DİNDE AKLIN YERİ VE TARİHSELCİLİĞİN (GÜNCELLEMECİLİĞİN) AKILSIZ AKILCILIĞI

 




Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında, dinî meselelerde aklî delil getirilirken düşülen hatalara özlü bir biçimde değinmiş bulunuyor.

Şöyle diyor:

“Onlardan (o hatalardan) birisi aklî delîlin mutlak olarak [her durumda; kayıt ve şart getirmeden] naklî delîle (ayet ve hadîse) üstün tutulmasıdır.”

Aklî ve naklî (Kitap ve Sünnet’ten getirilen delil) ya kat’î/kesin ya da zannî/muhtemel olur.

Bu kat’îlik ve zannîlik de ya sübutta (sabit oluş, mevcut oluş, var oluşta) ya da delalette (anlamda) olur.

Mesela Kur’an ayetleri sübut bakımından kat’îdir. Çünkü bize, tevatürle (yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan çok sayıda ravînin rivayetiyle) gelmiştir.

Bazen de rivayet sübut bakımından kat’î olmaz. Bu ancak hadîslerde (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerinde) mevzubahis olur.

Sübut bakımından kat'î hadisler, mütevatir hadislerdir. Ahad (tek kanaldan, tek rivayet silsilesiyle gelen) hadisleri muhaddisler sübut bakımından sahih, hasen, zayıf vs. gibi derecelere ayırmışlardır. Ancak, sahih de olsa bir hadis, şayet mütevatir değilse, sübut bakımından tam kat'i olamamaktadır. Bununla birlikte, zannîliğin en üst derecesindedirler.

Ancak, çok sayıda ahad sahih hadis anlam (delalet) bakımından birbirleriyle uyuştuğunda, manevi (mana bakımından) bir tevatürün ve dolayısıyla sübutta kat'iliğin ortaya çıktığını söylemek mümkün olur.

Benzer şekilde çok sayıda zayıf hadis aynı anlamı verdiklerinde senet bakımından zayıf olsalar da mana bakımından sahih hadis kategorisinde değerlendirilebilecek duruma geldiklerini söylemek mümkün olabilir.

Bir hadisin zayıf kabul edilmesine neden olan etkenler, hadisin ravilerinden en az birinin güvanilirlik bakımından şüpheli olmasıyla ortaya çıkar. Mesela ravi unutkan olabilir, yahut meçhul/tanınmayan biridir, veyahut da güvenilirliğini zedeleyen bir suçlamanın hedefi olmuştur. Ravi yalancılığıyla tanınan biriyse, ondan hadis alınmaz.

(Tarihten örnek verelim: Selanikli Mustafa Atatürk’ün taktik gereği takiyye yapabildiği, muhaliflerini şaşırtmak için yalan söyleyebildiği, olduğundan farklı görünebildiği bilindiği için, onun mesela Padişah Vahideddin’le olan özel görüşmesine ilişkin olarak söylediği sözler, “sübut” bakımından kat’î kabul edilemezler. 

Usûl-ü hadîs ilmi açısından onun rivayetleri “sahih” kategorisine hiçbir zaman girmez. Zayıflığın en üst derecesinde kabul edilirler ve başkalarından nakledilen rivayetlerle doğrulanmama durumunda kabule mazhar olmazlar.)

*

Kat’îlik (kesinlik) ve zannîlik ikinci olarak delalette söz konusu olur.

Mesela yolda burnu sargılı bir genç kız ya da delikanlı gördüğümüzü düşünelim. Bu sargılı olma durumu bir estetik ameliyattan da kaynaklanıyor olabilir, bir kavga sonucu burnun kırılmasından da, yahut bir kaza geçirip düşmeden de.. İşte burada delalette zannîlik söz konusudur.

İçtihadî ihtilaflar genelde delaletteki zannîlikten kaynaklanır.. Mesela örneğimizde birisi der ki “Son zamanlarda estetik ameliyat moda oldu, bu olsa olsa bir estetik ameliyatın sonucudur”, diğeri de “Bu kasabada estetik ameliyat yapan çıkmaz, bu olsa olsa bir kazadan kaynaklanıyor” diye düşünür, öbürü de “Buranın halkı çok kavgacı, her gün karakolluk, mahkemelik oluyorlar, bu çok büyük ihtimalle bir kavganın sonucu” diyerek kendince “içtihat”ta buhunur.

*

Bu noktada, merhum Tehanevî'nin dikkat çektiği üzere, aklî ve naklî delillerin kat’î/kesin veya zannî/muhtemel oluşu bakımından birkaç ihtimal var..

Birincisi, kesin aklî delil ile kesin naklî delilin (hem sübutu/varlığı hem de delaleti/anlamı kesin/kat’i naklî delilin) çelişmesidir ki, bu, mümkün değildir.

İkincisi, kesin aklî delil ile (sübutu ve/veya anlamı bakımından) zannî naklî delilin çelişmesidir. Bu durumda zannî naklî delil tevil edilmektedir.

Üçüncüsü, zannî aklî delil ile (ister kesin ister zannî olsun) naklî delilin çelişmesidir. Bu durumda zannî aklî delile itibar edilmez, naklî delil kabul edilir.

*

Merhum Tehanevî’nin aklî delilin kullanımı konusunda dikkat çektiği ikinci hata, tahmin ve teorilerin aklî delîl zannedilmesidir. 

Mesela bilimsel teoriler, adı üstünde bilimsel teoridir, yani kesin aklî delil niteliği taşımazlar, gözlem (müşahede) ve tecrübeye (deneye) dayanan tahmin ve zan durumundadırlar.

Bir başka hata, fıkhî meseleleri ve şer’î hükümleri akılla isbât etme (varlığını akla, aklın onayına dayandırma) teşebbüsüdür,

Bir diğer hata, aklî delile benzerlik gösteren durumların aklî delîl gibi kabul edilmesidir. Öyle ki, “gözlem ve deney”e (beş duyunun algılarına) dayanan deliller, aklî delil zannedilmektedir.

Mesela, ölümden sonra dirilme, aklen (akıl açısından) mümkün kategorisine girer; yani akıl açısından ne vaciptir/zorunludur, ne de imkânsız/muhal.

Bu, akıl açısından mümkün olmasaydı, bazı insanların “Belki gelecekte bilim ilerler de yeniden canlanırız” diyerek cesetlerinin dondurulmasını istemeleri delilik kabul edilirdi.

İşte böyle bir meselede peygamberlere “Biz ölülerin dirildiğini görmüyoruz, bizim için ölüleri diriltin ki bu iddianıza inanalım” demek, aklî delilin gerçekte aklî olmayan, hissî (duyusal) delil olan benzerini istemek olmaktadır.

Halbuki, bir peygamberin (mesela Hz. İsa a.s.’ın yaptığı gibi) ölüleri diriltmesi, bu konudaki aklî delilin durumunu (yeniden dirilmenin aklen mümkün oluşunu) değiştirmez. Ölümden sonra dirilme akıl açısından yine mümkün olarak kalır. Vacip/zorunlu olmaz. 

Yani Hz. İsa a.s. ölüyü diriltti diye ölümden sonra bir ahiret hayatının var olması ve ölülerin diriltilmesi “aklen” vacip/zorunlu hale gelmez.

Ancak, o mucizeye şahit olan ve onu mütevatir haber olarak işiten insanlar, ölümden sonra dirilmenin mümkün olduğunu gözlem ve tecrübe ile de anlamış olurlar. 

Aklı iyi kullanan kişiler açısından aslında burada değişen birşey yoktur. Şahit olunan olay sadece Hz. İsa a.s.’ın mucize gösteren (başkalarının yapmaktan aciz kaldığı şeyleri yapabilen) bir peygamber olduğunu gösterir.

Buradan hareketle Hz. İsa’nın haber verdiği gibi bir ahiret hayatının var olduğuna inanmak gerekir, fakat salt/saf/mahza akıl açısından ölümden sonra dirilişin hükmü değişmez: O, akıl açısından ne zorunludur/vaciptir ne de muhal/imkânsızdır. Mümkündür.

*

Merhum Tehanevî’nin dikkat çektiği (bir öncekiyle bağlantılı) bir başka hata, ortada (gözlem ve tecrübeye, yani hissî/duyusal/algısal delile ihtiyaç bırakmayan) kesin aklî delil bulunduğu halde duyusal delil istenmesidir. 

Bu hususta en büyük örnek, Allahu Teala’nın varlığını kabul etmek için bazılarının O’nu görmeyi istemeleridir.

Halbuki Allahu Teala’nın varlığı ve birliği beş duyuya (görme, duyma, dokunmaya vs.) dayalı gözlem/müşahede ile değil, ancak akılla bilinebilir.

Çünkü mesela görme, ışığın bir cisme çarpıp gözümüze yansımasıyla gerçekleşir, Allahu Teala ise yarattıklarının bir parçası veya onların içine sığıp yerleşen bir “şey” değildir ki, O'na Güneş ışığı vurup da görülsün.

*

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği, İmam Matüridî’nin Kitabü’t-Tevhîd‘inde, ve diğer kelâm âlimlerinin eserlerinde büyük bir vukufla ayrıntılı biçimde açıkladıkları gibi, aklen zorunludur/vaciptir, yani Allahu Teala vacibü’l-vücuttur, varlığı aklen vacip/zorunlu olandır.

Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini kabul/itiraf için O’nu görmeyi istemek veya beklemek ise, kendi duyusal algılarını temel ölçü/ölçüt/kıstas haline getirme cehaleti ve akılsızlığıdır.

Mesela, bütün insanlar sadece dört duyuya sahip olsalardı, görme diye birşey bulunmasaydı, yıldızların varlığı gözlemle de, akılla da bilinemezdi, ancak (sadık, mucizeyle teyit edilmiş) peygamberlerin haberiyle bilinebilirdi.

Akıl bunun mümkün olduğunu söylerdi, fakat fiilen var olduğunu söyleyemezdi. Gözlem ve deney de, görme duyusunun yokluğu nedeniyle bunu isbat edemezdi (varlığını gösteremezdi).

Ancak, yıldızların varlığı böylesi bir durumda akıl açısından (görmeyen için de) mümkün kategorisine girerken, Allahu Teala’nın varlığı akıl açısından her halükârda zorunludur. (Konuyu dağıtmamak için burada detayına girmiyoruz.)

Peygamberler esas itibariyle Allahu Teala’nın varlığını haber vermek için değil, salt akılla bilinemeyecek hususları (insanları sorumlu tuttuğunu, öylesine başıboş yaşasınlar diye yaratmadığını, ibadet yükümlülüğü getirdiğini ve bir ahiret hayatının mevcut bulunduğunu) bildirmek için gönderilirler.

*

Merhum Tehanevî'nin dikkat çektiği bir diğer hata, (yine önceki hatalarla bağlantılı olarak) olması aklen zaten mümkün olan işlerde ayrıca aklî delîl istenmesidir.

Olması aklen mümkün olan şey için ayrıca aklî delil istemek, aklî delilin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanan bir anlayış eksikliği ve cehalettir.

Bir başka hata, birşeyin varlığını veya gerçekleşmesini hayatın olağan akışı bakımından akla uzak bulmayı, akıl bakımından muhâl oluşa yani imkânsızlığa delîl saymaktır.

Mesela Dünya’da kanatlı kaplanın varlığı akla uzaktır, fakat böyle bir canlının varlığı akıl bakımından imkânsız değildir; nitekim evrimciler zaman içinde evrimle böylesi canlılar oluşmasını akla aykırı bulmazlar, aynı şekilde bilimi önemseyenler de, genetik biliminin vs. gelişmesi ile bu tür canlılar meydana getirilebilmesini, aklen imkânsız kabul etmezler. 

Fiilen var olmamak başka birşey, aklen imkânsız olmak başka birşeydir.

*

Bir diğer hata ise, yukarıdaki hataya benzer şekilde, doğa yasası diye adlandırılan düzenlilikler (âdet) ile aklı birleştirmektir.

Âdeten imkânsız görünen şey, aklî imkânsızlık dairesi içine girmez. Mesela ateşin Hz. İbrahim’i yakmaması âdete aykırıdır, akla değil.

Akıl açısından ateşin yakması mümkündür, ne zorunlu ne de imkânsız. Yaktığı zaman, o “mümkün” olan, fiilen gerçekleşmiş olur. Fakat akıl açısından onun hükmü yine “mümkünlük” olarak kalır. Zorunluluk katına çıkmaz.

Eğer burada aklî zorunluluk söz konusu olsaydı, Hz. İbrahim a.s.’ı ateşin yakmaması muhal olurdu. Ateşin yakması âdeten zorunludur, aklen değil.

Mucizeler çerçevesinde aklen imkânsız olan şeyler değil, âdeten imkânsız olan şeyler gerçekleşir. Mesela bir sopanın yılana dönüşmesi âdeten imkânsızdır, aklen değildir. O, aklen mümkündür.

*

İşte bu noktada tarihselcilerin akılsızlığı devreye girmektedir.

Aklen imkânsız ile âdeten imkânsızı birbirine karıştırdıkları için mucizeleri tevil etmeye kalkışıyorlar ve peygamber kıssalarını günümüz roman ve hikâyeleri gibi (ibret olsun diye) uydurulmuş şeyler gibi göstermeye çalışıyorlar.

Yani aklın hududunu, beş duyu ile muttali oldukları âdet (doğa yasası adını verdikleri düzenlilik) çerçevesinde belirliyorlar. 

Fakat burada (kendi duyusal algılarını baz ya da kıstas alarak) sınırlandırdıkları şey, sadece aklın hududu değil. Aynı zamanda Allahu Teala'nın güç ve kudretini de sınırlandırıyorlar.

Allahu Teala, yarattığı âdet'in hâkimi değil, mahkûmu haline geliyor.

Bunun anlamı, âdet'in aklen mümkün bir durum olmaktan çıkıp vacip/zorunlu hale gelmesi demektir.

Mahlukattaki âdet'i (düzenliliği, hayatın olağan akışını) vacip/zorunlu kabul etmenin bir sonucu olarak, Allahu Teala'nın onu gücü ve kudretiyle değiştirmesini muhal/imkânsız görmeye başlıyorlar. 

Buna bağlı olarak da mucizeleri inkâr ediyorlar.

Ancak, bu inkârlarını doğrudan lafza (metnin kendisine) yöneltmiyor, yorum düzeyinde ifade ediyorlar. Yani "Bunlar ibret olsun diye anlatılmış mecazî kıssalardır" türünden şeyler söylüyorlar.

*

Yahudi ve Hristiyanlar’ın buna ihtiyaçları var, çünkü onların rivayetlerinde (gerçekte yaşanmamış) birtakım uydurmalar mevcut ve bunlar herkes tarafından biliniyor.. O uydurmaların onurunu kurtarmak için geçmişteki gerçek mucizeleri de onlara katıyor, hepsine birden “uydurulmuş ibret verici kıssalar” muamelesi yapıyorlar.

Yerli-milli laik tarihselci ilahiyatçılar da, onları taklit etmek suretiyle “Batı standartlarında ilahiyatçı” olmayı başardıklarını düşünüyorlar.

Aslında başardıkları tek şey, taklitçilikte maymunları geçmeleri, ve onların yapamadığı birşeyi yaparak taklitçiliği davranışla sınırlı tutmayıp zihniyet alanına taşımalarından ibaret.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) SİYASETİN ALTINCI KOLU: TARİHSELCİ (GÜNCELLEMECİ) İLAHİYATÇILAR

 






Nasıl oryantalistler (şarkiyatçılar, İslamologlar) sömürgeciliğin/emperyalizmin keşiş ve keşif kolu ise, yerli-milli tarihselci ilahiyatçılar da İslam dünyasındaki laikçi zorbalığın altıncı koludur.

Görevleri müslümanlar arasında bozgunculuk yapmak, kafaları karıştırmak, direniş ruhunu öldürmek, cepheyi içerden çökertmektir.

Bunlar devrimci ve değişim yanlısıdırlar.. Fakat değişim taleplerinin ve devrimciliklerinin nesnesi mevcut düzen ya da rejim değildir..

Onlar İslam’a karşı devrimci, laik (siyasal dinsiz) düzen karşısında ise sadık bende ve köle ruhlu dalkavuklardır.

Onlar, İslam’ın hükümleri karşısında değişim yanlısı, yenilikçi ve güncellemeci, laiklik (siyasal dinsizlik) karşısında ise “Hikmet buyurdu efendilerimiz”cilerdir.

*

Nasıl laiklik (siyasal dinsizlik) bize Batı’dan gelmiştiyse (İngiliz oyunuysa), laikliğin öncü birlikleri olan tarihselcilerin tarih sahnesinde arz-ı endam etmesini sağlayanlar da İngilizler’di.

Mısır’da bunu yaptılar.. Said Ramazan el-Butî, İslam Akaidi: Yaratıcının Varlığı, Yaratılanın Görevi adıyla Türkçe’ye çevrilmiş olan kitabında örnekleriyle anlatır.

Ancak, Mısır ilk değildi.. İşe Hindistan’da başlamışlardı.. Hindistan çıraklık, Mısır ise kalfalık dönemleriydi. Kemalist ve laik (siyasal dinsiz) Türkiye ise ustalık eserleri olacaktı.

Sömürgeleştirdikleri Hindistan’da “güncellemeci” sözde müslüman aydınlar ve din adamları yetiştirmişler ve medrese ulemasının karşısına dikmişlerdi.

Ulema, istemeyerek de olsa, bu din bağına dadanmış sırtlanlara zaman ayırmak ve cevap vermek zorunda kaldılar.

İşte onlara cevap verenlerden biri Allame Eşref Ali Tehanevî idi.

*

Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında bu İngiliz beslemesi (özellikle zihniyet bakımından besleme) tipler hakkında şunu söylüyor:

“…  Onlar insanlar arası münâsebetlerin ve siyâset işlerinin dinden ve Şerîat’ten olduğuna inanmamaktadırlar.

“Aksine onları [siyaseti] zamanla alâkalı [tarihsel, zamana göre değişebilen, güncellenebilen] görüş ve [insanların kendilerinin belirledikleri] maslahatlara [salahat, iyilik, uygunluk, yarayışlılık] dayalı kabûl etmektedirler. … O kadar ki, onlar bu esâsa dayalı olarak fâizin helâl kılınmasına teşebbüs etmişler ve âlimlere bunu söylemektedirler. Onların bu görüşlerini âlimler reddettikleri için onlara kızmaktadırlar. Onları ilericiliğin ve yükselmenin [kalkınmanın] düşmanı olmakla suçlamaktadırlar.”

Evet, Hindistan’daki tarihselci ve güncellemeciler işi bu noktaya kadar vardırmışlar.

Tehanevî cevabına, tarihselcilere usûl (yöntem) dersi vererek başlıyor.

Birşeyin dinden olup olmadığına neye göre karar vereceğiz, kıstasımız/ölçütümüz ne olacak sorusunu gündeme getiriyor ve şunu söylüyor:

“Şurasını bilmelisin: Evvelâ bir şeyin Şerîat’a ve dine dahil olup olmamasının bağlı olduğu noktanın [esasın, ilkenin, etkenin, illetin] tesbît edilmesi gerekir ki, onun üzerine kolaylıkla hüküm bina etme imkânı bulalım. … [Fıkıh usûlüne, İslam hukuku metodolojisine göre] bunun illetinin tahkîki [tahkîk-i menatı], tek bir şey olup o da ecir ve sevâbla vaad, ikâb ve azâbla tehdîddir.”

*

Evet, ölçü bundan ibarettir.

Bir hususta sevap vaadi ya da ceza tehdidi varsa, o, dindendir.

Mesela namaz böyledir.

Fakat sevap vaadi ya da ceza tehdidi yoksa, o, (yasaklanma veya teşvik edilme anlamında) dinî bir mesele değildir. 

Mesela uyumak gibi. Uyudun şu kadar sevap var, uyumadın, şöyle bir ceza var diye birşey yok.

Yahut elma yersen sevap, armut yersen günah diye birşey yok. İşte bu ikisi arasında tercih yapmak da dinî bir mesele değildir. İstersen hiçbirine de dönüp bakmazsın.

*

Kendisini müceddid (yenileyici) ve dini ihya eden bulunmaz Hint kumaşı zanneden İngiliz kafalı tarihselci ilahiyat tufeylilerine (Ki bunlara İmam Şatıbî’nin “makasıd” vurgusunu istismar edenler de eklenmiş durumda) göre, Kur’an ve Sünnet’teki “tikel hükümler”den hareketle tümevarım (istikra) yöntemiyle küllî ilkelere (adalet, ahlak, fazilet) ulaşıyorsunuz, ve sonra bu küllî ilkeleri birer tırpan, orak ve pala gibi kullanarak, “Artık küllî ilkelerin gereklerine uygun düşmüyorlar” diyerek o “tikel hükümler”i buduyorsunuz.

Sanki o “küllî” denilen ilkeler (tümevarım abrakadabrasına ihtiyaç bırakmayacak şekilde) “tikel” hükümler olarak daha baştan emredilmiyormuş gibi:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi adâletsiz davranmaya sevketmesin! Adâletli olun; takvâya en uygunu, en yakışanı budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Maide, 5/8)

Gerçekte o küllî dedikleri ilkeleri Kur’an ve Sünnet’ten alıyor da değiller.. Batılılardan alıyor, sonra da ona altın yaldızlı bir istikra (tümevarım) nişanı takıyorlar.

*

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bundan sonra biz Kur’ân ve Sünnete bakar ve o ikisini dikkatlice okursak, bu işlerde [siyasî konularda] vaad ve tehdîdi buluruz. Ve bize bununla bu muâmelelerin ve siyâsî işlerin tamamının dinden olduğu tahakkuk edecektir. Ve onların Şerîatımızdan [dinden] bir parça olduğu husûsunda hiçbir şüphe kalmayacaktır.”

Mesela Allahu Teala, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44) buyuruyor.

Kâfir olmak ise, Cehennem’de ebedî yanmak, hiç çıkmamak için tapu senedi almak anlamına geliyor.

Fasıklık ve zalimlik de aynı şekilde “Ben cezalandırılmak istiyorum, belamı arıyorum” diye tepinmeye karşılık geliyor.

Dolayısıyla, Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, yani İslam devletini kurmak ve Şeriat’le hükmetmek dinin bir parçası demek oluyor.

*

Elinizde imkân olduğu ve Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi gerektiğine inandığınız halde bu yönde bir çaba sarfetmemeniz, yani devletin Şeriat’i uygulayan bir İslam devleti olması için adım atmamanız, en azından bu bilincin geliştirilmesi için gayret sarfetmemeniz, Allahu Teala'nın razı olduğu ve izin verdiği bir tutum değil. 

Tam aksine, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetleri gereği, zalim ve fasık olmanız, zalimlerin ve fasıkların hak ettiği cezaya uğramayı kabul etmeniz anlamına geliyor.

Eğer bir yandan müslümanlık davası güderken diğer yandan "din dili"ni güzelleştirme adına Şeriat’i uygulayan bir İslam devleti olmak gerekmediğini (yani Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin lüzumsuz bir iş olduğunu) savunursanız, ya da böylesi bir dili onaylar ve bu dili kullananlar hesabına, onları uyaranlara çemkirirseniz, o zaman da 44’üncü ayet mucibince kâfir oluyor ve ahirette “süreli” ceza yerine “müebbet” cezayı kabul etmiş oluyorsunuz.

*

Hayır, böylelerinin kâfir olduklarını ben söylemiyorum, neyin küfür olduğuna karar vermek benim haddim değil.. 

Onların kâfir olduğunu dinin sahibi olan Allahu Teala bildiriyor.

Allahu Teala’nın kâfir dediklerine müslüman demek de aynı şekilde haddim değil.

(Mesele burada bir tartışmada üstün gelip gelmeme meselesi değil.. İnsanın aklını başına alıp ahiretini kurtarmayı düşünmesi gerekir. Mesele futbol maçı gibi birşey olsa ha üstün gelmişsin, ha yenilmişsin, çok mu önemli!)

*

Merhum Tehanevî, tarihselci güncellemeciler için şunu da söylüyor:

“… İslâm’a nasîhat [İslam’a karşı hayırhahlık, iyiliğini isteme] iddiâsında bulunan bazı kimseler bunu âdet hâline getirdiler. Öyle ki, [Şeriat hükümlerine] i’tirâzı kabûl etmekteler ve i’tirâz edilen hükmü “hükümler fihristi”nden çıkarmakta ve onun yerine değiştirilmiş [yeni] bir hüküm yerleştirmektedirler [İslam’ı heva ve heveslerine, kişisel veya grupsal/ulusal nefsanî çıkarlarına göre güncellemektedirler]. Ve onların i’tirâzlarına karşı delîl talep etmenin edebsizlik olduğunu zannetmektedirler.”

Bu güncelleme meraklısı tarihselciler delil bahsine hiç girmemektedirler, çünkü delilleri mevcut değildir.

Delil diye, onların uydurdukları delilsiz varsayımlara/faraziyelere, aksiyom ya da postüla/postülat imişler gibi inanmamızı istiyorlar.

Faraziyelerinin ilkini ise şu oluşturuyor: Allah, evrensel (her çağda ve her coğrafyada geçerli) hüküm indirmiş olamaz. Allah, ancak tarihsel (belirli bir tarihe ve coğrafyaya has) hüküm indirebilir.

Bu varsayım, aslında bir başka varsayımdan besleniyor: O da, Allahu Teala’nın haşa kemal sıfatlarla muttasıf olmayan, geleceği bilmeyen, sadece yaşanan anın şartlarına göre hüküm indirebilen cahil bir tanrı olması.

Üçüncü bir varsayım ise şu: İnsanın, emir ve yasakların makasıdına (maksatlarına), hikmetlerine ve maslahatına Allahu Teala kadar vakıf olabilmesi, bu noktada Allahu Teala’dan bir farkının bulunmaması, bu hususta O’nun dengi olması.

Son iki varsayım insanın tanrılık taslaması, heva ve hevesini tanrı edinmesidir:

“Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde (korumak ve savunmak için) onun vekâletini sen üstlenecek misin?” (Furkan, 25/43)

*

Şurası açık ki: Allahu Teala’nın koyduğu bir hükmü “makasıd, hikmet ve maslahat” gerekçesiyle değiştirebilmek için, o makasıd, hikmet ve maslahata Allahu Teala kadar yetkin biçimde vakıf olmak gerekir.

Fakat, mesele bununla bitmiyor. Dördüncü bir varsayım daha mevcut.. 

O da şu: İnsanın, maslahat, makasıd ve hikmetleri (adalet, ahlak ve fazileti) sözde gözönünde tutarak Allahu Teala kadar isabetli hükümler verebilmesi.. Allahu Teala’ya bu hususta da denk olması, ve bunun sonucu olarak hüküm koymada O’na ortak olması.

O kadar ortak ki, kendisinin “yeni” kararı “meşru” oluyor, Allahu Teala’nın bizzat koymuş olduğu hüküm ise, şer’î olmakla (Şeriat’te bulunmakla) birlikte, meşru olmuyor.

İblis’çe bir mantık.. İblis de istikra neticesinde küllî bir ilkeye (adalet) ulaşmış, ve Adem aleyhisselam’a secde etmeye davet edilmesini kendisine yapılmış adil (meşru) olmayan bir çağrı kabul etmişti. Allahu Teala’nın emrinin şer’î olmakla birlikte meşru olmadığını üstün zekasıyla anlamıştı.

*

Evet, tarihselci zihniyetin temelini, bu varsayımlar (küfür olan hurafeler) oluşturuyor.

Fakat bunların birer aksiyom (doğruluğu açık, ispat gerektirmeyen hüküm) ya da postüla gibi kabul edilmesini istiyor, öyle bir eda ile konuşuyorlar.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, aksiyomlar, insan aklı açısından doğruluğu açık, ispat gerektirmeyen hükümlerdir. Mesela, bir bütünün parçasının bütünün kendisinden daha büyük olamaması hükmü bir aksiyomdur. Dört sayısının üçten büyük olması da böyledir.

Böylesi hükümler ispatlanmaya çalışılmaz, tam aksine, bu tür aksiyomlar, bütün ispat çabalarının temelini oluşturur. Bunlara itiraz eden bir kimseye karşı ispat çabası içine girmezsiniz, zaten ispat da edemezsiniz, karşınızdakinin ya tımarhanelik bir deli ya da sizinle kafa bulan aşağılık bir ahlâksız olduğunu düşünmekten başka yapabileceğiniz birşey yoktur. 

Postülalar ise, aksiyom gibi doğruluğu kendiliğinden belli hükümler olmasalar da, akl-ı selim ve vicdan sahibi insanların itiraz etmeyeceği doğrulardır. Mesela, adaletin iyi bir haslet olması gibi. Bununla birlikte, “sosyal Darwinist”lerle aynı kafada olan Eski Yunan’ın sofistleri, demagoji ve mugalata yaparak, adalet kavramının, zayıfların güçlülere karşı icat ettikleri bir savunma mekanizması olduğunu iddia edebilmişlerdir.

Evet, tarihselcilerin iddialarını savunmak için ortaya sürebilecekleri herhangi bir delilleri mevcut değil.

Onlar sadece, içyüzü katkısız ve katıksız küfürden ibaret olan varsayımlara dayanıyorlar.

*

Makasıd, hikmet ve maslahat anlayışları da temelden bozuk.

Öyle ki, maslahat addettikleri birçok husus gerçekte mefsedet (fesat ve bozgunculuk)..

Hikmet saydıkları şeyler, eblehlik ve budalalık..

Makasıd-ı Şerîa(t) anlayışları da tahribat-ı Şerîat.. 

Mesela, dinin korunması gayesi en başta gelirken, canın korunması gayesini ilk sıraya alabiliyorlar. 

İkincisi, dinin korunması ed-Dîn’in yani İslam’ın korunması demekken, onu laik (bir tek müslümana rahat vermeyen, camide hutbede bile her ayeti okutmayan) din ve vicdan hürriyeti illüzyonu ve safsatası olarak gösteriyorlar.  

*

İmdi, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” şeklindeki mantıksız sözün sorgulanmadan tekrarlandığı bir ülkede “Mevzubahis olan yüce yaratıcımız Allahu Teala’nın emriyse gerisi teferruattır” diyemeyen insanlara müslüman denilebilir mi?!

Sözümüze bir örnek üzerinden devam edelim..

Üstün zekâ sahibi, askerî bilgisi eşsiz, strateji ve taktik ustası, savaş sanatında dahi, geçmişi şanlı zaferlerle dolu bir komutanı ve askerlerini düşünelim..

Bazı askerler, komutanlarının değerine inandıkları için, onun emirlerine harfiyen riayet ediyorlar.

Bazıları ise, “Bu emirlerin hikmeti nedir, bunlardan maksat ne olabilir?” diyerek kendilerince felsefe yapıyorlar, sonra bazı emirler için, “Bu emirler dün verilmişti, dünün şartlarına göre söylenmiş şeyler, artık tarihte kaldılar, bugün durum değişti, ayrıca bulunduğumuz araziyi de biz görüyoruz, komutan buraya hiç gelmedi, o yüzden emirleri kendi aklımız ve bilgimizle güncelleyelim” diyorlar.

Değiştiriyorlar. 

Kendi kafalarına göre hareket ediyorlar.

Askerlerden hangileri isabetli ve usule uygun, hikmetlice davranıyor olabilirler?

Emre harfiyen riayet edenler mi, yoksa bu hikmet meraklısı ukala işgüzarlar mı?

(Geçmişte ve günümüzdeki genel geçer askerlik anlayışına gelince.. Askerin itaati için komutanın üstün vasıflara sahip olması gerekmiyor. Ast, üstten daha bilgili, yetenekli ve zeki olsa bile, mutlak itaat isteniyor.)

*

Dini bir oyun ve eğlence haline getiren tarihselci soytarıların zanlarının aksine, Allahu Teala eratın komutanından daha az önemli, din de, askerlikten daha az ciddi bir konu değildir:

"Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve dünya hayâtı onları aldattı! Bu günleriyle karşılaşmayı nasıl unuttular ve âyetlerimizi bilerek nasıl inkâr ettilerse, artık biz de onları bugün öyle unutacağız! Şüphesiz onlara, îmân edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olarak bir ilim üzere genişçe açıkladığımız bir kitap getirdik." (A'raf, 7/52-3)

Allahu Teala "Şeriat'i değiştir, güncelle!" demiyor, "Ona uy!" diye emrediyor:

"Sonra seni emirde/iş'te bir şerîat üzere kıldık. Sen ona tabi ol, bilgisizlerin nefsanî arzularına uyma!" (Casiye, 45/18)

Şeriat hükümlerini tarihsel kabul edip güncellemek makul, meşru ve kabul edilebilir bir davranış olsaydı, Tevrat'taki (zina ile ilgili) recm emrini güncelletmek için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e başvuran Medineli yahudileri Allahu Teala paylamaz ve bu taleplerinin imansızlık olduğunu bildirmezdi: 

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından (senin Tevrat'taki hükmü hatırlatman üzerine) yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir." (Maide, 5/43)

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" hükmü işte bu ayeti takip eden ayette geçiyor.

Tarihselci soytarılar bu ümmetin yahudileri kabul edilebilirler, aynı kafadalar. Onlar da iman etmemişlerdir.

*

Merhum Tehanevî şöyle diyor:

“Burada aslolan, [Şeriat'e ait] hükümler karşısında hiçbir kimsenin görüşünün bulunamayacağı, hiçbir kimsenin [itaat ve uygulama için makasıd, hikmet, maslahat türünden] sırları araştırmakta [ve ulaştığı sonuca göre itaat etmekte ya da itaat etmeyip kendi kafasına göre değişiklik yapmakta] serbest olamayacağıdır. Şâyet, [vahiyde, onu] zihinlerin anlayışına yaklaştırmak maksadıyla bir işe dâir hikmet yâhud sır zikredilirse bu mahza bir teberru’ [bağış ve ihsan] olup gerçekte [bildirimi] zorunlu değildir. Fakat insanlar, hikmet, maslahat ve sırları içeren bu gibi hususları [böylesi açıklamaları], zevklerindeki [mizaclarındaki] ve tabiatlarındaki bozukluk yüzünden çok kıymetli i’tikâd etmektedirler.”

Tarihselcilerin güncellemecilikleri (Ki tarihselcilik safsatasını, güncellemecilik binasına tırmanmak için merdiven olarak kullanıyorlar; tarihselcilik araç, güncelleme/tahrif ise amaçtır), delile dayanmaktan ve aklı kullanmaktan değil, heva ve hevese, nefsanî arzulara tabi olmalarından, kendilerini kullanan güç ve otorite sahiplerine yaranmaya ve onların gözüne girmeye çalışmalarından kaynaklanıyor.

Merhum Tehanevî bu noktaya şöyle değiniyor:

“Bütün bu bozuklukların temeli dünya sevgisi ve ehl-i dünyaya kuyruk sallamaktır. … Ehl-i dünya efendilerini ve büyüklerini râzı etmek için.

“Bunların i’tirâzlarını kabûl eden, Şeriat hükümlerini değiştiren ve onlarda diledikleri gibi tasarrufta bulunan kimseler, şâyet bugünkü efendileri başka bir usûlü kabûl ederlerse, geçmiş görüşlerini elbette terk edecekler ve şu anda kabul etmekte oldukları esâsların yanlış olduklarını söyleyeceklerdir.

“Onlardaki yöneliş ve niyetin kıblesi ehl-i dünyayı râzı etmektir.

“Gemilerde namaz kılanın geminin döndüğü tarafa dönmesi gibi, efendilerinin rızâsı ne yanda olursa o tarafa dönmektedirler.”

*

Müşrikler Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme şöyle demişlerdi: "Bize başka bir Kur'an getir, ya da bu getirdiğin Kur'an'da biraz değişiklik yap, güncelle."

Peygamber Efendimiz s.a.s. şöyle cevap vermedi: "Olabilir, mümkün.. Ancak biraz zaman geçmesi gerekiyor.. Ya da başka bir ülkede, değişik bir coğrafyada yaşasaydınız olabilirdi.. Çünkü Kur'an evrensel değil, tarihsel, belli bir zaman ve mekânla kayıtlı.. Şimdilik bekleyin, zaman içinde ben bazı değişiklikler yapabilirim. Hikmet ve maslahat neyi gerektiriyorsa birşeyler yaparız.. Sıkıntı yok, siz canınızı sıkmayın, bir çaresi bulunur. Değişiklik şart. Güncelleme şart."

Böyle cevap vermedi, ayeti okudu:

“Ve onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, bize kavuşmayı beklemeyenler, ‘Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir! Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum! Şübhesiz ki ben, Rabbime isyân ettiğim takdirde, büyük bir günün azâbından korkarım!” (Yunus, 10/15)

Eğer tarihselci güncellemecilik caiz olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e “Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir” demesi emredilmezdi.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in bile değiştiremeyeceği emir ve yasakları, birilerinin torpili ve iltimasıyla üniversitelerde bir post kapan, orada öğürerek saçmasapan, orijinal olduğu yerde doğru olmayan, doğru olduğu yerde de orijinal olmayan, okunmaya değmez lüzumsuz gevezelikten mamul tezimsi ve makalemsiler kusan boş kafalı akademikimsi soytarılar nasıl değiştirebilirler?!

*

Evet, tarihselcilik ve güncellemecilik, ayet-i kerimede belirtilen şekilde Allahu Teala'ya isyandır ve sonu da büyük bir azaptır.

Tarihselciler, suratlarındaki nursuzluğun da gösterdiği gibi, güncellemeden kaçınan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in değil, güncelleme isteyen Mekkeli müşriklerin takipçisidirler.

O müşrikler için de, bu soytarılar için de (tevbe etmezlerse) büyük bir günün azabı vardır.

"İşte onlar, hidâyet mukabilinde dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!" (Bakara, 2/175)


MİT'Çİ KOZİNOĞLU NE YAPMAK İSTİYORDU, HEDEFİNDE KİM(LER) VARDI?

 






Prof. Emin Gürses, Kozinoğlu'yla ilgili sorulara cevap verdiği bir söyleşisinde MİT’le ilgili önemli bilgiler veriyor.

Mesela hapishanelerde bir müdür yardımcısının ve gardiyanlardan (infaz memurlarından) bazılarının MİT’le bağlantılı olduğunu söylüyor. (https://www.youtube.com/watch?v=8W3x5fe-684&t=935s)

O müdür yardımcıları müdür de oluyor tabiî.. Hep yardımcı kalmıyorlar.

Böyle yerlerde “çaycılar, kahveciler, temizlikçiler” de “Teşkilat elemanı” oluyormuş.

Aslında devletin bütün kurumlarındaki “çaycılar, kahveciler ve temizlikçiler”in, ve dahî şoförlerin ve de bekçilerin, kapıcıların bir kısmının MİT’le bağlantılı olabileceğini kabul etmek gerekiyor.

Dahası, “Teşkilat”ın sadece devlet kurumlarına değil, takip ettiği cemaat, grup, vakıf, dernek vs.lere de “çaycı, kahveci, temizlikçi, kapıcı, bekçi, ve dahî şoför” olarak “eleman” yerleştirdiğini düşünmek yararlı olabilir.

Çaycı, getirdiği çayın içine türürür mü, yoksa devletin bekası için faydalı bir ilaçtan bir damla ekler mi, kestirmek zor.

*

Doğu Perinçek’in Aydınlık Yayınları’nın bastığı bir kitabın adı şu:

“Kâşif Kozinoğlu’nun Mezara Götürmediği SIRLAR –El Yazıları Tıpkıbasım-”

Yayına hazırlayan, Ergün Gedek.

İlk baskı yılı 2012.. Aralık 2013’e gelindiğinde 25’inci baskısını yapmış.

Kitabı kısa süre önce okumuştum.

Bakın “Sunuş” yazısında ne deniliyor:

“Kaşif Kozinoğlu, Türkiye halkına doğru bilgi vermekle yetinmiyordu. El yazılanyla ABD işbirlikçisi AKP iktidarına savaş açıyordu. …

“El yazılannda baş hedef ABD emperyalizmi ve BOP Eşbaşkanlığı'dır. Bu açık ve kararlı tavır, AKP iktidarından şefaat dilenecek bir teslimiyetçinin tavn değildir; Türkiye'nin ABD denetiminden ve AKP sultasından kurtulacağını kesin olarak saptamış bir tahlilcinin, cetvelİ pergeli olan bir mühendisin, en önemlisi gözü pek bir yurtseverin tavndır.” (s. 10)

“Sunuş”ta yer alan şu satırlar da çok önemli:

Mafya-Gladyo basım, "merkez"den aldıklan talimatla "Kaşif Kozinoğlu itirafçı olacaktı" diye yazıyordu. Bilgisayarda diziimiş açıklamalar, bu psikolojik savaş yalanını çürütemezdi. El yazılan, güdümlü yalanlan mezara gömdü.” (s. 9)

*

Belki de itirafçı olacaktı.. Kim, nasıl bilebilir ki?

El yazılarının, “itirafçılık ihtimalini mezara gömmesi” söz konusu olamaz. Geçmişte neler düşündüğünü gösterebilir, fakat belli bir anda itirafçı olmaya karar vermeyeceğinin garantisi değildir.

Ölümünün, itirafçı olması ihtimalinden korkan ve çekinenler için yüreklere su serpen güzel bir haber olacağı açıktır. İtirafçı olmasını bekleyenler içinse, kötü haberdir.

Ölmesinin, onu içeriye atanlar için bir yararı yok. Hatta, Perinçekçilerin yayınladıkları yazıları dikkate alındığında, kapana tamamen kısılmış olduğu da söylenebilir. Yazdıkları, onun vatana ihanet ve devlete başkaldırma suçlamalarıyla ebediyen içeride tutulması için delil olarak yeterli.

Fakat, bu durumdaki bir adamın, pişmanlık izhar etmek ve bazılarını ele vermek suretiyle cezasını hafifletmesi ihtimal dahilinde. Bazı eski istihbaratçı dostlarının ve arkadaşlarının onu buna ikna etmek için devreye girmiş olmaları ihtimali de yedekte duruyor.

Perinçekçilerin, “Kozinoğlu asla itirafçı olmayacaktı.. Ahanda yazdıkları” diyerek telaşla meydana fırlamış olmaları ilginç.

*

“Sunuş”ta şu da söyleniyor:

“Hiç kimse Kaşif Kozinoğlu'ndan kurtulduğunu sanmasın. Kozinoğlu'nun bıraktığı bilgi ve belgeler, bu kitapta toplanan el yazılarıyla sınırlı değildir. Kaşif Kozinoğlu'ndan korkanlar, önümüzdeki yakın süreçte, korkmakta haklı olduklarını bir daha, bir daha ve yıkılışlarına kadar anlayacaklardır. En önemlisi, aldıkları "önlemin" onlan kurtaramadığını da göreceklerdir.” (s. 11)

Bunlar, kuru sıkı palavralar..

Kozinoğlu’nun yazılarından işlerine gelen kısmı almışlar.. Kalan kısmıyla da güya gözdağı veriyorlar. Gerçekte sansürlüyorlar.

Nitekim devamı gelmedi. Gerisi kayıp.

Birilerinin Kozinoğlu’nun ölümünü şüpheli bulmasının, araştırmasının önüne geçmek, hatta “İyi ki ölmüş de kurtulmuşuz” demelerini sağlamak için özel bir seçki yapmış gibi görünüyorlar.

*

Kozinoğlu’nun neler yazdığına gelince..

Yayınlanan ilk sayfalarda, zamanında AK Parti’ye açılan kapatma davasının sonuçsuz kalmasından duyduğu rahatsızlığı anlatıyor.

Sonra lafı Erdoğan’a getiriyor. Mesela şunu diyor:

“Gülbettin Hikmetyar, halihazırda terör örgütleri listesinde yer alan ve ABD tarafından başına 15 milyon ABD doları konmuş bir terör örgütü lideridir.

“Dünyada terör, uyuşturucu, insan kaçakçılığının ANA KAYNAĞINI oluşturan bir kısım PEŞTUN'lardan olan anılan, hem Afgan devletinde yer almış ve hem de TALİBAN ile ortaklaşa terör eylemleri gerçekleştiren Hizb-i İslami'nin lideridir. …

“İşte şu anda Türkiye'yi yöneten Başbakan R.T.E., işte bu teröristin ayağına/dizlerinin dibine oturmuş ve bu teröristten ilham almıştır. Öte yandan, sonradan BAKAN olan intihalci Başbakanlık Müsteşarı Ömer DİNÇER de diğer bir Gülbettin HiKMETYAR hayranı ve irtibatlısıdır. Bu hükümetin Talihan lideri Molla Muhammed Ömer ile de birebir irtibatı mevcuttur.” (s. 31-3)

Vatandaş, ABD’nin ve CIA’in rahatsız olduğu adamlardan rahatsız.. Sözde Amerikan emperyalizmi ile mücadele ediyor.. Doğu Perinçek de sözde aynı durumda.

*

Kozinoğlu ardından sözü Fethullah Gülen’e getiriyor, ABD ve CIA’in emri altında olduğunu açıklıyor.

Bunu anlamak için MİT’çi olmasına gerek yoktu. 20 yıl önce Kadir Mısıroğlu’nun sohbetlerine devam etseydi yeterli olurdu.

Şunları yazmış:

“F. GÜLEN, Türkiye'ye dönmeye korkuyor. Aynca ABD dönmesine izin vermiyor. ABD ne zaman verirse izni, o zaman döner! (Bu konu çok güzel bir tartışma konusu olur.)

“8- Nurettin VEREN bulunup konuşturulmalı. Bu konu çok önemlidir! O adam çok şeyi belgeli anlatacaktır. …

“12- Okullarda görevli öğretmenler, bulunduklan ülkenin şartlarına ayak uydurur. Her okulda Atatürk köşesi vardır. Bu, aslında takiyedir. Okullarda talebelere Risaleler ezberlettirilir. Atatürk düşmanı olarak yetiştirilir (dünyadaki bütün okullarda).

“13- Hakan FİDAN'ın MİT'e gelişi ile söz konusu okullarda çalışan öğretmenler isim bazında (birçok) MİT'e davet edilmiş ve MİT'te göreve başlamışlardır;” (49-51)

Demek ki, Nurettin Veren varken sana ihtiyaç yok.

Kozinoğlu, bir dönem Hakan Fidan’ın yönettiği TİKA’yı da Gülen’in çiftliği olmakla suçluyor:

“18- TİKA teşkilatı tamamen F. GÜLEN'in kontrolündedir. Dışişleri Bakanlığı bazı konularda, büyükelçileri değil, anılan okulların müdürlerini ve o ülkedeki TİKA sorumlularını muhatap almaktadırlar. Bu duruma KORKMALARI nedeniyle Dışişleri mensupları seslerini çıkaramamaktadır.” (s. 55)

Şunları da söylüyor:

“20- F. GÜLEN'in esas adamı A. GÜL'dür. Tayyip, menfaat ilişkisi içerisindedir. …

“22- M. EYMÜR, F. GÜLEN'den maaş almaktadır. …

“24- F. GÜLEN koyu bir İSRAiL yandaşıdır. Bunun için Mavi Marmara olayında "Muktedir olanın sözünü dinleyeceksin" diyerek TAYYİP'e adeta fırça atmıştır.” …

“27- A. GÜL mü, RTE [mi] aşamasına gelindiğinde F. GÜLEN kesinlikle A. GÜL'ü tutacaktır. A. GÜL, her ABD'ye gidişinde gizlice F. GÜLEN ile buluşmuştur.

“28- RTE istemeye istemeye bu yüzden A. GÜL'ü Cumhurbaşkanı yapmıştır. (H. FİDAN, A. GÜL'ün adamıdır. Yani F. GÜLEN'in aynı zamanda.)

“29- Esas kırılma, RTE'nin devlet başkanlığı arzusunda, o dönem (seçim) geldiğinde olabilir. A. GÜL 5 yıllık olsa bir 5 daha olabilir. Bu da RTE'nin bütün planlarını suya düşürür.

“Bu konu İŞLENMELİDİR. ARALARINDA SAVAŞ ÇIKSIN!” (s. 57-61)

*

Kozinoğlu’nun başka iddiaları da var. Sadece Hakan Fidan’ı değil, ondan öncesi MİT müsteşarı Emre Taner’i de hedef alıyor:

“Aynca Mehmet EYMÜR'ün F. GÜLEN'den her ay maaş aldığı; Şenkal ATASAGUN sonrası dönmediği ABD'den, Ergenekon'u kurgulamak üzere Türkiye'ye geri döndüğü; aldığı maaşın meblağının çok yüksek olduğu (ayda 50 bin $); hakkındaki tüm davalardan F. GÜLEN mensubu yargıçlarca SIYIRDIĞI; aynca İstanbul'da F. GÜLEN'ci polislerce sıkı sıkıya korunduğu; Savcı Z. ÖZ ve Turan ÇOLAKKADI ile her hafta mutlaka görüştüklerine dair MİT'in elinde SPESİFİK belgeli bilgiler mevcuttur. Mehmet EYMÜR, Emre TANER tarafından da KORUNMUŞTUR.” (s. 73)

“- Emre TANER emekli olmadan kısa süre önce Rusya'ya davet edildiğinde Rusya'da RTE ve AKP'ye ilişkin çok önemli/hassas bilgiler aktarmış, RTE'yi çok galiz küfürler yaparak şikayet etmiştir.

“Emre TANER'in son dönem (Mayıs '10) RF (Rusya Federasyonu), Almanya, Macaristan, Çekoslovakya, Özbekistan (2007), Çin servislerine ilettiği RTE ve AKP konuşmaları canlı olarak anılan servisierin kayıtlannda mevcuttur. İsterlerse YAYıNLARLAR.

“- Emre TANER, özellikle RUS ve ALMANLARA sadece bilgi değil, RTE ve AKP'ye ilişkin çok önemli belge de aktarmıştır (müteaddit defalar)!

“- Emre TANER, 24 yıl üzerine Türkiye'ye gelen ve kendini ziyaret eden CIA Başkanı Peter Goss ile gerçekleştirilen görüşme sonrası anılan ile yardımcısı Afet GÜNEŞ ile birlikte özel olarak görüşmüş (2006 yılı) ve anılan CIA Başkanı vasıtasıyla RTE'yi tehdit etmişlerdir. Bunun üzerine normalde 2008 yılında emekli olması gereken Emre TANER, 657 sayılı devlet kanununun ek 29. maddesi kullanılarak MİT tarihinde ilk kez 3 dönem 6 aylık periyotlarla kararname çıkarılarak (rezalet bir durumdur)

“MİT'in başında kalmıştır. Bu durumu kendisine yedirebilen Emre TANER, AKP ve R.T. Erdoğan'ı siyasi düşüncelerle değil, sadece o koltukta oturabilmek amacıyla tüm dünyaya gammazlamıştır. Afet GÜNEŞ'in de yaptığı aynı şeydir. [Kürt] Açılımın esas MİMARLARI DA bu iki şahıstır.

“- Şu anda dışarıdan kendi adamlarını MİT'in en kritik makamıanna (ki bunların tamamı F. GÜLEN Nurcu Grubuna mensuptur) getiren AKP, MİT çalışanlarının önlerini ve tüm hayallerini tıkamış, anılan personel korksun ve sesini çıkarmasın diye de benim gibi bir adamı yurtdışı görevinde iken içeri tıktırmış ve gözdağı vermiştir. MİT'in tabanında çok büyük bir infial mevcuttur.” (187-91)

*

Kozinoğlu sonra “Türkiye’yi kurtarma” faslına geçiyor. Mesela şunları diyor:

“3) Siyasi güç çok önemlidir. Siyasi muhalif olan CHP ve MHP'yi olduğundan daha fazla bu olayın içerisine çekebilmeliyiz. Bunun için şu anda tutuklu olanların dışardaki gücü etkin ve planlı bir şekilde kullanılmamaktadır. Gençlerimiz ve kadınlanmız KORKMAZ! Daha fazla gençlik örgütü, daha fazla kadın. …

“5) Protesto eylemleri, mitingler çoğalmalıdır. İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa ve Antalya'da tatil mevsimi bitti. Şu an müsaittir.

“6) Sanatçılar bu konuda topluma mesajlar (her fırsatı kullanıp) verebilmelidir.

“7) Meclis açılışında konuya halkın dikkatini çekecek bir EYLEM düzenlenmelidir. …

“9) Şike olayını çok iyi kullanmalıyız. Ve gençler maçlarda PANKART açabilmelidir. Çadır eylemi güzel, ancak başka yerlerde de, en azından kısa sürelerde kurulabilmelidir. Terörü lanetleyen mitingin arasına pankartları sokmaları gerekmektedir.

“10) MECLiS'TE eylemleri milletvekilleri yapabilir. …

“12) İçerdeki bazı yazarlar davalar esnasında toplantı yapıp, avukatları vasıtasıyla arkadaşlarına haber iletip yazdırmalıdır. M. BALBAY, Soner YALÇIN ve ekibi, T. ÖZKAN, Ulusal/Aydınlık zaten yazıyor. N. ŞENER ve A. ŞIK'a da ulaşılmalı, BU KONUYA YOĞUNLAŞILMALIDIR. "Ortak Avukatlar" önemli kuryeler olabilir. Konu başlıklarını verin, onlar işlerler.” (75-81)

*

Kozinoğlu bunun ardından Türkiye-ABD ilişkilerine dair bildiğimiz ezberleri tekrarlıyor. Cephede yeni birşey yok.

Ardından tekrar Erdoğan-Gülen-Gül bahsine dönüyor ve psikolojik harp dersi veriyor:

“RTE çok kıskanç bir adamdır! Şimdi

* A. GÜL'ün cumhurbaşkanlığı sürecini,

* A. GÜL'ün daha fazla okumuş, bilgili olduğunu,

* RTE'nin aslında A. GÜL'ü hazmetmediğini, cumhurbaşkanlığından sonra silmek istediğini, bu nedenle başbakanlığı güçlü olmayan devlet başkanlığı sistemini istediğini,

* RTE'nin seçtiği bürokratların aslında kendisi gibi okumamış, cahil olduğunu, buna en iyi örneğin bakanların önünde dizüstü çöken lise mezunu TRT Genel Müdürü İbrahim ŞAHİN olduğunu,

* İsrail ile aramızın bozulmasının tek sebebi/sorumlusu RTE olduğunu, GÜL'ün ve F. GÜLEN'in bunu tasvip etmediğini, …

“Daha önce bahsettiklerimle birlikte gündeme getirip tüm internet portallarına verdirebilmeliyiz.

“PSİKOLOJİK HARP böyle bir şeydir!” (105-7)

Psikolojik harbin bu noktada önemli bir başlığını, Erdoğan-Gül karşılaştırması yapılarak tarafların birbirlerine karşı kışkırtılması oluşturuyor:

“2- A. GÜL - RTE karşılaştırması, A. GÜL'ün üstün olduğunun belirtilmesi. A. GÜL'ün anayasa değişikliği konusundaki eski ifadeleri (Belge).” (s. 109)

(Evet, bu “psikolojik harpçiler”, sosyal medyada bu tür taktikleri çok iyi uyguluyorlar. 

Mesela klavye kahramanlarının bazılarına “Hocam bu konuları senin gibi mükemmel anlatan yok, senin gibi iyi yazan yok, kitapları yazıları seninki gibi iyi olan da yok” filan diyerek gaza getirirken, diğer yazarlara da “giydirmiş” oluyorlar. 

Tam o sırada diğer yazarları “gaza getirmek” üzere başka psikolojik harpçiler de devreye girer, “Hayır, asıl filan yazar daha iyi.. Senin övdüğün adam ne ki!.. Bir hiç!” derler. Sonra da sosyal medya arenasında kan gövdeyi götürür. Artık tarafları ayırabilirsen ayır!..)

*

Kozinoğlu, Erdoğan’a “giydirmeye” şu ifadelerle devam ediyor:

“3- …RTE. Yanlış açıklamaları ile diplomatik ve politik CAHİL!

“Laf dinlemiyor! …

“7- İsrail'le düşman olduk, sebebi kim?” (s. 109-111)

“Kör müsünüz? Bir bakın, her gün evlatlarımızı hiç olmadık boyutlarda kaybederken, düşmüşler ARABIN derdine.” (s. 141)

Evet, İsrail hesabına Erdoğan’a yükleniyor.. 28 Şubat’ın İsrailcileri gibi.. 

Temelde sloganlarla düşünen, neye inandığı, neyi savunduğu belli olmayan bir adam.

*

Erdoğan hakkında şunları da söylüyor:

“… DAVOS'ta "one minute" dedikten sonra Türkiye'ye döner dönmez Dışişleri'ne verdiği ilk emir, gizli gizli "İSRAİL ile nasıl barışırız, araştırın" olmuştur. (Kaynak: Dışişleri Müsteşarı Feridun SİNİRLİOĞLU.)” (s. 201)

“ALMANYA;

“- AKP'ye karşı koz olarak elinde bulundurması amacıyla; Recep T. ERDOĞAN'ın İsviçre bankalarında bulunan 800 milyon ABD doları civarında olan 8 ayrı hesabının numaralarını ve kimlerin adına yatırıldığını öğrenebilmek ve belge temin edebilmek amacıyla, EYŞAN Adalarındaki İsviçre Bankası Müdürünü (Alman Dış istihbarat Servisi BND'nin söz konusu müdür gibi birçok elemanı mevcuttur İsviçre bankalarında) kullanarak R.T. ERDOĞAN ve benzeri bazı hedef şahısların (T.C. vatandaşı, AKP yöneticisi) hesaplarının tüm belgelerini, 30 milyon Euro karşılığında gizlice temin etmişlerdir. Bu çok önemlidir!

“- Aynı belgeler (RTE'ye ait), CIA'nın elinde de mevcuttur. Ancak bu belgeleri CIA Türkiye'deki kaynaklarından temin etmiştir. (Söz konusu kaynaklar, Bülent Arınç ve ona yakın AKP'lidirler.) Belgeler temin edilmesi sonrası zamanın Ankara'daki ABD Büyükelçisi, söz konusu 8 hesabı mesaj olarak bağlısına yazmış ve bu husus da Wikileaks'ta yayımlanmıştır. Haberin içeriği Wikileaks'ta yayımlanmıştır. Belgeler Ek'tedir. Ek'leri Wikileaks'ın temin edip/etmediğini bilmiyorum. Hiçbir ABD Büyükelçisi elinde belge olmadan MESAJ yazamaz!

“- Aynı belgeler MİT Müsteşar Yardımcısı Ahmet KÖKSOY'da da mevcuttur. Ayrıca Bülent ARINÇ'a çok yakın olan diğer MiT Müsteşarı Aydın GÜLER'de de AKP'ye ilişkin çok ciddi bilgiler vardır.”

“Hakan FİDAN, bu nedenlerle MİT Müsteşan olması sonrası HiÇBİR ŞEKiLDE İSTEMEMESİNE rağmen, Ankara Bölge Başkanlığı yapan Aydın GÜLER'i ve İstanbul Bölge Başkanlığı YAPAN Ahmet KÖKSOY'u ayrı ayrı MİT Müsteşar Yardımcısı yapmıştır. (Ben Afganistan'da olduğum için, yani belgelerinden uzak olduğum için beni GAFİL avladılar. Öyle zannediyorlar!) (s. 157-161)

*

MİT'çi ya, psikolojik harp dersleri almış ya, Erdoğan’ın psikolojisinin ve sağlığının bozulması için şu türden yayınlar yapılmasını tavsiye ediyor:

“2- "ALMANYA, Deniz FENERi 2. DAVASINI AÇlP elinde mevcut bilgiler doğrultusunda başta R.T. ERDOĞAN ile Z. AKMAN'ı ve diğerlerini ifade vermeye (Alman mahkemelerinde) çağırmaya, gitmedikleri takdirde haklarında KIRMIZI BÜLTEN çıkarmaya hazırlanmaktadır."

“4- "PUTİN yeniden devlet başkanı olduğunda başlatılması üzere Gizli Servislerine RTE'ye yönelik operasyon talimatı verdi." (Şubat 'll,"' kaynak: Özbek Gizli Servisi)

"PUTİN, ABD'nin bölgede uşağı gibi kullandığı RTE'nin Türkiye'nin başında olmasını istemiyor."

"PUTİN, RTE konusunda Çin, Azerbaycan, Özbekistan, İran ile gizli anlaşmaya vardı.

" SADECE R.T. ERDOGAN'a yönelik (ki içerikleri % 100 doğrudur. Kaynak: Almanya, Özbekistan Gizli Servisleridir)

“Sadece RTE'yi hedef alıyorlar! Bu KAVRAMLARlN ŞU ANDA YAYlMLANMASI (endişe yüklü bir enerji ile) RTE'nin sağlığını bozacağı gibi, AKP'de de çok üst düzeyde bir korku yaratacaktır. Çünkü BUNLARIN HEPSi OLACAKTlR. Hem de çok KISA BİR SÜRE İÇERİSİNDE, EMİNİM!” (s. 203-5)

Burada, “psikolojik harp” taktiklerinin müsrif bir şekilde kullanıldığı görülüyor:

Hempalarına, işlerine gelen dedikoduları doğru yanlış demeden üretip yaymaları, bunlara "endişe enerjisi" yüklemeleri, ve insanları ikna etmek için inandırıcı ve emin bir şekilde konuşmaları hususunda fiilen örnek oluyor.

*

Psikolojik harp ustaları da hata yapabiliyorlar, nitekim Kozinoğlu da bir noktada taktik hata yapmış, cepheyi fazla genişletmiş. Şunları yazmış durumda:

“T.C. Adalet Bakanlığımız, Deniz Feneri evraklarını ALMANYA'dan Dışişleri Bakanlığı üzerinden istemiştir. (Daha kolay içerisinde ne var bakmak için.) ALMANLAR tabii ki elindekinin tamamını göndermemiş. Ancak gönderdiklerinin tehlikeli (AKP için) olan CD'lerden 4 tanesi'ni Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun SİNİRLİOĞLU (şu anki tüm rezil dış politikanın sorumlusudur. Çocuğu ABD'de okumaktadır. CIA tarafından numaralanmıştır. Hakan FİDAN'ı MİT'in başına getirten adamdır/neden olanlardan birisidir. Esasen F. GÜLEN'in ve A. GÜL'ün adamıdır. İlk büyükelçilik görevini İsrail'de yaptığı için aynı zamanda İsrail'in de adamıdır. En büyük ideali müsteşarlık sonrası ABD'ye Büyükelçi olmaktır. Eşi de Büyükelçidir) vasıtasıyla AKP temin etmiştir. Gelen Deniz FENERi CD'lerinin eksik olduğunu fark eden Savcı Nadi TÜRKARSLAN, CHP'den temin ettikleriyle bu davayı açmıştır. (ALMANYA seyahatinden derledikleriyle.) …

“- Deniz Feneri'nin Türkiye KANADINDAKi BU GELiŞMELERİ BiLEN ve BEKLEYEN ALMANYA, HAZIRLADIGI 2. iddianame ile (Fransa, İsrail, Avusturya ve Hollanda Gizli Servislerinin de yardımı ile) GIYABINDA bir DAVA daha açıp, davayı getirip R.T. ERDOGAN'a kilitleyip, Zahit AKMAN, diğerleri ve özellikle de Recep T. ERDOĞAN hakkında "KIRMIZI BÜLTEN çıkarmayı" PLANLAMIŞTIR/planlamaktadır. (Bunu medyaya vermek gereklidir.) İşte ALMANYA bu iddianamede, o 8 hesabın BİLGİLERİNİ DE KULLANACAKTIR (BU BİLGİNİN ŞU ANDA YAYIMLANMASI, tüm gelişmeleri de alt alta koyun, R.T. ERDOĞAN'I BİTİRİR!) zaten bitmiştir.” (s. 165)

Adam resmen devlet hiyerarşisini hiçe sayıyor, kendisini “devlet içinde devlet” konumuna oturtuyor. Böylece, “paralel devlet” haline geldiği ileri sürülen FETÖ’nün karşı uçtaki benzeri haline geliyor.

İddialarından bazıları doğru olabilir, fakat, kendisini istihdam eden, maaşını veren, önüne imkanları seren devlet kurumuyla bu şekilde hesaplaşma içine girdiğinde “kazanma” şansı yok.

Kozinoğlu’nun notları için “Sunuş” yazmış olanlar, “Bu el yazıları, baştan sona savaş yazılarıdır” diyorlar (s. 10). Haksız sayılmazlar.

Evet, amirlerine ve çalıştığı kuruma karşı “psikolojik harekat” başlatmış, resmen savaş açmış durumda:

“- MİT'e ve Hakan FİDAN'a yönelik psikolojik HAREKATI başlattığınız anda halen kaynayan MİT tabanında ÇOK BÜYÜK sızmalar olacak, bu da direkt olarak RTE ve AKP'yi çok üst düzeyde olumsuz etkileyecektir.

“- Şu anda Emre TANER ile görüşülmesi halinde, onun da anlatacağı çok şey vardır. Emre TANER, yerine bir astsubayın gelmesini hazmedememiştir. Zira koltuğunu bir astsubaya kaptırmış olarak MİT tarihine geçmiştir. Emre TANER, hem Hakan FİDAN'a hem de RTE'ye küfrederek aynlmıştır. Ve onlara ilişkin anlatacağı çok şey vardır. Hiç çekinmeden de anlatır. Aynı şey Afet GÜNEŞ için de GEÇERLİDİR.” (s. 209)

*

Kozinoğlu’nun Almanya hakkındaki şu öngörüleri ise yanlış çıkmış durumda:

“- Almanya AYRICA Deniz FENERİ Davası 2. iddianamesi ile eşzamanlı ve bağlantılı olarak F. GÜLEN okulları, vakıfları, ticari faaliyetleri (BND bu konuda ayrı bir birim kurarak yaklaşık 5 senedir F. Gülen varlığını takip edip -sadece Almanya'da değil, tüm dünyada- bilgi toplamaktadır) TÜM VARLIĞINI kapatıp donduracaktır.” (s. 169)

“1- "ALMANYA ÇOK YAKINDA R. Tayyip ERDOĞAN'ın 8 banka hesabını (İSVİÇRE bankalarındaki) YAYIMLAYACAKTIR (tüm belgeleri ile)/YAYIMLAMAYA HAZlRLANMAKTADlR." (s. 203)

Kozinoğlu’nun şu ifadeleri ise Gülen’in İsrailciliği tespiti ile çelişiyor:

“Özellikle Rusya, Çin ve Almanya, İsrail, İran Gizli Servisleri Orta Asya ülkelerindeki Türk varlığının (TC Büyükelçilikleri - THY Büroları - F. GÜLEN okullan/varlıklarının - TİK.A Temsilcilikleri - Anadolu Ajansı Temsilciliklerinin) birlikte hareket ediyor olmasını son 4 yıldır mercek altına almışlardır aşırı rahatsızdırlar. Bu bağlamda, Anılan servisierin operasyonel ortaklıkları da mevcuttur. (Karşılıklı bilgi paylaşımı.)” (s. 185)

*

Kozinoğlu’nun düşman portföyü oldukça zengin.

Hedefinde TSK İstihbarat Dairesi Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin ile Orgeneral Yaşar Büyükanıt bile var.

MİT Müsteşar Yardımcısı Ahmet KÖKSOY (“O dönemde İstanbul Bölge Başkanı idi. Yardımcısı Özel YILMAZ bu bağlamda Ergenekon sanığıdır ve halen MİT Eğitim Merkezinde kızak görevdedir” diyor), İsmail NİŞANCI ve MİT Müsteşar Yardımcısı Aydın GÜLER gibi isimleri kara para aklamak ve rüşvet almakla suçluyor. (s. 195/9)

*

Kozinoğlu’nun şu yazdıkları ise, o dönemde Alman aklıyla AK Parti – FETÖ kavgası çıkarma niyeti taşıdıklarını belgeliyor:

“RTE'ye ilişkin ALMAN GİZLİ SERViSiNDE KALEME ALINAN BİR RAPORDAN YAZIYORUM. 2004 yılında MİT Müsteşarı Şenkal ATASAGUN da okumuştur. (2004 yılında hazırlanmıştır.)

"Bu şahıs sadece Türkiye'nin değil, Almanya başta olmak üzere tüm Avrupa ve dünyanın başına bela olacak bir POTANSİYELE sahiptir. Anılan, kendisine çok GÜVENMEKTEDİR. Çok GÜVEN bir gün insanı bir kurşundan daha çabuk öldürür. Sadece F. GÜLEN NURCU grubunun desteğini arkasından çekebildiğiniz an iktidarını kaybedecektir. F. GÜLEN desteğini çekmeyi ABD izin vermiyor. O halde F. GÜLEN'in varlığını Türkiye'de zayıftatmak amacıyla tüm dünyada bitirmeliyiz. Şu anda geleceğe - yönelik Avrupa'yı tehdit edebilecek en büyük tehlikelerin başında RTE ve onun iktidarının uzun sürmesi gelmektedir."

“Cümleler biraz değişik olabilir. Ancak raporda içerik aynıdır.” (s. 207)

*

Kozinoğlu’nun kitabının son sayfaları ise çok tuhaf..

Neredeyse dünyadaki bütün ülkeleri sayıyor, hepsiyle iyi ilişkilerinin bulunduğunu iddia ediyor, kimisinin AK Parti hükümetine ve Erdoğan’a düşman olduğunu, kimisini de kendisinin devreye girip aleyhlerine çevireceğini söylüyor.

Arasının kötü olduğu tek devlet, Türkiye Cumhuriyeti..

Doğrusunu söylemek gerekirse, aklı başında bir insanın yazabileceği satırlar değil.. Psikolojisi çok bozulmuş..

Yazdıklarını okuyan birinin, FETÖ’cülerden belki bin kat tehlikeli bir çılgın ve hayalperest maceraperestle karşı karşıya olunduğunu düşünmemesi mümkün değil.. 

Dış bağlantıları olan, dış güçlerle kendi devletine ve hükümetine karşı operasyon yapmayı planlayan bir çılgın.

Bakın neler yazmış:

“1- ABD; - İncirlik Üssü'nün kapatılması (en etkili tehdittir). - Son 3 CIA Başkanı ve şimdiki beni çok iyi tanıyor. - Füze Kalkanı'nın askıya alınması. - F. GÜLEN'i kesin alırım. AB'yi de kullanacağım.

“2- ALMANYA - En problemsiz ülke. - Deniz Feneri'nin AKP'ye dayandığı gizli belgeleri alırım. - Zaten şu anda F. GÜLEN okullarını kapatmak için süreç başlattılar. - Tüm servisi tanıyorum.

“3- FRANSA - Gönüllü yapacaktır (iç ve dış servis). - Her istediğim açıklamayı yaptırırım. - PKK'lıları verirler.

“4- HOLLANDA - Her şeyi gönüllü yaparlar. - Çok iyi ilişkiler mevcuttur.

“5- NORVEÇ - Bana şükran borçlular Afganistan'dan dolayı - Bizzat Kral'ın teşekkür mektubu var.

“6- Rusya - SVR/FSB iç ve dış servis beni çok iyi taıuyor. - Asya ve Afganistan ortaklığı başlatıp bu iktidar aleyhine açıklama yaptırırun. - PUTİN beni biliyor.

“7- Azerbaycan - İ. ALİYEV beni çok seviyor ve çok iyi tanıyor. - Servis Başkanı kankam. 1. yardımcı A. NAGİYEV talebem. - H. ALİYEV Devlet Nişanı sahibiyim.

“8- KAZAKiSTAN - Nursultan NAZARBAYEV'den başlamak üzere iç ve dış servis - Dışişleri Bakanlığı çok yakın dostluklanm var. Hiç problem yaşamam. - İstihbarat Nişanı sahibiyim.

“9- Özbekistan - 2. vatanım gibi. - Türkiye'de savaşacak asker bile alırım. - Devlet Nişanı sahibiyim.

“10- KIRGIZİSTAN - Sadece şunu söylüyorum: Ülkenin tamamını emrime alırım. - İstihbarat Nişanı sahibiyim.

“11- ÇİN - Yakın ilişkilerim var. - Sincan/Uygur dengelernesi ile işi bitiririm. - Mr. DONG/rejimin en önemli yöneticilerinden birisidir. Çok yakınımdır.

“12- TAYVAN - Çok yakın ilişkim var. - Her açıklamayı yaptırırım.

“13- MOĞOLİSTAN - Emrime alınm. Çok kolay.

“14- G. KORE - Benim çalışmalarıma hayranlar. - Her açıklamayı yaptırırım.

“15- Malezya - Beni tanıyor Servis. …

“16- AFGANİSTAN - Diplomatik PASAPORT sahibiyim. – Tüm etnik grupların hepsini tanıyorum. - Buradan ABD'yi çok kötü sıkıştırırım. - 3 partim var. - Çok daha fazlasını yaparım.

“17- PAKİSTAN … - Beni çok seviyorlar.

“1 8- NAliÇIVAN …- Servis Başkanı talebem. - Nalıçıvan Başkanı arkadaşım. - Her şeyi yaptırırım. – …

“19- Türkmenistan - Nişan sahibiyim. - Şimdiki yönetimin en çok sevdiği Türk benim! …

“20- ARNAVUTLUK - Benim bu ülke Cumhurbaşkanından (şimdiki S. BERİSHA) 1. sınıf devlet nişanım var. - Benim bu ülkede yetiştirdiklerim KOSOVA'yı bağımsız kıldılar.

“21- Bosna-Hersek - Diplomatik PASAPORTUM var. - Bu ülkede adeta tarih yazdım.

“22- FAS - Servis Başkanı ülkeyi yönetiyor. - Aslında benim KANKAM.

“23- Suriye - Bu yönetime istediğimi yaptınnm. - Bu ülkede görev yaptım.

“24- Lübnan - V. CANBOLAT (Dürzi), Semir JAJA (Falanjistlerin lideri), N. BERRİ (Amel) vb. hepsi yakın arkadaşım. - Her açıklamayı yaptırırım.

“25- MACARiSTAN - İç/dış servis ve Başbakan beni çok seviyor ve takdir ediyor. - Uzun yıllar ilişkim var. - Her açıklamayı yaptırırım.

“26- Çekoslovakya, Bulgaristan ve Avusturya - Servisler beni tanıyor. - Ortaklıklarım oldu.

“27- Ukrayna - Çok yakın irtibatlarım mevcuttur. - Her türlü açıklamayı yaptırırım.

“28- Hindistan - Servis çok iyi tanıyor. - Zor ülke, ancak AKP'yi hiç sevmiyor.

“29- İRAN - Çok uzun yıllar, çok yakın irtibatlarım var. -Afganistan'da adarnlarını kurtarmıştım, Mayıs '97'de. Beni unutmuyorlar.­ -Farsça bilmem hoşlarına gidiyor (1980 Ordu Dil Okulu Farsça bölümü birincisiyim.)

“30- Japonya - Uzun yıllar yakın irtibatım var. - Benimle görüşmeye uzmanlığım nedeniyle gönüllüler. - AKP'yi sevmiyorlar.

“31- İsrail - Servisi, ben ne söylersem kesin YAPAR.

“Ben ilk etap çok kısa sürede bu ülkelere gideceğim.

“- Önce tüm dünyadaki F. GÜLEN okullarını PEŞ PEŞE kapattıracağım. Bizi destekler açıklamaları yaptıracağım.

“- Ekonomik PAZARlMIZI olduğundan daha fazla artıracağım.

“- Mısır, Tunus vb. başka ülkeler de Katar, B.A.E., S. Arabistan, Brunei vb. var. Onlarla da tanışıyorum. Sonra onlara giderim. İlk önce bu 31 ülke.

“- İLK YAPACAĞIMIZ işlerden birisi de RTE'yi bir çok teşekküllü hastahaneden kontrolden geçirip, raporu kamuoyuna açıklamak.”

(s. 239-53)

*

Evet, dış destek yardımıyla iktidarı devirecek, başa geçecek, sonra da dünyayı gezip ekonomik pazarımızı büyütecekmiş. Artık devletin başında ya..

Bütün bunlara baktığımızda şunu söylemek mümkün:

Perinçekçiler aslında Kozinoğlu’nu ikinci defa öldürmüşler.

Yazılarının uçuk ve dehşet verici kısımlarını kitaplaştırarak ona bir nevi itibar suikasti yapmış durumdalar.

Çünkü, yazdıklarına bakan hiç kimsenin Kozinoğlu’nun yanında saf tutması mümkün değil.

*

Başka sorum yok, sayın hakim!


DİNDE AKLIN YERİ VE TARİHSELCİLİĞİN (GÜNCELLEMECİLİĞİN) AKILSIZ AKILCILIĞI

  Allame Eşref Ali Tehanevî,  el-İntibâhâtü'l-Müfîde   ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde  adıyla yayınlanmış olan konferansında,   din...