İskenderpaşa Cemaati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İskenderpaşa Cemaati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MÜRTED DÜCANE VE FIRILDAK İSMET








"Seyfi Say’ın yazısını okudum geçen gün: Çok sevdiğimiz bir İslâmcı yazar, başka bir İslâmcı yazara söz söylerken tarikata, tasavvufa çatmış. Tarikat, tasavvuf bizim tarihimizin, iliğimizin içinde... Ta Orta Asya’dan başlıyor... Yâni bizi biz yapan, ayrı bir üstün, zarif, merhametli medeniyetin ruhu, esrârı tasavvuf... Tasavvufu sanki yabancılar gibi kötüleyici cümleler kullanmış. Seyfi Say da ona —Allah razı olsun, ağzına sağlık— bir cevap vermiş. 

"Üzüldüm. Yâni, müslüman müslümanla uğraşıyor; radikal, tasavvufla uğraşıyor. Bilmem neci, bilmem neciyle uğraşıyor. Atı alan da Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyor, oradan da öteye gitmeye başlamış oluyor. Berikiler burada birbirleriyle uğraşırken. 

"Bizim ilkokulda bir kitabımız vardı, okuma kitabı. Orada, “İki keçi bir gün pek dar, bir köprüde buluştular, vuruştular...” filân diye böyle şiir şeklinde anlatılıyordu. “’Önce ben geçeceğim, önce sen geçeceksin...’ filân diye birbirleriyle toslaşmaya başladılar. En sonunda ikisi de suya düşüp boğuldular, cezalarını buldular.” diyor. Bu gafletin alâmetidir."

Yukarıdaki ifadeler, İskenderpaşa Cemaati'nin merhum şeyhi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'ya ait..

Avustralya'da AKRA FM üzerinden yaptığı 4 Mayıs 1999 tarihli tefsir dersinde yer alıyor (M. Es'ad Coşan, Tefsir Sohbetleri 2, haz. Metin Erkaya, s. 74; https://esadcosankulliyati.com/arsiv/kitap/tefsir/tefsir2.pdf).

*

Söz konusu yazım, İskenderpaşa Cemaati'nin çıkarmakta olduğu Sağduyu gazetesinde yayınlanmıştı. 

Esad Efendi'nin çok sevdiğini söylediği İslamcı yazar, Dücane Cündioğlu'ydu.. Yeni Şafak'ın gözde yazarıydı. Onun "söz söylediği" "başka bir İslamcı yazar" ise İsmet Özel'di.. Millî Gazete'nin şımartılmış gevezesiydi.

Dücane ile ilk karşılaşmam böyle oldu.. 

İkinci karşılaşmamız dört yıl sonra, 2003'te yaşandı. O sırada, düzenli bir işi olmayan, yapayalnız, unutulmuş bir "looser"dım.. Dücane'nin ise altın yıllarıydı.. Kanal 7'nin "yıldız"ı Ahmet Hakan, sunduğu İskele Sancak programının jeneriğinde "büyük düşünür" Dücane'nin görüntüsüne yer veriyordu. Programı seyretmek isteyenler her hafta önce "otorite alim" Dücane'nin suratını görmek durumundaydılar.

Dücane, 2003 yılı ortalarında, "çok evlilik" konulu eski iki yazısını, üstün zekâsı ve derin tefsir bilgisinin verdiği özgüvene dayanarak, tekrar yayınladı.. Ona göre, erkeklere evlilik konusunda dört eş sınırlaması getirilemezdi, Kur'an'dan bunu anlamak mümkün değildi. Erkek için sayı sınırı yoktu, artık Allah ne verdiyse..

E-posta aracılığıyla Dücane'ye, zırvalamakta olduğunu matematiksel bir kesinlikle gösterdim. Mesajlarımı Yeni Şafak'ın diğer yazarlarına da gönderiyordum. 

(Çoğu, Dücane'nin şahsında kendilerinin de aşağılanmış olduğunu düşündüler ve yazılarında bana ima ile "çakmaya" başladılar. Onlarla da e-posta üzerinden muhtelif konularda tartışmak zorunda kaldım. Bu tartışmalarımız yaklaşık bir yıl sürdü. O sırada hepsi de değişik derecelerde Erdoğancı ve AK Parti yanlısıydı. En çirkin tepkiyi "derin" düşünceli Rasim Özdenören vermişti. Dücane'yle bir sorunu yoktu, benimle vardı.)

*

Sağduyu gazetesindeki Dücane'yle ilgili yazıma dönelim..

Esad Efendi rahmetullahi aleyh her ne kadar beni hayır dua ile anmış bulunuyorduysa da, Dücane'ye de "çok sevdiğimiz bir İslamcı yazar" diyerek "rüşvet" vermiş durumdaydı.

Sağduyu'nun genel yayın yönetmeni Coşkun Yılmaz'dı. (Bu Coşkun, şu anda Türkiye Yazma Eserler Kurumu başkanı olan eski İstanbul İl Kültür Müdürü Coşkun..) Ben de yazı işleri müdürüydüm. Gazetenin dizgicileri bana, Coşkun'un, dizilip Esad Efendi'ye fakslanmasını istediği uzun bir mesajını getirdiler. (Sanırım Coşkun, kendisi yapmayıp işi onlara havale ederek bütün gazete personelinin de olaydan haberdar olmasını sağlamak istemişti.) 

Buna göre Coşkun, Dücane ile görüşmüştü ve onun Esad Efendi ile ilgili olumlu ifadelerini işitme bahtiyarlığına erişmişti. Mesela, Esad Efendi'nin (1981 yılında olmalı) Mavera dergisinde yayınlanan tasavvuf konulu röportajını zamanında Dücane'nin kültürlü babası okumuş ve oğluna "Meseleyi anlamış" gibisinden birşey demiş bulunuyordu.

*

Coşkun'un bu işgüzarlığı bana, Dücane'ye verdiğim cevapla ilgili olarak Esad Efendi'ye şikayet edilmiş olduğumu düşündürmüştü. 

Gerçekten de, böyle bir şikayet söz konusu olmasaydı Esad Efendi meseleyi tefsir dersine taşımaz ve Dücane'ye sevgilerini (ve bir bakıma saygılarını) sunmazdı.

Aslında bunu yapmasına hiç gerek yoktu.. Maalesef "dolmuşa bindiriliyordu".

[İskenderpaşa Cemaati, Esad Efendi'nin vefatından sonra tamamen derinlerin güdümüne girdi. 

Esad Efendi'nin (kendisini "doğal lider" zanneden, başkalarının da tarikat şeyhi zannettiği) oğlu Nureddin, Sağduyu Partisi adıyla bir parti kurarak "laik (siyasal dinsiz)" bir siyaset anlayışını savunmaya başladı. 

Partinin sitesinde yazılanlar ortada. "Kişi ikrarıyla muaheze olunur" ve de "itiraf"ın olduğu yerde başka delil ve şahit aranmaz. 

Nureddin'e (açıkça, açıkça olmasa bile hiç değilse "özel" kanallardan) "Saçmalıyorsun" demeyen ve onun "müridi" görüntüsü veren herkese, bir ahiret hayatının ve sorgu sual gününün bulunduğunu hatırlamaları tavsiye olunur.]

*

Türkiye'de "radikal"in tasavvufla uğraştığı doğruydu.. Fakat Dücane radikal değildi, sadece malum odağın yetenekli bulup önünü açtığı bir isimdi.. Düzenin (kadrolu değilse bile kollanan) adamıydı.. Kurnazdı, hedefine, kollanmasını sağlayacak manevralar yaparak yürüme becerisi gösteriyordu. 

(Ki radikal geçinenlerden "aşırı" tasavvuf karşıtlığı yapanların önemli bir bölümü derinlerin adamıdır.. Onlar, düzenin sağ gösterip sol vuran Vehhabîsidir, Suud'un Vehhabîsi değildir. Selefî geçinenlerin birçoğu böyledir.)

Ve Dücane'nin söz konusu yazısı, "bir başka İslamcı yazar"a cevap ya da sataşma değildi.. Aralarında 'düzen'baz tüzük kardeşliği vardı.

1990'ların sonlarının, 2000'lerin başlarının parlak yıldızı Dücane'nin sonraki yıllarda yaldızları dökülmeye başladı.. Eskisi kadar ilgi görmüyordu. Ve o da, "İslamcı düşünür" olarak bilinmenin rantının tükendiğini fark ettiğinden olsa gerek, açıktan heva ve hevesine göre yaşamasına engel olan bu yükten kurtulma yönünde adımlar attı.

*

Kökleri daha "derin" olan İsmet kalpazanı ise düşüncesiz düşünürlük sirkinde yeni numaralar sergilemeye başladı.. 12 Eylül döneminde karaladığı, zoru görünce minderden kaçma anlamına gelen lüzumsuz yazılarını Zor Zamanda Konuşmak adıyla kitaplaştırmıştı. 28 Şubat Süreci'nde tümden arazi olmuş fakat o dönemde yazdığı zırvaları Zor Zamanda Sıvışmak gibi bir adla kitaplaştırmaktan kaçınmıştı. 

İsmet sıradan bir sıvışkan "artiz" değildi, bu işin kurdu bir tiyatrocuydu.. Savaşmayıp sıvışanların çoğunun sıvışmış olduğu hemen farkedilirken o hiç farkettirmeden sıvışmayı, fırtına dindikten sonra da sığındığı delikten kafasını hin bir gülüşle dışarıya çıkarıp etrafı koklamayı, "keklenecek" saftirik avlar aramayı biliyordu. (Buna karşılık Esad Efendi, Muhsin Yazıcıoğlu ve Hasan Celal Güzel o süreçte "savaştılar".)

Fırıldak İsmet'in, İslamcı olarak bilinmenin rantının 28 Şubat'la birlikte bittiğini farkedince bir kurt sinsiliğiyle kurtçuluk deryasına yelken açtığını düşünenler olabilir. Fakat mesele daha "derin".. Küresel İslam karşıtlığı okyanusundaki dalgalar üzerinde sörf yaparak Türkiye'de İslamcılığı bitirmek için ellerinden geleni yapan işbirlikçi odaklar, İslamcıları "ulus devlet"in "ulus"una kanalize etmek için kurda kuzu postu giydirme tezgâhı kurmuş durumdaydılar. 

Geçmişte Türkçe Kur'an mealini Kur'an yerine, Ezan'ın tercümesini de Ezan'ın aslının yerine ikame etmeye çalışmış olan (Protestanlık patentli) reformist laik (siyasal dinsiz) kafanın yeni sürümü, bugün, suret-i haktan gelerek, müslümana müslüman değil Türk olduğunu söyleme aklı veriyor. 

"Kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir" zırvası seslendirildiği için herhangi bir Türk'ün kâfirle çarpışmayı göze alması mevzubahis değil, fakat kâfirle çarpışmayı gerçekten göze alabilecek saftirik müslümanlara dolaylı olarak "Müslüman olduğunu söylemek, kâfirle çarpışmayı göze almamak demektir, Türk olduğunu söyle" mesajı veriliyor.

İsmet, bu zırvasından hareketle "Türk, teröristtir" demiyor, fakat "Müslüman teröristtir" diye konuşuyor.. Böylece müslümanlıkla ilgili olumsuz bilinçaltı mesaj veriyor. 

Müslüman terörist değildir, fakat İsmet, has halis bir teröristtir.. Zihniyet ve fikir teröristi.


FETÖ, İSKENDERPAŞA, TAĞUT VE DERİN OYUNLAR





Türkiye’deki derin küfür, cepheden saldırarak mağlup edemediği İslam’ı, savunuyormuş gibi yaparak içeriden bozmaya, tahrif etmeye ve reforme etmeye (yeniden biçimlendirmeye, laik rejimin hassasiyetleri doğrultusunda güncellemeye) çalışıyor.

Aparatlarından birisi mevcut AK Parti iktidarının dümeninde yer alan "gizli gündem"liler.

(Bir başka aparat Fethullahçı Takiyye Örgütü idi, fakat onlar mahalli ligde değil küresel ligde oynamaya kalkışınca kavga çıktı.)

Mustafa Özcan’ınNiçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısının ortaya koyduğu gibi, “yandaş yazarlar”, devletin laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir İslam yorumu üretmek için kendilerini paralıyorlar.

Ve bunu yaparken bütün bir İslam tarihini aşağılayabiliyor, Hayrettin Karaman gibi Müslümanlar’ın kâffesini dini anlamamakla suçlayabiliyorlar.

Ve bu hengâmede “Nuh’un keleği” olduğu iddia edilen Soner Yalçın’ın (sanki İslam’ın doğru anlaşılması çok umurundaymış gibi) Tağut adıyla kitap yazdığını görüyoruz.

*

Maksat, Kur’an’da geçen “tağut” kavramının içini boşaltmak, bu kavramı laikliğin (siyasal dinsizliğin) emrine vermekten ibaret.

İşin içinde Nuh’ların bulunması ihtimali yüksek. 

(Bu tür işler genelde Nuh’suz, ihalesiz, "görevlendirme"siz olmaz.. Birileri Celal Bayar gibi amatörce hevese kapılıp, "Ben de Yazdım" diyebilmek, "Ben de yazarım" diye hava atabilmek, netameli konulara girip dikkat çekebilmek için bir ya da iki kitap yazabilirler de, heveslerini alınca, ya da kimsenin kendilerini umursamadığını görünce usanırlar.. Devam edemezler.. Bir devamlılık, istikrar ve ısrar varsa, yazarın arkasında sponsorların bulunuyor olması ihtimali yüksektir.. Sponsorsuz idealist binde bir çıkar.)

Evet, Soner'in amacı, "tağut" kavramını sulandırmak, içini boşaltmaktan ibaret.

*

Geçmişte millet ve milliyetçilik kelimeleri laik (siyasal dinsiz) rejimin ideologları tarafından bu şekilde gasbedilmiş durumda.

Millet aslında ümmete karşılık gelir.. Kur’an’daki anlamı böyledir.. Milliyetçilik de “dinselcilik, dincilik” demektir.

Bu yüzden Türkiye’de birileri ırk ve ırkçılık anlamında milletten, milliyetçilikten bahsetmeye başladığında ulema ve okumuş müslümanlar uyanamamış, bunu zararsız birşey zannetmişler, işin içyüzü ortaya çıktığında ise artık iş işten geçmiştir.

Soner eliyle “tağut” kavramı da böyle bir işlemden geçirilip gasb edilmeye, veya en azından işlevsiz hale getirilmeye çalışılıyor.

Kusura bakma ama, eğer sen, Türkiye’deki en büyük tağutun Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu söyleyemiyorsan, söylemiyorsan, tağuttan bahsetmeye hakkın yoktur.

Niyetin, “Canbaza bak canbaza!” numarasıyla dikkatleri başka bir tağuta çekerek, turp heybesindeki asıl büyük tağutu gözlerden saklamak değilse, ne?

*

Odatv.com, Soner’in kitabının reklam mahiyetinde tanıtımını da yapmış.

İlknur Altıntaş imzalı (Neden Sonnur Gümüştaş değil, Soner?) yazıda şu söyleniyor:

“…Buhari yaşamında kitap yazmadı. Buhari'nin kitabı diye bilinen Sahih-i Buhari adlı eseri İbni Hacer derledi. Buhari ile Hacer arasında 596 yıl var! Bu söylendiği zaman kimi ulema der ki, İbni Hacer'in derlemesini bir diğer hadisçi olan El-Khushaymani'ye dayanarak yazmıştır. Yani, Hacer ile Khushaymani arasındaki yıl farkını, 463 yıla düşürürler. Buhari ile Khushaymani arasındaki yıl farkı da 133 yıl. Sonuçta, İbni Hacer'den önce hadis kitabı yok.”

Yazı, Sahîh-i Buharî’nin sahihliğine saldırarak işe başlıyor.

Bunların derdi doğru bilgiye ulaşmak değil de kafa karıştırmak için dikkatleri istismara müsait noktalara çekmek olduğu için, yazılarında çok ciddi hatalar yaparlar, haberleri olmaz.

Soner gevezesinin lafları da böyle.. Baştan sona yanlış.

"İbn Hacer derledi” diyerek Himalayalar büyüklüğünde bir yalanla işe başlamış.

İbn Hacer’in yaptığı şey, kitabı derlemek değil, zaten elde hazır olan kitaba şerh (açıklama) yazmaktan ibaret.

Ve allame-i cihan Soner Yalçın'ın bundan haberi yok.

Kendisinden haberi olmayan adamın bundan haberi olabilir mi?!

*

Hadîsçilerin (geçmişin muhaddislerinin) özelliği, yanlarında hadîs kitabı diye yazılı sayfalar taşımaları, “Hadîs dersi veriyoruz” diyerek söz konusu kitapları açıp okumaları değildi.

Hadîs kitabı mahiyetindeki metinleri ezberliyor, talebelerine de sözlü olarak ezberden aktarıyor, onlara da ezberletiyor, sonra da, ezberlemiş olana icazet (diploma; okutma, rivayette bulunma izni) veriyorlardı.. (Bu ezberleme geleneği bugün de Moritanya gibi ülkelerde devam ediyor.)

Kur’an’ın ve hadîs kitaplarının bozulmadan bize ulaşmış olmasının nedeni bu “ezbere dayalı icazet” sistemidir.

Şayet hiç ezberleyen olmasa da yazılı nüshalara bağlı kalınsaydı, ulaşım ve iletişim teknoloisinin bulunmadığı, sıkı kurallara dayalı bir arşiv geleneğinin oluşmadığı, matbaanın bilinmediği, kitapların elle çoğaltıldığı bir zamanda birileri ekleme çıkarma yaparak kolayca yeni nüshalar üretip metinleri bozarlardı.

Ezbere dayalı icazet sistemi böylesi bir bozulmaya geçit vermemiştir.. Çünkü, “Ben muhaddisim, hadîsçiyim” diyen adamdan binlerce hadîsi ravîleriyle beraber hiç teklemeden ezbere okuması isteniyordu.. Ertesi gün, hafta ya da ayda, aynı metni hiç atlamadan aynı şekilde tekrar söylemek zorundaydı.

Sahîh-i Buharî’nin durumu da budur.. İmam Buharî, kitabını kâğıda değil kafasına yazmış durumda.. Talebeleri de ondan aynen ezberleyip kendilerinden sonraki hadîsçilere ezberletmişler, böylece nesilden nesile aktarılmıştır. (Hiç yazmamış değil, fakat onun bizzat kendisinin yazdığı nüshalar günümüze ulaşmamış durumda.)

Sahîh-i Buharî’nin (yaygın biçimde) sayfalara geçirilmesi ise, cahil Soner’in (ilk nur değil, son er) iddiasının aksine, İbn Hacer’den önce oldu. 

İbn Hacer'in bütün yaptığı, Sahih’e Fethu’l-bârî adlı geniş bir şerh (açıklama, izah) yazmaktan ibaret.

Nitekim, Vikipedi’nin “Sahih-i Buhârî” maddesinde şu söyleniyor:

“Bu kitabın dünya kütüphanelerinde tespit edilebilen eksiksiz en eski tarihli yazma nüshası Ebû Zer rivayetinin ‘Bâcî – Sadefî’ tarikiyle günümüze ulaşan Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Murad Molla, nr. 577) kayıtlı bulunan H. 550 (M.S. 1155) tarihli yazma nüshadır.

O tarihte, İbn Hacer’in dünyaya gelmesi için daha 217 yıl geçmesi gerekiyordu.

Nerde kaldı ki, kitabı o “derlemiş” olsun.

Evet, Türkiye’nin (fırsat bulduğunda Nuh'un keleği olmaktan kaçınmayan) araştırmacı-yazarlarının çapı ve kalitesi işte bu.

Araştırmaz, fakat yazar.

*

Görüldüğü gibi, Soner efendi El-Khushaymani’den bahsediyor.

Elin gâvurunun kitabından isim aktarırsan böyle olur.

Senin El-Khushaymani dediğin kişi, Ebü’l-Heysem Muhammed b. Mekkî el-Küşmîhenî’dir.

El-Küşmihenî de, senin zannettiğin gibi İmam Buharî’nin ruhuyla temas kurmuş değil.. Arada, kitabı ezberden nakleden bir başka alim var: Firebrî.

Sahih’te kilit isim, İmam Buharî’nin talebesi Firebrî’dir.

O, metni eksiksiz olarak ezberleyip nakletmiştir.

Ondan pekçok kişi ezberlemişse de (on kadar meşhur talebesi var) en önemlileri Müstemlî, Hamevî ve Küşmîhenî’dir.

Sonraki dönemde Ebû Zer el-Herevî bu üçünün rivayetlerini birleştirmiş, tek bir rivayet haline getirmiştir.. Ebû Zer’in adı, Vikipedi’den yaptığımız alıntıda geçmişti.

İbn Hacer, şerhini işte bu rivayeti esas alarak yazmıştır.

*

Soner Yalçın ve Tağut’u üzerinde durmaya yeri geldiğinde devam edeceğiz inşaallah.. Şimdi aynı minvalde güncel bir mevzuya geçelim.

Öyle anlaşılıyor ki, Fethullah Gülen “yaşayan ölü” haline gelmiş durumda.. Onunki artık “bitkisel hayat” kabul edilebilir.

Bundan dolayı, Türkiye’de, “FETÖ tabanı”na yönelik bir politika değişikliğine gidilecek gibi görünüyor.. Bu yönde zihin jimnastiği yapılmakta olduğu anlaşılıyor.

Böylesi durumlarda, Fethullah gibi arkasında bir takipçi kitlesi bulunan adamlar, kör bile olsalar, öldüklerinde hemen kömür gözlü hale gelirler.

Fethullah için gelecekte derin devlet, muhtemelen, “Fethullah aslında iyi adamdı, vatanseverdi, yerliydi-milliydi, dinci değil dindardı, yanındaki satılmışlar onu aldattı, şaşırttı ve kullandılar” demeye başlayacak, “FETÖ tabanı”na zeytin dalı uzatacak, onlara “laik devletin sadık bendeleri” olma kapısını açacak.

Zaten o taban da buna yatkın.

*

Derin devlet böyle çalışır.

Mesela Nazım Hikmet ölür, ardından hemen “Böyük şairdi, şöyleydi böyleydi, aslında çok iyi adamdı, Türkçe’ye çok hizmet etti” derler, iade-i itibar yapar, hatta ölüsünü vatan topraklarına taşırlar.

Böylece Nazımcılar’a göz kırpılır, “Gelin kucaklaşalım” denilir.. “Bak biz devlet olarak Nazım’ı kucaklıyoruz, siz de devleti kucaklayın” mesajı verilir.

Derin devlet, insanı “ölü” olarak kucaklamada uzmanlaşmıştır.

*

Türkiye’de can güvenliğinin bulunmadığını düşünerek taa Avustralya’ya yerleşen merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca öldüğünde de benzer bir tiyatro yaşandı.

Göstermelik bir hükümet kararnamesi çıkarılarak Süleymaniye Camii haziresine, hocasının (Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in) yanına gömülmesi izni verildi, fakat bu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi.

Böylece “Devletimiz Esad Coşan Hocaefendi Hazretleri’ne karşı değildi aslında, ama içimizde bazı aşırı din düşmanları var, herşey onların başının altından çıkıyor” mesajı verildi.

Burada kötü polis rolü Ahmet Necdet’in payına düştü.

Onun da zaten, İskenderpaşacı iki üç tane tarikatçı tarafından kötü bilinmeyi umursadığı yoktu.. Rolünü büyük memnuniyetle oynadı.

Onun da katkısıyla tiyatro başarıyla sergilendi, İskenderpaşacılar’ın ağzına bir parmak bal çalındı, Esad Efendi’nin naaşı ile birikte davasının da Eyüp Kabristanı’na gömülmesi yönünde muazzam bir adım atıldı.

Esad Efendi’nin yokluğunda İskenderpaşa Cemaati’ne, laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi havarisi bir Sağduyu Partisi rezaleti hediye edilebilir, ve şaman dansı eşliğinde boş kurtçu MHP’lilik çığlıkları attırılabilir, ırkçı ve laik (siyasal dinsiz) cezbe yaşamaları sağlanabilirdi.

*

28 Şubat sürecinde Esad Coşan Hoca sorunu, tereyağından kıl çekilir gibi kolayca halledildi.

Ancak, Fethullah, Esad Efendi gibi "sahipsiz" değildi, arkasında CIA vardı, Vatikan vardı, ABD vardı, dolayısıyla birilerinin boğazına kılçık gibi oturdu.

Şimdi derinler, İskenderpaşa karşısında sergiledikleri numarayı FETÖ karşısında da sergileme yönünde kıpırdanmaya başlamış durumdalar.

Ancak, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

Dolayısıyla Doğu Perinçek gibi “deprem alarm sistemleri” de harekete geçmiş durumda.

Şunu aklınıza yazın: 

Perinçek birşeyi savunuyor gibi yapıyorsa, arkasındaki güç aslında tam aksi yönde bir politika izliyor, Perinçek ile o “savunucu” kitleyi ya aşırılığa meyettirerek çıkmaz sokağa sürüklemek ya da kafalarını karıştırmak suretiyle çalışmalarını yürütemez, ne yapacağını bilemez, yerinde sayar hale getirmek istiyordur.

*

Evet, derinlerin FETÖ karşısında işi, İskenderpaşa karşısında olduğu kadar kolay değil.

Çünkü, Türkiye’nin derinleri, Esad Efendi’ye karşı ABD ve CIA ile birlikte hareket etmişlerdi.

Daha önemli bir fark şurada: Esad Efendi yurtdışına çıkıp devletin (görünüşte) elini uzatamayacağı bir yere gitmiş idiyse de, şehzade (şeyhzade, şıhzade) Nureddin, Türkiye’de cemaate, onun namına hükmediyordu.. Devletin elinin altında..

Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatte olan biten hiçbir şeyden haberi yoktu.. Nureddin ona sormadan, haber vermeden aklına eseni yapıyordu.

Mesela cemaatin bir televizyon kanalı vardı ve Nurettin kapatmıştı, fakat Esad Efendi radyoda yayınlanan cuma vaazlarında televizyonun başarısı için dua etmeye devam ediyordu.. Kimse de ona, “Hocam dünya aleme rezil oluyoruz, yok böyle bir televizyon” diyemiyordu, çünkü herkes Nurettin’in şerrinden korkuyordu.  

Muhtemelen Esad Efendi, oğluyla telefonda görüştüğünde “Şu iş ne durumda, televizyon ne halde?” filan diye sorduğunda Nureddin, “Babacığım dualarınız sayesinde herşey güllük gülistanlık” diyor, onun yüreğine su serpiyordu.

*

FETÖ olayında böyle bir durum yok.. Yani, Fethullah adına tam yetkili bir şahıs yurtiçinde, devletin gözetimi ve kontrolü altında The Cemaat üzerinde hakim konuma gelmiş değil.

Böyle biri bulunsa, derinlerin işi çok kolay olurdu.. Tıpkı İskenderpaşa’da olduğu gibi.

Böyle bir şehzadeye önce elense çeker, sonra onu sırasıyla tek çapraz ve çift çapraza alır, ardından önce tek dalma sonra çift dalma ile ayaklarını yerden keser, akabinde sarmada çoban bağı vurarak dinlendirir, ve nihayet şark kündesi ile yere yapıştırırlardı.  

Evet, FETÖ olayında derinlerin işi zor.. Fethullah’ın ölmesi veya bitkisel hayata girmesi meseleyi çözmeye yetmiyor.

Sorun, Türkiye’de derin devletin sıcak kolları arasında keyfine bakan “varis” bir şehzadenin bulunmuyor olması.

Dünya böyle, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

*

Esad Efendi vefat ettiğinde önce Süleymaniye Camii Haziresi’ne defnedilmesi için hükümet kararnamesi çıkarılması, sonra bunun Cumhurbaşkanlığı’nca iptal edilmesi bir tiyatroydu, danışıklı dövüştü, 28 Şubat’ın ruhuna uygun bir aldatmacaydı.

Esad Efendi’yi sevenlerin kafasını karıştırmak için sergilenen bir iyi polis – kötü polis numarasıydı.

Proje ibne Diamond bilmem ne domuzunun oynadığı oyundan da böyle bir kötü polislik kokusu geliyor.

Bu tür “kötü domuz”lar üretilir, onlara cevap veriyor ayağından Soner gibiler “kurtarıcı” olarak devreye konulur.

Benzer şekilde bir Cübbeli Zahmet çıkar ona yarım ağız tepki gösterir, böylece prim yapar..

Halbuki hepsi de aynı derin devletin Atatürkist mabedinde hiç ara vermeksizin sürdürülen Selanikli’yi kutsama ayininin müdavimi durumundalar.

Aralarında Atatürkist tüzük kardeşliği var.

Derin Millî Görüşcü Elazığlılar’ın “Bakın Diamond sapığına karşı İslam’ı Soner abimiz nasıl da savunuyor” babından çığlıklar atmaları sebepsiz değildir.

Aslında o Elazığlılar, Soner, Diamond vs., aynı mabedin yaptırma ve yaşatma derneğinin üyeleri durumundalar.

Oyun icabı karşı saflarda, farklı yerlerde görünüyorlar, fakat satranç oyunu bittiğinde anlaşılacak olan, aslında bütün taşların aynı kutuya ait olduklarıdır.


ESAD VE MAHMUD EFENDİLERE, İSKENDERPAŞA VE İSMAİLAĞA’YA OPERASYON

 








"BİLİN Kİ HAYATINIZ TEHLİKEDEDİR"


Yeni Akit gazetesi yazarı Ahmet Varol, 4 Mayıs 2024 tarihli yazısında, 3 Mayıs 2024 günü vefat eden İsam el-Attar’ı konu edinmiş bulunuyor.

Şunları söylüyor:

Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in kurucu lideri Mustafa Es-Sıbai 1957’de, bazı sağlık sorunlarından dolayı görevi sürdüremediği için cemaatin liderliğini Şamlı ve 1927 doğumlu Isam El-Attar’a devretmişti. Onun cemaatin liderliğine geçtiği sırada Suriye rejiminin Müslüman Kardeşler’e yönelik baskı ve zulüm uygulamaları da ciddi şekilde artmıştı. Dolayısıyla henüz gençlik yıllarını yaşayan Isam El-Attar bu cemaati çor zor ve sıkıntılı bir dönemde yönetmiştir. … 1961’de baskıların nispeten yumuşaması üzerine seçimlere ve parlamentoya girebilen Müslüman Kardeşler, 1963’te Baas Partisi’nin darbesi sonucu yeniden baskılara maruz kaldı ve El-Attar da vatanından sürgün edildi. O tarihten bu yana sürekli vatanından uzakta, gurbet hayatı yaşadı. 

“Vatanından çıkarılan El-Attar daha sonra Almanya’ya yerleşti. Ancak Suriye’deki zulüm rejimi ve Baas diktatörlüğü onun peşini bırakmadı. Ailesiyle birlikte Almanya’nın Aachen şehrinde ikamet ettiği apartmanda 1981 yılında düzenlenen bir suikastta eşi Bennan Et-Tantavi şehit edildi. …. Baas rejiminin cinayet şebekesi kendisine de birkaç kez suikast teşebbüsünde bulundu ama başarılı olamadı. 

“Isam El-Attar, Suriye’deki Müslüman Kardeşler’i 1970’li yıllara kadar sürgünden yönetmeye devam etti. …”

(https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ahmet-varol/isam-el-attarin-ardindan-45290.html)

Görüldüğü gibi, Suriye’de yaşananlar Türkiye’de yaşananlara bir nebze benziyor.

Müslüman Kardeşler Suriye’de seçimlere ve parlamentoya girebilmiş.

Türkiye’de de Erbakan’ın Refah Partisi seçimlere girip iktidar ortağı olabildi.

Suriye’de Baas Partisi darbe yapmış.. Benzer şekilde Türkiye’de de 28 Şubat darbesi ile Erbakan’ın partisi derdest edildi.. Kapatıldı.. Kendisi de siyasî yasaklı hale getirildi..

Erbakan, adamlarına yeni bir parti (Fazilet Partisi’ni) kurdurdu, fakat bu da “Refah’ın devamı” denilerek kapatıldı..

O arada AK Parti kuruldu ve Erbakan’ın partisinin hem tavanı hem tabanı bu partiye kaydı..

Dolayısıyla Fazilet’in yerine kurulan Saadet Partisi bir tabela partisi olarak doğmuş oldu..

O, kapatılmadı, çünkü tabela partilerine yaşama imkânı verilmesi, “Memlekette demokrasi var” palavrasının revaçta tutulabilmesi bakımından işlevsel ve yararlıydı.

*

Ancak, Erbakan, İsam el-Attar gibi ülkesini terk etmiş değil..

Suikaste de uğramadı..

[Uğradı da, “itibar suikasti”ne uğradı..

Bir “kayıp trilyon” davası icat edildi, Erbakan’a hırsız muamelesi yapıldı, ve sürekli olarak “hapis korkusu” ile yaşamak zorunda kaldı..

Ancak, Refah Partisi’nin eski milletvekillerinden Hasan Hüseyin Ceylan Erbakan’ın ölümünün, Özal’ınki gibi zehirlenmeden kaynaklandığını iddia etti, fakat buna itibar eden çıkmadı.

Bu arada şunu da söyleyelim: İsam el-Attar’ı fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan da 5 Mayıs 2024 tarihli yazısında konu edindi ve onun Almanya’daki hayatı hakkında şunu yazdı:

“Münir Gadban gibi yaşayarak demokrasinin faziletlerini idrak etmiştir. Demokrasinin özgürlüğe açılan medeni bir kapı olduğunu fark etmiştir.”

O demokrasi Alman demokrasisi olduğuna göre, bu faziletler Almanya’nın fazileti oluyor.

Doğal olarak özgürlüğe açılan medeni kapı da Almanya..

Aynı Mustafa Özcan’ın İran konusundaki tavrını da biliyoruz..

Öte yandan, Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan, 7 Mayıs 2024 tarihli yazısında şunu diyor:

Her ne kadar İsrail’in silahlarının yüzde 30’unu tek başına temin eden Almanya’nın kucağında oturan (ve tabii Almanya’ya tek kelime edemeyen) FETÖ-PKK kırması etki ajanları ile İran’ın içerideki gönüllü beslemeleri meseleyi çok bulandırmış olsalar da Türk firmaları ile İsrail arasındaki ticarete muttali olur olmaz tavır alan yine biz olduk.

Söylemediği şu: Bu ticarete, yurtdışından yayın yapan FETÖ’cüler ile İran’ın “içerideki gönüllü beslemeleri” sayesinde muttali oldu..

Meseleyi hepimiz onlardan öğrendik.

Ayrıca Türkiye’yi, gecikmeli de olsa bu tür adımlar atmaya iten etkenlerden birisi, İran’ın uzlaşmaz tavrı karşısında ofsayta düşüyor, samimiyeti sorgulanır hale geliyor, İslam dünyasında itibarsızlaşıyor olması..

İran’ın oyun bozanlığı olmasa “El kârda gönül yarda” diyerek yollarına rahatça devam edebilecekler..

Evet, FETÖ’cüler söz konusu olduğunda “hainlerin hamisi” olarak görülebilen Almanya, Mustafa Özcan’ın yazdığı gibi, mevzu değiştiğinde beyaz faziletler ülkesi ve de özgürlüğe açılan kapı haline gelebiliyor.

Yine, mevzu değiştiğinde, mesela Afganistan ve Taliban haline geldiğinde, İsmail Kılıçarslan gibi “akredite” ve de aynı zamanda “besleme” tüccar yazarlar Haçlı taifesiyle, NATO’cu güruhla, ABD ve Almanya ile, uyuzsal ulusal (yerli-milli) “çağdaş uygarlıkçı” zerzevatla aynı dili kullanarak Afganistan’ın fakir, mazlum ve gariban samimi mücahitlerine pis bir üslupla saldırabiliyorlar.]

*

Erbakan, 28 Şubat darbesi yüzünden İsam el-Attar gibi ülkesini terk etmedi.. Fakat terk etmek zorunda kalan biri vardı: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca.

Esad Efendi’nin bir değil iki “rejimsel günah”ı vardı..

Birincisi, Muhsin Yazıcıoğlu’nu Erbakan’ı desteklemeye ikna ederek Refah Partisi’nin iktidar olmasını sağlamış olmasıydı.

İkinci günahı ise, 28 Şubat’ın hemen akabinde, İslâm Dergisi’nin Mart 1997 tarihli sayısında yayınlanan “Darbe Tahrikçilerine Dikkat!” başlıklı yazısıyla hükümete yönelik bu postmodern darbeye sıcağı sıcağına tepki göstermiş olmasıydı.

Ayrıca, Yazıcıoğlu’na “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır. Buna müsaade etmeyeceğiz” açıklamasını yaptıran da oydu.

Esad Efendi İslâm Dergisi’nin Mart 1997 tarihli sayısında şunları yazmıştı:

“Bir kısım hain ve zalim basın-yayın ile onları kışkırtan ve destekliyenler çok tehlikeli işler yapıyor, ateşle oynuyorlar. Yaptıkları işlerden, uyandırdıkları fitne ve fesatlardan, çevirdikleri entrika ve dolaplardan çok büyük zararlara uğrayabilirler. …

“Bunlar Hükümet'e karşı ta başından beri bir garip düşmanlık içindeler. Kurulmasını engellemeğe kalktılar; ne yaptılarsa olmadı, kösteklemeği başaramadılar. Şimdi de yıkmağa çalışıyorlar, ama çok gizli, çok dolambaçlı, çok maskeli yollardan... Ramazan'da çok çirkin işler yaptılar [Müslüm Gündüz, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Aczimendebur katakullileri], o zaman halkımıza yazdık, ikazda bulunduk. O düzenbazlıklara da aylar önceden beri hazırlandıkları sonradan ortaya çıktı [Aczimendeburların yüzde kırkının asker olduğu ortaya çıktı. Kaç tanesinin MİT’çi olduğu ise doğal olarak bilinmiyor]. Maksatları iktidar ortağını lekelemek, dayandığı müslüman tabanından onu mahrum etmek idi. Silah geri tepti, oyunlar ortaya çıktı, kendileri mahcup oldular.

“Şimdi de orduyu ve askeri kışkırtma peşindeler, darbe tahrikçiliği yapıyor, demokrasiyi rafa kaldırtmaya çalışıyorlar, anayasal suç işliyor, kendi idam fermanlarını kendileri imzalıyorlar. Gazetelerde sıralanan çirkin istekleri, kötü niyetlerini çok iyi gösteriyor; demokrasi, insan hak ve hürriyetleri yönünden hepsi birer facia ve felaket! Ne korkunç ve menfur insanlar, bunlar ya Rabbi! İnşaallah, ve muhakkak ki ordu bu oyuna gelmez; çünkü millet buna hiç mi hiç razı olmaz, asla fırsat vermez, kazandığı hak ve hürriyetlerin elinden alınmasına kesinlikle göz yummaz. Emareler ve ibretli olaylar ortadadır. Önce ülke karmakarış karışır; sonra iş, bölgeye yayılır, İsrail'e kadar dayanır; o da yaptıklarına bin kere pişman olur. Çünkü bu işlerle onun gizli ilişkilerini birçok aydın ve uyanık kişi çok iyi biliyor.

“Bu tahrikkar ve baskıcı gidişin, müslümanları sindireceğini sanan Avrupa ve Amerika'daki gizli merkezler de yanlış hesap yapıyorlar, Türkiye'deki ajan ve uzantıları da.. …

“Müslümanlar sulhçudur, ama ne dereceye ve ne zamana kadar? …

Görüldüğü gibi Esad Efendi darbecilere aba altından da değil, üstünden sopa gösteriyordu.

O günlerde Türkiye’de darbeye hiç kimse bu üslupta ve açıklıkta tepki göstermedi.

Gerçekten, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, yiğit adamdı.. Mangal gibi yüreğe sahipti.

“Zor zamanda konuşma” edebiyatı yapan artistlik meraklısı bir boşboğaz geveze değildi, herkesin tırsıp sustuğu, sindiği zor zamanda konuşmuş olan adamdı.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!

*

Peki (Esad Efendi’nin sözünü ettiği) İsrail’in, ve Avrupa ile ABD’deki gizli merkezlerin Türkiye’deki ajan ve uzantıları (acentaları) kimlerdi?

Maalesef o kişiler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesindeki bazı hainler ile onları kışkırtan, onlara akıl veren MİT’çi “ajanlar”dı.

Bunu Nazlı Ilıcak 28 Şubat darbesiyle ilgili “Demokrasiye İnce Ayar” adlı kitabında anlattı.

Olayın özeti Müyesser Yıldız’ın şu cümlelerinde gizli:

“28 Şubat davasının 106 celsesinden 103’ünü izlemişbinlerce sayfalık klasörleri okumuş birisi olarak hemen şunu belirteyim:

“ ‘Sermayeyi renklere ayıran TSK değil MİT’ti. Dahası ‘irtica’ raporlarını hazırlayan, önce dönemin Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’e, ardından Genelkurmay’a ve nihayetinde MGK’ya brifingler veren, özetle ‘28 Şubat'ın düğmesine basan da MİT’ti.”

(https://muyesseryildiz.com/2022/05/10/kozmik-odada-fetocu-28-subatta-degil-oyle-mi/)

*

Peki MİT’teki ajanlar bunu Esad Efendi’nin yanına koydular mı?..

Ne gezer!..

Farklı kanallardan tehditler ve tepkiler yağmaya başladı.

Mesela 4 Nisan 1997 günü vefat eden Alparslan Türkeş’in cenazesine katıldığında, (İskenderpaşa Cemaati mensubu BBP milletvekili İsmail Durak Ünlü’nün şahitliğine göre) Türkeş’in halefi Devlet Bahçeli ona hakaret etmiş ve kovmuş bulunuyordu.

(Evet, Esad Efendi’nin postuna kurulan oğlu Nureddin, yıllar sonra bu Bahçeli’ye borcunu ödeyecek, ‘Bozkurtlara’ fırsat ver, yol ver, OY ver...” diyerek bir putperest toteminin cazgırlığını yapacaktı.)

Devlet Bahçeli’nin tavrı, kendisi hakkındaki MİT’çilik rivayetleri gözönüne alındığında yadırganacak birşey değil..

Esad Efendi o Nisan ayında Türkiye’yi terk etti ve bir daha da dönmedi.

Dönemedi.

*

Ancak, Esad Efendi 2000 yılında, vefatından beş ay önce, hac sırasında Hicaz’da cemaate şunu söylemiş bulunuyor: MİT’ten birileri geldi bana bazı tekliflerde bulundular.. Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şeyler değil.” (Esad Efendi’nin bunları söylemiş olduğunu, o yıl hacca giden Av. Yalçın Ünal, bana ve Av. Kemal Yavuz Ataman’a hac dönüşünde söylemiş bulunuyor.)

Söz konusu hacdan bir iki ay önce (2000 yılı ortalarında) Esad Efendi İsveç’teydi ve Rafet Candemir’in telefonu vasıtasıyla kendisiyle görüşmüştüm.. Bana, İsveç’e gelmemi emretmişti.. (Sigortam olmadığı için vize başvurusu bile yapamadım… Yol param bile yoktu ya neyse, borç para bulabilirdim.)

Eylül ayı sonu ya da Ekim ayı başında (haccın akabinde) ise Kemal Kaptaner beni arayıp, Hocaefendi’nin ABD’deki cemaat mensuplarına beni ABD’ye yerleştirmeleri talimatını vermiş olduğunu söylemişti. (ABD’deki kardeşler, Allah razı olsun, yol harçlığı gönderdiler. Fakat bu da, vize alamadığım için gerçekleşmedi.)

Ne var ki, Esad Efendi’nin beni neden yurtdışına çıkarmaya çalıştığını ancak 16 yıl sonra anlayabildim..

2016 yılı sonbaharında beni ziyaret eden (Siyasal Bilgiler’den sınıf arkadaşım, Almanya’da mukim) Hacı Murat, Esad Efendi’nin benim yurtdışına çıkarılmam teklifini önce Almanya’dakilere yapmış bulunduğunu söylemişti.. Kendisinin ve Avustralya’dan Mehmet Ali Torlak’ın da içinde bulunduğu bir topluluğa benim için, “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum.. Her yerde MİT bunun karşısına çıkıyor” demiş durumdaydı.

Aklıma takılan soru şu: Esad Efendi’nin Hicaz’da hac sırasında sözünü ettiği MİT görüşmesinde benim bahsim de geçmiş olabilir miydi?..

Geçtiyse, MİT’çilerin hakkımda söyledikleri mi, Esad Efendi’nin ciddi şekilde kaygılanmasına neden olmuştu?

*

Tabiî ki Esad Efendi Almanya’da benim hakkımda bunları söyledikten sonra MİT canibinden bana gelecek (birilerine havale edilip ihale edilmiş) “taşeronlu” bir suikast, “faili meçhul” değil “faili malum” olurdu.

Ancak, demokrasiler fazilet rejimiydi ve demokrasinin faziletleri gibi çareleri de tükenmezdi.. Hayattan yorulmuş olanlar için zehirleme ve trafik kazaları gibi “doğal görünümlü” yaşam emekliliği hizmet seçenekleri de mevcuttu.

Nitekim, Esad Efendi söz konusu haccından beş ay sonra, 4 Şubat 2001 tarihinde, Avustralya’da yaşadığı bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

O sırada kimse Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gitmiş olabileceğini söylemedi..

Söylenseydi, o konjonktürde baş şüpheli, ("dış güçler" kökenli 28 Şubat'ın yurtiçindeki mümessili/acentası, işbirlikçisi ve koordinatörü) MİT’ti.. “Faili meçhul (gizli)” işlerden en iyi onlar anlardı.

Ve o sırada iktidarda “Bahçeli, Mesut Yılmaz ve Ecevit’in 28 Şubat hükümeti” vardı.

İki yıl sonra ise artık iktidar makamı AK Parti’nin (Erbakan’ın talebelerinin, eski ekibinin, 28 Şubat’ın “mağdur”larının) elindeydi.

Ve birdenbire Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gitmiş olabileceği dedikodusu çıkarıldı.. (Avustralya’da önceden de, kendisini S. G. sahte ismi ile tanıtmış olan şahıs etrafında birtakım şüpheler dile getirilmişti, fakat Türkiye’de pek kimsenin gündeminde yoktu.)

Evet, AK Parti dönemi başlayınca, "Esad Efendi suikasti"yle ilgili (MİT'i denklemden düşüren, unutturan, hatta aklayıp paklayıp tertemiz en beyaz yıkayan) senaryolar dillendirilmeye başlandı. 

Mesela gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak, Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratı tarafından öldürülmüş olduğunu yazdı.. (Arslan Bulut’un “kanka”sı “yalan rüzgârı” Doğu Perinçek ise 1997 yılında, Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratından para almış olduğunu yazmıştı.. Bunun üzerine Doğu Perinçek hakkında bir yazı kaleme almıştım ve beni mahkemeye verip o günün parasıyla 3 milyar TL [bir daire parası] tazminat talep etmişti.)

Sonradan Türk istihbarat kaynaklarıyla “iltisak”lı başka yazarlar da koroya dahil oldular.. “İngiliz istihbaratı tutmadı, Vatikan verelim” hesabı “Esad Efendi’yi Barnabas İncili’nden dolayı Katolikler öldürdüler” diye bir Dan Brownvari hikâye ürettiler.

*

İsmailağa Cemaati’nin önde gelen hocaları, 1 Mayıs 2024 tarihinde bir basın buluşması yapmış ve bu arada 28 Şubat dönemiyle ilgili bazı bilgiler vermiş durumdalar.

Toplantıya katılanlardan (Independent Türkçe’nin genel yayın yönetmeni) Nevzat Çiçek şunları yazdı:

2001 yılında devletten olduğunu söyleyen bazı kişilerin Mahmut Efendi'yi can güvenliğini gerekçe göstererek yurt dışına götürmeye çalıştıklarını, yola çıkıldığını ancak Mahmut Efendi'nin Edirnekapı'dan ‘Ben öleceksem burada öleceğim’ diyerek gitmediğini ve götürülecek olan ülkenin Suudi Arabistan olduğunu belirttiler.”

“Devletten olduğunu söyleyen” bazı kişiler..

Bunlar olsa olsa MİT’çi olabilirler..

Çünkü diğer kurumlar bu şekilde çalışmaz.. Mesela Emniyet Teşkilatı, “Seni koruyamıyoruz, Suudi Arabistan’a ihraç edeceğiz” demez.. Bir istihbarata sahipseler tedbir alır, gereğini yaparlar.

MİT’çiler ise, öyle anlaşılıyor ki, “Can güvenliğin tehlikede” diyerek Mahmud Efendi’ye ve İsmailağa Cemaati’ne operasyon çekmek istemişler.

Hayır, sene 1997 değil, aradan dört yıl geçmiş, 2001 yılına gelinmiş, ve birileri Mahmud Efendi’ye “can güvenliğinin bulunmadığını” söylüyorlar. (Haksız değiller.. MİT’in meşhur isimlerinden Mehmet Eymür’ün “atin.org” adlı sitesinde yazılanlara bakılırsa, bazı MİT’çiler hem 1990’lı yıllarda hem de 2000’lerde cinayetler işlemişler.. Eymür, şu anda Bahçeli’nin danışmanlığını yaptığı söylenen [dönemin MİT müsteşarı] Şenkal Atasagun’a ciddi suçlamalar yöneltiyordu.)

Esad Efendi 2001 yılının Şubat ayında hayatını kaybetmiş, İskenderpaşa Cemaati emin ellere teslim edilmiş, ve ardından sıra galiba İsmailağa’ya gelmiş.

“İskenderpaşa işi tereyağından kıl çeker gibi kolayca tertemiz halloldu.. Benzer birşey İsmailağa’da niçin yapılamasın ki?!” diye düşünmüş olabilirler miydi?

*

Mahmud Efendi için güvenli yer Vehhabî cenneti Suudi Arabistan’mış, Ehl-i Sünnet diyarı Türkiye değilmiş..

Türkiye niye güvenli değildi?

2001 yılında Mahmud Efendi’yi kim öldürmek, canına kastetmek istiyor olabilirdi?. Türkiye’deki Vehhabîler mi?

Mahmud Efendi’yi kim niçin öldürsündü?

Her neyse.. Diyelim ki can korkusuyla kalkıp Suudi Arabistan’a gitmişti, bunun etkileri neler olurdu?

Birincisi, cemaati panikler, tedirgin olur, korkuya kapılırdı. (İskenderpaşa’da bu oldu.)

İkincisi, birilerine İsmailağa Cemaati için “yurtdışı bağlantılı, kökü dışarda, yabancılarla işbirliği içinde, Vehhabîliğin etkisi altında, Selefî eğilimli” vs. türünden ithamlarda bulunma fırsatı verilmiş olurdu.

Üçüncüsü, Mahmud Efendi’nin yokluğunda cemaatteki bazı isimlerin öne çıkmasının zemini hazırlanmış, meydan boşaltılıp hazır hale getirilmiş olurdu.

Dördüncüsü, böyle bir durumda Mahmud Efendi’nin, can güvenliğini sağladıkları için “devletin adamları”na minnettar ve müteşekkir olması beklenirdi.

Suudi Arabistan’a gidecek ve belki şöyle düşünecekti: “Buraya gelmeseydim muhtemelen ölmüştüm.. Öldürülmüştüm.. Sağolsunlar, devletin bu adamları benim için ne zahmetlere katlandılar, benim can güvenliğim için ne fedakârlıklarda bulundular.. Benim canımın derdine düşen yalnız devletimizin bu adamları.. Gerçek dost kara günde belli olur.”

Evet, onlara inanması durumunda artık onların güdümüne (istihbaratçıların tabiriyle “kontrol”ü altına) girerdi..

Onu Suudi Arabistan’a götürenler istedikleriyle görüştürecek, istemediklerini ise kapıdan çevirebileceklerdi.. Tabiî ki Mahmud Efendi’ye de “Hocam, size suikast yapan çıkabilir, biz önlem alıyoruz, bildiğiniz gibi değil, ortalık maskeli hain kaynıyor” filan diyeceklerdi.

Hoca’yı abluka altına alıp dünyadan izole edeceklerdi.

*

Sonra da başlayacaklardı “bilgilendirme”ye ve “yönlendirme”ye..

Mesela öldüğünde yerine Cübbeli’nin geçmesini istiyorlarsa Cübbeli ile ilgili müjdeli haberler verecekler, mürit görünümlü elemanlarına rüyalar anlattıracaklardı..

İstemedikleri adamlar hakkında ise pireyi deve yaparak kabahat çetelesi sunacak, ihanet hikâyeleri uyduracaklardı.

Gerçekten de Mahmud Efendi Suudi Arabistan’a gitseydi mesela bir Cübbeli kolayca şeyh olabilirdi.. O dönemde karizması yerindeydi, (tıpkı Erdoğan gibi hapis yatmış olduğu için) hakka davetin mağdur fedaisi konumundaydı..

Henüz internetlik kasetleri de yoktu.. Takva elbisesi lime lime ve delik deşik olmamıştı.

O sırada Mahmud Efendi Suudi Arabistan’da (MİT açısından mutlu bir tesadüfle) ölseydi, birkaç kişi çıkıp “Hocaefendi bize kendisinden sonraki şeyhin Cübbeli olduğunu söylemişti” dediğinde, başka birkaç kişi de rüya anlattığında, İsmailağa’nın aklı başında ve Cübbeli’nin ciğerini bilen birkaç hocası dışında kimse “Bu işte bir bit yeniği var” diye düşünemez, Cübbeli’nin şeyhliğini sorgulamayı aklından geçiremezdi..

Üstelik itiraz eden çıkarsa birileri “Demek ki bunlar Cübbeli’yi kıskanıyorlar, belki de postta gözleri vardı” diye yaygarayı koparırlardı.

*

Mahmud Efendi’nin yurtdışına çıkmayı kabul etmemesi herşeyi bozmuş.. Pişmiş aş, katılan bir sürahi dolusu suyla heder olmuş.

Yurt içindeyken onun ağzından birtakım rivayetler uydurmak kolay değil.. En yakınındaki kişilere, çoluk çocuğuna, akrabasına, yakın adamlarına, ani bir ölüm durumunda mesela sözünü ettiğimiz türden bir Cübbeli hikâyesini kabul ettirmek mümkün olmazdı.. Cübbeli propagandası yapana, bunlar, “De get lan, biz gece gündüz Hocaefendi’nin yanındaydık, böyle birşey olsa önce bizim haberimiz olurdu” derlerdi.

Şeyh efendi yurtdışında olunca iş değişiyor, yakın çevresinin şahitliği hükmünü yitiriyor..

(Böylesi bir durum İskenderpaşa’da yaşandı. Hürriyet gazetesinin, Esad Efendi’nin vefatından iki gün sonraki, yani 6 Şubat 2001 tarihli sayısında, merhumun ağabeyi Ahmet Mithat Coşan‘ın bir açıklaması yer almıştı: 

“Mithat Coşan, kardeşinin yerine kimin geçeceği yolundaki bir soruya da, ‘Hiç bir isim yok. Esat Coşan’ın çalışmalarına devam edilip edilmeyeceği durumu ise, bu konuda kabiliyetli arkadaşlarımız varsa, vasiyeti varsa, ben bilmiyorum. Kendisinin işaret ettiği birisi varsa, bilgimiz yok, vasiyeti varsa, ‘şöyle olsun’ diye o yerine getirilir’ dedi.”

Merhum Mithat Coşan, sadece kendi adına değil, aynı zamanda babası Hafız Halil Necati Coşan Efendi adına konuşuyordu, çünkü aynı evde birlikte yaşamaktaydılar.)

*

Mahmud Efendi’nin Suudi Arabistan’a ihraç edilmesi projesi (ya da operasyonu), eski MİT’çi Prof. Mahir Kaynak’a yapılan benzer bir teklifi akla getiriyor.

Kaynak, Takvim gazetesine şunları söylemişti:

2 istihbaratçı geldi ve ‘Hocam seni öldürecekler, seni yurtdışına kaçıralım’ dedi. ‘Pasaportum bile yok’ dedim, ‘Biz hazırladık bile‘ dediler. Ertesi gün haberlerde ‘Mahir Kaynak, Berlin’de‘ diye yazı gördüm. Bunun bir operasyon olduğunu anladım ve kaçmayı kabul etmedim. Ya beni yok edeceklerdi ya da yakalatıp, ‘Mahir Kaynak kaçtı, yakaladık’ diyeceklerdi.” 

(http://www.takvim.com.tr/guncel/2011/03/01/mahir_kaynaktan_28_subat_anilari)

Kaynak, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan bir röportajında kendisine yöneltilmiş olan “Ölüm korkunuz oldu mu?” şeklindeki soruya ise şöyle cevap vermiş:

“Oldu. Hakkımda PKK'dan para aldığıma dair gazeteler yazı yazıyorlardı. Beni tanıyan bir adam sizin oturduğunuz koltuğa oturdu ve bana ‘hocam sizi öldürecekler’ dedi. ‘Valla öyle gözüküyor ama yapacak bir şey yok’ dedim. Bana ‘yurdışına kaçın’ dedi. Ben de ‘pasaportum bile yok’ dedim. Cebinden benim için hazırlanmış bir pasaport çıkardı. Ben de durumdan işkillendim ve sizi ararım dedim. Onlar gittikten sonra şöyle düşündüm, ‘bunlar beni yolda bertaraf edecekler, kaçınca da suçlamayı kabul etmiş olacağım. Ölmek bundan daha iyidir, aileme kötü bir isim bırakmam’ dedim. Ertesi gün televizyonda ‘Mahir Kaynak Berlin'de görüldü’ diye bir haber çıktı. Meğer, beni Berlin'e götüreceklermiş.”

(https://www.yenisafak.com/hayat/devlet-yari-yolda-birakti-allaha-sigindim-377995)

Kendileri gibi MİT’te çalışmış, Allah’a ve ahiret gününe inandığını söylemekle birlikte irticacı olarak suçlanmasını gerektirecek söylemleri bulunmayan ve “anayasal düzen” için tehdit oluşturmayan bir adam için böyle tezgâh kuranlar başkalarına ne yapmaz!

(Anayasal düzen için tehdit oluştursa kaç yazar! Ateş olsa cirmi kadar yer yakar!

Türkiye’de anayasal düzeni yıkabilecek tek güç ordudur.. 1960’ta olduğu gibi darbe yapar, anayasayı rafa kaldırır, sonra istediği düzeni kurar..

Bu ülkede, ne kadar zengin ve kalabalık olursa olsun, herhangi bir partinin, cemaatin, grubun, legal ya da illegal bir örgütün düzeni “yasa dışı” yollarla değiştirebilmesi mümkün değildir. Nerde kaldı ki Mahir Kaynak gibi dili ve kaleminden başka gücü, serveti, dayanağı olmayan insanlar değiştirebilsinler!)

Belli ki Kaynak’ın Kürt meselesi konusundaki yaklaşımından birileri rahatsız olmuş ve “PKK’dan para alıyor” diye haber üretip medyaya servis etmişler.

Fakat böyle bir yalan haber üretilmesinin tek nedeninin Kaynak’ın itibarının yerle bir edilmek istenmesi olmadığı anlaşılıyor.. Bu tür haberlerle Kaynak’a gözdağı ve korku vermek, bu korkuyu kaldıraç olarak kullanarak onu “suçlu gibi görüneceği” bir kaçışın içine sürüklemek istemişler..

Öyle ya, suçlu değilse niye kaçsın ki?!.. Çiğ yemeyenin karnı ağrır mı?!.. Karnı ağrıyorsa bir çiğ yemişliği vardır elbette.. Böyle düşünüleceğini biliyorlar. 

(Benzer bir Almanya eksenli operasyonu merhum Muhsin Yazıcıoğlu'na da yapmak istemişlerdi.. 2009 yılı başlarında, vefatından kısa süre önce, Almanya'da bulunduğu sırada, "hayatının tehlikede olduğu, Türkiye'ye dönmemesi gerektiği" mesajı ona ulaştırılıyor.. Dönmese, Almanya'da kalsa, "Sene olmuş 2009.. İktidarda AK Parti var, ve bu korkak adam tutup gâvur beldesine kaçıyor!.. Vatansever adam bunu yapar mı?!" diyerek yaygara koparacak, itibarını beş paralık edecekler.)

Evet, dört başı mamur bir operasyon.. Mahir Kaynak'a beleşten pasaport bile hazırlamışlar.. (Pasaport hazırlamak için Emniyet’e gitmeleri gerekmiyor, istedikleri sahte kimliği, belgeyi ve pasaportu hazırlama imkânları mevcut.)

Artı, medya da ellerinin altında olduğu için ertesi gün yayınlanacak haberi de daha baştan hazırlamışlar.. (Fakat biraz unutkanlık var gibi.. Mahir Kaynak’ı yolcu etmeden haberi medyadaki bağlantılarına veriyorlar, lakin sonradan bu yaptıklarını unutuyor, “Haberi iptal edin” demeyi akıllarına getiremiyorlar.)

Hayat böyledir.. Kusursuz katil de, kusursuz cinayet de yoktur.

*

Söz buraya gelmişken, merhum Kadir Mısıroğlu’nun bir kitabında yer alan şu satırları da aktaralım:

Bir gün [Alman şehirlerinden] Aachen’da Türk havayolları acentalığı yapmakta olan Hanefi Ağırman kardeşimizin dükkânında bu mesele açıldı [Erbakan’ın Almanya’ya Millî Görüş Teşkilatı yönetiminde yer alıp çalışması için gönderdiği emekli müftü Cemaleddin Kaplan‘ın 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Erbakan‘ın hapiste olmasını fırsat bilerek teşkilattan ayrılıp yeni bir oluşum meydana getirmesi ve halifeliğini ilan ederek Türkiye düşmanlığı yapması meselesi]. Orada demiştim ki:

– “… [Devlet] Milletin teşkilatlanmış ve siyaset sahnesine aksetmiş şahsiyetinin adıdır. O biziz. Ona papaz kıyafeti giydirilmiş. Yani elbise makamındaki üslup yabancıdır. Bizim mücadelemiz bu üslupladır, devletin kendisiyle değil!.. Onun [elbisesinden dolayı] zahirî görünüşü yüzünden içindeki gövdeyi imha etmek akılsızlıktır. Cemaleddin bunu yapan bir aptal durumundadır.”

Ben bu sözleri söylediğim zaman orada Hanefi Ağırman’ın bir çok misafiri vardı. Meğer bunlardan birisi MİT teşkilatı ileri gelenlerindenmiş. İki-üç gün sonra çıkıp bana, Limburg’daki fabrikaya geldi. Hüviyetini göstererek benimle açık açık konuşmak istediğini söyledi. Gösterdiği hüviyetten Trabzon doğumlu olduğu görülüyordu [Gösterdiği kimlik büyük ihtimalle sahtedir]. Hemşehriliği de ileri sürerek:

“Hanefi Ağırman’ın dükkânında seni dinledikten sonra gidip elçilikteki dosyana baktım. [Ağırman’ın ofisinde dinlediklerini Ankara’ya rapor etmiş, ve muhtemelen Ankara’dan ona, “Git Mısıroğlu’na bir işbirliği teklifinde bulun, taş attık da kolumuz mu yoruldu” diye talimat gelmiştir.] Doğrusu senin namına üzüldüm. Sen vatansever bir insansın! Böyle gurbette sürünmemelisin! Cemaleddin gibilerden çok farklısın! Ancak bir mesele var: M. Kemal Paşa!.. Artık bu bahsi kapatsan da biz de yardım etsek vatana dönsen olmaz mı?” dedi.

[Esad Efendi’ye yapılan “şirk” teklifinin bir benzeri.. Bunların “değişmez amentü”sünün ilk maddesi Selanikli’ye imandır.. Sadece Allah’ın ve Rasulü’nün yolunda olmayacak ve sadece Kâbe’ye yönelmeyeceksin, ilk kıblen Anıtkabir olacak.. Allah ve Rasulü’nün ilkelerine, Selanikli’nin ilke ve inkılaplarının izin verdiği ölçüde tabi olacaksın.. Selanikli’nin ilke ve inkılaplarıyla çelişen İslamî hakikatleri, Diyanet’in hiçbir hutbesinde Şeriat kavramına yer vermyişi gibi, es geçecek, görmezden geleceksin.]

Kendisine sordum:

– “Sen İslamiyet’i ve M. Kemal Paşa‘yı ne kadar bilirsin?!

– “İslamiyet’i Cuma namazı kılacak kadar, M. Kemal Paşa’yı da mektepte öğrettikleri kadar bilirim!” dedi.

– “Bak!” dedim. “Sen, dini de M. Kemal Paşa’yı da benim kadar bilsen, benim zapt-ı nefs ettiğim [kendimi tuttuğum] kadar bile sükût edemeyip feryad u figan ile bağırırsın! Gerçekler o kadar acıdır!..”

– “İyi ama kanun var. Bak hapsediliyorsun, vatancüdâ oluyorsun!.. dedi.

... Bu minval üzere konuşmada cevap veremeyince:

– “Bak!.. Sen ‘Yunan Mezalimi[kitabını] yazmışsın!.. ‘Moskof Mezalimi‘ yazmışsın!.. Bizim şirket (MİT’i kastediyor) bunlardan dolayı sana müsamaha etmiştir. Sen [İlk TBMM üyelerinden, Cumhuriyet’in ilk Sağlık ve Milli Eğitim bakanlarından, Atatürk karşıtı] Rıza Nur’un [Atatürk’ü yerden yere vuran] hatıralarını yayınladın!.. Onun [bu hatırat yayınının] çeyreği kadar bir iş yapmamış nice insan, faili meçhul [yapanı bilinmeyen] bir cinayetin kurbanı olmuştur. Bu demektir ki, sen bizim müsamahamız sayesinde hayattasın. Bunun değerini bil!” … [Görüldüğü gibi”Nicelerini öldürdük, faili meçhul olarak kaldı” demek istiyor.]

Buraya Türkiye’ye döndükten sonra eski MİT’çi Mahir Kaynak‘ın bir sohbette söylemiş olduğu şu sözleri de kaydedersem mücadelemizde karşılaştığımız bazı hadiselerin daha kolay anlaşılacağını zannediyorum. Mahir Kaynak demişti ki:

– “Arkadaşlar, düzene ters düşerseniz sizin -doğru veya yanlış- devlette [açıklarınızı içeren] bir dosyanız olsun. Bu, maddî [parasal] bir sûistimal [yolsuzluk vs.] olabileceği gibi, bir metres [zina] işi dahî olabilir. Elverir ki, cemiyette [toplumda] itibarınızı sarsmaya ve sizi tesirsiz [etkisiz, lafı dinlenmeyen] hale getirmeye yarasın!.. [Ancak bazen, elde işe yarar bir dosya bulunmasa bile, Mahir Kaynak’a “PKK’dan para alma” iftirasının atılması gibi, yok yerden suç icat edilebilir. Çamur attığınızda ister istemez bir izi kalır, temizlemek zordur. İnsanlar da “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” derler. Dolayısıyla, medyadaki “Nuh’un köpekleri” cinsinden “MİT’in kelekleri ya da melekleri”ni tanımak için başvurulacak teşhis yöntemlerinden birisi budur: Kim “derinlerin hedefi”ndeki isimlerin üzerine yürüyorsa, itibarsızlaştırma operasyonunda rol alıyorsa, o bir “köpek, kelek ya da melek”tir.] Aleyhte müessir [etkili, sözü dinlenir, toplum tarafından benimsenip desteklenir] olduğunuz an bunu [açıklarınızı, ayıplarınızı] ortaya atarlar, buna rağmen yolunuza devam ederseniz [geri adım atmazsanız ve müessir/etkili olursanız] bilin ki; hayatınız tehlikededir.

Bu iki MİT’çinin parmak bastığı gerçek belki bugün bile hâlâ aynı dehşetle devam etmektedir.

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 161-2.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."