Bir önceki yazıda, Yazıcıoğlu’na getirilmiş
olan bir çuval dolusu uçkur kasedi üzerinde durmuştuk.
Yazıcıoğlu, o CD’leri getiren kişileri deşifre etmeliydi
demiştik.. Kime çalışıyorduysalar, kimin adamıydılarsa, açıklamalıydı..
Sözlerimizi şöyle sürdürmüştük:
28 Şubat sürecinde kendisini, eskiden beri
tanıdığı milliyetçi-ülkücü birinin, “Şimdi adamı bir
kilometreden vuruyorlar” diyerek tehdit ettiğini açıklamıştı. (Numan
Kurtulmuş şahidi. O milliyetçi şahsın ismini de vermeliydi ya,
neyse..) Aynı şekilde, bu CD meselesinin ardındakileri de deşifre etmeliydi.
Zaten, tuzak olduğu açık.. Bunu anlayamayacak biri de değildi..
Artı, vefatından birkaç ay önce kendisini “Dağlarda
parçaların toplanmaz” diyerek tehdit eden general bozuntusunun da adını
vermeliydi.
Ya da bu konulara hiç girmemeliydi..
Bir odak seni hem tehdit eder, hem de, o odağın ismini
vermeden tehditten bahsedersen, aynı odak bunu istismar edebilir, olayı
çarpıtabilir, tehdit suçunu başka birilerinin sırtına yükleyebilir.
Katillerin, cenazende en çok ağlayanlar olarak arz-ı
endam edebilir, "Höngürt de höngürt" diyerek tonlarca mendili çöpe
gönderebilirler.
False flag (sahte bayrak) operasyonu böylesi
durumlarda “İstim arkadan gelsin” hesabı devreye konulabilir.
Evet, Yazıcıoğlu’nu tasfiye için “tuzak”la da
gelmişler, “tehdit”i de devreye sokmuşlar.. Onun da artık kartlarını
açık oynaması gerekirdi.
Allah taksiratını afvetsin, susmakla, şifreli sözler
söylemekle iktifa etmekle hata etti.. Şimdi, onun ölümü bahane edilerek bazı
insanlar haksız yere suçlanabiliyor. Zan altında bırakılabiliyor.
Karşısındakiler bu kadar pervasızca kendisini tehdit
edebiliyorlarsa, o da pervasızca onları deşifre etmeliydi. Açık ve net
konuşmalıydı.
*
Yazıcıoğlu’nu “Dağlarda parçaların toplanmaz”
diyerek tehdit eden general bozuntusunun adını bilmiyoruz, fakat böyle külhanbeyi
edasıyla, çıfıt çarşısı kabadayısı üslubuyla şunu bunu tehdit etmeyi
doğal hakkı kabul eden serserilerin hangi mahallenin adamı olduklarını çok iyi
biliyoruz.
Bunlar genelde, derin devlet diye adlandırılan
cani çukur çeteye sırtını dayayan, devletin imkânlarını şahsî
çıkarları ve hesapları için kullanmanın adını vatanseverlik koyan, “hukukun
üstünlüğü” yerine “komitacılığın üstünlüğü” ilkesini benimsemiş olan
İttihatçı-Kemalist geleneğin bostanında yetişen zararlı bitkiler.
Ümit Özdağ tipi milliyetçi-ülkücüler de aynı
familyadan..
O yüzden, ülkücü camiadan bir tipin
gelip Yazıcıoğlu’nu ölümle tehdit etmeye kalkışmış olması bizi şaşırtmıyor.
*
İlgili bir haber, 28 Şubat 2017 tarihinde Star gazetesinde
“Numan Kurtulmuş Muhsin Yazıcıoğlu'yla olan diyaloğunu anlattı” başlığıyla yayınlanmıştı.
Haberde, Manisa'da
konuşan Kurtulmuş’un, Muhsin Yazıcıoğlu'nun kendisine anlattığı bir anekdotu
paylaştığı belirtiliyordu.
Buna göre, Aralık 1995
seçimlerinde ANAP listelerinden milletvekilli seçilen BBP’liler olarak Refahyol hükümetini
(Erbakan liderliğindeki Refah Partisi ile Tansu Çiller liderliğindeki
Doğru Yol Partisi’nin oluşturacağı koalisyon hükümetini) destekleyeceklerini
açıklayınca, ülkücü camiadan birisi TBMM’deki odasına geliyor.
Önce hoş-beş, arkasından
başlıyor onu tehdit etmeye..
“Refah Partisi’ni desteklemeyin,
desteklerseniz şu olur falan” diye üst perdeden
konuşmaya başlıyor.
Son olarak da, “Muhsin
sen bilmiyorsun, artık adamı iki kilometre öteden sırtından vuruyorlar”
demiş.
Tepesi atan Yazıcıoğlu
da koltuğundan kalkmış, masasının önüne gitmiş, kravatından tutmuş, “Bana
bak, git sana kim bunları söylediyse onlara söyle, biz adamı iki kilometreden
sırtından değil, 10 santimetreden alnından vuruyoruz” demiş. (https://www.star.com.tr/dunya/katil-israil-gazze-masasini-devirdi-abd-yonetimine-resmen-iletildi-haber-2032614/)
*
Evet, bunu anlatan, şu
anda TBMM Başkanı olarak görev yapmakta olan Prof. Numan Kurtulmuş..
Görüldüğü gibi, merhum
Yazıcıoğlu, kendisini tehdit eden ülkücünün arkasında başkalarının
bulunduğunun farkında..
Yazıcıoğlu ile
arkadaşlarının (yanlış hatırlamıyorsam toplamda yedi milletvekiliydiler)
dışarıdan desteği olmasaydı Refahyol Hükümeti kurulamıyordu.
Yazıcıoğlu’nu bu
hükümete dışarıdan destek vermeye ikna eden de Prof. Dr. Mahmud Esad
Coşan hoca idi..
Aslında Yazıcıoğlu Refah
Partisi’ne ve Erbakan’a biraz kırgındı.. Çünkü, Refah Partisi listelerinden
seçime girmeleri mümkündü, fakat Refahçılar onlara burun bükmüştü.
Hatta, BBP ile ittifak
görüşmeleri yapan bir Refahlı’nın BBP’liler için “Fasulye gibi kendilerini
nimetten zannediyorlar” demiş olduğunu duymuştuk. (Yine, Esad Efendi’nin,
BBP’lilerle ittifak yapması için ANAP lideri Mesut Yılmaz’a baskı
yapmış olduğunu da işitmiştik.)
Hükümetlerine verdiği
dışardan destek için kendisine teşekkür eden Erbakan’a Yazıcıoğlu’nun “Bana
değil, Esad hocaya teşekkür edin” demiş olduğu da duyduklarımız
arasındaydı.
*
Konumuza dönelim..
Karşıt görüşlüleri tehditle
yol getirme, getiremiyorsa cinayetlerle ortadan kaldırma geleneği
İttihatçı-Kemalist çapulcular sürüsünün tekelinde..
Bunlar, cinayet
işlemenin kendileri için mübah olduğuna inanan bir (hayvandan hallice) insan
türü..
Lafa gelince
vatanseverlik ve milliyetçilik edebiyatını da kimseye bırakmazlar..
Yazıcıoğlu’nu,
vefatından birkaç ay önce bir resepsiyonda tehdit eden general müsveddesinin de
aynı şerefsizler kulübünün üyesi olduğundan şüphe edilemez.
Haberi okuyalım:
“Yazıcıoğlu'na 'parçaların toplanmaz' tehdidi
“Helikopter kazasında hayatını kaybeden BBP lideri
Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölmeden bir süre önce, üst düzey bir general
tarafından tehdit edildiği iddia edildi. Avrupa Türk Kültür Dernekleri
Birliği Eski Başkanı Recep Yıldırım, Yazıcıoğlu'nun katıldığı bir resepsiyonda,
kendisini arayan generalin 'dağlarda parçaların toplanmaz, kalırsın' şeklindeki
tehdidine çok sert tepki verdiğini ifade etti. Cihan Haber Ajansı (Cihan)'na
konuşan Recep Yıldırım, Muhsin Yazıcıoğlu'nun suikast sonucu şehit olduğunu
savundu.
“… Yıldırım, şöyle konuştu: “Muhsin Yazıcıoğlu birileri için tehlike arz
ediyordu. Her babayiğit gidip de mayın tarlalarında basın toplantısı
yapamaz. 'Türkiye İran olmaz, Suriye olmasına da müsaade edemeyiz'
açıklaması yapma cesareti hiçbir liderde yoktu. En kritik dönemde 'Millete
namlusunu çeviren tanklara, ben selam durmam' diyecek kadar yiğitti
kendisi. 'Ben derin devlet tanımam, ben derin milletim' derdi.
Şahit olduğum olayları düşündükçe 'neden Muhsin Yazıcıoğlu şehit edilsin' gibi
ifadelerin içinin boş olduğunu daha iyi anlıyorum. Yazıcıoğlu birileri
için tehlikeydi. Dolayısıyla o helikopterin bir suikast sonucu düştüğünü
düşünüyorum. İlk gün de böyle söylüyordum. Suikast yapıldığına dair ilk gün
hiçbir belge yoktu. Aradan iki buçuk yıl geçti. O iddiamızı güçlendirir duruma
geldik.”
“Muhsin Yazıcıoğlu'nun bir general tarafından tehdit edildiğini öne süren
Recep Yıldırım, bir resepsiyon sırasında Yazıcıoğlu'na bir generalin 'Son
zamanlarda çok ileri gidiyorsun, korkarım ki dağlarda parçaların toplanmaz
kalırsın' dediğini ifade etti. Yıldırım, olayı şöyle anlattı: “17
Ocak 2009 tarihinde Almanya'nın Ludwigshafen şehrinde bir
düğün salonunda düzenlenen gecede sivil toplum örgütlerinin başkanlarının
olduğu masada rahmetli (Yazıcıoğlu) bu konuyu anlatıyor. 'Resepsiyonda bir
generalin 'Son zamanlarda çok ileri gidiyorsun korkarım ki dağlarda
parçaların toplanmaz kalırsın' dediğini aktarıyor. Rahmetli de o
generale 'ben de o zaman senin apoletlerini sökerim' gibisinden
çok sert tepki veriyor. Daha sonra o masada bulunan arkadaşlardan biri bana bu
konuyu anlattı. Ben de bu konuyu arkadaştan öğrendiğim kadarıyla Yazıcıoğlu'na
sordum. Başkan da bu konuyla ilgili sessiz kalmam gerektiğini söyledi. Bu
konunun aydınlatılabilmesi için Muhsin başkanın 25 Mart 2009 tarihinden beş yıl
öncesine ait kullandığı telefonlarının tüm dökümlerinin çıkarılması gerekir.”
"Recep Yıldırım, bu tarihi anekdotun araştırılmasını istedi.
Yıldırım, “Helikopterin düşmesiyle ilgili basından takip ettiğim
kadarıyla ortaya çıkan bulguları gördükten sonra bu olayın savcılık tarafından
yürütülen soruşturmaya katkı sağlayacağını umuyorum. Dolayısıyla bu anekdotun
bir şekilde araştırılarak ortaya çıkartılması gerekir diye düşünüyorum” ifadelerini
kullandı."
(https://www.yenisafak.com/gundem/yaziciogluna-parcalarin-toplanmaz-tehdidi-379309)
*
Evet, bu haberi
yayınlayan gazete, Yeni Şafak..
Haberin kaynağı
ise Cihan Haber Ajansı..
Şimdi sıkı durun: Şu
anda yerinde yeller esen bu Cihan Haber Ajansı, FETÖ’cülerin
ajansıydı.
Yazıcıoğlu’nu tehdit
eden general FETÖ’cü olsaydı, onlar böyle bir haberi yaparlar mıydı?
FETÖ’cülerin üslubu bu
değildi.. Onlar, (samimi olmasalar bile) insanlara “hoşgörü, sevgi, muhabbet
fedailiği, kardeşlik vs.” gibi sloganlarla yaklaşmayı, gerginlik çıkarmadan
hedefe yürümeyi tercih ediyorlardı.
Haberde geçen ifadeler
önemli..
Recep Yıldırım’ın dediği
gibi, Yazıcıoğlu suikastinin aydınlatılabilmesi için “Muhsin başkanın 25 Mart 2009 tarihinden beş yıl öncesine ait kullandığı
telefonlarının tüm dökümlerinin çıkarılması” gerekiyordu.
Evet, Yazıcıoğlu’nun son
beş yılının telefon dökümleri ortaya çıkarılmalıydı.
Eğer Yazıcıoğlu’nun
FETÖ’cülerle arasında birtakım olumsuz görüşmeler yaşanmış ve Yazıcıoğlu
bunlara rest çekmiş olsaydı, Cihan Haber Ajansı bu konunun
üzerine bu şekilde gitmezdi.
Çünkü o durumda, telefon
dökümlerinde bu restin izine ulaşılabilirdi.
*
İkincisi, FETÖ’cülerin
Yazıcıoğlu’nu öldürmek için bir nedenleri olsaydı, 15 Temmuz sonrasında
tutuklanan ve itirafçı olan sayısız FETÖ’cüden hiç değilse birkaçının, merhumun
ölümünden önce yaşanan gerginlik hakkında itiraflarının bulunması gerekirdi.
Fakat, “cinayette FETÖ
parmağı” masalını icat edenlerin dağarcığında “Fethullah, Yazıcıoğlu’nun ölümü
üzerine şöyle konuşmuştu” şeklindeki (başı sonu kırpılmış, kuşa çevrilmiş)
nakarattan başka birşey yok.
Bu yazdıklarım, FETÖ’ye
sempati duymam anlamına gelmiyor.. Şimdi FETÖ’cülere küfreden AK
Partililerin Fethullah güzellemeleri yaptıkları günlerde ben, onları
sert biçimde eleştiren yazılar kaleme aldım.
Ancak, Yazıcıoğlu
suikastinin arkasındaki asıl faillerin, gecikmiş ve abartılı bir FETÖ
karşıtlığı ile, "Cambaza bak cambaza!" dalaveresiyle
saklanmaya çalışılmasına da hiçbir vicdan sahibi razı olamaz.
*
Dedik ki, bu tehdit
geleneği İttihatçı-Kemalist komitacılık heveslilerinin (ve bu
komitacılığı sürdürmeye çalışan Ümit Özdağ tipi milliyetçilerin)
tekelinde..
Bakın, zamanında bu
FETÖ’cülerin televizyon kanalının gediklisi haline gelmiş olan Prof.
Emin Gürses, daha iki yıl önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı nasıl tehdit
etmişti.. (Bu Emin zımbırtısı, 2024 yılında “cuma namazı teröristi” Ümit’in
Zafer Partisi’ne katıldı ve genel başkan yardımcılığı koltuğuna oturdu.)
Evet, Emin palyaçosunun
söz konusu tehdidi ile ilgili olarak, 10 Eylül 2024 tarihinde şunları
yazmıştık:
SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR
Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan
savaş açarak başlamıştı.
Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa
Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle
memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve
namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmişti.
Aslında “zenginlik” bahaneydi.
İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve
İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.
Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet
İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da
esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.
Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile
müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.
Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı.
Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya
başladı.
Bir ölçüde başarılı da oldu.
*
Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu
talimatın ürünü.
Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve
cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını
indirdi.
Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya
döndüler.
Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD
ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.
ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk
Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin
Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.
Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa”
karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.
Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış
İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.
*
Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa
karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi
durumu ortaya çıktı.
Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden
kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif,
tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının
benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin
ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri
açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü”
değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.
İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı
görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in
açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket
Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak
işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini
oluşturuyor.
Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de
adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya
başlanmış değil.
Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet
Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü
Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.
Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar,
abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış
“cemaat liderleri” vardı.
*
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç
ve dış dengeler değişmeye başladı.
Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni”
almıştı.
Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı
İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.
Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki
Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.
Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında
sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat
görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması
içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından
kabul edilebilir birşey değildi.
28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları
ile içerideki din düşmanları elele verdiler.
Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem
de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi,
tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı
bile etmiyordu.
*
Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist”
hale gelmiş durumdalardı.
(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da
medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak
Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze
gelirsiniz.)
2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam
düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi
bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar.
Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları
da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en
kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve
zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz
sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.
Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam
düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine
yol açtı.
Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler,
İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini
taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini,
memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli
olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir
düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile
Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini
istiyorlardı.
Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren
dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha
serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar
hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini
tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden,
askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık
yakmadılar..
MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz
nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat
teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini
hatırlatmaktaydılar.
Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist”
takılmaya başladılar.
Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece
ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.
Kendilerini kullanan dış güçler tarafından
satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.
*
Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir
lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.
Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan”
ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.
Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus
olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki
pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde
masaya oturmaya razı oluyor.
Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit
edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı
devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.
Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la
mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.
Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı
karşıya geldi.
Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde
sergilediği tavır da bununla ilişkili.
Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız
yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.
Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek
fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde
Atatürkçülük yapıyor.
Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin
karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.
Fakat bunu göremiyor.
Göremedi.
*
Ve göremeyecek.
"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada
dönmüyor.
Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori
içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait
değil.
Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını
taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon
kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.
Bakın ne diyor:
“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan,
ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin.
Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e
bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te,
Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın
sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar!
Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den
aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak
biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”
(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)
Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak,
ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..
Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz"
duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın
maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..
*
Bu nedir?
Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin,
ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka
herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında
bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var
demektir.
Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören,
devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip
kullanan bir silahlı suç örgütü..
Burada resmen, isim de vererek mevcut
cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.
Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.
Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.
Bunu da ben söylüyorum.
Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de,
sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek
Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.
Söyleyemez.
*
Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına
önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor..
Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor..
Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı
adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.
İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında
bu kafa var.
Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i,
TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine
ekliyor.
Bunun adına ajan-provokatörlük denir.
*
Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.
Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın
talimatnamesi Kur’an var.
Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece
Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!
Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!
Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı
suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından
kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.
*
Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir
cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet
yürüttüğünü bilmiyor değiliz.
Gördük, görüyoruz..
Söyledik, söylüyoruz..
Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve
piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini
birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor,
konuşturuluyorlar.
Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.
O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen
menfaatperestler de onları onaylıyor.
Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur,
eteğindeki taşları ortaya döktürür.
Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl
hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan
silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara
gönderiyorlarmış.
Adam daha ne desin!
Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden
açıklığın son sınırında konuşuyor.
"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa
ediyor.
Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen
düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan
etmesi iyi oldu.
Bunu ondan duymak güzel.