Diyanet İşleri Başkanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diyanet İşleri Başkanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI TAĞUTLUĞUN NERESİNDE?

 




Bu yazıda, İhsan Şenocak’ın “Ebu Hanzala'nın İftiralarına Karşı Son Sözüm – 2” başlıklı videosunun ilk üç beş dakikasını konu edineceğiz. 

Sözlerine, Halis Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı camilerle ilgili “tağut” iddiasını konu edinerek başlıyor.

Bayancuk’un yaptığı genelleme hatalı.. Tümden doğru değil..

Fakat tümden yanlış da değil.

*

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti rejimi (İslam’a göre, evet İslam'a göre) “tağut” hükmünde olduğu ve de Diyanet İşleri Başkanlığı devletin emri altında bulunduğu için, Diyanet camilerinin tağutî bir boyutu var. (Tağut kavramı için Soner Yalçın’ın hurafe kitabına değil, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Tâgût” maddesine bakınız.)

Türkiye Cumhuriyeti devleti, laikliği (siyasal dinsizliği) gereği İslam’ın (yani Allahu Teala’nın) hükümlerini dünya işlerinde dikkate almadığı (hatta irtica "tehlike"si kabul ettiği) için, otomatikman tağut hükmünü almaktadır. (İslam’a göre böyle.. Devletin anayasasına göre ise bu, çağdaşlık ve uygarlaşmışlık, medeniyetten nasiplenmişlik demek.)  

Böyle olunca, özerk olmadığı, doğrudan devletin emri altında bulunduğu için Diyanet teşkilatı da son tahlilde tağutun emri altındaki bir kurum haline gelmektedir.

Nitekim bunun bir sonucu olarak Diyanet, cuma hutbelerinde hiçbir zaman şeriat ve İslam devleti gibi kavramlara yer vermemektedir. (Veya verememektedir.)

*

Ancak bu, Müslümanlar’ın camilere küsmesini, onlara sırt çevirmesini gerektirmez.

Bundan 500 küsur sene önce Türkiye alevîleri namaz kılan, camiye giden insanlardı.. “Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail” ihtilafı sonucu camilere sırt çevirip “sivil ibadethaneler” (yeraltı ya da merdiven altı dinî kurumlar) oluşturunca yavaş yavaş, kademe kademe bugünkü namazsız niyazsız, semahlı “cemevi alevîliği” noktasına geldiler.

Bayancuk’un tespiti özü itibariyle doğruluk payı taşısa da, Diyanet’in camilerine karşı sergilenecek tavır konusunda söyledikleri tam doğru değil.

Mesela Kâbe putlarla dolu olduğu ve Kâbe’nin idaresi müşriklerin elinde bulunduğu halde Müslümanlar Hudeybiye’den sonra umre yapmışlar, tağutun elinde diye ona sırt çevirmemişlerdi.

*

Ancak, Müslümanlar’ın Diyanet’in bu rejimdeki konumu hakkında müteyakkız olmaları da gerekiyor.

Yani ona tümden bel bağlamamaları icab ediyor.. Bununla birlikte bütün Diyanet personelini suçlamak, yaptıkları hizmetleri görmezden gelmek de doğru değil.

(Benim yaşadığım mahallenin camisinin imamı, 2000’li yıllarda Avustralya’da altı sene Diyanet camisinin imamı olarak görev yapmıştı.. Bana şunu demişti: “Bizi, yurtdışına gidecek olan din görevlilerini topladılar, MİT’ten birileri gelip konuştu, ‘Yurtdışında beraber çalışacağız’ dediler.”

Merhum Kadir Mısıroğlu da hatıralarını anlattığı kitaplarında bu yönde malumat veriyor.. Yurtdışı tecrübesi var.

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin de anılarını anlattığı Simitçi adlı kitapta MİT’çiler ile müftüler ve imamlar arasındaki bağlantılar konusunda ilginç birşeyler yazmış durumda.)

*

Öte yandan, mescid-i dırarla ilgili ayeti de hatırlamak gerekiyor.

Fakat Türkiye’deki camilere külliyen mescid-i dırar denilemeyeceği gibi, bütün Diyanet personelini aynı torbaya doldurmak da doğru değildir.

Diyanet 1930’lu yıllarda da tağutun emri altındaydı fakat Diyanet’te görev yapan birçok zat, halkın İslam’ı unutmaması için unutulmaz hizmetler yaptılar.

Dolayısıyla, Bayancuk’un Diyanet’in tağutla bağlantısı noktasından yaptığı tespitin doğru, fakat bu tespite dayanarak yaptığı çıkarımların önemli bir bölümünün yanlış olduğu kabul edilebilir.

Fakat, Bayancuk’a inat olsun diye Diyanet’i tümden pîr ü pak, peygamberler gibi masum ve kusursuz ilan etmek de gerekmiyor. (Hayrettin Karaman'ın bu tür yazılarını tenkit konusu yapmıştık.)

*

İhsan Şenocak’ın sözlerine dönelim..

Halis Bayancuk’a karşı,  uyanık ya, “Ayet-i kerimeyi okuduktan sonra müslüman kalkar da ben delil istiyorum der mi kardeşim?” diyor.

Tamam da, o da sana mescid-i dırarla ilgili ayeti okuyor.

Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı bütün camileri mescid-i dırar gibi göstermesi yanlış, fakat, Şenocak’ın sanki laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’ndeki camiler asla mescid-i dırar haline getirilemezmiş, bu sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dönemine özgü bir arızaymış gibi konuşması da sahtekârca.

Aslında burada sahtekârca kelimesi durumu ifade için yetersiz kalıyor.

Bayancuk’un küfre duyduğu öfke, onun aşırı tepki göstermesine, yanlış genellemeler yapmasına neden oluyor, fakat buna karşılık Şenocak da, “mescid-i dırar münafıklığının avukatlığı"na soyunuyor.

*

Bu noktada Şenocak’ın kullandığı “kıymetlendirme” kelimesinin bana hayli ilginç geldiğini söylemeden geçemeyeceğim.. Değerlendirme yerine kıymetlendirme kelimesini kullanmak, istihbaratçıların huyudur; onların jargonu böyle. 

Şenocak şunu diyor: “Yani mevzuyu Allah Teala’nın ayeti, Peygamber aleyhisselam’ın buyruğundan başka neyle kıymetlendirebilir, neyle ifade edebiliriz?

İstihbaratçılarla sohbeti koyulaştırmış gibi görünüyor.. Kır at'ın yanında duran ya huyundan ya suyundan.. Bazen de hem huyundan hem suyundan.. Azığından, yem'inden..

Şenocak şunu da diyor: ” Onun için Allah Teala, camileri kimler yapar, bunu kıymetlendirirken buyuruyor ki: ‘… Yani camiyi ancak ve ancak şunlar yapar. Sonunda da ‘Sadece ve sadece Allah Teala’dan korkanlar cami yapar.’…

Peki, mescid-i dırarla ilgili ayeti niye hiç hatırlamıyorsun: 

"Bir de zarar vermek, kâfirlik yapmak, mü'minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resûlü ile harp eden kimse hesabına gözetleme (ajanlık) yapmak için bir mescid (cami) edinenler vardır. “İyilikten başka bir şey istemedik” diye yemîn de edecekler. Hâlbuki Allah şâhitlik eder ki, şübhesiz onlar elbette yalancıdırlar!" (Tevbe, 9/107)

*

İstihbaratçıların mesleğinin (çalışma tarzlarının) aslı esası yalancılık, aldatma, hile ve olduğundan farklı görünmekten ibarettir.

Bu mescid-i dırar ayeti, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve MİT’inin Diyanet eliyle yurtdışında açtığı camilerin durumuna biraz ışık tutuyor.. 

Ne zaman ki Almanya gibi ülkelerdeki vatandaşlarımız camiler kurdular, bu arada “devletin güdümünde olmayan” hocalar İslam’ı hür bir şekilde tam olarak anlatmaya başladılar, laik devletin etekleri tutuştu.. Diyanet’e cami açtırmaya başladı.

Önce, Murat Bayrak gibi ajanları vasıtasıyla kafakola aldıkları (light Müslüm Gündüz, ya da "mürekkep yalamış Müslüm" denilebilecek) “kara ses” Cemalettin Kaplan gibi şöhret ve unvanperestlere “mescid-i dırar”ımsılar açtırdılar.

Bu, ilk adımdı.. 

Millî Görüşçüler ile “kara ses”ciler birbirlerini yiyip bitirdikten, araziyi hazır ve milleti perperişan hale getirdikten sonra da mehter eşliğinde Diyanet’i savaş meydanına sürdüler.

*

Tabiî başka şeyler de yaptılar.. 

Mesela 12 Eylül darbesinden sonra MİT’ten bir albay Yeni Asyacıların lideri Mehmet Kutlular’a gidip, “Yurtdışında Millî Görüşçüler’e ve Süleymancılar’a karşı bizimle işbirliği yapın, ‘mescid-i dırar’ cemaat (cemaat-i dırar) haline gelin, sizi destekleyelim, Nurculuğunuzun önünü açalım” teklifinde bulundu.

Kutlular kabul etmedi.. Ama kabul eden tarikatçılar, şeyhimsiler, hocaefendimsiler, cemaatimsiler vardı. 

(Bu MİT güdümlülerin sayısı Akparti iktidarı döneminde tavan yaptı.. MİT'in emrine girmek eskiden ayıpken şimdi neredeyse iftihar vesilesi haline geldi.. Halbuki devlet "değiştirilemez"lerinde ve Kemalistliğinde sabit kadem.. Ne oldu, memlekette Allah'ın indirdiği ile hükmedilmeye başlanıldı, Selanikli'nin putlaştırılan heykel ve resimleri çöpe atıldı da bizim haberimiz mi yok?! Adamın manevî hatırasını geçtik, tenekeden tahtadan kartondan heykel ve resimleri, anıtlaştırılmış kabri bile mukaddes varlık muamelesi görüyor, putlaştırılıyor.)

Evet, Bayancuk’un genellemesi hatalı, fakat Şenocak da, ya saf ve som, süzme embesil, ya da rolünü çok iyi oynayan bir sahtekâr "dırar" dümbelek.

Dırar borazan.

*

Böylesi durumlarda adamın Diyanet’ten istifa etmiş, sözde mağdur edilmiş olmasına falan itibar edilmez.

Bu Şenocak bir ara Cübbeli’nin cübbesinin kanatları altındaydı, sözde birlikte Ehl-i Sünnet müdafaası yapıyorlardı, sonra ayrıldı.. 

Buna da itibar edilmez.. 

Cübbeli’nin bir istihbarat operasyonu olarak Fatih Altaylı tarafından meşhur edilip şişirildiğini, önemli bir kanaat önderi haline getirilmeye, İsmail Ağa cemaati sempatizanları için “rol model” yapılmaya çalışıldığını birisi söylerse ben buna itiraz etmem.

Edemem.

Evet, Şenocak, bir ara onunla aynı bayrak altında yer aldı.. 

İstihbarat teşkilatları tek “at”a oynamazlar.. Her zaman her grupta yedek atları ve oyuncuları hazırdır.. Hazır etmeye çalışırlar.

Ayrıca “sahte muhalefet” de üretirler.. 

*

Diyelim ki Cübbeli’ye yatırım yaptılar, fakat tutmadı, etrafındakiler dağılmaya başladı, böylesi bir durumda, küsenlerin gidecekleri, sözde Cübbeli’nin hatalarına tepki gösteren sahte bir yeni adres oluştururlar.

Yeni sahte adres, eskisine yöneltilen suçlamaların benzerini yapmayacaktır.. Mesela, Fatih Altaylı'nın yeni Cübbelisi olmayı reddederek "Cübbeli gibi olmayan kahraman" gibi görünecektir.

Böylesi bir durumda, Fatih Altaylı'ya, "Falanın seni reddedip kahramanlık taslaması için ona pas ver" denilmiş olmadığından hiçbir zaman emin olamazsınız.

Aynı şekilde, bu devletin istihbaratı, Diyanet’e güvenmeyen kişiler için, sözde Diyanet’le biraz ters düşen (özde ise “laik devlete biat ve bağlılık” konusunda Diyanetçilerden bile daha kötü durumda) “Diyanet dışı” odaklar oluşturmuyorsa, saftirikler için kapılanılacak alternatif "kapı"lar hazırlamıyor, açmıyorsa, bu istihbaratçılık işinde sınıfta kalmış demektir.

*

Şunu demek istiyorum: Şenocak’ı “şüpheli” bir vaka olarak görüyorum.. 

İleri derecede şüpheli.

Bu hataları saf ve bön olduğu için mi yapıyor, yoksa kendisine ezberletilen rolü mü oynuyor, şu anda kesin birşey diyemem.

Gelecekteki performansı bu konuda kesin bir hüküm vermemizi sağlayacaktır.

Fakat, her iki ihtimal çerçevesinde de sözüne değer verilecek, birlikte yol yürünecek bir adam olmaktan uzak.

Bilinçli "dırar" veya bilinçsiz zarar ziyan.

*

Bayancuk’a gelince.. Samimi bir arkadaş, fakat aşırılık sergiliyor.

Şeytan'ın hileleri çoktur.. Mesela (İbrahim Hakkı Erzurumî hazretlerinin Marifetname'de ifade ettiği gibi) bir insanı farzları yapmaktan vazgeçiremiyorsa, bazen, nafileler konusunda aşırılığa iterek ibadetten bezdirmeye çalışır.

İslam'la mücadele eden şeytanlaşmış odaklar da bazen benzer taktikleri hayata geçirir, sizin bir doğrunuz konusunda aşırılık sergileyerek itibarsızlaşmanız için sizi tahrik eder, tuzağa çekerler.

*

Mesela Bayancuk-Korkmaz tartışmasını alalım..

Tartışmanın ardından aynı kişiler bir yandan "Hocam, fazla alttan aldınız, karşınızdakinin ağzının payını vermeliydiniz, size yakışmadı" mesajları gönderirken, diğer taraftan da karşı cenah adına hakaretler ve küfürler yağdırır, adamı zıvanadan çıkarmaya çalışırlar.

Bir Ehl-i Sünnetçiyi selefîlik adına tekfir ederken, selefîye de Ehl-i Sünnet adına olmadık suçlamalar yöneltir, onun "Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk küfrün ve münafıklığın diğer adı haline gelmiş" diye düşünmesini sağlarlar.

Bilmediğimiz, tanımadığımız insanların övgülerine ve sövgülerine asla değer vermemeliyiz.

Tanıdığımız insanların da laflarını, kendilerinden menkul kerametlerine bakarak değil, sözleri ile yaşantıları arasındaki uyum, ahlâk ve karakterleri, ilmî müktesebat ve ciddiyetleri temelinde değerlendirmemiz gerekir. 

*

Evet, gördüğüm kadarıyla, Bayancuk'un küfre ve münafıklığa olan öfkesi onu yanlış genellemelere itiyor:

Ey îmân edenler! Allah için (hakkı) ayakta tutanlar, (ve) adâletle şâhitlik eden kimseler olun! Bir kavme olan kîn, sizi aslâ adâletsiz olmaya sevk etmesin! Âdil olun! Bu, takvâya daha yakındır. Ve Allah'tan sakının! Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Maide, 5/8)

 

KEMALİST "RAHMET" TAKSİMİ VE FETHULLAH

 






Fethullah’ın ölümüne kimisi sevindi, kimisi üzüldü.

Türkiye’deki büyük çoğunluk (özellikle de geçmişte onu “hocaefendi” diye anarak yere göğe sığdıramayanlar, "günah çıkarma" kabilinden) arkasından lanet okudular.

Birkaç kişi de rahmet dileme gafletinde bulundu.

Bunlardan biri, Doğu Perinçek.. Bir diğeri, Yeni Asya gazetesi genel yayın yönetmeni Kazım Güleçyüz.

Kazım, “terör örgütü propagandası yapma” gerekçesiyle tutuklandı.

*

Türkiye Cumhuriyeti laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu için, “suç” ile “günah” kavramları örtüşmüyor.

Türkiye’de “helal”ler “suç” olabiliyor.. Mesela 18 yaşındaki bir genç, 17 yaşındaki bir genç kızla “evlenirse” suç işlemiş oluyor.

Buna karşılık, (mesela Deniz Baykal gibi) kerli ferli bir adam başkasının karısı ile “düzeyli beraberlik” yaşarsa (pozitif/yürürlükteki laik hukuka göre) “zina suçu” işlemiş olmuyor..

Böylesi bir durumda (Şeriat’e alerji duyan) “ahlâkçı dindar”lar hemen devreye giriyor, insanların özel hayatlarına karışmanın ne kadar çirkin bir iş olduğunu anlatmaya koyuluyorlar..

Çok ahlâklılar ya, vicdanları onları rahat bırakmıyor.

Kazım Güleçyüz’ün durumuna gelelim.. Yaptığı şey günah mı, değil mi, kimse işin bu tarafına bakmıyor.. “Laik (siyasal dinsiz) yasalara göre yaptığı suç mu, değil mi?”, ilgilenilen husus sadece bu.

Kazım’ın “suç” kabul edilen paylaşımı şöyle:

“Fethullah Gülen de imtihan dünyasından berzah alemine göçmüş. Hakkındaki iddiaların hesabı artık öbür tarafta görülecek. Bu iddialar gerekçe gösterilerek yapılan ve nice insanın mağduriyetine sebep olan hukuksuzlukların son bulması dileğimizi bir kez daha tekrarlayarak, Allah rahmet ve adaletiyle muamele eylesin diyoruz. Camianın başı sağ olsun.”

Açıkçası, bundan “terör örgütü propagandası” çıkarmak biraz zor gibi görünüyor, fakat “rahmet” faslına hiç girmese “eyiymiş”.

Ancak, Kazım’ın yaptığı şey “zalimlere meyletme” kapsamına giren bir “günah” olarak değerlendirilebilir mi sorusu akla gelmiyor değil.

Bir de şu var: Fethullah "hizmet" şampiyonu olmak için önce Türk derin devleti, sonra da küresel egemen güçler ile "gayrimeşru" işbirliği içine girmese, peşine düşen insanları keramet süsü verilmiş mizansenler ve hipnotik nutuklar ile gözlerini boyayarak canlı robotlar haline getirmeseydi bütün bu "mağduriyetler" yaşanır mıydı sorusu önem taşıyor. 

Fethullah, Kazım'ın sözünü ettiği mağduriyetlerden birinci derecede sorumludur.

*

Bununla birlikte, meseleyi (pozitif/yürürlükteki laik hukuk değil de) İslam açısından ele aldığımızda, Türkiye’de dinî açıdan çok daha mahzurlu bir “rahmet dileme” olayının sürekli gündeme getirildiğini görüyoruz.

Ülkemizdeki derin çetelerin, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi ve Allahu Teala’nın son kitabı Kur’an-ı Kerîm’i “Arap oğlunun yaveleri” diyerek aşağılamış olduğu bir başka Kazım’ın, Kazım Karabekir’in şahitliğiyle sabit olan Selanikli Mustafa Atatürk için camilerde cuma hutbelerinde “rahmet okunması” talebinde bulunduklarına tanık oluyoruz.

Neredeyse her milli bayramda ve Selanikli’nin ölüm yıldönümünde, bir yerlerden düğmeye basılmış gibi sistematik ve organize biçimde “Hutbede niye Atatürk yok?” diye yaygara koparılıyor.

Hatta, Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ gibi camide hutbe sırasında bu yönde din dışı ve yasa dışı eylem yapan, camiye ibadet için gelmiş olan insanların hak ve hukukunu çiğneyerek huzurunu bozan, ve bunu kayda aldırıp yayınlatan hadsiz ve sorumsuz şımarık tipler var. 

(Hutbe sırasında konuşmak caiz değildir, mekruhtur, hutbeye sessizce kulak verilir.. Bu aşırı şımarmış tiplerin yaptığı şey, cami ve ibadet adabına riayetsizlik edepsizliğinden fazla bir şey.. Bu, kargaşa, fesat ve fitne çıkarmadır, camide terör estirmedir, büyük cürümdür.. Fakat Türkiye’deki laiklik yani siyasal dinsizlik yüzünden hesapları ahirete kalıyor, o ayrı.)

Selanikli Mustafa Atatürk’ün müslüman olmadığı (Murat Bardakçı’nın da ifade ettiği gibi) açıktır.. Kimseyi zorla müslüman yapmaya, müslüman göstermeye hakkımız yok.

*

Adam İslam’a “Beyni sulanmış hafızların dini” diyerek hakaret etmiş mi?.. Etmiş!

Yine Allahu Teala’nın ilkelerini/prensiplerini “gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” diyerek aşağılayıp kendi icat ettiği prensiplerin onlardan üstün olduğunu iddia etmiş mi?

Etmiş!

Yani adamın İslam karşısındaki küfrü, kâfirliği açık.

Adam “İslam’ın kâfiri” olduğunun anlaşılması için daha ne desin?!

İmdi, böyle dinsiz imansız bir adamın İslam mabetlerinde “rahmet”le anılması İslam’a göre caiz olmadığı gibi, bunu talep etmek de İslam’la ve Müslümanlar’la alay etmek, onları aşağılamak anlamına gelir.

Ayrıca, laikliğe de aykırıdır.. Laikliğin yaygın tanımına göre din devlete, devlet de dine karışamaz. 

Devlet, “İslam denilince şunları anlayacaksınız” diyerek tanrılık ya da peygamberlik taslama konumunda değildir.

*

Kazım Güleçyüz’ün Fethullah için “rahmet” okumasından rahatsız olanlardan, bu “Selanikli’ye camide rahmet” okunması şirretlik, azgınlık, hadsizlik ve arsızlığı karşısında da hiç değilse fısıltı, inilti, vızıltı ya da mırıltı kabilinden bir tepki göstermelerini istersek çok şey mi beklemiş oluruz?

Selanikli Mustafa Atatürk’e rahmet okunmasını bu kadar önemseyen Ümit Özdağ gibi şımarıklara tavsiyemiz, her cuma Anıtkabir’i ziyaret etmeleri, orada Selanikli için Fatiha okumalarıdır.

"Selanikli'ye rahmet" hassasiyetini asıl sergilemeleri gereken yer orası.. Adamın mezarının başı.

İstiyorlarsa Yasin de okuyabilirler.. Hatta hatim okusunlar, daha sağlam olur.

Dahası, kalabalıkların Anıtkabir'e akın ettikleri milli bayramlarda Atatürkçü imamlara megafonla "rahmet" okutabilir ve ziyaretçilerden Fatiha okumalarını istetebilirler.

*

Mezarlıklar ve mezar başları şov yeri ve panayır alanı değildir, ölü için rahmet niyazında bulunma yeridir.

Madem Selanikli'nin Allahu Teala'nın rahmetini hakettiğine inanıyorsunuz, işte meydan, işte mezar!. Rahmet hassasiyetinizi orada doya doya sergileyin, kana kana yudumlayın! 

Hatta hatta, Yavuz Sultan Selim’in Topkapı Sarayı’ndaki mukaddes emanetler bölümünde ihdas ettiği türden bir sürekli Kur’an okunması hizmeti de organize edebilirsiniz.

Elinizi tutan yok, buyurun yapın!

Tabiî derdiniz müslüman millete "gıcık" vermek, nisbet yapmak, sataşıp tahrik etmek, kavga gürültü çıkartmak, "İşte İslam'ı laik (siyasal dinsiz) Kemalizm'e böyle biat ettirir, dininize dinsiz ideolojimiz karşısında böyle boyun eğdirtiriz" mesajını vererek mütedeyyin kitlenin müslümanlık damarına sinsice basıp alay etmek, cemaatin çaresizce yutkunmasına bakarak alçakça keyif çatmak değilse.

*

Hayır, beyefendiler Anıtkabir’de Allahu Teala’yı hatırlamaya, Fatiha okumaya tenezzül etmiyor, İslam'ın (Eski Yunan putperest tapınağı Akropolis'e benzeyen) bu mekâna girmesini içlerine sindiremiyorlar, geliyor müslümanın camisine musallat oluyor, orada imansız bir adam için rahmet okunmasını istiyorlar.

Ve Diyanet İşleri Başkanlığı da, "müslüman" olduklarını söyleyen siyasetçiler de, bu rezalet karşısında susuyor.

İmdi siz, Kazım Güleçyüz’e bu yersiz ve zamansız “rahmet okuma”nın hesabını sormayı biliyorsunuz da, Allahu Teala size, bu Selanikli’ye rahmet okunması talebi karşısındaki “sessusluk”unuzun hesabını sormayacak mı?

Nasıl bu dünyada Kazım’ı tutuklayan bir mahkemeniz varsa, ahirette de bir mahkeme var.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN İBADETE KARIŞTIRILMASI ANAYASAL SUÇTUR.. ANAYASAL DÜZENİ YIKMA GİRİŞİMİDİR

 



Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Selanikli Mustafa Atatürk'ün ismine cuma hutbelerinde yer vermesi, anayasal suç işlemesi anlamına gelir, çünkü laiklik ilkesine aykırıdır.

Laiklik gereği devlet işleri ile din işleri birbirine karıştırılamaz.

Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda ne yerlerin ve göklerin yaratıcısı Yüce Rabbimiz Allahu Teala'nın adı geçiyor, ne Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in adı, ne de dinimiz İslam'ın ismi.

Fakat Selanikli'nin adı geçiyor.

*

Cuma hutbesi, cuma namazının, ibadetin bir parçasıdır.

İbadettir.

İbadete Selanikli Mustafa Atatürk karıştırılamaz.

Bu, laikliğe aykırıdır.

Nedir yani, rakı müptelası, dans ve vals tutkunu, aşk hayatının zenginliğiyle maruf Selanikli, Kur'an'da adı geçen bir peygamber mi?!

Ya da Mehdi gibi Rasulullah s.a.s. tarafından "geleceği müjdelenmiş" salih bir zat mı?!

*

Anayasal açıdan durum bu olduğu gibi, İslam açısından da Selanikli'nin isminin hutbede anılması caiz değildir.

Haramdır.

Çünkü adamın küfrü (müslüman olmadığı), kendi sözleriyle sabit.

Bu bilindiği için, devlet erkânı bunun cenaze namazını bile kıldırmaya gerek görmemişler, kızkardeşi Makbule Hanım'ın feryad u figan koparıp ayak diretmesi sonucu öylesine bir namaz kıldırmışlar.

Cenazesinin cami musallasına gitmesi diye bir durum yaşanmamış.

Çünkü devlet erkânı o adamın camiyle, cemaatle, namazla, imanla, İslam'la alâkasının bulunmadığını biliyor.

Kardeşi ölen acılı ve kederli Makbule Hanım'ın gönlü olsun diye, öldüğü binada, oradaki hazıruna, mizansen kabilinden bir cenaze namazı kıldırmışlar.

Tabiî camiye götürmeden.

Şimdi tutturmuşlar "Hutbede Selanikli'nin adı anılsın da anılsın"..

Bunu ne İsmet İnönü istedi, ne Celal Bayar.

Sırf çıngar çıkarmak için "Atatürksüz hutbe"yi büyük bir millî mesele yapan, adeta iç savaş gerekçesi haline getirenlerin, "Alçaklar, Atamız'ın naaşını camiye götürmemişler" diye dertlendiklerine hiç şahit oldunuz mu?!

Ah sefil hokkabazlık, sen dünyada Türkiye'de olduğundan daha fazla nerde baş tacı edildin!

*

Evet, Selanikli'nin adının ibadete bulaştırılması haramdır.

Bunu yapan, haram iş işlemiş olur.

Helal kabul eden ise kâfirdir.

Bundan sekiz yıl önce, dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman, "Anayasa'da laiklik diye bir ifadenin yer alması şart değildir" dediği için acayip bir tantana koparılmıştı.

Hayır, "Anayasa'da İslam ibaresi geçsin" demiyordu. "Anayasa'da laiklik, tarifi yapılmadan geçmesin" diyordu.

Bazılarına göre, Anayasa'nın diğer maddeleri zaten laikliği anlam olarak içeriyordu, dolayısıyla tanımına gerek yoktu.

Ancak, bu mantığa göre, tanımı gibi ismine de ihtiyaç kalmamaktaydı.. İsminden bahsetmek boş gevezelik haline gelmekteydi.

Dolayısıyla, savundukları mantık gereği Kahraman'a, "Haklısın, bunu düşünememiştik, bize bunu hatırlattığın için teşekkür ederiz" demeliydiler.

Demediler..

Hakaretin, tehdidin, aşağılamanın, şirretliğin, arzızlığın, saldırgan dilin bini bir paraydı.

*

O süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan da topa girmiş, sanki Kahraman böyle birşey demiş gibi, "Anayasa'da İslam'ın geçmesine gerek yok" diye konuşmuştu.

Şimdi, 30 Ağustos Zafer Bayramı bahane edilerek kopartılan "Cuma hutbesinde Selanikli'nin adı niye geçmedi" şeklindeki hayasızca akının durdurulması için ortaya çıkıp "Hutbede Selanikli'nin adının geçmesine gerek yoktur, bu bir ibadettir" diye bir açıklama yapmalıdır.

Şimdi değilse ne zaman?!

Ve bu açıklamayı sen yapmayacaksan kim yapacak?!

*

Aslına bakılırsa, Diyanet'in böyle 30 Ağustos Zafer Bayramı konulu hutbe hazırlatması da yanlıştır.

Bid'attir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Bedir Zaferi'nin yıldönümleri münasebetiyle benzer hutbeler okumuş mu?!

Dört Halife döneminde "Mekke'nin fethinin yıldönümü" filan diye hutbe okunduğu hiç görülmüş mü?!

Hutbede İslam'ın esasları anlatılmalı, dinî bilgi verilmelidir.

Devlet, zaferlerini zaten âlâ-yı vâlâ ile kutluyor, Diyanet kendi işine bakmalıdır.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN DİYANET’İ HZ. İSA’YI ÖLDÜRMEYE, CİNAYET İŞLEMEYE NEDEN BU KADAR MERAKLI?

 











Birçokları, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin örtülü (gizli) bir “İslam’ı güncelleme” programının bulunduğunu düşünüyor.

Bu yönde karîne ve emareler mevcut bulunduğu için onları yalanlamak kolay değil.

Nitekim Erdoğan, 2018 yılının 8 Mart’ında İslam’ın güncellenmesi gereğinden söz etme gafletinde bulunmuştu.

Sözleri şöyleydi:

“… Son günlerde bakıyorsunuz din adamı olarak ortaya çıkıp da ne yazık ki kadınla ilgili çok farklı açıklamalarda bulunup, dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı kendine göre içtihatta bulunan kişiler çıkıyor ortaya. Anlamak mümkün değil. Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar çok farklı bir zamanda yaşıyorlar. Çünkü İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam'ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam'ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle bugün uygulayamazsınız. Böyle bir şey yok. Onun için de bugün İslam'ın uygulanması yer, zaman koşullar her şeyiyle değişiyor. ...  Geçenlerde Diyanet’ten sorumlu olan başbakan yardımcıma da söyledim. Bizim Diyanet Teşkilatımızın Din İşleri Yüksek Kurulu var. Çok çok vasıflı bütün ilim dallarında yetki sahibi olan hocalarımız var. Tefsirde hadiste fıkıhta birçok. Hocalarımız ne iş yapıyorlar? Niye sessiz kalıyorlar? Sessiz kalıp bu alanı niçin bu adamlara kaptırıyorlar?”

(https://tv.haberturk.com/tv/gundem/video/erdogandan-kadinlar-gunu-mesaji-islamin-guncellenmesi-gerek/459501)

Erdoğan’ın bunları söylediği tarihten 19 yıl önce ise, zamanın cumhurbaşkanı Demirel, Kasım 1999’da şunları söylemiş bulunuyordu:

"Dünyevi ve uhrevi [ahiretle ilgili] alanlar dinin tanzim ettiği alanlardır. Yalnız, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman, dinle devleti ayırmıştır; yani dünyevi olan kısmıyla, uhrevi olan kısmını ayırmıştır. Şöyle yapmıştır: Şeriat hukukunda devlet de dinin bir kurumudur. Devlet ile dini ayırdığınız zaman, devlet dinin kurumu olmaktan çıkıyor, çağdaş anlamda devlet [siyasal dinsiz devlet] haline geliyor; [Türkiye tipi] Cumhuriyet budur. Cumhuriyet, bir büyük hukuk reformudur [Batı’dan yamalı bohça gibi hukuk ithalidir]. Yani, şeriat hukuku ile pozitif [yürürlükte olan, mevcut olan] hukuku ayıran [Şeriat’i pozitif hukuk olmaktan çıkaran] bir olaydır.

“6666 adet ayet vardır Kuran'da. Bunun içinde bir rivayete göre 30, bir rivayete göre 230; ama değişik şekilde ‘ahkam ayetleri denen, dünyayı tanzim eden ayetler var [Ahkam, hüküm kelimesinin çoğulu; hükümler demek oluyor]. Bu ayetlerin tanzim ettiğinin yerine, Türkiye Cumhuriyeti, pozitif [Batı’dan alınıp yürürlüğe konulan] hukukun tanzim ettiği bir durumu getirmiş? 76 sene önce. Şimdi ne isteniyor? Bir kısım kimseler, bunun dine aykırı olduğunu, binaenaleyh şeriat hukukuna dönülmesi lazım geldiğini söylüyorlar. İşte, irtica budur.

‘Ahkam ayetleri’nin yerini pozitif hukuk almıştır. Ve ‘Bu nedir?’ dediğiniz zaman; bu, hukuk devrimidir.

“ ‘İrtica dediğiniz olay ne? Aman geriye gidelim. Bütün kanunları bir kenara bırakalım, yeniden ‘ahkam ayetleri’nin usulüne göre gidelim. Bu mümkün değildir. Ben vatandaşıma diyorum ki; işte görüyorsunuz, [Türkiye’de] Kuran'ın ‘ahkam ayleri’ne göre dünya tanzim edilmemiştir. Gelin gene eski günlere dönelim diyorsanız, bu irticadır; dönemezsiniz.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/demirel-ahkam-ayetlerine-donusu-onermek-irticadir-39112375)

Böylece Nurcu kardeşlerimizden bir kesiminin Nurlu Süleyman’ı, münafıklıktan küfre yatay (veya belki de dikey) geçiş yapmış oluyordu.

*

Dikkat edilirse Erdoğan ile Demirel’in sözlerinde bir paralellik var.

Demirel, Batı’dan yamalı bohça gibi çalınıp çırpılarak pozitif (yürürlükte olan) hukuk olma tahtına oturtulan mevcut yasalardan vazgeçilip Şeriat’e (İslam hukukuna) dönülemeyeceğini, bunun irtica olduğunu söylüyor. (İrtica, rücu etmek, dönmek demek.)

Erdoğan da “Siz İslam'ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle bugün uygulayamazsınız” diyerek İslam’a ayar vermiş durumda.

Demirel, münafıklıktan açık küfre geçiş yapma cesaretini, öyle görünüyor ki, bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat katakullisi sayesinde kazanmıştı.. Erdoğan’ın 19 yıl sonra söylediklerine bakılırsa, 28 Şubat’ın 2018’de 21’inci yılına erişme bahtiyarlığını yaşamış olduğu söylenebilir.

Ancak, Demirel’in lafları ile Erdoğan’ınkiler arasında bir mahiyet farkı var.

Demirel, Şeriat’e el sürmüyor, dokunmuyor, onu alıp bir kenara koyuyor.. Erdoğan ise, onları güncelleyip değiştirme derdinde.

Erdoğan’ın söylemi, Yahudi ve Hristiyanlar’ın dinlerini tahrif, tahrip ve tağyir geleneğini akla getiriyor.

*

Evet, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin örtülü (gizli) bir “İslam’ı güncelleme” programının (ya da hedefinin) bulunduğunu düşünenler, tümden desteksiz konuşuyor değiller.

Erdoğan’ın Diyanet’ten sorumlu başbakan yardımcısına söyledikleri de gösteriyor ki, Türkiye’de Diyanet kurumu siyasî baskı altında.. Hür ve bağımsız değil.

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaktan uzak.

Bununla birlikte, içindeki hamiyyet ve salabet sahibi, ahiret hesabından korkan kişiler sayesinde tümden zıvanadan çıkmıyor, belli bir ciddiyeti muhafaza ediyor.

Fakat “özel diyanet” sayılabilecek tarikatlar, cemaatler ve grupların bir kısmı için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Bunlardaki savrulma ve bozulma, akla hayale gelmeyecek boyutlarda.

*

Mesela Kadirî tarikatı şeyhi diye bilinen Haydar Baş belasını alalım.

Bu soytarı sözde Abdülkadir-i Geylanî rh. a.’in izinden gidiyordu, gerçekteyse tarikatı Atatürkizm’di.

Selanikli “çok yalancı” şahsı “Hz. Ali’nin vekili, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin soyundan gelen (Ehl-i Beyt’ten) bir seyyid, kutbu’l-aktab (kutuplar kutubu) bir velî, sekiz yaşında Kur’an’ı ezberlemiş bir hafız” ilan etmişti.. Yalanın bini bir paraydı.

Böylece bu sahtekâr şeyhtan, tarihin gelmiş geçmiş en büyük yalancılarından (deccallerinden ya da deccal yamaklarından) biri olduğunu ispat etmişti.

İsmailağa Cemaati’nden olduğunu söyleyen Cübbeli Zahmet bu hususta biraz daha mütevaziydi, “Atatürk aleyhinde konuşmak caiz değildir (haramdır)” fetvasını işkembe-i kübrasından vererek İslam’ın haramlar listesinde güncelleme yapmakla yetindi.

Benzer şekilde Develili defolu Darwin Mustafa İsyanoğlu da mugalata ve safsata alanındaki maharetini sergileyip “Atatürk’ü tapılacak biri yapan ile Şeytan yapanın arasında hiçbir fark yok” diyerek “Gel ne tapılan ilah olsun, ne de Allah’a baş kaldırmış bir günahkâr, orta yolu bulup melek yapalım” mesajını vermişti.

İş bölümü işlevseldi, Cübbeli ve İsyanoğlu gibiler savunmada bekliyor ve Selanikli’yi dokunulmaz ve sorgulanamaz (lâ yüs’el) yapıyor, böylece araziyi Haydar Baş belası gibi tiplerin hücumuna hazır hale getiriyorlardı.

Şimdilerde Hakyolcular diye adlandırılan İskenderpaşa Cemaati’ni atlarsak onlara haksızlık etmiş oluruz.. Onlar, doğrudan Selanikli'den bahsetmek yerine onun yoz boz kurtunu yüceltmeyi, Sağduyu adlı bir parti kurup “İslam’a karşı laiklik ve demokrasiyi” savunmayı, Selanikli’nin şahsına değil de Atatürkizm’in hedeflerine odaklanmayı tercih ettiler.

(Daha doğrusu bunu merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın oğlu Nureddin yaptı, cemaatin geri kalanı da onunla “papaz olmamak” için sustu, itiraz etmedi, “Sükut ikrardan gelir” fehvasının hakkında cari olmasına izin verdi. Ahirette onlara bu suskunlukları sorulacaktır.)

FETÖ’yü (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nü) unutmuş değiliz.. Onlar da (sanki kendileri İslam’ı temsil etme konumundalarmış gibi) “dinler (hinler) arası diyalog” dalaveresini ortaya atmışlardı.

Ve (sanki Yahudi ve Hristiyanlar da “İbrahim’in milletinden” [Nahl, 16/123] imişler gibi) “İbrahimî dinler”den söz ederek “dinde güncelleme” yaptılar.

*

Burada cevap aranması gereken soru şu:

Özel diyanet”lerdeki bu tefessüh kendiliğinden mi ortaya çıkan bir bozulma, yoksa ardında “derin” güçlerin hile ve oyunları mı var?

Bu soru üzerinde derin derin düşünülmesi faydalı olur gibi görünüyor.

Ancak, “resmî diyanet”teki, yani Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki bazı ilginçliklerin ardında siyasetin baskısının bulunduğunu, Erdoğan’ın yukarıya aldığımız sözleri de ortaya koyuyor.

Diyanet’in durumunu anlamak açısından, 1997 yılında, yani 28 Şubat döneminde Albay Oğuz Kalelioğlu’nun bu kurumda danışman olarak görev yaptığını hatırlamak yararlı olabilir.

Vikipedi’ninOğuz Kalelioğlu” maddesinde şu bilgiler yer alıyor:

“Yurtdışında değişik ihtisas kurslarına katılan Oğuz Kalelioğlu daha sonra NATO Karargahı'nda Daire Başkanlığı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği koordinatörlüğü yapmıştır. 1990 yılında 105 nci Topçu Alay Komutanı olmuş ve 1997 yılında Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı'nda Psikolojik Harp Daire Başkanlığını kurarak dönemin dış tehdidi Yunanistan ve iç tehdidi PKK üzerine demoralize çalışmaları yapmıştır. 1997 yılında kadrosuzluk sebebi ile emekli olmuştur.”

Görüldüğü gibi asayiş de, CV de berkemâl.

Sıradan biri değil, Genelkurmay’da Psikolojik Harp Daire Başkanlığı’nı kurmuş.. Psikolojik harp..

Dönemin iç tehdidi PKK üzerine demoralize çalışmaları da yapmış.

Ancak, 28 Şubat sürecinin yaşandığı o günlerde “irtica”nın PKK’dan daha tehlikeli ve öncelikli iç tehdit olarak sunulduğunu biliyoruz.. Peki bunda Oğuz Kalelioğlu’nun da bir katkısı var mıydı?

Yine, o dönemde yaşanan Aczimendeburi şeyhtan Müslüm Gündüz ile Fadime macerası yüzünden Türkiye’deki bütün dindarların acayip şekilde demoralize olduklarını hatırlıyoruz.

Tabiî aklımıza hemen psikolojik harpçi albayımız geliyor.

Gelmesinin tek nedeni psikolojik harpçiliği değil.. Nurettin Şirin yönetimindeki Selam gazetesi 28 Şubat sürecinin yaşandığı günlerde Aczimendeburilerle ilgili bir haber yayınlamış, onların marifetlerinin arkasında Emniyet Teşkilatı’ndan C. S. ile TSK’dan Albay O. K.’nın bulunduğunu yazmıştı.. Evet, haberde isimlerin sadece baş harfleri vardı..

O Albay O. K., bu Albay Oğuz Kalelioğlu muydu?

*

Bu yazıya Albay’ı misafir etmemizin nedeni başka..

Vikipedi’nin onunla ilgili maddesinde şu da söyleniyor:

1997 yılında kadrosuzluk sebebi ile emekli olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)'dan emekli olduktan sonra, 1997 yılında dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz'ın daveti üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı'nda danışman olmuştur. 12 Nisan 2002 tarihinde Eyüp Müftülüğü Konferans Salonu'nda, İstanbul Müftüleri ve din adamlarına "Türkiye'nin Jeopolitik Konumu ve Dünyadaki Yeri" konulu konferans vermiştir.”

Kadrosuzluk yüzünden emekli oluyor ve derhal Diyanet’te kadroya yerleşiyor.. Diyanet’te kadro bol.

Soru şu: Diyanet İşleri Başkanı’na niçin, nasıl ve hangi konularda danışmanlık yapıyordu?.. Verdiği akıllar fikirler nelerdi?

*

Durum böyle olunca, Hz. İsa aleyhisselam ve Mehdi konusunda saçmalayan Ali Erbaş gibi Diyanet İşleri Başkanlarının tuhaf açıklamalarıyla karşılaştığımızda aklımıza (söz konusu Albay gibi) görünen (ve de derin oldukları için görünmeyen) danışmanlar geliyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Mehdî ile müjdelenin” buyuruyor, Ali efendi hazretleri ise “Mehdî beklemiyoruz” diyor. 

(Hadîs uzun.. İmam Suyutî’nin Câmi’u’l-Kebîr adıyla da bilinen Cem’u’l-Cevâmî’sinin Ezher tarafından yapılan 2005 tarihli yeni Arapça baskısının birinci cildinin 70-71’inci sayfalarında, Ahmed bin Hanbel ve el-Bâverdî kaynak gösterilerek aktarılmış.. Ravîlerin güvenilir olduğu belirtiliyor.. Ayrıca hadîsin Tirmizî, Ebu Ya’lâ ve başka bazı kaynaklarda muhtasar halde yer aldığı bildiriliyor.)

Evet, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Mehdî ile müjdelenin” buyuruyor, Ali efendi hazretleri ise “İstemez, müjdeyi biz almayalım, kalsın!” diyor.

Çok akıllı ya!.. Beğenmiyor.

*

Gerçek neden başka..

Gerçek neden, “derin Türkiye”nin Mehdîsinin zaten gelmiş olması..

Onların Mehdîsi, Haydar Baş belasının demeye getirdiği gibi, Selanikli Mustafa Atatürk.. Hatta o, Mehdî’den de fazla bir şey, Mehdî’ye ihtiyaç bırakmayan kurtarıcı.. Ebedî şef..

Bazılarına göre de, dünya lideri, zalimlerin korkulu rüyası Recep Tayyip Erdoğan gelmiş, Mehdî’ye ihtiyaç bırakmamıştı. (Özellikle 10 yıl önce birileri tam da bu kafadaydı.. Son zamanlarda sesleri biraz kesildi.)

Prof. Ali Erbaş bir cinayet daha işlemiş, Hz. İsa a. s.’ı da öldürmüş.. (Merhum Emin Saraç hocayla yapılan bir röportajda, Prof. Mustafa Karataş’ın da aynı cinayeti işlediği için Hoca tarafından uyarılmış olduğunu okumuştum.. Karataş aklınca hocasına itiraz etmiş.)

Bu meseleyi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, çevirisi Ketebe Yayınları tarafından “Gaybın Önünde: El-Kavlu’l-Fasl” adıyla basılan eserinde ayrıntılı bir şekilde açıklamış bulunuyor.

*

Artistliğe kalkışıp cahillik yapmanın, dinde yeni icat çıkarmanın anlamı yok.. Hz. İsa a. s.’ın Yahudiler tarafından çarmıhta öldürüldüğünü kabul eden (Kur’an ayetini inkâr etmiş olduğu için) küfre düşer, kâfir olur.

Hz. İsa’nın başka bir surette ölmüş olduğunu söyleyen ise Ehl-i Sünnet dışı bir bid’atçi sapık olmaktan kurtulamaz.

Durumu tehlikelidir, çünkü Hz. İsa’nın ölmemiş olduğunu bildiren hadîsler için “manevî tevatür”den söz edilmektedir. (Konuyla ilgili yeterli bilgiye şuradan ulaşılabilir: https://sorularlaislamiyet.com/hz-isa-as%C2%A0hakkinda-hadisler-mutevatir-midir)

Ali Erbaş’taki artistliğin bir benzerine Diyanet’in Kur’an Yolu Tefsiri’nde de rastlıyoruz

Onlar da, tıpkı Erbaş gibi Peygamber Efendimiz s.a.s.'in müjdesine burun kıvırıyor, beğenmezlik yapıyorlar:

“Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. Îsâ’nın, bir ıslahat vazifesiyle yani Ehl-i kitabın bozulan inançlarını İslâmî itikad esasları doğrultusunda düzeltmek ve yanlışlıkları gidermek, kötülükleri ortadan kaldırmak üzere dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zaruri değildir; bunun ilâhî takdir ve kudretle başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür. Müslümanların vazifesi de ıslahat için Mehdî’yi veya Hz. Îsâ’yı beklemek değildir; kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah müminlerden, ıslahatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.

(https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Nis%C3%A2-suresi/648/155-161-ayet-tefsiri)

Her cümlesi aptalca..

İlk cümleden başlayalım:

“Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir.”

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in daha sağlığında sahte peygamberler zuhur etti.. Şayet Peygamber Efendimiz s.a.s. peygamberliğini ilan etmeseydi onlar da böyle bir iddia ile ortaya çıkmayacaklardı.. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz s.a.s. peygamber olarak hiç ortaya çıkmamalı mıydı?!

Şu dangalakların kurdukları aptalca cümleye bakın!.. 

Bu yazdıklarına bir de utanmadan Kur’an tefsiri diyorlar.

Gelelim ikinci cümleye:

“Hz. Îsâ’nın, bir ıslahat vazifesiyle yani Ehl-i kitabın bozulan inançlarını İslâmî itikad esasları doğrultusunda düzeltmek ve yanlışlıkları gidermek, kötülükleri ortadan kaldırmak üzere dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zaruri değildir;…”

Ulan dangalak, Kehf Suresi’nde durumları açıklanan yedi uyurların (sonrakiler için ibret olsun diye) “gövdeleri ölmeden” uyumaları da zaruri değildi, fakat yine de gövdeleri 309 yıl ölümsüz kaldı.

Evet, zaruri değildir, fakat hadîste böyle olduğu bildiriliyorsa artık senin buna inanman zaruridir, angut cahil!

Cümle böyle bitmiyor, devamı da var, çünkü budalalık sınırsız:

“… bunun ilâhî takdir ve kudretle başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür.”

Ulan angut, ulan düdük, peki o başka şekiller ne?

Neyi ispatlamaya çalışıyorsun rezil dangalak?

Sanki ayet ve hadiste “başka şekil” geçiyor, bizim de ona itirazımız var da, yerli-milli Luther bozuntusu bizi onu kabule davet ediyor, irşad için ter döküyor.

Sahtekâr soytarı, şimdi sana öküz desem öküzlere haksızlık olur, senin “başka şekil” dediğin şey, “hadîslerde bildirilen şekli” bir hiç uğruna, boş bir lafazanlık hesabına terk edip inkâr etmekten ibaret.

Bizim kepaze Luther meseleyi burada da bırakmıyor, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkarak coşuyor, şekil yapıyor:

“Müslümanların vazifesi de ıslahat için Mehdî’yi veya Hz. Îsâ’yı beklemek değildir; kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır.”

Vay vay vay!.. Tutmayın ağayı, ıslahat için, kötülüğü engellemek için, iyilik ve güzellikleri yaymak için meydana fırlayacak, tutmayın!..

Sen bunu külahıma anlat!.. 

Böyle edebiyat paralamayı biliyorlar, bütün yaptıkları ise bu türden zırvaları yazarak Diyanet’ten yüklü telif alıp banka hesaplarını şişirmekten ibaret.

*

Gelelim son cümleye:

“Allah müminlerden, ıslahatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.”

Sanki Hz. İsa a.s.’ın geri geleceğine ve Mehdî’nin çıkacağına inananlar yan gelip yatıyorlar.

Ey ilahiyat sirkinin paragöz ve "düzen"baz palyaço ve soytarıları, hanginiz Hz. İsa ve Mehdî konusundaki tutumu bilinen merhum Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin hak yolunda verdiği mücadelenin yüzde birini verdiniz, çektiği çilenin yüzde birini çektiniz?!

Hanginiz merhum Bediüzzaman’ın gösterdiği gayretin binde birini gösterdi, çektiği çilenin binde birini çekti?!

Diliniz uzun, mideniz büyük, beyniniz ise bomboş.. İşiniz gücünüz laik (siyasal dinsiz) düzenin değirmenine çaktırmadan su taşımaktan ibaret.

Aşağılıksınız.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."