işkence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işkence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİR MESLEK VE GEÇİM KAPISI VE BİR SUÇ DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLARAK VATANSEVERLİKÇİLİK

 





Osmanlı’nın son sadrazamlarından Said Halim Paşa Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce bilirdi. Birçok makalesini Fransızca ve İngilizce dillerinde kaleme almış bulunuyor.

Buhranlı bir dönemde, 1913-1916 yılları arasında sadrazamlık yapmıştır ve yazdığı Buhranlarımız adlı kitabı değerlidir.

Bu kitabında, 1876 yılında Birinci Meşrutiyet’i ilan edenlerin bir anayasa hazırlamak suretiyle milletin hak ve hürriyetlerini değil, kendilerinin menfaatlerini garanti altına almak istediklerini belirtir.

Aynı durum aslında İkinci Meşrutiyet için de fazlasıyla söz konusu.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Ankara’da TBMM adıyla topladığı meclis ile, takiyyesini konuşturarak hazırlattığı "dindar, Şeriatçı" anayasa için de benzer şeyleri söylemek mümkün.

Nitekim, Nutuk’unda, cumhuriyetin (yani kendisinin cumhurbaşkanlığının) ilanı için nasıl sinsi bir politika izlediğini, muhaliflerini aldattığını ve takiyye yaptığını açıkça itiraf etmiş bulunuyor.

*

Yani anayasanın öneminden bahsedip meşrutiyet, cumhuriyet, vatan millet Sakarya edebiyatı yapanların laflarına hemen inanmamak gerekiyor.

Asıl maksat, memur taifesinin (silahlı ve silahsız bürokratların, siyasetçilerin) ya da onların arasındaki "fırsatçı, haris, ahlâksız, sarhoş, menfaat düşkünü, muhteris ve sefih" tiplerin menfaat şatolarını sağlam temeller üzerine bina etmek istemeleri olabilir.

Nitekim Said Halim Paşa, söz konusu kitabında, Osmanlı başkentindeki casus (dış güç işbirlikçisi) ve rüşvetçilerin kendilerini hürriyet yanlısı, müceddit (yenilikçi, yenileyici) ve vatanperver gösterdiklerini belirtiyor.

Casuslukta/ajanlıkta en mahir olanlar kendilerini en vatansever gösteriyorlar. (Casusluğun doğasında/fıtratında bu var: Kendini kamufle etmek için, olduğunun tam zıddı gibi görünmek.)

Paşa ayrıca, elinden doğru dürüst iş gelmeyen beceriksiz memurların ateşli politikacı kesilmelerinden yakınıyor. (Siyaset, memurun istikbalinin sigortasıdır; kolay yoldan terfi almanın, ve de zahmetsizce "taraftar kitlesi" edinmenin yollarından biridir.. Memur, kendisi olarak tek başına kalmaktan, yalnız hareket etmekten korkar, illa bir gruba, kliğe, cemaate ya da partiye yamanacaktır.. "Çağdaş sentetik aşiret"lerden birine kapılanacak, bir "ağa"ya biat edecektir.)

Doğal olarak bu memurların sadaklarındaki en keskin ok, vatanseverlik durumunda.. Keskin ve zehirli ok.

Evet bunların en büyük meziyetleri sarsılmaz vatanseverlikleridir.. Vatan, dillerinden hiç düşmez.. Vatanseverlik onların tekelindedir.. Hiç kimse onlar kadar vatansever olamaz.

Bütün menfaat hesaplarını "mevzubahis olan vatansa" çuvalına doldurur sonra da geriye kalan herşeyi teferruat ilan ederler.

Teferruatın en başında da din ve namus gelir.. Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk'ün Kâzım Karabekir Paşa'ya dediği gibi.

*

Paşa, devlet memurluğu için şu tespitleri yapıyor:

Memur olmak (devlet hizmetinde “emir kulu” haline gelmek); (hak ve hakikate) kayıtsızlığı, tevekkülü (Allahu Teala’ya değil devletlu amirlere tevekkülü), teslimiyeti (düzene/rejime teslimiyeti) ve mes’uliyetten (sorumluluk almaktan) kaçınmak şeklindeki ruh haletini körüklüyor.

Memurlar, üstlerinin gözüne girebilmek, yükselebilmek, ve kendilerini muhtemel eleştirilerden korumak için her türlü fedakârlık ve şahsî teşebbüs (kişisel girişim ve inisiyatif) duygularından uzaklaşıyor, adeta ruhsuz ve vicdansız bir robot gibi çalışmayı yeğliyorlar.

Medenî cesaret ve girişimcilik ruhunu istikbal hesapları için riskli ve tehlikeli görüyorlar.

Amirlerine tam teslimiyet (vefa, sadakat) göstermeyi, doğru düşünceleri samimi bir şekilde dile getirmek yerine üst konumdakilerin hoşuna gidecek açıklamalar yapmayı alışkanlık haline getiriyorlar. (Ancak, amirler düştüğü zaman "Gelen ağam, giden paşam" türküsü "çığırılır".. Falanın filanın değil "devletin memuru" olmaktan bahsedilir, "Devlette devamlılık vardır" diye konuşulur.)

*

Evet, Paşa, devlet memurları için “meslekleri icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay hükûmet memuru” nitelemesini yapıyor.. Lafını esirgememiş, dobra mı dobra.

Ancak o memurlara sorarsanız onlar en vatansever vatandaşlardır, vatanseverliğin şampiyonları, mücessem heykelleridirler.. Damarlarını kesseniz kan yerine vatanseverlik akar.. Kalpleri hep vatan diyerek atmaktadır.

Aslında sevdikleri şey, meslekleridir ve maaş bordrolarındaki rakamlardır.. Meslekleri “vatanda hakim olan, kayıtsız şartsız hakimiyetin sahibi bulunan devlet”in memurluğu olduğu için, meslek icabı hem devletçi hem de vatanseverdirler.

Böylece otorite dalkavukluğuna ve düzene teslimiyetçiliğe vatanseverlik etiketi yapıştırılır.

Merhum vali Recep Yazıcıoğlu gibi istisnalar elbette vardır, fakat azınlık durumundadırlar.

Paşanın sözlerinin aşırılık içerdiği doğru, fakat tümden yanlış da değil.

*

Paşa’nın sözlerinin (bizim yorumlarımız ile karışmadan tam onun kastettiği şekilde) anlaşılması için, orijinal haliyle aktarılmasında yarar var:

“… O halde 93 senesi [1876 yılı] mücedditlerinin [meşrûtî/anayasal yönetim isteyen yenilikçilerin] takip ettikleri hareket tarzının sebep ve hikmeti ne idi? Herhalde şu idi ki, onlar, Kanun-u Esasî [anayasa] gereği olarak kendisine yüklenen vazifeleri milletin yerine getirmekteki aczi sayesinde, bu hak ve hürriyetlerden daha bir çok seneler, milletin değil, kendilerinin istifade edeceklerine kanaat getirmiş bulunuyorlardı. …

“Milliyet mücadeleleri (milliyetçi hareketler), ırk rekabetleri gitgide artarak Osmanlılar arasında bir ülkü birliği bırakmadıDünkü casus ve rüşvetçiler başımıza hürriyetçi, müceddit ve vatanperver kesildiler. İşsiz, geveze ve âdi bir avukat, halkın haklarının şiddetli müdâfii oldu. Aciz ve rüşvet yiyici memurlar ateşli politikacı kesildi….

“Batı toplumlarında pek büyük bir rol oynayan “tarihî asalet” [aristokrasi, derebeyler] Osmanlı toplumunda bilinmez. Osmanlılık âleminde, “burjuva” denilen halk, tamamiyle ehemmiyetsiz bir içtimâî âmildir. Halbuki Avrupa toplumlarında, milletin mukadderatı üzerinde pek büyük bir hüküm ve nüfuza sahiptir.

“Buna karşılık Osmanlı cemiyetlerinde “memurlar” en faal ve münevver bir unsur teşkil ederler. Bu vazife pek parlak ve çekici olduğundan zamanımızda bile her aydın Osmanlının ideali, hükûmet memuru olmaktır.

“Halbuki memurluğa has olan kayıtsızlık, tevekkül, teslimiyet ve mes’uliyetten kaçınmak şeklindeki ruh haleti, memurları her türlü fedakârlık ve şahsî teşebbüs hislerinden mahrum kılmaktadır [Genelde güç sahibi âmirlerine tam teslimiyet gösterir, doğru düşünceleri samimi bir şekilde dile getirmek yerine, üst konumdakilerin hoşuna gidecek açıklamalar yaparlar]. Bu yüzden Osmanlı memur tabakasının, Avrupa’daki asilzade ve burjuva sınıflarının ifa ettikleri vazifeyi yerine getirebilmesi mümkün değildir. Çünkü bizim memurlarımızın aksine olarak, asilzade ve burjuva sınıfı mensupları, hareketlerinde serbest ve müstakilmedenî cesaret sahibi ve müteşebbis kimselerdir. İşi ve mes’uliyeti arar ve severler, fedakârlık hisleri taşırlar.

“Böyle meslekleri icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay hükûmet memurunun, başka yerlerde şahsî teşebbüsleri ile o memleketlerin saadet ve imarını temin eden asilzade ve burjuva sınıflarının sahip oldukları kıymete sahip olamayacakları meydandadır.

“Memurların, asilzadeler ile burjuva sınıfının yerini tutacağını zannetmek, adeta iktisatta tüketim ile üretimi birbirine karıştırmak kadar büyük bir hataya düşmek olur.”

(Said Halim Paşa, Buhranlarımız, haz. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, s. 46, 52, 60-61.) 

*

Türkiye’de iş ahlâkı, meslek ahlâkı gibi kavramlar çok kullanılıyor, fakat ayrıca bir “devlet ahlâkı”ndan ve “memuriyet ahlâkı”ndan söz etmek de gerekli.

Ahlâkın temel ilkesi olarak şu gösterilir: “Sana yapılmasını istemediğin (mesela fikir ve davranışlarında özgürlük ve seçim hakkı tanınmayıp dayatmaya maruz kalma, fizikî ve psikolojik baskıya uğrama gibi) birşeyi başkasına yapma.”

Devletin (Ki pratikte devlet, siyasetçi ve bürokrat taifesi demektir) ve memurlarının da böyle bir ahlâkı kuşanması, kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri vatandaşlara yapmaktan kaçınmaları gerekir.

Lysander Spooner’ın 1885 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland’a yazdığı mektupta yer alan şu satırlar, memurların nasıl bir ahlâk üzere olmaları gerektiği hususuna da ışık tutuyor:

“Beyefendi, herhangi bir devlet rasyonel, tutarlı ve dürüst bir devlet ise, herkesin haklı olarak itaat etmeye zorlanabileceği türden bazı temel, devredilemez ve ebedî ilkelere dayanmak zorundadır. Ve devletin bütün gücü bu tek ilkenin idamesini sağlamak ile sınırlı olmalıdır. Bu ilke adalettir. Herhangi bir insanın hak sahibi olarak diğer insanlara zorla uygulayabileceği veya kendisine karşı zor kullanılarak uygulanmasına rıza gösterebileceği başka bir ilke yoktur.

“Daha önce birer fert olarak yapamadıkları halde ittifak yaparak ve kendilerini devlet olarak adlandırarak hiçbir grubun diğer insanların belirli haklarını ve mallarını ele geçiremeyeceği aşikardır. Fert olarak böyle yapmak konusunda hiçbir hakka sahip olmadığı halde kendilerini devlet olarak sıfatlandıran herhangi bir grup, ne zamanki diğer insanlara ya da onların  mallarına bir şeyler yapar; işte o zaman, eylemlerinin niteliğine göre kendisini mütecaviz, hırsız ya da katil ilan etmiş olur.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Y., 2017, s. 109-110.)

*

Bediüzzaman Said Nursî rh. a., Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde şöyle diyor:

Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ediyorlar.”

(İslam öncesi cahiliyet dayanışması, birbirine dayanıp yardım eden gaflet, sapıklık, gösterişçilik ve karanlıktan oluşan bir macundur. Bunun için milliyetçiler/ulusalcılar, millet/ulus bağını tanrı kabul ediyorlar.)

Ne var ki, milliyetin yanı sıra mabud (tapınılan tanrı) ittihaz edilen başka sosyal olgu ve kurumlar da var: Mesela devlet, mesela vatanseverlik.

Evet, millete mensubiyeti put edinip tapan laikçi (siyasal dinsizlikçi) milliyetçiler ve ulusalcılar ile, devlet kurumunu put edinen faşist zihniyetli Kemalistler, Allahu Teala’nın beka gibi sıfatlarını devletlerine ve milletlerine veriyorlar.

Ağızlarından bir kere bile Allahu Teala’nın adı çıkmaz, fakat sürekli putları olan devletin ismini zikreder, vatan lafını ağızlarından düşürmez, putları adına ona buna sataşır, onu bunu tehdit ederler. 

Osmanlı’daki Batı taklitçisi kişiliksizler, ilk döneme ait îlâ-yı kelimetillah, yani Allah’ın sözünü yüceltme davasını unutup kendi adlarını devlet-i ebed müddet safsatasıyla yükseltmeye, ırkçılık yapmaya, devleti put edinmeye başlayınca, Osmanlı yıkılıp gitti.

Özellikle devlet kurumlarına çöreklenmiş bürokratlar, faşist devlet putçuluğunu körüklemek için çaba sarfeder, faşist puthanenin şamanları ve rahipleriymişcesine yüceltilmeleri karşısında “İstemem, yan cebime koy” tavrı sergilerler.

Çünkü devlet yüceltmeciliği pratikte kendilerinin yüceltilmesi anlamına gelmektedir.

*

Yukarıda Said Halim Paşa’nın memuriyetle ilgili tespitlerini sıralamıştık.

Olayın bir de şu yönü var: Karakter, mizac ve ahlâk bakımından terörist, mafya üyesi, çeteci, kapkaççı, hırsız, tecavüzcü, katil ve soyguncu olmaya yatkın kişiler hasbelkader memur olunca, bu tür cürümlerini vatanseverlik ve devlete hizmet gibi göstererek daha kolay icra ederler.. 

Çünkü kümes tilkiye emanet edilmiş, koyun sürüsünün başına kurt çoban yapılmış, mahalleye bekçi olarak hırsız atanmıştır.

Bunların memuriyet hayatlarının sonunda, sanki işbilir tüccar imiş gibi zenginleştiklerini farkedersiniz.

Kimse onlara rüşvetçilik, yolsuzluk, hırsızlık, görev ve yetkilerini istismar suçlaması yöneltemez, minareye uygun bir kılıfı çoktan dikmişlerdir.

Yaşayışlarından zenginleşmiş oldukları belli olur, fakat servetlerini olabildiğince gizlemeye çalışırlar.

Böyleleri, şayet güvenlikle ilgili görevlerde iseler (asker, polis, istihbaratçı), vazifesini hukuka bağlı kalarak düzgünce yapan meslektaşlarını bile yıldırırlar, karakter bozukluklarını zanlı, tutuklu ve mahkumlara her türlü işkenceyi yaparak sergileme imkânına kavuşurlar, içlerindeki şeytanı ve canavarı vatanseverlik ve devlete hizmet zırhı ile koruma altına alarak her ahlâksızlığı icra ederler.

Bu ahlâksızlıkları niye yaptıkları sorulduğu zaman da “Ama bu bölücü, Kürtçü, şu FETÖ’cü, öbürü dinsiz imansız komünist, diğeri de din istismarcısı yobaz” derler.. Bir de sanki aşiret mensubuymuş gibi kan davası gütmeye kalkışır, sözde görev esnasında zarar görmüş arkadaşları yüzünden yaralanmış yüreklerini soğutmak istiyormuş gibi edebiyat paralarlar.

Dahası zeytinyağı gibi üste çıkar “Yoksa sizde de mi FETÖ’cülük, komünistlik, yobazlık, bölücülük var?” diye hesap sorarlar.

Gerçekteyse kendileri tecavüzcü ırz düşmanıdır, gözü doymaz hırsızdır, rüşvetçiliğin pîridir, cani ruhlu işkencecidir.

Durum buyken, bütün yolsuzluk ve ahlâksızlarını, bütün canavarlık ve gaddarlıklarını, bütün denaet ve şenaetlerini vatanseverlik ve devlete bağlılık boyasıyla boyayarak millete yuttururlar.

Vatanseverlik, işte bu yüzden bu ülkede ve dünyanın her yerinde her alçağın en son sığınağı olmaktadır.


KASET SAVAŞLARININ “ŞEHİTLERİ” VE YARALI “GAZİ”LERİ

 




Prof. Ayhan Tekineş’in (bir önceki yazıda konu edindiğimiz) sözlerini tekrar hatırlayalım:

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

*

İlk cümleden başlayalım:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular.”

Bu tür “korkutmalar” yapıldığını biliyoruz.. Teferruatına girersek yazı uzar.

Burada sorun şu: Söz konusu videolar gizli ise, birileri bunu nasıl biliyorlardı?

Gizli fakat sen biliyorsun, nasıl?.. Nasıl oluyor da oluyor?..

Videosu çekilen kişiyi de biliyorsun, çekeni de.. Sözde gizli, fakat sen biliyorsun.. Bu nasıl oluyor?

*

Bu tür korkutmalar, “bilgi” olmadan yapılamaz.

Böylesi videoluk işleri olmayan bir adama gidip “FETÖ’cü polisler tarafından çekilmiş kasetlerin var” dediğinizde sizin hakkınızda ne düşünür?

Videoluk işleri varsa korkacağı ve paniğe kapılacağı doğrudur, fakat böylesi bir ihbar (haberdar etme), “Senin kasetin bizde de var” demenin kibar yoludur.

Ayrıca, psikolojik savaş, algı operasyonu ve yalanlarla meşbu istihbaratçılık sanatında, kendi elinde olanı başkasında varmış gibi göstererek dolaylı tehditte bulunma kurnazlığı, yadırganacak birşey değildir.

*

Tekineş’in, “Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor” şeklindeki ifadesine gelince..

Şimdi servis edilen videolar, o videolar değil..

Bunlar yeni..

Çünkü, son 10 yıl için, “FETÖ’cüler birilerinin videolarını çektiler” diyebilmek mümkün değil.

Şimdi bir adamın 25-26 yaşındaki genç kızla çekilmiş videosundan bahsediliyorsa, bu, en fazla birkaç yıllık olabilir..

Bu videoları ellerinde bulunduranlar, suçu başkalarının üzerine yıkmak için yakında yeni bir FETÖ icat etmek zorunda kalabilirler..

Alfabede harf bol: BETÖ, CETÖ, ÇETÖ, DETÖ, “f”yi atlıyoruz, GETÖ, ĞETÖ.…

Bu işler salt FETÖ'nün işiydi de niye yeni nesil "içinden kaset geçen" tehditler havada uçuşmaya, Türkiye'nin sosyal medya atmosferinde yüksek basınca yol açmaya başladı?

*

Meselenin diğer bir boyutu şu: Şantaj amaçlı videolar çekmek polislik mesleği çerçevesinde mümkün değildir. 

Yasal yetkilerini aşmış, yaş tahtaya basmış, suç işlemiş olurlar.

Fakat aynı yaşlık, tuzu kuru istihbarat teşkilatları (gizli servisler) için geçerli değil.

Onların (laik yani siyasal dinsiz rejimin ruhuna uygun) böylesi suçları işleme hakkı ve özgürlüğü var.

Bu "çağdaş" hak ve özgürlükleri yasal koruma altında..

O kadar ki, bu tür faaliyetlerde bulunan “ajan”ları deşifre etmeniz suç..

Gizli servisler bu tür “hizmet”leri bizzat kendileri yapabildikleri gibi, bunları, sızdıkları örgüt, cemaat, grup vs. içindeki adamlarına yaptırabilir, sonra da onların çevirdikleri dolaplar üzerinden söz konusu grupları suçlama ve itibarsızlaştırma kurnazlığı sergileyebilirler.

Buna ister "bir taşla iki kuş vurma" kurnazlığı deyin, ister sahte bayrak (false flag) operasyonu, isterse "maşa varken el yakmama" becerisi..

*

Örnek verelim..

Yıllar önce Sertar Turgut’un anlattığı bir olay:

MİT ajanı, kadın muhabirin kulağına ne dedi?

22.06.2010 12:32

Kuzey Irak’ta PKK gösterisi içinde kalan kadın muhabirin kulağına MİT ajanları ne dedi? İşte o ilginç sorunun yanıtı.

Gediktepe’deki PKK saldırısı sonrasında istihbarat eksiği ile ilgili olarak ilginç bir tartışma başlatıldı. TSK ve MİT’in özellikle ABD istihbaratına bağımlı olduğu iddialarına ilginç bir yanıt Serdar Turgut’tan geldi.

Turgut, köşesinde geçmişte yaşanan bir olayı aktardı ve MİT’in Kuzey Irak’taki etkisini ve rolünü anlattı.

MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir” diyen Turgut, geçmişte bir kadın gazetecinin Kuzey Irak’ta yaşadığı olayı okuyucuları ile paylaştı.

Uzun bir süre önce Kuzey Irak’a giden kadın bir gazetecinin başına gelenleri Turgut şöyle anlatıyor:

“Çalışırken bir gün etrafının, makineli tüfekleriyle havaya ateş açıp PKK lehine sloganlar atan militanlarca çevrilmiş olduğunu görüyor. Doğal olarak biraz korkuyor.

Tam bu sırada, aynen o militanlara benzeyen bir kişi elindeki silahla birlikte gazetecinin yanına yaklaşıyor. Ve kulağına eğilip, “Hiç korkmayın, siz burada, şu an Milli İstihbarat Teşkilatı’nın koruması altındasınız, güvencedesiniz” diyor.

Bu hayal ürünü bir hikâye değil, yıllar önce aynen yaşandı ve olduğu yıl gazetelerde de haberi çıktı.”

(http://www.istanbulhaber.com.tr/mit-ajani,-kadin-muhabirin-kulagina-ne-dedi-haber-43225.htm)

*

Evet, MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir”.

Kuzey Irak gibi sınır ötesi bir bölgede silahlı bir terör örgütünün içinde böyle at oynatabiliyorlarsa, bazı eylemlerine "PKK'nın işi" süsünü vermeleri mümkün olabiliyorsa, sınırlarımız içindeki ve de mensuplarının önemli bir bölümü “devlet memuru” olan bir “cemaat”te neler yapabileceklerini varın siz tahmin edin.

Fiiliyatta Türkiye’nin “derin” güçleri cemaatlere öyle nüfuz ediyor ki, bütün üyelerini tek tek devşirmeseler de (Ki buna gerek yok), hepsini, içlerindeki (abi, üstad, hoca, şeyh vs. konumuna getirilmiş) kendi adamları vasıtasıyla, laik rejimin gerekleri doğrultusunda koyun gibi güdebiliyorlar.

Bunlar, yaşayarak öğrendiğimiz şeyler.

Hatta bu derinler, gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatı gibi tarikatlar bile kurdurabiliyor, başlarına şeyh bile atayabiliyorlar. 

Yeterli müritleri yoksa onlara (tulumbaya su koyma kabilinden) devlet kontenjanından mürit bile tahsis edilebiliyor. (Aczimendeburi tarikatında “görünür” biçimde yaşandı bu.)

(Alamet-i farikaları boylarından büyük provokatif ve ajitatif laflar ederek artistlik yapmak ve tribünlere oynamak olan böylesi "ense göbek, cübbe şalvar" yerinde laik rejim şeyhleri, “Hayatımı yaşayabilecekken rol icabı bu çileleri çekiyorum, bari avantajlarından da yararlanayım” diyerek şeyhlik karizmasını nefsanî hobileri için kullanmaya başladıklarında olay skandalla noktalanabiliyor, fakat rejim açısından ne gam, yara alan İslam’ın tarikat kurumu ve tasavvuf öğretisi oluyor. Atatürkçülük hesabına “İşte tarikatlar bu yüzden kapatıldı” denilebilmesi de yanında eşantiyon.. Derinler için kadrolu yeni "laik rejim şeyhi" bulmak da mesele değil.)

*

Fethullah Gülen de, küresel lige transfer olma başarısı gösterdiği ustalık döneminden önceki çıraklık ve kalfalık yıllarında, yerli milli “derin”lerin adamı olarak “hizmet” ve “himmet”te bulunuyordu.

"Devlet-i Ebed Müddet" başlıklı şiirler karalayarak laik rejim devletçiliğinin destanını yazıyordu. 

Zekiydi, hırslıydı, çalışkandı, azimliydi, gayretliydi, ilmi vardı, hitabeti güçlüydü, fakat derinler önünü açmasalar ve palazlanmasını sağlayan "örtülü" imkânları önüne sermeselerdi, en iyi ihtimalle Alparslan Kuytul gibi kılı tüyü yolunmuş bir kasaba vaizi olabilirdi.

Zaten derinlerin ona olan devasa öfkesinin nedeni de bu; "Ne istedin de bu devlet sana vermedi?! Seni önce sözde aranıyor gibi göstererek efsaneleştirmedik mi, yanına işbilir hempalar yerleştirmedik mi, Türkiye'yi geçtik dünyanın dört bir yanında örgütlenmeni sağlamadık mı?! Sen ne yaptın, 'Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun, gördün güzelleri beni unuttun' hesabı küresel güçleri görünce bizi sattın, nankörlüğün destanını yazdın.. Bizim rejimimize hizmet edecek nice insanın elimizden kayıp küresel ligin oyuncuları haline gelmesine yol açtın.. Sana yaptığımız iyilikler eline, yüzüne, gözüne, dizine dursun lanet haşhaşî" diyorlar.

Hayal kırıklıkları ve hınçları büyük.

*

Evet, bir cemaatin ya da hareketin devlete rağmen büyüyüp palazlanması mümkün değildir. (Şayet bugünün PKK'sı sırtını dış güçlere vermeseydi, merhum Şeyh Said'in akıbetine uğrardı, defteri en fazla bir iki yılda tümden dürülürdü.)

Partiler de aynı durumda, ayakları, milletin sırtındaki rejim kazıklarına sağlam ve kopmaz sicimlerle bağlanmış bulunuyor.

Cemaatlerin de, partilerin de tabanları, boyunları rejimin kazıklarına bağlanmış büyük başlar vasıtasıyla koyun gibi güdülüyor.

Genelde durum bu.

Koyun olmayı kabul etmeyenlerin ise, istenirse, başına olmadık çoraplar örülür.. Cemaat (grup) içi ayak oyunlarıyla ekarte edilmeleri işten bile değildir.

Pek yaşanmaz ama, diyelim ki birisi ekarte edilemiyor, son çare olarak “canından endişe edilen” bir pozisyona düşürülebilir.

Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca sağ olsaydı bu sözlerime (isim vererek) açıklık getirmeyi düşünebilirdi.

*

Başa dönersek, diyelim ki FETÖ’cülerin çektiği kasetlerden söz ediliyor, bunu yapanların FETÖ içinde “saha görevi” yapan MİT’çiler olmadığından emin olamazsınız.

Bir önceki yazıda (kaset meselesiyle ilgili olarak) adı geçen zat (Nihat Hatipoğlu) üzerinden örnek verelim.

Şayet Fethullah Gülen bugün olduğu gibi modern haşhaşîlerin başındaki iblis değil de Hocaefendi olmaya devam etseydi, ve de cemaati, Fethullahçı Terör Örgütü değil de, hâlâ, kendilerini insanlığa hizmete adamış muhabbet fedaileri olarak nitelendiriliyor olsaydı, Hatipoğlu'na bir bal tuzağı (honey trap) hizmeti sunmak isteyen istihbaratçılar pekâlâ The Cemaat'ten görünen bir bayan aparatlarını ona gönderebilirlerdi.

Diyelim ki aralarında samimiyet oluştu ve “kasetlik işler” vukua geldi, kayda alınabilir, ve ihtiyaç duyulduğunda devreye FETÖ karşıtı vatansever istihbaratçılar girip, “Muhterem hocam, zatıalinizin hain FETÖ’cü alçaklar tarafından çekilmiş kasetleri var ne yazık ki” diyebilirlerdi.

*

Gelelim meselenin bam teline, esas can alıcı noktasına..

Prof. Tekineş’in son cümleleri şöyle:

“Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu sözler bir ilahiyatçıya yakışmıyor.

Burada resmen tekfir (kâfir ilan etme) var.

İmanlarını kaybettiler” diyor.

İmandan neyi anlıyor, meçhul.. İmanlarını kaybettiklerini neye dayanarak söylüyorsa?.. Galiba imandan anladığı Fethullah'ın velayetine iman..

"Yaptıklarının cezasını bulma"ya gelince..

Yarınki halinin ne olacağını, Allahu Teala’nın huzurunda neyle karşılaşacağını kim bilebilir ki!.

Tevbe kapısı da, helalleşme kapısı da açıktır, başkaları için “Yaptıklarının cezasını bulacaklar” diye konuşmak bize düşmez.

Zulme uğramışsak hakkımızı helal etmeyebiliriz, o başka.

Yaşadığımız sürece hepimiz imtihandayız, ve hangimizin kurtulacağı, hangimizin kaybedeceği meçhul..

İçimizden en günahkâr kişi tevbe edip kurtulabilir, buna karşılık, en müttekî, salih ve abid bilinen kişi de imansız ölebilir.

“Yoksa Allah’ın mekrinden (tuzağından, zorlu imtihanından) kendilerini güvende mi görüyorlar? Hüsrana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz!” (A’raf, 7/99)

*

Allahu Teala böyle "Yaptıklarının cezasını bulacaklar" tarzı ifadeleri kullanma iznini Son Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e bile vermedi.

Uhud Savaşı.. 

Halid bin Velid'in atlılarının hamlesinin ardından İslam ordusu bozulup oraya buraya dağılmış, Rasulullah s.a.s. ashabdan beş on kişiyle savaş meydanında kalmıştı.

Bu arada, atılan bir taştan dolayı dişi kırıldı.

Bir diğer taş alnını ve alt dudağını yardı.

Aldığı bir kılıç darbesi nedeniyle elmacık kemiği yaralandı, darbenin şiddetinden parçalanan miğferinin iki halkası yüzüne battı

Bunlar yetmiyormuş gibi, Mekke’ye gidip müşriklere katılan Ebû Âmir’in savaştan önce kazdırıp üstünü örttürdüğü çukurlardan birine düştü ve diz kapakları yaralandı

Çukurdan çıktığında yüzü gözü kan içindeydi.. 

Elini kanayan yüzüne sürüp "Kendilerini Rablerine imana davet ederken Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felah bulabilir?!" diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Bunun üzerine Âl-i İmran Suresi'nin 128'inci ayeti nazil oldu:

"Bu işten sana ait olan birşey yoktur. Allah ya onların tevbesini kabul edecek ya da zalim oldukları için onlara azap edecektir."

Allahu Teala'nın işine karışılmaz.. Kime ne yapacağını sadece kendisi bilir..

Kâfirlerle küfürleri ve zulümleri yüzünden savaş meydanında çarpışırsın, ölürsün, öldürürsün, fakat onların hayatta kalanlarının akıbetinin ne olacağını Allahu Teala'dan başkası bilemez.

*

Evet, insanları tekfir etmeyi gerektiren (tevili imkânsız) sözler ve fiiller vardır.

Fakat Tekineş’in sözlerinde geçen kaset meseleleri bunlardan değil..

Günah, helal itikat edilmedikçe küfür sebebi olarak gösterilemez.

Müslüman ve mümin olduğunu söyleyen kişileri günahlarından dolayı tekfir edemeyiz. Fasık, facir ve zalim olmak başka, kâfir olmak başkadır.

Tekineş’in kullandığı “karanlık rejim” kavramı çerçevesinde birilerinin küfründen, imanlarını kaybetmelerinden söz edilebilir, fakat Tekineş’in bir parçası olduğu The Cemaat’in böylesi bir hassasiyetinin bulunmadığını biliyoruz.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimlerin dile getirdiği üzere, Şeriat’i yok sayan, tehlike kabul eden, ona savaş açan, laikliği (siyasal dinsizliği) en iyi yönetim şekli kabul eden kişilerin küfründen şüphe edilemez.

Ancak, Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün böylesi bir hassasiyeti yok..

Onlar, “Siyasal İslamcı” olmadıklarını söylüyorlar, laik rejimle bir sorunları bulunmuyor.

İşleri güçleri laik demokrasiyi savunmak oldu..

Hem laikliği savunuyorsun, hem de demokrasiyi.. Son tahlilde çift katlı küfür.. Katmerli şirk..

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, (Zaman gazetesinin de hediye olarak okurlarına verdiği) muhalled tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde, haham ve papazların Yahudi ve Hristiyanlar tarafından rab edinilmelerine dikkat çeken Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, günümüzde bu haham ve papazların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Laik (siyasal dinsiz) rejimlerin parlamentoları bir tür "laik kilise", parlamenterler de (Cemal Bali Akal'ın tabiriyle Sivil Toplumun Tanrısı devletin) rabcikleridir.. Putperest toplumlardaki putların büyüklük küçüklük göstermesi gibi, bu rabciklerin de büyükleri, küçükleri, cücükleri, lider olanı olmayanı vardır.

Evet, Şeriat’in içtihat konusu olmayan “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerini yok sayan bir parlamenter demokrasi, İslam nazarında şirktir, küfürdür.

Bunu merhum Elmalılı Hoca, Selanikli’nin bir şapka için kelleleri aldığı, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuştuğu dönemde yazdı.

Bugün bu kadarını olsun söylemeyen, Şeriat düzenini (Alah'ın indirdiği ile hükmetmeyi) Siyasal İslam diyerek lanetleyen, demokrasi tellallığı yapanlar neyi savunduklarının farkındalar mı? 

*

İmdi, Fethullahçıların böyle bir hassasiyeti var mı? Oldu mu?

Hayır!

Mesela Prof. Tekineş, imanlarını kaybettiklerini söylediği ilahiyatçıları, laikliği ve demokrasiyi benimsedikleri için mi tekfir ediyor?

Hayır!

Bu açıdan aralarında fazla bir fark yok.

Hatta Fethullahçı olmayanların önemli bir kısmının bu rejim meselesinde daha doğru bir çizgide oldukları görülüyor.

*

Tekineş ve onun gibi Fethullahçılardaki bu tekfircilik, Arap dünyasındaki rejimlerin baskısına maruz kalan, idam edilen, haksız yere hapse tıkılan, işkencelere maruz kalan İslamî hareket mensuplarının tekfirci çizgiye kaymaları olayını hatırlatıyor.

Yalnız onların Fethullahçılardan ciddi bir farkları vardı, tekfir için ayet ve hadîslerden deliller getiriyor, (Allah’ın indirdiğiyle hükmedilen) Şeriat düzeni hesabına, buna karşı çıkan ya da mesafeli duranları tekfir ediyorlardı.

Fethullahçılar ise, görüldüğü kadarıyla tekfirciliği Şeriat değil laik (siyasal dinsiz) demokrasi hesabına yapıyorlar.

Pusulaları bozulmuş, feleklerini şaşırmışlar..

Mesela Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde (rejimin bekçisi) darbecilere verdiği açık destek, bu destek için yaptığı "içtihat" yorumu, İslamî değerleri tepetaklak etme anlamına geliyordu.

Bu, haramı helal yapmaktan fazla birşeydi.. Haramın sevap gibi sunulmasıydı. 

Fethullah'ın o laflarından sonra merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, "Ona hoca demeyin!" demişti.

Sözüne kulak verildi.

Hoca demediler.. Hocaefendi dediler.. 

Türkiye'nin dinci olmaktan çıkıp dindarlaşmış, İslamcılığı bırakıp "müslüman"laşmış muhafazakârları ona "Gözünün üstünde kaşın var" bile diyemedi.

Ne zaman ki Fethullahçılar dünyalarına ve ceplerine dokunmaya başladılar, birden bire uyandılar. 

*

Şayet Fethullahçılar Siyasal İslamcı, cihatçı, radikal vs. diyerek lanetledikleri dünya müslümanları gibi bu ülkede Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi davası için mevcut rejimle, Sivil Toplumun Tanrısı laik (siyasal dinsiz) devletle (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlarla), iktidar partisiyle karşı karşıya gelselerdi ve yaşadıklarını bu yüzden yaşasalardı, Allahu Teala katında (ihlasları nisbetinde) mükâfata mazhar olmayı umabilirlerdi.

Dünyadaki sayılı ömürlerini, günlerini, nefeslerini, sayısal değeri sonsuza tekabül eden ahiret ameliyle çarpma işlemine tabi tutarak onlara sonsuzluk değeri kazandırmış oldukları düşünülebilirdi.

Bugünkü durumda ise hesaplarının bakiyesi sıfıra sıfır, elde var sıfır..

İslamî duyarlılığı dünyevî hedefler için kullanmak, onları sıfırla çarpmaktır.

Fethullahçıların durumu buydu, çünkü mücadeleleri kendi cemaatlerinin istikbal ve ikbali içindi.. 

Şeriat için, Allah'ın sözünün yüceltilmesi için değildi.. 

Davaları "Alah'ın indirdiği ile hükmedilmesi" davası olmadı.. Gerine gerine, övüne övüne Siyasal İslamcı olmadıklarını söylüyorlardı.

*

Şimdi yurtdışında birçok Fethullahçının ağlayarak Türkiye’de gördükleri işkencelerden bahsettiklerini görüyoruz.

“Böyle şeyler yaşanmamıştır” diyemiyoruz, dememize laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin serapa fazilet olan cumhuriyetinin tarihi izin vermiyor.

Akla 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan inanılmaz vahşet öyküleri geliyor. (O dönemde orada askerlik yapmış iki kişiyi tanıyorum. Onlardan biri bana, “Orada yaşananlar, anlatılanların yüzde biri bile değil” demişti.)

Fethullahçıların şikâyetlerine vakıf olunca, inanmakta güçlük çekmiyoruz, Muhsin Yazıcıoğlu gibi ülkücülerin, birtakım solcuların hapishanelerde yaşadıkları, tadına vardıkları eşsiz cumhuriyet faziletleri zihnimize hücum ediyor.

*

Evet, Fethullahçılar Siyasal İslam’a karşılar.

Ebu Gureyb'i, Guantanamo'su, Irak ve Afganistan'daki mezalim ve işkenceleri ortada olan ABD'nin demokrasisine ve insan hakları davasına meftunlar.

Bu meftuniyette Türkiye'nin laik (siyasal dinsiz) rejiminin onlardan geri kalır yanı yok.

Fethullahçıların, Guantanamolu Amerikan demokrasisi ve insan haklarının benzerinin bizde de olmasına, Siyasal İslam'a karşı olduklarına göre, itiraz etmemeleri gerekir.

Siyasal İslam’ın gerçekten hâkim olduğu (gerçekten olduğu) bir yerde çağdaş uygarlık rezillikleri de, Guantanamo tipi işkenceler de görülmez.

Suçu ispat edilenler cezalandırılır.. Recmse recm, el kesmeyse el kesme, kısassa kısas.. Suçu ispat edilemeyenlere dokunulmaz.. Cezalandırılanlara da şer’î cezaları dışında birşey yapılmaz, mesela hakarete uğramalarına, ayrıca işkenceye maruz bırakılmalarına izin verilmez.

*

Mesela şimdi birileri Afganistan’da bazı suçluların değnekle dövülmelerini dillerine doluyorlar.

Ama o kişilere karanlık odalarda aylarca akıl almaz işkenceler yapılmıyor.. 

Soyunmaya zorlanmıyor, çırılçıplak halde akla hayale gelmez işkencelere uğratılmıyorlar, aşağılanmıyorlar, hakarete maruz kalmıyorlar, yakınlarına zarar verilmesi tehdidiyle karşılaşmıyorlar.

Halkın önünde sopalarını afiyetle yiyip evlerine gidiyorlar. 

Üstelik, bu değneklerin öyle kalın olmaması gerekiyor.. “Ya Allah” diye geriye doğru çekilip gerinerek hız alıp vurmak da yasak. Değnek, yere göre en fazla doksan derece dik olacak şekilde kaldırılabilir ve çıplak bedene de vurulamaz.

Bu işlemin halkın önünde yapılmasının da iki nedeni var: Birincisi, vuran kişinin ölçüyü kaçırmasına izin verilmez, ikincisi cezalandırmadan maksat halkın ibret alması ve suça meyilli kişilerin gözünün korkutulmasıdır.

Halkın gözünün önünde olmayan karanlık dehlizlerdeki işkenceleri tarife ise kelimeler yetmez.

Senin faili meçhul cenneti ülkende sokakta vatandaşa sözde dokunulmaz.. Perde arkasında ise neler yapıldığının hesabını bilen yok..

İnsan onuru gerçek anlamda ancak İslam (siyasal kanadı kesilip kopartılmamış İslam) tarafından korunur. 

(Türk'ün, Arab'ın, İranlı'nın, Moğol'un töresinde, siyasetinde, devlet geleneğinde işkence vs. olabilir, fakat İslam'da yoktur.)

*

Durum böyleyken bu Fethullahçılar tutuyor, din (İslam) devletinin devrinin geçtiğini söyleyen, Milli Görüş gömleğini çıkarıp muhafazakâr demokrasi gömleğini giydiğini ilan eden, Atatürk’ün izinde olduğunu açıklayan, laikliği savunan, hatta laikliği Mısır ve Tunus’a ihraç etmeye kalkışan Erdoğan’ı Siyasal İslamcı ilan ediyor ve onun üzerinden İslamcılığa savaş açıyorlar.

Bunu yapabilmek için ya büyük sahtekâr olmak gerekiyor ya da devasız angut..

*

Afganistan’dan söz etmişken.. İyi Parti lideri Akşener, sahipsiz zavallı kızları fuhuş sermayesi yapan otel sahibi polis müdürlerinden söz etmişti..

Buyrun işte, çobanlık vazifesi verdiğin adamların kurt olduğu, koyunları parçaladığı rejim.. 

(Sorun sadece o pezevenk polisler değil, müşterileri durumundaki siyasetçiler, bürokratlar, işadamları vs. o sahipsiz kızlara da, kendilerine "güvenli" hizmet verecek "polis pezevenekler"e de ihtiyaç duyuyorlar.. Kamer Genç gibi "çiçek sulayıcısı" rezil tipler laik rejim fedailiği, Şeriat düşmanlığı yapmasınlar da ne etsinler?)

Sizin şu pezevenk polis müdürlerinizi Afganistan'a gönderin, orada da aynı şeyi yapsınlar, bakın ne oluyor!

Sonra da, Afganistan’daki kızların okulunun derdine düşüyorlar.. 

Afganistan’daki kız İslamî ilimleri öğrenmek isterse sonuna kadar yolu açık, fakat kızlarının Türkiye’de olduğu gibi “işsiz üniversite mezunu” yetiştirme çarkının dişlileri arasında heba olup gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.

Yeni bir model geliştirmek için kafa yoruyorlar.

En isabetli kararlarından biri bu.. 

*

Son sözümüz de ahlâksız “Şeriat tenkitçisi ahlâkçı” sahtekârlara olsun:

Şeriat’ten uzaklaşıldığı nisbette ahlâk tefessüh eder, çöker, yıkılır.

Ahlâk'ın temeli Şeriat'tir.

Şeriat'in cezalarını ciddi bir şekilde uygulamadığınız zaman (Osmanlı'da da görülen ve onu yıkıma götüren türden) sapıklıklar yayılır ve toplumsal çözülme yaşanır.

Her toplum ve her birey Allahu Teala’nın vahyinden, Şeriat’inden uzaklığı nisbetinde çürür, kokuşur, belasını bulur. 

İbn Haldun, Mukaddime'nin talim ve terbiye ile ilgili bölümünde Hz. Ömer'in şu anlamdaki sözünü nakleder: "Şeriat'in edeplendirmediğini Allah edeplendirmemiştir."

Bunu söyleyen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in "Benden sonra peygamber gelseydi Ömer olurdu" dediği ahlâk ve karakter abidesi zat..


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...