siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AK PARTİ: BU GİDİŞ NEREYE?

 





“Artık ne mavilik, ne pembe bahar,
“Ne mehtap, ne sâhil, ne sandal, hep kar,
“Söyleyin benimle uçan ey kuşlar,
“O yazlık dünyadan bu kış nereye?!.”

Bu mısralar, İstanbul eski müftülerinden Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı Hoca’nın vefatında cebinden çıkan “Nereye?” başlıklı şiirinde yer alıyor. (Ali Rıza Demircan Hoca’dan duymuştum, Güzelyazıcı, Gümüşhanevî Tekkesi şeyhlerinden [Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in selefi] Serezli Hasib Yardımcı rh. a.’in icazetli halifesiymiş.)

AK Parti’nin de kendisine “O yazlık dünyadan bu kış nereye?!.” diye sorması gerekiyor.

Bu dünyada herşeyin (iktidar, koltuklar, gençlik, güç kuvvet, ömür, hayat) fani olduğunu anlamalılar:

“Kim âhiret ekinini (kazancını) isterse, ona o ekininde (kazancında) ziyâdelik veririz (artırırız). Kim de (sâdece) dünya ekinini (kazancını) isterse, ona (da) ondan veririz; ama onun âhirette, hiçbir nasîbi olmaz.

“Yoksa onlar için, Allah'ın onun için izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şeriat (hukuk sistemi, anayasal düzen) kılan (şera’û lehum min ed-dîni) (Allah’a denk tuttukları) ortaklar mı var? (Haklarında âhirette hüküm verileceğine dâir önceden söylenmiş) ayırma sözü olmasaydı, aralarında elbette hüküm verilmiş (işleri çoktan bitirilmiş) olurdu. İşte o zâlimler yok mu, onlar için, kesinlikle pek elemli bir azap vardır.

“Sen zalimlerin yaptıkları şeyler tepelerine inerken bu yüzden korku ile titrediklerini göreceksin. İman edip salih ameller yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri herşey vardır. İşte bu, büyük lütuftur."

(Şûrâ, 42-20-22)

*

Yeni Şafak gazetesinin ilahiyatçı (fıkıhçı) yazarı Prof. Hayrettin Karaman dünkü (7 Nisan 2024 tarihli) yazısında (CHP’lilere “çakmak” için olsa gerek) ihlas konusunu ele almış..

Yazısının başlığı “Gösteriş ve istismar”.

Önce şunu söylüyor:

Fıkıh kitaplarının ‘helal-haram’ bölümünde şöyle bir ölçü vardır:

“Bir dükkan sahibinin, elinde tesbih ve dilinde açık zikir (Allah, Lâ ilahe illallah, elhamdlillah, hû…) âdeti olsa, bunu bir kimseye göstermek ve duyurmak için değil, samimi ve âdet edindiği için yapar olsa, dükkâna müşteri geldiğinde bunları gizlemesi gerekir, gizlemezse kazancı mekruh olur. Eğer bunları, müşteriye dindar gözükmek ve onu ticaretine çekmek için yaparsa kazancı haram olur.”

Fıkıh kitapları demiş de, hangi fıkıh kitapları?..

Yazıda kaynak yok.

Bu ölçü hangi fıkıh kitabında var?

Şahsen bir fıkıh kitabında bu satırların yer alabileceğini zannetmiyorum.

Çünkü bunlar cahilce laflar.

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Şu halde din istismarı haramdır.

“Bu fiilin ihlas ile de yakından ilişkisi vardır; yapılan sırf (başka hiçbir amaç, emel, menfaat… olmaksızın) Allah için olmazsa, ibadete başka bir muhatab veya menfaat karışırsa ihlas ortadan kalkar, gizli şirk gerçekleşir.

“Bu sebepledir ki, farz ibadetlerin teşvik için açıkta, nafilelerin kimse görmeden yapılması uygun bulunmuştur.”

İmdi, bu riya (gizli şirk) mevzuu çok ince meseledir.

İmam Gazalî İhya’da, bir insanın normalde aksatmadan yaptığı bir nafile ibadeti, başkaları görüyor diye terk etmesinin de riya olduğunu söyler.

İnsan, ibadetlerini başkalarının görmesine de, görmemesine de aldırış etmemelidir, gönlü bunlara takılmamalıdır. Esas olan budur. (Ancak bu hale ulaşmak zor, çok zor.)

*

Nafilelerin kimse görmeden yapılması meselesine gelince..

Nafilelerin görünür olması haram da değildir, mekruh da.. Gizli olması daha fazla sevaptır.

Mekruh olmakla daha az sevaplı olmak ayrı şeylerdir.

Mesela, farz namazların camide kılınması 25 (veya 27) kat daha sevaplıdır.

Buna karşılık, nafilelerin (mesela öğle namazının ilk ve son sünnetinin) evde (veya başka bir özel mekânda) kılınması 25 kat sevaplıdır.

Bu, nafileyi (sünneti) camide milletin gözü önünde kılanın hiç sevap almaması ya da mekruh iş işlemesi anlamına gelmiyor. Dört rekatlık sünneti evinde kılsaydı, camideki 100 rekatın sevabını alacaktı.. Hepsi bu..

“Eğer sadakaları açıkça verirseniz, işte o ne iyi! Eğer onları gizler de onları fakirlere (öyle) verirseniz, artık bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece (Allah,) kötülüklerinizden bir kısmını sizden örter (bazı günahlarınıza keffâret kılar). Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdâr olandır.” (Bakara, 2/271)

+

Karaman’ın verdiği dükkan sahibi örneğine gelince..

Müşteri gelince elinden tesbihi bırakması şart değildir. Hangi fıkıh kitabında “Bir satıcının müşterinin yanında Allah’ı anması mekruhtur” diye hüküm vardır?

Ve bunun delili nedir?

Kaldı ki, böylesi bir amel her zaman dünyevî kazanç sağlama vesilesi olmaz.

Öyle yerler, öyle mekânlar, öyle muhitler, öyle çarşılar, öyle pazarlar vardır ki, orada sizin dindar (ya da müslüman) bilinmeniz müşteri kaybetmenize yol açar.

“Eğer bunları, müşteriye dindar gözükmek ve onu ticaretine çekmek için yaparsa kazancı haram olur” şeklindeki fetva da doğru değildir..

Kazancının bereketi olmaz..

Ayrıca, riyası onun Allahu Teala’dan uzaklaşmasına yol açar.

*

Abdullah ibni Mübarek rh. a.’in (Ki gerçekten pek büyük bir alim, pek değerli bir şahsiyettir) "Biz ilmi dünya için öğrendik, ama ilim bize dünyaya değer vermemeyi öğretti" demiş olduğu rivayet ediliyor.

Dünya için ilim öğrendiğinde öğrendiğin ilim haram mı oluyor?!

Helal olan ticaret, dükkan sahibinin kendisini müşteriye (olduğundan fazla) dindar göstermesiyle haram hale gelmez. Fakat kişi riyakârlığından dolayı cezaya müstehak hale gelir.

Ayrıca, böylesi dindarlık gösterileri sadece dükkan sahibinin diliyle Allahu Teala’yı anmasıyla da yapılan birşey değildir.. Kimisi de dükkanına besmele vs. asıyor. Aynı şeydir.

Adam dükkanına besmele astı diye ticareti haram mı oluyor?!

Karaman efendi CHP’ye çakacağım derken baltayı taşa vurmuş.

*

CHP’lilerin ibadetlerine gelince..

Bunlarla uğraşmanın anlamı yok..

CHP’lilerin bu memlekete yaptıkları tek kötülük bu olsun!..

Onların birtakım ibadetleri yapmaları, hem artık başkalarına “din istismarı” suçlaması yapmalarını engeller hem de sen aynı şeyi samimi bir şekilde yaptığında artık seni tenkit edemezler.

Din ve ibadetler kimsenin tekelinde değil.

Unutmayalım, bu memlekette dindarlığın görünür hale gelmesi kolay olmadı.

Mesela TSK’nın 12’nci Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay 1966 yılında cumhurbaşkanı seçildiğinde koltuğuna besmele çekerek oturdu diye neredeyse linç edilmişti.

2008 yılında da dönemin CHP Genel Başkanı Baykal çarşaflı bir kadına parti rozeti taktı diye bazı AK Partililer tarafından din istismarcılığıyla suçlanmıştı.

CHP’de bulduğunuz bütün kusur bu mu?

Erdoğan’ın CHP’de bulduğu kusurlardan biri de, İsmet İnönü’nün, kendi cumhurbaşkanlığı döneminde paraların pulların üzerinden Atatürk’ün resmini kaldırtmış olması.. Bir konuşmasında bunu konu edinmişti..

Yine, Ankara’dan İstanbul’a “Adalet yürüyüşü” yapan Kılıçdaroğlu’nun atletli fotoğrafı için “Atatürk’ün böyle resmi var mı?!” diyerek tepki göstermişti.. Sanki Selanikli’nin fotoğraf sünnetine tabi olunması bir fazilet..

*

Karaman, yazısını şöyle bitiriyor:

“Şimdi bakalım:

“Bir kimse halkın beğenisini, oyunu, parasını… almak için -aslında yapmadığı, âdeti ve hayat tarzı olmadığı- ama halkın hoşuna gideceğini bildiği bir ibadet veya daha geniş manada dini davranışta bulunursa işte bu “din istismarıdır”.

“Mesela insan Cuma namazına, cemaatle namaza iki maksatla ve saikle gider:

“1. Allah rızasından başka bir amacı, beklentisi yoktur ve imkan, fırsat elverdikçe bunu öteden beri yapmaktadır. Bu davranışta “din istismarı” yoktur.

“2. Öteden beri –mesela siyasete girmeden önce- yapmadığı bir ibadeti veya dini davranışı halka göstermek, halkı aldatmak için yaparsa işte bu “din istismarıdır.

“Aklımızda bulunsun!”

Bulunsun!

Bulunsun da, bu, iki tarafı keskin bir kılıç, AK Parti’yi de kesiyor.

*

Aralık 2016..

TBMM’de müşavirdim..

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı kurumunun başında bulunan doçent ile (geçmişte tanışıklığım bulunan) Sayıştay başkan yardımcısı haber vermeden pat diye odama geldiler (ikisi de İstanbul Siyasal’ın benden sonraki devrelerinin öğrencisiydi).

Gergindiler.

Bana internetteki (müstear adla yayınlanan) yazılarımı sordular.

İstedikleri, Erdoğan’ı hiç eleştirmemem, “kayıtsız şartsız” denilecek biçimde biat etmemdi.

Ben, Erdoğan’a yönelik eleştirilerimi özetledim..

Sayıştay başkan yardımcısı, “devlet adamlarının bazen yalan söyleyebileceklerini” ileri sürdü.

Fazla tartışmadım, fakat daha sonra bir yazıyla cevap verdim..

Karşılıksız kalmadı, bana da cevap geldi, fakat onlardan değil..

2017 yılı, gelen “derin” cevaplar açısından yoğun bir yıldı..

Ve final, sene sonunda geldi, yılbaşı hediyesi olarak tenzil-i rütbe ile müşavirlikten “müze araştırmacılığı” kadrosuna kaydırıldım. Maaşımın yaklaşık yarısı gitmişti.

Odamı boşaltmam gerekiyordu, boşalttım.

Fakat beni müşavirlikten “şutlayanlar”, “Müze araştırmacılığına şurada devam edeceksin” demiyorlardı.

TBMM bahçesinde kaldırım mühendisi gibi değilse de kaldırım işçisi gibi dolaşıyordum.

Yeni makamım bahçedeki banklardı.

Kışın tam ortasındayız, Ocak 2018..

Ankara’nın soğuğu iyi.. İşsiz, yersiz yurtsuz dolaşırken kısa günler bile insana çok uzun geliyor.

Çoluk çocuk İstanbul’daydı, hafta sonları yanlarına gidiyordum.. Bir hesap yaptım, maaş yetmeyecek gibi görünüyordu..

O sıralarda İstanbul’daki Milli Saraylar müzeleri (Dolmabahçe, Topkapı) TBMM’ye bağlıydı.. “Bari bana İstanbul’a git deseler" diye düşündüm, bunu bir aracı vasıtası ile TBMM Genel Sekreterliği’ne ilettim. (Genel Sekreter de İstanbul Siyasal’ın benden sonraki devrelerinden birinin öğrencisiydi ve bana, beni eskiden beri tanıyan biri olduğunu söylemişlerdi, fakat ne ben onu aradım ne de o beni..)

Böylece, Dolmabahçe Sarayı’nda görevlendirildim.. Artık müze araştırmacısıydım..

Dünya küçük..

Orada da tanıdık simalarla karşılaştım.

*

Sayıştay başkan yardımcısına cevap olarak kaleme aldığım yazı şöyleydi:

İSLAM, DEVLET ADAMLARINA YALAN SÖYLEME İMTİYAZI YA DA AYRICALIĞI VEREN MAKYAVELİST BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR

Dün ziyaretime gelen eski bir arkadaşım, devlet adamlarının sözlerinin her zaman doğru olmasının gerekmediğini ileri sürdü.

Ona göre, devlet adamlığı ya da devlet yönetimi bunu gerektiriyordu.

Onun bu sözleri, Makyavel’den beri revaçta olan “modern” (Batılı ve batıl) siyaset anlayışı çerçevesinde makul kabul edilebilirdi, fakat İslam açısından, savunulamaz nitelikteydi.

Aslında İslam, Batı’daki anlayışın aksine, devlet adamlarından, halka göre daha fazla dindarlık, daha fazla ilim ve daha fazla ahlâk (özellikle dürüstlük) ister.

*

Evet, her doğruyu her yerde ve her zaman söylemek doğru değildir. Fakat bu, bazen susmanın konuşmaktan daha iyi olması anlamına gelir.

Yoksa, doğrular yerine yalanlar söylensin demek değildir.

Her doğruyu bile her yerde söylemek çirkin olursa, yalan söylemek ne kadar çirkin ve yanlış olur, düşünmelidir.

Yukarıda aktarılan sözün tamamı aslında şöyledir: “Her söylediğin doğru olsun, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”

Ancak, doğruluktan nasibi bulunmayan birilerinin, bu sözün ilk kısmını atarak, yalancılığa ve yalanlara mevzi kazandırmaya çalıştıklarını görüyoruz.

*

Devlet adamları, yönettikleri ülkelerin mesela askerî durumuna ilişkin bazı bilgileri sır olarak saklayabilirler.

Ya da, bir savaş veya mücadele durumunda, hasımlara karşı algı operasyonu yapabilirler.

Dışarıya karşı bunları yapmak gerekebilir.

Fakat, devlet adamları, içeride, yönettikleri insanları, halkı, yalanlarla oyalayamaz ve aldatamazlar.

Bunun savunulabilecek hiçbir tarafı yoktur.

Nitekim, sahih bir hadiste şöyle buyurulmaktadır:

“Allah Teâlâ kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, onları temize çıkarmaz, suratlarına bile bakmaz; üstelik onlar korkunç bir azâba uğrarlar. Bunlar; zina eden ihtiyar, yalan söyleyen devlet reisi, kibirlenen fakirdir.”

(Müslim, Îmân 172; Tirmizî, Cennet 25; Nesâî, Zekât 75, 77.)

*

İslam, “biat” edilecek devlet reisi (müminlerin emiri, müslüman topluluğun lideri) için “yüksek öğrenim diploması” şartı getirmez. Fakat “adil” ve “dinde fakih olma”yı bir şart olarak ortaya koyar.

Yalan söylemek, “adalet” şartını daha baştan ortadan kaldıran çirkin bir haslettir.

Dinde fakih olmaya gelince…

Hamasi nutuklar, kendi kendini temize çıkarıp övmeler başka bir şey, dinde fakih olmak başka birşeydir.

*

Evet, İslam, devlet adamına, halktan farklı olarak doğrular yerine yalanlara sarılma imtiyazı tanımaz. Tam aksine, yalancı devlet reisini Allahu Teala’nın korkunç azabı ile müjdeler.

Vatandaşlık hakkı kazanmak için “adil” ve “fakih” olmak gerekmez, fakat müslümanların lideri olmak için bunlar gereklidir.

En azından, “biat” edilmeyi hak eden bir insan olabilmek için..

Tabiî ki bu, İslam’a (Şeriat’e) göre böyle, laik demokrasi ya da diktatörlüklerde durum farklıdır.. (İslam, isteyenin keyfine göre yorumlayıp şekillendirebileceği ideolojilerden bir ideoloji değildir, Allahu Teala’nın hak dinidir.)

Laik demokrasilerde yetenekli demagoglar ve usturuplu yalanlarla kitleleri peşinden sürükleyebilenler makbul liderler olarak görülebilirler, fakat mesele “müslümanların lideri” olmaya gelince, adamın önüne “şer’î şartlar (Şeriat’in öngördüğü şartlar)” konulur. (Akaid kitaplarımızda belirtildiği gibi, hilafetin, yani müslümanların lideri olmanın şartları arasında, “müslüman olma, hür olma ve şer’î ahkâmı/yasaları uygulayabilme” de yer alır. Mesela bir kimse Şeriat’e karşı laikliği savunuyorsa, daha baştan, müslümanların lideri olamayacağını deklare etmiş olur. Çünkü, bunu inanarak ve samimi bir şekilde yapıyorsa, müslüman değildir, kendisini müslüman zannetse de, kâfirdir. Şayet, yine itikad kitaplarımızda belirtildiği şekilde, Şeriat’e karşı laiklik çağrısı yapmasını şer’an mazur gösterecek bir durumdaysa, o takdirde de, “hür” olmasından söz edilemez. Hür olmadığı için de, halifeliği söz konusu olamaz. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayriye himmet ede?”)

Fasık, facir ve münafıklara lider arasaydık, mesele yoktu, en iyi, en tumturaklı ve en aldatıcı yalanları söyleyebilenler “lider”lik için en uygun kişiler olabilirdi.

*

Tabiî ki, tercihi laiklikten, laik demokrasiden yana olanlar için, yöneticinin makbulü, en çok yalan söyleyenler de olabilir. Bir şey diyemeyiz. İnsanların fikir özgürlüğü elinden alınmamalıdır ve dinde zorlama yoktur.

Ancak, halka başka türlü, yakın adamlarına başka türlü konuşan, içi ile dışı birbirini tutmayan, kendisini olduğundan farklı gösteren âhir zaman alâmetlerinin, “devlet reisi” olmakla kanaat edemeyip, sınırsız ve devasa hırsları ile tutup bir de müminlerin/müslümanların lideri (halife) olarak kabul edilebilmek için İslam’ın içini boşaltmaya çalışmalarına ve dini kendi heva ve heveslerine göre “adı konulmamış bir reform“a tabi tutmalarına seyirci kalınamaz.

Böylelerinin adı Saddam olabilir, Sisi olabilir, Esed olabilir, Hamaney olabilir.. Fark etmez..

Eskiden, “Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!” diyen zamaneperestler, rüzgâr gülleri, fırıldaklar, eyyamcılar ve konformistler vardı.

Şimdi ise, laikliğin “gökten inmiş gibi” değiştirilemez kabul edilen hurafe çukurlarına kazık gibi çakılıp kalan, fakat, “Sen dine uyamıyorsan dini ve dindarları sana uydur!” mottosuyla kendi heva ve hevesini insanlara dinmiş gibi dayatmaya çalışanlarla başımız belada.

Kendisini Şeriat’e (Allah’a ve Resulü’ne) bağlı kalmakla yükümlü görmeyen ahir zaman alâmetleri, müslümanları kendilerinin “liderliğine, yanılmazlığına ve masumiyetine” inanmakla yükümlü görüyorlar.

Önlerinde diz çökmeyen, boyun bükmeyen, kayıtsız-şartsız biat etmeyen, yanlışlarını bile bir kulp takıp savunmayan, kendilerinin hatırı için batıla hak demeyi kabul etmeyen, dini çarpıtmalarına en azından sükut ederek dolaylı destek vermeyen herkesi bir şekilde tasfiye ve bertaraf etmeye çalışıyorlar.

Bunun için tuzaklar kuruyorlar.

Akıl alır gibi değil, fakat ahir zamanla ve kıyamet alâmetleriyle ilgili hadîsleri okuduğumuzda, bütün bu yaşananların hepsinin haber verilmiş olduğunu görüyoruz.

(https://tenbih.wordpress.com/2016/12/16/islam-devlet-adamlarina-yalan-soyleme-imtiyazi-ya-da-ayricaligi-veren-makyavelist-bir-ideoloji-degildir/)

*

Şimdi Erdoğan’ın, Gazze konusundaki pasif (lafta kalan) politikası yüzünden tenkit edildiğini görüyoruz.

Sebebi, milletin beklenti çıtasını yükseltmiş olması..

Zamanında kendin için Dombıralı seçim klibi hazırlatmayacaktın..

Altından kalkamayacağın iddialı laflar etmeyecektin..

Ya da, sana, “Hani öyle konuşuyordun, ne duruyorsun?” diye hesap sorulması karşısında sabırlı olacaksın, seni eleştirenleri provokatörlükle suçlamayacaksın..

MHP’nin Kaynaşlı belediye başkanı gibi lafının ardında duracaksın..

Mart 2020’de kadın voleybolcuların kıyafetleriyle ilgili paylaşımı yüzünden boş kurtçu MHP'den ihraç edilmesi üzerine "Allahu Teala'nın tesettür ile ilgili bir ayetini paylaştığımdan dolayı MHP'den ihraç edilmem benim için bir onurdur” diyen Kaynaşlı Belediye Başkanı Birol Şahin gibi diklenmeden dik duracaksın.

Birol Şahin’in boş kurtçu MHP’den atılmasına yol açan mesajı şöyleydi:

Allah’u Teala’nın örtünün vücut hatlarınız belli olmasın emrine karşı çıkarak açılıp saçılacaksınız, kendini teşhir edeceksin, sonrada Tokyo’ya gidiyoruz diye sevineceksiniz. Dünya şampiyonu olsan ne yazar. Müslüman kadın edep ve haya sahibidir, yaptığı her işte Allah’ın rızası gözetir. Dinimize göre kadınlar kendi aralarında spor yapabilirler. Erkeklerin huzurunda açık saçık olarak değil.”

Görüldüğü gibi, Karamangiller müsterih ve rahat olabilirler.. MHP’nin tavrında din istismarı yok.

Birol Şahin, önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin talimatıyla partisinin belediye başkanları listesinden düşürüldü, ardından MHP Düzce İl Teşkilatı tarafından ihraç talebi ile disipline verildi, ve ihraç edildi.

Buna karşı Birol Şahin, “Allah'u Teala'nın tesettür ile ilgili bir ayetini paylaştığımdan dolayı MHP'den ihraç edilmem benim için bir onurdur, bir şereftir, benim için büyük bir belgedir” şeklinde yeni bir paylaşım yaptı.

*

İmdi, Erdoğan geçmişte hamasi nutuklar atmasa, kendisi için Dombıralı şarkı yazdırmasaydı, onu Gazze politikasızlığından dolayı birilerinin eleştirmesi yersiz ve gereksiz bulunabilirdi.

Eleştirme hakları baki olmakla birlikte, onlara şöyle seslenilebilirdi: Kardeşler, bu vatandaşın bu taraklarda bezi yok, tamam anayasal hakkınızı kullanıyorsunuz, elbette gösteri ve protesto hakkınız var, fakat karşınızdaki adam bu işlerin adamı değil. Yanlış kapıyı çalıyorsunuz.. Başka kapıya gidin..

Fakat durum öyle değil.. Onları bu şekilde beklenti içine sokan, Erdoğan’ın bizzat kendisi..

Ektiğini biçiyor..

*

İşin diğer boyutuna gelince..

Bu dünya hayatı bir imtihan olduğu için yaşanıyor bütün bunlar..

Yaşadığımız olaylar hem kendimizi hem de başka insanları tanımamızı sağlıyor.

Biz kendimizi bile tanımıyoruz, yaşadıkça, “Demek ki ben böyle bir insanmışım, böylesi bir durumda ancak böyle davranabilirmişim, kalıbımın adamı değilmişim” diyoruz.

İşte bu Filistin meselesi de, sahte pehlivanlar dut yemiş bülbül gibi olup susmadıkça, artık hiç kimse beleşten kahramanlık nutukları atamaz hale gelmedikçe bitmez..

Ne zaman ki farfaracı, gösterişçi ve istismarcı pehlivanların ipliği tümden pazara çıkar, herkes onlardan ümidi keser, herkes sadece Allahu Teala’yı hatırlar, işte o gün Allah’ın gerçek aslanları ortaya çıkarlar.

Aksi takdirde, İsrail’in işi hemen bitirilmiş olsa, bu yalancı pehlivanlar “Bize sıra gelmedi ki.. Biz olsaydık neler yapardık neler..” diye artistlik yapmaya devam ederler.

“Kıyamazsan baş ve cana, uzak dur girme meydana,

“Bu meydan içre nice başlar kesilir, hiç soran olmaz.”

*

Evet, Mute’de 100 bin kişilik Bizans ordusuna karşı 3 bin kişiyle savaşan İslam ordusundaki ruh sende yoksa, kendin için dombıra şarkısı yazdırmayacaksın.

O dombıra Cengiz’e yakışıyor olabilir, fakat sana yakışmıyor.


İMTİHANIN DOĞASINDANDIR, SINAV SIRASINDA ALEM BU VE KRAL SENSİN, FAKAT "KALEMLERİ KALDIRIN, ŞİMDİ HESAP VAKTİ" DENİLEN BİR AN GELİR

 



AK Parti’nin gayriresmî sözcüsü ve siyaset teorisyeni, hurda milletvekili’si Mehmet Metiner ile olan ‘sohbet’imiz bitmedi.

Ancak muhatabımız aslında Metiner değil, (“Bir mektup yazdım Hasana, ha Hasana, ha sana” diyen Abdürrahim Karakoç gibi konuşmak gerekirse) sözlerimiz onun şahsında “kıblesini kaybetmiş (daha doğrusu seyyar kıbleli)” bir kitleye..

Siyasal dindarlık/dincilik (İslamcılık) ile siyasal dinsizlik (laiklik) arasında gidip gelen kitleye..

Bunların bir kısmı kaşar münafık.. Başkalarına da münafıklık bulaştıran ukala “guru” taifesi.

Bir kısmı, gurulara özenen, onların laflarını aynen tekrarlayan, guruluk hayali kuran (kifayetsiz muhteris kadrosundan) ezberci acemi münafık..

Bir kısmı da kime inanacağını kestiremeyen şaşkınlar.

*

Metiner, Yeni Şafak’ta yayınlanan yazısında şunu da diyor:

İslamiyetin kuşkusuz bir siyasal tasavvuru vardır ama Kuran bir siyaset kitabı değildir. Kuşkusuz Peygamberimiz eşsiz bir siyaset adamıdır ama Hz. Muhammed önünde de-sonunda da bir Peygamberdir. Bu ayrımı bilerek konuşmak gerekir.

İslamiyetin bir siyasal tasavvuru varsa, kaynağı nedir?

İnsanlar mıdır?.. Alinin, Velinin sözleri midir?

Yoksa vahiy midir? Kitap ve Sünnet midir?

Kitap ve Sünnet ise (Ki öyledir) o zaman Kur’an için “O bir siyaset kitabı değildir demek yerine, Kur’an, siyaset de dahil toplumsal yaşamın her alanına ışık tutan bir kitaptır, pekçok şeyin kitabı olmanın yanı sıra aynı zamanda bir siyasetin kitabıdır, İslamî siyasetin” demek gerekir.

Evet, Kur’an aynı zamanda bir siyaset kitabıdır.. Bir “siyaset tasavvuru” içermektedir.

Bu yüzdendir ki, mesela Hz. Musa a.s. ile Firavun arasında geçen konuşma ve tartışmalar, (Kur’an’da aktarılan şekliyle) sadece imanî meselelerle ilgili değildir, aynı zamanda siyasettir.

Firavun Hz. Musa’ya Seni çocukken içimizde yetiştirmedik mi?! Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?! Sonunda o yaptığın işi de yaptın (birini öldürdün ve kaçıp gittin); sen nankörlerdensin!” dediği zaman, o doğruluk abidesi peygamber şöyle cevap verdi:

“Ben (öldürme kastı olmadan ölüme sebep olduğum) o işi yaptığımda yolunu şaşırmışlardandım.

“(Beni öldürmeyi kararlaştırdığınızı duyup) sizden korkunca hemen aranızdan kaçtım; sonra Rabbim bana hikmet verdi ve beni peygamberlerden kıldı.
“(Saray
ında yetiştirdin diye) başıma kaktığın o nimet de, (başka birşey değil, sadece) İsrâiloğullarını kendine köle edinmendir.” (Şuara, 26/18-22)

Peygamberler ile kavimleri arasındaki mücadeleler aynı zamanda siyasî mücadeledir.

Müstekbir ve zalimlerin iman etmemelerinin ardındaki en önemli saik, peygamberlerin tebliğinin kendi siyasal iktidarları ve ekonomik sömürü düzenleri için tehdit oluşturduğunu düşünmeleridir:

(Allah'ın azâbından haber veren) bir korkutucu (peygamber) gönderdiğimiz hiçbir memleket yoktur ki, oranın nimetlerle şımarmış önde gelenleri, Gerçekten biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz demiş olmasınlar. (Sebe, 34/34)

İşte böyle, senden önce de hangi şehre bir korkutucu gönderdiysek, mutlaka oranın nimet içinde şımarmış önde gelenleri Doğrusu biz atalarımızı (kendi inanç, yasa ve töresi olan) bir topluluk (millet, ulus) olarak bulduk, elbet biz de onların izinde gidenleriz” dediler. (Zuhruf, 43/23)

Hem müslümanlık davası güden, hem de atalarının izinden körükörüne gitmeyi meziyet zanneden sahtekârların özellikle son ayet-i kerimeyi dikkatli okumaları gerekiyor.

*

AK Parti’nin her tarafından erdem sızan erdem küpü siyasetçisi Metiner, “Kuşkusuz Peygamberimiz eşsiz bir siyaset adamıdır” da diyor.

Fakat, lafının arkasına bir “ama” eklemeyi unutmuyor: “ama Hz. Muhammed önünde de-sonunda da bir Peygamberdir.”

“Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı kıvamında bir mantık örgüsü..

Soru şu: Bu serapa erdem AK Partili, neden Kuşkusuz Peygamberimiz eşsiz bir devlet başkanıdır ama Hz. Muhammed önünde de-sonunda da bir Peygamberdir” demiyor?..

Diyemiyor?.

Diyememek bir tarafa, “Peygamberimizin Medine’deki hayatını ‘devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin”den söz etme bayağılığıyla nursuz ensesini iyiden iyiye karartıyor? Niye?

Gerçekten, niye işporta malı kelime oyunu yapıyor, ancak aklı kıt cahil cühelanın aldanacağı laf cambazlıklarıyla çoktan nalları dikmiş olan erdeminin tabutuna paslı çiviler çakıyor?

Niye?

Zat-ı şahanelerinin yüksek müsaadeleriyle bu niye üzerinde durmak gerekiyor.

*

Sebep şu:

Türkiye’nin ataist (Atatürkçü) laik (siyasal dinsiz) düzeni/rejimi, İslama devleti çok görüyor, fakat müslümana siyasal dinsiz düzende siyasetçi olup oyunu “siyasal dinsizliğin kurallarına göre oynama izni veriyor.

Fakat bu “siyasal dinsiz” düzen, “siyaset” yapma imkânı verdiği devşirme”lerin, oyunu “siyasal dinsizliğin kurallarına göre oynamaları (ve şahsiyetlerinin yok edilmesi, kişiliksiz ve kimliksiz hale gelmeleri) ile yetinmiyor, aynı zamanda bu devşirmelerin İslam tarihini de siyasal dinsizlik perspektifinden yeniden yorumlamalarını, İslamı zihinlerinde siyasal dinsizliğin kodlarına göre yeniden kurgulamalarını istiyor.

Böylece, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “eşsiz bir siyasetçi” olabiliyor, fakat “eşsiz bir devlet başkanı” olma hakkını yitiriyor.

Onlara göre, Peygamber Efendimiz s.a.s. devlet başkanı olamaz, çünkü kurduğu yapı devlet” değil..

Devlet olma onuruna erişmek için siyasal dinsiz” olmak gerekiyor.

Halbuki Peygamber Efendimiz s.a.s. “siyasal dinsiz” değil..

Dinsizliğin her türlüsünden uzak.

Dolayısıyla devlet başkanı da değil.

Türkiye tipi laikliğin (siyasal dinsizliğin) Türkiye Müslümanlarında görmek istediği mantık (budalalık) böyle birşey.

*

AK Parti tipi “erdem”in bu sadık savunucusu, işi getirip modernist zihin”e bağlayarak ev sahibini bastıran yavuz hırsızlık sanatının en pişkin örneğini de sergiliyor..

Hem kel hem fodul..

Pişirdiği postmodern aşın üstüne “çifte standard sosu dökmeyi de ihmal etmiyor.

Peygamber Efendimiz s.a.s. devlet başkanı olamıyor, fakat eşsiz siyasetçi olabiliyor.

Nasıl oluyorsa?

İmdi, Rasulullah s.a.s.’in siyaset adamı olması, devlet başkanı olmasıdır.. Çünkü siyaset, toplumun yönetimi ile ilgili bir olaydır.

Bir toplumda başka bireylere emir verebilen, onlar için kural koyabilen, yasaklar getirebilen, onları başka topluluk ve devletlerle kendi emri altında savaşa sürebilen, savaşlarda kendi bayrağını/sancağını açıp dalgalandıran, koyduğu kurallara aykırı hareket edip suç işleyenleri cezalandıran, insanlar arasındaki ihtilaflarda adaleti sağlamak üzere mahkeme kurdurup yargılama yaptırabilen bir otorite, devlet demek olduğu gibi, o otoriteyi temsil eden şahıs da, adına devlet başkanı denilsin denilmesin, devlet başkanıdır.

*

Ukalaya bakın, “Kuşkusuz Peygamberimiz eşsiz bir siyaset adamıdır ama Hz. Muhammed önünde de-sonunda da bir Peygamberdir” diyor.

Yani akıldan yoksun kafasına, mantıktan mahrum görüşüne, idrakten aciz zihnine göre, Rasulullah s.a.s.’in peygamber olması, devlet başkanı olmasına engel..

Peki Hz. Davud a.s. neydi?.. Hz. Süleyman a.s. neydi?..

Onlar hem peygamber, hem de devlet başkanı değiller miydi?!

Peygamber Efendimiz s.a.s., tıpkı onlar gibi hem peygamberdir hem de devlet başkanı..

O peygamberler kraldılar/meliktiler, fakat her devlet başkanının kral olması gerekmiyor.

Siz Recep Tayyip Erdoğan’ı kral olarak mı görüyorsunuz?

*

İmdi, eleştirdiğin Müslümanlar, aşağılık kompleksi ruhlarına işlemiş kimi İlahiyat çapulcuları gibi eğer kendilerini modernist olarak nitelendiriyorlarsa, ve Recep Tayyip Erdoğan gibi İslam’ın güncellenmesi (yani modernleştirilmesi) gerektiğini savunuyorlarsa, onlar için “modernist zihin” ve “modern müslüman zihni” gibi tabirler kullanman makul karşılanabilir.

Fakat, kendilerini bu şekilde nitelendirmeyen, bu tabirleri benimsemeyen kişiler için “modern müslüman zihni” yakıştırmasını yaptığın zaman, “modernlik” kavramını yaklaşımının merkezine oturtmuş olduğun için asıl sen “modernist” bir zeminde konuşuyorsundur.

Anahtar kavramın modernlik olmuş, temel kıstasın modern olarak nitelendirilip nitelendirilememe haline gelmiş, farkında değilsin.

Bu modern kavramını temel alarak laga luga yapman, o kavramın patentini elinde tutan Batılılar ve Batıcılar nezdinde “aydın, entel, şünür” vs. görünme arzu ve tutkunu tatmin etmene, aşağılık duygusuyla çürümüş olan felçli beyninin keyif ve hazdan dört köşe olmasını sağlamana hizmet edebilir, fakat İslamîlik açısından beş para etmez.

Bu meydanda modernlik kavramının esamesi okunmaz, burada söz atına binip cevelan eden ancak “bid’at” kavramıdır.

Ve de Batı düşüncesinden aparma “modernlik” gibi artistik tabirlerin hipnotik etkisiyle illüzyonist hokkabazlıklar sergileyerek milletin aklını çelmeye değil, usuluddîn ve usul-ü fıkıh çerçevesinde akıl yürütmeye ihtiyacın vardır.

*

Modern Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) sisteminin bu hurda parlamenteri, derin zihinsel sefaletiyle AK Parti’nin ağadan icazetli gayriresmî (fahrî) sözcüsü.. Ekranların ve Yeni Şafakın gediklisi..

İmdi, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in peygamberliği, ancak ona iman eden için anlam taşır.. Onu peygamber olarak görmeyen için ise o, Araplar’ın lideridir.

Bizzat kendisinin sıfırdan inşa edip kurmuş olduğu İslam devletinin “devlet başkanı”dır.

İslam devleti Araplar tarafından kurulmuştur, fakat o, bir ulus-devlet değildir, Arapçılık temeli üzerine kurulmamıştır, “iman devleti”dir.

Arapçılık, cahiliye zihniyetini sürdüren Araplar’ın ideolojisi olabilir, fakat İslam, bugün Endonezya ve Malezya’dan Fas’a, Bosna’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyadaki farklı etnik toplulukların benimsediği “tevhid dini”nin adıdır.

Evet, Rasulullah s.a.s., müslüman için bir peygamberdir, fakat gayrimüslimler için bir devletin ve onun da ötesinde bir medeniyetin kurucusudur.

İslam Devleti’nin kurucu devlet başkanıdır.

(Peygamber, Farsça bir kelimedir. Haber anlamına gelen peygam/peyam ile, “getiren, taşıyan” anlamına gelen “ber” ekinin birleştirilmesiyle üretilmiştir. Yani Arapça’daki haberci anlamına gelen “nebî” kelimesinin Farsçasıdır.)

Rasulullah s.a.s.’in Allahu Teala’dan haber getirdiğini, vahiy aldığını kabul etmeyen bir gayrimüslim için Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vasfı nedir?

Dönemin süper gücü Sasanî Devleti’ni yıkıp yerle bir eden, Bizans’ın elinden Mısır, Suriye ve Güneydoğu Anadolu’yu alan, (Hz. Muaviye döneminde Yezid’in komutasında) Bizans’ın başkenti İstanbul’u yedi yıl boyuncu kuşatma altında tutan, doğuda Orta Asya içlerine, kuzeyde Kafkasya’ya ve batıda Fas’a, İspanya’ya kadar uzanan bir devlet var ortada.

Bu devletin kurucusu, ilk “devlet başkanı” kim?

Bir gayrimüslim açısından Rasulullah s.a.s., Allahu Teala’dan haber getiren bir haberci değildir, nev’i şahsına münhasır, daha önceki devlet başkanlarına benzemeyen bir “devlet başkanı”dır.

*

İmdi, diyelim ki bir gayrimüslimle konuşuyorsun, adam Peygamber Efendimiz s.a.s.’den söz ederken ortadaki gerçekliği ifade için “Arap devletinin kurucu devlet başkanı” dedi diyelim, bunun yanlış olduğunu, ortada bir devlet bulunmadığını mı söyleyeceksin?

Söylersen, senin gibi bir budalayla karşılaştığı için bıyık altından gülüp “Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz, biz adamın peygamberliğini sildik, bunlar da devlet başkanlığını siliyor, ortada birşey kalmadı” diye düşüneceğinden, şöyle demeyeceğinden şüphe edilebilir mi: “He, doğru, ortada bir devlet yoktu, Muhammed de devlet başkanı değildi, belki eşkıya çetesi elebaşısıydı, belki terör örgütü başıydı, belki de bir mafya lideriydi, araştırmaya değer.. Bu eşkıyalar geldiler İstanbul gibi bir medeniyet merkezini kuşattılar, her tarafı yağmaladılar, anarşi ve kaosa boğdular. Ortada devlet diye birşey bırakmadılar. Devlet kurmayı bilmiyorlardı, sadece devlet yıkmayı biliyorlardı.”  

*

İslam’a Metiner gibi kullanışlı tiplerle “operasyon” çeken “derin” laikler de, onlara alet olan AK Parti de “ateşle oynuyor”.

Siz yaptığınız şeyi basit görüyorsunuz, halbuki oynadığınız şey yüksek gerilim hattı.. Bu kafayla giderseniz çarpılacaksınız.

Belki bu dünyada, belki ahirette, onu bilemem.

Allahu Teala sizin yaptıklarınızı ve tasarladıklarınızı görüyor, biliyor.

Allah, imhal eder, fakat ihmal etmez:

O halde sakın Allah'ı, peygamberlerine olan vaadinden dönücü sanma! Şüphesiz ki Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, intikam sâhibidir!” (İbrahim, 14/47)

Laik (siyasal dinsiz) devletin emir kulları, devletlerini (Cemal Bali Akal’ın tabiriyle) Sivil Toplumun Tanrısı gibi sunarak milleti putlarına (devlet adı altında putlaştırdıkları şahıslara, siyasetçi ve bürokratlara) ibadete davet etmek yerine, “Bir kavmin/milletin efendisi/lideri/başı onlara hizmet edendir” buyurarak gerçek efendiliğin kendini milletin hizmetkârı olarak görmekten geçtiğini açıklayan Hz. Peygamber s.a.s.’in “devlet” anlayışını ve örnek “devlet başkanlığı”nı anlamaya çalışmalıdırlar.

Fakat ne yazık ki bunu yapmak yerine Hz. Peygamber s.a.s.’in “devlet başkanlığı”nı (sözde peygamberliğine vurguda bulunma adına) unutturmaya, böylece akıllarınca laikliği (siyasal dinsizliği) tahkim etmeye çalışıyorlar.

*

Laik rejimin ve Erdoğan ailesinin Metiner gibi yetenekli dalkavuklarının da, bir alanda yetenekli olmanın başka alanlarda da kabiliyetli olmayı gerektirmediğini anlamaları gerekiyor.

Mesela sporda yetenekli olan birinin bu yeteneği, aynı zamanda iyi bir ressam olmasını sağlamaya yetmez.

Metiner gibilerin de, dalkavukluktaki eşsiz yeteneklerine bakarak ilim ve düşünce alanlarında da kendilerini gösterme hevesine kapılmamaları, daha fazla rezil ve kepaze olmamaları bakımından kendi hayırlarına olur.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."