YUNAN’IN İZMİR’İ İŞGALİ, SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’E “SANA BİR KAHRAMANLIK YAZDIK” DİYEN İNGİLİZLER’İN OYUNUYDU. BLACK JUMBO’YA BİR ZAFER HEDİYE ETMELERİ GEREKİYORDU

 












Selanikli zampara Mustafa Atatürk’ün başrol oyuncusu olarak arz-ı endam ettiği, senaryosu İngiliz istihbaratı (gizli servisi) tarafından yazılmış olan “vatan kurtaran kahraman” filminin en heyecanlı yerine geldik.  

Zampara, filmin sonunda (İngiliz desteği sayesinde) “devlet kuran adam” haline getirilmiş bulunuyordu.

Gerçekte “vatan kurtaran” değil, müthiş firarıyla Filistin ve Suriye gibi 400 yıllık vatan topraklarını İngiliz’e altın tepsi içinde hediye eden adamdı. (Selçuklu ile başlayan müslüman Türk hakimiyeti düşünülürse 800 yıllık vatan toprağı.)

Ordularımız Çanakkale’de, Irak’ta (Kûtu’l-Amare zaferi) ve (komünist devrim sayesinde Ruslar çekildiği için) doğuda üstün durumdayken, Selanikli’nin Filistin’deki ihaneti yüzünden, Osmanlı Devleti’nin (dört koca yıl süren) Birinci Dünya Savaşı macerası iki haftada yenilgi ile sonuçlanmıştı.

Hezimetin mimarı Selanikli zamparaydı. Bu yenilgi, Osmanlı Devleti’nin yıkılışının habercisiydi.

Selanikli, “devlet yıkan adam”dı. Devletimizi yıkan adam..

*

Selanikli zamparayı tarihî film yıldızı yapan senaryo kimler tarafından nasıl yazılmıştı?

Mehmet Hasan Bulut, bu soruya cevap olacak bilgileri kitabında sıralamış:

“Harbin bitişinden hemen sonra, (İngiliz siyasetçi) Seton-Watson’un liderliğindeki Balkan mütehassısları (uzmanları) tarafından ‘New Europe’ (Yeni Avrupa) adlı bir grup kurulmuştu. Bugünkü Avrupa Birliği’nin, Commonwealth of Nations’ın (İngiliz Milletler Topluluğu) ve Chatham House’un (Royal Institute of International Affairs / Milletlerarası Münasebetler Kraliyet Enstitüsü olarak da bilinen think-tank, yani fikir teati cemiyeti) temellerini atan bu grup, (İngilizler’in Güney Afrika’da aptığı) Boer Harbi’nin mimârı Alfred Milner’in, (sonradan Zimbabve ve Zambiya diye ikiye bölünecek olan Rodezya devletini kuran İngiliz siyasetçi) Cecil Rhodes’un vasiyeti üzerine kurduğu ‘Round Table’ (Yuvarlak Masa) adlı grup ile beraber çalışıyordu. İçlerinde Wickham-Steed, Bourchier, Leo Amery gibi kişilerin yanı sıra, İngiltere Başvekili (Başbakanı) Lloyd George’un hususî sekreteri Philip Kerr ve Balkan Komitesi’nden ayrılan (İngiliz casus) Aubrey Herbert de vardı. Ekim 1916’dan beri aynı isimle haftalık bir mecmua (dergi) bile çıkartıyorlardı. Yeni kurulan Çekoslovokya devletinin filozof reisi Tomâs G. Masaryk’ın felsefesinden yola çıkarak, Birinci Cihan Harbi’nin ardından dağılan Osmanlı, Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun topraklarında yeni devletler, yani ‘Yeni Avrupa’yı kuruyorlardı.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 351-2.)

Evet, Yeni Avrupa’yı, yeni dünya düzenini kuracak olan heyette İngiltere başbakanı Lloyd George, özel sekreteri aracılığıyla hazır ve nazır.

Lloyd George, Yunan’ın İzmir’i işgaline yeşil ışık yakacak olan isimdir.

Ayrıca, 1913 yılında Selanikli zampara Atatürk’ü İngiltere’deki evinde verdiği yemekle ağırlayan, Lord Allenby ile (ileride Filistin’de devam edecek olan) dostluğu kuran süper casus Aubrey Herbert de aynı kurulda.

Heyet üyeleri, Yeni Avrupa’yı ve bu arada (Osmanlı’dan geriye kalan) Yeni Ortadoğu’yu tanzim için kolları sıvıyorlar:

“‘Yeni Dünya Nizamı’ hedefi için büyük bir adım olan bu projede, siyâsî ve kültürel kapasitesi olan her milletin kendi müstakil (bağımsız) devletini kurmasını istiyorlardı: Lehler için Polonya; Çek ve Slovaklar için Çekoslovakya; Sırp, Hırvat ve Slovenler için Yugoslavya ve Türkler için Yeni Türkiye gibi.” (s. 352.)

Yani, Osmanlı Devleti diye bir devlet olmasın, fakat Türkler’e bir “Yeni Türkiye” verelim.

Osmanlı zannediyor ki, Mondros Mütarekesi’nin (ateşkesinin) ardından bir anlaşma imzalanacak, bazı topraklardan vazgeçmekle birlikte varlığını sürdürecek.

Ve de Osmanlı Meclis-i Mebusanı (milletvekilleri meclisi), bu doğrultuda “Misak-ı Milli” (ulusal yemin) ilan ediyor, vazgeçilmez vatan sınırlarını içeren harita yayınlıyor.

Oysa İngiliz, kendi kafasında Osmanlı Devleti’nin varlığına çoktaan son vermiş.

“Yeni Türkiye”yi kurmuş.

Hatta Yeni Türkiye’nin başına geçireceği kişiyi bile belirlemiş.

Yeni dünya düzenini oluşturmak üzere kolları sıvayan heyetin üyeleri, her birinin elinde bir enstrüman olduğu halde Osmanlı İmparatorluğu için bir veda şarkısı yazmışlar, fakat Osmanlı’nın haberi yok.

Bir kişinin var, o da şarkıyı söyleyecek olan solist: Selanikli zampara. Black Jumbo.

*

Devam ediyor M. H. Bulut:

“Fakat bu milletler, Cemiyet-i Akvâm (Milletler Cemiyeti) çatısı altında Batılı devletlerin medeniyetini taklit ederek gelişmelilerdi. İmparatorluk halklarının geleceğinin konuşulduğu Paris’te, Lloyd George başta olmak üzere Müttefiklerin (İngiltere, Fransa ve İtalya) danıştığı ve itimâd ettiği (güvendiği) yegâne mütehassıslar (uzmanlar), New Europe (Yeni Avrupa grubu diye adlandırılan düşünce kuruluşu) mensuplarıydı. Bu grubun çok yakın olduğu devlet adamlarından ikisi, Fransız Franklin-Bouillon ve Yunanistan Başvekili (Başbakanı) Venizelos’tu.” (s. 352.)

Bu iki isim, yani Fransız Henry Franklin-Bouillon ile Yunan Venizelos, Selanikli zamparanın solist olarak icra-yı sanatta bulunacağı Yeni Türkiye şarkısında vokalist olarak ona eşlik edeceklerdi.

Venizelos'a Lloyd George, Yeni Avrupa grubunun (ve de o sırada İngiliz hükümetinin Türkiye’den/Osmanlı’dan sorumlu yetkilisi olan) Lord Curzon’un telkinleri doğrultusunda İzmir’i işgal vizesi verecekti.

Böylece Selanikli-Venizelos örtülü işbirliği ve dostluğunun temeli atılacak, Venizelos’un Yunan ordusunu İzmir’e göndermesi ile başlayan samimi dostluk, sonraki yıllarda çok daha sıcak, sımsıcak hale gelecekti. Hatta maneviyatsız Selanikli, kadîm dostunu Türkiye’de ağırlayacak, koluna “manevî” kızı Afet İnan’ı takacaktı. 

Ve de Venizelos, dostu Selanikli'yi Nobel Barış Ödülü için aday gösterecekti. 

(İngilizler'in "Milne Hattı" ile İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamaya ve ot yolmaya mahkum ettikleri Yunan ordusu Anadolu içlerine fazla ilerlemeyecekti. Fakat o arada Yunanistan'da, Almanya yanlısı olduğu için tahttan indirilmiş olan Kral Konstantin tekrar başa geçti ve "dost" Venizelos devre dışı kaldı. "Yedi düvel"in Fransa ve İtalya şubeleri tarafından gönlü hoş edilen Selanikli, Yunanistan yüzünden biraz sıkıntı çekti.)

*

Fransız diplomat Henry Franklin-Bouillon üzerinde biraz duralım.. Çünkü milletimiz Venizelos'u bilir, Selanikli'nin sözünden çıkmadığı akıl hocalarından olan bu şahsı fazla bilmez.

Selanikli Ankara’ya postu serip “Yeni Türkiye”nin temeline ilk harcı döktüğü sırada söz konusu Fransız diplomat hemen bu şehirde bitiverecek, zampara ile birlikte kameralara keyifli pozlar verecekti.

Evet, Franklin-Bouillon, 21 Ekim 1921’de Selanikli ile (Fransa’yı temsilen) Ankara Antlaşması’nı imzalayarak, İngiliz projesi Yeni Türkiye’nin temeline ilk taşı koyacaktı. Böylece, Osmanlı Devleti hükümetinin uluslararası denklemden düşürülmesi, yerine Selanikli’nin oturtulması süreci başlatılmış oluyordu.

Dahası Selanikli, (içeride “Padişah Efendimizi, Halife Hazretlerini kurtaracağız” yalanıyla elde ettiği) meşruiyetin (meşrutiyet değil) dış ayağını da oluşturma yolunda mesafe almış oluyordu.

Bu aynı zamanda, Misak-ı Milli'nin güme gitmesi, Selanikli ile dostu Franklin-Bouillon tarafından sözkonusu misakın (yeminin) cenaze töreninin yapılması, Halep gibi beldelerin Fransızlar'a hediye edilmesi demekti.

*

Fransa’nın bu hamlesinin ardında İngilizler’in kararı vardı. Önce piyon Venizelos’u satranç tahtasının İzmir karesine sürmüşler, ardından da Fransız filini Ankara'ya göndermişlerdi.

Bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şöyle dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumdaydı:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

İnönü’nün Milliyet gazetesine verdiği demecinde dile getirdiği gerçeği Selanikli zampara “Black Jumbo” Atatürk de bir gazeteciye açıklamış durumda.

Ancak o, böylesi “netameli” açıklamaları Türk gazetelerine yapmıyordu.

Amerikalı bir gazeteciye, “Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun İngiltere Başbakanı Lloyd George olduğu”nu itiraf etmiş bulunuyor.

Bu konuyu Mustafa Armağan, 2-3 Aralık 2019 tarihli Twitter (X) paylaşımlarında şöyle gündeme getirmişti:

“Türk Tarih Kurumu’nun ‘İngiliz Belgelerinde Atatürk’ adlı kitabının 5. cildine göre Mustafa Kemal ABDli Marcosson’a

“ ‘Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun İngiliz Başbakanı Lloyd George olduğunu ve İstanbul’da ona bir heykel diktirmeyi düşündüğünü söylemiş”

“Sebebini ise şöyle açıklamış M. Kemal:

“ ‘Lloyd George’un Yunanları İzmir’e çıkarması Türk vatanseverlerini topraklarını korumak için ayaklandırdı. Bu teşvik olmadan Türkiye’yi ayaklandırmayı başaracağıma inanmıyordum.’

İngiliz Belgelerinde Atatürk, 5, 2005, Türk Tarih K, 264”

(https://x.com/mustafarmagan/status/1201637797607755776)

Armağan’ın Selanikli’nin bu sözlerini aktarması Kemalistleri çok rahatsız etmiş, hemen savunmaya geçmişlerdi.

Cevap olarak yazdıkları arasında şu satırlar da yer alıyor:

Mustafa Armağan’ın 2 Aralık 2019 tarihli paylaşımı şu şekildeydi: (…)

Bilâl N. Şimşir tarafından hazırlanan Türk Tarih Kurumu Basımevi’nden çıkan 1973 basımı “İngiliz Belgelerinde Atatürk” (“British Documents on Atatürk, 1919-1938“) adlı çalışmanın 5. cildinde bahsi geçen cümlenin geçtiği doğru. ...

İngiliz belgelerinden alıntı taşıyan, 1923 yılında Türkiye’yi ziyaret ederek Atatürk’le röportaj gerçekleştiren The Saturday Evening Post dergisinin yazarı ABD’li gazeteci Isaac F. Marcosson’un aktarımını içeren metnin ilgili bölümü şöyle:

“Ankara’da bir hafta geçirmiş olan tanınmış Amerikan gazetecisi Isaac Marcossan ile görüştüm. Mustafa Kemal’in çok içtiği söylentilerinin doğru olmadığını; eşinin güzel, zeki, İngilizce ve Fransızca bilen ve siyasete karışmaya hevesli bir hanım olduğunu, kendisinin (Marcossan’ın) Mustafa Kemal’in vatansever kişiliğinden etkilendiğini söyledi. Mustafa Kemal, ülkesini kalkındırmak için Amerika’dan yardım umuyor, İngiltere’ye kuşkuyla bakıyormuş; Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun İstanbul’a heykelini dikmek gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklandığını söylemiş. Amerikan gazeteci, Türkiye’deki yoğun vatanseverlik ve yabancı düşmanlığının Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını köstekleyeceğini, Ankara’nın başkent kalması için Mustafa Kemal’in ısrar edeceğini söylüyor.” ...

... Bu ironik cümle ile Lloyd George’un Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama stratejisi sürdürüp Yunan işgalini destekleyerek Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına vesile olan Anadolu’daki hareketin kıvılcımını güçlendirdiği belirtiliyor.

Söz konusu ifadelerin kaynağı olarak aktarılan Isaac F. Marcosson’un Anadolu gezisindeki izlenimlerine ilişkin kaleme aldığı yazıda bu husus şöyle vurgulanmıştı:

“1919 Mayısında Yunanlılar, uzun zamandır göz diktikleri İzmir’i işgal ettiler. Bu akılsızca eylem hemen tamamen Lloyd George’un eseriydi ve İngiliz Başbakanı o zaman anlamamışsa da, kendisini iktidardan düşüren olaylar zincirinin ilk halkası buydu.

“Bu olay, nasıl Yunanlıların nihaî felâketinin ve Lloyd George’un nihaî düşüşünün başlangıcını ifade ediyorsa, aynı zamanda da Kemal’in büyük anının geldiğini anlatıyor. Yunanlıların İzmir’i işgalleri ve iradelerini vahşice hâkim kılmak istemeleri, sanki Türkiye’deki yeni milliyetçilik ateşini başlatan kıvılcım oldu.”

“In May, 1919, the Greeks occupied Smyrna, which they had long coveted.  This ill-advised procedure was due almost entirely to Lloyd George, and, although the British premier did not realize it at the time, was the first of the events that hurled him from power.

“Just as it marked the beginning of ultimate disaster for the Greeks, and the final overthrow of Lloyd George, so did it at the same time mean that Kemal’s great hour had come. The occupation of Smyrna by the Greeks, together with the brutal way they imposed their will, was the spark, as it were, that started the flame of the new nationalism in Turkey.”

(https://www.malumatfurus.org/ataturk-lloyd-george-marcosson/;)

Lloyd George'un sonraki süreçte başbakanlığı kaybetmesi önem taşımıyor, çünkü "Yeni Türkiye" politikasının asıl sahibi Lord Curzon'du.

Lloyd'un kabinesinde dışişleri bakanlığı koltuğunda oturmakta olan Curzon, Lloyd gittikten sonra da koltuğunu korudu.

Ve Lozan'da İngiltere'yi temsil edip eserini tamamladı.

Selanikli zamparanın Türkiye'yi "medenî" hale getirmesini sağladı.

*

Milli Mücadele sonucunda Yunan'dan İzmir alınınca Selanikli'nin yolu Franklin-Bouillon'la yine kesişecekti. 

Falih Rıfkı Atay, meşhur kitibı Çankaya'da şunları yazmış bulunuyor:

“… Notlarımın arasında Mustafa Kemal’in şu fıkrası [anekdotu] var:

” ‘Franclin Bouillon [Buyyon] barış konferansında benim bulunmamı istiyordu. O vakit konferansın İzmir’de toplanması lâzım geleceğini söyledim. ‘Çalışırım, fakat birinci sınıf devlet adamlarını İzmir’e getirmekliğim güçtür,’ dedi. Ben gitmiyeceğime göre konferansa [Lozan'a] kimi baş delege yapmaklığımı düşündüğünü sordum:

“- İsmet Paşa’yı gönder! dedi.

“- Yapabilir mi?

“- Evet… En iyisini…”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 146.)

Selanikli zampara, çatır çatır pazarlık yapması gerekirken, “düşman”ın karşısına, onun istediği kişiyi çıkartıyordu.

Hatta, kimi göndermesi gerektiğine “düşman”ın karar vermesini istiyordu. Muhatabı da, emir verir bir tonla konuşuyordu.

Olan biteni İngilizler'in ve Fransızlar'ın "düşündüğünü" ve kendisine talimat verdiklerini, onların Türkiye'deki taşeronu olduğunu resmen itiraf etmiş, has adamı Atay da aynen aktarmış. (Aslında bu Selanikli zampara çok fazla zeki değil, millet olarak biz aptalız.. Aziz Nesin haklıydı.)

Üst akıl İngiliz ve Fransız.. Ayakçı ya da taşeron, Selanikli..

Peki ya Türkiye Büyük Millet Meclisi?.. Milletin/halkın temsilcileri, vekilleri?.. Millet?

Kanun-üstü Kemal, Lozan’a kimin gönderileceğini onlara niçin sormuyordu?

Çıkardığı gazetenin adını bile (milletin gözünü boyamak için) Hakimiyet-i Milliye koyan şapkalı zampara neden milleti umursamıyordu?

“Türk milletinin iradesi”nin yerini neden “Fransız iradesi” alıyordu?

Ve İsmet İnönü, düşman onu istediği, onu seçtiği için Lozan’a gönderilirken, Türkiye Büyük Millet Meclisi mensubu olan Ali Şükrü Bey, sırf, “Diplomasi tecrübesi olan birini göndermeliydiniz” dediği için neden Mustafa Kemal’in hışmına uğruyor ve Topal Osman’ın tuzağında boğularak feci şekilde can veriyordu?

*

İsmet İnönü, Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesi için kendisiyle yaptığı röportajda, Falih Rıfkı’nın yazdıklarını doğrulamış durumda.

İpekçi’nin sorusu şöyle:

“Millî Mücadeleden sonra Atatürk’ün Lozan barış konferansının baş temsilciliğine sizi getirmesi nasıl oldu?”

Cevap:

“Hiç beklemiyordum. Atatürk ilk defa söylediği zaman şaşırdım, hatta istemedim. … Atatürk ısrar etti.

“Bir Hariciye Vekili [Dışişleri Bakanı] var, devletin siyasîleri var…” dedim. …

“Hülasa Atatürk ısrar etti ve ikna etti beni. …

“İşin içyüzünü sonra öğrendim… Ben Mudanya mütarekesinde konuşurken orada bir Fransız müşahidi [gözlemci] vardı: Mösyö Franklin Bouillon. … Mudanya mütarekesi müzakerelerini takip etti. … o bizde çok insan tanımış olarak … Atatürk ile konuşmuş derler. Yani beni tavsiye etmiş…."

(Aktaran: Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, 9. b., İstanbul: Beyan Yayınları, 1989, s. 226-7.)

 

KAMER, 54/1-10

 

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.

1. Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.

2. Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler.

3. Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin ulaşacağı yeri vardır.

4. Andolsun onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.

5. Bu büyük bir hikmettir. Fakat uyarılar ne fayda verir!

6. Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir.

7. Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan bir halde kabirlerden çıkarlar.

8. Dâvetçiye koşarlarken o esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.

9. Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve zorlandı.

10. Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı.


ESAD COŞAN HOCA’NIN “PARANOYA”SI

 




Anadolu Ajansı, 2016 yılının Aralık ayı başlarında, büyük Türk sanatçısı, Türk tiyatrosunun parlayan yıldızı Ahmet Yenilmez ile bir röportaj yapmış ve bunu haberleştirmişti.

Neden herhangi bir televizyon kanalı, gazete, dergi vs. değil de Anadolu Ajansı?

Sebebi şu: Derin “algı operasyonu”nundan ibaret olan “devlet” destekli mesaj, devlete ait Anadolu Ajansı’na abone olan bütün medya organlarına ulaşsın diye..

Eski Kültür Bakanı Zeybekçi’nin ajan olduğunu söylediği gazeteci Emin Pazarcı ile aynı yerden talimat ve destek aldığı açık olan bu tiyatrocu, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın 28 Şubat döneminde İsrail-ABD-CIA-mason işbirlikçisi darbeci askerler ve MİT yüzünden ülkesini terk ettiğini unutturmaya çalışıyordu.

Güya, o dönemde Esad Efendi, FETÖ‘nün hedefindeymiş.. MİT‘in ve darbeci askerlerin değil..

Esad Efendi, kendi hayal dünyasında yaşadığı için darbeci askerler ile MİT’ten çekinen bir paranoyakmış..

FETÖ’nün hedefinde olduğunun ise farkında değilmiş..

Paranoyasının büyüklüğüne bakın ki, kendisinin MİT ile darbeci askerler tarafından hedef alındığını zannediyormuş.

*

Halbuki, o dönemde hedef olan birileri var: Erbakan ve onun hükümet kurmasını sağlayan Esad Efendi ile Muhsin Yazıcıoğlu..

Onları hedef alanlar ise MİT ile TSK’daki hainler..

O sırada FETÖ diye birşey yok..

FETÖ, bütün devlet desteğine ragmen henüz rüşeym halinde.. ABD gibi dış güçler ile ülke içindeki işbirlikçi derin güçlerin Erbakan’a karşı (dolaylı ve örtülü biçimde) desteklemeleri sonucunda iktidar koltuğuna oturacak olan Erdoğan sayesinde dal budak salacak..

Sonra da aralarında “ganimet paylaşımı” ve “Sen mi bana biat edeceksin, ben mi sana?” kavgası çıkacak..

Fethullah, kendisinden biat bekleyen Erdoğan’a, “Sen daha dünkü çocuksun, ustan Erbakan’a ihanet etmiş, onun mirasına konmuş bir çömezsin, bense sıfırdan bir cemaat inşa etmişim, ilmim de var, üstelik benim ABD ile aram seninkine göre daha iyi, benden biat beklemeyecek, sözümü dinleyeceksin” diyecek..

*

Fakat aslında mesele daha derin..

Erdoğan’ın FETÖ için sarfettiği “Bunlar insanların mahremine girdiler” lafını unutmayın..

Olayın bir yönü bu..

Diğer yönü ise 17-25 Aralık..

Kuşçu Eşref takma adıyla Twitter‘da The Cemaat’i tehdit eden şahsın/odağın, daha 2014’te, henüz ortada hiçbir şey yokken hakimi, savcısı, öğretmeni, memuru, askeri ile bütün Cemaat mensuplarının cezalandırılacağını söylemiş, sonradan yaşanacakları haber vermiş olması tesadüf değildir.

Mahremiyet meselesini Odatv yazarı Asiye Güldoğan kod derin şahıs eliyle algı operasyonuna bağlayıp işi Emine Hanım ile Tayyip Bey’in görüntüleri basitliğine dönüştürmeye çalıştılar, fakat aslında mesele Defne Samyeli idi..

Şunu da belirtelim: Bu ülkede insanların mahremine girme işi MİT’ten sorulur.. MİT’in (babası da MİT’çi olan) önemli isimlerinden Mehmet Eymür, devletin mahkemesine verdiği ifadesinde “yatak odalarının istihbaratta çok önemli olduğunu, dinlediklerini” ifade etmişti.

Doğal olarak MİT’ten personeli Eymür’e bir yalanlama gelmedi.

Kendilerini biliyorlar.

*

İktidarın şu Selam Tevhid Örgütü Davası konusundaki hassasiyet ve öfkesinin temelinde de bu yatıyordu.

Çünkü, polisler, bu dava kapsamındaki telefon dinlemeleri sırasında Erdoğan ile Defne Samyeli‘nin konuşmalarına da muttali olmuşlardı.

Evet Erdoğan, Samyeli ile aynı fotoğraf karesine girmiş, objektiflere yan yana poz vermişti, Samyeli konuşmadığı biri değildi. Fakat telefon konuşmaları özel hayata giriyordu.

Buna bir de 17-25 Aralık eklenince Erdoğan’ın öfkesi son raddesine ulaştı.

Ve bu öfke hâlâ dinmiş değil.. Capcanlı duruyor..

Fethullah ve onun ardındaki CIA “üst akıl(sızlığ)ı” burada hesap hatası yaptı..

Kediyi köşeye sıkıştırır, onun herşeyini hedef alırsanız, yani geride “kaybetmekten korkacağı” hiçbir şey bırakmazsanız, olacağı budur.

Ölmüş koç kurttan korkmaz.

*

Evet, FETÖ‘yü FETÖ yapan bir ölçüde Erdoğan’dı.. Devletin (kökü 1970’lere dayanan) Fethullah'ı büyütme politikasını sürdürdü.

28 Şubat’ta FETÖ yoktu ki Esad Efendi‘yi hedef alsındı..

Esad Efendi’yi hedef alanlar, İsrail ile ABD paralelindeki askerler ile MİT’çi hainlerdi.

Ve yıllar sonra, tiyatrocu Ahmet Yenilmez‘in, söz konusu hainleri unutturmak için algı operasyonu yaptığını, 28 Şubat süreciyle başlayan operasyonun bu defa algı düzeyinde devam ettirildiğini görüyoruz.

Kimin desteğiyle?

Tayyip Erdoğan‘ın başında bulunduğu devletin desteğiyle.. Yani 28 Şubat farklı kanallardan farklı vasıtalarla devam ettiriliyor.

Kültür Bakanlığı’ndan para alarak saçmasapan paranoya üzerine kurulu film çeviriyor: Sevdam Gözlerinde Kaldı. Evet, “S. G. Kaldı”.

Emin Pazarcı‘nın izinde yürüyerek film yapıyor.. Daha doğrusu, ikisi aynı orkestra şefinin çubuğuna bakarak ellerindeki enstrümanların tellerine dokunuyorlar.

*

Aslında ABD ve Fethullah, Esad Efendi’ye “havuç” uzatarak onu “kontrol” altına almayı (bir başka deyişle satın almayı) denemişlerdi.

Bir ara analitikbakis.com adlı bir internet sitesini yöneten Av. Hüseyin Yürük, söz konusu sitede, Fethullah’ın, Türkiye’yi 28 Şubat sürecinde terk eden Esad Efendi’yi ABD’ye davet etmiş olduğunu yazmıştı.

Esad Efendi kabul etmemişti..

Vefatından beş ay önce ise, son haccı sırasında, 2000 yılında, kendisine teklifte bulunanın sadece Fethullah olmadığını açıklamıştı.

CIA’in stratejik ortağı, vazgeçilmez müttefiği, can ciğer kuzu sarması dostu MİT (Nasıl olmasın ki, bir ara ondan maaş alıyor, aynı binada beraber çalışıyorlardı), görünüşte daha “yerli, milli, Türkiyeli” bir teklif ile ona yanaşmıştı.

Esad Efendi bunu da kabul etmemişti..

Ve yapılan teklifi, hacda kendisine refakat edenlere açıklamıştı.

Onlara, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz fakat kabul edilecek şey değil” demişti. (Şahitlerden biri, o sene Esad Efendi ile birlikte hac yapan Av. Yalçın Ünal.. Bunu, Av. Kemal Yavuz Ataman ile bana söylemişti.)

*

Tekrar söyleyelim, tiyatrocu Ahmet Yenilmez, 28 Şubat döneminin asıl hainlerini unutturmak için, bütün fanatik holiganlar gibi, son yarım yüzyılın devasa günah keçisi FETÖ'yü öne çıkarmış bulunuyor. 

"Canbaza bak, canbaza!.." çığlıkları atarak.. 

Daha doğrusu bunu ona, devletin parasıyla ve desteğiyle, “üst aklı”yla yaptırdılar.

Seri katil Barnabas İncili paranoyasının kaynağı buydu..

Fakat, böyle bir paranoya tutmaz..

Sabun köpüğünden bir balon bu.. Onu yok etmek için bir üflemek yeterli..

Ancak, bu üfleme işi kolay olsa da, büyük cesaret istiyor, çünkü paranoya balonunun ardında, (28 Şubat‘ta marifetlerini görmüş bulunduğumuz, 1990’lı yıllarda faili meçhulleri ile tanıştığımız, 12 Eylül döneminde işkenceciliği zirve yapmış) devletin parası ve desteği var..

Üflemek kolay da, arkasından neler geleceğini kestirmek zor..

O yüzden, bu işe aklı erenler, “Amman haa!” deyip susuyorlar.

Aklı ermeyen angut taifesi ise “Hee, bizim hocamız Esad Efendi çok yerli, milli, Türkiyeli idi, hain FETÖ’cülerin hedefindeydi, yaşasaymış Barnabas İncili‘ni de yayınlayacakmış, Barnabas İncili Hafızlık Okulu açacakmış” diyerek 28 Şubat’ın hainlerini kendilerine güldürüyorlar.

*

Trafik kazalarıyla, zehirlemelerle vs. birilerini öldürme hakkını kendilerinde görenler şunu unutuyorlar: Kendileri de ölümlüler.

Onlar da (Allahu Teala’nın takdiri gereği) ölümlüler, yani aslında onlar da idama mahkumlar.

Sadece, infaz günü ve saatini bilmiyorlar. Ölümlü olduklarını unutmanın sarhoşluğu içinde mestler.

Ve şunu da hatırlamak istemiyorlar: Asıl hesaplaşma bu dünyada değil, ahirette.

Bütün sırların ortaya döküldüğü, herkesin ne mal olduğunun ortaya çıktığı ahirette..


ESAD EFENDİ’NİN ÖLÜMÜNDE KİLİT SORU















NEDEN TÜRKİYE’DE KENDİSİNİ GÜVENDE HİSSETMİYOR, YURTDIŞINDA OLUNCA (HASAN CELAL GÜZEL’E YAPILANIN AKSİNE) BİR KUMPAS DAVAYLA YAKASINA YAPIŞILAMAYACAĞINI DÜŞÜNÜYORDU?

 

Yazı, internet sitesine 2 Temmuz 2020 tarihinde konulmuş..

S. G. ise, yazıya, yayınlanmasından bir gün sonra iki adet yorum eklemiş.

Yazıyı yayınlayan sitenin adı mutlakaoku.com.

Yayınlanan yazının yazarı, yazının en sonunda belirtiliyor: LkmnReport.

Evet, yazının kaynağı, LkmnReport@LkmnTR şeklindeki bir Twitter hesabı..

*

Gelelim alıntılanan yazıya..

Şöyle:

Mahmud Esad Coşan

2 Temmuz 2020

SiyasetTarih

5 Yorum

KİM BU S.G ? | Nakşibendi tarikatının Halidî kolu olan dergahın kamuoyunda bilinen adı ile İskenderpaşa Cemaati’nin diğer isimle Hakyolcuların Lideri Prof. Dr. Esad Coşan Hocaefendi 28 Şubat sürecinde “dost bir uyarı sonucu” Türkiye’yi terk ederek yurt dışına çıkmıştı.

Önce Almanya’ya daha sonra ise Avustralya’ya yerleşerek irşat ve ilim faaliyetlerini sürdürdü.

4 Şubat 2001 yılında Sedney´den Dubbo şehrine giderken, “arka farları yanmayan” bir tıra otomobiliyle çarptı ve olay yerinde yanında bulunan damadı ile birlikte vefat etti.

Ölümü üzerine ortaya bir çok iddia atıldı. Takipçileri hocalarını özel ve kurgulanmış bir kaza ile kısacası suikasta kurban gittiğini düşünüyordu.

Ve bu şüpheli kazanın üzerinden yedi yıl geçmişti ve çok şey unutulmaya yüz tutmuştu. Coşan Hocaefendi ile ilgili olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” başlıklı yazı dikkatleri ÇEKTİ. https://t.co/Z0eIIq1iwn

Fakat yukarıdaki linke tıkladığınızda sayfanın olmadığını göreceksiniz çünkü yazıda bahsedilen kilit isim hemen devreye girmiş ve haber kısa bir süre içerisinde siteden kaldırılmıştı. Yazıda yazanlar hiçte sıradan şeyler değildi.

TR tarihinin yayınlandıktan sonra en hızlı kaldırılan yazısı olma unvanını elinde bulunduran bu yazıda neler yazıyordu. Peki yazıyı yayından kaldıran makamlar yazıda ileri sürülen iddialar için ne yapmıştı. Kimse bilmiyor.

Yazı “Esad Çoşan, 28 Şubat sonrasında önce Almanya’ya gitmiş ve taraftarlarının yoğun olarak bulunduğu Essen eyalet merkezine yerleşmişti.” cümlesi ile başlıyor. Bakın nasıl devam ediyor:

İşte tamda bu günlerde çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bırakmış ve kısa sürede Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başarmıştı.

30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kimine İngiltere’de filoloji okudum diyordu. Bazen de şeker ticareti yaptığını söylüyordu, babasının İstanbul’da işhanları vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi.

S. G. adındaki bu genç, hizmette o kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi.

‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu için çalışmak zorunda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de Hocaefendi’ye vakf edebiliyordu.

Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet etmesini sağladı.

Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha bulundu.

400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı.

Cemaat içerisinde S. G.’ olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de kontrol altına almıştı.

Esad Çoşan’ın, 1998 yılında Avustralya’ya göçmesinden sonra hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti.

Almanya’daki evini satmış ve Prof. Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti.

Almanya’da olduğu gibi yine Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu.

Yerel saatle 12.00 (Türkiye saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası yakınlarında bir trafik kazası yaşandı.

Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali Yücel Uyarel birlikte can verdi.

O gün S. G. biraz rahatsızdı, Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu.

S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı.

Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı.

Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti.

S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü.

S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.” yayından jet hızı ile kaldırılan yazı bu cümle ile bitiyordu.

S. G.’nin, hakkındaki bu iddialarla ilgili olarak, Prof. Dr. M. Esad Coşan’ın oğlu Nureddin’le görüştüğü, fakat ona ev adresini vermekten kaçındığı, nerede nasıl ikamet ettiğinin kimse tarafından bilinmediği yazıldı.

Nitekim Dr. Seyfi Say, Nurettin Çoşan’ın “Adam bana ‘Hocam’ diyor fakat adresini istediğimde vermiyor” dediğinin kendisine söylendiğini yazdı.

Esad Coşan’ın yerini almasına kesin gözü ile bakılan damadı ile beraber şüpheli bir şeklide ölmesi sonucu cemaatin başına oğlu Muharrem Nureddin Coşan geçti.

Cemaat bugün Nakşibendi tarikatıne bağlı İskenderpaşa lideri Esad Coşan tarafından kurulan Hakyol vakfının adıyla anılıyor. Bu vakfa ve İskenderpaşa cemaatine bağlı olanlara Hakyolcular adı veriliyor.

Gönüllü şoförünün kaza günü Esad Çoşan ile aynı arabada olmamasını sorgulayan bir kaç cılız ses olsa da bir müddet sonra bu seslerde kısıldı.

Türkiyenin görünmeyen üniversitesi olarak anılan Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinin kurulmasında etken olan Mehmet Zahit Kotku´nun damadı olan Prof. Dr. Esad COŞAN ‘ın ölümü ile birlikte cemaati büyük kan kaybetti.

Unutmayalım ki S.G’ler her yerdeler ve sizin tahmin ettiğinizden daha “BÜYÜK ve ince işler” çıkarıyorlar. Eğer zihniniz sürekli teyakkuz halinde değilse tedbir temkin hayatınızda sadece bir kelime ise SİZE DE geçmiş olsun. NİTEKİM OLDU DA!

 *

Evet, S. G., bu yazının altına iki adet yorum eklemiş bulunuyor.

Onlara geçmeden önce, söylememiz gereken bazı şeyler var.

Birincisi şu: Kaza, konvoy halinde giden bir grubun gözleri önünde cereyan etti.

Merhum Esad Efendi’nin şoförlüğünü ise, Haymanalı Yaşar Kara’nın (Yıllardır görmedim, selâm olsun ona) döner toptancılığı yapan oğlu Hüseyin Kara yapmaktaydı.

O da yaralanmıştı. Ve Esad Efendi’nin naaşını getiren uçakla o da Türkiye’ye gelmişti, kolu askıdaydı.

Evet, ne Hüseyin Kara’ya, ne de kazanın diğer şahitlerine hiç kimse (hiçbir yayın organı) “Kaza nasıl oldu?” diye sormadı.

Ne bir gazete, ne de bir TV kanalı bu insanlarla röportaj yaptı..

AKRA FM bile onlara mikrofon uzatmadı.

*

Söz konusu haberde, Esad Efendi’nin “28 Şubat sürecinde ‘dost bir uyarı sonucu’ Türkiye’yi terk ederek yurt dışına çıktığı” belirtiliyor.

Bunu ilk defa duyduğumu belirtmeliyim.

Peki o “dost uyarı“yı yapan(lar) kim(ler)di?

Bence burası önemli..

Eski MİT’çilerden Mahir Kaynak, aynı süreçte kendisine de böylesi bir “dost uyarısı” yapıldığını, 2011 yılında Takvim gazetesine açıklamıştı.

Haber şöyleydi:

Post modern darbe olarak bilinen 28 Şubat sürecinin 14’üncü yılında, MİT eski daire Başkanı, Prof. Dr. Mahir Kaynak, Takvim’e dikkati çeken açıklamalar yaptı. Prof. Kaynak, “28 Şubat 1997’de [zaten] darbe olmayacaktı. Ordu idareye el koymayacaktı [sadece hükümet yıkılacaktı]. Çok iyi hazırlanmış bir plandı. Plan uygulandı, planı yapanların hedefleri o dönem itibariyle gerçekleşti” dedi. 28 Şubat sürecinin, daha önce hazırlanan ılımlı İslam projesinin devamı olduğunu vurgulayan Kaynak, sürecin perde gerisini şöyle açıkladı:

“ABD, dünya hegemonyasını sürdürmek için Türkiye’de ılımlı İslam’a mensup bir hükümet istiyordu. İslami yaşayan, ibadetlerini yapan ancak ABD ile de uzlaşan bir yönetim. 28 Şubat’tan önce planlanan buydu. Bunun için de Refah Partisi’nin üzerinde oynandı.”

Refah Yol’un ABD ve dünya ile mücadele etmeye kalktığı için hedef olduğunu anlatan Kaynak, “Boyundan büyük işlere kalkışınca tabi, görevden uzaklaştırıldı. Ama ben, kısa sürede gideceğini düşünüyordum. Yanıldım. 11 ay iktidarda kaldı” dedi.

Avrupa Türkiye’yi bölecekti

Prof. Kaynak, Kürt meselesini siyasi yollarla çözme arzusuna karşı olan bazı iç ve dış çevrelerin, kendisine operasyon yapmak istediklerini, 28 Şubat sürecine isminin karıştırılma çabalarına işaret ederek, açıklamalarına devam etti:

“28 Şubat sürecinde Aktüel Dergisi‘nde köşe yazarlığı yapıyordum. Aktüel‘in yöneticileri ‘Askerler senin yazı yazmanı istemiyorlar’ dedi ve ben dergiden uzaklaştırıldım. Olaydan bir yıl sonra Çevik Bir ile görüştüm ve ‘Paşam bunu neden yaptınız?’ diye sordum. Çevik Bir, ‘Senin adın bizim listemizde yoktu, adın medyada eklendi’ dedi. Medya ile Türk Silahlı Kuvvetleri, 28 Şubat sürecinde ortak çalışıyorlardı. Medya TSK’yı, TSK da medyayı yönlendiriyordu. Ben bunların kimler olduğunu, hangi güç örgütü olduğunu biliyorum ama söylemek istemiyorum.

Şemdin Sakık’ın sözde ifadeleri yüzünden andıçlandığını belirten Prof. Kaynak, özel bilgiler verdi:

“DGM’ye gittim, savcı bana Sakık’ın ifadesini gösterdi. Sakık diyor ki; ‘Mahir Kaynak devletin içimize soktuğu bir ajan.’Belge bu olmasına rağmen benim için ‘PKK’dan para aldı’ diyorlarBu operasyonu da beni etkisiz kılmak için yaptılar. Çünkü Kürtler arasında iyi bir imajım vardı.”

‘Bölme planlarına engel oldum’

Mahir Kaynak, o dönemde Avrupa’nın Türkiye’yi bölme planları yaptığını, kendisinin Kürt meselesini çözme çabalarını AB ülkelerinin, kendi planlarına engel olarak gördüklerini belirtti ve bazı detaylar verdi:

“O dönemde devletin yüksek birimlerindeki bir yönetici, ‘Mahir Hoca, Avrupa’dan sana karşı hasmane tavırlar var. Seni himaye etmekte zorlanıyoruz‘ dedi. Aradan 15 yıl geçti. Kürt meselesini çözmemizi Avrupa engellemiştir. Neden engelledikleri belli. Büyük Türkiye’den korkuyorlar.

‘Hocam seni öldürecekler’

Kaynak, kendisini öldürme planını duyduğunu da vurguladı: “2 istihbaratçı geldi ve ‘Hocam seni öldürecekler, seni yurtdışına kaçıralım’ dedi. ‘Pasaportum bile yok’ dedim, ‘Biz hazırladık bile’ dediler. Ertesi gün haberlerde ‘Mahir Kaynak, Berlin’de’ diye yazı gördüm. Bunun bir operasyon olduğunu anladım ve kaçmayı kabul etmedim. Ya beni yok edeceklerdi ya da yakalatıp, ‘Mahir Kaynak kaçtı, yakaladık’ diyeceklerdi” açıklamasını yaptı.

*

Benzer bir dost uyarısı Muhsin Yazıcıoğlu’na da yapılmıştı. Almanya’dayken, Türkiye’ye dönmemesi, öldürüleceği söylenmişti.

Türkiye’ye dönmeseydi, “Türkiye’nin artık normalleştiği, AK Parti sayesinde demokrasi ve özgürlükle tanıştığı, askerî vesayetten kurtulduğu, MİT’in millîleşmeye başladığı bir dönemde“, 2009 yılı gibi bir “altın çağ“da ülkesini terk etmiş, hristiyan topraklarına kaçmış “vatanseverlikten nasipsiz” paranoyak ve vehimli bir korkak olduğu söylenebilecekti.

Manen ve siyaseten ölmüş olacak, MHP’liler arkasından teneke çalacaklardı.

*

Soru şu: Esad Efendi’ye yapılan “dost uyarısı“nın ardında da bir “operasyon” var mıydı?

Malum, birilerinin “faaliyet yöntemleri dağarcığı”nda (fil terbiyesi yönteminde olduğu gibi) önce “kötü polis“ler eliyle perperişan edip sonra “iyi polis”leri devreye sokarak kurtarıcı pozunda yaklaşma ve “kurban”ı minnettar, maddeten ve manen borçlu hale getirip kontrol altına alma da var.

Evet, o “dost uyarısı“, S. G. kod‘un da etkin bir biçimde devreye konulduğu bir operasyonun başlangıcı olabilir miydi?

Ve, operasyonun bir ayağını da, Esad Efendi’nin Türkiye’deki cemaat yapılanması üzerindeki doğrudan gözetimini engelleyip, oğlu Nureddin’in gelecekteki “laik, bozkurtçu, yerli-milli açılımı”nın zeminini hazırlama oluşturuyor olabilir miydi?

*

Gelelim S. G.’ün yazıya eklediği yorumlara..

Biri şöyle:

Bu işler söylenmez ama fitne büyük, ALLAH müminleri kuru iftiradan ve hasedçi şeytanlardan korusun.
S.G nin 2004 te İskenderunda yaptırdığı cami ve kuran kursu.

Prof.Esat Coşan CAMİİ
Şenbük, 31350, Seyranlık Sk. 18-20, Belen/Hatay

belen.gov.tr/esat-cosan-camii

Esat Coşan Kuran Kursu 2004

belen.gov.tr/esat-cosan-camii-kuran-kursu Tc.Diyanet işleri başkanliğina bağlı.
———————————————————
Prof. Dr. Muhammed Esad Coşan Mosque (Somali, 2006) Camii

Mahmud Esad Coşan Masjid (Somali, 2009)

Esad coşan Mescidi İSTANBUL (2004-2016)

İftira ve suizan eden kardeşlerime yemek ısmarlarım, sevaplarını bana hediye ettikleri için.

*

İmdi, bu S. G. harflerinin açılımının ne olduğu zaten birçoklarınca gayet iyi biliniyor.

Almanya’daki (en azından Essen civarındaki, Ruhr Havzası’ndaki) cemaat mensupları biliyor.

Avustralya’dakilerin hepsi biliyor.

Esad Efendi’nin oğlu Nureddn ile yakınındakiler biliyor.

Esad Efendi’nin sekreteri İsmail Özlü, Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak, Zübeyr Zemçi Somuncu, Seyfi Say ve Mehmet Akif Özkayaalp gibi isimler biliyor.

O halde, bu S. G., böylesi bir haberde neden S. G. rumuzunu kullanıyor da ismini açıkça yazmıyor?

*

Aslında S. G. diye biri yok.

Bu, geçmişi bilinmeyen bir “vazifeli”nin (ajanın) geçici görev için kullanıp attığı takma bir isimden ibaret.

Adamın asıl adı başka..

O yüzden, “S. G. kod“un, bu takma ismi gizlemeye çalışıp sadece iki harfe indirgemeye uğraşmasının, asıl isminin merak edilmesini engellemeye yönelik bir manevra, “Canbaza bak canbaza!” taktiği olduğunu düşünüyorum.

Kesin kanaatim bu yönde.

*

Evet, bu “S. G. kod“un, bir zamanlar kullanıp şimdi bir kenara atmış olduğu takma ismi saklaması için makul bir neden yok.

Çünkü, 31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesinde, Esad Efendi’nin oğlu Nureddin, Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben (özetle) şu destek açıklamasını yaparken bu dosyayı kapatmıştı:

CUMHURUN MÜTTEFİKİ AZİZ BAŞKANIM

İyilik elçilerini; iz’ansız, kapkara, kokuşmuş düzenlerini korumak algısıyla, taşlayarak, kalleşçe öldürenler KAHROLMUŞTUR.

4 Şubat 2001’i tasarlayan, görmezden gelen, unutturan meş’um zihniyet KAHROLMUŞTUR.

*

4 Şubat 2001, merhum Esad Efendi’nin vefat ettiği tarih..

Görüldüğü gibi, Nureddin’e göre, 4 Şubat 2001’i tasarlayan, görmezden gelen, unutturan meş’um zihniyet KAHROLMUŞ..

Kahrolmuşlar.. Böylece dava dosyası kapanmış, yanmış bitmiş kül olmuş.. Mutlu son..

Nureddin’in S. G. ile bir hesabının olmadığı açık.. Çünkü, maşallah “S. G. kod“da hiç de kahrolmuş gibi bir hal yok..

Biz her gün kahrımızdan ölürken, o ölümü unutmuş biçimde “kıtalar dolaşıyor”.

Nureddin’in laflarından anlaşılıyor ki, “S. G. kod“un 4 Şubat 2001’i tasarlayan, görmezden gelen ve unutturan taife arasında yer almadığını, kahredilmesini gerektirecek birşey yapmadığını düşünüyor.

O halde, S. G. kod‘un, iki “içi boş harf“in arkasına sığınmasının faydası ne?

*

Faydası şu:

Şayet S. G. kodunun açılımı ilgili ilgisiz herkes tarafından bilinirse, unutturulmazsa, birileri bu ismi hiç hesapta olmayan zamanlarda araştırmaya kalkışabilirler.

Ve bunu yaptıklarında, şunu fark edebilirler, böyle birinin ne geçmişi var, ne geleceği..

Uzaydan gelip gariban dünyamızı bir ara ziyaret etmiş, sonra da vatan hasretine dayanamayıp cennet gezegenine dönmüş bir uzay yolcusu gibi bilim-kurgusal bir karakter olduğu kanaatine varabilirler.

Ancak, isim bilim-kurgusal olsa da, cisim gerçek olduğu için, şahsın asıl isminin ne olduğunu merak edebilirler.

Ve kendi kendilerine şu soruları sorabilirler:

Ya hu yok mu bu S. G. kod‘un bir tane olsun çocukluk arkadaşı? 

Bir tane mahalle arkadaşı?

Bir tane Kur’an kursundan, ilkokuldan, ortaokuldan, liseden veya üniversiteden sınıf arkadaşı?

Bir tane askerlik arkadaşı?

Bir tane hemşerisi? Köylüsü, kasabalısı?

Bir tane akrabası?

Bir tane komşusu?

Bir tane kardeşi?

Es’ad Efendi’nin yanında “bitmeden” önce kenarında kıyısında bulunduğu bir İslamî grup, arkadaş çevresi, bir hocası, bir “abi”si, ya da ne bileyim bir “üstad”ı?

Yok mu?

Halbuki, S. G. "hayatı roman" bir arkadaşımızdı.

Kendisinin kullandığı bir otomobille Yuşa Tepesi'ne gidip geldiğimiz sırada, Zübeyr Zemçi Somuncu'nun yanında bana öyle söylemişti.

Dediğine göre, bir gün Esad Efendi, birlikte arabadayken kendisine "Aah Sey..., senin hayatın roman" demiş bulunuyordu.

"Ehl-i dil diyemem romanı bilinir olmayana,

"Ehl-i dil romanını elden saklamak insâf değil."

*

Evet, kendilerine bu soruları soracaklar, ve bir cevap bulamayacaklar.

Diyelim ki bu şahsı bir tanıyana rastladılar..

O zaman da şu türden sözler duyarak şoke olacaklardır:

“Ha, bu kara yağız aslan parçası mı?.. Nee, size isminin S. G. olduğunu mu söyledi? Ha ha ha, ho ho ho, hi hi hi.. S. G. ha?.. Hi hi hi, ho ho ho.. Gülmekten öleceğim yav, bunun mu adı S. G?.. Yav bu çocuk filangillerin feşmekân.. S. G.’müş ha?.. Ho ho ho, hi hi hi..”

Yani bu S. G.’ün, Türkiye’de “Ben S. G.’üm” diyerek ortalarda dolaşması riskli..

Eski tanıdıklarından birinin olmadık bir yerde karşısına çıkıp, “Lan Coşkun, sende mi buradasın, ne iştir, molla mı oldun lan? Ne bu takke cübbe sakal havaları artiz?” gibi birşey demesi mümkündür.

Tabiî bizimki, bir yandan çaktırmadan göz kırpıp, “Hemşerim, lütfen ciddi olalım, insan insana benzer.. Beni biriyle karıştırmış olmalısınız.. Sizinle daha önce karşılaşmış olduğumuzu hiç sanmıyorum. Şakanın sırası değil” diyebilir, fakat böylesi kazaların tekrar tekrar yaşanmayacağından da emin olunamaz.

Avustralya’nın Brisbane‘ında, Almanya’nın Essen‘in de S. G. olarak dolaşabilirsiniz, önceden yolunuzun kesişmiş olduğu biriyle karşılaşma ihtimaliniz sıfıra yakındır. Fakat aynı şey İstanbul ve Ankara gibi şehirler için geçerli değildir.

Hiç beklemediğiniz bir yerde sizi tanıyan biriyle karşılaşabilirsiniz.

*

Şimdi gelelim şu ismi “Esad Coşan” olan cami ve mescitlere..

Bunları yaptıran gerçekten S. G. ise, en azından İskenderun’da olan camiye gidip, “Burayı kim yaptırdı?” diye sormak mümkündür.

Eğer yaptıran S. G. kod ise, bu ismin açılımını söyleyeceklerdir.

Bu durumda S. G. kod’un ismini saklayıp cami adresini vermesinin, zekâ bakımındandevekuşunun başını kuma sokup gövdesini avcılara hediye etmesinden daha iyi bir performansa karşılık gelmediğini kabul etmek gerekir.

*

Gelelim S. G. kodun ikinci mesajına..

Şöyle:

SG kazanın olduğu gün 800 km ötede Brisbane şehrindeydi. Buna cemaat ve Hocaefendinin aileside şahittir. Cemaatin içindeki hasedçi tayfanın çıkardığı bu iftirahocanın ölümünden 8 sene sonra çıkardığı bir iftiradır.

Devlet teşkilatı dünyanın ötesinden adam paketleyip getiriyor, senin iftira ettiğin çocuğunu, torununu cemaatin okulunda okutuyor, Cemaatin camiine gidiyor ? Zannediyormusun sayın Erdoğan ın , Davutoğlunun, Binalinin ve 7 eski bakanının hocası için devlet bir şey yapmıyacak? Çoktan yaptı.
Ayrıca ALLAH c.c Kuranda ””Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür –Bakara 191. ayet .. Fitneyi uyandırana ALLAH lanet etsin –Hadis

Esad Coşan hocaefendiye suikast yapana ve buna Ortak olana ALLAH ve melekleri, peygamberleri LANET etsin. Ama İftira edip Fitne çıkartıp YAYANLARA ALLAH’ın garib kullarına eziyet ve zülmedenlere , ALLAH’ın ,meleklerinin ve mahlukatının GaZABI &KAHRI üzerine olsun..

*

İlk paragraftan başlayalım..

S. G. kod, “Cemaatin içindeki hasedçi tayfanın çıkardığı bu iftira, hocanın ölümünden 8 sene sonra çıkardığı bir iftiradır” diyor.

“Hoca’nın ölümü”nden sekiz sene sonrası, 2009 yılı oluyor.

Yani, S. G. kod’a göre iftira, 2009 yılında atılmış.

Ancak, o tarihten bir yıl önce, 4 Şubat 2008 günü haber7.com’da, yayınlanmış olan “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” başlıklı yazıyı unutuyor.

Bu, bir…

İkincisine gelince, onu da Zübeyr Zemçi Somuncu biliyor..

Esad Efendi’nin vefatından bir iki yıl sonra, Yuşa a.s.’ı ziyaretten dönerken, Zemçi Somuncu‘nun yanında bana, Brisbane’daki cemaat mensuplarının kendisini ajanlıkla suçladıklarını söylemişti.

S. G. kod‘un ya hafızası zayıflamış, ya da yalan söylemeyi beceremiyor..

*

Gelelim ikinci paragrafa..

S. G. kod şöyle diyor:

“Devlet teşkilatı dünyanın ötesinden adam paketleyip getiriyor, senin iftira ettiğin çocuğunu, torununu cemaatin okulunda okutuyor, Cemaatin camiine gidiyor ?”

Bu bozuk ifadelerde anlam ararken hata yapmadıysam eğer, S. G. kodiftiraya uğradığını öne sürdüğü kendisinin çocuğunu, torununu cemaatin okulunda okutmakta olduğunu, cemaatin camisine gittiğini söylüyor olabilir.

Eğer öyleyse, isminin, cemaat okulu personeli tarafından da biliniyor olması lâzım.. O halde, neden ismini saklıyor, böylesi bir habere yorum yazarken bile “içi boş harfler” kullanıyor?

S. G. kod, bu karma karışık kelime yığınının ardından şunu söylüyor:

“Zannediyormusun sayın Erdoğan ın , Davutoğlunun, Binalinin ve 7 eski bakanının hocası için devlet bir şey yapmıyacak? Çoktan yaptı.”

Peki, bu devlet ne yaptı?

Şunu yaptığını biliyoruz: Esad Efendi’nin 2007 yılında Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmasını sağladı.

Cenazesinin dönmesine müsaade edildi.. “En iyi Esad Efendi, ölü Esad Efendi’dir” formülü devreye girmiş gibiydi.. Esad Efendi'nin ölmesi, isminin "iyiler defteri"ne nakledilmesini sağlamıştı.

Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun, Binali Yıldırım’ın vs. hocası olmaya gelince..

“Derin devlet” için bu isimlerin “değer”i nedir ki, “irticacı hocaları“nın olsun!

Kaldı ki, Esad Efendi bu isimlerin hocası da değildir..

Siyaseten görüşmüşler konuşmuşlardır, o ayrı mesele.. Zaten, bu isimlerin görüştükleri tek cemaat lideri, şeyh, ya da kanaat önderi Esad Efendi değildi.

Ayrıca, Erdoğan‘ın, Ahmet Necdet Sezer‘in cumhurbaşkanı yapıldığı seçimler sırasında Esad Efendi’nin bir ricasını ayaklar altına aldığını da biliyoruz.

Av. Yalçın Ünal, Av. Hüseyin Yürük ve (yanlış hatırlamıyorsam) Necmi SarıyerEsad Efendi’nin “Nevzat Yalçıntaş’ın desteklenmesi” yönündeki mesajını ona iletmişler ve ondan ret cevabını almışlardı.

Hocasıymış…

“Zannediyormusun sayın Erdoğan ın , Davutoğlunun, Binalinin ve 7 eski bakanının hocası için devlet bir şey yapmıyacak? Çoktan yaptı”ymış..

Çok ilginç.. Demek sen, devletin “gizli bilgi“lerine, hatta “uluslararası operasyonları“na vakıfsın..

Nerden geliyor bu samimiyet?..

(Palavra sıkmak kolay, nasıl olsa milletin işin aslını öğrenme şansı yok.. Yalandan kim ölmüş!)

*

Gelelim son paragrafa:

“Esad Coşan hocaefendiye suikast yapana ve buna Ortak olana ALLAH ve melekleri, peygamberleri LANET etsin. Ama İftira edip Fitne çıkartıp YAYANLARA ALLAH’ın garib kullarına eziyet ve zülmedenlere , ALLAH’ın ,meleklerinin ve mahlukatının GaZABI &KAHRI üzerine olsun”

Amin!


YUNAN’IN İZMİR’İ İŞGALİ, SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’E “SANA BİR KAHRAMANLIK YAZDIK” DİYEN İNGİLİZLER’İN OYUNUYDU. BLACK JUMBO’YA BİR ZAFER HEDİYE ETMELERİ GEREKİYORDU

  Selanikli zampara Mustafa Atatürk’ün başrol oyuncusu olarak arz-ı endam ettiği, senaryosu  İngiliz istihbaratı (gizli servisi)  tarafınd...