KİMİN YÜZYILI?.. MEHDÎ'NİN İSLAM DEVLETİ'NİN Mİ, ZAMPARA VE HIRSIZ ATATÜRK'ÜN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) TÜRKİYE'SİNİN Mİ?

 




Yazımızın başlığındaki sorunun cevabı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a göre, ikincisi: Önümüzde "Türkiye yüzyılı" varmış.

Mehdî mi?

Ali Rıza oğlu Mustafa'nın (Ki sonradan kibarca "Hepinizin ninesini gördüm" dercesine Atatürk soyadını almıştı) laik (yani “siyasal dinsiz”) Türkiye'sinde Mehdî'den bahsedilebilir mi?

Nitekim Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından merhum Adnan Tanrıverdi Paşa Mehdî'den bahsetme gafletinde bulunduğu için görevinden istifa etmek zorunda kalmeştı.

Ve dün (10 Kasım 2023), Anıtkabir'i ziyaret edip Anıtkabir Özel Defteri'ni imzalayan Erdoğan, "Türkiye'nin yükselişine, Türkiye Yüzyılı'nın inşasına ve milletimizin asırlık hedeflerine ulaşmasına hiçbir güç engel olamayacaktır" demiş bulunuyor. (https://www.haber7.com/siyaset/haber/3366574-anitkabir-ozel-defterini-imzalayan-erdogandan-turkiye-yuzyili-vurgusu)

*

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Devleti'nin geleceği söz konusu olunca gaybtan haber vermek, kehanette bulunmak, mucize ya da kerametlere rakip olacak şekilde parlak istikbal müjdesi vermek serbest.

Makbul.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in geleceğe dair verdiği haberlere gelince..

Bunlar söz konusu olduğunda birden bire "şirk" hassasiyeti depreşen, gaybı Allah'tan başkasının bilemeyeceğini ve bildiremeyeceğini söyleme kahramanlığı sergileyen tarihselci, modernist, "part time deist", “kripto Kemalist” ilahiyatçı soytarılar, mevzu laik (siyasal dinsiz) Türkiye Devleti’nin geleceği olunca, dut yemiş bülbül.

*

"Türkiye'nin yükselişine, Türkiye Yüzyılı'nın inşasına ve milletimizin asırlık hedeflerine ulaşmasına hiçbir güç engel olamayacaktır"mış.

Eskiler “Büyük lokma ye de büyük konuşma” demişler..

İnsan hiç olmazsa bir “inşallah” der.

“Hiçbir güç engel olamayacaktır”mış.

Sen, zamparalığı ciltlerce kitaba konu olmuş, Hindistan'dan gönderilen Hilafet paralarını çalarak zenginleşmiş hırsız Atatürk'ün laikliği (siyasal dinsizliği) "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" devleti için Allahu Teala’dan bir söz mü aldın, sana bir vaatte mi bulundu?

Mezarlıklarda Kur’an okumasıyla ve Kur’an’ın mezarlıklarda okunmasını tavsiye etmesiyle meşhur olan Erdoğan acaba şu ayetleri hiç okumuş mudur:

Bir de dediler ki: “Bize ateş, sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır.” Sen onlara de ki: “Siz bunun için Allah’tan söz mü aldınız? Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Bakara, 2/80)

Âyetlerimizi yok sayan ve “Elbette bana mal (zenginlik, refah, dünyevî ilerleme) ve evlâd (nüfus artışı ve çoğalma) verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?

Gaybı mı bildi, yoksa Rahmân'ın katından bir söz mü aldı?

Hayır! Onun söylediklerini yazacağız. Ve ona azabı uzattıkça uzatacağız.

Ve o söylemekte olduğu şeylere (biz) vâris olacağız, (kendisi de) bize yalnız olarak gelecektir. (Meryem, 19/77-80)

*

Bir devlet başkanının mezarlıkta Kur’an okuması marifet değil, ondan beklenen, Kur’an doğrultusunda bir “devlet aklı” oluşturmasıdır.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın mezarında niye Kur’an okumuyor,  oradaki deftere niye ayet yazmıyorsun?

Evet, Allahu Teala’dan söz  almış gibi gelecek müjdesi veriyorsun da, bari “Türkiye’nin yükselişine Allah’tan başka hiçbir güç engel olamaz” deseydin ya..

Allahu Teala’nın iradesini ve takdirini yok sayar şekilde konuşmasaydın..

Hiçbir güç engel olamazmış.

Bu söz karşısında “La havle ve lâ kuvvete illâ billah” (Değişim ve güç ancak Allah iledir, Allah’ın dilemesiyledir) demekten başka ne yapabiliriz?

*

Cumhurbaşkanı’nın deftere yazdığı cümleler, bir ölüye hesap verircesine kaleme alınmış.

Ne yazık ki bu devlet, laik (siyasal dinsiz) olduğu için, Hayy ve Kayyum olan Allahu Teala’ya hesap verme zihniyetiyle hareket etmiyor.

Bir ölünün mezarına gidip laik (siyasal dinsiz) tarzda hesap vermeyi tercih ediyor.

Peki, bu tablo karşısında o çok bilmiş modernist ve tarihselci ilahiyat soytarılarından neden hiç ses çıkmıyor?

(Bu bahiste Cübbeli Zahmet gibi şaklaban yerli-milli ehlî sünnetçiler "part time deist" tarihselci modernistleri geçtiler ya, neyse..)

*

Evet, Erdoğan, peygamberî bir üslup ile Türkiye yüzyılı müjdesini veriyor.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın mezarına gidip hesap verebilen laik (siyasal dinsiz) bir devletin yükselişine hiçbir güç engel olamayacakmış.

Sanki Allahu Teala’nın bunlara bir borcu var..

Buna karşılık bazı Müslümanlar da bu yüzyılın Mehdî yüzyılı olacağına inanıyorlar. Öyle umuyorlar.

Yahudiler ile kimi Hristiyanlar da Mesih yüzyılı olacağı inancını taşıyorlar.

Mesela internette Yisroel Moshe Sorotzkin diye bir hahamın bu konuyla ilgili videoları paylaşılıyor. “The End Illuminated” adı altında, Mesih’le gelecek aydınlık günleri anlatan iki ciltlik bir kitap da yazmış.

*

İnternet ortamı böylesi hahamların videolarıyla dolu.. Yüz binlerce, milyonlarca kişi tarafından takip ediliyorlar.

Hristiyanların bir bölümü de bu Yahudilere destek veriyor.

Türkiyeli Yahudiler’in yayın organı Şalom gazetesinde de konuyla ilgili olarak (tam da iki yıl öncenin 10 Kasım günü) şunlar söylenmiş bulunuyor:

Yahudi teolojisinde Maşiyah [Mesih], Kral Davut’un [Hz. Davud a.s.’ın] soyundan Tanrı tarafından gönderilecek karizmatik bir liderdir. Bu lider, Yahudileri yabancıların boyunduruğundan kurtaracak, sürgünü sonlandıracak ve tüm Yahudilerin döneceği Eretz İsrael’de İsrail Krallığını kuracaktır. Yahudi Mesihçiliği; İsrail kimliği, milliyetçilik ve Eretz İsrael ile iç içe bir kavramdır. Aynı zamanda Mesih sadece Yahudileri değil, yapacağı tüm radikal değişikliklerle ahir zamanda bütün insanlığı, dünyayı kurtaracaktır. Mesih kavramı, önce Saadia Gaon, sonrasında Rambam aracılığıyla dinin içine güçlü bir doktrin olarak yerleşmiş, Reformist hareketin doğmasına dek Yahudi toplumunda gücünü korumuş, İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bilakis güçlenmiştir. …

Yahudi milliyetçiliğinin güçlenmesi Mesih beklentisini de arttırdı. Nitekim Yahudi sorununa bir devlet kurmak suretiyle çözüm bulmak isteyen Siyonizm, Mesih’i bir hareket [şahs-ı manevî] olarak yorumlar. İsrail’in kurulmasından sonra Mesih beklentileri azalmamış ve dünyadaki gelişmeler Mesih’in gelmesi ile ilişkilendirilmiştir. …

… Talmud bilgilerine göre David’in [Hz. Davud’un] oğlu [torunu] Maşiah, ancak kötülük tüm dünyada yayıldığı zaman gelecektir. Mesih gelmeden önce tüm dünyada gençler yaşlılara hakaret edecek, yaşlılar gençlere saygı duyacak, kızlar annelerinin, erkekler babalarının önüne geçecek, imanlı olanlar aşağılanacaktır (Babil Talmudu, Sanhedrin 97a). Devlet sapkınlık içinde olacak… Alimlerde bilgi kalmayacak (Yeşaya 32:14), ayrıca ırklar tüketim topluluklarına dönüşecek ve hiçbir maddi zenginlikle tatmin olamaz hale geleceklerdir. Hastalıklar ve pahalılık artacak, dünya verimsiz olacaktır. Zohar’ın kurucusu Rabi Şimon Bar Yohay ise, Mesih’in gelişinden hemen evvel dünyanın üzerinde on alamet gelişeceğini belirtmiştir. …

… Diaspora’da yaşama gücü Mesianik umuttan kaynaklanmış, her gün tefilalarda söylenen temel dua olan Amida’da bu umut dile getirilmiştir.  Modern Ortodoks Yahudi inancı, Mesianik dönemde sürgündekilerin bir araya geleceğini, Yahudilerin atalarının toprağı olan Eretz Yisrael’de toplanıp, burada Yeruşalayim’deki Mabet’teki Korban ritüeli dahil tüm mitsvotu (farzları) icra edebileceklerini ifade eder. Siyonizm ise, Mesianizm inancından ziyade Yahudi halkının kurtuluşu için kendisinin köklü değişiklikleri yaratma inisiyatifini oluşturmasını öngördüğünden, ultra-Ortodokslar ile çelişmektedir. Fakat, Filistin mandasındaki ilk Aşkenaz baş hahamı ve dinsel Siyonizm’i savunan R. Abraham Isaac Kook ise, Kutsal Topraklarda başlayan Yahudi yerleşiminin, aslında manevi kurtuluşun ilk aşamasını oluşturduğunu ve Mesianizmi sürüklediğini savunmuştur. …

Maşiyah’ın gecikmesi hususuna değinen ultra-Ortodoksların çok ünlü lideri Rebbe Menaehem MSchneerson ise kurtuluş hakkında bilgilenmenin, dini yasalara hâkim olmanın, Maşiyah’ın daha çabuk gelmesini sağlayacağını vurgulamıştır.

(https://www.salom.com.tr/haber/120289/yahudilikte-mesih-beklentisi)

*

Müslümanlardan Mehdî’nin çıkışıyla ilgili tarih vermiş olanlar var.

Mesela biri şu meşhur şarlatan (eski zaman cübbelisi) İbn Arabî..

Bu (Cübbeli Zahmet gibilerin "rol model"i) keramet şampiyonu, İbn Haldun’un Mukaddime’de söylediğine göre Mehdî’nin miladî 1200’lü yıllarda (yaklaşık sekiz asır önce) çıkacağını müjdelemiş.

Bu fos kerametine bakarak diğer saçmasapan kerametlerinin doğruluk derecesini tahmin edebilirsiniz.

Günümüzde de, Mehdî’nin yakında çıkabileceğini söyleyenler mevcut.

Mesela Bediüzzaman, geçen asrın ortalarında, yüz yıl sonra ortaya çıkacağını ifade etmiş.

Bu tür ifadeler kullananların bir bölümü, konuyla ilgili rivayetlere dayanıyorlar.

Bazıları da rüyalardan hareketle bu sonuca varıyor.

*

Günümüzde konuyla ilgili rivayetlerden hareketle Mehdî’nin çıkış tarihini hesaplayanlardan biri, Tarık Mahmud (Tariq Mehmood) adlı bir yazar.

İnternette (Amazon’da) satışta olan bir kitapçığı var: Imam Mahdi 2029.

Mehdî’nin ya 2029 ya da 2035-36 yılında çıkacağını öne sürüyor.

Bu iddiasının “hadîslere, bilime ve İncil’e” dayandığını iddia ediyor.

Ona göre, Suriye’deki kargaşa (Şam fitnesi), Mehdî’nin çıkışının habercisi..

Bu fitnenin ne kadar devam edeceğine gelince.. Ebu Hureyre r. a.’in rivayet ettiği bir hadîse göre 12, yine onun rivayet ettiği bir hadîse göre de 18 yıl sürecek..

Yazara göre, fitnenin biteceği yıl, (Kudüs’ü kurtarmak üzere) Horasan’dan gelecek olan siyah bayraklıların ortaya çıkacağı yıl.. (Ebu Hureyre hadisine göre, Fırat’ın suyunun kesilmesi olayı da bu sırada yaşanacak.)

Yazar, yine rivayetlere dayanarak, siyah bayraklıların çıkışından 72 ay sonra (2029’da veya 2035'te) Mehdî’nin çıkacağını ileri sürüyor.

*

Suriye olayları 2011’de başlamıştı.

Yazara göre, fitne 12 yıl sürerse siyah bayraklılar 2023 yılında ortaya çıkacaklardı.

Çıkmadılar.

İkinci ihtimale göre fitne 18 yıl sürecek, siyah bayraklılar 2029 yılında çıkacak, Mehdî ise 2035’te.

Yazar, ayrıca İncil’e dayanarak bu dönemde küresel ekonomik çöküş yaşanacağını ileri sürüyor. 

(Usul ilkesi gereği Tevrat ve İncil’in bu tür haberlerini tasdik etmek de, yalanlamak da uygun değil.)

*

Konu hakkında rüyalarından hareketle konuşanlara gelince..

Arap dünyasında hem hadîslere hem de rüyalara dayanarak İsrail’in yakın zamanda yok olacağını (ve dolayısıyla Mehdî’nin geleceğini) öne sürenler var.

Türkiye’ye gelince.. Erbakan’ın eniştesi merhum Prof. Osman Çataklı Mehdî bekleyerek öldü denilebilir.

Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca da, 1994 (veya 1995) yılında Aksaray şehrinde yaptığı bir konuşmada, dört beş yıl önce (yani 1990 senesinde) kendisine rüyasında Mehdî’nin o gün (veya o gece) dünyaya gelmiş olduğunun bildirildiğini söylemişti.

Benzer şekilde, Nurcu camianın tanınmış yazarlarından Mustafa Kaplan da Akit gazetesindeki bir yazısında, 1990’lı yıllarda hapis yatarken rüyasında gördüğü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, Mehdî’nin o gün hayatta olduğunu kendisine söylemiş bulunduğunu ifade etmişti. (Şimdilerde bu rüyadan niye bahsetmiyor bilmiyorum.)

Esad Efendi’nin rüyası ve Mehdî’nin 40 yaşında çıkacağına dair rivayetler doğruysa önümüze 2029 yılı gelir. (Kamerî 40 yaş, Güneş takvimiyle 39 yıla karşılık geliyor.)

Haseki Eğitim Merkezi hocalarından merhum Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın da 2029 yılı ile ilgili bir rüyası var.

Yıldırım Alkış’tan dinleyelim:

Ağustos 2007 Yalova Esenköy’de İmam Hatip Liseleri müdürleri seminerindeyiz. O tarihlerde Mersin İmam Hatip Lisesi Müdürlüğü görevini yürütmekteydim. Kıymetli fikir insanı, yazar ve hatip Münir Arıkan da seminere hoca olarak gelmişti. Ahmet Muhtar Büyükçınar’ı ziyaret ettiğini söyledi. Mesele anlaşıldı ki Hoca Esenköy’de. Esenköy’e yerleşmiş, yazlı-kışlı burada ikamet edermiş. Hemen üç kafadar bir araya gelip, tarif edilen adrese koşar adımlarla yel olduk. Evin altında fırın vardı, fırını da oğulları çalıştırıyorlarmış. Selam verip Ahmet Muhtar Hocayı görmek istediğimizi söyledik. Fırından ekmek çıkartan arkadaş belli ki oğluydu. Bizden tarafa: “Çıkın görün, üçüncü katta” dedi. “Bir haber verseydiniz” deyince de “Gerek yok, babam alışık” dedi. Bu kadar kolay olacağını beklemiyorduk.

Kapıyı hanımefendi açtı, sanki uzun zamandır beklenen ve tanıdık bir misafirmişiz gibi hiç tereddüt etmeden “buyurun, buyurun” diyerek bizi içeriye buyur etti. Uzunca bir süre beklememize rağmen hocayı göremedik. Meğer yan odada hasta yatıyormuş. Kabul edildiğimiz odaya yürüme aparatından destek alarak zahmetlice geldi. Üzüldük tabi rahatsız etmiş olmaktan dolayı. O bizi rahatlattı, ziyaretimizden duyduğu memnuniyetini beyan etti. Malta humması rahatsızlığı varmış, başka da yürümesine engel ne rahatsızlığı var fazla irdelemedik. …

İmam Hatip Liselerinin ve Din eğitiminin öneminden bahsetti. “Sizin en hayırlılarınız Kur’an’ı öğrenenleriniz ve öğretenlerinizdir.” “Beşikten mezara kadar ilim öğrenin.” hadis-i şeriflerini okudu ve kısaca açıkladı. Sonra da yıllar önce gördüğü bir rüyasından mülhem olarak: “2029 da dünyada büyük bir olay olacak, içinde ben de varım. İnşallah iyileşeceğim.” dedi ama Hoca 2013’de vefat etti. 2029’da ne olur, olan şeyin içinde Hoca olur mu, olursa nasıl olur, onu hakikat ehline havale edelim.

(https://www.maarifinsesi.com/ulu-cinar-ahmet-muhtar-buyukcinar/)


 (İlk yayın tarihi: 11 Kasım 2023)


KADİR MISIROĞLU TAKİPÇİLERİNİN HANDİKAPI: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) TÜRKİYE'NİN MEFLUÇ VE YARI ÖLÜ "RESMÎ" MÜSLÜMANLIĞINI "İSLAM CUMHURİYETİ" ETİKETLİ İRAN'A ÖRNEK GÖSTERMEK

 





İran, kendisi için "İsrail ve ABD ile düşman değil ki.. Aralarında danışıklı döğüş var" diyenleri, bu iki ülkeyle savaşarak çok üzdü.

Şimdi İran'a eskisinden de fazla öfkeliler. Yahudilerden bile fazla diş gıcırdatıyorlar.

İran, Türkiye tipi bir laikliği (siyasal dinsizliği) benimsese, (Mavi Marmara şehitlerine bile doğru dürüst sahip çıkamamış) Türkiye gibi İsrail'le ağız dalaşı yapıp fiiliyatta ona dokunmasa, NATO'ya üye olup ABD ile stratejik müttefik haline gelse, herhalde işte o zaman "Bakmayın İran'ın böyle göründüğüne, İsrail'in baş düşmanı" derlerdi.

*

İran'ın Şiîliğine gelince.. 

Hz. Ali taraftarlıklarına sözümüz yok da, diğer ashab hakkındaki saygısızlıklarını tabiî ki kabul etmiyor, reddediyoruz. 

Fakat bunlardan, hiç değilse Kadir Mısıroğlu gibi, yanı başımızdaki (İslam'a kökünden karşı çıkan, İslam hukukunu aşağılayan, Şeriat'e Ortaçağ çöl kanunu diyen, İslamî/İslamcı siyaseti irtica diye yaftalayan, bütün bunları geçtik, eften püften bir başörtüsü ve sakala bile tahammül edemeyen) azgın Kemalist ve Sabetayist azınlığa tepki göstermelerini, onlara karşı da seslerini yükseltmelerini bekliyoruz.

Öyle olsalar, "Eh ne yapalım, Şiîlerin aşırılarının hakkından da böyleleri gelir" diyeceğiz. 

*

Hayır, diyemiyoruz, çünkü beyefendiler yerli-milli-ulusal azgınlara sıra gelince hemen kibar müslüman Feyzolar haline geliyorlar, 

Türkiye tipi laik (siyasal dinsiz) müslümanlığa yüz vermeyen sünnî Afganistan müslümanlarını bile kabalıkla, bedevîlikle suçluyorlar. 

"Ah küçük hokkabazlık ..."

*

[Türkiye Müslümanları, Kemalizm'e karşı verdiği mücadeleden dolayı merhum Mısıroğlu'na çok şey borçludur. Fakat bu, onun her sözünü onaylamamızı gerektirmez. 

Dünya ve Türkiye siyasetine dair son derece isabetli analizleri bulunduğu gibi hatalı değerlendirmeleri de vardı. Mesela, tasavvufa olan hüsnüzannı yüzünden, kendisinde olağanüstülükler gördüğü Nazım Kıbrısî'yi (istidrac olması da mümkün olan o olağanüstülükleri keramet sayarak) büyük bir velî kabul ediyordu. Kıbrısî, İngiltere Kralı Charles'ı müslüman ilan etmiş, Adnan Oktar'ı yere göğe sığdıramayıp uçurup karçırmış bir adam.. Nurcu Fethullah'ın Nakşbendî görünen muadili sayılabilir.. 

Mısıroğlu'nun bundan daha önemli ve büyük hatası, Hz. Hüseyin'e karşı Yezid'i savunmaya kalkışmış olması. (Mesela Ebubekir Sifil'in yayınladığı Rıhle Dergisi'nde neşredilen bir mülakatında böylesi lafları yer alıyordu.)

Tamam Hz. Muaviye, fetih için ordunun başına koyup İstanbul'a bile göndererek cihat ettirdiği Yezid'in kendisinden sonra ne halt işleyeceğini bilemezdi. Dahi bir yönetici olarak İslam ülkesinde kendisinden sonra bir emirlik mücadelesi yaşanmasını ve kan dökülmesini de istemiyordu. Fakat Hz. Hüseyin de, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in gözbebeği, cennetlik olduğu hadîsle bildirilmiş mübarek bir zattır. 

Onun ictihadına göre Yezid emirliğe layık değildi. Hz. Muaviye'nin Hz. Ali'ye biat etmemesini makul görüyorsanız bunu da göreceksiniz. 

İbnü'l-Esîr, İslam Tarihi adıyla Türkçe'ye tercüme edilen eserinde, Hz. Hüseyin'in Iraklıların davetine icabetinin Hz. Peygamber s.a.s.'i rüyasında görmüş olmasından kaynaklandığını yazmaktadır. 

Şia'nın büyük bölümünün tutup Hz. Muaviye başta olmak üzere ashaba dil uzatması nasıl yanlışsa, Yezid hesabına Hz. Hüseyin aleyhinde konuşmak da aynı şekilde yanlıştır. Üstelik Yezid ashabdan da değildir.

Bu noktada, "İran hep Müslümanlar'la uğraştı, hep Müslümanlar'ı arkadan vurdu" diye birileri tarafından çok tekrarlanan tekerlemeye de değinmek gerekiyor. Osmanlı'yı sünnî Karamanoğulları İran Şiîleri'nden daha fazla arkadan vurdu. 

Bugünkü İran, ta Antalya'ya kadar Anadolu'yu karıştıran, ordusuyla Elbistan'a kadar gelip olmadık cinayetler işleyen Şah İsmail gibi sana saldırmış olsa Yavuz Sultan Selim gibi İran'a kaş çatmakta haklı olursun. Fakat, Hz. İsa'yı haşa Allahu Teala'nın oğlu yapıp papazlarını "rabler" edinen Hristiyanlar'la dostça "stratejik ittifak"lar kuran laik (siyasal dinsiz) bir devletin dış politikasını Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Aişe duyarlılığı ile şekillendireceğine kimse inanmaz. İran'ın tam da Yahudi ve Hristiyanlar'la savaştığı sırada Batı'ya karşı laik (siyasal dinsiz) bir duruş sergilerken aynı laikliği (mezhep düzeyinde) İran'dan esirgemene kimse aldanmaz.

Bugünkü eylemlerimiz için tarihten mazeret ve meşruiyet üretemeyiz. Mesela Afganistan şimdi Türkiye'deki Kemalist Tek Parti iktidarı döneminde yapılanları bahane ederek bize savaş açsa, cihat ilan etse, bu, makul ve meşru görülebilir mi?!

İran'la ilişkiler konusunda en makul değerlendirmeleri 1990'lı yıllarda Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca yapmıştı.]

Şair, "Dinime dahleden bari müselman olsa" diyor. 

Sen daha devlet olarak İslam'ın adını bile ağzına alamıyor, anayasana yazamıyorsun. 10 yıl önce, dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman bir "dindar anayasa" lafını ağzına aldı diye Kemal Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli ve Meral Akşener neredeyse TBMM binasını adamın başına yıkacaklardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da hemen Mısır ve Tunus'taki "laiklik tebliği"ni hatırlattı, milleti yeniden "irşad" etti. 

Kahraman'ın "dindar anayasa"sı da "dindar" olsaydı ya!.. Kastettiği, anayasının Avrupaî bir anayasa olması, onlarda olduğu gibi anayasada "laiklik" diye bir kavrama yer verilmemesinden ibaretti.

Bu bile, 28 Şubat'ın karakış ikliminin ülkeye gelmesine yetmişti. Hatta CHP sözcüsü "Laikliği (siyasal dinsizliği) korumak için kan da dökülür" diyerek Afrika yamyamları ve Avrupa vampirleri gibi kan damlayan dişlerini göstermişti.  

*

Ankara'daki bu bol kepçe "kan" garnitürlü ve yamyam tarzı "laik büzük kardeşliği", ister istemez, Lozan'da "Yeni Türk devleti siyasal dinsiz (laik) olacak, İslam'la ilgisini kesecek" diye bir söz mü verildi acaba sorusunu akla getiriyor.

Acaba İngilizler ve Fransızlar, "Black Jumbo" Selanikli Mustafa Atatürk'ün başında bulunduğu TBMM Hükümeti'nden ("gizli madde" anlamında), "Şunları şunları anayasanızın ilk dört maddesine yazacak ve bunları 'değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez madde' haline getireceksiniz, şu şu 'devrimleri' sırayla yapacaksınız, şunu yapmak için şu kadar, bunu yapmak için bu kadar süreniz var" diye "gizli söz" mü aldılar?

Aldılarsa, düşmanın bildiğini bu milletten saklamak, hainliktir. Ve de Selanikli Atatürk, Ali Şükrü Bey'in TBMM'de yüzüne söylediği gibi tescilli hain demektir.

Böyle birşey iki kere hainliktir.. 

Hem böyle bir taahhütte bulunulması itibariyle, hem de milletten saklanması cihetinden.

Bu aynı zamanda, devletin, yalan dolan, aldatma, milleti dolandırma, düşmanla işbirliği, hile hurda temelleri üzerinde kurulmuş olması, hakimiyetin millete ait olmaması anlamına gelir.

*

Yok, böyle bir "gizli söz" verilmediyse, "gizli madde" anlamına gelecek bir taahhütte bulunulmadıysa, o takdirde, 1927 öncesinde (mesela 1926'da) olduğu gibi anayasaya "Devletin dini, İslam dinidir" yazılabilir. 

Yazılması savunulabilir. 

Nasıl 1936'da anayasada "laiklik" diye bir kayıt yoktuysa, bugün de olmayabilir.

Hatta, kuva-yı milliye ruhunun, TBMM'nin ilk kuruluşunda yapılan yeminin, ilan edilen millî gayenin, Birinci Meclis'in (İlk Dönem Büyük Millet Meclisi'nin) misyon ve vizyonunun, "Devletin dini, İslam dinidir" hükmünün anayasaya tekrar yazılmasını gerekli kıldığı kabul edilmelidir.

Ve bunun savunulması durumunda birileri vampirlik ve yamyamlık yarışına girerek "kan"lı nutuklar atma hakkını kendilerinde gördüklerinde, onların, (Bir daha vahşi eşek gibi anırmamaları için) derhal cezalandırılmaları gerekir.

Böylesi bir durumda haddi bildirilecek kişi İsmail Kahraman değil, yerli-milli vampirlik ve yamyamlık heveslileri olmalıdır. 

Çünkü bu tarz bir laiklik savunusu, kayıtsız şartsız millette olduğu iddia edilen hakimiyetin gerçekte (canları istediğinde devleti İsrail'in güdümü altına sokabilecek) mutlu ve putlu bir azınlığın elinde bulunduğunun deklare edilmesi anlamına gelir.

*

Neden ben sana, "Anayasa'da 1925'te, 1926'da olduğu gibi İslam yer alacak, İstiklal Harbi'nin ideali İslam için gerekirse kan da dökülür" diyemiyorum da, sen bana, "Laiklik için kan da dökülür" diyebiliyorsun?

Ben senin kölen miyim?! Sen "beyaz efendi", ben de önünde iki büklüm olmak mecburiyetindeki zenci Tom Amca mıyım?!

Kim oluyorsun, "kan"lı nutuk atma, beni ölümle tehdit etme, "Kanını dökerim haa!" diyerek bana bağırma hakkını sana kim veriyor?

Bu şerefsiz kafa, 28 Şubat'ta da devredeydi.. İsrail için meşru hükümete kabadayılık yapan satılmış hainler, yalakaları durumundaki gazetelere "Gerekirse silah bile kullanırız" diye manşet attırmışlardı.

Mesajı aldık, "Ya her dediğimizi yapacaksınız, ya da kafanıza sıkarız.. Olmadı trafik kazaları ayarlarız.. O da olmadı zehirleriz" diye anladık. 

"İsterren dünyanın öbür ucuna, mesela Avustralya'ya git, İsrail'e uşaklığı seçmiş olan bu teşkilat seni bulur" demek istiyorlar diye düşündük. 

*

Şu paylaşımın güzelliğine bakın!. Biz "İslam için kan da dökülür" diyemeyeceğiz, fakat onlar "Laiklik için kan da dökülür" diyerek bize balta, nacak, tabanca, top tüfek, tank gösterecekler..

CHP tipi "hakça" bölüşüm..

Türkiye, insanların "İslam için kan dökülür" diyemediği, fakat laik (siyasal dinsiz) vampirlerin, kuzu görmüş kurt gibi gözlerinde vahşi bir parıltıyla Müslümanlar'a hırladıkları bir "son laiklik (siyasal dinsizlik) kalesi".. 

Tamam İran'a çuvaldızı, hatta kebap şişini batıralım, fakat önce toplu iğne ucuyla kendinize azıcık bir dürtün bakalım "yerli-milli yurdum kahramanları"!.. 

*

1. Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.

2. Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve İsrailoğullarına: "Benden başkasını, dayanılıp güvenilen bir tapınılan edinmeyin" diyerek bu Kitab'ı bir hidayet rehberi kıldık.

3. (Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.

4. Biz, Kitap'ta İsrailoğulları'na: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.

5. Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.

6. Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.

7. Eğer (bundan sonra) iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleyman Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye hükmettik).

8. Belki Rabbiniz size merhamet eder (güçsüzlük ve horluktan, insanların baskısından kurtarır); fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.

9. Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.

10. Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de elemli bir azap hazırlamışızdır.

11. İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!

12. Biz, geceyi ve gündüzü birer âyet (delil) olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca, yılların sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip (yerine) aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik (yoksa günlerin uzayıp kısalması da olmaz, gün, hafta, ay ve yıl hesabı yapamazdınız). İşte biz, her şeyi açık açık anlattık.

13. Her insanın amelini boynuna bağladık (yaptığı peşini bırakmaz). İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.

14. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.

15. Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, (uyarmak için) bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz (işte size son peygamber geldi).

(İsra, 17/1-15)


TEŞKİLAT DİZİSİNİ İZLEME KILAVUZU

 





TRT’nin MİT’i (Milli İstihbarat Teşkilatı’nı) konu edinen Teşkilat adlı dizisi 171’inci bölüme ulaştı.

Bütün bölümlerini izledim. Kurtlar Vadisi’nin tek bir bölümünü bile izlememiş, sinema filmi kısalığındaki hikâyeleri tercih eden biri olarak sıkılmadım değil, çok sıkıldım, fakat bu güzide kurumumuzu biraz olsun tanımamı ve anlamamı sağlayacağını umarak, izlemeyi bir vatandaşlık borcu kabul ettim.

Vatandaşlığımın gereği ve yan etkisi sayarak sabrettim.

Dizinin dikkat çeken bir özelliği, senaristlerinin isimlerinin gizli olması.. Diziye emek verenlerin isimleri jenerikte yer alırken sıra senaristlere gelince “Teşkilat Yazı Grubu” “kod”uyla konu geçiştiriliyor, isimlere karartma yapılıyor.

Normalde bu kadar emek sarfeden yazarların (diğer dizilerde olduğu gibi) isimlerini açıklamaları beklenir. "Yaptıklarımız yapacaklarımızın, yazdıklarımız yazacaklarımızın teminatıdır" babından..

Doğal olarak, bu gizlilik yüzünden, senaryoyu MİT’ten birilerinin yazdığı izlenimi oluşuyor.

*

Dizinin bir başka özelliği, bilinçaltı mesaj tekniğiyle "bilinçli" bir biçimde “örtük” MHP'lilik propagandası yapıyor izlenimi vermekte olması..

Jenerikte bir kurt da (galiba boz bir kurt) arz-ı endam ediyor. (Yok, jenerikte uluma sesi yok, salt enstrümantal müzik..)

Baş kahramanın ismi Orta Asya’daki Altay Dağları’ndan selam getiriyor: Altay.. Soyadı da “dağ”lı: Yalçındağ.

Altay’ın MİT’teki kod adı ise “Kurtbey”..

MHP denilince akla (Kurtçuların yanı sıra) bir de hilal ile Hilalciler diye bilinen kanat gelir; dizinin baş bayan kahramanının adı da Hilal.

*

171’inci bölüm ilginç ve şaşırtıcı mesajlar veriyor.

Her bölüm ilginç de, bu bölüm bir başka ilginç.

MİT’in acar ajanlarından “Fırtına” kod Korkut’un tetikçi olarak kullandığı bir “abi”si, can ciğer kuzu sarması dostu, yanından ayırmadığı gönüllü bir “eleman”ı vardır: Mafyanın gözü kara gediklilerinden, “kelle” koparmasıyla ünlü Kelleci Hamdi.. 

Bulgaristan'daki bir hapishaneden Korkut sayesinde kaçmayı başarmış eski bir "uluslararası suçlu"dur.

Bir tetikçiye daha ihtiyaç duyan Korkut, yine bir mafya babası olan ve cinayet suçundan (Bulgaristan'da değil, Türkiye'de) hapis yatmakta olan Ejder’i de kadrosuna dahil eder. 

Bu, kaçırılma şeklinde olmaz, Ejder efendi elini kolunu sallayarak çıkar. Çıkarılır. Kâğıt üstünde hapiste gün saymaktadır, fakat fiiliyatta aramızda dolaşmaktadır. (Bir Türkiye klasiği mi yoksa rutini mi demeliyiz bilmem. İlk sezonda da, MİT'te kurulan timin başındaki Mete Başkan'ın hapis yatmakta olan bilgisayar hacker'ı oğlu Gürcan, ölmüş gösterilerek hapisten çıkarılıp time dahil edilmişti.) 

Katil Ejder senden benden daha fazla dışarıdadır. Daha özgürdür. (Senaristlerin bu işleri iyi bildiği anlaşılıyor.)

*

Ancak Ejder'in, gel zaman git zaman, Hamdi’ye bir “kazık” atacağı tutar; eşi ve çocuklarının hayatıyla tehdit ederek, devlet düşmanı karanlık bir örgütün lideri olan Davut için önem taşıyan bir sırrı Korkut’tan öğrenmesini ister, ve aldığı bu bilgiyi “Davut”a satar. 

Böylece Davut, kendisine operasyon yapmak üzere gelen Altay ile Hilal’i tuzağa düşürür.

Ejder’in adamlarının elinden ailesini kurtulan Hamdi, yaptığı ihaneti gelir Korkut’a itiraf eder. Devlete hainlik yapmış olduğu için kendisini vurmasını ister. Korkut vurmaz, fakat bu vatansever mafya babası, “Bana bir silah verin kendimi vurayım, böyle yaşayamam” demeye devam eder. 

Birilerini vurmaya alışmıştır, sıra kendisine gelmiştir. İlla da vuracak, aşağısı kurtarmıyor.

*

Doğrusunu söylemek gerekirse, senaryodaki bu “ihaneti intiharla temizleme” mesajı bana biraz tuhaf geldi.

Nedeni şu: 28 Şubat sürecinde bazı MİT'çiler, İsrail ve ABD’nin etkisiyle kendi devletine ve hükümetine ihanet etmiş bulunuyordu.. 

Teferruatına burada girmeyeceğim.. Roman uzunluğunda bir hikâye..

Eğer MİT çalışanlarında böyle bir hassasiyet olsaydı, 28 Şubat ihaneti yüzünden kurumda katliam görüntüsü veren bir intihar salgınının yaşanması gerekirdi.

Fakat biliyoruz ki MİT’çilerde “tık” yok.

(İntihar edenler var da, vatana ihanetin verdiği vicdan azabıyla bir ilgisi yok. Google'a "MİT'çi intihar" yazıp arama yaptığınızda önünüze bir sürü üzücü olay çıkıyor.)

*

Neyse ki dizide gerçek hayattan esintiler de var.. İhaneti intiharla temizlemeyi aklından bile geçirmeyen eski bir MİT’çi de hikâyede yer alıyor: MİT’in üst düzey yöneticilerinden Cevher’in eski karısı, kızının annesi, Hayat.

Ancak Hayat, hayata sadakatle bağlı.. İntihar edecek kadar pişmanlık ve utanç duymasını geçtik, ihanetine ara vermeyi bile düşünmüyor. Tam gaz devam..

171'inci bölümdeki bir başka ilginçlik, karanlık örgüt lideri Davut’un kızı Julia’nın, (eski MİT'çi Hayat’ın verdiği akılla) Altay ile Hilal’i bir tuzağa düşürerek zehirlemek istemiş olması.

Onları, siz önden gidin diyerek bir odaya sokuyor ve kapıyı üstlerine (kilitlenecek şekilde) kapatıyor. Sonra da bir butona basıyor ve odanın tavanındaki iki ayrı menfezden zehirli gaz yayılmaya başlıyor. Ölüm, kesin.. Fakat Altay'ın almış olduğu tedbir sayesinde kurtuluyorlar.

Dizinin senaryosunu gizli servis, istihbarat ve ajanlık işlerinden anlamayanlar yazsalar, kimsenin olmadığı, şahitlerin bulunmadığı bir yerde kendisine güvenip sırtlarını dönen iki tedbirsiz ajanı Julia’ya arkadan vurdurur, onları mermi manyağı yaparlar, fakat senaristlerimiz böylesi gelişmiş cinayet yöntemlerini hikâyeye dahil ederek gizli servis dizisi olmanın onurunu kurtarıyorlar.

*

Dizinin önceki “sezon”larında zehirleme işlerini karanlık örgütler değil, MİT’çiler yapıyorlardı.

Hatta MİT’çilerin, düşmanın eline geçmeleri durumunda intihar etmek için yüzüklerinde zehir taşıdıklarını öğrenmiştik. Dizinin ilk kadın kahramanı Zehra böyle bir durumla karşılaşmış, kendisini zehirlemişti. Fakat çok şükür ki erkek baş kahraman Serdar son anda yetişip onu panzehirle kurtarmıştı.

Tabiî yanlarında taşıdıkları zehirlerle sadece kendilerini mahvetmiyorlardı. Düşmanları da bu mübarek hizmetten doya doya yararlanıyorlardı. 

Mesela ilk bölümlerde, MİT'in baş düşmanlarından (kılıç gibi nesnelere meraklı Arap gangster) Zayed Fadi'nin, temas yoluyla etkisini gösteren bir zehirli kılıç hediye edilerek öbür dünyaya saygıyla yolcu edilmesi hikâyesini izlemiştik. 

Fırsat buldukça zehirli hizmetler sunan Zehra'nın bu tür faaliyetlerinden Irak'tan Almanya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın yararlanmış olduğunu görmüştük.

*

Bir noktaya daha değinmemiz gerekiyor gibi görünüyor.. (Vatandaşlık bilinci ya da sorumluluğu insanı rahat bırakmıyor ki..)

Senarist kardeşlerimize ve yeğenlerimize bir dost tavsiyesi: 

Size işinizi öğretmek haddim değil ama, yazarken ince eleyip sık dokuyun demeyi bir “vatandaşlık” görevi sayıyorum, çünkü, Teşkilat’ın düşmanlarının marifetlerini anlatırken farkında olmadan Teşkilat’ı da, Teşkilat’ın çalışma yöntem ve tekniklerini de açığa vurduğunuzu düşünenler olacaktır. 

(Tamam haklısınız, yazarken ince eleyip sık dokumayı ben hiç beceremiyorum, ama benimle siz bir değilsiniz; siz bir devlet kurumu adına yazıp çiziyorsunuz, dizinin yayınlandığı mecra da devlet kurumu, bense, kendisinden başkasını temsil etmeyen aciz ve naçiz, sıradan, kıyıda köşede kalıp unutulmuş bir garibanım. İnternette "beleş" mecra buldum, yazıp çiziyorum. Lütfen kendinizi benimle kıyaslamayın. Üstelik sizin gibi milyonlara da hitap etmiyorum, kendim yazıp kendim okuyorum.)

Unutmayın, yazdıklarınıza bakıp "Her kab içindekini sızdırır" diyenler çıkacaktır. 

Psikologlardan destek almanızda fayda var.. Onlar, "projection/yansıtma" kelimesinin (gündelik dildeki anlamının ötesinde) kendi branşlarına özgü terim/ıstılah anlamı konusunda size çok yararlı bilgiler vereceklerdir. 

*

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, MELÂLİ CİHAN TUTAR (27) / DR. SEYFİ SAY

 

KORUNMA DUASI


GASM’da zehirlenme olayını yaşadıktan birkaç gün sonra, Ziya Kalkavan Denizcilik Lisesi’nin cadde üzerindeki bahçe kapısını bekleyen güvenlik görevlisi, benimle konuşmak isteyecekti. O güne kadar bir buçuk yıl boyunca, hafta içi her gün o kapıdan girip çıktığım halde bana yaklaşmayan, yaklaşmamak bir tarafa asık bir suratla bakan bu 30 yaşlarındaki genç, kalın bıyıklarının uçları dudaklarının kenarından hafifçe sarkıyor olsa da, bende MHP’li olmaktan ziyade solcu biriymiş gibi bir izlenim uyandırmıştı.

Şimdi hürmetkâr bir ses tonuyla benimle konuşmak isteyen bu gencin benden öğrenmek istediği şey, “korunma duası“ydı. Başına bir iş gelmemesi, birşeylerin ona zarar vermemesi, verememesi için nasıl bir dua yapması gerekiyordu?.. Öğrenmek istediği buydu.. Bu genç bana, ayrıca, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i  o günlerde rüyasında gördüğünü de söylemiş ve tuhaf birşeyler anlatmıştı. Bana böyle bir “rüya” anlatması da, benden dua öğrenmek istemesi de, öğrenmek istediği duanın “korunma duası” olması da ilginçti..

Evet, her katil mutlaka, cinayet mahalline dönüyordu.

Demek ki bu çocuk, benim birkaç gün önce mutlaka ölmüş olmam gerektiğini düşünüyordu. Fakat bana hiçbir şey olmamıştı? Neden?.. Bunun nasıl bir sihirli formülü ya da duası vardı?

Gerçekten de, o gün biraz daha fazla çay içmiş olsaydım, veya içimin yandığını hissettiğim zaman bunu gidermek için damacanadaki suyu içmiş bulunsaydım, kurtulmam mümkün olmazdı. Genç güvenlik görevlisinin bende sihirli bir “korunma formülü” bulunduğunu, ve kendisine de öğretebileceğimi düşünmüş olması tesadüf değildi. Ona, “Bu şahsı artık göremeyeceksin, öbür tarafa yolcu ediyoruz, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz” gibi birşey demiş olmalıydılar.

Genci tanımak istemiştim ve bana Tokat’lı olduğunu söylemişti. Tokat, DHKP-C’li yetiştirme bakımından münbit bir yerdi. İtirafçı teröristlerin yeni bir kimlik ve farklı bir imajla devlet kurumlarında çaycı, bekçi, temizlikçi vs. olarak çalıştırıldıklarını biliyordum. Böylesi itirafçılara bazen ruhsatlı silah bile verildiğini, terörle mücadelede çalışmış birinci sınıf bir emniyet müdüründen sonraki bir zamanda duyacaktım. Bunlar bir kuruma yerleştirildiklerinde, MİT ya da polis istihbaratı ile olan irtibatları devam ediyordu. Söz konusu Tokatlı çocuk, “kullanılan” itirafçı bir DHKP-C’li olabilir miydi? Bunu bilemezdim, fakat böyle birşeyin olmadığından emin olmak da mümkün değildi.

Anlaşılıyordu ki, damacanadaki suyuma zehir koyanlar, bu çocukla işbirliği içinde çalışıyorlardı. Odama onun bilgisi dahilinde rahatça girip çıkıyorlardı. Veya, bu işi onların talimatı, yönlendirmesi ve eline tutuşturdukları “madde”ler ile bizzat bu genç yapıyordu.

(Eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün PKK itirafçısı İbrahim Babat’ın 11 sayfalık “ifade”sinden aktardığı bilgiler, bazı insanların nasıl “kullanıldıklarını” ve “kullanılırken harcandıklarını” ortaya koyuyor. Bu “ifade”ye göre, teröre karşı mücadelede çok yararlı istihbarî bilgiler getiren Mehmet Bayar adındaki ispiyoncu ya da muhbir vatandaş için İdilli bir avukattan randevu alınıyor. Eline bir çanta veriliyor. “Avukatın yanına bu çantayla gideceksin. İçinde ses kayıt düzeneği var, görüşme esnasında çantanın kolundaki ses kayıt düğmesine bas, sonra da çantayı bize getir” deniliyor. İbrahim Babat ve yanındakiler, Bayar’ı bir arabayla avukatın bürosunun yakınına bırakıyorlar. Ancak Bayar, daha büroya girmeden “kayıt düğmesine” basmış olacak ki, çanta infilak ediyor. Gerçekte ses kaydı diye birşey söz konusu değildir, istihbarat gizli servislerinin kullandığı orijinal bombalı bir çantadır bu. Asıl amaç Bayar’ı yem olarak kullanıp onunla birlikte avukatı öldürmektir.

Mehmet Eymür şöyle diyor

“Sizi ürperten bu ifadelerdeki olayların sadece İbrahim Babat ve çevresi ile sınırlı kaldığını sanmayın. Devlet arşivleri, mahkeme klasörleri benzeri binlerce dosya ile dolu. Bu olayların geçmişte kaldığını ve artık olmadığını da sanmayın. Pek fazla bir şey değişmedi. Peki, İbrahim Babat’ın ifadesinde bahsi geçen görevlilerle ilgili ciddi bir soruşturma ve işlem yapıldı mı? Bildiğimiz kadarıyla yapılmadı.”

Kısacası, hiçbir hukukî ve ahlâkî “değer“in kaale alınmadığı bir görev anlayışından söz ediyoruz. Mesela 1990’lı yılların ortalarında “Türk istihbarat birimleri“nin Öcalan’ı Şam’daki evinden çıkarmak için “tehlikeli” bir suikast planı hazırladıkları medyaya yansımıştı. Siz bu “tehlikeli” kelimesinin yerine “şeytanî” vs. gibi bir kavramı da koyabilirsiniz. Bu plana göre, Öcalan’ın katılma ihtimalinin yüksek olduğu büyük bir cenaze töreni için Şam’da hıristiyan bir din görevlisi öldürülecekti. Hristiyan din adamının tek suçu, Öcalan’ın cenazesine katılması ihtimalini akla getiriyor olmasıydı. Şayet Öcalan cenazeye katılırsa törende bir yangın çıkarılacaktı. Ancak, içine MİT’in suikast timi yerleştirilmiş bir itfaiye aracı önceden hazırlanmış olacaktı. Plandan neden vazgeçilmiş derseniz, nedeni, uluslararası bir skandala yol açacağının düşünülmesi. Tabiî ki, suikast timinin, Öcalan’ın cenazeye gelmesi beklentisinden hareketle daha önce hazırlanmış ve yangının bunun için çıkarılmış olduğu hemen anlaşılacaktı, fakat hristiyan din adamının ölümünün de suikastin “hazırlık safhası”na dahil olduğu ancak “komplo teorileri”ne konu olabilecekti. Ancak, yabancı istihbarat servisleri, “Paranoyanın lüzumu yok. Komplo teorilerine prim vermeyin. Türk doğrudur, çalışkandır, herşeyden önce de doğrudur. Mevlana ne demiş, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Dürüstlük Türk’ün genlerinde var” şeklindeki hurafelere itibar etmeyecekti. Hristiyan bir din adamının oltadaki yem olarak kullanılmış olması ihtimalini de düşünecek ve bundan rahatsız olabileceklerdi.)

Evet, bu genç her ne kadar bana Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında gördüğünü söylemiş bulunuyorduysa da, dinî bilgisi ve ameli sıfır denilebilecek düzeydeydi. Hemen yanı başımızda, Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Yahya Efendi Dergâhı arasında Küçük Mecidiye Camii yer alıyordu. Ve 2008 yılı başından beri bir buçuk senedir orada olduğum halde bu genci bir defa bile cuma namazında görmemiştim, oradan ayrıldığım 2013 yılına kadar da göremeyecektim. Fakat, Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyasında görebiliyordu. Bu bana, şu meşhur Baron de Tott‘un Türkçe’ye Türkler ve Tatarlar Arasında adıyla tercüme edilen anı kitabında aktardığı bir anekdotu hatırlatmıştı. 1757-1763 yılları arasında sadrazamlık yapan Koca Ragıp Paşa‘ya, bir gün, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan sığınmacı olarak gelen bir mühtedîyi getirmişler, onun rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğü için müslüman olup ülkesinden ayrılmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınmış olduğunu söylemişlerdi. Koca Ragıp Paşa başını kaldırmış, adamı şöyle baştan aşağı bir süzmüş, sonra da ona, Bana bak” demişti, “ben yedi yaşımdan beri namaz kılıyorum, buna rağmen hâlâ Resulullah s.a.s.’i rüyamda görmek nasip olmadı. Sen nasıl oluyor da bir gâvur çocuğu iken Peygamber Efendimiz s.a.s.’i görüyorsun? Sen ya ananı öldürdün, ya babanı, ve kaçıp geldin, doğruyu söyle!” Adam, yüz kızartıcı bir suç işlediği için ülkesinden kaçmak zorunda kaldığını itiraf ediyor, Paşa da adamlarına, “Bunu bir imama götürün, buna İslam’ı öğretsin” diyordu.

Evet, cuma namazı bile kılmayan, bıyığı mecusîlik müjdesi veren bu tip, rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i gördüğünü söylüyordu. Demek ki malum çukur odak, adamlarına, yeri geldiğinde ve karşılarındakini saf bulduklarında rüya uydurmaları tavsiyesinde de bulunuyordu.

Söz konusu zehirlenme olayının tek faydası, geçmişte yaşamış olduğum birçok sağlık sorununun asıl nedenini çözmemi sağlamış olmasıydı. 1999 yılı Kasım ayında Mustafa Cantürk‘ün evinde misafir olduğum sırada yaşadıklarım, onun bir “görevli eleman” olduğunu anlamamı sağlamıştı, fakat ondan sonraki günlerde yaşadığım sağlık sorununun, bana gecenin uygunsuz bir vaktinde tok karna ısrarla yedirdiği ikinci yemeğin eseri olduğunu ancak bu zehirlenme durumundan sonra anlayabilmiştim. Çalışma yöntemlerinin bu kadar insanlık dışı, vicdansızca ve adice olabileceğini asla tahmin edemez, düşünemezdim. Daha sonraki yıllarda, bundan da aşağılık yöntemlerinin bulunduğunu fark edecektim.

Evet, bu zehirlenme olayı, aynı zamanda, 1993 yılında Vefa Yayıncılık dergilerinin genel yayın yönetmeni olduktan bir ay sonra başlayan sağlık sorunlarımın ardındaki etkeni çözmemi de sağlayacaktı. Bu sorunlar, ancak yıllar sonra, işsiz kalıp evimde oturmak zorunda kalınca ortadan kaybolacaktı. 2006 yılı Mart ayında memuriyete başladığım zaman da sağlığım gayet iyi durumdaydı, fakat 2007 yılının sonlarına doğru vücudumda tekrar yaralar çıkmaya başlamış bulunuyordu. Kollarımda ve bacaklarımda.. Bir gün çaycımız odama girdiğinde, beni elimdeki kâğıt mendille kolumdaki sivilcemsi yaralardan biriyle meşgulken görmüştü. Ona, son zamanlarda vücudumda böyle yaralar çıktığını söylediğimde şaşırmış, yüzünün rengi değişmiş, paniklemiş ve üzüntülü bir görüntü vermişti. Bir süre sonra da işten ayrılmıştı. Ondaki bu anlamsız paniğin ardında başka etkenler olabilir miydi? Evet, şimdi artık aklıma bu tür sorular geliyordu.

GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) o tek başıma kaldığım ve damacanadaki su yüzünden zehirlendiğim odada karşılaşmış olduğum başka sorunlar da vardı, ve söz konusu zehirlenme olayı, benim için onların da, farklı bir anlam kazanmasını sağlayacaktı. Bir ara her sabah geldiğimde, odamın tavanının, duvarlarının, pencerelerin, büyük kara sineklerle kaplı olduğunu görüyordum. Evet, normal sinekler de değildi bunlar. İlk işim, odayı bunlardan temizlemek için uğraşmak oluyordu. Ki bir sabah yanıma gelen Denizcilik Müsteşarlığı uzmanlarından Tuğrul G. benim bu temizlik çabama şahit olmuş, o da bana yardıma koyulmuştu. Tuhaf olan, yan odada bu tür sineklerin hiç ortaya çıkmaması, salt benim kaldığım odayı mesken tutmalarıydı. Ben temizliği yaptıktan sonra herhangi bir şekilde gelen sinek de yoktu. Fakat her sabah geldiğimde bunların sürü halinde yeniden ortaya çıkmış olduklarını görüyordum. Tavanı incelemiştim, acaba geldikleri bir açıklık, delik vs. var mı diye, fakat birşey bulamamıştım. Bu böyle bir süre devam etmişti. Bir zaman da tam çalıştığım yerde, sanki bir fare ölüsü varmış gibi kötü bir koku ortaya çıkmış bulunuyordu. Beş altı metre kenara gittiğimde o kokuyu alamıyordum, masamın başına oturduğumda burnumun direği kırılıyordu. Masanın ve kenardaki dolabın altını üstünü, yanını yöresini, içini dışını gözden geçirmiş, birşey görememiştim. Sonra, yanı başımdaki dolabı diğer odaya götürmüş ve böylece kokudan kurtulmuştum. Fakat, o büyük kara sinekleri de, bu berbat kokuyu da, o zehirlenme olayına kadar, malum odakların bana bir iyiliği olarak değerlendirmek aklıma gelmemişti. Demek ki, insanın sağlığı bozulsun, günlük aktiviteleri aksasın diye masraf ve zahmet edip yiyecek ve içeceklerine “katkı maddeleri” eklemekle yetinmiyor, bir de, yaşadığı yerde rahat edemesin diye bu tür “kamu hizmetleri” de veriyorlardı.

Yıllar sonra Ankara‘da çalışırken de, tek başıma kaldığım eve bir akşam gittiğimde, kaldığım odanın pencere camında eşek arısı tabir edilen bir sarı arı görecektim. Ama bu, bildiğimiz türden sarı arılardan değildi, azman birşeydi. Bunun, özel olarak getirilmiş olduğunu anlamıştım. Gündüz ben yokken hemen her gün eve girmekte, kapalı kapıyı açmakta, açık olanı kapatmakta, bana böylece mesaj vermekteydiler. Bunun için kimi kullanıyor olabilirlerdi acaba, emekli memur olan apartman yöneticisini mi? Aylar sonra, bu işi, tam karşımdaki dairede oturan ve genç bir oğlu bulunan emekli memura yaptırıyor olduklarından kesin biçimde emin olmuş ve evin içine, kapının kenarına, “Karşımda oturan köpek, evime girenin sen olduğunu biliyorum” yazılı bir levha asmıştım. Bunun ardından, girmeye devam ediyor olsalar da, geride işaret bırakıp “nanik yapma” şımarıklığını terk etmişlerdi.

Keçiören’in Bağlum tarafındaki bir kenar mahallesinde tek başıma ikamet ettiğim bu evde bir başka akşam, yüzüm hole bakar şekilde otururken birden holde sarı renkte bir duman belirdiğini görecektim. Hemen, hava cereyanı olacak şekilde pencereleri ve kapıyı açacaktım.  Duman hole banyodan gelmekteydi. Muhtemelen, komşu dairenin banyosunun küçük penceresinin de açıldığı havalandırma boşluğundan gelmiş olmalıydı. O gece rüyamda, bunun beyne zarar veren bir gaz olduğunu öğrenecektim.

İstihbarat teşkilatlarının ve onlara özenen çetelerin böylesi “gaz”lı “kamu hizmetleri” olabiliyordu. Kariyer Yayıncılığın Berkay Sadi Türkol imzasıyla yayınladığı “Casusluk-İstihbarat Örgütleri: Büyük Kulaklar” adlı kitapta KGB için şunlar söyleniyordu (İstanbul, 2010, s. 176-7):

Eğer KGB gerçekten bir kişiden şüpheleniyorsa … o kişinin hemen fotoğrafını çeker. Kişinin otel odasına … sistemleri monte edilir. Kimi zamansa bazı otel odaları ve yataklı vagonlar özel teçhiz edilmiştir. Bu odalarda özel kimyasal gaz püskürten mekanizmalar vardır. … iz bırakmayan sessiz gaz tabancaları da kullanırlar. … Hastaneye kaldırılan kişinin otopsi raporu bile net değildir.” 

Benzer şekilde, CIA başkanlarından Colby, Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir soruşturmada verdiği ifadesinde, kendilerinin zehirleyerek öldürdükleri kişilerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir (s. 89).

...

(https://seyfisay.blogspot.com/search?q=beyne)


KİMİN YÜZYILI?.. MEHDÎ'NİN İSLAM DEVLETİ'NİN Mİ, ZAMPARA VE HIRSIZ ATATÜRK'ÜN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) TÜRKİYE'SİNİN Mİ?

  Yazımızın başlığındaki sorunun cevabı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a göre, ikincisi: Önümüzde " Türkiye yüzyılı " varmış. Mehdî  m...