ESKİ MÜFTÜ VE MİLLETVEKİLİ HASAN MEZARCI VE TRT'NİN TEŞKİLAT DİZİSİNİN SELEN'İ İLE YARBAY LEVENT'İ

 








Yaşadığımız dünyada rejim muhaliflerini zehirleme konusunda en büyük şöhrete sahip isim, Rusya Devlet Başkanı Putin.

Zehirlettiği muhaliflerden biri, Alexander Litvinenko’ydu.

‘Ölüm emrini Putin verdi’ başlıklı bir haberde şunlar söyleniyordu:

“İngiliz istihbaratı için çalışan eski Rus ajanı Alexander Litvinenko’nun ölümüyle ilgili yürütülen soruşturmada, ‘Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Litvinenko’nun ölüm emrini verdiği’ iddiasında bulunuldu.

“Litvinenko ailesini temsil eden avukat Ben Emmerson Londra’daki Yüksek Mahkemede yürütülen soruşturmanın kapanış oturumunda yaptığı açıklamada, “Rusya devletinin Litvinenko’nun ölümünden sorumlu olduğunu ve buna şüphe vermeyecek kanıtların ortada olduğunu” iddia etti.

“Emmerson, “Litvinenko’nun ölüm emrini Putin vermiştir. Bu organize suçun kanıtları ortadadır” dedi.

“Alexander Litvinenko’nun eşi Marina da, “Soruşturmayla eşinin katillerinin ve onlara ödeme yapanların foyasının ortaya çıktığını” kaydetti.

“Ancak İngiliz basınında yer alan haberlerde, Kremlin’in Londra’da 6 aydır yürütülen soruşturmaya güvenmediği belirtiliyor. Soruşturmanın başkanı Sir Robert Owen’ın dinledikleriyle ilgili bir rapor hazırlaması ve bu yıl sonuna kadar raporu İçişleri Bakanlığı’na sunması bekleniyor.

“Litvinenko 2006 yılında, Londra’da bir otelde iki eski Rus arkadaşı Andrei Lugovoy ve Dimitri Kovtun ile çay içtikten sonra, Polonyum-210 maddesinden zehirlenerek 43 yaşında hayatını kaybetmişti.

“Rusya, Lugovoy ve Kovtun’u İngiltere’ye iade etmeyi reddetmiş, olay iki ülke ilişkilerinde gerginliğe neden olmuştu. Litvinenko’nun eşi Marina eski Rus ajanının ölümünden Rusya’yı sorumlu tutarken, Moskova yönetimi Litvinenko’nun ölümüyle ilişkili olduğu yönündeki iddiaları reddediyor.”

(http://www.timeturk.com/olum-emrini-putin-verdi/haber-37776)

*

Putin’in bereketli zehirinden nasiplenen bir başka muhalif, Aleksey Navalny idi.

Konuyla ilgili olarak 3 Eylül 2020’de medyaya yansıyan AB, NATO ve BM'den Rusya'ya kınama: Navalny'nin zehirlenmesi alçakça ve ödlekçe” başlıklı haber şöyleydi:

Almanya’nın Rus muhalif Aleksey Navalny’nin Sovyet dönemi Noviçok sinir gazı ile zehirlendiğini açıklamasının ardından AB’nden ve NATO’dan Rusya’ya sert kınama geldi.

Çarşamba günü yapılan açıklamalarda Rusya’ya suikast girişimi ile ilgili detaylı bir soruşturma yapma çağrısında bulunan AB, sorumluların zaman kaybedilmeden mahkemeye çıkarılmasını istedi.

Euronews’in haberine göre, “Kimyasal silahların kullanımı hiçbir koşul ve şart altında kabul edilemez ve uluslararası hukukun açık bir ihlalidir” diyen AB Dışişleri Temsilcisi Josep Borrell, konunun takipçisi olacaklarını kaydetti.

Almanya Başbakanı Angela Merkel de tüm batı ülkelerinin Kremlin’den konuya ilişkin cevap talep etmesini ve kınamaya katılmalarını istedi. Merkel “Aleksey Navalny’nin bir suç kurbanı olduğu kesin. Susturulmak istendi ve ben bunu Alman devleti adına en sert şekilde kınıyorum” şeklinde açıklama yaptı.

İngiltere Başbakanı Boris Johnson da gelişmeyi ‘akıl almaz’ olarak değerlendirirken Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “şok edici ve sorumsuzca” şeklinde değerlendirdi. İtalyan Dışişleri Bakanı da ayrıca Navalny’nin zehirlenmesini ülkesi adına sert biçimde kınadı.

KOMİSYON BAŞKANI: ALÇAKÇA VE ÖDLEKÇE

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise “Bir kez daha alçakça ve ödlekçe bir hareket” ifadelerini kullandı.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de “askeri bir sinir gazının bu şekilde şok edici kullanımını kınadığını” duyurdu ve Rusya’ya şeffaf ve detaylı bir soruşturma yapma çağrısında bulundu.

BMGK SÖZCÜSÜ: RUS HALKI KENDİNİ KORKMADAN İFADE EDEBİLMELİ

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) Sözcüsü John Ulyot da sosyal medya hesabından paylaştığı mesajda “Rus halkı görüşlerini özgürce, korkmadan ve hiçbir yaptırıma uğramadan ifade etme hakkına sahiptir. Hele sinir gazı gibi yaptırımlar hiç olamaz.”

Çarşamba günü Almanya’nın askeri laboratuarlarında yapılan testlerin sonuçları açıklanmış ve bulunan kanıtların Türkçe’deki tabiri ile “su götürmez” (unequivocal) olduğu belirtilmişti.

(https://tr.euronews.com/2020/09/03/ab-nato-ve-bm-den-rusya-ya-k-nama-navalny-nin-zehirlenmesi-alcakca-ve-odlekce)

*

Bu zehirleme taraklarında ABD ve İsrail gibi ülkelerin bezlerinin olmadığı zannedilmesin, hiç kuşkusuz onlar da bu işlerde en az Rusya kadar tecrübe ve maharet sahibidir.

Fark şurada ki, Rusya dışındaki ülkelerde bu zehirleme işlerine bizzat devlet başkanı değil de daha alt düzey yetkililer karar veriyor gibi görünüyor.

Mesela şu habere bakalım:

“IRAK’ın Musul kentindeki 45 IŞİD militanının yemeklerine zehir katılarak öldürüldüğü bildirildi

“Erbil’deki İRNA muhabirine açıklamada bulunan yerel kaynaklar, yemekten zehirlenen 100 kadar militanın da hastaneye kaldırıldığını söyledi. Musul’un Vadi Hicr mahallesinde verilen bir toplu iftarda IŞİD militanlarının yemeklerine zehir katıldığını belirten kaynaklar, halkın, yaptığı katliamlar nedeniyle IŞİD’den bu şekilde intikam almak istediğini söyledi.

“Zehirlendikten sonra hastaneye kaldırılan bazı IŞİD militanlarının durumunun ağır olduğunu belirten kaynaklar, Musul’da IŞİD’e karşı direniş komiteleri oluşturulduğunu ve bunların çeşitli yöntemlerle militanlarla mücadele ettiklerini ifade etti.”

(http://www.internethaber.com/isid-militanlarini-iftarda-zehirlediler-799671h.htm)

Görüldüğü gibi, 45 kişi ölmüş, 100 kişi hastaneye kaldırılmış, ve bunlardan bazılarının durumu ağırmış. Aralarından ölen mutlaka olmuştur.

45 kelimesi kolay söyleniyor da, o kadar basit değil.. 5 değil, 15 değil, 25 değil..

Bu kadar kişi ölünce tabiî mesele anlaşılmış.. Sadece bir kişi zehirlenmiş olsa, “Eceli gelmiş ki öldü” denilir, geçilirdi.  

*

Yukarıda, Putin’in muhalifleri zehirletmiş olduğunu görmüştük.

Bizim 28 Şubatçılar bu noktada Putin’e fark atmış bulunuyorlardı. Onlar zehirleyip öldürmek yerine daha işe yarar bir çözüm bulmuşlardı: Delirtmek.

Öldürmekten daha beter bir ceza.. Adam zihnen ve manen ölüyor, fakat ceset olarak yaşıyor. Buna yaşamak denirse..

Evet, Hasan Mezarcı’dan söz ediyoruz.

Mezarcı, aklı başında bir müftü idi. Sonra Refah Partisi’nden milletvekili oldu. Sıkı bir anti-Kemalistti. Sesini bütün Türkiye’ye duyurmayı başarmıştı. MİT'le iltisaklı oldukları izlenimi veren haber sitelerinin ikide bir haber yaptıkları, casuscasına özenle takip edip unutturmamaya çalıştıkları, sinsice alay ederek hunharca keyif çattıkları Mezarcı, 1990'lı yıllarda, "Bir zamanlar kartaldı" destanını nakış nakış örmekle meşguldü. Gayet aklı başında, zeki, cesur, atak, bilgili, aşırı derecede sosyal ve cevval bir adamdı. 

Dikkat çekici çıkışlar yapıyordu. Mesela Ali Şükrü Bey cinayetini TBMM gündemine getirmişti.

Sonra tutuklandı, hapis cezası aldı, ve hapishaneden Hz. İsa olarak çıktı.

Bir başka Refah Partisi milletvekili, Şevki Yılmaz, onun hakkında “Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi, o nedenle ondan intikam aldılar” diye konuşmuştu.

Şevki Yılmaz, Yeni Şafak gazetesine şunları söylemişti:

“HASAN MEZARCI’YI İĞNELERLE BU HALE GETİRDİLER

“Eski Milletvekili Şevki Yılmaz, bir dönem sözleri çok tartışılan, hapse giren ve hapis sonrası rahatsızlanan Hasan Mezarcı için şu sözleri sarfetti.

Hasan Mezarcı çok eski arkadaşımdır, çok zeki, hafız ve hatiptir. Kitleleri sürükleyen biriydi. Biliyorsunuz, emperyalistlerin sömürdüğü ülkelerde sohbet etmek en büyük terör aletinden daha tehlikelidir. Hasan Mezarcı müftülük yaptı sonra parlementoya girdi. Bir milletvekili olarak bilinmeyen arşive girmek istedi. Suçu budur. Kardeşimizi cezaevine attılarO zaman da beni zehirliyorlar diye bağırmıştı. İğnelerle bu hale getirdiler. Normal konuşuyor ama sonra ben İsa’yım diyor. Bunlar bugün tıpta yapılabiliyor. Biz de hicret etmeseydik belki size Musa’yım diyecektim. (Onlar) Silivri’de beş yıldızlı otelde yattılar, her tür hakları vardı. Ama bunların (Silivri’de yatanların) eline bir düş bakalım. Cezaevinden çıkan Mirzabeyoğlu ne haldedir? Bugün Sivas’ta hiçbir eyleme katılmayan onlarca kardeşimiz müebbet hapis aldılar. Onlara yapılan eza ve cefayı bir düşünün. Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi o nedenle ondan intikam aldılar.”

(http://www.yenisafak.com.tr/gundem/saadet-partisine-yakisan-ak-parti-ile-birlik-yapmaktir-2090275)

Evet, Hasan Mezarcı, yargılamalar sırasında “Beni zehirliyorlar” diye bağırmış.. Fakat dinleyen kim!..

Dava duruşmalarından birinde “Bana ilaç veriyorlar, beni delirtecekler” dediğini Şevki Yılmaz bir başka beyanında açıklamıştı.

*

Devlet televizyonu TRT'nin MİT'i konu edinen Teşkilat dizisinde verilen mesaja bakılırsa, istihbarat dünyasında bu tür dümenlerin çevrilebildiğini dost düşman herkesin kabul etmesi gerekiyor.

Baş kahraman MİT görevlisi Kurtbey Altay'ın MİT'çi kızkardeşi Selen, düşmanlar tarafından esir edilince iğneler ve ilaçlarla zombileştirilmiş, başka bir insan olduğuna inandırılmıştır.

"İlaçlandığı" için, gerçekte Türkiye düşmanlarının kendisine yaptığı şeyi MİT'in kendisine yapmış olduğuna, Altay'ın kendisinin "abi"si olmadığına, “beyin yıkamasına tabi tutulmuş bulunması yüzünden onu abisi zannetmeye başlamış olduğuna” inandırılmış, böylece, babası ve abisini, "kendisini aldatıp zombileştirmiş düşmanlar" olarak görür hale gelmiştir.

Teşkilat dizisi, bu mevzuyu Selen örneği ile bırakmadı, buna bir de, düşman karanlık odağın Türkiye sorumlusu Davut’u ekledi. Dizinin yeni sezonunun süper kötü adamı Davut, MİT’çilerle samimiyet kurmayı başarmış, aralarına sızmıştır. Çünkü, “epilepsi” (sara) hastası olan yaşlı bir kahraman subayın, Yarbay Levent Karayurt’un yüzünü kendisine naklettirmiş, onun kimliğini çalmış, sanki Davut değil de Yarbay Levent’miş gibi yaşamaya başlamıştır. (Bu arada Davut, ABD’de yaşayan Doruk adlı üstün yetenekli bir bilgi işlem uzmanı Türk’ten de entrikaları için yararlanır, fakat sonra öldürür. Kara Doruk, Sarı Davut’un kurbanı olmuştur.)

Ancak Davut, “Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar” hesabı, yakayı Türk istihbaratına kaptırır. Dişleri kadar koku alma duyusu da olağanüstü gelişmiş olan Kurtbey Altay, onun maskesini düşürmeyi başarır. Dizinin 180’inci bölümünün sonu ve 181’inci bölümünün başında buna şahit oluruz. Kurtbey Altay, sahte Yarbay Levent’i, her zaman devam ettiği kahvehanede çay içerken enseler. Altay, Davut’a şunu der:

“- (Yüz ameliyatını yapan doktor) İsmet Hoca ölmeden önce senin ve rahmetli Levent Yarbay’ın yüzlerini çizmeyi de başarmıştı.”

Davut şaşırmıştır:

“- Bu kadarını kimse hesaplayamaz.”

Devreye Hilal girer:

“- Senin problemin bu. Yani tek akıllı sen kendini sanıyorsun di mi?!”

Konuşma bu minval üzere devam eder. Altay, Davut’a şunu der:

“- Yarbay’ın hastalığından faydalandın. Ameliyattan sonra yıllarca adama ilaç verip beynini yıkadın.”

Davut, Altay’ın sözünü tamamlamasına fırsat vermez, araya girer:

“- Öldüğünde kendini Davut sanıyordu. O benim ustalık eserim. Yazık oldu.”

*

Eski müftü ve eski milletvekili Hasan Mezarcı’ya da yazık oldu. O, ölmedi, "yaşamıyor gibi yaşıyor", ve kendisini Hz. İsa zannediyor.

Ve günü geldiğinde kendisini Hz. İsa zannediyor olarak ölecek.

Peki, "O benim ustalık eserim" diyerek onun felaketiyle övünme makamında olan kim?

"İbrahim, kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?"


“TEŞKİLATLAR YIPRANMASIN MANTIĞI DEVLETİ YIPRATTI”

 






Baziları, “Katil devlet!” diye slogan atıyorlar.

Yanlıştır..

Devlet, katil olmaz..

Olamaz.

Çünkü devlet, üç ayrı öğeden oluşur. “Toprak (vatan), halk (millet) ve siyasî teşkilatın (rejim demeyelim)” toplamıdır.

Devletin toprak unsuru kalkıp cinayet işlemeye azmedemeyeceğine, ve bir cinayete halkın/toplumun tamamı (ve bu arada, öldürülenlerin akrabaları, çocuklar, yaşlılar, farklı dünya görüşünü savunanlar vs.) katılamayacağına göre, devlet cinayet işleyemez.

Ama, devlet kurumlarında çalışan bazı kişiler, yetkilerini ve devletin (yani bir toprak parçası üzerinde bağımsız siyasî teşkilat kurmuş milletin) kendilerine sunduğu imkânları sûistimal edebilir, kötüye kullanabilir, cinayet de dahil her “haltı yiyebilir”ler (hırsızlık, yolsuzluk, yetki gasbı, kayırmacılık/torpil, nepotizm, yasaları ihlal vs.).

Mesela Türkiye’de böyle “her haltı yiyebilen” sürü sepet cani, devlet kurumlarında sözde hizmet edip çalışabilmiştir.

*

Eski Emniyetçi Hanefi Avcı şunları yazmıştı:

“… Susurluk olayları yaşandığı dönemde, MİT ve askerler bana her türlü haksız saldırıları yaparken, hukuk [yargı, mahkemeler] beni korumuştu. JİTEM‘in [Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele] yaptığı hukuksuzlukları anlattığım zaman “JİTEM diye bir teşkilat yok” denilmiş, sadece “var” dediğim için Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman beni [çalıştığım kurum olan] İçişleri Bakanlığı‘na şikayet etmişti. Bakanlık JİTEM’i en iyi bilen kurum olmasınaher ilde polislerin JİTEM ile toplantılar yapmasına, yüzlerce yazı, rapor ve belgede JİTEM adı geçmesine rağmen “JİTEM var” dediğim için [Bakanlık tarafından] jandarmaya hakaretten yargılanmama karar verildi. O günün tüm bakan, genel müdür ve bakanlık yöneticileri, hepsi JİTEM’in varlığını biliyor, inanıyordu ama “sen olmayan JİTEM’e var dedin” diye suçlu olarak yargılanmama karar vermişlerdi.”

(Hanefi Avı, Devlet Bilgisi, İstanbul: Tekin Yayınevi, 2017, s. 75)

MİT ve askerlerin Susurluk kazası yüzünden (ki bu kazada, “resmen aranan suçlu” Abdullah Çatlı, milletvekili Sedat Bucak ve İstanbul eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ aynı otomobilde yolculuk yaparken vefat etmişlerdi) Hanefi Avcı ile uğraşmış olmaları, ister istemez, MİT ve TSK içindeki bazı “yerli milli, vatansever” tiplerin, söz konusu kaza ile gündeme gelen “hukuksuz” (yani suç olan) işlerin bir parçası olma durumuna düşmüş bulundukları şüphesine yol açmaktadır.

Hanefi Avcı gibi il emniyet müdürlüğü de dahil olmak üzere her düzeyde hizmet vermiş, emniyet istihbaratının teknik altyapısının ve donanımının geliştirilmesine önemli katkılar sağlamış tecrübeli bir emniyetçiyle bile uğraşan MİT‘in (daha doğrusu MİT’teki “suç işlemeye yatkın” tiplerin), sıradan vatandaşlara neler yapabilecekleri tahmin edilebilir.

Tabiî ki Susurluk kazası, bir tetikçi olduğu bilinen Abdullah Çatlı gibi sözde aranan, fakat bürokratlarla ve siyasetçilerle “Al takke ver külah!” gününü gün eden, edebilen “suçlular”ın işleyebileceği türden silahlı eylemleri akla getirmektedir.

Aynı şekilde, Hanefi Avcı’nın kitaplarında sözünü ettiği “JİTEM hukuksuzlukları” da fırından ekmek, manavdan elma çalma türünden suçlar değildir.

“Hayır, hukuksuzluk yoktur” denilemediği, JİTEM’den bir defa bahsedildiğinde çorap söküğü gibi herşey açığa çıkacağı için, birileri “JİTEM yoktur, sizi gidi paranoyaklar!” demekten başka çare bulamamışlardır.

*

JİTEM denilince akla ilk gelen isimlerden biri, Yeşil Mahmut Yıldırım..

MİT eski Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, söz konusu hukuksuzluklar hakkında şunları söylemişti:

“Teşkilatlar yıpranmasın” mantığının “devleti yıprattığı” kanaatini taşıyorum. Ancak halen benim gibi düşünmeyenler devlete hakimYılların biriken kirliliğinin arkasındaki mantık bu. Birisi her türlü suçu işleyip, “Ne yaptımsa devlet için yaptım” diyor. Öteki de, “gizlilik” “sır” kavramlarını işaret ederek suçu örtüyor….

“… Teşkilatın [MİT’in] elemanları arasında yüzlerce “Yeşil” var. Önce de vardı, yetkililer ne derse desinler, bundan sonra da olacaktır. “Yeşil”, konumu ve üstlendiği görevler itibariyle “Susurluk”un küçük bir parçası olabilirdi. Ancak onun adı çok abartılarak “Susurluk” olayı saptırıldı, örtüldü.”

(https://www.milliyet.com.tr/the-others/devlet-susurluk-la-yuzgoz-oldu-5303764)

*

Evet, devlet cinayet işlemez.. Katil olmaz.

Fakat, “Ne yaptımsa devlet için yaptım” diyebilme imtiyazına sahip “resmî görev sahibi” caniler, milletin kendilerine sunduğu imkânları kullanarak cinayet işlemiştir, işleyebilmektedir.

Hanefi Avcı’nın sözünü ettiği türden “JİTEM yoktur, var diyen suçludur” mantığıyla hareket eden, “üç maymun”u oynayan insanlıktan nasipsiz siyasetçi ve bürokratlar ise, fiilen bu cinayetlere katılmasalar bile, zımnen onayladıkları ve destek oldukları için suçludurlar.

Bu dünyada hesap vermeyebilirler, fakat ahirette karşılığını alacakları kesindir.

*

Evet, devlet cani değildir..

Fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne yazık ki, caniler için dikensiz gül bahçesi olabilmiştir.

Ve bu “hukuksuzluk”ları onaylamayanlarla, bazı cani ruhlu MİT’çiler ve askerler, Hanefi Avcı ile nasıl uğraşmışlarsa, aynı şekilde uğraşmışlardır.

Yine de Hanefi Avcı, Emniyet ve yargıda geniş bir arkadaş ve dost çevresine sahip olduğu ve “hukuksuzluk yöntemleri”ne vakıf bulunduğu için şanslıydı.

Ya şanslı olmayanlar?..


“ÜLKEMİZDE DEVLET, … CİNAYETLER İŞLETMİŞ…”

 


















“Ülkemizde devlet, cinayetler işletmiştir” diyen kişi, meşhur bir eski Emniyetçi: Hanefi Avcı.

Tecrübe konuşuyor.

Şunları yazmış durumda:

“Dünya üzerinde hiçbir devlet vatandaşları arasında çelişkileri artıracak, kavga ve gerilim ortamının doğmasına neden olacak bir uygulamaya girmez, girmemiştir de. Eğer bir ülkede … ülkenin kanunlarını ihlal eden birileri varsa devlet polisini, askerini ve diğer kurumlarını kullanarak bu kişilere mani olur ve suç varsa cezalandırır. Fakat bizim ülkemizde devlet, vatandaşlarını rejime muhalefet edenlere karşı kışkırtmış, bizzat kendi vatandaşlarını yine kendi vatandaşları olan rejim muhaliflerine karşı fiili saldırılarda bulunması için kullanmak istemiştir. Oysa bu tür uygulamalar devletlerin var olma felsefesine tümüyle aykırıdır; devletin görevi vatandaşları arasında ortaya çıkacak sorunları çözmektir. Devlet varoluş sebebini ve fonksiyonlarını vatandaşlarına devrettiğinde, kendi kendisiyle çelişir ve devlet olmaktan çıkar. Bu tür uygulamalardan en çarpıcı olanı, sadece ülke dışında uygulanması gerekirken, devletin kendi vatandaşlarına karşı ülke içerisinde uygulamış olduğu psikolojik harekâttır. Bugün bile, her ne kadar kamuoyunda fazla hissedilmese de, MGK’da alınan kararlar doğrultusunda psikolojik harekâta ilişkin operasyon, plan ve kararlar devletin kurumlarınca koordine içerisinde yürütülmektedir.

"Devlet vatandaşlarından, mensup oldukları illegal örgütler hakkında sadece bilgi almak için yararlanabilir. Bu uygulamanın da koşulu ve sınırı vardır. Devlet başka araçlarla bilgi toplayamadığında ve bilgiyi sadece illegal örgütlerin içerisindeki kişilerden almak zorunda kaldığında, daha ağır ve büyük olayların olmaması için vatandaşlarından yardım alır. Ancak bu yardımın kapsamı bilgi almakla sınırlıdır. Bu koşulların dışında, bu sınırları aşan her uygulama son derece yanlıştır. Fakat bizim ülkemizde devlet, sol gruplara karşı sağ grupları, sağ gruplara karşı da sol grupları kullanmış, hatta fiilen eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan imtina etmemiştir….

"Geçmişte halkı birbirine karşı kullanmış veya kullanmaya kalkarak ciddi hatalar yapmış devlet görevlilerinin bu olaylardan ders çıkardığına ve artık aynı hataları tekrarlamayacağına inananların kısa sürede yanıldıkları görüldü. Bu defa da radikal dinci olarak tanımladığı halka ve hatta hükümete karşı laik kesimleri harekete geçirerek çok geniş kitleleri karşı karşıya getirmekten çekinmemiş, aynı anlayışı aynı düşünceyi hayata geçirmekten geri kalmamıştır…. beğenmedikleri düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki halkı aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla verilmiştir. Tüm bu örnekler, kendi fikirlerinin kabulü konusunda devletin her yöntemi mubah saydığını açıkça göstermektedir. Bu yanlış anlayışın neticesi, bölgesel iç çatışmalar, katliamlar ve en sonunda olayların doruk noktası Susurluk olmuştur. Bugün, Susurluk olayını da aşan, her ne kadar örgütsel varlığı tartışılabilir olsa da, aynı anlayışın, aynı düşüncenin ve fikrin simgeleştiği Ergenekon bir zirve noktasıdır."

(Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar, 5. b., Ankara: Angora Y., 2010, s. 333-5.)

*

Devletin (devlet yetkililerinin) her yöntemi mübah sayması ne anlama geliyor?

Müşahhaslaştırmakta fayda var.. Mesela devlet (daha doğrusu devletin akılsız ve ahlâksız çalışanları), şantaj yapıp kullanabilmek için birilerine karı kız gönderir mi? (Daha açıkçası, pezevenklik yapabilirler mi?)

Emri altında dünya kadar personel, alet-edevat, araç gereç, para pul ve imkân bulunan devlet (kendisine devlet adını veren kamu hizmetçileri), bir fil’in karşısındaki karınca konumunda bulunan zayıf vatandaşlara karşı “psikolojik harekât” düzenler mi?

Bunun için o bireylerin güvendiği arkadaş ve dost çevresinden yararlanır, emri altındaki satılık ve kiralık kalemleri psikolojik harekâtında istihdam eder mi?

Punduna getirdiğinde zehirler mi?

Teleefonla işkence seansı dinletir mi?

Takip değil, “taciz takip” yapar mı?

Sonra da, başka adamlarına bu tür bireyler için, “Paranoyak yav, kendisini ne sanıyorsa, koskoca devlet onunla mı uğraşacak?!” dedirterek “psikolojik harekât” binasının çatısını tamamlar mı?

Bu psikolojik harekât nasıl birşeydir?

Psikolojik harekât için “halkı birbirine karşı kullanmak” ne anlama gelmektedir?

Hanefi Avcı’nın şahitliğine göre, vatandaşları rejime muhalefet edenlere karşı kışkırtan devlet (devlet görevlileri), “rejimperest” vatandaşlarını rejim muhaliflerine karşı fiilî (eylemsel) saldırılarda bulunmaları için kullanmak istediğinde hangi taktiklere başvurmaktadır?

Avcı, “devleti (devlet görevlilerini) içeriden tanıyan” bir isim olarak “bizim ülkemizde devlet, sol gruplara karşı sağ grupları, sağ gruplara karşı da sol grupları kullanmış, hatta fiilen eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan imtina etmemiştir” derken, acaba hangi gözlem ve duyumlarına dayanmaktadır?

*

Evet, geçmişte devlet (satılmış ve hain devlet görevlileri) böyle şeyleri yaptı. (Bütün devlet görevlileri için bu söylenemez, fakat azgın bir azınlığın borusu öttü.)

Hanefi Avcı, “devlet”e (devlet görevlilerine) iftira atıyor değil.

Avcı’ya göre, bu ihanetin zirve noktası, örgütsel varlığı tartışılabilir olsa da, anlayış, düşünce ve fikir olarak Ergenekon diye adlandırılabilecek “darbeci ve despot” siyasal tavırdı.

Millete karşı yürüttükleri operasyonların zirve noktasını ise 28 Şubat darbesi ve onu izleyen süreç oluşturuyordu.

O süreçte, “dindar değil, dinci/İslamcı (hatta siyasal dinci / Siyasal İslamcı)” olarak tanımlanan vatandaş kitlesine ve hatta hükümete karşı laik (siyasal dinsiz, dinsizlikçi) kesimler harekete geçirildi.

Dinî düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki kesimleri aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla verildi.

Yani halkı kamplara bölme, ülke içinde çatışma, kargaşa ve kaos çıkarma suçu alenen işlendi.

Ve bu yapılırken İsrail, ABD ve uluslararası Masonluk gibi dış güçlerle dirsek teması içinde olundu. Onların talimatları uygulandı.

*

Bugüne gelirsek..

Bugün artık bu tür operasyonlarda sadece satılık gazeteci ve televizyoncular, yazar ve çizer taifesi değil, sosyal medya da yoğun ve etkin bir biçimde kullanılıyor.

Hanefi Avcı’nın sözünü ettiği türden devlet görevlilerinin sosyal medyayı aktif biçimde kullandıklarından şüphe edilemez.

Ancak sosyal medya vakıası ya da olgusu, dış güçlerin işini çok kolaylaştırmış durumda.. Yapay zekâ ise önlerine sınırsız denilebilecek imkânlar sunuyor. O sayede bütün dilleri kullanabilir hale geldiler.

Dolayısıyla, dış güçler için (istihbarat teşkilatları için) memleketi karıştırmak, halkı birbirine düşürecek söylemler geliştirip yaymak, insanları birbirine karşı kışkırtmak çocuk oyuncağı haline gelmiş durumda. İşleri çok kolaylaştı.

Sosyal medyadaki ateist, ataist, LGBT’ci, feminist, tengrici vs. bolluğu bunun ürünü.

Bu ülkenin bu “yeni dünya”da yeni Ergenekon’ları ve yeni 28 Şubatları kaldırabilmesi mümkün değildir.

Türkiye’nin asıl “beka” meselesi budur.

*

Avcı, Ergenekon meselesi hakkında şunları yazmıştı:

“[2001 yılında] İstanbul Emniyet Müdürlüğü ekiplerince sahte belgelerle satılan bir jeepin yakalanması ve kaçak olduğunun anlaşılması üzerine bir tahkikat başlatılmıştı. Jeepi satan, kullanan kişiler tahkikata konu olmuş, daha sonra olaya adı karışan kişilerin Ümit Oğuztan ve Tuncay Güney olduğu anlaşılmış, bu kişilerin daha önce ‘Abdullah Çatlı ile Mesut Yılmaz‘ın yan yana fotoğrafları var’ diyerek yaptıkları foto montajı beş bin liraya bazı basın organlarına satmaya kalktıkları yolunda bilgilerin olduğu tespit edilmişti. Bu tespit üzerine [Emniyet’teki] istihbaratçılar bu tahkikatın asayiş şubenin yürüteceği sıradan bir sahte belge faaliyeti olmadığı, aksine organize bir faaliyet olarak algılanıp Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri tarafından yürütülmesini istemişlerdi. Tahkikatın Organize Suçlarla Mücadele Şubesine alınması üzerine bu kişilerin ev ve iş yerlerinde aramalar yapılmış, aramalarda “Ergenekon’un Reorganizasyonu” başlıklı 20 sayfaya yakın bir doküman ile CD’ler dolusu emniyet, güvenlik, askeri birimler ile ilgili normal olarak güvenlik kuvvetlerinin arşivinde olması gereken dokümanlar bulunmuştu. Araştırma derinleştirildiğinde JİTEM‘in legal bir yayın çıkarmak için bir dönem bu kişilerle anlaştığı Strateji isimli bir dergi çıkardıkları, bu dokümanların çoğunlukla o dönemden kaldığı ve Jandarma görevlilerinin getirdiği belgeler olduğunun anlaşıldığı ortaya çıkmıştı. Tuncay Güney de Ergenekon içerisinde kendisinin kurye görevi yaptığını, aslında açıp bakmaması gereken belgelerden suret aldığını ve Ergenekon belgesini de bu şekilde Doğru Perinçek ile [General] Veli Küçük arasında taşırken aldığını beyan etmesi üzerine olay ortaya çıkmıştı.

“Bu bilgileri alınca, aklıma … benim yönlendirmem sonucunda analistliğe yükselme istidadı gösteren İstihbarat Birimindeki … Enver’in 1997 yılında birkaç defa Strateji’yi getirdiğini ve “Bu dergi çok garip şeyler yazıyor, kesin bunu devlet içerisinde birileri belge ve evraklarla destekliyor,” dediğini hatırladım. Enver daha sonra bu derginin yerini, bürosunu bulmak ve görüşmek için uğraşmış ancak ne bir büro, ne de bir adres bulabilmişti. Bu durum Strateji‘yi daha şüphe çekici hale getiriyordu. Enver, dergide çıkan bazı yazıları ve bu yazılarda yer alan belgeleri göstererek, derginin kesin olarak Jandarma teşkilatı tarafından desteklendiğini, resmi ve gizli belgelerin dergiye verildiğini bana ispatlamıştı…. Şimdi anlatılanları eski bilgilerimle birleştirince bu ifadenin, [Ergenekon’la ilgili] belgenin doğru olduğu kanaatine vardım.

“Bunu çok az sayıda insan biliyordu ve bu ikilerde bulunan bilgiler de doğruydu. Strateji‘nin o zaman yöneticiliğini yapan Sisi lakaplı Seyhan Soylu’nun Aktüel dergisinden Serhan Yedig’e verdiği röportajda, uçuk anlatımlar haricinde çok önemli şeyler söylediği görülmekteydi. Bu derginin, görünümünün aksine, arkasında JİTEM’in desteği ile yarı resmi amaçlar uğruna (örneğin Silivri’de lüks bir plaj ve kamp yeri açmak, bu kampta bazı önemli şahsiyetlerin [kadınlarla] gizlice resimlerini çekmek, çekilen resimleri kullanarak tehdit, şantaj gibi yöntemleri uygulamak gibi karanlık amaçlar), … yöntemler kullanmak amacıyla yayın hayatına sokulmuş olduğu söyleniyordu.

“Bu tahkikat aşamasında Ümit Oğuztan’ın ve Tuncay Güney’in üzerinde bulunan belgeler ve onların verdikleri ifadeler, bahsedilen olaylarla birlikte değerlendirildiğinde anlatılanların ve belgelerin yabana atılacak cinsten olmadığı görülmüştü….

“…Tuncay Güney’de bulunan “Ergenekon’un Reorganizasyonu” isimli dokümana bakıldığında, rejimi korumak amacıyla ağırlık merkezi Silahlı Kuvvetler içerisinde bulunan, sivil unsurlarca da desteklenen ve her türlü illegal yol ve yöntemleri kullanabilen Ergenekon isimli bir örgütün mevcut olduğu, faaliyetlerde bulunduğu, bu örgütün günün şartlarına göre yeniden yapılandırıldığı, görüş ve önerilerin örgüt içindeki birimlerce üst yönetime yazılmış olduğu iddiaları boş şeyler değildi, uydurma olamazdı ve doğru olma ihtimali çok yüksekti.

“… Veli Küçük Ergenekon davasında tutuklanınca, Doğu Perinçek bir basın toplantısı düzenleyerek, yıllar önce kendilerine Org. Eşref Bitlis olayı hakkında açıklama yapan generalin Veli Küçük olduğunu duyurdu….

“… Susurluk Olayı’nın ardından TBMM’de kurulan, kısaca Susurluk Komisyonu olarak adlandırılan faili meçhul cinayetleri araştırma ve devlet içerisindeki çeteleşme faaliyetlerini soruşturma komisyonuna ifade vermiştim. … Aydınlık Aydınlık dergisi yöneticisi Hikmet Çiçek’ten halen saklamakta olduğum bir faks aldım. Faksta, “hakkınızda Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı‘ndan önemli bilgiler aldık…. bu konuda sizinle görüşmek istiyoruz…” deniyordu. Bu kişinin, hakkımda Genelkurmay İstihbaratından bilgi aldıklarını bu kadar açık bir biçimde ifade etme cesareti rahatsız ediciydi….

“Bunun üzerine Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’na “… Hakkımda bilgi aldığını iddia eden Aydınlık dergisinden H. Çiçek’in faksı ekte gönderilmiştir…” diye bir yazı yazdım ve yazının ekine de ilgili şahsın çektiği faksı koydum. Her olayda derhal itiraz eden, adının kullanılmasına tepki gösteren, meseleyi hemen mahkemeye taşıyan, suç duyurusunda bulunan Genelkurmay Başkanlığı bu olayda hiç ses çıkarmadı, tepki göstermedi….

“İleriki dönemlerde, Susurluk’ta asker ve jandarmanın da rolü olduğunu söylememin ardından Aydınlık‘ta başta Doğu Perinçek olmak üzere derginin tüm yazarları her sayıda bana saldırmaya, iftira ve hakaretler yağdırmaya başladılar. Bunun üzerine açtırdığım davada hepsini mahkum ettirdim. Doğu Perinçek tazminatı ödedi ama dergideki diğer gazetecilerden hiç kimse tazminat ödemek istemiyordu; hiçbirinin adresleri doğru değildi, adres verdikleri yerler boş çıkıyordu…. Bu olayda şunu gördüm: … insanlar Aydınlık‘ta çalışan gazetecileri tazminata mahkum ettirseler dahi onlardan tahsilat yapmaları hemen hemen imkansızdı….

“… Bu örgütün [Ergenekon’un] ortaya çıkarılmasından çok daha önemli olan, … bu tür bir düşüncenin ve anlayışın kitleler ve devlet güvenlik örgütleri içerisinde veya onlarla dayanışma içerisinde olan gruplar tarafından kabul görmüş ve desteklenmiş olmasıdır. Nasıl ki Susurluk Olayı terörle mücadele adı altında rejim muhaliflerinin, sistemi değiştirmek isteyenlerin susturulmasını sağlamak için hukuk dışı yollarla onları yok etme yöntemi, bu amaçla oluşturulan örgüt ve ve yapılar ve bunların zamanla … maddi çıkarlara dayanan çeteleşme durumudur. … Ergenekon da … demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş bir hükümetin ve siyasi kadrolarının illegal yöntemlerle, zorla, şiddetle, militarist yöntemlerle devrilmesini ve siyasi kadrolarının ve siyasi anlayışının tasfiye edilmesini savunan bir anlayış ve düşünce…. Bu anlayışın kendisi, bu tür bir örgütsel yapının varlığından çok daha önemlidir…. bazı resmi görevlilerin ve üst düzey askeri görevlilerin bu tür bir örgütlenmenin içerisinde yer alması her zaman mümkündür. Asıl sorun, bu tür bir anlayışın kabul görüyor olması, savunulmasıdır. Türkiye’nin geçmiş demokrasi pratiğinde Ergenekon benzeri bir anlayışı savunanların … yüz binlerce insanın katledilmesini dahi meşru gördüklerini biliyor ve duyuyorduk…. Belki bu yargılamalarda … iddiaların, söylenenlerin, bulunanların hepsi yanlış, yalan ve düzmeceden ibaret olabilir. Yargılamalar beraatla sonuçlanabilir. Bu çok önemli değil. Asıl önemli olan, Türkiye’de böyle bir anlayışın var olmasıdır. Üstelik … benzer düşünce ve anlayıştaki insanların azımsanmayacak sayıda olmasıdır. (…)

“… düşünün ki gece PKK’lılar evinize geldi. Ekmek istiyorlar, yol soruyorlar, güvenlik kuvvetleri hakkında bilgi istiyorlar, hatta daha da ileri giderek kendilerine maddi destek vermenizi ya da çocuğunuzun kendilerine katılmasını istiyorlar. Bu taleplere hayır diyerek karşı çıkabilir misiniz? Ailenizin ve kendinizin can güvenliği için, ailenizi koruma içgüdüsüyle örgütten yana gözükmeye çalışarak dediklerini yapmanız çok doğaldır…. Diğer taraftan da gündüzleri askerler veya polis geliyor, örgüt hakkında bilgi istiyor, örgüte yardım etmemeleri konusunda halkı uyarıyor. Köylü karşı çıksa, aklından geçirdiği gibi davransa gözaltına alınabileceğinin, mağdur edilebileceğinin, kanundan bahsetmek istese de kimsenin onu dinlemeyeceğinin farkında. Geçmişte kimlerin infaz edildiğini, hangi köylerin yakıldığını, mülki amir ve savcıların şikayetlere dahi bakmadığını biliyor….

“Uzun süre bu şekilde yaşamak zorunda kalan insanlarda sahtekârlık bir yaşam biçimine ve davranış şekline dönüşür. Bir kişilik halini alan sahtekârca davranmak, o ortam içerisinde bulunan her insanı da böyle davranmaya itecektir.

“Yukarıda anlatılan yaşam tarzının biraz yumuşak biçimi, ülke genelinde büyük çoğunluk için de geçerlidir…. İnsanlar daha iyi imkanlara kavuşmak için, işini kaybetmemek için yetkilerini keyfi kullanan kişilere karşı çıkamaz…. İstenilen şekilde davranmadığı takdirde işten çıkarılma ihtimalinin ne demek olduğunu ancak bu riskle karşı karşıya kalanlar bilebilir.

“… Ülkemizde kurumlar, makamlar ve kişiler en ufak bir rüzgâr çıktığında hemen savruluyor, en hafif bir fiske ile yıkılıyorlar.  Güç kimde ise o tarafa yaslanıyor, hatalı veya yanlış olana karşı koymuyor, … Geçmiş dönemlerde askerlerin yönelimlerine göre bütün kurumlar kanun, hukuk, demokrasi vb. her şeyi bir tarafa bırakarak, hemen askerin yanında yer alıyorlardı…. Fakat şimdi güç odağı değişti; şimdi hükümet, başbakan bu güce sahip, rüzgâra göre eğilenler, bu defa da bu yeni rüzgâra göre eğilmeye başladılar.

“Ülkemiz, bırakın amirini eleştiren, yanlış karşısında tavır koyan ve görevinin gereğini yapan insan bulmayı, mevcut güç merkezinin gözüne girmek için kural tanımadan her türlü değeri ayaklar altına alan, üstünün istediği her şeyi itirazsız yerine getiren kişilerle doludur.”

(s. 338-46, 353-56.)


ESKİ MÜFTÜ VE MİLLETVEKİLİ HASAN MEZARCI VE TRT'NİN TEŞKİLAT DİZİSİNİN SELEN'İ İLE YARBAY LEVENT'İ

  Yaşadığımız dünyada rejim muhaliflerini zehirleme konusunda en büyük şöhrete sahip isim, Rusya Devlet Başkanı Putin. Zehirlettiği muhali...