HARP SANATI VE İKİ MEŞHUR ZAMPARA (İBN ARABÎ VE SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK)










İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı, esere yazdığı sunuşta şunları söylüyor:

“… İbn Arabî’nin … hükümdarlık hakkında görüş ve düşüncelerini ve hükümdara tavsiyelerini kısaca zikrederek üslubu hakkında bir fikir vermek istiyoruz: İmam … salih olduğu zaman teb’a da (halk da) salih olur; fasid (bozuk) olursa onlar da fasid olur (s. 105). … Allah bir topluluğa yönetici olarak bir ‘halife’yi tayin ettiği vakit, ona o topluluğun ‘sır’larını ve ‘akıl’larını da verir (s. 109).”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xxvi.)

Sadece bu lafları bile, İbn Arabî soytarısının dünyadan habersiz bir cahil, işkembeden üfüren bir madrabaz olduğunun anlaşılması için kafidir.

Bu tür sahtekârlar, müşahede, mükâşefe, sır, sırru’s-sır, hafî, ahfâ, ruh-u izafî, ruh-u küllî, tecellî vs. gibi alengirli kavramları kullandıkları zaman insanlar onlarda kendilerinin bilmediği gizli ve yüksek bir ilim bulunduğu zannına kapılırlar. Fakat böyle soyuttan somuta (mücerretten müşahhasa) geçtikleri zaman cehaletleri ve akılsızlıkları kabak gibi ortaya çıkar.

*

Dangalağın yaptığı genellemeye bakın, yönetici salih olduğu zaman memleket ahalisi de salih olur, bozuk olduğunda halk da bozuk olurmuş..

Peki Hz. Musa aleyhisselam bozuk olduğu için mi İsrailoğulları bozuktu?! 

O, “Ya Rab, görüyorsun ben (kendi) nefsimle kardeşimden (Harun’dan) başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle o fasıklar kavminin (topluluğunun) arasını ayır” (Maide, 5/25, Elmalılı meali) diye dua etmişti.

İbn Arabî soytarısı bu lafları sadece işkembesinden uyduruyor değil.. Eski Yunan filozoflarının kitaplarından, İhvan-ı Safa Risaleleri gibi derlemelerden bunları alıp yazıyor. Kafası da "istikamet"e basmadığı için tenkide tabi tutamıyor, okuduklarının doğrusunu yanlışından ayıramıyor.

Metafiziğe ve tasavvufa dair yazdıkları da aynı durumda.. 

Kendisinden önce yazılmış olan kitapları karıştırmış, onlarda gördüklerini alıp kendi kitaplarına aktarmış.. Bu arada kendisi de bazı şeyler uydurmuş. Laf kalabalığının içinde doğrular da yanlışlar da var.

Doğrularını görenler yanlışlarını da aynen kabul etme ahmaklığı sergiliyorlar.

*

Evet, adam aptal (Daha doğrusu sahtekâr)..

Hz. Osman ve Hz. Ali fasid kimseler oldukları için mi onların zamanında sayısız kargaşa ortaya çıktı?!

Hz. Muaviye onlardan daha salih olduğu için mi onun zamanında sükunet hasıl oldu?!

Adam sözde arif, fakat işkembeden sallıyor.. Böyle elle tutulur gözle görülür mevzularda konuştuğu zaman cehaleti ve uydurukçuluğu kabak gibi ortaya çıkıyor.. 

Mükâşefe falan filan edebiyatı yaptığı zaman ise ne dese aldanacak aptalları bulması zor değil.

Lafa bakın, “Allah bir topluluğa yönetici olarak bir ‘halife’yi tayin ettiği vakit, ona o topluluğun ‘sır’larını ve ‘akıl’larını da verir”miş.. Nasıldı o söz, “Küçük at da civcivler yesin” miydi, buna benzer birşeydi.

Öyle olsaydı, Sultan Abdülhamid İttihat ve Terakki çapulcularına mağlup olur muydu?!

Bu soytarı mı daha geri zekâlı, yoksa bu zırvalarına bulunmaz Hint hikmeti muamelesi yapan görmemiş görgüsüz taifesi mi, karar vermek zor.

*

Soytarı, harp sanatı hakkında da döktürmüş:

“Harplerin idaresi esnasında hükümdar bizzat harbe girmemelidir. Zira hem kendisi hem de mülkü (devlet) harap olur. Kumandan ve emirlerini göndermelidir. Onlar yenilse bile hükümdar yakınındaki devlet erkânı ve askerleriyle baki kalır. … Hükümdar düşmanlarına bizzat karşı çıkmayıp ‘ilim sahili’nde oturmalı, gerektiğinde ‘ilim denizi’ne açılıp düşmanı peşinden sürüklemeli ve onları orada mahvetmelidir.” (s. xxix.)

Soytarı birşey biliyormuş gibi işkembeden atıp tutmuş.. Cehalet ve hamakat denizinde boğulmuş.

Bu tür konularda kesin ilke ve kurallardan söz edilemez.. Şartlara göre hareket etmek gerekir..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Bedir, Uhud, Hendek ve Huneyn Savaşlarında ordunun başındaydı.. Mekke’nin fethinde ve Tebük seferinde de..

Buna karşılık, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman Medine’den ayrılmadı, savaşlara iştirak etmediler.. Fakat daha sonra Hz. Ali iç savaşlar sırasında hep ordusunun başında oldu.

Kur’an’a baktığımızda, Hz. Süleyman ile Zülkarneyn aleyhisselamın ordularının başında seferlere iştirak etmiş olduklarını öğreniyoruz.

*

Bu soytarı, kumandanlık işini sanki (kumandanlığı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in övgüsüne nail olmuş) Fatih Sultan Mehmet’ten daha iyi biliyor!

Fatih, Gedik Ahmet Paşa’nın İtalya seferi gibi birkaç sefer dışında hep ordusunun başında oldu. Ölümü de sefer sırasında gerçekleşti.

Murat Hüdavendigâr Kosova'da, savaş alanında şehadet şerbetini içti.

Yavuz Sultan Selim hep ordusunun başındaydı.. Kanunî de sefer sırasında vefat etti.

Osmanlı’nın son büyük zaferlerinden Haçova Meydan Savaşı sırasında ordunun başında Padişah III. Mehmed vardı.

*

Bazen, hükümdarın (devlet başkanının) mutlaka ve mutlaka ordunun başında olması, cephede kendisini göstermesi gerekir.

Cephe kavramını da burada günümüz şartlarına göre anlamalıyız.

Mesela, Şah Rıza Pehlevî, ülkede yaşanan iç kargaşadan ürküp 16 Ocak 1979’da İran’ı terk etmeseydi, İran’da İslam devrimi çok büyük ihtimalle gerçekleşemezdi.

Böylece “cephe”yi terk etmiş, savaştan (mücadeleden) kaçmış oldu.. İki hafta sonra, 1 Şubat günü Humeynî, sürgün hayatı yaşadığı Paris’ten İran’a döndü.

Tabiat boşluk kabul etmez.. Sen doldurmazsan başka biri gelir doldurur.

Bununla birlikte, Humeyni'nin dönüşü, tek başına devrimin tamamlanması, rejimin çökmesi anlamına gelmiyordu.

Onun gelişinden 10 gün sonra, 11 Şubat günü, İran Kara Kuvvetleri, rejim ile muhalifler arasında tarafsız konumda bulunduğunu ilan etti.

İşte bu, rejimin çökmesi anlamına geliyordu.

Şayet Şah kaçmamış olsaydı, ordu tarafsızlık ilan etmezdi, edemezdi.. 

Ve kanaatimce, İran’da bir devrim yaşanmazdı.

Yaşanamazdı.

*

Askerî darbelerin ve halk isyanlarının başarısı genelde siyasî liderlerin azim, cesaret ve sebat eksikliğinden kaynaklanır. 

(Hz. Osman istisnadır. O, Allahu Teala'nın huzuruna kan dökmeden gitmek istemiştir. Hz. Muaviye onu korumak için askerî birlik göndermeyi teklif ettiği halde bunu kabul etmedi. Sultan Abdülhamid'in Hareket Ordusu'nu ezmemesi de benzer bir hassasiyetten kaynaklanıyor. Buna karşılık Selanikli zampara ipleri eline alınca eski arkadaşlarını bile birer kumpasla asmaya çalıştı. Bazı ateist-laik-Kemalist soytarıların, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin suikast sonucu vefat etmiş olmalarından hareketle laga luga yaptıklarına şahit olunuyor. Onlar korumalarla, muhafızlarla ve fedailerle gezmiyorlardı. Bugünün sıradan bir devlet görevlisi bile birkaç korumayla dolaşıyor.)

Rusya'da komünizmin çöküşünden sonra bir askerî darbe teşebbüsü olmuş, Yeltsin'in tankın üzerine çıkması bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştı. 

Bizans İmparatoru Jüstinyen 532 yılında Nika Ayaklanması sırasında İstanbul'dan kaçmaya karar vermiş, karısı Teodora'nın onu bu kararından vazgeçirmesi sonucunda isyan bastırılmıştı.

*

Son İran-ABD savaşında dinî lider Hamaney, bir suikaste kurban gitmemek için ülkesini terk edip Rusya gibi bir ülkeye kaçsaydı İran devlet kurumları ve halk moralman çöker, maneviyatları sarsılırdı.

Yaşlıydı, hastaydı, sakattı, zaten ölecekti.. Fakat onun bu şekilde ölmesi, İran halkına cesaret ve ruh verdi.. Ölüsü, ülkesine dirisinden daha fazla hizmet etti.

Devlet başkanlarının cephede ölmesi ya da esir düşmesi değil, kaçmaları, saklanmaları yenilgiye neden olur.

Romen Diyojen Malazgirt’te esir düştü diye Bizans İmparatorluğu yıkılmadı, yeni bir imparator seçtiler.

İstanbul’un fethi sırasında son imparator Konstantinos Paleologos şehri terk edip başka bir yere gitseydi, İstanbul Fatih karşısında o kadar fazla direnemezdi.

*

Tarihte, zampara İbn Arabî’nin saçma öğüdüne göre hareket eden sivri zekâlı yöneticiler yok mu, var!

Biri Selanikli zampara Mustafa Atatürk..

Sözde vatanı kurtarmak için Anadolu’ya gönderilmişti, fakat Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’dan TBMM’yi açtığı 23 Nisan 1920’ye kadar 11 ayı aşkın süre ne cepheye gitti, ne de düşmana tek bir kurşun sıktı.

Bol bol nutuk attı, Padişah’a bağlılık yeminleri etti, kafa ütüledi. Cephe, Çerkez Ethem gibi isimlere emanet edilmişti.

Güneyde de (Maraş, Urfa, Antep) millet kendisi mücadele ediyordu.. Şahin Bey ve Molla Karayılan gibi isimlerin liderliğinde..

Daha sonra Selanikli cepheye sağ kolu İsmet’i gönderdi.. Kendisi Ankara’da Bizans entrikalarıyla meşguldü.

İsmet, Kütahya-Eskişehir'de Yunan karşısında büyük bir bozguna imza attı.. Yunan ordusu Polatlı'ya, Ankara'nın burnunun dibine kadar geldi.

Ve Selanikli, (Çanakkale’de savaş bitmeden cepheden ayrılan, Filistin’de İngiliz ordusunun karşısında yıldırım hızıyla kaçan) Selanikli, Kayseri’ye kaçma kararı aldı.

*

Fakat TBMM bu kararı kabul etmedi.. Selanikli’den cepheye gidip ordunun başına geçmesini istediler.

Selanikli ayak diredi.. Tam dört (rakamla 4) gün boyunca TBMM’de cepheye gidersin gitmezsin tartışması yaşandı.

Sonunda Selanikli baktı ki kendisi Kayseri’ye gitse bile TBMM gitmiyor, giderse dımdızlak ortada kalacak, siyaset denkleminden düşecek, ortaya iki şart sürdü.

Cepheye gitmeye şu iki şartla razıydı: Birincisi, TBMM’nin bütün yetkileri kendisine devredilecekti. Yani TBMM yetkisiz ve işlevsiz olacak, Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle Selanikli diktatör yapılacaktı.

İkinci şartı ise şuydu: Bir yenilgi durumunda kendisinden asla hesap sorulamayacaktı.

Sahici zampara, sahte kahraman Selanikli, “Mevzubahis olan vatansa benim şartlarım teferruattır, beni tutsanız bile ben durmam cepheye giderim” demiyordu.

*

Buna karşılık TBMM “Lanet olsun, mevzubahis olan vatansa zamparanın diktatörlüğü ve bizim yetkilerimiz teferruattır” diyerek onun bu şartlarına evet dedi.

Büyük kaçışlar virtüözü Selanikli zampara, böylece Sakarya Savaşı için cepheye gitti ve bu firar tutkusunun gereğini orada da sergiledi.

Orduya geri çekilme emri verdi.

Fakat Fevzi Çakmak, onun bu emrinin alt komuta kademelerine duyurulmasını erteledi.

O sırada, Yunan ordusunun çekilmeye başlamış olduğu anlaşıldı.. Çünkü askerler arasında salgın hastalık, açlık ve ishal başgöstermişti. General İshal ile Mareşal Açlık Yunan ordusunu kırıp geçirmişti.

Selanikli böylece şans eseri muzaffer komutan olmuş, bunu hemen fırsata dönüştürmüş, sinekten yağ çıkarma sanatındaki mahareti sayesinde üç rütbe birden atlayarak mareşal yapılmasını sağlamıştı.


EY KURT OLAN, KURTLANAN VE KURTLAŞAN, KAN UYUMAZ!

 



Mevlana Celaleddin rh. a.

(Mesnevî, 4. cilt)


3650 – Yine onu, o uykusundan uyandırırlar; kendi haline alaylı güler:

Rüyada çektiğim ne üzüntüydü? Doğru halleri nasıl unuttum?
O üzüntü ve hastalığın uyku işi, hile ve hayal olduğunu nasıl bilemedim?”

Dünya hayatı, uyuyanın rüyası gibidir; uyuyan kişi, bunun sürekli olduğunu zanneder.

Sonuçta ansızın ecel sabahı doğar, zan ve hile karanlığından kurtulur.

3655 – (Cennetlik, Cennet'teki) Kalış mekanını ve yerini görünce, o üzüntülerinden dolayı kendisini gülme tutar.

Dünya rüyasında gördüğün iyi ve kötü her şey, mahşer günü birer birer belli olacak.

Bu dünya uykusunda yaptığın, (ahiretteki) uyanıklık anında sana görünür;

Neticede bu yaptığının, (sadece dünyadaki) bu rüyada kötü yapmak olduğunu ve (ahirette) senin için yorumu bulunmadığını sanmayasın.

Ey esire zulmeden! Hatta (dünyadaki) bu gülüş, (ahirette) tabir gününde ağlama ve (soluyarak) nefes alış veriş olur.

3660 – (Rüyadaki) Ağlama, dert, keder ve inleyişini (tabirce) uyanıklığında sevinç bil (Kahkahayla gülmeyi de üzüntü).

Ey Yusufların derisini yırtan! Bu ağır uykudan kurt olarak kalkarsın.
Senin huyların birer birer kurt olur, öfkeyle uzuvlarını parçalar.

Kan, (öldürülenin) ölümünden sonra uyumaz; kısas olarak öldürülsen bile, “Ölürüm (cezamı dünyada çekmiş olurum) ve (ahirette) kurtulurum” deme!

Dünyadaki bu peşin kısas cezası, hilekârlıktır; (ahiretteki) kısasın darbesine göre bu, oyundur.

3665 – Bundan dolayı Allah, dünyaya oyun adını vermiştir; çünkü o cezaya göre, bu ceza oyundur.

Bu ceza, (dünyada insanlar arasındaki) savaşı ve fitneyi söndürmek içindir. O, (ahiretteki ceza) hadım etmektir, buysa (dünyadaki kısas ise sadece) sünnet etmek gibidir.

 

İNGİLİZLER, “BLACK JUMBO” KOD ADLI AJANLARI SELANİKLİ ZAMPARAYI NASIL PARLATIP KAHRAMAN YAPTILAR?

 







Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un Osmanlı Devleti’ne yönelik oyunlarından birini, Sivas Kongresi sırasında gündeme gelen Amerikan mandası meselesi oluşturuyor.

Galip devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya), mağlup devletlerden Almanya ve Bulgaristan ile birer barış antlaşması imzalamıştı. Aynı şekilde Osmanlı Devleti ile de bir antlaşma yapılması gerekiyordu. Ancak, Curzon’un niyeti Osmanlı Devleti ile anlaşmak değildi, (Türkiye’deki ajanlarının başı olan Rahip Robert Frew vasıtasıyla anlaştıkları, Black Jumbo kod adını verdikleri Selanikli Mustafa Kemal eliyle) onu yıkmaktı.

Selanikli’nin Anadolu’da yeni bir devlet kurmasını istiyorlardı. 

Ve bunun için Selanikli’nin zamana ihtiyacı vardı. 

Curzon’un antlaşma konusunda ipe un sermek, diplomatik müzakereleri askıya almak, ve böylece zamparaya zaman kazandırmak için yaptığı ayak oyunlarından birini Amerikan mandası meselesi oluşturuyordu.

Mehmet Hasan Bulut (daha önce de aktardığımız gibi) şunları söylüyor:

“… İngiltere, [ABD Başkanı] Reis Wilson’a Türkiye’yi manda himâyesi altına alma teklifinde bulundu. Bunun üzerine, İtilaf Devletlerinin [İngiltere, Fransa ve İtalya] işgali altındaki Türkiye topraklarının geleceği ve mandaya uygun olup olmadığı hakkında bir rapor hazırlamaları için Türkiye’ye bir komisyon gönderilmesine karar verildi. Komisyonda eski Robert Koleji hocalarından Albert Lybyer, İstanbul Amerikan Elçiliğinin eski çalışanlarından Dr. George Montgomery ve Rockefeller’a ait Standard Oil’in casusu William Yale vardı. Komisyona iki kişi liderlik edecekti: Oberlin Kolejinin rektörü Henry Churchill King ve bizim [Arnavutluk ve Rusya’da ihtilâlleri organize etmek ve ihtilâlcilere yardım etmek için İnsanî yardım organizasyon ve derneklerini kullanmış olan] Amerikalı işadamı Charles R. Crane.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 354-5.)

Evet, Amerikan mandası meselesinin gündeme getirilmiş olması; Selanikli zampara Mustafa Atatürk’e, önce (Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı / Milletvekilleri Meclisi’ni devreden çıkartacak) yeni bir meclis (TBMM) oluşturması, ardından (Osmanlı Hükümeti’nin pabucunu dama attıracak) yeni bir hükümet kurması, ve son olarak da Osmanlı Devleti’ni tarihe gömecek yeni bir devlet tesis etmesi için zaman kazandırılması gayesine matuftu.

*

Bulut’un sözünü ettiği komisyona gelince.. 

Liderleri olan Henry Churchill King ve Charles R. Crane’den dolayı King-Crane Komisyonu olarak adlandırılıyor.

Doğal olarak Selanikli zampara, kendisine zaman kazandıracak olan “manda” tiyatrosuna büyük bir hevesle iştirak etmeye hazırdı. Bulut’tan dinleyelim:

Hâlide Edip [Adıvar], Komisyon daha İstanbul’a gelmeden önce Charles R Crane ile mektuplaşmaya başlamış ve ona Millî Hareketin liderinin Mustafa Kemal olduğunu yazmıştı. Halide, İstanbul’da Crane ile yüzyüze görüştükten sonra, Ağustos ayının başında Mustafa Kemal’e yazarak ona Crane’den bahsetti ve Millî Hareket için Amerikan yardımının çok faydası olacağını söyledi. Mustafa Kemal de bu Amerikalı işadamı ile görüşmek isteyince Crane kendisinin gidemeyeceğini, fakat bir adamını göndereceğini söyledi.

“… [10 Ağustos 1919’da] Crane’in Mustafa Kemal’e söz verdiği adamı, yani Chicago Daily News gazetesinin muhabiri Louis Edgar Browne, yanında Hâlide Edib’in ve Crane’in referans mektupları olduğu halde Sivas’a doğru yola koyulmuştu. [Louis Edgar Browne (1891-1951): Amerikalı istihbaratçı. The New York Globe ve Chicago Daily News gazetelerin muhabiriydi. Rusya’da Bolşevik İhtilâlinde gazeteci-casusluk yaptı. İhtilâlden sonra ABD’ye döndü. Yeni vazifesi için Kemalist İhtilâlin başladığı Türkiye’ye gönderildi. Böylece Bolşevik liderlerini yakından tanıma imkânı bulduğu gibi Kemalist İhtilâlin liderlerini de tanımış oldu.]

“Bu arada Charles R. Crane, Türkiye Yahudileri adına kendisini ziyârete gelen Macedonia Risorta Locasının eski üstâdı Carasso ve Hahambaşı Haim Nahum ile görüştü. Carasso ve Nahum, İstanbul’un Türklere bırakılmasını istediklerini söylediler. Crane, Mustafa Kemal’in Pera Palas’ta kalırken birkaç kez görüştüğü Rahip Frew ile de buluştu. …

King-Crane Komisyonu 21 Ağustos’ta İstanbul’dan ayrılmış ve Yunanistan ve İtalya üzerinden Paris’e dönmüştü, fakat arkada bir adamlarını bırakmışlardı. Bolşevik İhtilâli esnasında Rusya’da vazife yapan ve Komünist liderleri yakından tanıyan gazeteci Louis E. Browne, Sivas Kongresindeki tek Hristiyandı. Mustafa Kemal, Doğu illerini temsil etmeleri için Erzurum Kongresinde kurduğu Heyet-i Temsiliye’nin [Temsilciler Kurulu'nun] sayısını Sivas’ta artırarak, onlara tüm yurdu temsil etme vazifesi vermişti. Kûtülamâre’de [İngiliz casus] Aubrey’e İngiltere’yi ne kadar çok sevdiğini anlatan Bekir Sami de içlerindeydi. Heyet-i Temsiliye ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelerek Kongreye katılan delegeler, İstanbul’da mason localarında toplanan İttihâtçılar gibi Amerikan himâyesi istiyordu. Mustafa Kemal de Amerika’nın manda himâyesini kabul edip etmeyeceğinden emin olmak için Crane’in temsilcisi Browne ile konuştu. Amerikalı gazeteci buna garanti veremeyeceğini söyleyince Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye, manda için Türkiye’nin vaziyetini tetkik etmeleri (incelemeleri) maksadıyla Amerikan Kongresi’nden bir heyet (kurul) talep eden bir dilekçe imzaladılar ve Amerikan Senatosuna ilettiler. Bu arada İngilizler de hızla büyüyen Millî Harekete müdahale etmeyeceklerini ve bitaraf (tarafsız) kalacaklarını beyan ediyordu.”

(Bulut,  s. 362-4, 366.)

İngilizler aslında tarafsız değillerdi.. “Milli Hareket”i destekliyorlardı.. Fakat İstanbul’daki Osmanlı padişahının ve Osmanlı hükümetinin “hain”, “milli hareket”in başındaki Selanikli zamparanın da “yedi düvele kafa tutan kahraman” gibi gösterilmesi için “Mustafa Kemal karşıtı” gibi görünüyorlardı. 

Bazen de tarafsızlık türküsü söylüyorlardı.. Tarafsızlıkları sahteydi.

İşin aslının böyle olduğunu, Selanikli zamparanın sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam Orgeneral İsmet İnönü 1973 yılında “resmen” açıklayacaktı:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Durum buydu, fakat millete tam tersinin gösterilmesi, Selanikli zampara sanki İngilizler’le kavga ediyormuş, İngilizler onu yok etmeye çalışıyorlarmış gibi bir görüntü verilmesi gerekiyordu.

Zamparanın kahramanlaştırılması için bu gerekliydi.

Bunun için çevrilen dolaplardan birini Ali Galip olayı oluşturuyor.

Vikipedi’de şu satırlar yer alıyor:

“1919'da, merkezi Elazığ Harput Valiliği'ne tayin edilmiştir. Sivas Kongresi’ni dağıtmak ve başındakileri yakalayıp İstanbul’a göndermek üzere Sivas Vali ve Kumandanlığı emrine verilmiştir. Fakat bu görevi yerine getirmeyi başaramamış ve Halep’e kaçmıştır. Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, Adapazarı’nda 1 nolu Askeri Mahkemesi’nde yargılanıp beraat ettiği halde, Başbakan Rauf Orbay’in isteğiyle “Yüzellilikler” listesine alınarak Romanya'ya sürgüne gönderilmiştir. Sürgünde iken 1932'de ölmüştür.

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Ali_Galip_(Elaz%C4%B1%C4%9F_valisi))

Bulut, konu hakkında şunları söylüyor:

“Kongre esnasında birileri, Elaziz Vâlisi Ali Gâlip ve İngiliz istihbaratçısı Binbaşı Noel’in, İstanbul Hükümetinin desteğiyle Mustafa Kemal’in üzerine asker gönderip Milliyetçi Hareketi dağıtacağı dedikodusunu yaymıştı. Bunun üzerine Mustafa Kemal, Ali Gâlip ve Binbaşı Noel’in derhal tevkif edilmelerini emredip üzerlerine bir ordu gönderdi. Ali Gâlip Sivas’a gitmesi emredildiği halde oyalanıyordu. Milliyetçiler gelince geride okumaları için birtakım evrak ve para bırakarak Malatya dağlarına kaçtı. Evrakların arasında Sadrazam Damad Feride çektiği, Milliyetçilerden şikâyet eden bir telgraf ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarının nakli için gönderilen paranın makbuzu vardı. Lord Allenby’in adamı Binbaşı Noel ise yakalanmıştı ama Irak hududuna götürülüp serbest bırakıldı.” (Bulut,  s. 367.)

Oyun iyi hazırlanmış, sahne ve dekor tamam, senaryo mükemmel, oyuncular da işinin ehli..

Lord Allenby’nin adamı ajan-istihbaratçı Binbaşı Noel devrede.. Ali Galip’e nezaret ediyor.. Ali Galip’in onun verdiği akla göre hareket ettiği açık.

Lord Allenby, Selanikli zamparanın eski dostu.. Altı yıl önce, 1913’te İngiltere’de casus Aubrey Herbert’in zampara onuruna verdiği yemekte tanışmış, birlikte kadeh kaldırmışlar.

Ve de Selanikli zampara, Filistin’de Lord Allenby’nin komuta ettiği İngiliz kuvvetlerinin karşısında palaspandıras kaçarak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı defterini mağlup olarak kapatmasını sağlamış.

Ve aynı Allenby, Şubat 1919’da İstanbul’a gelince, Osmanlı Genelkurmayı’na, Selanikli zamparanın Anadolu’ya Altıncı Ordu komutanı olarak atanması talimatını vermiş.. 

Oysa aynı günlerde İngilizler işe yarar ne kadar Osmanlı subayı, siyasetçisi, devlet adamı ve aydını varsa tutuklayıp Malta’ya sürgün etmektedir.. 

Selanikli zamparaya ise kefil oluyorlar.

*

Fakat Filistin’de “Ya istiklal, ya ölüm!” demeyen, “Mevzubahis olan vatansa benim canım teferruattır” diye konuşmayan, “Vatanın bir karış toprağı bile kan dökülmeden terk olunamaz” şeklinde vecize uydurmayan, askerlerine “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” diye kahramanlık dersi vermeyen, yıldırım gibi kaçan Selanikli zampara, orada yapmadığı kahramanlığı bu defa yapacak, Allenby’nin teklifi çerçevesinde Anadolu’ya gitmeyi kabul etmeyecektir.

Ancak, Osmanlı Padişahı ve de Osmanlı hükümeti mesajı almıştır. Anadolu’da bir hareket başlatmak istiyorlarsa İngilizler’in intikal için kolay vize vereceği bir adamlarının olduğunu anlamışlardır. Onu kullanarak İngilizler’e oyun oynamaları mümkün olabilecektir.

Bilmedikleri ise, İngilizler’in tam da böyle düşünmelerini sağlamak için kendilerini “yemlemekte” olduklarıdır.

*

Ve İngilizler, satrancın bir sonraki hamlesinde Selanikli’nin “devlet sırrı” niteliğindeki “özel görev”le Anadolu’ya gönderilmesini sağlayacak adımlarını atarlar. Doğu Karadeniz'daki karışıklıkları bitirmek için bir yetkili gönderilmesini isterler.

Böylece bütün gözler Selanikli'ye çevrilir.. 

Samsun'a gönderilecek olan zampara görünüşte “müfettiş”tir, fakat verilen yetkiler “Anadolu genel valiliği” ve hatta “padişah vekilliği” mahiyetini taşımaktadır. Padişah Vahideddin, İngilizler'e karşı bir oyun kurmaktadır; Sadık dalkavuğu Selanikli zamparanın kendisini "satmayacağını", satmak istese bile milletin böyle "defolu" bir adamın bunu yapmasına izin vermeyeceğini düşünmektedir. (Adam defoludur, çünkü, Falih Rıfkı'nın Çankaya'sında yazdığına göre, İttihatçılar tarafından "sarhoş, sefih, hiçbir makam ve mevki ile gözü doymaz, haris, fırsatçı ve ahlâksız" biri olarak bilinmektedir. Fevzi Çakmak ile İnönü bile onu "muhteris ve menfaat düşkünü" kabul etmektedir.)

Filistin kaçkını artık sadece Altıncı Ordu’nun değil, bütün orduların komutanıdır.. Anadolu’da Van’dan Ankara’ya kadar her askerî birliğe komuta etme mevkîindedir.

Sadece bu da değil, bütün mülkî amirler (valiler, kaymakamlar) üzerinde yekilidir; istediğini görevden alabilir, istediği kişiyi istediği makama atayabilir.

*

Ancak, Anadolu’daki faaliyetlerini Osmanlı padişahı ve hükümeti adına yapan "görevli bir memur" olmaktan kurtarılması gerekmektedir.

İngiliz’in yazdığı senaryonun bir sonraki bölümünde bu vardır.

O yüzden Osmanlı Hükümeti’ne Selanikli’yi İstanbul’a geri çağırmaları talebinde bulunurlar. Durum şudur:

Yeni Sabah'ta … Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’”

(Ağaoğlu,  s. 219.)

İngilizler’in hazırladığı yol haritasında Selanikli zamparaya düşen rol şudur: İstanbul’a dönmemesi, askerlikten (memuriyetten) istifa etmesi! (Böylece, "görevli memur" değil de "milletin temsilcisi" olarak yoluna devam ediyor görünmesi mümkün olacaktır.)

Bu hamleyle Osmanlı Padişahı ve Hükümeti İngilizler’in arzusuna boyun eğen “hain”ler haline getirilirken, Selanikli de tiyatronun kafası karışık seyircilerine “yedi düvele meydan okuyan kahraman” olarak takdim edilecektir.

Ortada Selanikli için herhangi bir risk bulunmamaktadır. Nasıl olsa Osmanlı Hükümeti İngilizler’in bu talebine göre hareket etme konusunda pek fazla istekli olmayacaktır. Ayak sürüyecektir.

*

Diyelim ki İngiliz-Selanikli konsorsiyumunun planları yolunda gitmedi, işi berbat ettiler, sonuç alamadılar, zampara için yine risk bulunmamaktadır. 

(Selanikli’nin İngilizler’le anlaşmış olduğunu o sırada bilmeyen, samimiyetine inanan Kâzım Karabekir’in desteği olmasaydı zamparanın hikâyesi başlamadan bitmiş olacaktı.. Selanikli, Karabekir’e olan borcunu İzmir Suikasti’ni bahane ederek onu idamla yargılatmak suretiyle ödemeye çalışacak fakat ordunun tepkisi yüzünden buna imkân bulamayacaktır. Fakat ölümüne kadar polis ve hafiye-ajan takibi altında tutarak ona kan kusturacaktır.)

Selanikli için risk yoktu.. Çünkü, “Padişahımızın İngilizler’in talebine istemeden, mecbur kaldığı için boyun eğdiğinin farkındaydım. O yüzden görevime devam etmeye çalıştım” diyerek işin içinden sıyrılması mümkündü.

Nitekim başlangıçta millete hep bunu söyleyegeldi.

*

Ne zamana kadar?

Kongreleri tamamlayıp TBMM’yi açıncaya ve lisan-ı hal ile “TBMM, Türk milletini temsil etmektedir, ben millete dayanıyorum, milletin üstünde bir mercî kabul etmiyorum, hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir, ve de şu anda millet benden ibarettir” deme imkânına kavuşuncaya kadar.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkaracak, “millet”i (darağaçlarının gölgesinde) kendisinin “milletin temsilcisi” olduğunu kabul etmeye zorlayacaktır.

Bir sonraki aşamada, kendisine “Bu TBMM milleti temsil ediyor, biz TBMM üyeleri olarak senin yaptıklarını onaylamıyoruz” diyen milletvekillerine milletin kendisinden ibaret olduğunu şu sözleriyle hatırlatacaktır:

Hakimiyet … hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, …, kudretle ve zorla alınır. … Burada içtima edenler (toplananlar), meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat, usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir."

Bu ikna edicilik katsayısı yüksek gayet beliğ nutuk etkisini gösterecek, TBMM üyeleri “Hakimiyet kayıtsız şartsız Selanikli zamparanındır, millet halt etmiştir” düsturunu kabul edecek, ve kafalar kurtulacaktır.

*

Ali Galip olayına dönelim..

Binbaşı Noel ile Ali Galip’in kendilerine düşen rolü mükemmelen oynadıkları görülüyor.

Anlaşılan şu ki, Binbaşı Noel, Ali Galip’in Sivas’a yürümesine engel olmuş.

Bu noktada meşhur MİT’çi Prof. Mahir Kaynak’a atıfta bulunmakta yarar var: İşin içine istihbaratçılar da girdiği zaman, bir eylemin asıl maksadını, olayın yol açtığı sonuçlara ve bundan kimlerin yararlandığına bakarak anlamak mümkün olabilir.

Ali Galip fiyaskosu, Osmanlı Hükümeti’nin itibarsızlaştırılması ve Selanikli’nin postallarının cilalanması sonucunu vermiş.. Binbaşı Noel de rolünü muvaffakiyetle icra etmenin gönül huzuru içinde sahneyi terk etmiş.. Bulut’tan dinleyelim:

“Bu hâdise, kongrenin kapanış günlerine denk getirilmişti. Böylece Mustafa Kemal, artık İstanbul Hükümetini Milliyetçilere karşı İngilizlerle işbirliği yaptığı için hıyânetle suçlayabilirdi. Telgrafın başına geçen Mustafa Kemal, İstanbul’daki Dâhiliye Nâzırına [İçişleri Bakanı’na], onu vatana hıyanetle suçlayan ve ağır hakaretler ihtiva eden bir telgraf çekti. İstanbul’dan karşılık geldi. İstanbul Hükümeti ile Milliyetçiler arasındaki bağları tamamen koparan ve birbirlerini hainlikle suçlayan bu telgraf savaşını, Crane’in adamı gazeteci Browne gülerek izliyordu. Mustafa Kemal kendisine tertip, edilen bu oyunu [Ali Galip olayını] Anadolu’daki bütün telgraf merkezlerine iletti. Ardından “Kahrolsun Damad Ferid!” tezahüratları arasında kongre merkezinin balkonuna çıkarak Kongre kararlarını ilân etti.

“Madem İstanbul Hükümeti vatana hıyanet etmişti o zaman [Erzurum Kongresi’nde kurulan] Heyet-i Temsiliye [Anadolu’da] geçici hükümet olarak çalışacak ve milletin işlerini Mustafa Kemal ve arkadaşları görecekti. Mustafa Kemal’in Pera’da görüştüğü ve İngiltere Hükümetinin reisi [Başbakan] Lloyd George ile yakın bağlantıları olan [İngiliz istihbaratının / gizli servisinin Türkiye şefi] Rahip Frew, Damad Ferid’e İngilizlerin artık Mustafa Kemal’e karşı olduğunu söylüyor ve ona karşı cephe alması için Sadrazam Ferid’i kışkırtıyordu. Buna inanan Damad Ferid, Anadolu’da kendi hükümetlerini kuran Milliyetçiler üzerine asker göndermek istedi ama İngilizler bunu kabul etmedi. Hatta Heyet-i Temsiliye’nin önünü açmak için Anadolu’daki bütün birliklerini çektiler. îngilizlerin bu hareketine darılan Damad Ferid istifa etti.”

(Bulut,  s. 368.)

 

HARP SANATI VE İKİ MEŞHUR ZAMPARA (İBN ARABÎ VE SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK)

İbn Arabî’nin  Tedbîrât-ı İlâhiyye  adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan  Prof. Mustafa Tahralı , esere yazdığı sunuşta şunları söylüyo...