediyen bertaraf edebilirdi.

Bunu niye yapmıyorlardı?

*

Asıl gaye, “patlayıcı madde“yi Yazıcıoğlu’nun kucağına bırakmak olabilir miydi?

Evet, bu yaptıkları, pimi çekilmiş bir bombayı Yazıcıoğlu'nun eline tutuşturmak değildiyse, neydi?

Bu tür “tehlikeli” emanetlerin nelere yol açacağı kestirilemez.

Mesela, Yazıcıoğlu’nu “en güvenli” bulan aynı adamların, o kasetlerden birkaçında başrol oyuncusu olarak arz-ı endam etmiş etkili ve yetkili “devlet adam”larına (Devlet adamı tanım gereği etkili ve yetkilidir) gidip şunu demeyeceklerinden nasıl emin olabilirdik: 

“Efendim, bizden duymuş olmayın, aramızda kalsın, fakat şu Yazıcıoğlu denen adamın elinde sizin görüntüleriniz varmış. Sadece sizin de değil, bir sürü kişinin.. Bunlar çok kritik, çok tehlikeli, sizi ve devleti zora, sıkıntıya sokabilecek, gündemi sallayabilecek görüntülermiş. Güvenilir kaynaklardan aldığımız kesin bir bilgi bu.. Maalesef bu ahlâksız adam artık haddini aştı, devletimizin bekası bakımından çok tehlikeli işler çeviriyor, entrika peşinde, ne buyurursunuz? Öldürelim mi?

*

Böylesi bir durumda, devletin bekasını, özellikle ve öncelikle de kendi hak ve hukuklarınının, istikbal ve istiklallerinin bekasını koruma mevkîindeki “devlet adamları”nın, evet bu ahlâk abidesi “etkili ve yetkili” zevatın ne “buyuracakları”nı beklersiniz?

Yine, “ellerindeki o kasetleri ne yapacaklarını şaşırmış” hayırseverlerin, (şantaj yapabildikleri ve yönlendirebildikleri) o kaset yıldızlarından bazı isimleri Yazıcıoğlu’na sataşmaya zorlamayacaklarından, ve bunu da sanki çok namuslu ve uçkuru sağlam adamlarmış gibi konuşturarak yapmayacaklarından, böylece Yazıcıoğlu’nu provoke edip, onu, muhatabına kaset sallayan adam durumuna düşürmek istemeyeceklerinden emin olabilir miydik?

Ya da, “tarlasını çoktaan sürmüş oldukları” Yazıcıoğlu’nun arazideki adamlarından birini (yine şantajla veya bir vaadle) Yazıcıoğlu aleyhinde konuşturup, onu, “insanların mahremine giren ve çirkin kaset depolayarak şantaj için fırsat kollayan” bir ahlâksız olarak göstermek istemeyeceklerini nerden ve nasıl bilebilirdik?

*

Görüntüler, Yazıcıoğlu’na teslim etmek isteyenlerin ifadelerine göre, “bir şekilde kaydedilmiş, bir şekilde ele geçirilmiş“.

Ele geçirmeyi bildiklerine göre herhalde kaydetmeyi de biliyorlardır.

Olayımızda kapıyı açan maymuncuk, “zaaflar“.

İnsanların zaafları nelerdir?

Hepimiz biliyoruz: Makam mevki, para pul, mal mülk, şan şöhret, alkış övgü pohpohlanma, karşı cins…

Ancak, kasetlik zaaf denilince akla ilk gelen, yatak yorgan yastık bahisleri.. 

Nitekim merhum Yazıcıoğlu da böyle anlamış, “Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim” demiş.

Peki nasıl kaydedilmiş bu görüntüler?

Hayırsever kaset tüccarları bunu da açıklamışlar: “Kimi oyunla, tezgâhla, kimi de takiple …”

Bilgileri derin.

Oyun, tezgâh, takip.

Ayılana gazoz, bayılana limon kabilinden, işi gücü uçkurluk dümenler olanlar için takip.. 

Olmayanlar için de oyun ve tezgâh.

Oyun ve tezgâh tecrüben gani, gerekli elemanın da mebzul ise, kim tutar seni! 

*

Demek oluyor ki, eğer kaset yıldızımız, kasetteki baş rol oyuncumuz bu işlere meraklı bir saman altından su yürütme ustasıysa, olay “takip“e bakıyor.

Takılıp demlendiği mekânları belirleyip sevabına beleşten kayıt hizmeti sunuyorlar.

Yok öyle biri değil de işinde gücünde “namuslu” bir vatandaşsa, devreye oyun ya da tezgâh giriyor.

Bu, takibe göre daha fazla zaman, emek ve özen istiyor.

Daha yorucu, daha masraflı.. Fakat laik (siyasal dinsiz) demokrasilerde çare tükenmez. 

Uygun elemanı ayarlar, hedefle bir şekilde temas kurmasını sağlar, sonra da ektiğiniz tohumların yeşermesini beklersiniz.

Bir başka deyişle, balığın damak zevkine uygun düştüğünü düşündüğünüz iştah açıcı yemler taktığınız oltanızı bir kayanın üzerinden denize sallandırıp sabırla bekleyecek, bekleyecek, bekleyeceksiniz.

Gözleriniz ufukta olduğu halde, yağmur, rüzgâr, boran, fırtına, kavurucu yaz güneşi, insanın içine işleyen kış soğuğu umurunuzda olmaksızın bekleyeceksiniz..

*

Bir çuval dolusu kaset, CD vesaire..

Bir çuval dolusu.. Bu da gösteriyor ki, memleketimiz "şöhret olmaya namzet" kaset yıldızları bakımından zengin.. Demek ki bir Türk bu hususlarda da dünyaya bedel olabiliyor. 

Herhalde Yazıcoğlu’na ellerindekinin hepsini getirmemişler, özellikle onun görmesini istedikleri bir “edebî ve sanatsal seçki” yapmışlardır.

Böyle bir sanatsal koleksiyon oluşturmak kolay iş değil.. Takip de, oyun ve tezgâh da tek başına bir kişinin üstesinden gelebileceği şeyler olmaktan uzak.

Hele böyle adeta meslekî maharete dönüşmüş bir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk bir kişinin harcı olamaz.

Bu tür keşfiyat ve kayıt kuyudat, profesyonel ekip işidir.

Uzmanlık, işbölümü ve kurumsallaşma gerektirir.

*

Kurumsallaşma gerektirir, çünkü, tek başına bir insanın imkânları, zamanı, parası, gücü, becerisi, ilgisi, bilgisi ve eli aynı anda hem askerlere, hem siyasetçilere, hem devlet adamlarına, hem sanatçılara, hem işadamlarına uzanamaz.

Bunun için kurumsal bir veri bankasına ve tam zamanlı çalışan uzmanlaşmış elemanlara, yetişmiş kalifiye personele, ekip çalışmasına, yeterli parasal kaynağa, teknik teçhizata, donanıma ve araçlara, ayrıca risk almayı göze aldıran (yasal ya da yasa dışı) zırhlara ihtiyaç vardır.

Bir çuval dolusu görüntü kaydını herhalde çarşı pazarı gezerek "kayıtçı pezevenkler"den tek tek de toplayamazsınız.

Ayrıca, böylesi masraflı, yorucu ve (ilk bakışta yasa dışı ve tehlikeli görünen) bir faaliyetten beklediğiniz bir fayda, almak istediğiniz bir sonuç olmalıdır.

Attağınız taş, ürküttüğünüz kurbağa sürüsüne değmelidir.

Tamam, bir sürü insanın kirli çamaşırlarının koleksiyonunu yaptınız da, ne işe yarayacak?

Söz çöp bidonu musunuz? 

Kasetleri kullanmayacaksanız, ya da kullanamayacaksanız, yani şantaj yapmayacaksanız, yapamıyorsanız, bu kadar zahmete, masrafa ve riske değer mi?

*

İşte bu noktada, böylesi kasetleri depolayabilecek ve kullanabilecek tek odak olarak önümüze istihbarat teşkilatları (gizli servisler) gelir.

Ne mafya, ne de birtakım mafyalaşmış cemaatler, gruplar, partiler, vakıflar, dernekler bunu yapabilir.

Sivil vatandaş olarak risk alıp devlet adamlarının, askerlerin, şunun bunun rezilliklerinin çetelesini tutacaksınız ve o “devlet adamları”, elleri altında bir istihbarat teşkilatı bulunduğu ve ne dümenler çevirdiğinizi bildikleri halde buna göz yumacaklar, öyle mi?

Bu, mümkün değildir.

Fakat "devlet adamları", emirleri altındaki istihbaratçıların marifetlerinden her zaman haberdar olamayabilir. Olamaz.

Demirel'in sözlerini hatırlayalım:

"MİT her sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki çatışmayı haber verir, fakat az sonra [kendi ülkesinde] gerçekleştirilecek darbe hakkında onu bilgilendirmez."

Darbenin bir ayağı da sen isen, haber vermezsin tabiî.

Burada mesele sağcılık solculuk, laiklik dindarlık filan da değil.. Demirel’e bilgi vermiyor da Ecevit’e veriyor mu?.. Ona da vermiyor.

1979 yılında Ecevit hükümetinde dışişleri bakanı olarak görev yapan Hasan Fehmi Güneş’in sözleri açık:

 “Maraş, katliamı göz göre göre geldi. Fakat önüne geçilemedi çünkü istihbarat bize bunlarla ilgili bilgi vermiyordu. Olaylar başladı, valiye istihbarat verilmedi, askeri çağırmakta da geç kalındı. Gelen asker de yeterli değildi. Ben istihbarat örgütünün oradaki cinayetlere, oradaki katliama katkı yaptığını düşünüyorum. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı... Bakanlık görevim boyunca MİT’ten bilgi alamadım.”

(https://www.ntv.com.tr/turkiye/maras-olaylarina-mit-bizzat-katki-yapti,IXL9OMwPeUGiSi_zfAnEfw)

"Bakın, kimden istihbarat istiyorum? MİT'ten. MİT nasıl bir yapı? O günü söylüyorum: MİT, o gün askerî bir yapı. Tekrar ediyorum: Başbakana bağlı olması şeklendir, aslında Genelkurmay'a bağlıdır. MİT o gün, Genelkurmay'a bağlıdır, yani, Jandarma İstihbaratı ve MİT, askerlerden oluşmuştur, yani, MİT'te çalışanların, MİT'te etkin pozisyonda, etkin statüde olanların çoğu asker asıllıdır, üniformalıdır.

"MİT Başkanı bir general, genellikle böyle, MİT Başkanı bir general, MİT'te etkin görevlerde olanlar asker. MİT'in komutanları, MİT'in sicil amirleri, MİT'i görevlendirenler askerî kanat. Yani o dönemde askerî kanat MİT'e hâkim. MİT'in içindekiler… Eğer gerçekten kökenine ineceksek, bu yapının oluştuğu döneme gelmek lazım, yani, MİT'le CIA arasında o dönemde işbirliği anlaşması var, o işbirliğinin anlamı şu: istihbaratı paylaşacağız; ama, gerçek anlamı şu: Türkiye'deki her şeyi ben bileceğim, ama, size bir şey vermeyeceğim....”

(https://www.yenisafak.com/gundem/korktuk-miti-kapatamadik-436226)

*

Takvimler 28 Kasım 2015’i gösterirken, internetteki haber siteleri, Cumurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Balıkesir‘e gerçekleşirdiği ziyaret çerçevesinde Burhaniye’de halka hitap ettiğini bildiriyordu.

Erdoğan halka şunları söylemişti:

“… En önemli sıkıntıyı paralel yapıyla yaşadık. Bu ülkede paralel yapıyı kurmak suretiyle devletin Milli İstihbarat Teşkilatı'nı kontrol altına alarak, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yaptıklarını dünyaya bir ajan ve casus gibi servis ettiler. Dünyanın her yerinde İstihbarat Teşkilatı'nın çalışma yeri bellidir. Bunlar Milli İstihbarat Teşkilatı'nın TIR'larını durdurmak ve kontrol etmek suretiyle dünyaya duyurdular. … Neler yaptılar neler, bitmedi. Daha yapacağımız çok iş var. … Herkesin haremine girdiler. Dinlediler, gözetlediler bunu yaptılar. Başbakan dönemimde benim ofisimi, evimi dinlediler. Böcek yerleştirdiler. Bunların ortaklaşa hareket ettiği tipler bunları güvence altına aldılar. Fakat kurtulamayacaklar. Onlar kaçacak biz kovalayacağız. İnlerine gireceğiz demiştim, girdik. …”

(http://www.haber7.com/siyaset/haber/1678496-cumhurbaskani-erdogan-bedelini-odeyecekler)

Burada, Erdoğan’ı FETÖ’cüler açısından en çok kızdıran iki noktayı görüyoruz.

Birincisi, Suriye’ye giden MİT tırları meselesi..

İkincisi ise gözetlemeler, dinlemeler, böcekler.. Böcek dedikleri, kayıt cihazı.. Kaset demek.. Sözlerinden anlaşılıyor ki, Erdoğan’ı asıl kızdıran bu ikincisi..

Nitekim, o dönemde Odatv.com’da Asiye Güldoğan adıyla sahte isimli ve fotoğraflı bir tip türemiş, Erdoğan’ın bu konudaki hassasiyetini döne döne anlatmış, neredeyse yazı dizisi yapmıştı.

*

Evet, Erdoğan’ı asıl kızdıranın bu mahremiyet meselesi olduğu anlaşılıyor.

İmdi, Fethullahçılar önce “paralel yapı”, sonra da FETÖ denilerek hedefe konuldu ve (etnik temizliği hatırlatırcasına) kurunun yanında yaşın da yandığı bir “kamusal temizliğe” tabi tutuldular.

Erdoğan’ın “Herkesin mahremine girdiler” derken mübalağa yaptığı açık.. Nerde herkesin mahremine girdiler?.. Niye o herkesten ses çıkmıyor?..

Diyelim ki Erdoğan’ın mahremine girdiler.. Suçun asıl faillerinin cezalandırılmasıyla yetinilmesi gerekirken, bu bahane edilerek, “kamusal temizlik” kapsamında (Erdoğan’ın mahrem işleriyle hiç de sorunu bulunmayan) yüzbinlerce insanın bir bakıma mahremine girildi. Hayatları altüst edildi.

Bir TIR durduruldu diye (bu işle ilgisi olmayan) yüzbinlerce insan manen TIR altında kalmış gibi pestile döndürüldü.

Akla, Mehmed Akif’in Sultan Abdülhamid için yazdıkları geliyor:

Çoktan beridir vardı benim bir derdim:
Gideyim, zâlimi ikâz edeyim, isterdim.
O, bizim câmi uzaktır, gelemez, mani’ ne?
Giderim ben, diyerek, vardım onun cami’ine.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Koca şevketli! hakîkat bunu etmezdim ümid.
Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;
O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.
Neye mâl olmada seyret, herifin bir namazı:
Sâde altmış bin adam kaldı namazsız en azı!”

Padişah camiye cuma namazında gidiyordu.. Yıldız Sarayı ve Camii’nin 40-50 bin askerle sarılmış olması mümkün mü?!.. Orada o kadar askeri olsa, onu tahttan indirebilirler miydi?! Güya 60 bin kişi caminin dışında koruma olarak kalmış.. 600 dese o bile mübalağalı da, tutmuş 60 bin diyor. Ya sayı saymayı bilmiyor, ya da hayatında hiç dayak yememiş.

Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.”

Bir kişinin namazı için 60 bin kişi namazsız kalmışmış.. Maşallah hayal gücü zengin..

Ancak, Cumhuriyet Türkiyesi’nde bir kişinin mahremiyet hassasiyeti yüzünden yüzbinlerin mahremiyeti hasar gördü.

Bir kişinin TIR hassasiyeti yüzünden yüzbinler vatan haini ilan edildi. Sanki o TIR’a müdahale eden, Gürün’ün Telin köyünden (sonradan adı Suçatı oldu, mahalle yapıldı) savcı Aziz Takçı, FETÖ’cü diye bilinen insanların Fethullah’tan sonra gelen lideriydi.

Aziz ile (varsa) işbirlikçilerinin müebbet hapse mahkum edilmeleri anlaşılabilirdi de, “Aziz FETÖ’cü, falancalar da FETÖ’cü, o halde onlar da suçlu” şeklindeki bir akıl yürütüş insana mantıklı gelmiyor.

Aynı durum 15 Temmuz’dan dolayı suçlananlar için de geçerli..

Bir ara iş o kadar çığırından çıkmıştı ki, 6 Şubat depremi ile taşkınlar ve seller dışındaki herşeyden dolayı FETÖ’cüler suçlanıyordu.

*

İşin aslı şu ki, devlet demek iktidar mücadelesi demektir. Hiç bitmez.. Etrafına insan toplayıp güçlenip palazlananlar gözlerini yukarılara dikerler ve çatışma başlar.

Kazanana kahraman derler, kaybedene hain..

Filler tepişir, arada ezilenler ise, zavallı çimenler ve karıncalardır.

Selçuklu’yu iç kavgalar mahvetmişti. Osmanlı’da da daha Osman Gazi’nin torunu Murat Hüdavendigâr zamanında hanedan içinde iktidar mücadelesi başladı. Hüdavendigâr Balkanlar’da seferdeyken oğlu Savcı Bey, Bizans İmparatoru’nun oğluyla (bir dış güç ile) darbe yapmak için anlaştı. İkisi yardımlaşacak, babalarını tahttan indirip başa geçeceklerdi. Tutmadı, altında kalıp ezildiler.

Yavuz Sultan Selim babasını tahttan indirdi, indirmek zorunda kaldı.. Kanunî, oğlu Mustafa’dan işkillendi… Taht mücadelesine kalkışan şeyh bile çıktı: Şeyh Bedrettin..

Fethullah, dış bağlantılarına güvenip (ya da onların “gazına gelip”) büyük oynadı ve kaybetti.

Zeki ve bilgili adamdı ama tarih bilmiyordu.

*

AK Parti iktidarı, 15 Temmuz’u gerekçe göstererek FETÖ’cülerin üzerinden silindir gibi geçti.

Aynı hassasiyet neden 28 Şubat davasında sergilenmedi? FETÖ’nün CIA bağlantısı (her ne kadar kendileri itiraf etmekten kaçınsalar da) açık, fakat 28 Şubat’ın İsrail bağlantılı olduğu daha açık.

O süreçte, dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’i mahrem yerinden kazığa oturtma tehdidinde bulunan Çevik Bir ile şürekasının İsrail bağlantısı da, Çevik Bir’in itirafıyla sabit.

(Merhum Prof. Mahmud Esad Coşan hoca, herkesin korkup sindiği o süreçte, İslâm Dergisi’nin Mart sayısında, darbe heveslilerinin ardında İsrail’in bulunduğunu açıkça yazmış ve bu şer yuvasını tehdit etmişti.

Muhsin Yazıcıoğlu’na “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır, buna müsaade etmeyeceğiz” sözünü söyleten de Esad Efendi’ydi.

Mayıs 1998’de Almanya’ya yolum düşmüştü. Ludwigshafen şehrinde Çorumlu bir amcanın evinde otururken, “Esad Efendi’yle yine bu odada böyle oturuyorduk, Muhsin Yazıcıoğlu ile telefonda konuştu, ‘Böyle bir beyanat ver, korkma, hiçbir şey olmaz, iyi olur’ dedi” demişti.)

Evet, 28 Şubat darbecileri İsrail güdümlüydü. İşin içinde ABD ve Masonlar da vardı. Yani FETÖ’cüler ile 28 Şubatçılar arasında “vatana ihanet” bakımından hiçbir fark yok.

Fakat, 28 Şubat’ın yasadışı “Batı Çalışma Grubu”ndan hareketle kimse bir BÇG-TÖ’den söz etmedi, kitlesel tutuklamalar ve kamu görevlerinden ihraçlar yaşanmadı.

Darbeciler teröristlikle suçlanmadı.

Dönemin işbirlikçi MİT’çileri, polisleri, üniversite yönetimleri, savcıları, hakimleri, Milli Eğitim Bakanlığı personeli, BÇG-TÖ üyesi olmakla itham edilmedi. 

Halbuki, bunlar, 28 Şubat zulmünün aparatlarıydılar.

Eften püften bir 28 Şubat davası yapıldı ve olay kapatıldı.

Peki, 15 Temmuz için neden aynı şey yapılmadı?

Kamu görevlerinden ihraç edilenler, darbeciler bir yana, (FETÖ’cü olarak bilinme dışında) hangi suçları işlemişlerdi? Kime ne zarar vermişlerdi?

Maalesef orada yaş-kuru ayrımı yapılmadı ve asimetrik bir mücadele sergilendi.

*

Konuya dönelim.. İşte tam da bu noktada, Muhsin Yazıcıoğlu’na sunulan bir çuval dolusu CD’yi yeniden hatırlamak gerekiyor.

Yukarıda, bunları getirenlerin FETÖ’cü olamayacağını mantıkî delilleriyle izah ettik. (Aslında mesele açık da, insanımız saf, açıklamak gerekiyor. Biraz da tembellik var, düşünme zahmetine katlanmak istemiyor.)

İmdi soru şu: O CD’lerde Erdoğan’ın gözetlenmesi, dinlenmesi filan gibi durumlarla ilgili kayıtlar da var mıydı?

Kesin bir şey söyleyemeyiz, ama mümkün.. Erdoğan’ın kendi sözlerinden anladığımız kadarıyla, onun da dinlenmesi, gözetlenmesi mümkün olabiliyormuş.

İmdi, Yazıcıoğlu o kasetleri alsaydı, bu adamları sırtlarına bir çuval CD yükleyerek gönderen odak, onu siyaset sahnesinden tümden tasfiye etmek için, başka adamlarını devreye koyarak Erdoğan’a, "kendisiyle ilgili birtakım ses ve görüntü kayıtlarının Yazıcıoğlu’nun elinde olduğuna dair istihbarata sahip bulunduklarını, bu bilginin kesin olduğunu" bildirselerdi, Erdoğan Yazıcıoğlu hakkında şöyle şeyler söyler miydi, yoksa söylemez miydi:

… Muhalif bazı küçük partilerle sorun yaşıyoruz, paralel yapı haline geldiklerini görüyoruz. Paralel yapıyı kurmak suretiyle herkesin haremine girdiler. Dinlediler, gözetlediler, bunu yaptılar. Benim ofisimi, evimi bile dinlediler. Böcek yerleştirdiler. Bunların ortaklaşa hareket ettiği tipler bunları güvence altına aldılar. Fakat kurtulamayacaklar. Onlar kaçacak biz kovalayacağız. İnlerine gireceğiz. Lafa gelince de mertlik, milliyetçilik, vatanseverlik, yerlilik millilik edebiyatı yapıyorlar. Fakat böyle kalmayacak, onlar kaçacak biz kovalayacağız. Er geç inlerine gireceğiz.”

Sun Tzu şöyle demişti: "Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir. Akıllılar savaşmadan kazanırlar, cahiller ise kazanmak için savaşırlar."

Yazıcıoğlu eğer kaset çuvalını alma gafletini gösterseydi, ona o çuvalı gönderen odak, hiç kuşkusuz Erdoğan'ı Yazıcıoğlu'na karşı kışkırtacak, ve bir kez daha (kendisi) savaşmadan kazanmanın keyfini sürecekti.

*

Olay şudur: Zulmetmemek yetmez, zalimin zulmüne engel olmaya çalışmak da gerekir.

Olamıyor musun, hiç olmazsa tepki göstermek, zalimlerle araya mesafe koymak zorundasın.

Zalime meyletmek olmaz.. Allahu Teala’dan, bizi zalimlere meyletmekten uzak eylemesini niyaz ederiz:

Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa ateş size dokunur! Sizin, Allah'dan başka hiçbir dostunuz yoktur; sonra size yardım edilmez.” (Hud, 11/113)

İşte, Fethullah Gülen’in en büyük hatası buydu.. Bütün ömrü boyunca zalimlere meyletti, sırf güçlüler diye.

Bu meyil, 28 Şubat sürecinde zirveye ulaştı.. FETÖ’cüler hiç laga luga yapmasınlar, o süreçte Zaman gazetesi, manşetleriyle Erbakan’ın karşısında ve darbecilerin yanında yer aldı.

Hatta Fethullah, bir TV kanalında (galiba Show TV idi) askerlerin “içtihat” yaptıklarını bile söyledi.

Hakkı söyleyecek yüreğin yoksa hoca diye ortaya çıkmayacak, insanları etrafına toplamayacaksın.. Esas olan hakkı söyleyebilmektir, kerametfuruşluk yapmak, rüya pazarlamacılığına soyunmak değil.

Ve sonunda bu Fethullah kendisini de, tabilerini de perişan etti.. “Ne kendi eyledi rahat, ne kimseye verdi huzur.”

*

Buradan, son olarak, Yazıcıoğlu’nun kaset meselesindeki tavrına gelmek istiyorum.

Yazıcıoğlu, o CD’leri getiren kişileri deşifre etmeliydi.. Kime çalışıyorduysalar, kimin adamıydılarsa, açıklamalıydı..

28 Şubat sürecinde kendisini, eskiden beri tanıdığı milliyetçi-ülkücü birinin, “Şimdi adamı bir kilometreden vuruyorlar” diyerek tehdit ettiğini açıklamıştı. (Numan Kurtulmuş şahidi. O milliyetçi şahsın ismini de vermeliydi ya, neyse..) Aynı şekilde, bu CD meselesinin ardındakileri de deşifre etmeliydi. Zaten, tuzak olduğu açık.. Bunu anlayamayacak biri de değildi..

Artı, vefatından birkaç ay önce kendisini “Dağlarda parçaların toplanmaz” diyerek tehdit eden general bozuntusunun da adını vermeliydi.

Ya da bu konulara hiç girmemeliydi..

Bir odak seni hem tehdit eder, hem de, o odağın ismini vermeden tehditten bahsedersen, aynı odak bunu istismar edebilir, olayı çarpıtabilir, tehdit suçunu başka birilerinin sırtına yükleyebilir.

Katillerin, cenazende en çok ağlayanlar olarak arz-ı endam edebilir, "Höngürt de höngürt" diyerek tonlarca mendili çöpe gönderebilirler.

False flag (sahte bayrak) operasyonu böylesi durumlarda “İstim arkadan gelsin” hesabı devreye konulabilir.

Evet, Yazıcıoğlu’nu tasfiye için “tuzak”la da gelmişler, “tehdit”i de devreye sokmuşlar.. Onun da artık kartlarını açık oynaması gerekirdi.

Allah taksiratını afvetsin, susmakla, şifreli sözler söylemekle iktifa etmekle hata etti.. Şimdi, onun ölümü bahane edilerek bazı insanlar haksız yere suçlanabiliyor. Zan altında bırakılabiliyor. 

Karşısındakiler bu kadar pervasızca kendisini tehdit edebiliyorlarsa, o da pervasızca onları deşifre etmeliydi. Açık ve net konuşmalıydı.


YAZICIOĞLU'NU TEHDİT EDEN GENERAL BOZUNTUSU ZİBİDİ KİMDİ?

  Bir önceki yazıda,  Yazıcıoğlu’na getirilmiş olan bir çuval dolusu uçkur kasedi  üzerinde durmuştuk. Yazıcıoğlu, o CD’leri getiren kişil...