muhsin yazıcıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
muhsin yazıcıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KURT TÖRESİ: GÜÇLÜYKEN HOCAEFENDİ DEYİP ETEK ÖPMEK, DÜŞÜNCE KATİL FETTOŞ DEYİP KANINI İÇMEK

 


(İzlemek için: https://www.facebook.com/watch/?v=131667685500535)









Sabahattin Önkibar adlı şımarık gazetecinin Muhsin Yazıcıoğlu kazası (suikasti) hakkında pek kesin ve emin konuştuğu görülüyor.

Sözleri üzerinde durmakta fayda var (Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=HKZTS_RDHcM&t=17s):

“Geçmişte yazdıklarım ortada. İsteyen Yeniçağ gazetesinin arşivinden bakabilir. 17 yıl önce Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düşürüldüğünde pekçok isimle konuştuktan sonra şunu yazdım, şunu söyledim: Muhsin Yazıcıoğlu’nu Fethullah çetesi öldürdü. İktidar da cinayeti seyretti, faillerin (yapanların) üstüne gitmedi. Hayır, bu tahmin ya da sezgi değil, o dönem devlette çalışan vatanseverlerden aldığım bilgiydi. Evet, milyarda, hatta trilyonda bir kuşkum yok, Muhsin Bey’i Fethullah Gülen öldürttü.”

Geçmişte yazdıklarının ortada olduğu doğru. Yeniçağ gazetesinin arşivine bakılabiliyor.

Ancak, “Şunu yazdım, şunu söyledim” derken yalan söylüyor. (Yukarıya aldığım videolardan ikincisinde, Yazıcıoğlu’nun vefatından birkaç gün sonra böyle ifadeler kullandığını söylüyor. Yok!)

Fethullah çetesinden filan bahsettiği yok.

Şimdi yapması gereken şu:

Yeniçağ gazetesinin falanca tarihli sayısında aynen şunları yazmıştım” ya da “Falanca TV programında şunları söylemiştim” diye tarih vermeli.

*

Kazadan üç gün sonra, yani 28 Mart 2009 tarihinde şunu yazmış:

“Helikopter vuruldu mu, sözler sansürlendi mi?

“Düşen helikopterde Muhsin Yazıcıoğlu’yla birlikte bulunan İHA muhabiri İsmail Güneş’in Acil İmdat Servisi ile yaptığı telefon görüşmesi televizyonlarda ve gazetelerde yayınlandı. İlginçtir o telefon konuşması esnasında aynı sorular peşpeşe birkaç kez sorulmasına rağmen helikopterin düşüşü ile ilgili tek bir soru ve cevap yok. Açıkcası bu durum beni fevkalade düşündürdü. Öyle ya bir kazada “nasıl oldu?” sorusu insani refleks olarak ilk sorulan ya da karşı taraftan sorulmasa da ilk cevaplanan husustur... Yoksa İHA muhabiri bu konuda bir açıklama yaptı da, o açıklama seçim öncesinde AKP’yi olumsuz etkiler diye sansüre mi uğradı? İddialara göre düşen helikopterin bulunduğu coğrafyada PKK sempatizanlarının köyleri varmış. Acaba helikoptere ateş mi açıldı da zorunlu iniş esnasında kaza oldu? Tamam böyle bir şey olsa sonradan muhtemelen ortaya çıkacak ama seçim de bitmiş olacak.”

(https://www.yenicaggazetesi.com/secimde-supriz-olur-mu-357875h.htm)

Görüldüğü gibi, Fethullah çetesinden değil, PKK sempatizanlarından söz ediyor.

*

Sonraki yazılarına bakıyoruz başka birşey demiş mi diye, 5 Nisan tarihli yazısında şunu görüyoruz:

Muhsin Bey’e iftira

“Son günlerde ardı ardına spekülatif haberler yapılıyor. Neymiş efendim, merhum Muhsin Yazıcıoğlu, Ergenekon davasında gizli tanıkmış falan filan... Vallahi ayıp.. Kişiliği ve özellikleri bilinen Sevgili Muhsin Başkanın o tür gizli işleri olmaz. İnandığı bir şey varsa kapalı kapılar ardında değil, alenen yapar.. Öyle, çünkü Muhsin Bey’in Yaradandan ziyade boyun eğeceği ve korkacağı bir irade yoktur. 12 Eylül’ün işkencehanelerinde derisi soyulurcasına işkence gören Muhsin Bey kimden korkacak da gizli tanıklık yapacak... Ayıp.... Hakk’ın rahmetine kavuşmuş biri için böyle şeyler iddia etmek züldür.. Bakın BBP Merkez Karar ve Yönetim kurulu Üyesi Avukat Kemal Yavuz Bey de Kanal D’de Mehmet Ali Birand’a aynı şeyleri söylemiş, yani gizli tanıklık gibi bir şeyin asla söz konusu olamayacağını açıklamıştır.. Hal bu iken böyle şeylerin hala yazılıp çizilmesi ayıp ötesidir... Muhsin Bey’in ruhunu rahat bırakın lütfen!”

Yazıcıoğlu vefat edeli 11 gün olmuş ve bizim acar gazeteci, Ergenekon hesabına savunmada..

Ne Ergenekon’u, Fethullah çetesi, Fethullah çetesi!..” demiyor, diyemiyor.

“Ergenekon davasında gizli tanıktı, o yüzden Ergenekoncular öldürdü” mesajını verenlere karşı, Yazıcıoğlu’nun kişiliğinin buna müsait olmadığını ileri sürüyor.

*

Yalancı pehlivan Önkibar’ın palavralarını tekrar okuyalım:

“Geçmişte yazdıklarım ortada. İsteyen Yeniçağ gazetesinin arşivinden bakabilir. 17 yıl önce Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düşürüldüğünde pekçok isimle konuştuktan sonra şunu yazdım, şunu söyledim: Muhsin Yazıcıoğlu’nu Fethullah çetesi öldürdü. İktidar da cinayeti seyretti, faillerin (yapanların) üstüne gitmedi. Hayır, bu tahmin ya da sezgi değil, o dönem devlette çalışan vatanseverlerden aldığım bilgiydi. Evet, milyarda, hatta trilyonda bir kuşkum yok, Muhsin Bey’i Fethullah Gülen öldürttü.”

Tahmin ya da sezgi değil, işkembeden atmasyon..

O dönem devlette çalışan vatanseverler”in adını niye vermiyorsun?

Hadi diyelim ki o gün FETÖ’den korkuyorlardı, bugün kimden korkuyorlar?

Aslanlar gibi meydana çıkıp cinayet çetesi FETÖ’nün ve katil Fettoş’un ipliğini pazara çıkarsınlar!

Gün onların günü, meydan onların.. Ne duruyorlar? 

FETÖ’cülerin hepsinin ağzının payı verilmiş, kimi hapse atılmış, kimi memleketten kaçmak zorunda kalmış, ortada FETÖ namına konuşacak ya da yan bakacak kimse kalmamış..

Ucuz kahramanlar için meydan müsait, buyursunlar.. 

(Nitekim, geçmişte Fethullah Gülen’i hocaefendi diyerek göklere çıkaran pekçok ucuz kahramanın 15 Temmuz’dan sonra sahneye fırladıklarını gördük.. Demediklerini bırakmadılar.)

*

Evet, yalancı Önkibar’ın, kaza tarihinden sonraki 40 günlük yazılarını taradım.. Hiçbir şey yok..

Böylece yalancılığını tescillemiş oldu. (Daha sonra yazmıştıysa, buyursun göstersin..)

Dolayısıyla, şahitsiz ve belgesiz olarak söylediği “Muhsin Bey’le buluştum, bana şunu dedi” türünden bütün sözlerine yalan muamelesi yapmak zorundayız.

Adamın bütün sermayesi, anlaşıldığı kadarıyla, yalan ve palavra konusundaki uzmanlığı, ve de milletin saflığı ve unutkanlığı.

*

Ancak, arşiv unutmuyor.. Unutkan değil..

Yazıcıoğlu’nun vefatından tamı tamına bir yıl iki ay iki hafta sonra, 8 Haziran 2010 günü Fethullah Gülen’e “hocaefendi” diyerek övgüler dizmiş..

Ortada “Yazıcıoğlu’nun katili Fettoş” yok, Önkibar’ın “hocaefendi”si var.

Fethullah Gülen’in verdiği müthiş işaret” başlıklı müthiş yazısında şunları söylemiş:

Fethullah Gülen, gaza gelip tepki verenler sınıfından değildir.

Keza Fethullah Gülen aynı şekilde siyasi hesap adına günlük hareket edenlerden de değildir.

Sevin sevmeyin; Fetullah Gülen artık küresel bir olgudur ve böyle biri duygularla değil, realitelerle hareket eder!

Washington’da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin başaramadığını başarıyor yani Gülen’e bağlı bir kuruluşun sıradan bir etkinliğine 60 küsür ABD’li senatör ve milletvekili koşa koşa gidiyorsa, orada durup düşünmek gerekiyor!

İşte böyle biri ayaküstü değil, ölçerek, tartarak bilinçli bir adım atıyor yani The Wall Steet Journal’dan gelen mülakat teklifini kabul ediyor.

Dahası, o röportajda hiçbir kuşkuya mahal bırakmaksızın, “yapılanlar yanlış, İsrail’den izin alınmalıydı” diyor!

Bunun anlamı nettir ve Hamas terör örgütü değildir diyen Tayyip Erdoğan’la ayrı düşüldüğünün ilanıdır.

Diyeceksiniz ki öyle ama o zaman Hoca efendisinin demecine kendi gazetesinde neden sansür uyguladı?

İslâmcı kamuoyuna hedef olmamak ve AKP’nin tepkilerinden korunmak için!

Cemaat çok iyi biliyor ki gözü kararmış Tayyip Erdoğan’ı kızdırmanın faturası büyük olur!

İyi ama bu durum baştan hesaplanmadı mı?

Kuşkusuz hesaplanmıştır lakin demek ki bu duruma rağmen Fethullah Gülen Hocaefendi böyle bir çıkış yapmaya kendini mecbur hissetmiştir.

Niçin mi?

1) Fethullah Gülen’e yol veren yani, ABD’de bile büyüten küresel irade, bunu kendisinden alenen talep etmiştir.

2) Fethullah Gülen’in o demeci ile AKP tarafından İsrail’e ilan edilen cihadın önü kesilmiştir.

3) Fethullah Gülen, bu kritik zamanda böyle bir çıkış yaparak AKP ile stratejik değil, günü birlik yoldaş olduğunu ortaya
koymuştur.

4) Fethullah Gülen’in o sözleri, Küresel Devletin AKP’nin kalemini kırdığının delili sayılmalıdır.

Gelelim bundan sonraki sürece?

Hayır Gülen Gurubu AKP ile değil savaşmak aleni olarak karşı karşıya bile gelmez. Yani yine müttefik bir görüntü verecektir, ama Ergenekon’daki yol arkadaşlığı artık bitmiştir ve iki taraf birbirine ihtiyatla yaklaşacaktır. Cemaatin durumdan vazife çıkaran bürokrasideki mensupları, artık AKP için risk almayacak ve işgüzarlıklar yapmayacaktır zira Hocaefendi’den işareti almışlardır.

(https://www.yenicaggazetesi.com/fethullah-gulenin-verdigi-muthis-isaret-363749h.htm)

Fethullah'ı doğma büyüme FETÖ'cüler bile bu kadar övmüyorlar.

*

Önkibar'ın iddiasına göre, Yazıcıoğlu vefatından önce Fethullah'la telefonda uzun uzun görüşmüş, ona "Sen ajansın" filan demiş, aleyhinde kampanya başlatacağını söylemiş, Fethullah da onun kalemini kırmış..

Fethullah'ın o sırada ABD'nin (CIA'in) güdümüne girmiş olduğu herkes tarafından biliniyordu. Bir sır değildi. 

Ancak, Yazıcıoğlu'nun o günlerde Fethullah aleyhinde konuşmasının herhangi bir etkisi olmazdı. Yazıcıoğlu açısından da makul değil, çünkü önünde bir seçim var, ve de Fethullah'ın STV'si ve gazeteleri partisini yıpratabilirdi.

Türkiye'de "yollar yürümekle aşınmıyor", konuşmakla da insanlara bir zarar veremiyorsunuz. Hatta bazen siz yıpranıyor, fitne çıkarmakla suçlanıp yalnız bırakılıyorsunuz. 

(Erdoğan gibi tüm devlet kurumları elinizin altında olup da savaş ilan ederseniz, edebilirseniz, o başka.. O zaman insanların fırıldak gibi, topaç gibi, hatta helikopter pervanesi gibi döndüğünü görürsünüz. Fitneci değil, dini diyaneti, imanı kurtaran adam olarak alkışlanırsınız.)

*

Böyle bir görüşme olduysa (Bilmiyoruz, olduysa), Fethullah'ın buna tepkisi kalem kırma olur muydu?.. 

Zannetmiyorum.. "Yel kayadan ne götürebilir ki!" diye düşünecektir.. Ne yapacağını görmek için bekleyecektir.. O gün için Yazıcıoğlu ne iktidarda, ne de partisi gelecek vaadediyor. 

Ancak, Yazıcıoğlu'na (28 Şubat'tan beri) diş bileyip de kenarda sinsice bekleyenlerin, böylesi bir restleşmeyi bir "fırsat"a dönüştürmek istemeleri söz konusu olabilirdi. (Birileri, Esad Coşan Hoca ile birlikte hareket etmiş olmasını hiçbir zaman afvetmediler.)

Evet, böylesi bir durumda sinsi "fırsat"çılar, "Fethullah da düşmanımız, Yazıcıoğlu da.. Yazıcıoğlu'nu ortadan kaldırıp suçu Fethullah'a atalım, bir taşla iki kuş; çift katlı ekmek kadayıfı, yeme de yanında yat.. Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz" diye düşünebilirler.

*

Geçmişte Yazıcıoğlu'nu ölümle tehdit etmiş olanlar var.. 

Birini şu anki TBMM Başkanı (Saadet Partisi eski Genel Başkanı) Numan Kurtulmuş anlatmıştı (Yukarıya aldığımız ilk resmin altındaki linkten videoyu izleyebilirsiniz).. Bir milliyetçi/ülkücü onu tehdit etmiş.. Belli ki "devlette görevli vatanseverler" adına konuşan bir arkadan kurmalı "kahraman"dı.

Yine, vefatından önce bir general tarafından tehdit edilmiş olduğu biliniyor.. O general Fethullahçı olsaydı şimdiye kadar ismi çoktan bit pazarına düşmüştü.

Önkibar gibiler bunları görmezden geliyor. 

İşin açıkçası, bütün bunlar karşısında, birileri galiba Sabahattin Önkibar gibi isimlere "cover story" (örtü hikâye) anlattırarak algı operasyonu yapıyorlar diye düşünmemek elde değil.

Bir ara da Dan Brown'vari bir "Barnabas İncili" masalı icat etmişler, hatta Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle Sevdam Gözlerinde Kaldı diye bir de film çevirtmişlerdi. 

*

Fethullahçı değilim, hiçbir zaman da olmadım.

An itibariyle hiçbir parti, cemaat, vakıf, dernek, topluluk ya da grupla bağı ve irtibatı olmayan, inzivaya çekilmiş yalnız ve yaşlı, hayat yolculuğunda bütün kazancı "Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan" olan aciz ve güçsüz bir vatandaşım.

Haksızlık karşısında susmak, dilsiz şeytan olmak istemiyorum.. Gücüm yettiğince.. 

Dilsiz şeytan olmak ya da olmamak, şeytanlar topluluğunun bir üyesi olmayı kabul etmek ya da etmemek, işte bütün mesele..

Bir insanı haksız yere öldürenin "bütün insanları öldürmüş gibi" olacağını biliyorum (Maide, 5/32). 

Bunu yapıp bir de suçu ilgisiz insanların üstüne atmaya çalışan şerefsizlerin ise ipliğinin er geç pazara çıkacağından ve ebediyen lanetle anılacaklarından da şüphem yok.

*

Evet, Fethullahçı değilim ve olmadım.

Fethullahçılar gibi kaybetmiş atlara oynamayacak kadar uyanık kumarbazların ülkesi olan bu cennet vatanda artık asla "şucu bucu" olmama izin vermeyecek kadar acı tecrübe yükü var zayıf ve ezilmiş omuzlarımda.

1994’te Hürriyet ve Sabah gazetelerine röportaj verip kamuoyu önüne açıkça çıkana kadar Fethullah hakkında sadra şifa bir fikrim yoktu. Fakat o yıldan itibaren hakkındaki kanaatim hep olumsuz olageldi.

1998 yılında Sağduyu gazetesindeki köşemde onların Abant Platformu’nda deklare ettikleri görüşleri aleyhinde birkaç yazı yazdım.. Gazetemiz Fethullahçıların matbaasında basıldığı halde.

Benzer şekilde, sonraki yıllarda, Fethullah Gülen’in (Önkibar’ın sözünü ettiği türden) Batı medyasında çıkan makalelerini, internette yayınladığım yazılarımda tenkit ettim.

Yine, Türkçe Olimpiyatları hakkında anlattığı Peygamber s.a.s.’li uydurma rüyaları da eleştiri konusu yaptım.

Onu “hocaefendi” olarak görmediğimi açıkça ortaya koydum.

Her yalanı rahatça söyleyebilen ve iftira mitralyözü elinde olduğu halde ortalıkta gezen "düzen"baz eyyamcı işgüzârlar taifesinin bunları bilmesinde yarar var.


SUİKAST MIYDI? YOKSA KAZA MI? SUİKAST İDİYSE ARDINDA KİM VARDI?

 

Aşağıya aldığımız videoların ortaya koyduğu gibi, olay çok karışık..

Ya birileri Muhsin Yazıcıoğlu hakkında yalan söylüyorlar.

Ya da, Yazıcıoğlu'nda da biraz "siyasetçi mavi boncukçuluğu" vardı. (Yazıcıoğlu'nun Fethullah'a karşı tavrı konusunda Sabahattin Önkibar ile Adem Yavuz Arslan'ın söyledikleri birbirine zıt.. Üç ihtimal var: Birincisi, ikisi de yalan söylüyor olabilir. İkinci ihtimal, birisi doğrucudur diğeri yalancı.. Üçüncü ihtimal ise ikisinin de doğruyu söylüyor olması.. Bu durumda Yazıcıoğlu'nun bazen "nabza göre şerbet" vermiş olduğu sonucuna varılır.)

Eğer Önkibar'ın her söylediği doğruysa, Yazıcıoğlu'nun, kendisinin ve arkadaşlarının 1995 seçimlerinde TBMM'ye girmesine vesile olan ve 28 Şubat Süreci'nde (başka yazılarımızda açıkladığımız üzere) "kahraman"laşmasını sağlayan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'ya bir ölçüde nankörlük ettiğini kabul etmek gerekir. 

(Ancak, Esad Efendi'yi tanımadığı halde onun hakkında kafasından ya da işkembesinden atıp tutan, buna karşılık "İsrail-ABD beslemesi 28 Şubatçılar" hakkında pek mülayim konuşan Önkibar'ın, doğruları da söylüyor olmakla birlikte, her söylediğine inanmamız beklenemez. Hele de saçmasapan ve mantıksız yorumlar ve yakıştırmalar yapabildiği gözönüne alınınca..)

*

Aşağdaki videolar, olaya ilişkin üç farklı değerlendirme ya da senaryoyu yansıtıyor.

Birinci senaryonun sahibi, gazeteci Önkibar..

Üslubuna baktığımızda, illüzyonist elçabukluğu ve gözboyamacılığı ile, ve de "hokus pokus, abrakadabra" kabilinden kafa karıştırıcı bir laf kalabalığıyla, olayı hemen FETÖ'nün günah defterine kaydetmek için ter döktüğünü farkediyoruz. 

Dikkatli bir gözün, bunun için propaganda sanatının inceliklerinden ve belagatın/retoriğin gücünden yararlanmaya çalıştığını anlamaması imkânsız. 

Sanki bu yönde bir "ihale" almış gibi coşku, heyecan ve gayretle koşturuyor.

Açgözlü bir satıcı/pazarlamacı gibi "yemin" de ediyor.

Sözleri, Türkiye'deki bütün dindar gruplara karşı içinde acayip bir kindarlık yanardağı barındırdığını ortaya koyuyor.

*

Adem Yavuz'a gelince.. 

Önkibar'dan daha kibar olduğu kesin.. 

O da dolaylı olarak AK Parti iktidarını suçluyor. Ancak, Önkibar'ın aksine, bir "propagandist"in yapacağı türden kesin ve keskin ifadeler kullanmaktan kaçınıyor. Mahcup bir dille, "FETÖ'yü suçlamasanız ben bu topa girmezdim" der gibi..

Üçüncü isim, Bekir Öztürk.. 

Sakin fakat kendinden emin konuşuyor. Lafı eğip bükmüyor, dolandırmıyor, doğrudan Erdoğan'ı suçluyor. 

Konuyu sıkı takip etmiş, ve üzerinde çok düşünmüş olduğu anlaşılıyor.



*



(Adem Yavuz, Sabahattin Önkibar'a cevap veriyor)


*






(Dakika 12:15'te Yazıcıoğlu'nun, Önkibar'ı yalanlayan Fethullah övgüsü yer alıyor.)

*


(Dakika 13:35'deki açıklama önemli. Ancak Hayrettin Karaman'ın sözleriyle ilgili yorum zorlama. O sözlerden o sonuç çıkmaz.)


ESAD COŞAN HOCA’NIN “PARANOYA”SI

 




Anadolu Ajansı, 2016 yılının Aralık ayı başlarında, büyük Türk sanatçısı, Türk tiyatrosunun parlayan yıldızı Ahmet Yenilmez ile bir röportaj yapmış ve bunu haberleştirmişti.

Neden herhangi bir televizyon kanalı, gazete, dergi vs. değil de Anadolu Ajansı?

Sebebi şu: Derin “algı operasyonu”nundan ibaret olan “devlet” destekli mesaj, devlete ait Anadolu Ajansı’na abone olan bütün medya organlarına ulaşsın diye..

Eski Kültür Bakanı Zeybekçi’nin ajan olduğunu söylediği gazeteci Emin Pazarcı ile aynı yerden talimat ve destek aldığı açık olan bu tiyatrocu, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın 28 Şubat döneminde İsrail-ABD-CIA-mason işbirlikçisi darbeci askerler ve MİT yüzünden ülkesini terk ettiğini unutturmaya çalışıyordu.

Güya, o dönemde Esad Efendi, FETÖ‘nün hedefindeymiş.. MİT‘in ve darbeci askerlerin değil..

Esad Efendi, kendi hayal dünyasında yaşadığı için darbeci askerler ile MİT’ten çekinen bir paranoyakmış..

FETÖ’nün hedefinde olduğunun ise farkında değilmiş..

Paranoyasının büyüklüğüne bakın ki, kendisinin MİT ile darbeci askerler tarafından hedef alındığını zannediyormuş.

*

Halbuki, o dönemde hedef olan birileri var: Erbakan ve onun hükümet kurmasını sağlayan Esad Efendi ile Muhsin Yazıcıoğlu..

Onları hedef alanlar ise MİT ile TSK’daki hainler..

O sırada FETÖ diye birşey yok..

FETÖ, bütün devlet desteğine ragmen henüz rüşeym halinde.. ABD gibi dış güçler ile ülke içindeki işbirlikçi derin güçlerin Erbakan’a karşı (dolaylı ve örtülü biçimde) desteklemeleri sonucunda iktidar koltuğuna oturacak olan Erdoğan sayesinde dal budak salacak..

Sonra da aralarında “ganimet paylaşımı” ve “Sen mi bana biat edeceksin, ben mi sana?” kavgası çıkacak..

Fethullah, kendisinden biat bekleyen Erdoğan’a, “Sen daha dünkü çocuksun, ustan Erbakan’a ihanet etmiş, onun mirasına konmuş bir çömezsin, bense sıfırdan bir cemaat inşa etmişim, ilmim de var, üstelik benim ABD ile aram seninkine göre daha iyi, benden biat beklemeyecek, sözümü dinleyeceksin” diyecek..

*

Fakat aslında mesele daha derin..

Erdoğan’ın FETÖ için sarfettiği “Bunlar insanların mahremine girdiler” lafını unutmayın..

Olayın bir yönü bu..

Diğer yönü ise 17-25 Aralık..

Kuşçu Eşref takma adıyla Twitter‘da The Cemaat’i tehdit eden şahsın/odağın, daha 2014’te, henüz ortada hiçbir şey yokken hakimi, savcısı, öğretmeni, memuru, askeri ile bütün Cemaat mensuplarının cezalandırılacağını söylemiş, sonradan yaşanacakları haber vermiş olması tesadüf değildir.

Mahremiyet meselesini Odatv yazarı Asiye Güldoğan kod derin şahıs eliyle algı operasyonuna bağlayıp işi Emine Hanım ile Tayyip Bey’in görüntüleri basitliğine dönüştürmeye çalıştılar, fakat aslında mesele Defne Samyeli idi..

Şunu da belirtelim: Bu ülkede insanların mahremine girme işi MİT’ten sorulur.. MİT’in (babası da MİT’çi olan) önemli isimlerinden Mehmet Eymür, devletin mahkemesine verdiği ifadesinde “yatak odalarının istihbaratta çok önemli olduğunu, dinlediklerini” ifade etmişti.

Doğal olarak MİT’ten personeli Eymür’e bir yalanlama gelmedi.

Kendilerini biliyorlar.

*

İktidarın şu Selam Tevhid Örgütü Davası konusundaki hassasiyet ve öfkesinin temelinde de bu yatıyordu.

Çünkü, polisler, bu dava kapsamındaki telefon dinlemeleri sırasında Erdoğan ile Defne Samyeli‘nin konuşmalarına da muttali olmuşlardı.

Evet Erdoğan, Samyeli ile aynı fotoğraf karesine girmiş, objektiflere yan yana poz vermişti, Samyeli konuşmadığı biri değildi. Fakat telefon konuşmaları özel hayata giriyordu.

Buna bir de 17-25 Aralık eklenince Erdoğan’ın öfkesi son raddesine ulaştı.

Ve bu öfke hâlâ dinmiş değil.. Capcanlı duruyor..

Fethullah ve onun ardındaki CIA “üst akıl(sızlığ)ı” burada hesap hatası yaptı..

Kediyi köşeye sıkıştırır, onun herşeyini hedef alırsanız, yani geride “kaybetmekten korkacağı” hiçbir şey bırakmazsanız, olacağı budur.

Ölmüş koç kurttan korkmaz.

*

Evet, FETÖ‘yü FETÖ yapan bir ölçüde Erdoğan’dı.. Devletin (kökü 1970’lere dayanan) Fethullah'ı büyütme politikasını sürdürdü.

28 Şubat’ta FETÖ yoktu ki Esad Efendi‘yi hedef alsındı..

Esad Efendi’yi hedef alanlar, İsrail ile ABD paralelindeki askerler ile MİT’çi hainlerdi.

Ve yıllar sonra, tiyatrocu Ahmet Yenilmez‘in, söz konusu hainleri unutturmak için algı operasyonu yaptığını, 28 Şubat süreciyle başlayan operasyonun bu defa algı düzeyinde devam ettirildiğini görüyoruz.

Kimin desteğiyle?

Tayyip Erdoğan‘ın başında bulunduğu devletin desteğiyle.. Yani 28 Şubat farklı kanallardan farklı vasıtalarla devam ettiriliyor.

Kültür Bakanlığı’ndan para alarak saçmasapan paranoya üzerine kurulu film çeviriyor: Sevdam Gözlerinde Kaldı. Evet, “S. G. Kaldı”.

Emin Pazarcı‘nın izinde yürüyerek film yapıyor.. Daha doğrusu, ikisi aynı orkestra şefinin çubuğuna bakarak ellerindeki enstrümanların tellerine dokunuyorlar.

*

Aslında ABD ve Fethullah, Esad Efendi’ye “havuç” uzatarak onu “kontrol” altına almayı (bir başka deyişle satın almayı) denemişlerdi.

Bir ara analitikbakis.com adlı bir internet sitesini yöneten Av. Hüseyin Yürük, söz konusu sitede, Fethullah’ın, Türkiye’yi 28 Şubat sürecinde terk eden Esad Efendi’yi ABD’ye davet etmiş olduğunu yazmıştı.

Esad Efendi kabul etmemişti..

Vefatından beş ay önce ise, son haccı sırasında, 2000 yılında, kendisine teklifte bulunanın sadece Fethullah olmadığını açıklamıştı.

CIA’in stratejik ortağı, vazgeçilmez müttefiği, can ciğer kuzu sarması dostu MİT (Nasıl olmasın ki, bir ara ondan maaş alıyor, aynı binada beraber çalışıyorlardı), görünüşte daha “yerli, milli, Türkiyeli” bir teklif ile ona yanaşmıştı.

Esad Efendi bunu da kabul etmemişti..

Ve yapılan teklifi, hacda kendisine refakat edenlere açıklamıştı.

Onlara, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz fakat kabul edilecek şey değil” demişti. (Şahitlerden biri, o sene Esad Efendi ile birlikte hac yapan Av. Yalçın Ünal.. Bunu, Av. Kemal Yavuz Ataman ile bana söylemişti.)

*

Tekrar söyleyelim, tiyatrocu Ahmet Yenilmez, 28 Şubat döneminin asıl hainlerini unutturmak için, bütün fanatik holiganlar gibi, son yarım yüzyılın devasa günah keçisi FETÖ'yü öne çıkarmış bulunuyor. 

"Canbaza bak, canbaza!.." çığlıkları atarak.. 

Daha doğrusu bunu ona, devletin parasıyla ve desteğiyle, “üst aklı”yla yaptırdılar.

Seri katil Barnabas İncili paranoyasının kaynağı buydu..

Fakat, böyle bir paranoya tutmaz..

Sabun köpüğünden bir balon bu.. Onu yok etmek için bir üflemek yeterli..

Ancak, bu üfleme işi kolay olsa da, büyük cesaret istiyor, çünkü paranoya balonunun ardında, (28 Şubat‘ta marifetlerini görmüş bulunduğumuz, 1990’lı yıllarda faili meçhulleri ile tanıştığımız, 12 Eylül döneminde işkenceciliği zirve yapmış) devletin parası ve desteği var..

Üflemek kolay da, arkasından neler geleceğini kestirmek zor..

O yüzden, bu işe aklı erenler, “Amman haa!” deyip susuyorlar.

Aklı ermeyen angut taifesi ise “Hee, bizim hocamız Esad Efendi çok yerli, milli, Türkiyeli idi, hain FETÖ’cülerin hedefindeydi, yaşasaymış Barnabas İncili‘ni de yayınlayacakmış, Barnabas İncili Hafızlık Okulu açacakmış” diyerek 28 Şubat’ın hainlerini kendilerine güldürüyorlar.

*

Trafik kazalarıyla, zehirlemelerle vs. birilerini öldürme hakkını kendilerinde görenler şunu unutuyorlar: Kendileri de ölümlüler.

Onlar da (Allahu Teala’nın takdiri gereği) ölümlüler, yani aslında onlar da idama mahkumlar.

Sadece, infaz günü ve saatini bilmiyorlar. Ölümlü olduklarını unutmanın sarhoşluğu içinde mestler.

Ve şunu da hatırlamak istemiyorlar: Asıl hesaplaşma bu dünyada değil, ahirette.

Bütün sırların ortaya döküldüğü, herkesin ne mal olduğunun ortaya çıktığı ahirette..


AVUSTRALYA’DA ÖLÜM… VE 12’DEN VURMAK

 









ÇIRAK ARANIYOR

 

Elim sanata düşer usta

Dilim şükre, yüreğim acıya

Ölüm hep bana

Bana mı düşer usta?

 

Sevda ne yana düşer usta

Hicran ne yana

Yalnızlık hep bana

Bana mı düşer usta?

 

Gurbet ne yana düşer usta

Sıla ne yana

Hasret hep bana

Bana mı düşer usta?

 

Refik Durbaş


Facebook üzerinden yapılan paylaşımın yazarı olarak Mustafa Güldağı diye biri görünüyordu.

Paylaşıma bakıldığında, yazan kişinin eli kalem tutan biri olduğu anlaşılıyordu.

Muhtemelen bu Mustafa Güldağı, internette birkaç kitabın yazarı olarak görünen Mustafa Güldağı’ydı.

[Anladığım kadarıyla “yazar Mustafa Güldağı” diye bir vatandaşımız yok.. Bir grup istihbaratçı tarafından hazırlanan dosyaları bu isim altında yayınlıyor veya yayınlatıyorlar.

Twitter’da (X’te) iyi ve faydalı paylaşımları da var, fakat bu tür (sahibinin ya da sahiplerinin gerçek kimliği belirsiz) esrarengiz hesapların yarın ne yapacağını kestiremezsiniz.

Ekşi Sözlük’te bu isimle ilgili olarak şu ifadeler yer alıyor:

twitter'da son zamanlarda karşıma çıkmaya başlayan akp yardakçısı yazar. particilik yapmıyor, sadece iktidar şakşakçılığı yapıyor.
durmadan komplo teorisi sıkıyor. komplo teorisi ve gazlama tarihle oyaladığı takipçilerine kalitesiz kitaplarının reklamını yapmanın yanı sıra mustafa armağan kitabı falan öneriyor.
anahtar kelimeleri: yahudi, küreselci, örgüt, batı, abdülhamid, küreselci, devlet, oyun, abd, küreselci.

yerli ve milli yazar. gercek vatansever ve antiemperyalisttir. yutup kanali da varmis hayirli olsun.

etki ajanı.. klasik ingiliz tipi dezenformasyon taktikleri kullanıyor..
bir doğru çekirdeğine binlerde yalanı sarıp yutturmak..
nette bir fotoğrafı bile yok.. mustafa güldağı kodunu kullanan zatı bir görmek her şeyi açık edecektir..

yüzünü gören yok, bir sürü kitap yazmış neye benzediğini bilen yok. sosyal medya hesabından halkın beynini yıkayan ve kutuplaştıran bir ajan. ağır atatürk ve cumhuriyet düşmanı. ingiliz elemanı olduğundan zerre şüphem yok.

(https://eksisozluk.com/mustafa-guldagi--5950302)

Bana pek İngiliz elemanı gibi gelmedi.. İngiliz elemanı olsaydı Atatürkçülük yapardı.

(Gerçi İngiliz “eleman”ları seni aldatmak ve güvenini kazanmak için yeri geldiğinde Atatürk düşmanlığı da yaparlar ama bunun/bunların durumu öyle değil gibi görünüyor. En doğrusunu Allahu Teala bilir.)]

*

Bu şahıs merhum Esad Efendi’yi de diline dolamış.

Facebook’ta şunları yazmıştı:

FETÖ, Avustralya & Esad Coşan Hoca
(Paylaşalım)

Parçaları birleştirip büyük resmi görmek zorundayız. Pür dikkat o halde.

Esad Coşan Hoca, Avustralya’da büyük irşad ve tebliğ faaliyeti yürütüyordu.

Fakat 2001’de Avustralya’da bir camiyi açmaya giderken ilginç bir trafik kazası geçirip vefat etti.

Farları yanmayan bir tır önüne çıkmış ve çarpışmışlardı. Tam bir suikast

Burada bir duralım..

Paranoya mı, tecrübe mi?

Nasıl da biliyor bunun tam bir suikast olduğunu!

Sanki kendisi yapmış gibi!

Bu sözlerini şu cümlesi izliyor:

“Bu tip suikastlar, istihbarat usulü suikastlardır.”

Tecrübe ve bilgi konuşuyor gibi görünüyor..

Suikastın istihbarat usulü olanı varmış, olmayanı varmış..

Biz bilmiyoruz fakat abim biliyor.

*

Paylaşımın devamı şöyle:

Peki, bu tarihte Coşan Hoca şüpheli bir kazada bir anda neden öldürüldü?

Bu 10 puanlık sorunun cevabına geçelim.

Avustralya Katolik Üniversitesi’nde de 2007 yılında Fethullah Gülen Kürsüsü kurulmuş, kürsü başkanına yıllık 143 bin Avustralya Doları maaş bağlanmıştı.

Anlayacağınız, FETÖ ülkeyi dört taraftan sarmıştı.

Esat Coşan’ın 2001’de Avustralya’da ölmesinin ardından Gülen Cemaati ülkede daha rahat faaliyet yürütmeye başladı. 

He, Esad Efendi o günlerde (Şubat 2001 öncesinde) Türkiye’de Gülen Cemaati’nin çanına ot tıkamıştı, onun sayesinde Gülen Türkiye’de hiç taraftar bulamıyor, hiçbir şey yapamıyordu.

Sıra Avustralya’ya gelmişti.

Esad Efendi sanki Türkiye’de dersaneler açıyor, özel okullar kuruyor, BankAsya filan diye banka kuruyor, Zaman gibi gazeteler çıkarıyor, Samanyolu gibi televizyon kanalları kuruyor, üniversite açıyor, bir sürü şirkete hükmediyor, Emniyet ve Yargı’da borusunu öttürüyordu, Gülen ise dımdızlak ortada kalmıştı.

Sanki Esad Efendi yaşamaya devam etseydi Avustralya’da da aynı şey olacaktı, Gülen Cemaati hiçbir başarı gösteremeyecekti.

Fakaaat, Fethullah Gülen uyanık adamdı, (MİT’in can ciğer kuzu sarması müttefiki) CIA ondan da uyanıktı..

Cüneyt gibi kılıçlarını çektiler, “N’ayır, n’olamaz, yetti gaari, Türkiye’de olan Avustralya’da tekrarlanmayacak.. Esad Coşan engelini ortadan kaldıracağız” dediler.

Güldağı'nın anlattığı masala göre durum bu..

Peki ya (gerekirse silah kullanacak olan, tankla millete gözdağı veren) İsrail ve ABD uşağı (CIA ve MOSSAD işbirlikçisi) 28 Şubatçılar?..

Onlar neydi, Esad Efendi'nin müridi miydi?!

Güldağı onlardan neden bahsetmiyor?

*

Evet, (sanki Erbakan CIA’in ve MOSSAD’ın emrinde faaliyet gösteriyormuş da yerli-milli MİT ve TSK buna isyan ediyormuş gibi) Erbakan’ı devirip alaşağı etmiş, partisini kapatmış, siyasi yasaklı hale getirmiş olan “yerli ve milli” MİT ile TSK, 28 Şubat’ın “yerli ve milli şahinleri”, Güldağı’nın masalına göre, Esad Efendi’ye şunu demiş olmalılardı: 

“Muhterem Hocaefendi, Türkiye’de FETÖ’ye karşı müthiş bir mücadele verdiniz, fakat bu vatana ve millete yapacağınız hizmetler bitmedi, ilk hedefiniz Akdeniz, pardon Pasifik Okyanusu.. Lütfen Türkiye’yi terk edip Avustralya’ya gidiniz.. Oradan burnumuza kötü kokular geliyor. Gelecekte FETÖ orayı üs yapabilir. Haydi Hocaefendi marş marş, yürü de enseni görelim. Mevzubahis olan vatansa din iman da teferruattır netekim.”

Böyle mi olmuştu?

Görüldüğü kadarıyla Güldağı mahlasını kullanan "derin"ler Esad Efendi'nin hatırasına dağ büyüklüğünde gol atıyor, İskenderpaşa Cemaati içindeki "eleman"lar da, o derinlerin "içindeki çocuğu öldürmemiş" saftirikler için yazmış oldukları paylaşımın taşıyıcı ve dağıtıcıları olarak hizmet görüyorlardı.

*

Güldağı marka atmasyon fabrikası üretimini şöyle sürdürüyor:

Endonezya, Malezya ve Tayland gibi Güneydoğu Asya ülkelerindeki FETÖ okullarının faaliyetleri de Avustralya’dan yönetiliyor.

Avustralya FETÖ için büyük bir merkez haline getirildi.

Bu karar çok önceden alınmıştı.

FETÖ elemanları Avustralya’ya en yoğun 2003 yılından sonra yerleşmeye başladı.

Yani Esad Coşan Hoca öldürüldükten 2 yıl sonra…

Durun bir dakika!

Avustralya’da İskenderpaşa Cemaatinin lideri Esad Coşan Hoca da ciddi çalışmalar yürütüyordu.

Bu durum FETÖ’ye ciddi engel olmaktaydı. Esad Coşan Hoca 2001 yılında Avustralya’da bir trafik kazasında ölüyor.

Esad Efendi Avustralya'da FETÖ'ye hem de nasıl engel (!) oluyordu!

Hani gidip görmemiş olsak “Belki” diyeceğiz de..

Gidip görmüştük.

*

Güldağı bunun ardından şunu diyor:

“Esad Coşan Hoca ta o zamanlar FETÖ hakkında ağır sözler konuşuyordu.”

Amma da ağır sözler konuşuyordu!

Hiç de ağır söz konuştuğu yoktu. Sadece bir defa, Fethullah'ın 28 Şubat’taki tavrı yüzünden “Ona hoca demeyin” demiş olduğunu rivayet olarak duymuştuk..

Bunun dışında birşey duyduğumuz yoktu.

Onun asıl mücadelesi 1990’da Erbakan’la olmuştu. (Biat-intisap meselesi yüzünden..)

28 Şubat’ta da darbeci MİT’çiler ve TSK personeli ile.. 

İşte Türkiye'yi bu yüzden terk etmek zorunda kaldı.. Erbakan'la olan ihtilafında ise yaşadığı mekandan yarım metre bile ayrılması gerekmemişti.

Erbakan ile olan ihtilaf ve husumetini daha sonra bir tarafa bırakmış bulunuyordu.

Hatta, Erbakan hükümetinin kurulmasını sağlayan oydu. Çünkü bu hükümet, Muhsin Yazıcıoğlu’nun partisinin, ona dışarıdan destek vermesi sayesinde kurulmuştu.

Ve Yazıcıoğlu'nu bu destek için ikna eden, Esad Efendi’ydi.. Yazıcıoğlu, karşılığında hiçbir şey almadan Erbakan’a destek vermişti.

Esad Efendi'nin hatırı için..

*

Güldağı marka gri propaganda merkezinin paylaşımındaki ifadelerin devamı şöyle:

[Esad Coşan] “Fetullahçı yapının çok tehlikeli olduğunu ve insanlara çocuklarını bu yapıdan uzak tutmaları gerektiğini söylüyordu. Vaazlarında bunu dillendiriyordu.”

Yaa! Vaazlarını biz değil, sen takip ediyordun öyle mi?!

Evet, senin ardındaki (ya da içinde bulunduğun) odak tabiî ki adamları vasıtasıyla takip ediyordu, fakat dişe dokunur birşey bulamadılar.

Bulsalardı kim bilir nasıl şişirir, istismar ederlerdi.

Bulamadılar, fakat uydurdular.

Sinekten yağ çıkarma ve tağşiş konularında ustalaşmış müseccel sahtekâr ve yalancılar oldukları için, Esad Efendi’nin 1990 yılında Erbakan ve şürekâsı için söylediklerini FETÖ için söylenmiş gibi gösterme madrabazlığı sergilediler.

*

Güldağı marka paylaşımın devamı da var:

FETÖ’nün Avustralya ve diğer Asya ülkelerinde daha rahat yayılması ve faaliyet göstermesi için önündeki engelleri kaldırmalıydı.

Bu ABD’nin de kararıydı.

CIA, suikastte önemli rol oynadı. 

Oysa cevap aranması gereken asıl soru şudur: 

28 Şubatçılar şöyle bir karar almış olabilirler miydi: 

"Esad Coşan'ın Türkiye'den kaçmasını sağladık, Türkiye'de bizim için engel olmaktan çıktı, fakat yetmez, Avustralya'da engel olmaya devam ediyor. AKRA FM'de yaptığı konuşmalar sadece cemaati tarafından değil, Türkiye'deki dinci ya da dindar grupların karar merkezleri tarafından dikkatle takip ediliyor. Onları etkiliyor. Kendisi Avustralya'da ama sesi ve sözü burada. Esad Coşan engelinden tümden kurtulmalıyız."

Güldağı, paylaşımında öyle bir üslupla konuşuyor ki, okuyan da tam suikast sırasında CIA ajanlarıyla muhabbet etmekte olduğunu, hatta (TRT’nin MİT’i anlatan Teşkilat dizisinde merkezdeki ajanların sahadaki operasyonu ekrandaki görüntüler ve kulaklık ile takip etmelerine benzer şekilde) suikasti saniyesi saniyesine izlediğini zanneder.

*

Bunun ardından gelen cümlesi şu:

“FETÖ de ABD’nin bir soğuk savaş ürünüydü.”

Doğru..

Fakat ABD’nin başka soğuk savaş ürünleri de vardı.

Mesela TSK’nın Özel Harp elemanlarının maaşını 1973’e kadar ABD veriyordu.

1950’lerin sonlarına kadar MİT’çilerin maaşını da..

Sonraki dönemde bu “CIA’den maaşlı” zerzevatın CIA’den aldıkları emir ve talimatlar doğrultusunda TSK’yı ve MİT’i yönlendirmeye ve manipüle etmeye, yeni personelden uygun gördükleri kişileri zaaflarından yararlanarak ökselemeye devam ettiklerini anlamak için siyaset dehası olmak gerekmiyor.

CIA, işgal ettiği yeri kolay terk etmez.

*

Güldağı’nın sözlerine dönelim:

Ama daha çok soğuk savaşın bitiminden sonraki başlayacak sıcak savaş için üretilmişti.

Devam…

Ayrıca Esad Coşan Hoca emperyalizme karşı olup bunu her defasında dillendiren biriydi.

FETÖ ise ABD ve NATO konseptine göbekten bağlıydı.

Coşan Hoca öldürülünce FETÖ Avustralya’daki yayılımını zirveye ulaştırdı. 

Sanki FETÖ bir tek Avustralya’da yayılmış..

FETÖ asıl Türkiye’de yayıldı..

Afrika’da yayıldı..

Asya’da yayıldı..

Balkanlar’da yayıldı..

Kim sayesinde?

Türk devletinin hariciyesi (dışişleri teşkilatı) sayesinde..

MİT sayesinde..

Demirel gibi, onlara destek vermek için 20 ayrı devlet başkanına mektup yazan makam sahipleri sayesinde..

Daha 2013 yılında bile Erdoğan onların Türkçe Olimpiyatları’na katılmış, onlara övgüler dizmişti..

“Ne istediler de vermedik?!" diyordu.

FETÖ’yü üreten (CIA uzantısı) Türk derin devleti Fethullah’a her istediğini vermiş, Erdoğan da bu geleneği devam ettirmişti.

[FETÖ’nün asıl görevi/misyonu, Erbakan’ın temsil ettiği İslam devleti ve İslam birliği idealini işlevsiz ve etkisiz hale getirmek, “(güncellenip reforme edilmiş, İslamcı olmayan, dinlerarası diyalog hurafesi çerçevesinde dinler arasında tarafsız kalan) Batıcı bir Türk müslümanlığı” icat etmekti. 

28 Şubat Süreci ile Erbakan bitirilince ve Erdoğan ile ekibi “Millî Görüş” gömleğini çıkarıp laik düzene eklemlenince Türkiye’de CIA’in istediği siyasal atmosfer oluşturulmuş oldu. Ancak Kemalistler buna razı olmadılar, sadece Erbakan’ın değil, “Siyasal İslam” davasıyla ilgisi kalmayan ılımlılaştırılmış “dindar”ların da tasfiye edilmesini isteme gafletinde bulundular.

CIA ise, böylesi birşeyin Türkiye’deki “radikal dinciliği” tekrar hortlatacağı ve Batı karşıtlığını körükleyeceği değerlendirmesini yapıyordu. 

Buna karşı Kemalistler Batı tarafından kullanılıp atıldıklarını düşündüler. Erbakan'ın AB yanlısı hale gelip demokratlaşan eski ekibi ile FETÖ'nün ittifak yapıp iktidar olmasını hazmedemediler. Selanikli zorba zamanındaki türden, hep kendilerinin iktidar olduğu bir "cumhuriyet" istiyorlardı. Ordudaki Kemalistler rahat durmadılar, Erbakan gibi Erdoğan'ı da yemek istiyorlardı, AK Parti için kapatma davası bile açtırdılar. Sonra da Ergenekon davasına tosladılar. 

Bu arada, daima kazanmaya alışmış olan İsrail de boş durmadı, Erdoğan'ın tahammül ve sabır sınırlarını zorlayan, uzun vadede siyasal tabanını kaybetmesine yol açacak atraksiyonlar sergiledi. Erdoğan bunun da etkisiyle yeni arayışlar içine girdi ve iç siyasette yeni ittifaklar gündeme geldi.]

*

Güldağı bunun ardından şunu diyor:

FETÖ’nün Asya ülkelerindeki tüm kurumu Avustralya’dan yönetiliyor.

Firari FETÖ’cüler burada saklanıyor. 

Esad Coşan Hoca, FETÖ’nün kaldırdığı engellerden sadece bir tanesiydi. 

Diğerlerinin de adını verseniz bari..

FETÖ 2001 yılında Avustralya’daki sığıntı Esad Efendi’yi engel olarak görmüş de, mesela Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’de niye görmemiş?

Güldağı’nın paylaşımına dönelim:

Fetullah Gülen, bir kablodur. FETÖ’ye bağlananlar, kablonun ucunun nereye çıktığını asla bilmezler. Bilmeden bağlanırlar. 

Türkiye’de hiçbir muhafazakar genç ve aile, doğrudan CIA ve ABD’ye bağlanamaz. 

Bazen MİT sayesinde bağlanır, geçmişte bağlanmıştır.

Mesela Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce gibi emekli FETÖ’cülere göre, Fethullah’ı CIA ile tanıştıran MİT.

Onların iddiasını, Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin doğrulamış durumda.

Demek ki bu yapıda bir kablo varmış kablodan içeru..

*

Paylaşım şöyle devam ediyor:

Fakat üretilen profesyonel “kablolar” ile dolaylı yoldan bağlanıyor.

Buna profesyonel teslim alma operasyonu diyoruz. 

Burada kavga, ağa-kâhya-maraba üçgeninde yaşandı.

Kâhya (MİT), marabanın (Fethullah-FETÖ), ağa (ABD-CIA) ile doğrudan temas kurmasından rahatsız oldu.

Ağanın (CIA’in) stratejik ortağı olma bakımından kâhya MİT ile maraba FETÖ arasında fark yoktu, fakat kâhya (MİT) bir yandan ağaya (CIA’e), “Ağam, maraba ile ilişkin benim üzerimden olsun” diyerek sitem ediyor, diğer taraftan da marabaya “Lan öküz, beni aşıp da ağaya gidemezsin, gitmeyi sürdürürsen seni mahvederim” diyerek sopayı dayıyordu.. Dayadı..

Ağa ile kâhyanın dostluğu şu anda da iyi kötü devam ediyor.. Arada telef olan maraba..

*

Paylaşıma dönelim:

“Son sözü Esad Coşan Hoca’ya bırakalım. Esad Coşan Hoca 24 yıl önce bir konuşmasında şunları demişti:”

Söz konusu konuşma 1990 yılında yapıldı. Mayıs ayında.

Erbakan’la olan ihtilaf çerçevesinde söylenen sözler..

Öyle anlaşılıyor ki, Mustafa Güldağı’na yazı (paylaşım) siparişi ya da talimatı 2014’te verilmiş.

Yani Aralık 2013’te meşhur 17-25 gelişmeleri yaşanıp, altı gün sonra da 2014 yılına girilip FETÖ’ye karşı ulusal seferberlik ilan edilince..

Güldağı’nın paylaşımı Esad Efendi’den yapılan alıntıyla devam ediyor:

“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler… Hem de kendisi takip etmez… Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”

Tam on ikiden vurmuş

— Mustafa Güldağı —

 *

Evet, Esad Efendi bunları söyledikten iki yıl sonra, 1992 yılının Eylül ayı başında, İsparta’da Kovada Gölü kenarında düzenlenen çadır kampında, bir öğle vakti yaptığı konuşmada, şöyle bir mesaj vermişti:

Bir kardeşimiz bana geldi dedi ki, “Hocam bana devletin istihbarat görevlileri, gizli servisi, kendilerine çalışmam için baskı yapıyorlar”. Evet, her devletin bir istihbarat servisi olmalıdır. Fakat bunlar, bizden topladıkları bilgileri götürüp Amerikalılar’a veriyorlar. Onlar da canımıza okuyorlar.

Merhum Esad Efendi’nin, MİT‘in Türk tarihine kazıktan mamul unutulmaz bir hediyesi olan FETÖ için birşey dediğini duymamıştık, fakat MİT için bu ifadeleri kullanmıştı.

MİT'in, Amerikalılar'ın uşaklığını yaptığını açıkça söylemişti.

Satılmış MİT'çiler, bu uşaklığı 28 Şubat Süreci'nde zirve noktasına taşıdılar.

Esad Efendi bunları söylerken ben de oradaydım.

12’den vurmuş” mu dediniz?

O sizin takdiriniz.

*

İstihbaratçıların teklifte bulundukları tek kişi Esad Efendi’nin sözünü ettiği “kardeş” değildi elbette..

Ancak, böylesi teklifleri reddeden çok az kişi bulunduğunu biliyoruz. 

Yok denecek kadar az kişi..

Bazen havuç (menfaat), bazen sopa (tehdit) devreye girer.. Bazıları da (Epstein türü tezgâhlarla) tuzağa düşürülür, kaset (ya da film yıldızı) yapılır, ve şantaja maruz kalır. Utanma belasına "mezara kadar kul köle" olur.

Şöyle çalışıldığı da olur: Önce zor duruma düşürülürsün, sonra da “Sana destek olabiliriz, sıkıntılarından kurtulmanı sağlayabiliriz” diye el uzatılır.

28 Şubat sürecinde ülkeyi terk etmek zorunda kalan Esad Efendi’ye de bu “numara” çekilmişti.

Ona, kendisini ziyaret eden MİT'çiler tarafından, “İstersen Türkiye’ye elini kolunu sallayarak dönebilirsin…” denilmişti. 

(Kadir Mısıroğlu, Almanya'da bir MİT'çinin kendisine tam da böyle bir teklifte bulunduğunu hatıratında aktarıyor. Şartları Atatürk ve laiklik aleyhtarlığını bırakmasıydı. 12 Eylül'den sonra MİT'çi bir albay Yeni Asya gazetesi cemaatinin lideri Mehmet Kutlular'a benzer bir teklif yapmıştı. Şartları şuydu: Atatürk aleyhtarlığını bırakacaklar ve Almanya'da Erbakancılar'la ve Süleymancılar'la laik rejimin taşeronu olarak vekaleten mücadele edeceklerdi. Bu, Erbakancılar ile Süleymancılar'a da benzer teklifler yapmamış olmaları anlamına gelmiyor.)

Esad Efendi, yapılan teklifi, ölümünden dört-beş ay önceki son haccı sırasında (2000 yılında) cemaate açıklamıştı.

MİT’çilerin teklifini kabul etmediği için Türkiye’ye dönmedi.

Dönemedi.

Peki, ona bu teklifi yapan ve avuçlarını yalayanların bir “B planı” yok muydu?

*

Esad Efendi dönmedi.

Dönemedi.

Dönmesi MİT’e teslim olması şartına bağlıydı. Tabiî “örtülü” biçimde..

Türkiye’de yaşayabilmek için yürürlükteki yasalara uymak yetmiyordu, ayrıca bir de (ipi İsrail ile ABD’nin, CIA ile MOSSAD’ın elinde olan) satılmış MİT’çilerin kafalarından uydurup dayattıkları “kurallara” bağlılık sözü vermek, laik (siyasal dinsiz) Kemalist düzenin ürettiği “made in MİT” damgalı bir “beşer icadı çağdaş ve de yerli-milli güncellenmiş müslümanlığı” benimsemek gerekiyordu.

Esad Efendi’nin Türkiye’ye dönememesinin arkasındaki etken FETÖ değildi, 28 Şubat orkestrasının şefi MİT’ti.

Ancak, Esad Efendi Avustralya’da uzun süre yaşama şansına sahip olamadı. Birkaç ay sonra trafik kazasında hayatını kaybetti.

Ve İskenderpaşa Cemaati devlete (derini ve yüzeyseliyle devlete) teslim oldu.

Varisi, varisleri, onun vefatından sadece üçbuçuk yıl sonra alenen ve resmen Atatürk’ün laikliğini ve “Şeriat’e karşı demokrasi”yi savunmaya başladılar.

Esad Efendi’yi teslim bayrağı çekerek Türkiye’ye dönmeye ikna edemeyen satılmış MİT’çiler çok şanslıydılar.

Satın almayı başaramadıkları bir adam hemen ölmüş ve denklemden düşmüştü.

*

Fethullah’a gelince..

O, Esad Efendi gibi değildi..

Dönebilirdi.

CIA ve ABD hükümeti bırakmadı.. Dönmesine izin vermediler.

Ve, Türk istihbaratçıları Fethullah’ın trafik kazasında ölmesi gibi bir şansı ya da bahtiyarlığı yaşayamadılar.

Papaz her gün pilav yemezdi, yiyemezdi.

(Ne FETÖ, yani Fethullahçı Takiyye Örgütü PKK kadar sabıkası kabarık bir örgüt, ne de Fethullah, bir zamanların “bebek katili” Abdullah Öcalan kadar “müseccel” bir eli kanlı katildi.

Abdullah Öcalan gibi bir adama bile saygıyla selam durabilen bir MHP’si olan Türkiye’ye Fethullah dönebilmiş olsaydı, elinden kaçırmış olduğu “hocaefendilik” madalyasını tekrar kolayca alırdı.

O da Türkiye’ye dönemedi.. Nedeni MİT değil, CIA’di. Adamı bırakmadılar.

Esad Efendi’nin Türkiye’ye dönmesine engel olan bir yabancı istihbarat teşkilatı yoktu.. Olamazdı, çünkü onun gizli servislerle anlaşma gibi bir huyu olsaydı MİT’in teklifinin üzerine atlardı.)

*

Ve o süreçte Esad Efendi, Almanya’da bir topluluğa benim için “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum. MİT her yerde bunun karşısına çıkıyor. Onu buraya getirebilir misiniz? Buraya yerleştirebilir misiniz?” diye sormuş bulunuyordu.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...