HZ. ÖMER R. A., MÜELLEFE-İ KULÛB, VE TARİHSELCİ CEHALET

 




İKİ CÜMLEYE SEKİZ HATA SIĞDIRAN TARİHSELCİ GERİ ZEKÂLILIK

 

Kendisini Öz Türk namıyla tanıtan (ve kafasındaki tahtaların bir kısmı eksik, bir kısmı da çürük ve kokuşmuş olan) pırasasör Mustafa Yoztürk şöyle diyor:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar.”

Topu topu iki cümleye sekiz tane yanlışı sığdırmak kolay değil.. Yoztürk bunu başarmış.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba (kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara) zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. 

Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb (kalpleri telif edilip uzlaştırılacak olanlar) kavramı geçiyor..

Bu bir.

*

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar.

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yoztürk Mustafa gibiler, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyorlar. Olaya bu kadar vakıflar.. Okuduklarını anlamaktan aciz birer mankafalar. (Doğru dürüst birşey okudukları da yok aslında.)

Bu halleriyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyorlar.

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

*

Üçüncü yanlışa gelelim.

Yoztürk Mustafa meseleyi anlatırken bir romancı ya da hikâyeci gibi hayal gücünden faydalanıyor.. 

Mesela, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler.. Grup dediği, Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis’den ibaret.

Menfaat düşkünü iki kabile reisi.

Hakkını yemeyelim, pırasasör Mustafa romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış.

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok.

Ortada zekât yok ki böyle birşey olsun.

*

Sıra dördüncü hatada.

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Çünkü ilgili ayet (Tevbe, 9/60), müellefe-i kuluba zekât verilmesinden söz ediyor, arazi tahsisinden değil.

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!.. Adamların ayeti hatırlatmasından bahsediyor.

İşkembeden sallıyor.. Meydan boş ya, salla babam salla..

*

Beşinci hata..

Söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgili olmadığı için, Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in (müellefe-i kulûbdan bahsedilen) Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılamayacak) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

*

Bu noktada Yoztürk’ün altıncı hatası kendisini gösteriyor:

İmam Matüridî’nin “içtihat ile nesh” tabirini kullanırken kastettiği şeyin Hz. Ömer’in bu konudaki tutumuyla ilgisi yok.

Yani Yoztürk hem Hz. Ömer’in içtihatta bulunmuş olduğunu söylerken saçmalamış, hem de İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” tabiri ile Hz. Ömer’in tutumu arasında ilişki kurarken “çuvallamış” durumda.

İmam Matüridî’nin konuyla ilgili ifadelerini anlamadan (ya da anlamak istediği gibi anlayarak) okumuş.

*

Yedinci hata:

Burada bir içtihattan söz etmek gerekirse, bu ancak Hz. Ebubekir’in tutumu için söylenebilir.. Hz. Ömer ise onun içtihadına (yanlış ve gereksiz bulup) itiraz etmiş durumdadır.

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Yani burada Hz. Ebubekir r. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Huneyn savaşı ganimetlerinden Uyeyne ile Akra’ya bağışta bulunmuş olmasından dolayı bir kıyas yapıp içtihatta bulunarak kendisi de bu adamlara bir bağışta bulunmaya kalkışmış durumda.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu (içtihadının isabetli olduğunu) düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı.

Alamazdı.

Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda..

Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, Hz. Ömer'in yaklaşımında ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili; arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Üstelik, Akra’ ile Uyeyne’ye geçmişte (müellefe-i kulub kabul edilerek) zekât verilmiş olduğu bile sabit değil..

Bütün bildiğimiz, Huneyn Savaşı’ndan sonra bunlara ganimetten pay verilmiş olması.

Bu, adamlarıyla birlikte (kabileleri efradıyla) savaşa katılmalarından dolayı yapılmış bir ödüllendirme olarak da yorumlanabilir.

Muhtemelen onlara hiçbir zaman zekâttan pay verilmedi.

Söz konusu olayda ise, herhangi bir savaşta bir yararlık gösterip de arkasından bu hizmetlerine karşılık bir talepte bulunuyor değiller.. Durduk yere avanta istiyorlar.

Ayrıca, Huneyn Savaşı’ndan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bunlara, bir talepte bulunmuş oldukları için bağışta bulunmuş değil.

Bu olayda ise, kendilerine geçmişte yapılmış olan bir jesti istismar ederek avanta kapma peşindeler.

Böylece, akademik mankafa Yoztürk’ün sekizinci hatası ile tanışmış oluyoruz:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir kimseye bir zaman bir iyilikte bulunmuş olması, o şahsa hayatı boyunca aynı iyiliği halifelerin de yapmasını gerektirmez.

Mesela, Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından önce Suriye’ye gönderdiği orduya kumandan olarak Üsame bin Zeyd r. a.’i atamış olması, onun daima kumandan olarak görevlendirilmesini gerekli kılmıyordu.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. 

Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. 

Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. 

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. 

Fakat onların böyle bir talebi olmadı.

Çünkü, zamanımızın geri zekâlı tarihselci ilahiyat züppelerinin aksine, böyle bir talepte bulunmaya haklarının olmadığının farkındaydılar.

Ahmak budalalar değillerdi. 

*

Evet, Mustafa Yoztürk lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Yoztürk budalasının bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, ayrıca bir de, müellefe-i kuluba (sadece zekatla yetinilmeyip) istedikleri herşeyin itiraz edilmeden verileceği söylenseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in bu görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

İşte pırasasör Mustafa Yoztürk gibi tiplerin zekâ düzeyi ve idrak kapasitesi bu.

İlkokul diplomasını bile hak etmeyen geri zekâlı angut tipler (nasıl bir dümense) ilahiyatta prof. bile olabiliyorlar.

Ört ki ölem.


İSTİHBARAT TEŞKİLATLARININ PEZEVENKLİĞİ VE FUHŞU

 









Özellikle istihbarat teşkilatları (gizli servisler) söz konusu olduğunda kullanılan bir kavram var: Bal tuzağı (Honey Trap).

Vikipedi bu kavramı, kişilerarası, siyasi (devlet casusluğu dahil ) veya parasal amaçlar için romantik veya cinsel ilişkilerin kullanılmasını içeren bir uygulamadır” şeklinde tanımlıyor.  

Bir başka tanım şöyle:

“Bal tuzağı, bir grup veya birey tarafından ihtiyaç duyulan bilgi veya kaynaklara sahip bir kişiyle temas kurmayı içerir; tuzak kuran kişi daha sonra hedefi, bilgi edinebileceği veya hedef üzerinde etki yaratabileceği sahte bir ilişkiye (gerçek fiziksel etkileşimi içerebilir veya içermeyebilir) çekmeye çalışır.”

Eski FBI Müdür Yardımcısı William C. Sullivan, 1 Kasım 1975'te bir komite önünde verdiği ifadede şunları söylemişti:

"Cinselliğin kullanımı, dünyanın her yerindeki istihbarat servisleri arasında yaygın bir uygulamadır. Bu zorlu, kirli bir iştir. Bu tekniği Sovyetlere karşı kullandık. Onlar da bize karşı kullandılar." 

Vikipedi, bu yöntemin tarihinden de bahsediyor: Mesela Soğuk Savaş sırasında, SSCB KGB'si tarafından yabancı yetkilileri baştan çıkararak casusluk yapmak için "Mozhno kızları" veya "Mozhnolar" olarak adlandırılan kadın ajanlar kullanılmış. Sovyetler Birliği'nde bu tür taktikleri kullanmakla görevlendirilen kadın ajanlara "serçeler", erkek ajanlara ise "kargalar" deniliyormuş.

1920'ler ve 1930'larda Sovyet polis teşkilatı NKVD yetkilisi Yakov Agranov, seks casusluğu operasyonlarından sorumluydu. Bolşoy balerinlerinin yanı sıra sinema ve tiyatro oyuncularını da kullanmış.

*

Moskova'nın güneydoğusunda, Volga Nehri kıyısında, Tataristan'ın Kazan şehrinde "Devlet Okulu 4" adında bir seks casusluğu okulu açıldığını ileri süren Eski CIA görevlisi Jason Matthews bu okulu 2013 tarihli Kızıl Serçe romanında tasvir etmiş bulunmaktadır. Okulun kapatıldığına inanan Matthews’e göre, Rusya artık kiraladığı amatör kişileri bal tuzağı olarak kullanıyor. Böylelerinin Moskova'daki beş yıldızlı otellerin barlarında arz-ı endam ettiklerini öne sürüyor.

Öte yandan, eski CIA görevlisi Jonna Mendez, 2015'te verdiği bir konferansta, Çekoslovak KGB casusları Karl ve Hana Koecher çiftinin CIA'e sızmak ve çok gizli bilgiler toplamak için seksi araç olarak kullandıklarını açıklamış durumda. Çiftin sık sık gittiği Washington, DC'deki popüler bir swinger (eş değiştirme) kulübünün üyeleri arasında en az 10 CIA çalışanı ve bir ABD senatörü bulunuyormuş.

Mendez, 2018'de de  The New York Times gazetesine, Moskova'daki Amerikan büyükelçiliğinde görevli bir Amerikan deniz piyadesinin, bir “serçe” tarafından baştan çıkarılması sonucunda Rus ajanlarının büyükelçiliğe girmesine izin verdiğini söylemiş durumda.

*

Eski Doğu Almanya da boş durmamış. 1960'ların sonlarından itibaren istihbarat teşkilatları (Stasi) bir dizi seks casusluğu görevini yerine getirmek üzere fahişeleri işe almış. Görevleri, Batılı diplomatlar ve iş adamlarıyla buluşarak onları zor durumda bırakmak. 

Böylece mesleklerine bir vatanseverlik ve vatana hizmet neşvesi katmışlar. Mesleklerini daha coşkulu ve istekli yapma imkânına kavuşmuşlar.

Bunlar ayrıca, Batı'ya kaçmaya çalışan ve Batılı iş adamlarıyla temas kuran vatandaşlarını da tespit etmeye çalışmışlar. Stasi, bu kadınların müşterilerini götürmeleri için Doğu Almanya'daki belirli otelleri ayarlamış. Bu otellerin bazılarının personeli arasında Stasi çalışanları da bulunuyormuş. 

(Evet, bazı devletler, bu tür çirkin komplo ve tuzakları kendi vatandaşlarına karşı da kullanabiliyorlar. Bunlara devlet değil de "büyük ölçekli fuhuş ve haraç çetesi" demek daha uygun düşer.)

Doğu Almanya'nın dış istihbarat servisi seks işinde kadınların yanısıra erkekleri de çalıştırmış. Bu iş için "Romeolar" adı verilen bir Doğu Alman erkek casus ağı oluşturulmuş. Bu ajanlar, özellikle, Batı Almanya'nın başkenti Bonn’daki bakanlıklarda ve hükümet dairelerinde sekreter olarak çalışan kadınları hedef almışlar.

Nitekim, Batı Almanya'da yaklaşık 40 kadın, gizli Doğu Alman ajanlarıyla romantik ilişkiler kurma suçlamasıyla casusluktan yargılanmış durumda.

*

Sadece sıradan insanlar değil, tecrübeli istihbaratçılar da bal tuzağının kurbanı olabiliyorlar. Mesela Amy Thorpe Pack adlı MI6 ajanı, İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalyan askeri istihbaratının istasyon şefini baştan çıkarıp İtalyan donanmasının şifresini ele geçirmeyi başardı.

Bu kadın, 1937'de İngiliz kocasıyla Varşova'da yaşarken İngiliz gizli servisi MI6'ya gönüllü olarak hizmet vermeye başlıyor. Burada önce Polonya Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden birini baştan çıkarıyor, ardından bir başkasını, ve Polonya’nın gizli planlarını öğreniyor. 

Daha sonra ABD’ye gidiyor, 1942 yılının başlarından itibaren bir gazeteci gibi davranarak Washington’daki Fransız büyükelçiliğinin basın ataşesi Charles Brousse'u kendisine aşık ediyor ve onu ABD istihbaratı ile çalışmaya yönlendiriyor. Yaklaşık altı saat süren bir gece soygunu operasyonunda her ikisi, gizli belgeleri fotoğraflamak için büyükelçiliğe ABD istihbaratına çalışan bir kasa hırsızının girmesine izin veriyorlar. Bir ara bu ajan kadın, kendilerinden şüphelenen bir gece bekçisini oyalamak için soyunuyor.

Kadın ajanların bu bal tuzağı dalavereleri her zaman satın alma sonucunu vermese de, hedef isimlerin tasfiyesine ya da yıpratılmalarına vesile olabiliyor. Mesela İngiliz parlamenter Anthony Courtney, 1961'de bir KGB baştan çıkarıcısı olduğunu bilmediği turist rehberi Zinaida Grigorievna Volkova ile birlikte olmuş ve KGB fotoğrafçıları onların samimi faaliyetlerini görüntülemişti.

KGB, Courtney'e İngiltere parlamentosundaki Rusya aleyhtarı faaliyetlerine son vermesi için şantaj yapmaya çalışmış fakat o reddetmişti. Bunun üzerine fotoğrafları diğer Parlamento üyelerine ve iş ortaklarına dağıtılmış, dahası, Londra'da yayınlanan mizah ve hiciv dergisi Private Eye, o fotoğrafları yayınlamıştı.

KGB operasyonu meyvelerini verdi ve Courtney, sonraki seçimde koltuğunu kaybetti. 

*

İstihbarat teşkilatlarının başka türden hileleri de vardır.

Mesela tuzağa düşürmek istedikleri adamla önce herhangi bir vesileyle dostluk kurarlar. Sonra bir aile evine davet ederler. Ev sahipleri görünüşte çocuksuz karı koca durumundadır, ya da ailenin yetişkin bir alımlı kızı vardır.

Gerçekte aile değildirler, operasyon için biraraya gelmiş bir ekiptirler.

İkinci veya üçüncü davette adamın evde (sözde) ev sahibesi hanımla ya da sözde kızlarıyla yalnız kalması sağlanır. Mesela bir telefon gelir, adam ve karısı bir yakınları için hemen hastaneye veya başka bir yere gitmek zorunda kalırlar, misafire “Siz yemeğinizi yiyin, rahatsız olmayın” filan der giderler.

Aksiyon sırası kızdadır. Adamı baştan çıkarmak için bütün marifetlerini sergiler.

Fransa’nın Sovyetler Birliği'ndeki büyükelçisi Maurice Dejean buna benzer bir tuzağa düşmüştü. KGB Dejean'a önce Fransızca konuşan boşanmış bir kadın olan Lydia Khovanskay’ı, daha sonra da güzel oyuncu (aktris) Larisa Kronberg-Sobolevskaya’yı göndermişti. 

Dejean, samimiyeti koyulaştırdığı bu Larisa ile birlikteyken, sahte kocası sözde Sibirya'daki bir jeolojik keşif gezisinden eve döner, ve Dejean'ı fena şekilde döver, ancak Larisa'nın yalvarmaları üzerine gitmesine izin verir.

Dejean, olayı örtbas etmek için bir Sovyet arkadaşına gider, fakat aslında o da KGB ajanıdır. Sonuçta KGB, Fransız büyükelçisini kontrolü altına alır. 

Ancak, Fransız hükümeti bu ilişkiyi bir zaman sonra İngiliz istihbaratından öğrenir.  İngilizlere bu bilgiyi veren de, Batı’ya iltica eden Sovyet istihbaratçısı Yuri Krotkov'dur.

Bu Krotkov, 1963'te, Fransız Hava Kuvvetleri ataşesi Albay Louis Guibard'ın intiharına neden olmuştu. KGB'nin Rus bir kadınla olan ilişkisine dair çektiği fotoğrafları ona gösterip, ifşa etme veya işbirliği yapma seçeneği sunmuş, Albay da üçüncü bir yol olarak intihar etmişti.

*

Ancak, bu tür tehditler her zaman intiharla ya da işbirliğiyle sonuçlanmıyor. İfşa olmayı göze alanlar da çıkıyor.

İngiltere’nin Moskova Büyükelçisi Geoffrey Harrison, 1968'de KGB'nin böylesi bir şantajına maruz kalmıştı. KGB, Büyükelçiliğe Galya adında çekici bir hizmetçi yerleştirmeyi başarmıştı. Geoffrey Galya’nın ağına düşmüş ve Galya ona, fotoğraflarının çekildiğini, KGB'ye bilgi vermediği takdirde ifşa edileceğini söylemişti.

Geoffrey ifşa edilmeyi göze aldı ve İngiliz hükümeti onu emekli etme dışında birşey yapmadı.

İngilizler bu işlere öteden beri alışkındılar. 

2010 yılının sonlarına doğru ve 2011 yılı boyunca, İngiliz medyasına, bir dizi erkek gizli polis memurunun bu türden dalavereleri konu oldu. 'Sahte kimliklerinin' bir parçası olarak, hedef grupların bayan üyeleriyle yakın ilişkilere girmişler, hatta kendilerinin gizli polis olduklarının farkında olmayan eylemcilere (aktivistlere) evlilik teklifleri yapmışlar, çocuk sahibi bile olmuşlardı.  


FETÖ'NÜN TELEKIZLARLA "TULUM" PROJESİ

 










Sabah gazetesinin (Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek verdiği) “Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış” başlığını taşıyan bir haberi üzerinde duruyorduk. Araya Altay Cem Meriç vakası girdi.

Habere göre, (sonradan adı FETÖ yapılan) “Paralel Devlet Yapılanması’nın telekızlarla çalışma yöntemlerine" ulaşılmıştı.

17 kişinin tutuklandığı İzmir merkezli casusluk soruşturmasında, şüphelilerin el konulan bilgisayarlarında, paralel çete FETÖ'nün telekızları nasıl kullandığına ilişkin ayrıntılı plan ve yönergelere rastlanmıştı.

Şüphelilerin bilgisayarlarında, telekızların askerlere nasıl ulaşmasını adım adım gösteren “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlıklı verilen dosya ve powerpoint unum dosyaları bulunmuştu.  

“KKTC yapılanma” başlıklı belgede şu ifadeler yer alıyordu:

“Kıbrıs tam olarak istediğimiz bir ortama sahip; seks, alkol, uyuşturucu çok normal ve herkes arasında ileri seviyede yaygın.

“Otellerin teknik servis ekibine eleman sokmamız ve onların vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemeliyiz. Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz. Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için. Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.

“Ayrıca otellerin rezervasyon listelerini önceden alıp, kimin ne zaman geleceğini bilip ona göre kişileri hedefe alabiliriz.

“TSK’ya yeni tayinle gelenleri (özellikle yeni teğmenleri) çok hızlı bir şekilde oryantasyon adı altında mutlaka bizim belirlediğimiz gece klübüne götürmeliyiz. Bu konuda tulum çıkarmalıyız.”

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis

*

Konuyla ilgili bir önceki yazıda, FETÖ’nün masum bir hareket olmadığını belirtmiştik.

FETÖ’nün bir CIA-MİT ortak projesi olarak ortaya çıktığnu, temel yaklaşımları ve söylemlerinin bu proje çerçevesinde şekillenmiş olduğunu dile getirmiştik.

Bazı kusurlarını da saymıştık:

Laf cambazlığıyla cihadı terör gibi gösterme,

Dinler arası diyalog edebiyatı ile Hristiyanlık ve Yahudilik sempatizanlığı yapma,

İslâm ahlâkı”nı savunuyormuş gibi gözükerek İslam’ın siyasal boyutunu değersizleştirme,

İslam birliği hedefini ve Şeriat’ın hakimiyeti (İslam hukukunun üstünlüğü) ilke ve idealini “dinin ideolojileştirilmesi” diye yaftalayarak dolaylı biçimde reddetme,

Bu ilke ve idealleri savunanları (yine dini ideolojileştirme suçlamasıyla) Siyasal İslamcı ya da sadece İslamcı etiketiyle karalama, laik (siyasal dinsiz) demokrasiyi Şeriat devletine tercih etme.. Vs. vs. ..

Bunlara, insanları “gaza getirmek” için yaptıkları hileleri de eklemek gerekiyor. Güya Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bunların şarkılı türkülü, çalgılı çengili, kızlı erkekli Türkçe Olimpiyatları’nı teşrif ediyordu. Bir kişi de değil, on kişi bunu rüyasında görüyordu.

İşi iyice ayağa düşürmüşlerdi.

Ancak, bu tür “istihbaratçı hileleri”nin iktidar cenahı tarafından yapıldığına da şahit olduk.

Mesela, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasında, kendilerini İsmailağa Cemaati mensupları olarak gösteren cübbeli sarıklı birileri, Medine’de rüya gördüklerini, başbakanlığın Davutoğlu’na Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından verilmiş olduğunu kameralar önünde söylemişler, bu müthiş haber, Odatv.com gibi mecralarda yayınlanmıştı. (Bkz. https://www.dailymotion.com/video/x2s61gt)

Gençlik çağımızdaki o banka reklamı aklımıza geliyor: “Aslında yok birbirimizden farkımız, ama biz…”

*

Sabah’ın haberi böylesi bir “Kıbrıs yapılanması”ndan söz ediyordu, fakat yargılama safhasında bunların hiçbiri gündeme gelmedi.

Demek ki, algı operasyonu için belge uydurulmuştu.

Belge gerçektiyse, neden o polislere “ellerindeki görüntüleri” veren otel yöneticilerine hesap sorulmamıştı?

İfade açık:

“Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.”

Asya Finans’a kazara para yatıranların bile FETÖ’cü muamelesi gördükleri bir ortamda, o “bir iki otel yöneticisi”nin “suç örgütü üyeliği”nden yargılanmaları gerekmez miydi?

İki kere suç işlemişler: Bir, izinsiz olarak insanların uygunsuz görüntülerini almışlar. İki, bunu bir suç örgütüne teslim etmişler.

Ancak, yargılanan polislere bu yönde bir suçlama yöneltilmediğini biliyoruz. Demek ki, Yeni Akit ve Sabah, o polislere karşı iftira suçu işlediler.

Ve hesap vermediler.

*

Söz konusu belgeyi uyduranlara gelince.. 

Bu işleri bildikleri anlaşılıyor.. 

Gerektiğinde bir iki otel yöneticisi ile görüşüp ellerindeki görüntüleri alabildikleri, böyle şeylere akıllarının yettiği, bu tür dolapların nasıl çevrildiği hususunda fikir ve tecrübelerinin bulunduğu kanaatine varmak mümkün.

Suçlananlar, başta il emniyet müdürü olmak üzere İzmir’deki polisler.. Fakat, belgedeki üsluba baktığımızda, İzmir’i değil de yurtiçini, yurtdışını, memleketin dört köşesini takip eden bir istihbarat teşkilatı havasında konuştuklarını görüyoruz.

İzmir’deki polisten, “Falanca ilçede şu türden işler dönüyor, filanca mahallede şöyle bir çete var, feşmekan muhitte şöyle dalavereler çevriliyor” gibisinden malumatfuruşluklar beklenir, fakat bunlar resmen Kıbrıs’ın bağırsaklarının röntgenini çekmişler: “Kıbrıs tam olarak istedikleri bir ortama sahipmiş; seks, alkol, uyuşturucu çok normalmiş ve bu melanetler herkes arasında ileri seviyede yaygınmış”.

Öyle bir çete ki, üyeleri, bu tür suçlarla mücadele etmesi gereken polisler.. Başlarında da il emniyet müdürü var..

*

Polisler böyle işlere bulaşsalar, tutup böyle belge mi oluştururlar?.

Diyelim ki oluşturdular, bu üslupla mı oluştururlar?

Dünyanın en ahlâksız çetesi bile, böylesi belgeler oluşturacak olsa, bu üslubu kullanmaz.

Mesela hırsızlık çetesi, üyelerine şu şekilde seslenir: “Milleti aldatarak, dolandırarak, çalıp çırparak zenginleşenlere, o haksız servetlerini tıkınma fırsatı vermeyeceğiz.”

Terör örgütü kuran da, “Asıp keseceğiz, banka soyacağız, milletin başına bela olacağız, çalışmadan, birşey üretmeden başkalarının sırtından yaşayıp gideceğiz, vahşi asalaklar olacağız” demez, “Devletin zulmünden mazlum halkımızı kurtarmak için başkaldıracağız, canımızı ortaya koyacağız, direneceğiz” filan der.

Kimse ayranım ekşi demez.. En büyük fesatçı ve bozguncular bile kendilerini ıslah ediciler olarak tanıtırlar. Yaptıklarına mutlaka süslü püslü, sanatkârane bir kulp takarlar. (Gerçi Türkiye’de meramını lafı hiç dolandırmadan, edebiyat yapmadan “Milletin ..ına koyacağız” açıklığında ifade eden dürüst ve dobra insanlar da var ama, istisna.)

Evet, “KKTC yapılanma” başlıklı belge gerçek olsaydı, “Kıbrıs tam olarak istediğimiz bir ortama sahip; seks, alkol, uyuşturucu çok normal ve herkes arasında ileri seviyede yaygın” şeklindeki bir ifadeyle başlamazdı.

“Kıbrıs’taki yozlaşma had safhada, buna bulaşanların görüntülerini ele geçirip yaptıklarının faturasını önlerine koymalıyız” gibisinden bir cümleyle başlardı.

*

Gelelim diğer paragrafa:

“Otellerin teknik servis ekibine eleman sokmamız ve onların vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemeliyiz. Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz. Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için. Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.”

İzmir’de çalışan üç beş tane polissin, ve öyle bir ağa sahipsin ki, Kıbrıs’taki otellerin teknik servis ekibine varıncaya kadar her yere eleman sokuyorsun..

Bu güce sahip olsan, basit bir polis olarak sabahtan akşama kadar amir kahrı mı çekersin? Seni istedikleri gibi sağa sola, şu şehre bu şehre atamalarına tepkisiz mi kalırsın?

Memur maaşıyla ay sonunu nasıl çıkarırım diye hesap kitap yapmaya razı mı olursun?

Basit polissin, fakat telekızlarla pezevenklik yapıyorsun, ve de elinin altında, teknik elemanlar bile var.. Bunlar, Kıbrıs’a git dersen hemen Kıbrıs’a gitmeye razı oluyorlar. Dahası, Kıbrıs’ta herhangi bir yerde değil de senin belirlediğin otelde çalışmayı da kabul ediyorlar. 

Bunu üç beş polis yapamaz.. Bu güç sadece istihbarat servislerinin elinde bulunur. Çünkü istihbarat servislerinin çalışanları, istenilen her yerde çalışmayı kabul ederek işe başlarlar. Şantaj, tehdit ve duygu sömürüsü gibi türlü yolları kullanarak pekçok kimseyi eleman ve muhbir haline getirirler.

Evet, böylesi bir ağı ancak istihbarat servisleri kurabilirler.. FETÖ’cüsü, Süleymancısı bile bunu başaramaz, çünkü elemanlarını ancak “İnsanlığa hizmet, sevap, ecir, kendini Allah yoluna adama” vs. gibi söylemlerle motive edebilirler. “Otele gideceksin, milletin yatak muhabbetlerinin çetelesini tutacaksın” diyerek adam çalıştıramazlar.

(İstihbarat servisleri cemaatlere özellikle sızarlar, oralarda köşe başlarını tutarlar. Bazen siz, bir etkinliği herhangi bir cemaatin ya da o cemaatteki birilerinin gerçekleştirdiğini zannedersiniz, fakat aslında ardında istihbarat servislerinin yönlendirmesi vardır. 

Mesela FETÖ için ajanlık, yabancı istihbarat servisleriyle irtibat vs. gibi suçlamalar yapıldı. Şimdi Süleymancılar ve Kuytul grubu için de yapılıyor. Bunlara sadece yabancı gizli servislerin sızdığını, yerli-milli olanların hiç karışmadıklarını, hiç dahil olmadıklarını kabul etmek, söz konusu yerli-milli servisleri acizlik, beceriksizlik, tembellik ve işe yaramazlıkla suçlamak olur.)

*

Evet, otellerin teknik servis ekibine eleman sokmalılarmış, ve onlar vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemelilermiş.

Sabah’ın Yeni Akit kaynaklı haberi doğru olsaydı, bu sözde belgenin yanısıra o “arşiv”e de ulaşılırdı.

O arşiv neden ortada yok? Neden mahkeme safahatında gündeme gelmedi?

Belli ki belge, bu tür görüntüleri arşivlemeye alışkın birileri tarafından "uydurulmuş".

Belgede bir de, “Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz” ifadesi var. Otel hazır, teknik eleman hazır, oda hazır, telekız da istemediğin kadar, bir eksik kamera.. Kamera da zaten ellerinde sebil.. Eh, geriye bir tek görüntü kalıyor. Un var, yağ var, şeker de var, niye helva yapmasınlar ki?

Ancak, burada “belgenin üstün zekâlı mucitleri”nin hedefi biraz şaşırdığını görüyoruz. Kameralar, “telekız tutkunu askerî personel” için olmaktan çıkıyor, “Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için” haline geliyor.

Bu “üst düzey” adamlar yatakta kumar oynamayacaklarına göre, çekeceğiniz görüntüler yine telekızlı birşeyler olmalı. Kumar oynayan üst düzey subayların görüntüleri, kumar oynamayan üst düzeylerin görüntülerine ne bakımdan daha üstün?

*

Teknik servis elemanı demişken şunu da belirtelim: Eylül 1993’ten itibaren kapanana kadar İslâm dergisinin son genel yayın yönetmeni olarak çalıştım. Mart 1997 tarihli sayımız önem taşıyordu, çünkü 28 Şubat’ı takip eden sayı idi. Dergi baskıya hazırdı, fakat başyazarımız Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca, yazısını geç gönderdi, 5 Mart diye hatırlıyorum.

Derginin münderecatını, 28 Şubatçı Amerikan ve İsrail uşaklarına sert tepki gösterecek şekilde hazırlamıştım. Bu meyanda Esad Efendi’nin bir konuşmasını (elindeki tüfekle nişan aldığı) bir fotoğrafı eşliğinde koymuştum. Attığım başlık da, darbe şakşakçısı gazetelerin attığı kadar sert olmasa da, sertti. Ve sert bir “editör” sunuşu da yazmıştım.

Esad Efendi’nin başyazısı, benim istediğim ve tahmin ettiğim gibi geldi. Darbecileri doğrudan İsrail uşaklığıyla suçlayan (kelimenin tam anlamıyla “tarihî”) bir yazıydı. Belki de, bütün yazarlık hayatı boyunca kaleme almış olduğu en önemli metindi. Böylece, o sırada korkmuş, sinmiş ve pısmış olan bütün bir muhafazakâr camiaya, mırıltı, vızıltı, inilti ve sızıltı kabilinden de olsa tepki gösterme cesareti geldi.

(Fethullah ve cemaati hariç. Onlar, Amerikan ve İsrail uşağı darbeci subaylar ve MİT’çiler karşısında alttan almaya, darbecilere “mahcup” bir destek vermeye devam ettiler. Ve Esad Efendi, o güne kadar aleyhinde konuşmadığı Fethullah için “Ona hoca demeyin” dedi.)

*

Söz konusu sunuş yazımdan dolayı hakkımda DGM’de dava açıldı. Fakat burada dile getirmek istediğim husus bu değil. Dergi basılmış halde önüme geldiğinde, benim Esad Efendi’nin konuşması için belirlediğim sert başlığın atılmış, yumuşak bir ifadenin konulmuş olduğunu görmüştüm. Bunu, dergiyi yayınlayan Vefa Yayıncılık’ın genel müdürünün yapmış olduğu belliydi.

Ancak, ayın sonlarına doğru (sanırım 21 Mart’ta), Hürriyet’in sahibi Aydın Doğan’ın Radikal gazetesinde, dergimiz aleyhinde bir yazı çıktı. Orada, Esad Efendi’nin konuşmasının başlığı da yer alıyordu. Ancak, başlık, benim belirlediğim fakat baskıya girmeyen başlıktı.

Yani dergimiz, daha baskıya gitmeden, okurların eline geçmeden önce, basılmamış taslak sayfalar olarak birilerinin önüne gitmişti.

Evet, dergimizde, aynı zamanda istihbarat birimlerine hizmet eden kişiler de vardı. Kuruluşundan kapanışına kadar hiçbir zaman eksik olmadılar.

Bunlar, çalışmalarımızı sabote de ediyorlardı. Mesela, önce çaycı olarak çalışmaya başlayan, sonra “On parmak daktilo yazabiliyorum” filan diyerek dizgici olan bir genç, en ihtiyaç duyulduğu zamanlarda “Hasta oldum, bugün rahatsızım, şöyle oldu, böyle oldu” diyerek işe gelmez, programımızı aksatırdı.

Şerefsizin bunu kasten yaptığını anlamam için köprülerin altından çok sular akması, insanlara olan hüsnüzan ve itimadımda kapanmaz gedikler açılması gerekiyordu.

*

Bir sonraki cümle:

“Ayrıca otellerin rezervasyon listelerini önceden alıp, kimin ne zaman geleceğini bilip ona göre kişileri hedefe alabiliriz.

Söz konusu polislerin davasında böyle bir suçlama yapılmadı. Ancak, istihbarat teşkilatlarının bu şekilde çalıştığını biliyoruz. Hedefe koydukları kişilerin sadece otel rezervasyonlarını değil, her tür rezervasyonunu (otobüs, tren, uçak yolculuğu, tedavi randevusu vs.) takip ediyorlar.

Bu cümleye bakılırsa, İzmir’deki polislerin sadece bu şehirdeki subayları değil, Kıbrıs’takileri de hedefe koymuş olmaları gerekiyor. İzmir’deki subayın Kıbrıs’ta işi ne?

Tabiî meselenin bir de telekız boyutu var.. Bu hesaba göre, polislerin kendi aralarında şöyle konuşuyor olmaları gerekiyor: 

“Hasan, bak hele bak, bizim Albay Toray hafta sonu gene Kıbrıs’ta.. Beş yıldızlı Zampirik Oteli’nde oda ayırtmış.. Bizim telekızlardan şu sıra boşta kimse var mı?.. Arya mı var?.. Tı, Arya onun tipi değil, fazla kilolu.. Neva boşta mı?.. He mi?. İyi, Neva’ya hemen bir Kıbrıs bileti alalım, Albay’ı kafese alsın.. Zaten Neva’nın daha önce Albay’la tanışmasını sağlamıştık. En iyisi, Albay’ın gideceği uçakta Neva’ya da yer ayırt.. Neva kendisinin de aynı uçakta olduğunu Albay’a bir şekilde farkettirsin. Mehmet’e söyle, sana bunun için ortak hesaptan para versin. Albay Neva’ya yüz vermezse ortada kalmasın, bir otele gidebilsin. Fakat Neva’nın bir yedeği de bulunsun.. Otelin teknik servisindeki elemanımız Toygun’a haber ver, oradaki telekız kadromuzdan uygun birini hazırda tutsun. Neva olmazsa, Niza..”

*

Son paragraf:

“TSK’ya yeni tayinle gelenleri (özellikle yeni teğmenleri) çok hızlı bir şekilde oryantasyon adı altında mutlaka bizim belirlediğimiz gece klübüne götürmeliyiz. Bu konuda tulum çıkarmalıyız.”

Habere göre, bunu polisler yapıyor.. Hem de “dindar bir cemaat” mensubu olarak bilinen polisler..

TSK’ya yeni tayinle gelenleri cemaatlerine kazanmak gibi bir siyasetleri ya da çalışmaları yok. Bir gece kulübünün simsarları ve gizli ortakları gibi hareket ediyor, yeni atanmış teğmenleri hemen gece kulübüne taşıyorlar.

Hedefleri tulum çıkarmak.. Şu da nazar boncuğu olsun diye birini bile kenarda bırakmak istemiyorlar..

"Teğmenlerden bazılarını alıp cemaat evlerine, dersanelerimize filan götürelim, beraber camiye cumaya gidelim ayağından kafaya alalım" da demiyorlar. Hepsi için istikamet gece kulübü..

İstihbarat teşkilatları bir cemaate sızdıklarında, oradaki “istikbalini parlak” gördükleri bazı kişileri allem edip kallem edip, “Gel şuraya da gidelim, gel şu tarihî mekanı da görelim, gel şu filmi de izleyelim, gel şu konseri de dinleyelim” filan diyerek gece kulübü ve kumar masaları da dahil olmak üzere olmadık yerlere sürükleyebilir, sonra da bu ortak maceralar üzerinden o kişileri “ajan, eleman ya da muhbir” haline getirebilirler, fakat bir cemaatin, ne kadar hain olursa olsun, TSK personeline yönelik böyle akla ziyan “tulum” (tekil hedefler değil, tulum) projeleri asla olmaz. Tulum peynirleri olur da, böyle tulum projeleri olmaz.

Bu kadar kötü olamazlar demiyorum, bu kadar aptal olamazlar.


HZ. ÖMER R. A., MÜELLEFE-İ KULÛB, VE TARİHSELCİ CEHALET

  İKİ CÜMLEYE SEKİZ HATA SIĞDIRAN TARİHSELCİ GERİ ZEKÂLILIK   Kendisini  Ö z Türk  namıyla tanıtan (ve kafasındaki tahtaların bir kısm...