mahmut toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mahmut toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ŞEYTANÎLERİN EN BÜYÜK HİLESİ

 



İlahiyatçı Mahmut Toptaş, Millî Gazete'nin bugünkü (20 Eylül 2023 tarihli) sayısında şunları söylüyor:

İlk insan, ilk elçi ve ilk dua...

İlk insanın, Hazreti Adem aleyhisselam olduğunu herkes kabul eder.

İlk peygamber olduğunu, Müslümanlar kabul eder.

İlk duasını da Kur’an-ı Kerim haber verdiği için, Müslümanlar kabul ederler.

İlk dua:

“Her ikisi (Adem ile Havva): ‘Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer sen, bizi afvetmez ve bize acımazsan, biz hüsrana düşenlerden oluruz’ dediler.” (A’raf Sûresi, ayet 7/23)

Hazreti Adem babamız ve peygamberimizin duası, bizim de duamızdır.

Rabbimiz, bizim bu duadan dersler almamızı ister.

Duanın sebep olduğu olayı hatırlayalım:

“Kendilerinden gizlenen avret yerlerini, onlara açmak için şeytan onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Sizin melek olmanızı veya burada sonsuza değin kalanlardan olmanızı engellemek için Rabbiniz, size bu ağacı yasakladı."

“Ben size, nasihat edenlerdenim" diye onlara yemin etti.

“Böylece onları aldanmaya doğru sarkıttı. Ağacı tattıklarında, onlara avret yerleri açılıverdi. Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara, "Ben sizi ağaçtan yasaklamamış mıydım ve şeytan sizin için apaçık bir düşmandır dememiş miydim?" dedi.

Her ikisi: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer sen, bizi afvetmez ve bize acımazsan, biz hüsrana düşenlerden oluruz" dediler.

(Allah), "Birbirinize düşman olarak inin. Bir zamana kadar yeryüzünde sizin için yerleşecek yer ve geçinmek vardır."

(Allah), "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız" dedi.

Ey Adem oğulları, muhakkak size çirkin yerlerinizi örtecek ve sizi süsleyecek elbise indirdik. Takva elbisesi ise işte o, daha hayırlıdır. İşte bu, Allah’ın ayetlerindendir ve öğüt almaları içindir.

Ey Adem oğulları, şeytan sizin anne ve babanızın çirkin yerlerini onlara göstermek için onların elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de fitneye düşürmesin. O ve onun kabilesi sizi, sizin göremeyeceğiniz yerden görürler. Muhakkak biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostu kıldık.” (A’raf Sûresi, ayet 20-27)

Duaya dikkat ediniz.

Tekrar okuyunuz.

Hazreti Adem’i kandıran şeytan.

Onların mantığına hitap ederek yasak meyveyi yediriyor ve onların avret mahallerinin açılmasına sebep oluyor ve onların cennetten yeryüzüne indirilmesini sağlıyor ama Hazreti Adem, duasında bunlardan hiç bahsetmiyor.

Kabahati şeytanın üstüne atarak kendini temize çıkarmaya çalışmıyor.

Günümüzde bazı kardeşlerimizin biz, sütten çıkmış ak kaşıklar iken bizi karartan Yahudi, Mason, komünist, ateist, eşimiz, annemiz, babamız, kardeşlerimiz, komşularımız, liderlerimiz, ortaklarımız, üstlerimiz, astlarımız gibilerin üzerine bizim hatalarımızı da onların yanlışlarıyla karma yapıp, onların üzerine boşaltıverdiğimiz gibi Hazreti Adem de iblisin üzerine tamamını boşaltma tarafına gitmiyor.

“Biz (o yasağı çiğneyerek) kendimize zulmettik” diyorlar ve kendilerini suçlayarak af edilmelerini Rablerinden istiyorlar.

Biz, kendi can ve tenimizde, şeytanın vesvesesinin girmesine açık kapılar aralıyoruz ki, bizi kandırmak için uğraşıyor ve aklın hayalin almayacağı hataları işletiyor.

Biz kendimizi göremediğimizden, görsek bile yaptığımız hataları kendimize yakıştıramadığımızdan dışımızdan bize tuzak kuran, kurmaya çalışanlara sataşarak kendimizi temize çıkarmaya çalışıyoruz.

Belki birilerini kandırabiliriz ama Allah celle celalühü kandıramayız.

En iyisi, içimizde şeytanın sesine kulak veren nefsimizle şeytanımız arasındaki iletişim ağlarını koparmak.

Şeytanın 24X360 çalışmaya devam ettiğini,

Nefsimizin antenlerinin, şeytan frekansına ayarlı olduğunu,

Nefsi emareye değil,

Nefsi levvame (yani kendini suçlama)’ye dikkat ederek kendimizi temizlemek için Rabb’in ayetlerine itaate devam etmemizi,

Şeytan taşlamanın ömürde bir defa hacda olduğunu bilip ömrümüzü şeytan ve şeytanlaşmış insanları taşlamakla değil,

Rahman’a ibadet ve itaatin 24X360 olduğunu ve bizi yaratının emir ve yasaklarını öğrenmek, yaşamak ve yaşatmakla geçmesi gerektiğini bilip yapmaya dikkat edelim.

*

Bunları yazmış..

Sözleri ilk anda kulağa hoş geliyor ama yanlış..

Bir defa, Hz. Adem aleyhisselam’ın öyle dua etmiş olmasından hareketle “Başka dua etmiyordu, duası sadece bundan ibaretti” diyemeyiz.

Elbette başka dualar da ediyordu, fakat Kur’an, Hz. Adem’in yaptığı bütün duaları bilelim diye indirilmedi.

Ayrıca, söz konusu duasından hareketle Şeytan’dan hiç şikâyetçi olmadığı sonucuna da varılamaz.

Mahmut Toptaş, sanki Allahu Teala “Adem Şeytan’dan şikâyetçi olmadı, sadece kendisini suçladı” diye bir ayet indirmiş gibi konuşuyor.

Yorumlarına dikkat etmesi lazım.. Bu Kur’an tefsiri öyle akılsız ve mantıksız boşboğazlıkla yapılabilecek bir şey değildir.. Burası yüksek gerilim hattıdır, ebedî helake neden olabilir.. Kur’an hakkında konuşmak, falan ya da filan şairin şiirleri hakkında gevezelik etmeye benzemez.

İnsan farkında olmadan Allahu Teala’ya iftira etme, söylemediğini söyletme durumuna düşebilir.

*

Evet, Şeytan’ın insan üzerinde bir hâkimiyeti yoktur, sadece vesvese verebilir.

Günahı insan kendisi işler, Şeytan zorla işletmez, işletemez. Fakat günahı süsler, güzel gösterir.. “Bi kerecikten bişey olmaz, Allah affeder” der.

“Seni gurur ve kibre sürükleyen amelden, kendi değersizliğini anlamanı sağlayan günah daha hayırlıdır; sonra bir sen mi günah işliyorsun, herkes günahkâr, günah işlemeyen mi var?!” filan diye konuşur.

Hepsi bu kadar.

Dolayısıyla hiç kimse hiçbir günah için başkalarını bahane ederek kendisini temize çıkaramaz.

Ancak bu, Şeytan’dan ve ordusundan hiç bahsetmemeyi, insanları onların tuzaklarına karşı uyarmamayı gerektirmez.

Nitekim Allahu Teala, Şeytan’ın Hz. Adem ile Hz. Havva’ya oynadığı oyunu anlatarak bizi uyarıyor.

Şeytan’dan hiç bahsetmeden “Adem ile eşi isyan etti, günahkâr oldular” buyurmuyor.

Mahmut Toptaş’ın da yazdığı gibi şöyle buyuruyor:

“Ey Adem oğulları, şeytan sizin anne ve babanızın çirkin yerlerini onlara göstermek için onların elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de fitneye düşürmesin. O ve kabilesi sizi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden görürler. Muhakkak biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostu kıldık.” (A’raf Sûresi, 7/27)

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ediyor:

“Ey Âdemoğulları, sakının şeytan sizi de fitneye düşürmesin. Babanızın ananızın kötü yerlerini, (Mücahid'in tefsirine göre kendilerine fenalık veren günahlarını) kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak, üzerlerindeki takva elbisesini sıyırtarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sizi de aldatıp fitne ve belaya düşürmesin, sakının.  Çünkü o ve o kabilden olanlar sizi, sizin onları görmeyeceğiniz yönden görürler. İblis de cin taifesinden olduğundan, o şeytan ile onun hemcinsleri, zürriyeti ve askerleri, insan nazarından gizlenebilen cin güruhundandırlar. Ve hafiye ve casus gibi insanı görmediği tarafından vurur avlarlar. Tefsirciler demişlerdir ki, bundan insanın şeytanı hiç görmeyeceği sanılmamalıdır. Görülmeyecek yönden görebilmek hiç bir şekilde görülememeyi gerektirmez. Gerçekte bir insan bile diğer insanı göremeyeceği yönden görebilir, şeytan da insanı böyle görmediği tarafından aldatır ve hatta bazan görünür de şeytan olduğunu sezdirmez, şeytan olduğunu gizlemeyerek göründüğü de olur. ‘Şeytan sizi fitneye uğratmasın’ yasaklaması da gösterir ki, bir insan için şeytanın fitnesinden geri durmak ve çekinmek mümkündür. Demek ki şeytan, gözle görünmediği halde bile onun şeytanlık ve aldatma noktaları bilinebilir. Ve bilinemediği halde bile takva giysisi, iman ve korku hissi onun fitnesine en kuvvetli bir engel teşkil eder. İnsan dışıyla ve içiyle maddî ve manevî bakımdan silahlanmış olur. Takva elbisesi ile içinden dışından giyinmiş bulunursa, şeytan onu görmediği tarafından gördüğü halde bile etki edip aldatamaz. Şu halde şeytandan takva elbisesi ile sakının. ‘Muhakkak ki biz şeytanları, iman şanından olmayan imansızların dostları: velileri, âmirleri, iş başları, başlarına bela olmuş yakınları, arkadaşları kılmışızdır.’ "

İmdi, şeytan dediğimiz varlıklar, cinlerdir.. İnsanlardan da şeytanlaşmış olanlar (şeytanîler, şeytancılar, satanistler) bulunuyor.. Zamanımızda sayıları çoğaldı.

Bu şeytanlar bizi, bizim onları göremeyeceğimiz yerden görürler.. Cin şeytanları daima tarassuttadır. İnsan şeytanîlerinin bazıları da sizi bilgisayarınızdan, telefonunuzdan vs. takip ederler. Bazen evinize, işyerinize vs. kamera, ses kayıt cihazı vs. de yerleştirirler. Bir açığınızı yakalayıp şantaj yapabilmek için.. 

Bunların en azgınları bozuk fikirleri sanat, edebiyat, bilim, sosyal ve kültürel etkinlik vs. ambalajı içinde piyasaya sürerler. 

*

Mesele Mahmut Toptaş’ın anlattığı gibi olsaydı, “Eûzü besmele”nin “eûzü” kısmı olmazdı.

Niye Kur’an okumaya bile doğrudan besmele ile başlamıyoruz da önce Şeytan’dan Allah’a sığınıyoruz:

Kur'an okuyacağın vakit, o kovulmuş Şeytan'dan Allah'a sığın. Gerçek şu ki o Şeytan’ın, iman etmiş olanlar ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytan’ın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.” (Nahl, 16/98-100)

Mahmut Toptaş’a göre ise Şeytan’dan hiç bahsetmemek gerekiyor.. Niye?.. Çünkü Hz. Adem dua ederken Şeytan’ı hiç anmamış..

Anmamış da, Hz. Musa a. s. bir Kıptîye yumruk vurup ölmesine sebep olduğunda niçin şöyle demişti:

“Kendi tarafından olan adam, düşmana karşı Musa'dan yardım istedi. Musa da ona bir yumruk vurdu, derken adam öldü. Musa: ‘Bu, Şeytan’ın işindendir. Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşmandır’ dedi.” (Kasas, 28/15)

Yine, Yusuf a. s. da şöyle demiş bulunuyordu:

“… Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm)  rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Yusuf, 12/100)

Yine Eyyub a. s. da şöyle dua etmişti:

“Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, ‘Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu’ diye seslenmişti.” (Sâd, 38/41)

*

Mahmut Toptaş (gerçi onu da yanlış anlamış ama) Hz. Adem babamızda kalmış, bir türlü Musa, Yusuf ve Eyyub a. s.’a gelememiş.

O yüzden şöyle diyor:

“Günümüzde bazı kardeşlerimizin biz, sütten çıkmış ak kaşıklar iken bizi karartan Yahudi, Mason, komünist, ateist, eşimiz, annemiz, babamız, kardeşlerimiz, komşularımız, liderlerimiz, ortaklarımız, üstlerimiz, astlarımız gibilerin üzerine bizim hatalarımızı da onların yanlışlarıyla karma yapıp, onların üzerine boşaltıverdiğimiz gibi Hazreti Adem de iblisin üzerine tamamını boşaltma tarafına gitmiyor.”

Derler ki, Şeytan’ın en büyük hilesi, insanları kendisinin var olmadığına inandırmasıdır.

Yanlış değil...

Şeytan’ın var olmadığına, öyle birinin bulunmadığına inanırsanız, “Aklıma gelen herşey kendimden; Şeytan’ın vesvesesi diye bir şey yok” derseniz, ona karşı savunmasız kalırsınız, ondan Allahu Teala’ya sığınmazsınız, tedbir almazsınız, böylece Şeytan için hazır lokma olursunuz.

Aynı durum, Şeytan’ın kabilesi için de geçerlidir.. Unutmayalım, kabilesi, kendilerini velî (dost) edinen insanlardan da yardım alıyorlar.

Dolayısıyla, kendimizi sütten çıkmış ak kaşık ilan etmeyecek, günahlarımızın vebalini başkalarının sırtına atmayacağız, fakat Şeytan’ın “Yahudi, Mason, komünist, ateist, Hitlerci, Mussolinici, bilmem neci” kişilerden oluşan avanesi konusunda da dikkatli olacağız.

Şunu bileceğiz: Nasıl Şeytan’ın en büyük hilesi insanları kendisinin gerçekte var olmadığına inandırmaksa, velayetini üstlendiği şeytanlaşmış insanların en büyük hilesi de, kendilerinin gerçekte hiçbir şey yapmadıklarına, size asla tuzak kurmadıklarına, sizi takip etmediklerine, ayağınızı kaydırmaya uğraşmadıklarına, sizi dolandırmaya çalışmadıklarına, istismar edip kullanma niyeti taşımadıklarına sizi inandırmalarıdır.

Tabiî “siz” derken kastımız herkes değil.. “Siz”den kastımız Şeytan’a ve kabilesine boyun eğmemiş ve teslim olmamış, (milletçilik ve devletçilik de dahil olmak üzere) şeytanî ideolojilerin peşine düşmemiş olanlar..

Doğrudan Şeytan’a çalışanlar ile velayeti altındaki insanlara yanaşıp yalakalık yaparak dolaylı yoldan Şeytan’a hizmet edenler, Şeytan’ı velî (dost) edinen topluluklara “Beni de görün, bak ben de sizin askeriniz olmaya hazırım” diye yalvararak baktığı halde adamdan sayılmayıp istihdam edilmeyenler konu dışı..

*

Mahmut Toptaş!... Yazılarındaki sakatlık ve şaşırtmacaları Şeytan'ın iğvasına mı, yoksa doğrudan sana mı bağlamalıyız?


HELAK NE YANA DÜŞER USTA, HÜSRAN NE YANA?

 




Millî Gazete yazarı Mahmut Toptaş'ın bugünkü (24 Kasım 2022) yazısının bir bölümü şöyle:

“Bu memleket battı ağabey, kurtuluşu yok” diyenler dikkat etsinler, kendi kimliklerini söylemiş oluyorlar.

Rabbimiz, Yahudi ve Hıristiyanlar üzerinden bizi uyarıyor:

“De ki: Ey ehl-i kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önce sapıtan birçoğunu sapıttıran ve doğru yoldan sapan toplumun hevasına (kanunlarına) uymayın.” (Maide süresi ayet 5/77)

Sevgili peygamberimiz:

“Bir adam, ‘İnsanlar helak oldu’ derse, onların en kötüsü o olur veya insanları helak edenlerin başında o gelir” buyuruyor. (Müslim, Sahih, K. El-birr, bab 41, Malik, Muvatta, Ebvab’ül-kelam bab 1, Ebu Davud, Edeb, bab 85 Hadis 4983)

Hadisi şerh eden Hattabi, “Bu, ‘İnsanlar helak oldu’ sözünü ayıplamak için dahi söylememek gerekir.

Ayıplamak için veya kendisinin faziletini anlatmak için söylüyorsa yine helak olanlardan olur” diyor.

Söz konusu hadîsi heva ve hevesine göre yorumlayanlara da rastlanıyor.

Özellikle de nerede menfaat görürse oraya "dönen", helal haram demeden kesesini doldurmak için fırsat avcılığı yapan, güç sahiplerinin gölgesinde ense göbek geliştirmek için onların zulümlerinin avukatlığına soyunan tipler, birtakım olumsuzluklara işaret edildiğinde bu hadisi hatırlatmaktan keyif alırlar.

*

"İnsanlar helak oldu" şeklindeki söz, istisna içermediği için yanlıştır. Yoksa, her gün bir dolu insan imansız ölerek helak olup gidiyor. 

Ama herkes değil.

Fakat yanlışlık sadece bundan kaynaklanmıyor. Aramızdan hiç kimse, başka insanların helak olduğuna karar verecek konumda değil.

Nuh a.s.'ın kavminin (gemiye binenler dışında) helak olduğunu biliyoruz, fakat şu anda hayatta olan insanlardan kimlerin helak olacağı bizim bilgimizin dışında.

Bununla birlikte, genel kural olarak, "iman etmeyen, salih amel işlemeyen (namaz kılmayan, zekatı vermeyen, oruç tutmayan, günahları bırakıp tevbe etmeyen), hakkı (İslamî doğruları) tebliğ ve tavsiye etmeyen, (Allahu Teala'ya itaat yolunda) sabretmeyen ve sabrı tavsiye etmeyen" kimselerin hüsranda olduğunu Asr Suresi'nden biliyoruz. 

Bu hüsran, helak olma anlamına gelir.

*

Hüsran ne yana düşer usta, yalnız Avrupalıya mı düşer, Türkiye'nin laik Kemalist ataist düzenbazlarına ve onların "İslamcı olmayan yerli milli dindar işbirlikçilerine" hiç uğramaz mı?

Alparslan Kuytul'lar, Halis Bayancuk'lar niçin içerde usta, onlar (beğenmediğimiz yönleri olsa da) bizim "müslüman" kardeşlerimiz değil mi?

Hüsranda olmamak için hakkı kime tavsiye etmeliyiz usta, sabrı kime?

*

Şunu da belirtmek gerekiyor ki, Mahmut Toptaş'ın hadisi aktarış tarzı özensiz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "onların en kötüsü o olur veya insanları helak edenlerin başında o gelir" şeklinde "veya"lı bir ifade kullanmış değil.

Hadisin tercümesi, bir kelimedeki harekelerin durumuna göre ya "onların en fazla helak olanı olur" ("en kötüsü" değil) diye yapılabiliyor, ya da, "insanları helak etmiştir" diye ("helak edenlerin başında o gelir" değil).

Hadisteki ilgili kelime "ehlekü" şeklinde okunursa ism-i tafdil oluyor (Emsile'deki "ensaru" kalıbı) ve ilk anlama geliyor, "ehleke" diye harekelenirse geçmiş zaman kipinde bir geçişli fiil oluyor (if'al babı) ve ikinci anlam ortaya çıkıyor.

Konu, sorularlaislamiyet.com'da şu şekilde anlatılmış:

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki:

"Bir kimsenin 'İnsanlar helak oldu!' dediğini duyarsanız, bilin ki o, kendisi, herkesten çok helak olandır." [Müslim, Birr 139, (2623); Muvatta, Kelam 2, (2, 989); Ebu Davud; Edeb 85, (4983)]

Metinde geçen "ehlek" kelimesini ism-i tafdil olarak  “ehlekü” şeklinde okumak mümkün olduğu gibi fiil-i mazi olarak "ehleke" şeklinde okumak da caizdir. "Ehlekü" şeklinde okunduğu zaman -ki biz tercümemizi buna göre yaptık- bu kelime "en çok helak olan" anlamına gelir.

Bu birinci okunuş şekline göre "İnsanlar artık helak oldular." diyen kimse, insanların en çok helak olanıdır, demek olur. Çünkü böyle diyen kimsenin insanların helak oldukları hükmüne varması, onların kusurlarını ve ayıplarını teker teker araştırması neticesinde olmuştur. Gerçekte, insanlar, kusurlarından ve ayıplarından dolayı kendilerini cehennemlik olmaya ve dolayısıyla manen helak olmaya arz etmiş olsalar bile, onların bu durumu insanların ayıplarını teker teker araştırıp da onların kesinlikle cehennemlik olduklarını söylemek kadar tehlikeli değildir. Çünkü bu sözü söyleyen kimse, önce kulların kusurlarını araştırmakla, sonra da Allah'ın onlara nasıl muamele yapacağını bilmediği halde Allah adına kesin bir hüküm vermekle ve bu hükmü verirken de onları küçük görüp kendini beğenmekle, kendini daha büyük bir tehlikeye atmıştır.

Söz konusu kelime fiil-i mazi olarak "ehleke" şeklinde okunduğu zaman ise "helak etti" anlamına gelir ve bu okunuş şekline göre; "İnsanlar helak oldu, diyen kimse, insanları helak etmiştir." demek olur. Bir başka ifadeyle aslında Allah onları hiç de helak etmiş değildir. Fakat bu sözü söyleyen kimse kendi karanlık ve ümitsiz dünyasında, kendi düşünce ve arzularına göre insanları helake mahkûm etmiştir. Oysa Allah, onları mahkûm ettiğini açıklamadığı için gerçek onun verdiği hükmün tam tersine olabilir.

Fakat Allah'ın, vasıflarını açıkladığı ve helak olacaklarını bildirdiği insanları şahıs belirtmeden, mücerred vasıflarıyla açıklayarak insanları uyarmak böyle değildir. Aksine bu iş, Allah'ın kullarına yüklediği bir görevdir.

Söz konusu kelime böyle fiil-i mazi olarak okunduğu zaman bu kelimenin yer aldığı cümleden şöyle bir mana anlaşılır:

" 'İnsanlar artık helak olmuşlardır.' diyen kimse, insanların Allah'ın rahmetine karşı olan ümitlerini kırdığı ve onları ümitsizliğe düşürüp ibâdete karşı olan ilgilerini kestiği için, onları cehenneme sürüklemiş ve helak etmiştir."

Nitekim Ebû Davud'un da açıkladığı gibi bu hadisin râvilerinden [İmam] Malik de bu görüştedir.

(Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi, 16/226)

*

Bu "helakçı" üslup daha çok partiler tarafından seslendiriliyor diyebiliriz.

Kendileri iktidardaysalar herkes "kurtulmuştur", muhalefet ise milleti helak etmek için uğraşmaktadır.

Eğer iktidarı kaybederlerse millet kesin olarak helak olacaktır. Bu yüzden mutlaka onlara oy verilmesi gerekmektedir. Aksi mutlak helaktir.

Misal verelim de daha iyi anlaşılsın.. 

Erdoğan, 2017 yılındaki referandum öncesinde 5 Nisan günü Bursa'da şöyle konuşmuştu:

Bu halk oylamasında ‘evet' çıkınca sadece ülkemizin yönetim sistemi değişecek, emin olun bu durumda da her şey eskisinden daha iyi olacak. Türkiye koalisyon tartışmaları olmadan, istikrar ve güven ortamı tehdit edilmeden yönetileceği bir döneme girecek. Buna karşı çıkacağım derken dünyanızı da, ahiretinizi de tehlikeye atmayın

Türkiye Cumhuriyeti laik devlet olduğu için Allahu Teala bu milletin dünyasına ve siyasal tercihlerine karışamıyor, fakat aynı laik devletin Mısır ve Tunus'ta "Şeriat'e karşı laiklik" tavsiye eden "laiklik havarisi" (cumhur)başkanı, milletin ahiretine de hükmediyor.

Kimin ahiretinin tehlikede olduğu ondan soruluyor. 

Aynı Erdoğan, referandumun ardından 3 Mayıs günü şöyle konuşmuştu:

İslamcı olanlar atılıyor, İslamcı olmayanlar getiriliyor" deniliyor. Bir siyasi partinin çalışmalarında, İslamcı olmak ya da olmamak şeklinde bir ayrım yapmak zaten yanlış. Biz tekkeye mürit aramıyoruz ki.

Böylece "ahiret" faslı buharlaşıp gitmiş.

Mesele müritlik olsaydı "Senin yerin tekke, parti pırtı değil, biz de postnişin değiliz" denilmesi uygun olurdu da, burada önemsenmeyen sadece müritlik değil; İslamcı (İslam taraftarı) olmak önemsiz görülüyor.

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele.

Burada bir "referandumdan/oylamadan önce, referandumdan/oylamadan sonra" ya da "28 gün önce, 28 gün sonra" klasiği söz konusu..

İktidar cephesinin durumu bu da, muhalefet daha mı iyi?.. Daha berbat, hatta iktidar cenahını mumla aratır. 

*

Tabiî olayın bir de "her şey eskisinden daha iyi olacak" boyutu var.

Bir inşallah maşallah bile esirgenmiş. Kesin konuşuluyor. Ahiret "laik tekel"lerinde olunca, bu dünyanın kısa vadeli geleceği haydi haydi ellerinde olur.

Mahmut Toptaş'ın yazısına dönersek.. Kimlerin helak olacağı kadar kimlerin kurtulacağı da bizim bilgi ve yetki alanımızın dışında.

Toptaş gibi yazarların yukarıdaki türden yazılarının özellikle iktidar cephesinin ve gerisindeki "laik" düzen bekçilerinin hoşuna gidiyor olduğunu tahmin etmek güç değil. 

Hayır, bu türden yazılar yazmasınlar demiyorum, fakat madalyonun arka tarafını da göstermek zorundadırlar. 

Aksi, vebaldir. 

Ya bu topa hiç girmeyeceksin, ya da meseleyi tam anlatacaksın. 

Neyi söylediğin kadar neyi söylemediğin de, yerine göre, önemlidir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."