cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ATATÜRK: “İNGİLİZLER BENİ KAZANMAK (SATIN ALMAK) İSTEDİLER”

 





Kitap görece yeni..

İnternetteki reklamlarda yer alan “tanıtım yazısı“nın, yayınevinin kitapla ilgili sayfasında “Kitap Hakkında” başlığıyla verilmiş olduğunu görüyoruz.

Şöyle:

Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın oğlu, Latife Hanım’ın eşi, bize bu güzel vatanı bırakan Mustafa Kemal ATATÜRK, gözden kaçmış iç dünyası, mücadelesi ve özel hayatıyla…

Muhterem Valideciğim
Gerçekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek için, askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek vücut bir hale getirmekle doğacak kudret ve ulusal gücü kullanmaktan başka çare yoktu. (…)
Ağustos 1919, Erzurum

Latife Hanım” ve “Halide Edib” kitaplarının yazarı İpek Çalışlar’ın, roman akıcılığında kaleme aldığı bu kitap; titiz, derinlikli bir araştırmaya, Mustafa Kemal’in hayatının geçtiği yerlere yapılan yolculuklara, tanıklıklara ve belgelere dayanıyor. Anlatıya eşlik eden fotoğraflar ve zengin kaynakçasıyla “Mustafa Kemal Atatürk” benzersiz bir biyografi.

*

Görüldüğü gibi, tanıtım yazısında, Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a yazmış olduğu bir mektuptan pasajlara da yer verilmiş.

Demek ki yazar İpek Çalışlar, mektubu çok önemli ve çok çarpıcı bulmuş..

Yayınevi ve editörler de..

Bu konuda yalnız değiller.. Odatv.com ekibi de bu mektubun tamamını çeşitli vesilelerle birkaç defa yayınlamış bulunuyor.

“İşte Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a 1919’un Ağustos ayında yazdığı mektup”…

Böyle diyordu Odatv.. (Bkz. http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html)

*

Mektup, gerçekten ilginç bir mektup..

Önemli bir tarihî belge.. Şerhi hakediyor.

Okuyalım ve cümle cümle irdeleyerek şerh edelim:

Muhterem Valideciğim,

“İstanbul’dan mufarakatımdan [ayrılışımdan] beri sizlere birkaç telgraftan başka bir şey yazmadım. Bu sebeple büyük merak içinde kaldığınızı tahmin ediyorum. Bilhassa hakkımda gerek ötekinden berikinden ve gerek gazetelerden işittiğiniz natamam [eksik] haberler şüphesiz merakınızı tezyit etmiştir [fazlalaştırmıştır]. Halbuki şimdi vereceğim izahatla mutmain olacağınız veçhile şayan-ı endişe (kaygılanılacak) hiçbir şey yoktur.

“Malumunuzdur ki, daha İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis ve tevkif ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı.

[ŞERH: ATATÜRK’ÜN BU BEYANI ÖNEMLİ..

DEMEK Kİ YABANCI DEVLETLER DEVLETİ FEVKALADE YANİ NORMALİN ÜSTÜNDE SIKIŞTIRMIŞLAR..

MİLLETE HİZMET EDEBİLECEK NE KADAR ADAM VARSA YA HAPSETMİŞLER, YA DA MALTA’YA ESİR OLARAK SÜRMÜŞLER..

ORTADA MİLLETE HİZMET EDECEK ADAM BIRAKMAMIŞLAR..] 

*

“Bana nasılsa ilişememişlerdi. 

[ŞERH: İLİŞMEMİŞLERDİ DEĞİL, İLİŞEMEMİŞLERDİ DİYOR..

NEDEN İLİŞEMEMİŞLERDİ?

“NASILSA” DEDİĞİNE GÖRE BUNU KENDİSİ DE BİLMİYOR..

ACABA ATATÜRK’Ü ADAMDAN SAYMAMIŞLAR MIYDI?..

YOKSA, ONU MİLLETE HİZMET EDEBİLECEK BİR ADAM KABUL ETMEMİŞLER MİYDİ?

BUNU BİLMİYORUZ.. FAKAT, BAZI ATATÜRKÇÜ YAZARLARA GÖRE, İNGİLİZLER ATATÜRK’TEN KORKMUŞTU..

KRALDAN FAZLA KRALCI, PAPA’DAN FAZLA KATOLİK OLMAK HERHALDE BÖYLE BİRŞEYDİR..

ACABA İNGİLİZLER ATATÜRK HAKKINDA BAŞKA ŞEYLER DÜŞÜNMÜŞ OLABİLİRLER MİYDİ?]

*

“Fakat 3. Ordu müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler.

[ŞERH: ŞİMDİ O “NASILSA” ANLAŞILDI.. DEMEK Kİ MUSTAFA KEMAL, İNGİLİZLER’İN KENDİSİNDEN ŞÜPHELENMEDİĞİ BİRİYMİŞ.. 

ACABA BUNU NEYE BORÇLUYDU?.. 

SAMSUN’A AYAK BASAR BASMAZ ŞÜPHELENİYORLAR DA, SAMSUN’A GİTMEK İSTER İSTEMEZ NEDEN ŞÜPHELENMEMİŞLERDİ?

BURADA BİR DÜMEN YOK MU?..]

*

“Hükümete benim sebebi izamımı [gönderilme nedenimi] sordular.

[ŞERH: NEDEN GÖNDERİLMEDEN ÖNCE DEĞİL?..

DİYELİM Kİ SİZ ŞİMDİ ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE VİZE BAŞVURUSUNDA BULUNDUNUZ, GİTME NEDENİNİZ BAŞVURU SIRASINDA MI SORULUR, YOKSA SİZE VİZE VERİLİP SİZ KAPAĞI AMERİKA’YA ATTIKTAN SONRA MI?]

*

“Nihayet İstanbul’a celbimi (çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler.

[ŞERH: İNGİLİZLER, HERKESİ TUTUKLAR YA DA MALTA’YA SÜRERKEN, NASILSA MUSTAFA’YA DOKUNMUYORLAR.

ONDAN HİÇ ŞÜPHELENMİYORLAR. DOKUNMAMAK BİR YANA, SAMSUN’A GİTMESİ İÇİN VİZE VERİYORLAR.

SONRA DA, SAMSUN’A GİDİP ARTIK İNGİLİZLER’İN VE İSTANBUL HÜKÜMETİ’NİN ELİNİN ULAŞAMAYACAĞI BİR YERE VARINCA DA ANSIZIN PİRELENİYORLAR..

ATATÜRK’ÜN İNGİLİZLER’DEN YANA OLAĞANÜSTÜ YA DA OLAĞAN DIŞI ŞANSLI OLDUĞU MUHAKKAK..]

*

“Hükümet beni iğfal ederek (gaflete düşürerek) İstanbul’a celp ve İngilizlere teslim etmek istedi.

[ŞERH: PADİŞAH DEĞİL, HÜKÜMET ONU İĞFAL ETMEK, ALDATMAK, İSTANBUL’A ÇEKİP İNGİLİZLER’E TESLİM ETMEK İSTEMİŞ..

PEKİ, DAHA ÖNCE ONU NİÇİN GÖNDERMİŞLERDİ?

GÖNDERMEMEK ELLERİNDEN GELMİYOR MUYDU?]

*

“Bunun derhal farkına vardım.

[ŞERH: İŞTE ATATÜRK’ÜN FARKI BU..

O, HERŞEYİN DERHAL FARKINA VARIYOR.. ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN İMPARATORLUK OLDUĞU SÖYLENEN İNGİLTERE İSE, O KADAR DİPLOMATINA, POLİTİKACISINA, STRATEJİSTİNE, TARİHÇİSİNE, BİLİM ADAMINA, KOMUTANINA, İSTİHBARATÇISINA RAĞMEN, DERHAL FARKINA VARAMIYOR..

UYANMAK İÇİN ONUN SAMSUN’A AYAK BASMASINI BEKLİYOR..]

*

“Ve bittabi kendi ayağımla gidip esir olmak doğru değildi. Padişahımıza hakikat hali yazdım.

[ŞERH: ATATÜRK’ÜN PADİŞAHI, MALUM, VAHİDEDDİN…]

*

“Ve gelemeyeceğimi arz ettim.

[ŞERH: ARZ ETMİŞ.. KENDİSİ ÖYLE DİYOR..]

*

“Zat-ı şahane de evvela buna muvafakat etti.

[ŞERH: ZAT-I ŞAHANE..]

       

“Fakat daha sonra İngilizlerin tazyiki (baskısı) ziyadeleşti (fazlalaştı).

[ŞERH: YANİ “PADİŞAHIMIZ”I, YANİ “ZAT-I ŞAHANE”Yİ İNGİLİZLER ZORLUYOR VE SIKIŞTIRIYORLAR..

FAZLASIYLA..]

*

“Nihayet o da İstanbul’a avdetimi (dönmemi) irade etti (istedi). Bu suretle artık resmî makamımda kalmaya imkan göremediğim gibi askerliğimi muhafaza ettikçe İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına mukabele edilemeyecekti (karşı konulamayacaktı). Bir tarafında bütün Anadolu halkı tekmil millet hakkımda büyük bir muhabbet ve itimat gösterdi. “Seni bırakmayız” dediler. 

[ŞERH: TABİÎ Kİ MUSTAFA KEMAL, ANNESİNE YAZDIKLARINI MİLLETE DE SÖYLÜYOR, “ZAT-I ŞAHANE PADİŞAHIMIZ”IN İNGİLİZ ZORLAMASI VE BASKISI YÜZÜNDEN KENDİSİNİ MECBUREN GERİ ÇAĞIRDIĞINI AÇIKLIYORDU..]

*

“Filhakika vatan ve milletimizi kurtarabilmek için yegane çare askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti yekvücut bir hale getirmekle hasıl olacak kudret ve hareket-i milliyeyi (millî hareketi) hüsn-i istimal eylemekten (güzelce kullanmaktan) başka çare mutasavver değildi (düşünülemezdi).

[ŞERH: BÖYLECE, DENKLEMDEN PADİŞAH VE İSTANBUL HÜKÜMETİ DÜŞMÜŞ OLUYOR, MUSTAFA KEMAL, MİLLET İLE BAŞBAŞA KALMIŞ OLUYORDU..

İNGİLİZ BASKISININ SONUCU..

HANİ SU İÇSE YARIYOR DERLER YA, İNGİLİZLER NE YAPSA ATATÜRK’E YARIYOR..]

*

“Binaenaleyh ben de böyle yaptım. Elhamdülillah muvaffak (başarılı) da oluyorum.

[ŞERH: SONRADAN ELHAMDÜLİLLAH DEMEYİ UNUTACAK.] 

*

Pek yakında netice-i maddiyeyi (maddi sonucu) bütün cihan (dünya) görecektir. Ben bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve beni kazanmaya çalıştı.

[ŞERH: SİYASET İCABI POLİTİKA DEĞİŞTİRMEYİ, BÖYLESİNE KESKİN VE KIVRAK MANEVRALAR YAPMAYI ÇOK İYİ BİLDİKLERİ, İNSANLARI “KAZANMA”YA ÖNEM VERDİKLERİ ANLAŞILAN İNGİLİZLER, MUSTAFA KEMAL’İ DAHA İSTANBUL’DAYKEN KAZANMAYA ÇALIŞMIŞ OLABİLİRLER Mİ?

YA DA OLAMAZLAR MI?

BU KONUDA NEDEN MAKALE VE KİTAP YAZILMIYOR?

ÜSTELİK SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İNGİLİZ GİZLİ SRVİSİNİN (İSTİHBARAT TEŞKİLATININ) İSTANBUL ŞEFİ ROBERT FREW İLE GİZLİCE BAŞBAŞA DEFALARCA GÖRÜŞMÜŞ DURUMDA.

KENDİSİNİ RAHİPLİK MASKESİ ALTINDA KAMUFLE EDEN BU ŞEF (EN ÜST DÜZEY) AJANDAN RUHBANLIK/RAHİPLİK DERSLERİ ALMIYORDU HERHALDE.

SELANİKLİ’NİN ANLATTIĞI MASALA GÖRE, İNGİLİZLER KENDİSİNİ İSTANBUL’DA KAZANMAYA HİÇ ÇALIŞMAMIŞLAR, FAKAT ANADOLU’YA GEÇİNCE BUNUN İÇİN UĞRAŞMIŞLAR.

OYSA İSTANBUL’DA, KAZANAMADIKLARI YA DA KAZANMAYA GEREK GÖRMEDİKLERİ BİRÇOK KİŞİYİ TUTUKLADIKLARI VE MALTA’YA SÜRDÜKLERİ MALUM..

MUSTAFA KEMAL’E İSE NASILSA İLİŞEMEMİŞLERDİ. ONDAN ŞÜPHELENMİYORLARDI.

KAZANMIŞ OLDUKLARI İÇİN Mİ, YOKSA ADAMDAN SAYMADIKLARI İÇİN Mİ?]

*

“Her şeyi (Padişah’ı ve İstanbul Hükümeti’ni zorladıklarını) inkar ettiler. Ve bütün kabahati bizim hükümete attılar.

[ŞERH: DEMEK Kİ İNGİLİZLER’LE ANADOLU’DA CİDDİ BİR BAĞLANTISI, İRTİBATI, FİKİR ALIŞVERİŞİ VARDI..

FARAT BU “KAZANMA” MESELESİNE AÇIKLIK GETİRMİYOR, ÜSTÜNKÖRÜ GEÇİYOR.

NE İÇİN KAZANMAK İSTEMİŞLERDİ, TEKLİFLERİ NEYDİ? KAZANINCA ELLERİNE NE GEÇECEKTİ?,, BU BAHİSLERE HİÇ GİRMİYOR.

AYRICA BU TÜR “KAZANMA” GİRİŞİMLERİNDE KAZANILACAK KİŞİLERE BİRTAKIM VAADLERDE BULUNULUR? SELANİKLİ’YE HANGİ VAADLERDE BULUNMUŞLARDI?

CEVABINI BİLMİYOR GİBİ SORU YÖNELTTİĞİMİZE BAKMAYIN.. İNÖNÜ 1973 YILINDA, MİLLİ MÜCADELENİN BAŞARISININ İNGİLİZLER’İN BU YÖNDE KARAR ALMIŞ OLMASININ SONUCU OLDUĞUNU AÇIKLAMIŞTI.

DEMEK Kİ SELANİKLİ İNGİLİZLER’İ KENDİSİ HESABINA “KAZANMIŞ”..

PEKİ, İNGİLİZLER’E NE VAAD ETMİŞ OLABİLİRDİ?] 

*

“Hakikaten hükümet de benimle uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve gelemez. 

[ŞERH: PEKİ BUNU, İNGİLİZLER NEDEN AKIL ETMEMİŞLER?

BUNU ANLAYACAK AKIL BİR TEK MUSTAFA KEMAL’DE Mİ VARMIŞ?

HÜKÜMET’İN MUSTAFA KEMAL’LE UĞRAŞMAYA KUVVETİNİN MÜSAİT OLMADIĞINI İNGİLİZLER NEDEN ANLAMAMIŞLAR?

YA DA ANLADIKLARI HALDE Mİ ÖYLE DAVRANMIŞLAR?..

BÖYLEYDİYSE, NEDEN?..

KENDİSİNİ KAZANMAYA ÇALIŞAN İNGİLİZLER’İN HÜKÜMET’E GERİ ÇAĞIRILMASI İÇİN BASKI YAPTIKLARINI SÖYLEYEN KENDİSİ.. PEKİ NİYE ONLARA “BÜTÜN SUÇU HÜKÜMET’E ATARAK YALAN SÖYLÜYORSUNUZ, İFTİRA ATIYORSUNUZ” DEMEMİŞ?]

*

“Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir.

[ŞERH: ÖNCELİKLİ MESELE VATANIN KURTARILMASI DEĞİL, YENİ BİR HÜKÜMET KURULMASIYMIŞ..

BÜTÜN BU İNGİLİZ TAZYİKİNİN, TUTUKLAMALARIN, MALTA SÜRGÜNLERİNİN, İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ MEBUSAN’IN KAPATILMASININ VS. SONUCU İŞTE BU:

ANKARA’DA YENİ BİR MECLİS OLUŞTURULMASI VE YENİ BİR HÜKÜMET KURULMASI.. İSTANBUL’DAKİ PADİŞAH’A BAĞLI MECLİS’İN VE HÜKÜMET’İN DEVRE DIŞI KALMASI..

SONUÇ BU..

TAZYİKATIN, ZORLAMALARIN SONUCU BU OLDUĞUNA GÖRE, İNGİLİZLER AÇISINDAN, BÜTÜN BU ZORLAMALARIN NEDENİ DE BU MUYDU? 

HERŞEY BU SONUCUN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN Mİ YAPILDI? 

NEDEN BU SORULARI CEVAPLAMA AMACI TAŞIYAN MAKALELER VE KİTAPLAR KALEME ALINMIYOR?..]

*

“Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim.

[ŞERH: İSTANBUL’A GELMESİ “İHTİMAL“İNİ VATANIN KURTULMASI VE İNGİLİZLER’LE SAVAŞILIP ONLARIN MAĞLUP EDİLMESİNE DEĞİL, KENDİSİNİN İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ MEBUSAN’DAN AYRI YENİ BİR MECLİS VE İSTANBUL’DAKİ OSMANLI HÜKÜMETİ’NDEN FARKLI YENİ BİR HÜKÜMET KURMASINA BAĞLIYOR..

 BU KADARI, İSTANBUL’A GİTMESİ “İHTİMAL”İ İÇİN YETERLİ..

SÖZLERİNDEN BU ANLAŞILIYOR.

SORU ŞU: SELANİKLİ’NİN “KAZANMAYI BAŞARDIĞI” İNGİLİZLER ONA “SEN BİR MECLİS TOPLA, OSMANLI HÜKÜMETİ’NİN OCAĞINA İNCİR DİKECEK YENİ BİR HÜKÜMET KUR GERİSİ KOLAY, İSTANBUL’U SANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE SUNACAĞIZ, DÜKKAN SENİN” DEMİŞ OLABİLİRLER Mİ?]

*

“Sıhhat ve afiyetimi, katiyen hiç merak ve endişe etmeyiniz. … Ben birkaç güne kadar bir kongre için Sivas’a gideceğim. Tekrar Erzurum’a döneceğim. Tekrar ediyorum. Her işittiğinize önem vermeyiniz. "

[ŞERH: HER İŞİTTİĞİMİZE ÖNEM VERMEME TAVSİYESİ BİZİM İÇİN DE GEÇERLİ OLABİLİR Mİ?..

SELANİKLİ’NİN MASALLARINA ÖNEM VERMESEK OLUR MU?]

*

“Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım

[ŞERH: İŞTE DANANIN KUYRUĞUNUN KOPTUĞU YER BURASI. O NETİCEYİ İNGİLİZLER DE GÖRMÜŞ OLABİLİRLER Mİ?..

İNGİLİZLER DE “KENDİLERİNİN NE YAPTIĞINI BİLİYOR” OLABİLİRLER Mİ?

MUSTAFA KEMAL’E SAMSUN VİZESİ VERİRKEN BİR NETİCE GÖRMÜŞLER MİYDİ?

YOKSA NE YAPTIKLARINI BİLMEZ SALAKLAR MIYDILAR?..

BURADA ASIL SORUN, BU İFADELERİN BİZE İLKOKULDA ÖĞRETİLEN ATATÜRK PORTRESİNE PEK UYMUYOR OLUŞU..

HATTA HİÇ UYMUYOR OLUŞU.

BİZE ÖĞRETİLEN ATATÜRK’ÜN, SONUNDA NETİCE GÖRMEYİNCE VATAN İÇİN MÜCADELE ETMEKTEN KAÇINMASI SÖZ KONUSU OLABİLEMEZ..

BİZE ÖĞRETİLEN ATATÜRK, SONUNDA NETİCE GÖRMESE DE KANININ SON DAMLASINA KADAR VATAN İÇİN SAVAŞIR.. 

“MEVZUBAHİS OLAN VATANSA BENİM NETİCE ALMAM DA TEFERRUATTIR” DİYE DÜŞÜNÜR.

HATTA NE NETİCESİ, "MEVZUBAHİS VATANSA BENİM CANIM  BEDENİM HAYATIM TÜM VARLIĞIM DA TEFERRUATTIR" DER. 

SONUNDA NETİCE GÖRMEDİĞİ İÇİN VATAN SAVUNMASI İÇİNE GİRMEMEYİ AKLININ UCUNDAN BİLE GEÇİRMEZ..

BUNU YAPANLARI VATAN HAİNİ ALÇAK KÜÇÜK HESAPÇILAR, AHLÂKSIZ FIRSATÇILAR, RİYAKÂR UCUZ VATANSEVERLİK GÖSTERİŞÇİLERİ, GARANTİLİ NETİCE AVCISI MENFAATPERESTLER OLARAK GÖRÜP LANETLER. 

*

YOK ABİ, BU MEKTUP SAHTE OLABİLİR.. YOK YOK, KESİN SAHTEDİR..

ATATÜRK BÖYLE DÜŞÜNÜYOR OLABİLEMEZ ABİ..

“ İLKOKUL ÖRTMENİM” ATATÜRK’Ü BÖYLE ÖĞRETMEMİŞTİ BANA.

BELKİ DE ATATÜRK’ÜN YAVERİ SALİH BOZOK İNGİLİZ AJANIYDI, ATATÜRK HAKKINDA ŞÜPHELER UYANDIRMAK İÇİN BU MEKTUBU UYDURDU..

ATATÜRK BÖYLE BİR MEKTUP YAZMIŞ OLABİLEMEZ ABİ..]

*

“Saygıyla ellerinizden, hemşiremin gözlerinden öperim. Salih’in (Bozok) gözlerinden öperim. Bana İstanbul havadisi vermeni beklerim.”

(Kaynak: Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, Salih Bozok. Hazırlayan Can Dündar)

(http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html)

*

Ben de bu vesileyle “ilkokul örtmenlerim”in ihtiyarlamış hafızamdaki nostaljik hatıralarının sisli ve puslu görüntülerini hasretle öpüyorum.

Onlar Atatürk’ü bana böyle anlatmamışlardı.

Selanikli bu mektubu yazdığı tarihten iki üç gün önce, 28 Temmuz 1919 gecesi sabaha karşı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e başka şeyler söylüyordu.

Mazhar Müfit’e gecenin bir yarısı not defterini getirmesini emrediyor, sonra da (Mazhar’ın tabiriyle) sigarasından bir iki nefes çekip, “Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Kalem-i Mahsus Müdürü Süreyya bileceksiniz, şartım bu” diyordu.

*

Buna göre, (ulaşılması “garanti” olan) “zafer”den sonra ortada padişah, halife-malife, Osmanlı Devleti diye bir şey kalmayacak, kendisi cumhurbaşkanı olacaktı.

Fakat hitabet sanatında mesafe kat etmiş olduğu için doğrudan “Ben cumhurbaşkanı unvanıyla padişahın makamını tapulu malım yapacağım” demek yerine “Cumhuriyet ilan edilecek” diyordu.

Zafer ve cumhurbaşkanlığı garanti olduğu için “hükümet programı” da hazırdı.. Bunun bazı maddelerini Mazhar Müfit’e yazdırmıştı.. Çok önemli devrimler yapılacaktı.. Mesela “kilot devrimi” vezninde şapka devrimi..

Mesela, Kur’an harfleri olan eski yazıyı yasaklayacak, millete Avrupa’nın Latin alfabesini dayatacaktı..

Elin gâvurunun alfabesini kopyalayıp alıyordunuz, al sana paketlenmiş hazır fastfood devrim.. Afiyet olsun!

Müstakbel cumhurbaşkanının bir başka müjdesi “tesettür”ün yani İslamî örtünmenin kalkmasıydı. Kaldırılmasıydı.

Selanikli daha başka şeyler de yazdıracakken Mazhar Müfit “Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var” diyor, defterini kapatıp yatmaya gidiyor.

*

Selanikli’nin anasına yazdığı mektup ile Mazhar Müfit'in hatıratında aktardığı anekdottan şunları anlıyoruz:

Bir: Selanikli “gizli gündem”le hareket eden takiyye ustası büyük bir yalancı.. Tarihte benzeri görülmemiş bir siyasal dolandırıcı.. Hem her fırsatta yağ çektiği Padişah’ı (devlet başkanını), hem Osmanlı hükümetini hem de bütün bir milleti yalan söyleyerek, olduğundan farklı görünerek aldatan bir sahtekâr.

İki: Anasına gönderdiği, Osmanlı hükümetine rapor veriyormuş gibi bir üslupla kaleme almış olduğu mektup aslında Osmanlı Devleti yetkililerini aldatma amacına yönelik bir ayak oyunu..

Hükümetin, anasının yanına, hatır sorma ihtiyaçlarını giderme bahanesiyle ağzını aramak üzere tanıdık olan olmayan birtakım kadınlar göndereceğini ve mektupta yazdıklarının Padişah’ın ve hükümet erkânının kulağına gideceğini hesapladığı anlaşılıyor.

Böylece, Erzurum’da (İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson’la yaptığı ve yapacağı görüşmeler dolayısıyla meydana gelecek kuşku bulutlarını dağıtmış, “Evet haklısınız, İngilizler’le anlaşmış olabileceğimi düşünmüş olmanız normaldir, fakat vallahi de billahi de yok böyle birşey, ahan da anama söylüyorum, adamlar beni kazanmak istediler ama bende hiç o göz var mı, ben zat-ı şahane Padişahımız’ın sadık bir bendesiyim” mesajını ustaca vermiş oluyor.

Mektuptaki "Her işittiğinize önem vermeyiniz" lafı da bunu teyid için. Devlet erkânına "Benim hakkımda her duyduğunuza önem vermeyin, sadece benim yalanlarımı önemseyin" mesajını veriyor.

Şeytan’a pabucunu ters giydirecek türden olağanüstü kurnaz bir siyasal dolandırıcı.

*

Üç: Mazhar Müfit’le konuşurken “yedi düvel”e saman çöpü kadar kıymet atfetmeden müstakbel “zafer”inden emin olarak idare-i kelamda bulunması, İngilizler’le anlaşmış olduğunu gösteren bir karîne durumunda.

Eğer İngilizler’den garanti almamış olsaydı, bu rahatlıkta konuşamazdı..

Tam aksine şartların olumsuzluğu yüzünden ne yapacağını bilmez halde olan Padişah Vahideddin gibi binbir endişe, kaygı ve korku içinde hafakanlar geçiriyor olurdu.

Fakat adam rahat.. Ununu elemiş, eleğini asmış adam rahatlığıyla konuşuyor.

Ayrıca, müjdelediği şapkalı, Latin hurufatlı ve de “tesettür”süz “hükümet programı”, kendisine verecekleri destek mukabilinde İngilizler’e neler vaad ettiğini ortaya koyuyor..

Adam pazarlığı yapmış, el sıkışmış, Birinci Dünya Harbi’nin galiplerinin “örtülü” himayesi altında Osmanlı Devleti’nin temeline dinamit koymanın planları ile meşgul.

Yedi düvel” konusunda hiçbir endişesi yok.. Yunan’ı da umursamıyor, çünkü İngiliz tam da o günlerde (ismini General Milne’den alan) Milne Hattı ile Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri hasat etmekle görevlendirmiş, Anadolu içlerine yürümesine yasak getirmiş durumda.

*

O yüzden, anasına yazdığı mektupta İstanbul’a gelmesini sadece yeni bir meclisin toplanması ve o mecliste (güya Padişah’a bağlı) yeni bir hükümet kurulması şartına bağlıyor.

Savaş ihtimali aklında yok.

(Yunan’ın daha sonra Anadolu içlerine yürümesi, Almanya yanlısı Kral Konstantin’in tekrar tahta oturması ve Venizelos hükümetinin devrilmesi yüzünden oldu.

Hesapta olmayan bir yol kazasıydı.

İngilizler 1917 yılında donanmalarıyla Atina’yı tehdit etmiş ve Konstantin’i, yerini oğluna bırakarak tahttan çekilmek zorunda bırakmışlardı.)

Selanikli’nin endişesi sadece Osmanlı tebaası.. Türk milleti..

Onları da eşsiz takiyyesi ve devasa yalanlarıyla nasıl dolmuşa bindireceğini, sonra da çıkaracağı bir hıyanet-i vataniye kanunu marifetiyle hangi dümenlerle duvar dibinde tek ayak üstünde bekleme cezasına çarptıracağını gayet iyi biliyor.

*

Selanikli Atatürk’ün İngilizler’le anlaşmış olduğunu Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desindi?!


CUMHURSUZ CUMHURİYET, HALKSIZ DEMOKRASİ

 


Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında “siyasal rejim” anlamında gerilikten de söz ediyor.

Şöyle diyor:

“[Müslümanlar] Hilafet döneminde bir nevi cumhuriyet sistemini uygulamalarına rağmen geriye düşmüş ve istibdat çukuruna düşmüşlerdir…. Siyasi rejim olarak da genelde istibdat ile birlikte anılan, yürüyen hanedanlık veya saltanat anlayışına kapılmışlardır.”

Batı ise böyle değilmiş.

Bunlar, “zamanın ruhu” açısından uygun ve doğru, “hak ve hakikat” nokta-i nazarından ise düzeltilmeye ihtiyaç duyan yalan yanlış “Cumhuriyet ezberleri” durumunda.

Avrupa’da günümüzde de İngiltere, Hollanda, Norveç, İsveç, Lüksemburg, Danimarka, Lihtenştayn (Liechtenstein), Monako, Andorra, Belçika ve İspanya hâlâ krallık.

Hâlâ başlarında hanedanlar var.

Almanya, Avusturya ve Rusya’da saltanatın son bulması doğal bir sürecin değil, Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle oldu.. Ve Rusya, çarlık yerine “sovyet sosyalist cumhuriyet” olarak komünist diktatürlüğün, Almanya ise Nazi diktatoryasının eline düştü.

Türkiye ise, Osmanlı saltanatı yerine Selanikli diktatörlüğüyle müşerref oldu.

*

Görüldüğü gibi, Özcan’a göre hilafet, nebevî menhec üzere hilafet olmasından dolayı değil, bir nevi cumhuriyet sistemi olmasından dolayı kıymetli.

Hayır, bu ne satır aralarından çıkan anlam, ne de zımnen demiş sayılacağı şey; doğrudan böyle konuşuyor.

Cumhuriyet ile istibdadı da ayırıyor ki, bu da, kasten yapılan bir çarpıtma değilse de. en iyi ihtimalle dünyadan habersizlik ve koyu bilgisizlik olarak yorumlanabilir.

Saltanat (hanedan devleti) ile istibdadı birlikte anması da öyle..

*

Oysa, cumhuriyet denilen sistem sıkça diktatörlüğe sahne olmaktadır.. Öyle ki, bu cumhuriyetçi istibdat, istibdadın en koyu biçimidir.

Mesela Çin Halk Cumhuriyeti, kurulduğundan beri, istibdadın en uç örneklerini sergileyegelmiş durumda.. O kadar ki, Doğu Türkistan’da şu anda yaptıkları zulümlerin çetelesini tutmak mümkün değil.

Türkiye’de de durum bir ölçüde benzer.. Bu toplum som, saf, pür ve halis muhlis istibdatla cumhuriyetin ilanıyla tanıştı..

Çözümsüzlüklerden çözümsüzlük beğenmekte olan, gittikçe içinden çıkılmaz hale gelen Kürt sorunu da bundan doğdu.. Devletin bir Kürt sorunu olmasa bile “Atatürkist cumhuriyet politikaları” sayesinde Kürtler’in artık devletle bir sorunu var.

Bütün Türk tarihi boyunca sultanlar tarafından uygulanmış istibdadı toplasanız, kemiyet değilse de keyfiyet bakımından, Selanikli Mustafa Atatürk’ün tek parti diktatoryası döneminde uygulananın onda biri kadar etmez.

Adamın ölüsü bile istibdadın garantörü durumunda.. Başörtüsü meselesi etrafında Atatürk ilke ve inkılapları namına kopartılan fırtınaları hatırlayalım..

Düşünün, adam “Çorap giymedin, suçlusun, cezan idam” der gibi şapka giymeyenleri asabilmiş bir “çılgın Türk”.

Firavun, İsrailoğullarının çocuklarını (putu olan) devletinin bekası için öldürüyordu, bu “defolu dahi”nin şapka giymeyenleri hangi akla hizmetle öldürdüğünü anlayabilmek mümkün değil.

Onun cumhuriyetinin yaptığını ifade için istibdat kelimesi yetersiz kalıyor.. Ona has özel bir kavram icat etmek gerekiyor.

*

İmdi, olaya müslümanca (İslam’a göre) bakmak istiyorsak eğer, Batı’da yapılmış siyasal rejim tasniflerine değil, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tebligatına itibar etmemiz gerekir.

O (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

Nübüvvet (peygamberlik) içinizde,Allah’ın dilediği kadar devam eder;sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde (menheci üzere) bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman– ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir mülk (hakimiyet, egemenlik) olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder, sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut (zorba) bir mülk ortaya çıkar; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/273)

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz s.a.s. cumhuriyetten, saltanattan vs. söz etmiyor.

Bir nübüvvet menheci üzere hilafet var, bir de mülk (devlet egemenliği, hakimiyeti; ya da devletleşmiş egemenlik/hakimiyet/hükümranlık).

Mülk de ikiye ayrılıyor: Yanına fazla yaklaşıldığında ısırabilen hakimiyet, ve elinden uçanın kaçanın kurtulamadığı, herkesi bir şekilde "öpen" ceberut (zorba) hakimiyet.

*

Cumhuriyetmiş, meşrutiyetmiş, monarşiymiş, demokrasiymiş, şuymuş buymuş.. Bunları boşver, mesele şu: Bugün İslam ülkesi diye bilinen ülkelerin rejimi Peygamber Efendimiz s.a.s.’in tasnifi çerçevesinde hangi kategoriye girmektedir?

Isırıcı mülkle (egemenlikle, devlet otoritesiyle) mi yönetiliyorsun, yoksa ceberut (zorba) devletlerin tasallutu altında mısın?

Sen ceberut (zorba) devlet egemenliği altında inliyorsan devlet dükkanının kapısının üstünde cumhuriyet (cumhurluk) tabelası asılı olsa ne yazar! (Beşeriyet nasıl beşerlik demekse, cumhuriyet de cumhurluk demektir.. Cumhur ise “halk, topluluk” anlamına geliyor.)

*

Daha önce de birçok kez yazdık.. Nasıl bilim adamı olmak uğraşılan bilim dalının terminolojisini kullanmayı gerekli kılıyorsa, ve kullandığınız terimler sizin hangi teori ekseninde düşündüğünüzü ortaya seriyorsa, siyasal ve toplumsal meseleleri tartışırken başvurduğunuz kavramsal çerçeve de sizin dünya görüşünüzü ele verir.

Bir Atatürkist ile bir müslüman (İslamcı) aynı kavramları kullanmaz, kullanamaz..

Bir komünistle bir liberalin, bir milliyetçi (ırkçı) ile bir hümanistin kavramsal çerçevesi aynı değildir.

Kullandığın kavramsal çerçeve senin zihniyetini açığa vurur.

Mustafa Özcan’ın kullandığı kavramsal çerçeve, ve laflarının temelinde yer alan teorik zemin, “müslüman” bir yazara yakışır nitelikte değil.

*

Batı’da uzun süre, siyasî rejimleri "monarşi, oligarşi ve demokrasi" diye sınıflandıran Yunanlılar'dan kalma tipoloji kullanıldı.

Monarşi (saltanat) tek kişinin hüküm sürmesi, oligarşi birkaç kişinin yönetmesi, demokrasi ise halkın (daha doğrusu toplum çoğunluğunun) egemen olması olarak tanımlanıyordu.

Devlet-hükümet ayrımı yaparak “devlet biçimleri" ile "hükümet biçimleri"nden söz eden Bodin, bu üçlü sınıflandırmadan yararlanarak farklı kombinasyon ya da terkipler oluşturdu.

Mesela, egemenliğin kralın elinde bulunduğu "monarşik devlet"te bütün vatandaşlar kamu görevlerine aynı eşitlikte girebiliyorlarsa, "demokratik hükümet"in sözkonusu olduğunu söyledi.

Böylece, Eski Yunan’ın ayırdığı monarşi ile demokrasi biraraya gelebiliyor, devletin payına monarşi, hükümetin hissesine ise demokrasi düşüyordu.

*

Çağdaş hukukçularsa, Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı teorisinden (yasama-yürütme-yargı) ilham alarak, siyasi rejimleri bu kuvvetler arasındaki ilişkilere göre sınıflandırma yoluna gittiler.

Böylece yeni bir üçlü tasnif ortaya çıktı: Kuvvetlerin birliği rejimi, kuvvetler ayrılığı rejimi, parlamenter rejim (kuvvetlerin işbirliği yaptıkları rejim).

Kuvvetlerin birliği rejiminde bir kişinin hakimiyeti sözkonusuysa ortada ya mutlakçı monarşinin ya da diktatörlüğün bulunuyor olduğunu söylüyorlar.

Birinci durum saltanata, ikincisi ise cumhuriyete işaret etmekle birlikte, aradaki fark sadece iktidara geçişle ilgili.

Saltanatın kralı veraset yoluyla, cumhuriyetin diktatörü ise zorla başa geçiyor.

*

Görüldüğü gibi, halk tarafından benimsenmiş olan veraset olgusu, zorla başa geçen cumhuriyetçi diktatörün durumuna göre daha demokratik bir noktada duruyor.

Selanikli Mustafa Atatürk de, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında ifade ettiği gibi, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek saltanatı anti-demokratik bir usulle zorla kaldırtmış, diktatörce davranmış, ve kendi cumhuriyetçi “ebedî” diktatörlüğüne giden yolun asfaltını döşemişti..

Ölüsü bile hâlâ bir diktatör olarak tepemizde..

Ve bu ölü diktatörlüğü dünyada bir tek Türkiye’de geçerli.

*

Kuvvetler ayrılığı rejimine gelince, bunun kralcı biçimi meşrutî monarşi, cumhuriyetçi şekli ise ABD'de görüldüğü üzere başkanlık rejimidir.

Parlamenter rejimin özelliği ise, devlet başkanı ile hükümet başkanının ayrı oluşudur.

Bu rejimde devlet başkanı sırf fahrî/onursal bir rol oynar; başbakan, kendisiyle birlikte parlamentoya karşı sorumlu olan bir bakanlar kurulu içinde yürütme yetkisini tek başına kullanır.

Bugün, meşrutî krallık olan İngiltere'de uygulanan hükümet biçimi parlamenter demokrasi olarak adlandırılıyor.

*

Ancak, bütün bu sınıflandırmaların, günümüzün siyasî rejimleri arasındaki farkları anlaşılır ve sade bir biçimde ifade etmede yetersiz kaldığı bazılarınca öne sürülmektedir.

Bu nedenle giderek terk edilmekte ve onların yerini (iyi bir teorik modelden olay ve olguları basitleştirerek ve karmaşıklıktan kurtararak açıklamasının beklenmesinden hareketle) çokçu ya da demokratik rejimler ile tekçi ya da otokratik rejimler arasındaki ayrım almaktadır.

Çokçu ya da demokratik rejimlerde herşeyden önce birkaç tane siyasî parti bulunur. Basın, fikir, teşkilatlanma, gösteri ve haberleşme hürriyeti vardır.

Tekçi ya da otokratik rejimlerde ise mevcut rejime itiraz edilemez, otoritesi vatandaşların etkisinin dışındadır.

*

Rejim sınıflandırmalarını bu şekilde özetleyen Duverger'ye göre, günümüzde "XIX. Yüzyıl Avrupası'nı parçalamış olan 'monarşi-cumhuriyet' karşıtlığı değerden düşmüş, bütün anlamını kaybetmiştir".

Kaybetmiştir, çünkü, "Parlamenter cumhuriyet ile parlamenter monarşiler arasındaki gerçek fark çok ufaktır, çünkü 'kral' olsun, 'başkan' olsun, devlet reisi pratik olarak bir yetkiye sahip değildir".

Peki, ya parlamento var da parlamenter demokrasi yoksa?.. O zaman da "monarşi (saltanat)-cumhuriyet karşıtlığı" yine anlamdan yoksun mu olacaktır?

Kuşkusuz, çünkü 'cumhuriyetin diktatörü' ile 'saltanatın kralı' arasındaki gerçek fark yine çok küçüktür. Sadece iktidarı ele geçiriş biçimleri değişiktir.

*

Türkiye'ye gelince, 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilan edilmiş olması demokrasinin gelmesi demek değildi.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün otoritesi son iki yüzyılda yaşamış bütün padişahlarınkinden daha fazlaydı.

Bu padişahlar, yapmak istedikleri reorganizasyon ve ıslahatları gerçekleştirmekten bile genellikle aciz kaldılar.

Selanikli diktatör ise, son üç asırda bütün padişahların yaptıkları değişikliklerin daha fazlasını kişisel olarak gerçekleştirdi.

Sorun şurada ki, bu değişikliklerin önemli bir kısmı gereksiz, büyük kısmı da zararlıydı.. Faydalı kısmı devede kulaktı.

Falih Rıfkı Atay, bütün “yağcılığına” rağmen, "Çankaya"sında bu adamın diktatör yönünü de anmadan geçmez.

Selanikli’nin kişisel hakimiyetini diktatörlük yerine monarşiye dönüştürme şansı da yoktu, çünkü mirasçıya sahip değildi.

1930 yılı Temmuz'unda Yalova'da Fethi Okyar, İsmet İnönü ile birlikte yeni bir parti kurması için kendisini ikna etmeye çalışan Selanikli Mustafa Atatürk'e şöyle demişti:

"Matbuat (basın yayın) hür olacaktır. Her türlü yazı yazılacak, Meclis'te her türlü acı tatlı tenkidat (eleştiri) yapılacaktır. Buna tahammül etmek zor olacaktır."

Tercüme edelim: Şu anda Türkiye'de basın hürriyeti yok.. Pekçok şey yazılamıyor.. TBMM'nin (parlamentonun) adı var, kendisi yok, hükümeti herhangi bir şekilde eleştirmek, muhalefet yapmak mümkün değil.

İsmet’ten usturuplu bir şekilde kurtulmak için denize düşen yolcu hesabı Fethi’ye sarılan Selanikli ise şöyle cevap vermiştir:

"Bunlara tahammül edeceğiz. Başka çare yoktur. Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatör manzarasıdır. Vakıa bir Meclis vardır, fakat dahil ve hariçte bize diktatör nazarıyla bakılıyor."

*

"Cumhuriyet" kelimesinin bir devletin isminin ardında yer alması tek başına kıymet ifade etmez.

Eğer cumhuriyet faziletse, batıcılarımızın İran İslam Cumhuriyeti'ni İngiltere Krallığı'na tercih etmeleri gerekir.

Hatta ABD'ye de tercih etmelidirler, çünkü Felix Morley'den tutun da eski başkanlardan Harry Truman'a kadar pekçok kişi, ABD'nin bir cumhuriyet değil, sadece bir demokrasi olduğunu altını çizerek vurgulamışlardır.

Demek ki fazilete pek meraklı değiller.

Orta Asya'daki Türk devletleri de, Sovyet döneminde fazilet içinde yüzüyorlardı, çünkü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içinde yer alan cumhuriyetler durumundaydılar.

Çin Halk Cumhuriyeti de, yukarıda belirttiğimiz gibi, adı üstünde, bir cumhuriyettir.

Cumhuriyetçi zihniyete göre fazilet abidesi durumundadır.. Doğu Türkistanlı gericiler anlayamıyor, o ayrı.

*

Cumhuriyeti L. Lipson, "yönetenlerin devleti oluşturduğu ve halkın da onlara ait teba olduğunu kabul eden otoriter seçkinci düşüncenin reddi" olarak tanımlar.

Yönetenlerin devleti oluşturması ve halkın teba sayılması..

28 Şubat sürecinde başörtüsü için düzenlenen "Özgürlük Zinciri" eylemini laikler "devlete başkaldırı" olarak nitelendirmişlerdi.

Mantık şuydu: Postmodern darbe sayesinde iktidar koltuğuna kurulan ve 28 Şubat kararlarını uygulayan yöneticiler devletin ta kendisi, başörtüsü konusunda siyasal iktidarın aldığı kararları protesto eden halk ise devlete kayıtsız şartsız itaat etmesi gereken tebaaydı.

Yöneticileri (Ecevit-Bahçeli-Yılmaz troykasını) protesto etmek devlete başkaldırmak oluyordu, çünkü onlar devletti.

İşte bu, ülkemizdeki klasik laik demokrasi zihniyeti..

*

Montesquieu ise cumhuriyeti, "seçimle gelen devlet başkanının ülkeyi kanunlara uygun olarak yönetmesi" şeklinde tanımlar.

Bu tanımı geçerli sayarsak, seçimle gelenleri ihtilalle gönderenleri cumhuriyet düşmanı kabul etmek zorunda kalırız.

Siyaset bilimciler, cumhurî devlette egemenliğin milletin tamamına ait olmasını (daha doğrusu öyle olduğunun iddia edilmesini) "halk cumhuriyeti" ya da "demokratik cumhuriyet" olarak adlandırırlar. Anayasa'mıza göre Türkiye Devleti "demokratik bir cumhuriyet"tir, yani "egemenlik millete ait"tir.

Bunun yanısıra bir de (yukarıda da belirttiğimiz gibi) "aristokrasi" ya da "seçkinler cumhuriyeti"nden söz ediliyor. Tarihteki Venedik ve Roma Cumhuriyetleri böyleydi, halkın önemli bir kesimi vatandaş bile sayılmıyordu.

Evet, bir, demokratik cumhuriyet var, bir de seçkinler cumhuriyeti, "laiklerimiz" üzülecek ama, "laik cumhuriyet"i siyaset bilimciler bir cumhuriyet türü olarak kabul etmiyor.

*

Bugün demokrasi ile laikliği akıllarınca karşı karşıya getiren, sonra da tercihini laiklikten yana yapan, "Laikliksiz demokrasinin canı cehenneme" diyenler, cumhuriyeti değil, kendi imtiyazlarını savunmaktadırlar.

Demokratik bir cumhuriyette halkın (azınlıkta kalanların değilse de halk çoğunluğunun) "cumhuriyet düşmanı" olması mümkün değildir.

Bir cumhurî devlette, halk arasında "cumhuriyet düşmanlığı" varsa, bundan, orada demokratik bir cumhuriyetin değil, seçkinler cumhuriyetinin (cumhursuz cumhuriyetin) bulunduğu sonucunu çıkarmak gerekir.

Bu demektir ki halkın bir kesimi adeta "parya" muamelesi görmekte, eşit vatandaş olarak kabul edilmek istenmemektedir.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...