UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 84
Selanikli
Atatürk’ün Falih Rıfkı’ya söylediği ve onun da M.
Kemal’in Mütareke Defteri adlı kitabına aldığı sözleri
üzerinde duruyorduk.
Kendisini “vatan kurtaran kahraman aslan”, Osmanlı
Devleti padişahını ve Osmanlı hükümetini ise basiretsiz, politikasız,
düşüncesiz, ne yapacağını bilmez budalalar hatta hainler gibi göstermek için
yalan üstüne yalan söylemiş, birbirini çürüten çelişkili ve tutarsız
açıklamalar yapmış durumda.
Sözde ne yapacağını kendisinden başkası bilmiyor,
görünüşte İngilizler’in Osmanlı Devleti’ne dayattığı (ihanet anlamına gelen)
bir görevi kabul etmiş durumda, fakat, milletin ve vatanın selameti için
Osmanlı Devleti ileri gelenlerine yalan söyleyerek onları aldatıyor.
Evet, aynen böyle söylüyor. Aldatma kelimesini kendisi
kullanıyor. Nakleden Falih Rıfkı..
Fakat nasıl oluyorsa, Harbiye Nezareti’nin ve Osmanlı
Genelkurmayı’nın (şimdiki İstanbul Üniversitesi) bahçe duvarları içinde yer
alan Bekirağa Bölüğü’ne (Hapishanesi’ne, şimdiki Siyasal Bilgiler Fakültesi binasına)
gittiğinde, oranın müdürü Ali Bey’in, onun Anadolu’ya aslında ne için gitmekte olduğunu bildiğini görüyor.
Ali Bey biliyor, fakat Osmanlı Devlet erkânı bilmiyor..
Selanikli’nin (iddia edildiği gibi dâhi değilse de) zeki ve kurnaz
olduğu doğru, fakat bunu söyleyerek açık verdiğinin farkında değil.
Sinema filmlerine bakmayın, gerçek hayatta kusursuz cinayet de, kusursuz ihanet de yoktur..
Bulamazsınız.
*
Selanikli sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bütün koğuşta serbesçe
dolaşmak istediğim için [Müdür Ali Bey’e],
benimle beraber gelmemesini söyledim.
"Önce Fethi Bey'i
gördüm. Bir köşeye çekildik. Vaziyeti hikâye ettim. Sonra koğuşları dolaştık. …
Mahremlerimizle Ali Bey'le [hapisten kaçıp Anadolu’ya geçmeleri yönünde] bir
tertip yapmak mümkün olacağını konuştuk. …
“Yunanlılar İzmir'e asker
çıkarmazdan biraz önce, galiba mayısın 14'üncü günü, Sadrazam Damat Ferit
Paşa'mn Nişantaşı'ndaki evine akşam yemeğine davetli idim. Muayyen saatte gittim.
Benden başka henüz kimse yoktu. Kısa birkaç kelimeden sonra uzunca bir durgunluk
devam etti: Kendisinde (onu) Harbiye Nazırı (Şakir Paşa) ile beraber gördüğüm
zamanki samimiyetten eser yoktu. Benimle yalnız kalmaktan sıkılıyor gibi idi.
Bir aralık saatine baktı:
"- Acaba nerede kaldı?"
"- Birini mi bekliyordunuz, efendim!"
"- Evet, Cevat Paşa
Hazretleri gelecekti."
“Gene sükût... Biraz sonra
Cevat Paşa salona girdi. Hemen üçümüz beraber yemek salonuna geçtik. Sofrada
çatal ve tabak tıkırtılarından başka ses yok. Üçümüz de susuyoruz. İçimden gelen
suallere kendi kendime içimden cevap vermeye çalışıyordum. Her halde benimle
konuşacak bazı şeyleri olmalı idi. Belki de çok ehemmiyetli meseleler vardır,
sofradan sonraya saklıyordur, diyordum. Yemeğin sonuna yaklaşmıştık. Sadrazam
Paşa kısa bir cümlesi ile beni vehimlerimden kurtardı. Cevat Paşa'ya ve bana
bakarak:
"- Yemekten soma
biraz görüşelim" dedi.
"- Emir
buyurursunuz!"
"Ortasında genişçe
bir masa bulunan çok dar, fakat hoş bir salon, daha ayakta iken Sadrazam dedi
ki:
"- Bir harita getirsek
de Müfettiş Paşa onun üzerinde izahat verse..." Kipert'in atlası geldi,
Anadolu paftasını bulduk. Sadrazam Paşa'ya baktım,
"- Ne cihetlerden
izahat emir buyuruluyor" dedim.
"- Mesela, dedi,
Samsun ve havalisinde ne yapacaksınız?" Kelimeler adeta ağzımdan dökülmeye başladı:
"- Efendim, dedim, İngiliz
raporlarına göre Samsun ve havalisinde bazı karışıklıklar varmış... Biraz
mübalağalıdır, zannediyorum. Ne de olsa bunlar basit şeyler... Yerinde yapacağımız
tetkikat ile hallederiz. Şimdiden isabetli bir şey söylememekten
korkarım." Cevat Paşa'ya döndü:
"- Siz ne
dersiniz?" Cevat Paşa pek tabii bir tavırla:
"- Öyledir efendim,
bu gibi işler yerinde hallolunur." Kanaat getirmemiş görünen Sadrazamın
kafasında daha büyük bir endişe, sual şekli arıyordu. Derken biraz heyecanlı
bir sesle sordu:
"- Pekâlâ, siz bana
harta üzerinde nerelere kadar kumanda edeceksiniz, gösterir misiniz? "
Vesveseye düştüğü noktayı hemen anlamıştım:
"- Efendim henüz ben
de pek iyi bilmiyorum, belki... takriben... (Kipert'in küçük hartasına elimi koyarak)
ihtimal şu kadar ufak bir parça..." diye bazı vilayetleri gösterdim ve
manalı bir tarzda Cevat Paşa'nm yüzüne baktım. Ben haritadan elimi kaldırırken o
da ilave etti:
"- Efendim, dedi,
Paşa tabii o mıntıkadaki kuvvete kumanda edecek... Zaten nerede kuvvet kaldı
ki..." Sözünü tamamlarken, vaziyetin hiç de ehemmiyetli olmadığını anlatmak
istermiş gibi, masadan uzaklaşır gibi oldu. İçimden Cevat Paşa'ya teşekkür
ediyordum. Her birimiz birer koltuğa çekildik ve kahvelerimizi içmeye başladık.
Damat Paşa ferahlamış gibi idi:
"- Ne vakit hareket
edeceksiniz? "
" - Ne vakit emir buyurulursa...
Ben hazırım, arzu ederseniz yarın veya öbür gün..."
"- Zatı-ı şahaneyi (Padişah'ı) ziyaret
ettiniz mi? "
" - Hayır
efendim",
" - Ziyaret etmeden
mi gideceksiniz?"
"- İrade
buyurulmadı."
"- Ben irade-i
seniyeyi tebliğ ediyorum, yarın kendilerini ziyaret ediniz!"
"- Peki
efendim!" Sadrazamın konağından çıktıktan soma, Cevat Paşa ile kol kola,
karanlıkta, Nişantaşı caddesinden Teşvikiye'ye doğru sık adımlarla
ilerliyorduk. Cevat Paşa samimi bir lisanla bana sordu:
"- Bir şey mi
yapacaksın Kemal?"
"- Evet Paşam, bir şey
yapacağım!"
"- Allah muvaffak
etsin!"
"- Mutlaka muvaffak
olacağız!"
“Birbirimizden ayrıldık!”
(Falih
Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz.
Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs
1999, s.
149-52.)
*
Selanikli’nin bu sözleri üzerinde durmak
gerekiyor.
“Yunanlılar İzmir'e asker çıkarmazdan
biraz önce, galiba mayısın 14'üncü günü, Sadrazam Damat Ferit Paşa'mn
Nişantaşı'ndaki evine akşam yemeğine davetli idim” diyor.
Verdiği tarihin “galiba”sı yok, tarih
doğru, İzmir’in işgal tarihi ise bir gün sonrası, yani 15 Mayıs. Ve Selanikli
ertesi gün, yani 16 Mayıs’ta da Samsun’a doğru yola çıkacaktır.
Yemeğe davetli olan sadece Selanikli değil, bir kişi daha var: Cevat Paşa.
Cevat
Çobanlı.
Cevat Paşa, Selanikli’den 11 yaş büyük,
1870 doğumlu. Malatya-Arapgirli Müşir Şakir Paşa’nın oğlu. 19 Aralık 1918 – 13
Ocak 1919 tarihleri arasında 25 gün süreyle hükümette Harbiye Nazırı (Savunma
Bakanı) olarak görev yapmış durumda. Yani eski bakan.
Selanikli, malum kurnazlığıyla, Cevat
Paşa’nın o gün yemeğe niçin katılmış olduğu hususunu atlıyor. Oraya geliş nedeni, yeni
Genelkurmay Başkanı olmasıydı. Ataması o gün yapılmış bulunuyordu.
Sadrazam’ın bunları davet etmiş olması da,
doğal olarak, salt yemek yemek için değil. "Gönül ne kahve ister ne
kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane" fehvasınca, asıl maksat,
Sadrazam’ın, yeni Genelkurmay Başkanı ve Selanikli ile, Anadolu’da
Selanikli’nin, ("herkesin bildiği sır" mahiyetindeki sözde) “gizli görev”i çerçevesinde yapacaklarını son bir kez daha
konuşmak istemesiydi.
Durum buyken Selanikli, ne Cevat Paşa’nın yeni görevinden bahsediyor, ne de onun neden orada olduğu hususundan.
Bir
sadrazam, seninle önemli bir meseleyi konuşmayacaksa seni niye evine yemeğe davet
etsin!
Hem de sıkılma pahasına!..
*
Olayı çarpıtmak ve gerçekleri gizlemek
için kırk takla atan Selanikli siyasal dolandırıcı, Sadrazam’ın bir sorusuna, dediğine göre, şöyle
cevap vermişmiş:
"- Efendim, dedim, İngiliz
raporlarına göre Samsun ve havalisinde bazı karışıklıklar varmış... Biraz mübalağalıdır,
zannediyorum. Ne de olsa bunlar basit şeyler... Yerinde yapacağımız tetkikat
ile hallederiz. Şimdiden isabetli bir şey söylememekten korkarım."
Lafa bak, İngiliz raporlarından bahsediyor.. Sanki Sadrazam’ın o raporlardan haberi yok.
Seni görevlendirmelerinin nedeni zaten o raporlar..
Mübalağalı olduğunu da zaten Sadrazam daha baştan İngilizler’e söylemiş, “Böyle birşey olamaz, bana üç gün müsaade edin, araştırayım, gerekeni yapayım” demiş.
Bu boşboğaz da tutmuş tereciye tere satıyor. (Daha doğrusu bize anlattığı hikâye böyle.. Yoksa, Savunma Bakanı Şakir Paşa'nın elini teşekkür babından öpen bu dalkavuk, Sadrazam'a kim bilir ne yağlar çekmiştir.)
Lafa bak, ne de olsa bunlar basit şeylermiş.. Sadrazam'a öyle
demişmiş..
Selanik’in kurnazı, bunlar basit şeyler de
sana niye o kadar geniş yetkiler verdiler, cebine o kadar para koydular, altına
iki otomobil çektiler, yanına 30’a yakın (kendi seçtiğin) adamları kattılar?
Mesele basit fakat sana Van’dan Ankara’ya
kadar geçerli Anadolu genel valiliği yetkileri veriyorlar. Hem vali ve
kaymakamlara, hem de tüm subaylara amir oluyorsun. Adın müfettiş, yetkilerin
neredeyse padişahta bile yok.
Bunlar basit şeylerse, ve de sana bütün bu
“kıyak”ları yaptılarsa, demek ki işin içinde “basit olmayan başka hesap” var ve
sen millete yalan söylüyorsun. Söyledin.
Evet, Selanikli yalancının tekiydi.. Bu
sözleri de, çocukların bile kanmayacağı türden saçmasapan uydurmalar..
Karşımızda bir küçük deccal (deccalcik)
var. (Deccal Arapça’da “çok yalancı” anlamına geliyor.)
*
Güya, Cevat Paşa ile de arasında şöyle bir
konuşma geçmiş:
“Cevat Paşa samimi bir
lisanla bana sordu:
"- Bir şey mi
yapacaksın Kemal?"
"- Evet Paşam, bir şey
yapacağım!"
"- Allah muvaffak
etsin!"
"- Mutlaka muvaffak
olacağız!"
Böylece Selanikli, Murat Bardakçı’nın bir
kitap yazıp savunduğu tezini doğrulamış oluyor: Anadolu’ya gidişi, gönderilişi,
bir devlet operasyonu.
Selanikli bunu gizlemek için kırk takla
atmış, yalan üstüne yalan söylemiş durumda, fakat böyle arasıra ağzından
kaçırmaktan da kurtulamamış.
İmdi, Cevat Paşa’nın "Bir şey mi
yapacaksın Kemal?" derken “şey”den kastı herhalde İngilizler’in istediği
şey değil.
Ve de İngilizler’in istediği şey için
“Allah muvaffak etsin!” diyecek hali yok.
*
Evet, Osmanlı Devleti, Selanikli’yi
Anadolu’ya “İngilizler’in istemediği birşeyi” yapması için gönderdi. Fakat
Selanikli devlete ihanet etti, İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert
Frew vasıtasıyla anlaşmış olduğu İngiliz devletinin istediği şeyi yaptı,
Osmanlı’yı sırtından hançerledi, devleti yıktı.
Anadolu’ya gidişinin üzerinden daha üç ay bile geçmemişken, Erzurun Kongresi’nin bittiği günün gecesinde hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya “yapacağı şey”i açıkladı: Devleti ve dini yıkacaktı.
Milleti İngiliz’in kültürel sömürgesi, uydusu, bağımlısı haline getirecekti.
İstiklal
diye diye milletin istiklalinin köküne kibrit suyu dökecekti.
Selanikli büyük haindi!
*
Son sözü söyleme hakkı yine Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, CHP’nin ikinci genel başkanı Orgeneral İsmet İnönü'nün:
"İstiklâl mücadelesinin başarısı da
esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu
kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin
29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018,
s. 60.)
