meşruiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meşruiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İSLAMCILIĞA (SİYASAL HAKÇILIĞA) KARŞI DEMOKRASİ (SİYASAL HALKÇILIK) ŞİRKİ




İslam, Hakk'a tabi olmayı ve teslimiyeti emreder, demokrasi ise Hakk'ın yerine halkı koyar.. Bu yüzden "kökten şirkçilik"tir.

Mesele bu kadar basittir.

Evet, vahiy kaynaklı olan İslam, beşerin (son tahlilde) heva ve hevesinin ürünü olan demokrasi ile bağdaşmaz.

Bağdaşması için ya İslam'ın içinin boşaltılması ve demokrasinin arzusu doğrultusunda güncellenmesi ya da demokrasinin "halk"la bağının kopartılıp "vahy"e göre yeniden tanımlanması gerekir.

O zaman da demokrasi, demokrasi olmaktan çıkar.

Güncellenerek demokrasiye uydurulan İslam'ın İslam olmaktan çıkması gibi.

*

Demokrasi, laiklik, halkçılık, milliyetçilik, devrimcilik, cumhuriyetçilik, devletçilik, ülkücülük, toplumculuk (sosyalizm), Atatürkçülük/Kemalizm/Atatürkizm vs. gibi fikir, proje, tasavvur, tasarım, ideoloji ve kavramlar konusunda hiçbir zaman fikir birliğine varılamaz.

İşte, Engels’in Eduard Bernstein’a yazdığı mektubunda belirttiği şekilde, Marx’ın, (kendisine ait görüşleri çarpıtarak savunduğunu düşündüğü) Lafargue’a “Kesin olan birşey varsa, o da benim bir Marksist olmadığımdır” demek zorunda kalmış olmasının nedeni budur.

İşte bu yüzden, “Hangi Sol?”, “Hangi Batı?”, “Hangi Atatürk?” vs. türünden başlıklar taşıyan kitaplar yazılmaktadır.

*

Evet, Marx’ın Marksist olmadığı doğrudur, çünkü Marx da dahil olmak üzere her insan sürekli fikir değiştirir.. Bir söylediği çok kere diğerini tutmaz, ayrıca fikirlerini muhkem bir şekilde ifade etmeyi beceremediği için farklı şekillerde anlaşılmasına ve yorumlanmasına engel olamaz.. Bazen kendisi de söylediği şeyin ne anlama geldiğini tam bilmez.

Öyle ki, bir yıl önceki Marx’la bir yıl sonraki Marx az veya çok farklı düşünür.. Bir yıl önce ne yazdığını ya da söylediğini kısmen unutur.

Bu, hepimiz için böyledir.

Sözlerinde hiçbir değişiklik olmayan, hiçbir şeyi unutmayan, herşeyi bilen, her söylediği hatasız olan ancak Allahu Teala’dır:

Ve Rabbinin sözleri doğruluk (sıdk) ve adâlet (adl) üzere tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek bir kimse yoktur! O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir.” (En’âm, 6/115)

*

Velhasıl, demokrasi gibi kavramlar konusunda hiçbir zaman fikir birliğine varılamaz.

Bunun en az iki nedeni bulunmaktadır.

Birincisi, bu tür kavramlarla anlamlandırılmaya ve anlaşılmaya çalışılan olgu ve süreçler, zaman ve mekân, diğer bir deyişle tarih ve coğrafya boyutlarına bağlı olarak büyük değişiklik gösterirler. Dinamiktirler.

İkincisi, bunlar insan düşüncesinin ürünü oldukları ve dogma (mutlak hakikat) niteliği taşımadıkları için, aynı zaman ve mekânda bile farklı anlaşılmaya ve yorumlanmaya açıktır.

Böyle olunca, demokrasi gibi kavram ve kurumların, üzerinde herkesçe ittifak edilen statik ve stabil bir teorik çerçeve ve uygulama biçimini bulmak mümkün değildir.

Kesin sınırlarını çizmek, düşünceyi sınırlandırmak olur, bu da söz konusu kurumların varlık nedenine ve hareket noktası kabul ettikleri temel (kurucu) ilkeye aykırıdır.

*

Chalmers’ın belirttiği gibi, önermeler ve onları şekillendiren kavramlar, “kendilerini şekillendiren teorinin dili kesin ve bilgi verici olduğu ölçüde kesin ve bilgi verici” olabilir:

“... Mesela Newtoncu kütle kavramının, demokrasi kavramından diyelim, daha kesin bir anlama sahip bulunduğunda uzlaşılacağını düşünüyorum; ilkinin anlamının nisbeten kesin olmasının nedeni, kavramın kesin, planlı bir teoride özgül ve iyi-belirlenmiş bir rol oynamasındandır. Aksine ‘demokrasi’ kavramının yeraldığı teoriler, dile düşmüş şekilde bulanık ve çeşit çeşittir.”

(Alain Chalmers, Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul 1990, s. 138.)

Nitekim demokrasi kavramının içeriği zaman içinde aşama aşama değişip “genişlemiştir”.

Sosyalist gelenek demokrasiyi “halk gücü” (populer power) anlamında yorumlar ve halkın ekseriyetinin çıkarlarına öncelik verilmesini isterken, liberal gelenek demokrasiyi, “temsilcilerin açık seçimlerle belirlenmesi ve görüş belirtme hürriyeti gibi haklara sahip olunması” olarak görmektedir. (Bkz. Keywords, ed. Raymond Williams, 2nd ed, Glasgow 1976, s. 85.)

Yani tanımlar birbirini tutmamaktadır.

Tutamaz.

*

Bu belirsizlik, muğlaklık, esneklik ve “boş”luk, teorik açıdan beşerî ideoloji ve dünya görüşlerinin en zayıf yanı olmakla birlikte, pratikte onların gücünün kaynağı durumundadır.

Çünkü böylece, kendilerine yöneltilen bütün öldürücü ve susturucu darbeleri savuşturma, “Tamam ama bu kavram şöyle de anlaşılabilir ve yorumlanabilir” diyerek minderden kaçma imkânına sahip olmaktadırlar.

Dolayısıyla bu tür görüş, teori ve tezler, (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir” olmaktan çıkmaktadır.

Yani doğruluklarını sınama, test etme, ve şayet yanlışsa yanlış olduğunu gösterme imkânı bulunmamaktadır.

Bu da onları (yine Popper’ın yaklaşımı çerçevesinde) “bilimsel (aklî) düşünce”nin konusu olmaktan çıkarmaktadır.

Bundan dolayı, gerçekte, demokrasi ve laiklik gibi düşünce akımlarını savunanlarla akla, mantığa ve bilimsel yönteme dayalı bir tartışmayı sürdürmek mümkün değildir.

*

Evet, İslam, demokrasi ile asla bağdaşmaz.. Bağdaşamaz.

İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez ve sadece bu nedenle bile modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü olduğundan şüphe edilemez.

İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini daha baştan açıkça ve dürüst bir şekilde ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarla eşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz.

Çünkü İslam’a göre, herkesin her konuda eşit muamele görmesi “adalet”le bağdaşmaz, zulümdür.

Mesela mahkemelerde görülen davalarda yalancılık ve iftiracılığı tescil edilmiş kişilerin şahitliği ile dürüstlük ve güvenilirliği ile tanınan kişilerin şahitliği eşit değere sahip olamaz.. Seçmen olmak ve yöneticileri seçmek de en az şahitlik kadar ciddi bir iştir.. 

İslam'a göre yöneticiyi ehlü’l-hal ve’l-akd seçer.. (Bu, bazı demokrasilerde devlet başkanını parlamentoların seçmesine benzese de ondan farklıdır.. Çünkü ehlü'l-hal ve'l-akdi halk belirlemez.. Ehlü'l-hal ve'l-akd için ehlü’l-ictihâd tabiri de kullanılmıştır.)

Burada ilke, “eşitlik” değil “adalet”tir.

*

Nitekim hukuk felsefecileri eşitlik ile adalet arasında kimi zaman çelişki ortaya çıkabildiğini, böylesi durumlarda adaletin önceliğinin bulunduğunu belirtmektedirler. 

Konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Aral şunu söyler:

“... herkese eşit olanın verilmesi, herkesin eşit bir işleme tabi tutulması, bazı durumlarda bizzat eşitliğin bozulması sonucunu doğurur. Nitekim, her çocuğa eşit miktarda ve aynı türden yemek veren anne değil, büyük çocuğa küçüğüne oranla daha çok ve daha başka türden yiyecek veren anne adaletli görülecektir...”

(Vecdi Aral, Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, 2. b., İstanbul 1992, s. 131.)

Mutlak bir eşitlik düşüncesi, haklı ile haksızı, iyi ile kötüyü, ehliyetli ile ehliyetsizi, liyakati olanla olmayanı, masum ile suçluyu, yetenekli ile yeteneksizi, bilgili ile bilgisizi, dürüst ile sahtekârı aynı kefeye koyar.

Doğal olarak bu, adaletsizliğin en aldatıcı biçimidir; çünkü kendisini adalet kılığında sunmaktadır.

O nedenle, günümüz demokrasi düşüncesinin büyük ölçüde adaletsizlik ve dayatmacılık olarak tezahür etmesini yadırgamamak gerekir.

Daha kötüsü, demokrat olduklarını düşünenler, Baudrillard’ın ifade ettiği gibi, başkalarını demokrat olmaya zorlama hakkını kendilerinde görerek, eşitlik düşüncesini de bir tarafa bırakabilmektedirler.

*

Öte yandan, çoğunluğa verilen önem de, adaletle bağdaşmaz. Çünkü haksızların çoğunlukta olması, haklıları haksız hale getirmez.

Bu nedenle İslam, çoğunluğa önem vermez.

Nitekim Allah Teala c.c. şöyle buyurur:

Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundan saptırırlar.” (En’âm, 6/16.)

“Yoksa onların çoğunu söz dinler ve akıllanır mı sanıyorsun? Onlar ancak davarlar gibidir. Belki yol bakımından onlardan daha da sapıktırlar.” (Furkân, 25/44-46.)

(Çünkü davarlar, ‘akıl’ sahibi olmadıkları için mazurdur. Buna karşılık, kendisine akıl bahşedilmiş olan insan, o aklı bahşedeni bırakıp da sürü psikolojisiyle başka canlı ve nesnelere itaat arz etmekle davardan daha aşağı duruma düşmektedir.)

*

İnsanlar arasında, yönetime katılma ve kural koyma bakımından (azlık ya da çokluk olmalarına bakılmaksızın) eşitlik vardır, üstün olan ancak Allahu Teala’dır ve bütün insanlar Allah’ın hükümleri karşısında eşittir.

Demokrasi dedikleri palavra ise “Herkes eşittir, fakat çoğunlukta olanlar daha eşittir” bile demiyor, “Sadece çoğunlukta olanlar eşittir” diyor.

Azınlıkta kalanları (yeterli oy alamayanları) yok sayıyor.

Ve onlara, "Sesinizi kesin, çoğunlukta olanların kararlarına, yanlış ve haksız bile olsa uyun" diyor.

*

Demokrasi terazisinde ağır basanların meşruiyet noktasından referansları, (kendi bireysel ve grupsal çıkarlarını, heva ve heveslerini bir yana bırakarak, bu noktada kendilerini azınlıkta kalanlarla eşit görerek) Hakk'a itaat ve hakkı savunma misyonuyla hareket etmeleri oluşturmuyor, meşruiyet ölçütleri kendilerinin çoğunlukta olmalarından ibaret.

Yani iddialarını aynı zamanda delil gibi gösteriyor ve ispat yükümlülüğünden kurtuluyorlar.. 

Bir başka ifadeyle, davacı olarak boy gösterdikleri davanın, tanıklığına itiraz edilemeyen şahidi, hatta hakimi/yargıcı durumundalar.


SİYASAL İSLAM’LA (ŞERİAT’LE) ÇATIŞMAYI GÖZE ALAN TÜRK’E KÂFİR DENİR

 






MHP’li siyasetçi Prof. Özcan Yeniçeri, henüz bir “MHP’li AR-GE uzmanı”yken, bir makalesinde, engin ve derin MHP cehaletinin bütün boyutlarını taşıyan şöyle bir cümle kurmuştu:

“Milliyet duygusunu ‘adalet’ ve ‘demokratik yönetim’ prensipleriyle bağdaştıran, meşruiyet ve egemenliğin kaynağını millet olarak tespit eden düşünce sistematiği milliyetçilik olmuştur.” (Özcan Yeniçeri, "Milletlerin Orta Direği: Milliyetçilik", Türkiye ve Siyaset Dergisi, Sayı: 5 [Milliyetçilik ve Küreselleşme Özel Sayısı], Ankara, Kasım-Aralık 2001.)

Böylece milliyetçilik, “meşruiyet ve egemenliğin kaynağının millet olarak tespit edilmesi” şeklinde tanımlanmaktadır.

Fakat bu iddia yanlıştır.

*

Meşruiyet (meşrutiyet değil) konusu özellikle siyaset sosyolojisinin ilgi alanına girer.

Siyaset sosyologları ve siyaset bilimciler, meşruiyetin kaynağı olarak “ideoloji”lere ve “inanç sistemleri”ne (dinler) başvurulduğunu belirtirler.

Duverger’ye göre meşruiyet, bir “değer sistemi”, “inanç sistemi” veya “ideoloji” üzerine kurulur. (M. Duverger, Politikaya Giriş, çev. S. Tiryakioğlu, 3. b., İstanbul 1978, s. 91, 168; M. Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, 2. b., İstanbul 1982, s. 154-155)

Lipset ise şunu söyler:

“Meşruluk ise, sistemin, varolan siyasal kurumların topluma en uygun kurumlar oldukları inancını yaratmak ve yaşatmak yeteneğiyle ilgilidir.” (S. Martin Lipset, Siyasal İnsan, çev. M. Tunçay, Ankara 1986, s. 59.2)

Claessen ile Skalnik’e göre de meşruiyet, ideolojik inanç ve ikna (inandırma) üzerine kurulur. (Henri J. M. Claessen ve P. Skalnik, Erken Devlet, çev. A. Şenel, Ankara 1993, s. 26.)

Benzer şekilde Sarıbay da, meşruiyetin zemini olarak siyasal inanç sistemini ve ideolojiyi gösterir. (A. Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, 2. b., İstanbul 1994, s. 81.)

*

Meşru kelimesi, şeriat kelimesinden türemiştir.

(Meşrutiyet ise, “şart”tan türemiştir. “Meşrut”, şartlı olan demektir. Meşrutiyet kelimesi ile, hükümdara yönetme yetkisinin “şartlı” olarak verildiği söylenmiş oluyor. Burada meşrutiyet sözlük anlamıyla değil siyasal nitelikte bir terim olarak kullanılıyor. Yoksa mesela Osmanlı’da padişahın yönetme yetkisi her zaman “şartlı” idi, yani sözlük anlamıyla meşrutiyet her zaman söz konusuydu. Meşrutiyet rejimiyle bu fiilî durum yazılı bir anayasa ile kayıt altına alınmış oluyordu. Yoksa meşrutiyet rejiminin söz konusu olmadığı dönemlerde de padişahların yetkileri en azından teorik olarak her zaman Şeriat’le sınırlandırılmış, “meşrut” hale getirilmiş durumdaydı. Pratikte ise ülke içi güç dengeleri, farklı güç odakları arasındaki nüfuz dağılımı padişahları her zaman “şartlar gereği” zapt u rapt altına almıştır.)

Evet, meşru kelimesi şeriat kelimesinden türemiştir.. Meşru, “Şeriat’e (hukuka) uygun olan” demektir.. Gayrimeşru ise “yasal olmayan, yasaya aykırı” demektir.

Devlet ve siyasal rejim söz konusu olduğunda (bir siyaset bilim ve hukuk terimi olarak) meşruiyetten söz etmek, siyaset sosyologlarının dile getirdiği şekilde, bir inanç sistemine ya da ideolojiye atıfta bulunmak anlamına gelir.

Dayandığınız, atıfta bulunduğunuz, referans aldığınız inanç sistemi şayet İslam ise, bu takdirde İslam, Sarıbay’ın dile getirdiği şekilde “siyasal inanç sistemi” (yani Siyasal İslam) haline gelmiş olur.

*

İşte Siyasal İslam karşıtlarının dinmeyen karın ağrılarının ve kalp spazmlarının gerisinde yatan hakikat bundan ibaret.

Onlar, meşruiyet (Şeriat’e uygunluk) ile Şeriat’i birbirinden ayırmaya çalışıyorlar.

“Meşruiyetin kaynağı inanç sistemi (İslam) değil, ideolojimiz (Kemalizm/Atatürkizm, laisizm [siyasal dinsizlikçilik], demokratizm [topluma taparlık], çağdaşlık [modernizm]) olacak” diyorlar.

“Hayır, meşruiyet (Şeriat’e uygun olan) ile Şeriat birbirinden ayrılmaz.. Ayrılamaz” denildiğinde ise, “Siz İslamcılar, siz Siyasal İslam yanlıları dindar değil dincisiniz, İslam bir din iken siz onu ideoloji yapıyorsunuz” diyerek Batılı (yahudi, hristiyan, deist, ateist, satanist) akıl hocalarından ithal ettikleri ezberler ile Müslümanlar’a saldırıyorlar.

*

Evet, bunlar, “Devlet ve siyasal rejim söz konusu olduğunda meşruiyetin kaynağı ideolojimiz olacaktır” diyorlar.

Şunu demek istiyorlar: “Allahu Teala’nın bizler için şeriat (hukuk kuralları) vaz’ etme (koyma) yetkisi olamaz. Bu yetki ya bizim tanrılaştırıp taptığımız (Lenin, Stalin, Hitler, Selanikli Mustafa Atatürk, Enver Hoca, Mussolini vs. gibi) çağdaş Firavunlar’a, büyük tanrımsılara, ya da parlamenter (milletvekili) adını verdiğimiz küçücük tanrımsılara aittir. Bizim için onlar şeriat vaz’ eder (kanun koyar), biz de onlara gereken kulluk ve ubudiyeti yaparız.”

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Selanikli Deccal hayattayken kaleme aldığı Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, Yahudi ve Hristiyanlar’ın rab haline getirip taptıkları haham ve papazların yerini çağımızda parlamentoların ve parlamenterlerin almış bulunduğunu yazmış olması sebepsiz değildir.

*

MHP’li yeniçerinin ezberlerine dönelim.

Millet değil, fakat milliyetçilik (milletçilik), bir ideoloji olması itibariyle meşruiyet üretmek için kullanılabilir ve kullanılmaktadır. Richard Jay’in belirttiği gibi, “milliyetçilik politik meşruiyetin özgül bir teorisini sağlamaktadır”. (R. Jay, “Nationalism”, Political Ideologies, ed. R. Eccleshall, 2. ed., London 1985, s. 185-186.)

Milliyetçilik bir meşruiyet temeli sağlıyorsa, neyi meşru göstermektedir peki?

Bu sorunun cevabını Huntington’da buluruz:

“Modern zamanlarda otoritarizm, milliyetçilik ve ideoloji ile haklı gösterilmiştir.” (Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga, çev. E. Özbudun, Ankara 1993, s. 44.)

Evet, milliyetçilik bir yönüyle putperestliğe (yöneticilerin putlaştırılmasına), bir yönüyle de otoritarizm ve despotizmin haklı gösterilmesine hizmet etmektedir.

*

İslam’a göre (siyasal yönü budanmamış İslam’a göre), milletin, (Ki millet, Kur’an’daki anlamı çerçevesinde kavime değil ümmete karşılık gelir), yöneticilerini “biat” yöntemiyle seçmesi, meşrudur.

Şeriat’e uygundur.

Ancak, yöneticinin başa geçmesini (egemenliğini, hakimiyetini) bu seçim sağlarsa da, meşruiyetini sağlayan, Şeriat’e (vahye, Allahu Teala’nın indirdiğine) bağlılıktır.

İdeolojilerde ise, yöneticinin bizzat kendisi şeriat vaz’ eden (kanun koyan) durumundadır.

Dolayısıyla, bir şekilde siyasal gücü eline geçirdiğinde, onun her yaptığı artık “meşru” (kanuna uygun) olur.

Kanuna uygun olur, çünkü kanunları koyan kendisidir.

İlkesi, “Ben yaptım, oldu”dan ibarettir. (Selanikli’nin şapka giymeyenleri asması ve “Ben astım, oldu” demesi gibi.)

Nitekim, böyle kendi kafasından din/şeriat uyduranların “Abdestsiz namaz olur mu?” sorusuna “Ben kıldım, oldu” şeklinde cevap verdikleri görülür.

Böylece, her istediği meşru (yasal) olur.

Çünkü, şeriat vaz’ eden (kanun koyan) kendisi.

İşte, merhum (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ifadesiyle “büyük âlim”) Elmalılı Hoca’nın işaret ettiği “çağdaş rablik” olayının özü bundan ibarettir.

*

Batı’da egemenliğin (meşruiyetin değil) kaynağı olarak “millet”in gösterilmesi, iktidarın ruhbanların (Kilise) ve soyluların (Feodalite) elinden alınıp sermaye sahiplerine (Burjuvazi) teslim edilmesi anlamına geliyordu.

Ruhban sınıfının ve Batı’daki biçimiyle soyluların bulunmadığı Doğu’da ise, egemenliğin kaynağının millet olarak gösterilmesi, iktidarın Batılılaşmış seçkinlere (millî burjuvazi ve laik aydınlar) devredilmesinin gerekçesini oluşturdu.

Ancak, millete dayalı egemenlik anlayışı Doğu’da, iktidarın, Batılılaşmayı reddeden ve milletin değerlerine sahip çıkan insanların eline geçmesine de yol açabilirdi.

Bu yüzden egemenlik laiklikle (siyasal dinsizlikle) kayıt altına alınmış, millet bu konuda “sınırlı sorumlu ya da yetkili” ilan edilmiştir.

Yani, böylesi ülkelerde yönetici konumuna gelmek için önce “siyasal dinsiz” hale gelmeniz, dinin “siyasal” yönlerinin kâfiri (“örten”i ya da reddedeni) olmanız gerekmektedir.

Siyasal dinsiz olmayanların seçilme hakları ellerinden alınır, fakat seçme hakları bakidir.. 

Siyasal dinsiz olmayı kabul etmeyen "seçilemez seçiciler"in (üçüncü sınıf vatandaşların) siyasal dinsizleri seçe seçe siyasal dinsizliğin hakimiyetine alışacakları, siyasal dinsizlik rejimini kalben benimsemeye başlayacakları düşünülür. (Türkiye’de olduğu gibi.)

*

Kısacası laik demokraside millet, laik (siyasal dinsiz) nitelikte taleplere sahip olmak kaydıyla egemenliğin kaynağı kabul edilmiştir.

Aksi yaşanırsa, Türkiye, Pakistan ve Cezayir gibi ülkelerde görüldüğü üzere, egemenliğin kaynağı aniden “zinde güçler” haline gelir.

Millete de “Topunuzun canı cehenneme!” denilir.

Bunun anlamı, milletin gerçekte hiçbir zaman egemenliğin kaynağı olmamasıdır.

Bu, aldatıcı bir söylemden, retorikten ibarettir.

Bu, laikçi meşruiyet anlayışının zorunlu sonucudur.

Meşruiyetin kaynağı eskiden Şeriat’ken (Siyasal İslam’ken, Allahu Teala'nın vahyine bağlılıkken), şimdi onun yerini laikçilik (siyasal dinsizlik, putperestlik) almıştır.

*

MHP’li yeniçerinin bir başka iddiası şöyle:

“Millî egemenlik öğretisinin yaygınlık kazanması ile birlikte ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”

Millî egemenlik öğretisi denilen şey Fransız Devrimi’nin ürünü olduğu için, yazar aslında şunu söylemiş olmaktadır: Fransız Devrimi sayesinde ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”

Yazarın haklı olduğu nokta, millî öz ve şuur dediği şeylerin aslında Fransız özü ve Fransız şuuru olmasıdır.

Haksız olduğu nokta ise şu: Egemenliğin kaynağı çoğu yerde “güç”tür, millet değil. (Selanikli Deccal de “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutkunda bunu açıkça dile getirmiş durumda.)

Mesela askerî darbeleri son tahlilde millet desteği değil, sahip olunan güç mümkün kılar.

Darbecilere egemenliği bahşeden, şu üç şeydir: Silahlar, sıkı disipline sahip bir örgütlenme ve savaşma (öldürme) kararlılığı.

Kaldı ki darbeler için millet desteğinden ziyade dış desteğe ihtiyaç duyulur. (Mesela 28 Şubat.. Arkasında İsrail ve ABD vardı.. Selanikli'nin Osmanlı Devleti'ne yönelik "darbe"sinin gerisinde de, İsmet İnönü'nün açıkladığı gibi, İngilizler'in desteği vardı.. Bundan dolayı Fransa hemen Selanikli ile Ankara Antlaşması'nı yaparak TBMM hükümetini resmen "tanıdı".. Afganistan İslam Emirliği olarak şu anda Afganistan'ı yöneten Taliban hükümeti neden tanınmıyor peki?. Gâvurun adamı olmazsanız sizi kolay kolay tanımazlar.)

Bununla birlikte, darbeleri yapanlar daha sonra millete gittiklerinde genellikle yüzde 90’dan fazla destek alırlar.

Çünkü milletin desteğini almak “zorundadırlar”.

Millet de, onların destek almak zorunda olduklarını “hisseder”.

Zaten, muhalif olanlar en iyi ihtimalle "susmak" zorunda kalırlar.. Yüksek sesle muhalefet yapmak (değişik derecelerde) "sağlığa zararlı"dır.

*

MHP’li yeniçerinin haklı olduğu bir tespiti şöyle:

“Üzerinde dikkatle durulması gereken nokta, millet ve milliyetçilik gibi kavramların (...) hiçbir prototip içine kolaylıkla oturtulamayacak kadar toplumdan topluma farklılaşan anlam ve değerler ihtiva etmeleridir.”

Böylece yazar, millet ve milliyetçilik kavramlarının bir gerçeklik veya olgudan ziyade bir zihnî inşa (uydurma, hayal, vehim) olduğunu söylemiş olmaktadır.

Bu tespit milliyetçilik için daha geçerli görünmektedir; tümden insan düşüncesinin ürünü olduğu için toplumdan topluma, hatta insandan insana farklılaşması kaçınılmazdır.

Bu, milliyetçiliği hem savunulamaz, hem de her şartta savunulabilir hale getirmektedir.

Çünkü bir milliyetçilik tanımının kusurlarını gösterseniz bile, yeni ve farklı bir milliyetçilik tanımı icat edilmesine engel olamazsınız.

Putlar da böyledir.. Taş da, ağaç da, heykel de, inek ve öküz de, boz kurt da put olabiliyor.. Hatta helvadan bile put yapılabiliyor.. En tatlısı da helvadan olanı.


LAİKLİK, ACIKILDIĞINDA AFİYETLE YENİLEN HELVADAN MAMUL "HUKUK DEVLETİ" PUTU, VE 28 ŞUBAT

 
















 

Cemaat konulu bir önceki yazıda Rasulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadîs-i şerîfini aktarmıştık:

“Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşır ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

“Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) ülkelerde yaşayan Müslümanların devletle olan ilişkilerini “ahit” (sözleşme) kavramı çerçevesinde ele almak uygun olur.

Zaten (Allahu Teala’nın hükümlerine, yani Şeriat’e tabi olmayı kabul etmeyen) laik-seküler zihniyetin hukuk düşüncesi “sözleşme” kavramı üzerine kuruludur. 

Öyle ki, (Hobbes, Rousseau ve Locke gibi düşünürlerin yazılarından ilham alan) anayasa hukuku ve kamu hukuku doktrinleri, devletin “meşruiyet”inin temeli olarak “toplumsal sözleşme” (social contract) nosyonunu öne çıkarır.

[Aslında bu, kutsal kitaplardaki ahit/sözleşme nosyonunun laikleştirilmiş biçimidir. Kullar olarak Allahu Teala’ya karşı sorumluluğumuzun temelini “Elest” bezminde yapılan ikrar oluşturur. Tevrat’ın Eski Ahit (Old Testament)İncil’in de Yeni Ahit (New Testament) olarak adlandırılması tesadüf değildir.]

*

İnsanlar, topluluklar ve devletler arasındaki ilişkilerde esas olan, rızaya dayalı “sözleşme”dir, karşılıklı olarak birbirlerine vermiş oldukları “sözler”dir. (Toplumun temeli olan aileyi kuran nikâh da erkek ile kadın arasındaki bir ahittir/sözleşmedir.)

Bu sözleşmeler aldatma, fizikî veya psikolojik baskı ve zorlama olmadan karşılıklı rızaya dayalı olarak yapılıyorsa ve (İslam açısından) Şeriat’e aykırı değilse, (olaya modern hukuk düşüncesi açısından bakanlar için de dünya genelinde kabul gören evrensel hukuk ilkelerine aykırılık taşımıyorsa), tarafları bağlar ve sözleşmeye imza atan bütün taraflar için taahhütlerini yerine getirme yükümlülüğü doğar.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekkeliler ile yaptığı Hudeybiye Antlaşması esas itibariyle bir sözleşmedir.. Antlaşmanın hükümleri vahiyle belirlenmiş değildir, Rasulullah s.a.s. ile Mekkeliler arasındaki “pazarlığın” ürünüdür. Ve imzalandığı anda iki taraf için de bağlayıcı hale gelmiştir.

*

İşte bir devletteki anayasa ve yasalar da bu şekilde hem vatandaşların kendi aralarında hem de yönetenlerle yönetilenler arasında geçerli olmak üzere yapılmış sözleşmeler olarak değerlendirilebilir.

Ancak (Müslümanlar’ın kendilerinden olan ulu’l-emrin Şeriat’e uygun olarak koymuş olduğu kurallar durumunda olmamaları yüzünden) laik nitelikteki yasalar için “geçerli/meşru bir sözleşmenin tüm şartlarını taşıdıklarını” söylemek (İslam açısından olaya bakıldığında) mümkün değildir.

Çağdaş/modern-laik hukuk düşüncesi şartların eksiksiz biçimde sağlanmış olmasını dert etmez. Zeminini kaybetmemek için dert etmemek zorundadır. Öyle ki, Türkiye’deki “darbe” anayasaları gibi dayatmalar bile “sözleşme” kabul edilir. Bu, su ve sunî aromadan oluşan bir karışıma “meyve suyu” muamelesi yapmak gibi birşeydir.

Böylesi bir durumda gerçek anlamda bir “sözleşme”den ve dolayısıyla “sözleşme” nosyonuna dayalı gerçek bir meşruiyetten söz etmek mümkün olmayacak, fakat “mış” gibi yapılarak sorun halının altına süpürülecektir.

*

Laik rejimlerde (özellikle de Müslümanlar açısından) gerçek bir sözleşmenin şartları oluşmamış bulunduğu için, meşruiyet krizi ve bağlayıcılık sorunu alttan alta daima kendisini gösterir.

Ancak “rejim” açısından bu çok da dert değildir, çünkü “düzen”in işleyişini gerçekte “sözleşme”ye olan inanç (meşruiyetin varlığı) değil, fiilen kendisini gösteren “kuvvet” sağlar.

Rejim kendisini kuvvetli hissettiği ve gerçekten kuvvete sahip olduğu sürece meşruiyeti umursamaz. Çünkü fiiliyatta kuvvetli olan haklıdır, bir başka deyişle hak, kuvvetten doğmaktadır.

Bu, doktrinde özellikle Franz Oppenheimer’ın tezi olarak ele alınan ve başta Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Esas Teşkilat Hukuku (Anayasa Hukuku) kitabı olmak üzere Türkiye’de pekçok anayasa hukuku, kamu hukuku ve kamu yönetimi kitaplarına konu olmuş bulunan yaklaşımdır.

Ancak, bu tür teorik tartışmalara vakıf olmasalar da siyasetçiler kafa yapılarına ve meşreplerine uyan yaklaşımları sezgisel olarak keşfeder ve (bazen milleti aldatmak için tam tersi yönde konuşsalar da) sezgileri doğrultusunda hareket ederler.

Bunun tipik örneği, Selanikli Mustafa Atatürk’ün “saltanatın lağvedilmesi” görüşmeleri sırasında (“Hayatta en hakiki mürşit ne ilimdir ne Cevat Akşit, ne de Gürünlü Eczacı Hurşit.. Mürşit, elimdeki cellat baltasıdır” makamından) yaptığı konuşmadır:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmezHâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. …

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî (doğal) görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691.)

*

Laik-demokratik düzen millete “Seni temsil eden vekillerin (milletvekilleri) senin adına senin için bu yasaları yaptı, dolayısıyla sen taraf sayılırsın, hatta taraf bile değilsin, yasaların sahibisin, çünkü bu yasaları vekillerin vasıtasıyla bizzat sen yapıyorsun, dolayısıyla bu yasalar seni bağlıyor” diye masal anlatır ve meselenin içinden çıkar.

Sorun şurada ki, vekiller bir defa seçildiklerinde bir dahaki seçime kadar müvekkillerine karşı herhangi bir sorumluluk duymaz ve hesap da vermezler, hatta dokunulmazlık zırhı ile korunurlar, öyle ki, seçen büyük kitle seçilen sınırlı sayıdaki kişinin mahkumu haline gelir, tahakkümü altına girerler.

Bunun yanı sıra, rejim sadece milletin çoğunluğunu millet sayar, muhalif azınlığa ise lisan-ı hal ile “Siz millet değilsiniz” diye seslenir.

İşte o milletten sayılmayan kesim için “sözleşme” gerçek/meşru bir sözleşme değildir.

Bir dayatmadır. (Baştan demokrasiye iman ediyor ve “Benim görüşüme aykırı olsa bile çoğunluğun arzusuna uyarım” diyorsa o başka.)

*

İslam’da ise yönetilenler için kuralları yönetenler koyamaz, hem yönetilenler hem de yönetenler aynı vahiy kökenli kurallara tabidirler.

Dolayısıyla burada gerçek eşitlik ve adalet ortaya çıkar.

(Batılılar’ın kadın hakları vs. gibi özgürlük söylemleri gerçekte kadınları, onlara karşı herhangi bir sorumluluk duymadan hem ekonomik hem de cinsel anlamda istismar edebilmenin anahtarıdır.

Kadınların özgürlüklerinden yararlananlar son tahlilde erkeklerdir.

“Ne kaa ekmek o kaa köfte” hesabı burada, “Ne kadar kadın özgürlüğü, kadınlar karşısında o kadar erkek özgürlüğü ve serbestisi” denklemi hükmünü icra eder.

Kadın genç, güzel ve dinçken özgür olduğunu hisseder, bunlar elinden çıktığında ise özgürlüğünün bir işe yaramadığını, özgürlük illüzyonu içinde kendisini kullandırmış ve tüketmiş olduğunu görür.

Çünkü erkeğe ait “kadın özgürlüğü”, artık "kuruyup solmuş, eskiyip pörsümüş, çaptan düşüp deforme olmuş, taravetini yitirmiş olan"ı terk etmiş, yönünü yeni yetmelere çevirmiştir.

İşte o zaman “özgür kadın”, sahip olduğu özgürlüğün piyasada alınıp satılan bir meta olduğunu farkeder.)

Evet, İslam’da yönetenlerle yönetilenlerin hakları vahiy tarafından belirlenmiştir, sözleşme ancak Şeriat’in (ilahî yasaların) sınırları içinde kalınma şartıyla bir anlam ifade eder.

Müslümanlar ile zimmî (zimmetli/anlaşmalı) durumundaki gayrimüslimler arasında mevzubahis olan sözleşmelerde de aynı durum geçerlidir, Müslümanlar’ın Şeriat’e aykırı olarak gayrimüslimlere diledikleri gibi kural dayatma hakları mevcut değildir.

İmdi, Müslümanlar açısından bakıldığında laik rejimlerdeki yasal düzenlemelerin önemli bir bölümü esas itibariyle dert edilecek ve İslam’a/Şeriat’e aykırı kabul edilip sorun yapılacak şeyler değildir. Mesela trafikte arabaların sağdan gitmesi, kırmızı ışıkta durulması, diğer trafik kuralları vs. sorun edilecek kurallar olmaktan uzaktır.

Yasal düzenlemelerin önemli bir bölümü bu durumdadır.

*

Müslümanlar açısından sorun olan (Şeriat’e aykırı) düzenlemelere gelince..

Devlet (yakalarına devlet etiketi yapıştırarak iş gören siyasetçi ve bürokrat-memur taifesi) bu konularda müslüman vatandaşların (sözleşme” nosyonu çerçevesinde) söz verip kendilerini bağlamış ve sorumlu hale getirmiş olduklarını kabul eder. Öyle varsayarlar.

Bunun sonucu olarak, (kendi kendilerini yalanlamak, gayrimeşru ilan etmek anlamına geleceği için) müslüman vatandaşlara karşı despotik ve baskıcı bir tutum sergilemekte olduklarını kabul etmeye yanaşmazlar.

Müslüman halkın (sözleşme nosyonu çerçevesinde) kendi rızalarıyla yasalara uyma taahhüdünde bulunduklarını varsayarak, müslüman bireylerin gerçekte “dayatma” niteliği taşıyan (Şeriat’e aykırı) kimi düzenlemelere uymamalarını “suç” (sözleşmeyi çiğneme cürmü) ilan eder ve onlara yönelik kendi dayatmalarını “hukukun gereği” gibi gösterirler.

Müslümana onun rızası bulunmayan dayatmalarda bulunmaları yetmiyormuş gibi bir de “dayatmaya direnme hakkını” yok sayarak onu suçlu ilan eder ve cezalandırırlar.

Ancak, kendilerini söz konusu “sözleşme” ile bağlı kabul etmez, çıkarları gerektirdiğinde çifte standart uygularlar. Canları istediğinde hukuk dışına çıkarlar.

Ayrıca, Şeriat’in yönetenler ve yönetilenler, müslümanlar ile gayrimüslimler için hak ve yükümlülükler bakımından “değiştirilemez” sınırlar getirmiş olmasına karşılık, laik düzende hak ve mükellefiyetler “anayasa yapma ve değiştirme” imkânına sahip olanların iki dudakları arasından çıkacak keyfî kararlara bakar.

Dolayısıyla haklarınız pamuk ipliğine bağlıdır.

Şüphesiz ki sözlerin en doğrusu Allahu Teala’nın sözleridir:

“Bir mü'min hakkında ne bir yemin (veya soydaşlık/yurttaşlık bağı), ne de bir ahid (sözleşme, zimmet) gözetirler. İşte onlar gerçekten haddi aşanlardır.” (Tevbe, 9/10)

*

Evet, bu noktada önümüze birtakım önemli sorunlar çıkıyor.

Laik yönetimlerin, Müslümanları (razı olmadıkları) Şeriat’e aykırı düzenlemelere uymakla yükümlü görüyorlarsa, (hiç değilse tutarlılık, dürüstlük ve “hukuk devleti” olma adına,) o düzenlemelerin tamamına kendilerinin de sadakat göstermeleri ve eksiksiz uymaları gerekir.

Ancak, işte bu noktada laik rejimlerin, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, çifte standart sergileyebildiklerini görüyoruz.

Devreye istihbarat teşkilatları (gizli servisler) ve onların “hukuka uygun sayılan hukuksuzluklar”ı girebiliyor.

Mesela Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan kimi “örtülü” hukuksuzlukları ve 1990’larda tavan yapan faili meçhulleri bu bağlamda değerlendirebiliriz. 

Devlet içindeki bazı odaklar birilerinin kalemini kırabiliyor ve öldürebiliyorlar.

Öldürtebiliyorlar.

Öldürttüler.

Öldürtürler.

*

Ben konuşmayayım, sözü “devlet”i içeriden tanıyan bir isme, aynı zamanda hukukçu olan üst düzey bir “emniyetçi”ye, Hanefi Avcı’ya bırakayım:

“… bizim ülkemizde devlet, vatandaşlarını rejime muhalefet edenlere karşı kışkırtmış, bizzat kendi vatandaşlarını yine kendi vatandaşları olan rejim muhaliflerine karşı fiili saldırılarda bulunması için kullanmak istemiştir. Oysa bu tür uygulamalar devletlerin var olma felsefesine tümüyle aykırıdır; devletin görevi vatandaşları arasında ortaya çıkacak sorunları çözmektir. Devlet varoluş sebebini ve fonksiyonlarını vatandaşlarına devrettiğinde, kendi kendisiyle çelişir ve devlet olmaktan çıkar. Bu tür uygulamalardan en çarpıcı olanı, sadece ülke dışında uygulanması gerekirken, devletin kendi vatandaşlarına karşı ülke içerisinde uygulamış olduğu psikolojik harekâttır. Bugün bile, her ne kadar kamuoyunda fazla hissedilmese de, MGK’da alınan kararlar doğrultusunda psikolojik harekâta ilişkin operasyon, plan ve kararlar devletin kurumlarınca koordine içerisinde yürütülmektedir.

“Devlet vatandaşlarından, mensup oldukları illegal örgütler hakkında sadece bilgi almak için yararlanabilir. Bu uygulamanın da koşulu ve sınırı vardır. Devlet başka araçlarla bilgi toplayamadığında ve bilgiyi sadece illegal örgütlerin içerisindeki kişilerden almak zorunda kaldığında, daha ağır ve büyük olayların olmaması için vatandaşlarından yardım alır. Ancak bu yardımın kapsamı bilgi almakla sınırlıdır. Bu koşulların dışında, bu sınırları aşan her uygulama son derece yanlıştır. Fakat bizim ülkemizde devlet, sol gruplara karşı sağ grupları, sağ gruplara karşı da sol grupları kullanmış, hatta fiilen eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan imtina etmemiştir….

“Geçmişte halkı birbirine karşı kullanmış veya kullanmaya kalkarak ciddi hatalar yapmış devlet görevlilerinin bu olaylardan ders çıkardığına ve artık aynı hataları tekrarlamayacağına inananların kısa sürede yanıldıkları görüldü. Bu defa da radikal dinci olarak tanımladığı halka ve hatta hükümete karşı laik kesimleri harekete geçirerek çok geniş kitleleri karşı karşıya getirmekten çekinmemiş, aynı anlayışı aynı düşünceyi hayata geçirmekten geri kalmamıştır…. beğenmedikleri düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki halkı aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla verilmiştir. Tüm bu örnekler, kendi fikirlerinin kabulü konusunda devletin her yöntemi mubah saydığını açıkça göstermektedir. Bu yanlış anlayışın neticesi, bölgesel iç çatışmalar, katliamlar ve en sonunda olayların doruk noktası Susurluk olmuştur. …”

(Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar, 5. b., Ankara: Angora Y., 2010, s. 333-5.)

Şu sözler de Avcı’ya ait:

“… düşünün ki gece PKK’lılar evinize geldi. Ekmek istiyorlar, yol soruyorlar, … Diğer taraftan da gündüzleri askerler veya polis geliyor, örgüt hakkında bilgi istiyor, örgüte yardım etmemeleri konusunda halkı uyarıyor. Köylü karşı çıksa, aklından geçirdiği gibi davransa gözaltına alınabileceğinin, mağdur edilebileceğinin, kanundan bahsetmek istese de kimsenin onu dinlemeyeceğinin farkında. Geçmişte kimlerin infaz edildiğini, hangi köylerin yakıldığını, mülki amir ve savcıların şikayetlere dahi bakmadığını biliyor….

“Uzun süre bu şekilde yaşamak zorunda kalan insanlarda sahtekârlık bir yaşam biçimine ve davranış şekline dönüşür. Bir kişilik halini alan sahtekârca davranmak, o ortam içerisinde bulunan her insanı da böyle davranmaya itecektir.

“Yukarıda anlatılan yaşam tarzının biraz yumuşak biçimi, ülke genelinde büyük çoğunluk için de geçerlidir…. İnsanlar daha iyi imkanlara kavuşmak için, işini kaybetmemek için yetkilerini keyfi kullanan kişilere karşı çıkamaz…. İstenilen şekilde davranmadığı takdirde işten çıkarılma ihtimalinin ne demek olduğunu ancak bu riskle karşı karşıya kalanlar bilebilir.

“… Ülkemizde kurumlar, makamlar ve kişiler en ufak bir rüzgâr çıktığında hemen savruluyor, en hafif bir fiske ile yıkılıyorlar.  Güç kimde ise o tarafa yaslanıyor, hatalı veya yanlış olana karşı koymuyor, … Geçmiş dönemlerde askerlerin yönelimlerine göre bütün kurumlar kanun, hukuk, demokrasi vb. her şeyi bir tarafa bırakarak, hemen askerin yanında yer alıyorlardı…. Fakat şimdi güç odağı değişti; şimdi hükümet, başbakan bu güce sahip, rüzgâra göre eğilenler, bu defa da bu yeni rüzgâra göre eğilmeye başladılar.

“Ülkemiz, bırakın amirini eleştiren, yanlış karşısında tavır koyan ve görevinin gereğini yapan insan bulmayı, mevcut güç merkezinin gözüne girmek için kural tanımadan her türlü değeri ayaklar altına alan, üstünün istediği her şeyi itirazsız yerine getiren kişilerle doludur.”

(A.g.e., s. 353-56.)

Avcı’nın bir başka kitabında da şu satırlar yer alıyor:

“… Susurluk olayları yaşandığı dönemde, MİT ve askerler bana her türlü haksız saldırıları yaparken, hukuk [yargı, mahkemeler] beni korumuştu. JİTEM‘in [Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele] yaptığı hukuksuzlukları anlattığım zaman ‘JİTEM diye bir teşkilat yok’ denilmiş, sadece ‘var’ dediğim için Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman beni [çalıştığım kurum olan] İçişleri Bakanlığı‘na şikayet etmişti. Bakanlık JİTEM’i en iyi bilen kurum olmasınaher ilde polislerin JİTEM ile toplantılar yapmasına, yüzlerce yazı, rapor ve belgede JİTEM adı geçmesine rağmen ‘JİTEM var’ dediğim için [Bakanlık tarafından] jandarmaya hakaretten yargılanmama karar verildi. O günün tüm bakan, genel müdür ve bakanlık yöneticileri, hepsi JİTEM’in varlığını biliyor, inanıyordu ama ‘sen olmayan JİTEM’e var dedin’ diye suçlu olarak yargılanmama karar vermişlerdi.”

(Hanefi Avı, Devlet Bilgisi, İstanbul: Tekin Yayınevi, 2017, s. 75)

Görüldüğü gibi, eli kolu heryere uzanan MİT, askerlerin “hukuksuzluğu”nun yanında yer alıyor.

Tutuyor, üst düzey bir emniyetçiye, sırf yalan söylemediği, “hukuk”un yanında durduğu için “her türlü haksız saldırıları” yapıyor.

Biz de “Üst düzey bir emniyetçiye bunu yapanlar bizim gibi sıradan vatandaşlara ne yapmaz!” diye kara kara düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

*

28 Şubat’ın yıldönümündeyiz, o yüzden şunu da ekleyelim:

O süreçte, tıpkı JİTEM gibi bir başka Frankeştayn canavarı daha türemişti: BÇG.. Batı Çalışma Grubu..

Grup adlı bu yasadışı çete de yine askerlerin marifetiydi..

Bu çetenin varlığını ortaya çıkaran kişi, yine bir başka üst düzey emniyet istihbaratçısıydı: Bülent Orakoğlu.

Askerliğini yapmakta olan bir polis memuru, Kadir Sarmusak, bu çetenin çevirdiği dolapları gösteren belgeleri Orakoğlu’na ulaştırmış, o da konuyu İçişleri Bakanı Meral Akşener’e iletmiş, meseleden haberdar edilen Başbakan Necmettin Erbakan da (bu çetenin banisi komutanları emekliye ayırmak yerine) hadiseyi safça Cumhurbaşkanı Demirel’e havale etmişti.

*

Peki bu süreçte MİT ne yapmıştı?

MİT, Erbakan’a (TC Hükümeti’ne) yönelik (ABD, İsrail ve beynelmilel Masonluk güdümlü) darbe teşebbüsünün ardındaki orkestra şefiydi.

Askerler darbe arabasının tekerlekleri, Demirel direksiyonu, MİT ise motoruydu.

(MİT’çilerin bu süreçteki vatana ihanet anlamına gelen rolünü geçmiş yıllarda 28 Şubat darbesinin her yıldönümünde yazdık, tekrar anlatmayalım.)

Sonuçta TC Hükümeti ve millet, “28 Şubat Yahudi darbesi”ni yiyerek sendeledi, yere kapaklandı.

O süreçte en açık ve sert tepkiyi merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca göstermiş, o sırada genel yayın yönetmenliğini yaptığım İslâm Dergisi’nin Mart sayısının başyazısında “darbenin arkasında İsrail’in bulunduğunu” dile getirmişti.

Aynı sayıdaki “Editör’den” başlıklı kısa yazım bahane edilerek DGM’de (Devlet Güvenlik Mahkemesi) hakkımda dava açıldı.

Erbakan Hükümeti yıkıldıktan sonra Fatih Çekirge gibi gazeteciler için çıkarılan basın affının kapsama alanına girdiğim için ceza almaktan kurtuldum.

Ancak Bülent Orakoğlu ile Kadir Sarmusak benim kadar şanslı değildiler, onlar, darbeci çetenin tekerine çomak soktukları için tutuklanıp hapse atıldılar..

O süreçte Erbakan’ın partisi Refah kapatıldı.. Ardından Fazilet Partisi kuruldu, onu da “Refah’ın devamı” diye kapattılar.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hapis cezasına çarptırıldı.

İmam hatipler, Kur’an kursları gibi mevzulara hiç girmiyoruz.

*

Esad Efendi, darbeci hainlerin iplerini elinde tutan İsrail’e dokunduğu için vatanı terk etmek zorunda kaldı..

Bir süre Avrupa’da dolaştı, ardından Avustralya’ya yerleşti, fakat üç-dört ay sonra, Şubat 2001’de öldü.

Öldürüldü. [Ölümüyle ilgili kitabımızı internetten okuyabilirsiniz: ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM (ŞEYHLERİ DE VURURLAR)]

Benim öldürülmemden endişe ediyordu, o yüzden Amerika’daki cemaat mensuplarına ABD’ye yerleştirilmem talimatını vermişti, fakat ölen o oldu.

Benim payıma ölmeden atlatacağım zehirlenmeler ve yalnızlık düştü.

*

Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, 8 Mayıs 2014 günü yayınlanan bir yazısında, 28 Şubat’ın 2003 yılına kadar devam etmiş olduğunu ilan etmişti: 

“28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut ‘şimdilik’ bir şey yapmasa bile ileride sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11 bin 800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyordu. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11 bin 800 infaz kararından yaklaşık 3 bin 600’ünün uygulandığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları…. Bunların bazıları ‘Kürtçü’ bazıları ‘Bölücü’ bazıları da ‘İslamcı’ yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler.”

Gerçekte, 28 Şubat’ta hedefe konulan bazı kişiler 2003 yılından sonra da malum odakların elinden yakalarını kurtaramadılar.

“Nerden biliyorsun?” derseniz vereceğim cevap ancak Mevlana’nın şu sözü olacaktır: “Ben ol da bil!

Yakasını kurtaramayanlardan biri, Muhsin Yazıcıoğlu’ydu.

*

“Neden büyük ırmaklardan bile daha sarsıcıdır, karlı bir gece vakti dağ başında ölüme uyanan bir dostu hatırlamak?



E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...