mehmet kutlular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet kutlular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI TAĞUTLUĞUN NERESİNDE?

 




Bu yazıda, İhsan Şenocak’ın “Ebu Hanzala'nın İftiralarına Karşı Son Sözüm – 2” başlıklı videosunun ilk üç beş dakikasını konu edineceğiz. 

Sözlerine, Halis Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı camilerle ilgili “tağut” iddiasını konu edinerek başlıyor.

Bayancuk’un yaptığı genelleme hatalı.. Tümden doğru değil..

Fakat tümden yanlış da değil.

*

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti rejimi (İslam’a göre, evet İslam'a göre) “tağut” hükmünde olduğu ve de Diyanet İşleri Başkanlığı devletin emri altında bulunduğu için, Diyanet camilerinin tağutî bir boyutu var. (Tağut kavramı için Soner Yalçın’ın hurafe kitabına değil, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Tâgût” maddesine bakınız.)

Türkiye Cumhuriyeti devleti, laikliği (siyasal dinsizliği) gereği İslam’ın (yani Allahu Teala’nın) hükümlerini dünya işlerinde dikkate almadığı (hatta irtica "tehlike"si kabul ettiği) için, otomatikman tağut hükmünü almaktadır. (İslam’a göre böyle.. Devletin anayasasına göre ise bu, çağdaşlık ve uygarlaşmışlık, medeniyetten nasiplenmişlik demek.)  

Böyle olunca, özerk olmadığı, doğrudan devletin emri altında bulunduğu için Diyanet teşkilatı da son tahlilde tağutun emri altındaki bir kurum haline gelmektedir.

Nitekim bunun bir sonucu olarak Diyanet, cuma hutbelerinde hiçbir zaman şeriat ve İslam devleti gibi kavramlara yer vermemektedir. (Veya verememektedir.)

*

Ancak bu, Müslümanlar’ın camilere küsmesini, onlara sırt çevirmesini gerektirmez.

Bundan 500 küsur sene önce Türkiye alevîleri namaz kılan, camiye giden insanlardı.. “Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail” ihtilafı sonucu camilere sırt çevirip “sivil ibadethaneler” (yeraltı ya da merdiven altı dinî kurumlar) oluşturunca yavaş yavaş, kademe kademe bugünkü namazsız niyazsız, semahlı “cemevi alevîliği” noktasına geldiler.

Bayancuk’un tespiti özü itibariyle doğruluk payı taşısa da, Diyanet’in camilerine karşı sergilenecek tavır konusunda söyledikleri tam doğru değil.

Mesela Kâbe putlarla dolu olduğu ve Kâbe’nin idaresi müşriklerin elinde bulunduğu halde Müslümanlar Hudeybiye’den sonra umre yapmışlar, tağutun elinde diye ona sırt çevirmemişlerdi.

*

Ancak, Müslümanlar’ın Diyanet’in bu rejimdeki konumu hakkında müteyakkız olmaları da gerekiyor.

Yani ona tümden bel bağlamamaları icab ediyor.. Bununla birlikte bütün Diyanet personelini suçlamak, yaptıkları hizmetleri görmezden gelmek de doğru değil.

(Benim yaşadığım mahallenin camisinin imamı, 2000’li yıllarda Avustralya’da altı sene Diyanet camisinin imamı olarak görev yapmıştı.. Bana şunu demişti: “Bizi, yurtdışına gidecek olan din görevlilerini topladılar, MİT’ten birileri gelip konuştu, ‘Yurtdışında beraber çalışacağız’ dediler.”

Merhum Kadir Mısıroğlu da hatıralarını anlattığı kitaplarında bu yönde malumat veriyor.. Yurtdışı tecrübesi var.

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin de anılarını anlattığı Simitçi adlı kitapta MİT’çiler ile müftüler ve imamlar arasındaki bağlantılar konusunda ilginç birşeyler yazmış durumda.)

*

Öte yandan, mescid-i dırarla ilgili ayeti de hatırlamak gerekiyor.

Fakat Türkiye’deki camilere külliyen mescid-i dırar denilemeyeceği gibi, bütün Diyanet personelini aynı torbaya doldurmak da doğru değildir.

Diyanet 1930’lu yıllarda da tağutun emri altındaydı fakat Diyanet’te görev yapan birçok zat, halkın İslam’ı unutmaması için unutulmaz hizmetler yaptılar.

Dolayısıyla, Bayancuk’un Diyanet’in tağutla bağlantısı noktasından yaptığı tespitin doğru, fakat bu tespite dayanarak yaptığı çıkarımların önemli bir bölümünün yanlış olduğu kabul edilebilir.

Fakat, Bayancuk’a inat olsun diye Diyanet’i tümden pîr ü pak, peygamberler gibi masum ve kusursuz ilan etmek de gerekmiyor. (Hayrettin Karaman'ın bu tür yazılarını tenkit konusu yapmıştık.)

*

İhsan Şenocak’ın sözlerine dönelim..

Halis Bayancuk’a karşı,  uyanık ya, “Ayet-i kerimeyi okuduktan sonra müslüman kalkar da ben delil istiyorum der mi kardeşim?” diyor.

Tamam da, o da sana mescid-i dırarla ilgili ayeti okuyor.

Bayancuk’un Türkiye’deki Diyanet’e bağlı bütün camileri mescid-i dırar gibi göstermesi yanlış, fakat, Şenocak’ın sanki laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’ndeki camiler asla mescid-i dırar haline getirilemezmiş, bu sadece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dönemine özgü bir arızaymış gibi konuşması da sahtekârca.

Aslında burada sahtekârca kelimesi durumu ifade için yetersiz kalıyor.

Bayancuk’un küfre duyduğu öfke, onun aşırı tepki göstermesine, yanlış genellemeler yapmasına neden oluyor, fakat buna karşılık Şenocak da, “mescid-i dırar münafıklığının avukatlığı"na soyunuyor.

*

Bu noktada Şenocak’ın kullandığı “kıymetlendirme” kelimesinin bana hayli ilginç geldiğini söylemeden geçemeyeceğim.. Değerlendirme yerine kıymetlendirme kelimesini kullanmak, istihbaratçıların huyudur; onların jargonu böyle. 

Şenocak şunu diyor: “Yani mevzuyu Allah Teala’nın ayeti, Peygamber aleyhisselam’ın buyruğundan başka neyle kıymetlendirebilir, neyle ifade edebiliriz?

İstihbaratçılarla sohbeti koyulaştırmış gibi görünüyor.. Kır at'ın yanında duran ya huyundan ya suyundan.. Bazen de hem huyundan hem suyundan.. Azığından, yem'inden..

Şenocak şunu da diyor: ” Onun için Allah Teala, camileri kimler yapar, bunu kıymetlendirirken buyuruyor ki: ‘… Yani camiyi ancak ve ancak şunlar yapar. Sonunda da ‘Sadece ve sadece Allah Teala’dan korkanlar cami yapar.’…

Peki, mescid-i dırarla ilgili ayeti niye hiç hatırlamıyorsun: 

"Bir de zarar vermek, kâfirlik yapmak, mü'minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resûlü ile harp eden kimse hesabına gözetleme (ajanlık) yapmak için bir mescid (cami) edinenler vardır. “İyilikten başka bir şey istemedik” diye yemîn de edecekler. Hâlbuki Allah şâhitlik eder ki, şübhesiz onlar elbette yalancıdırlar!" (Tevbe, 9/107)

*

İstihbaratçıların mesleğinin (çalışma tarzlarının) aslı esası yalancılık, aldatma, hile ve olduğundan farklı görünmekten ibarettir.

Bu mescid-i dırar ayeti, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve MİT’inin Diyanet eliyle yurtdışında açtığı camilerin durumuna biraz ışık tutuyor.. 

Ne zaman ki Almanya gibi ülkelerdeki vatandaşlarımız camiler kurdular, bu arada “devletin güdümünde olmayan” hocalar İslam’ı hür bir şekilde tam olarak anlatmaya başladılar, laik devletin etekleri tutuştu.. Diyanet’e cami açtırmaya başladı.

Önce, Murat Bayrak gibi ajanları vasıtasıyla kafakola aldıkları (light Müslüm Gündüz, ya da "mürekkep yalamış Müslüm" denilebilecek) “kara ses” Cemalettin Kaplan gibi şöhret ve unvanperestlere “mescid-i dırar”ımsılar açtırdılar.

Bu, ilk adımdı.. 

Millî Görüşçüler ile “kara ses”ciler birbirlerini yiyip bitirdikten, araziyi hazır ve milleti perperişan hale getirdikten sonra da mehter eşliğinde Diyanet’i savaş meydanına sürdüler.

*

Tabiî başka şeyler de yaptılar.. 

Mesela 12 Eylül darbesinden sonra MİT’ten bir albay Yeni Asyacıların lideri Mehmet Kutlular’a gidip, “Yurtdışında Millî Görüşçüler’e ve Süleymancılar’a karşı bizimle işbirliği yapın, ‘mescid-i dırar’ cemaat (cemaat-i dırar) haline gelin, sizi destekleyelim, Nurculuğunuzun önünü açalım” teklifinde bulundu.

Kutlular kabul etmedi.. Ama kabul eden tarikatçılar, şeyhimsiler, hocaefendimsiler, cemaatimsiler vardı. 

(Bu MİT güdümlülerin sayısı Akparti iktidarı döneminde tavan yaptı.. MİT'in emrine girmek eskiden ayıpken şimdi neredeyse iftihar vesilesi haline geldi.. Halbuki devlet "değiştirilemez"lerinde ve Kemalistliğinde sabit kadem.. Ne oldu, memlekette Allah'ın indirdiği ile hükmedilmeye başlanıldı, Selanikli'nin putlaştırılan heykel ve resimleri çöpe atıldı da bizim haberimiz mi yok?! Adamın manevî hatırasını geçtik, tenekeden tahtadan kartondan heykel ve resimleri, anıtlaştırılmış kabri bile mukaddes varlık muamelesi görüyor, putlaştırılıyor.)

Evet, Bayancuk’un genellemesi hatalı, fakat Şenocak da, ya saf ve som, süzme embesil, ya da rolünü çok iyi oynayan bir sahtekâr "dırar" dümbelek.

Dırar borazan.

*

Böylesi durumlarda adamın Diyanet’ten istifa etmiş, sözde mağdur edilmiş olmasına falan itibar edilmez.

Bu Şenocak bir ara Cübbeli’nin cübbesinin kanatları altındaydı, sözde birlikte Ehl-i Sünnet müdafaası yapıyorlardı, sonra ayrıldı.. 

Buna da itibar edilmez.. 

Cübbeli’nin bir istihbarat operasyonu olarak Fatih Altaylı tarafından meşhur edilip şişirildiğini, önemli bir kanaat önderi haline getirilmeye, İsmail Ağa cemaati sempatizanları için “rol model” yapılmaya çalışıldığını birisi söylerse ben buna itiraz etmem.

Edemem.

Evet, Şenocak, bir ara onunla aynı bayrak altında yer aldı.. 

İstihbarat teşkilatları tek “at”a oynamazlar.. Her zaman her grupta yedek atları ve oyuncuları hazırdır.. Hazır etmeye çalışırlar.

Ayrıca “sahte muhalefet” de üretirler.. 

*

Diyelim ki Cübbeli’ye yatırım yaptılar, fakat tutmadı, etrafındakiler dağılmaya başladı, böylesi bir durumda, küsenlerin gidecekleri, sözde Cübbeli’nin hatalarına tepki gösteren sahte bir yeni adres oluştururlar.

Yeni sahte adres, eskisine yöneltilen suçlamaların benzerini yapmayacaktır.. Mesela, Fatih Altaylı'nın yeni Cübbelisi olmayı reddederek "Cübbeli gibi olmayan kahraman" gibi görünecektir.

Böylesi bir durumda, Fatih Altaylı'ya, "Falanın seni reddedip kahramanlık taslaması için ona pas ver" denilmiş olmadığından hiçbir zaman emin olamazsınız.

Aynı şekilde, bu devletin istihbaratı, Diyanet’e güvenmeyen kişiler için, sözde Diyanet’le biraz ters düşen (özde ise “laik devlete biat ve bağlılık” konusunda Diyanetçilerden bile daha kötü durumda) “Diyanet dışı” odaklar oluşturmuyorsa, saftirikler için kapılanılacak alternatif "kapı"lar hazırlamıyor, açmıyorsa, bu istihbaratçılık işinde sınıfta kalmış demektir.

*

Şunu demek istiyorum: Şenocak’ı “şüpheli” bir vaka olarak görüyorum.. 

İleri derecede şüpheli.

Bu hataları saf ve bön olduğu için mi yapıyor, yoksa kendisine ezberletilen rolü mü oynuyor, şu anda kesin birşey diyemem.

Gelecekteki performansı bu konuda kesin bir hüküm vermemizi sağlayacaktır.

Fakat, her iki ihtimal çerçevesinde de sözüne değer verilecek, birlikte yol yürünecek bir adam olmaktan uzak.

Bilinçli "dırar" veya bilinçsiz zarar ziyan.

*

Bayancuk’a gelince.. Samimi bir arkadaş, fakat aşırılık sergiliyor.

Şeytan'ın hileleri çoktur.. Mesela (İbrahim Hakkı Erzurumî hazretlerinin Marifetname'de ifade ettiği gibi) bir insanı farzları yapmaktan vazgeçiremiyorsa, bazen, nafileler konusunda aşırılığa iterek ibadetten bezdirmeye çalışır.

İslam'la mücadele eden şeytanlaşmış odaklar da bazen benzer taktikleri hayata geçirir, sizin bir doğrunuz konusunda aşırılık sergileyerek itibarsızlaşmanız için sizi tahrik eder, tuzağa çekerler.

*

Mesela Bayancuk-Korkmaz tartışmasını alalım..

Tartışmanın ardından aynı kişiler bir yandan "Hocam, fazla alttan aldınız, karşınızdakinin ağzının payını vermeliydiniz, size yakışmadı" mesajları gönderirken, diğer taraftan da karşı cenah adına hakaretler ve küfürler yağdırır, adamı zıvanadan çıkarmaya çalışırlar.

Bir Ehl-i Sünnetçiyi selefîlik adına tekfir ederken, selefîye de Ehl-i Sünnet adına olmadık suçlamalar yöneltir, onun "Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk küfrün ve münafıklığın diğer adı haline gelmiş" diye düşünmesini sağlarlar.

Bilmediğimiz, tanımadığımız insanların övgülerine ve sövgülerine asla değer vermemeliyiz.

Tanıdığımız insanların da laflarını, kendilerinden menkul kerametlerine bakarak değil, sözleri ile yaşantıları arasındaki uyum, ahlâk ve karakterleri, ilmî müktesebat ve ciddiyetleri temelinde değerlendirmemiz gerekir. 

*

Evet, gördüğüm kadarıyla, Bayancuk'un küfre ve münafıklığa olan öfkesi onu yanlış genellemelere itiyor:

Ey îmân edenler! Allah için (hakkı) ayakta tutanlar, (ve) adâletle şâhitlik eden kimseler olun! Bir kavme olan kîn, sizi aslâ adâletsiz olmaya sevk etmesin! Âdil olun! Bu, takvâya daha yakındır. Ve Allah'tan sakının! Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (Maide, 5/8)

 

MOLLALARIN VE İLAHİYATÇILARIN DRAMI VE ZOR SINAVI

 






Değil laik (siyasal dinsiz) devlette, İslam devletinde bile, din alimlerinin yöneticilerden (devletlulardan, devletten) uzak durmaları, onların güdümüne girmemeleri, devletçilik yapmamaları, İslam’ın mesajı evrenselken ve ümmet şuuru gerektiriyorken yerlilik ve millilik putlarını öne sürmemeleri gerekir.

Bir Molla Güranî ve Zenbilli Ali Efendi gibi hareket edebilmelidirler.

İslam, devletçilik güdümlü bu “yarım hocalık” ile, yerlilik ve milliğin, beka iddiasındaki fani devletin “tarihselliği” içine sıkıştırılıp “tarihsel” hale getirilmektedir.

İslam, tarihsel (bir tarihî dönem ve coğrafyaya, bir zaman ve mekâna özgü) değildir, evrenseldir, çağlar üstüdür.. İlkeleri de evrensel mahiyettedir.. Bununla birlikte, bugün Türkiye’de, laik (siyasal dinsiz) devletin açık ya da örtülü biçimde emrine girmiş olan cepçi/cüzdancı modernist ilahiyatçı taifesi, bir yandan onu hukuk sistemi (şeriat) itibariyle tarihsel ilan ederken, diğer yandan “devletin laikliğine, Türkçülüğüne, Atatürkistliğine, devlet enaniyeti, kibri ve büyüklük iddiasına endeksli” bir İslam yorumu üreterek, onu akıllarınca güncelleyerek (iddialarına göre “tuhaf bir nostalji ve Asr-ı Saadet simülasyonu" olmaktan çıkarıp yaşayan toplumsallık ile buluşturarak), dini gerçekten kelimenin tam anlamıyla “tarihsel” hale getirmeye, (dinleriyle oynayan yahudi ve hristiyan din bilginleri gibi) İslam'ı derin devletçiliğin arzusu doğrultusunda tahrif, tağyir ve tebdil etmeye çalışmaktadırlar.

Ehl-i Sünnet davası güdenlerin bir kısmı da bu şekilde Sünnîliği laik (siyasal dinsiz) devletin politikaları çerçevesinde yorumlamaya uğraşmaktadır.

*

İmam Suyutî’nin Câmiu’s-Sağîr’inin “Amirler ve Memurlar” bahsinde şöyle bir hadîs yer almaktadır (Münire Aydın’ın tercümesiyle):

“Benden sonra, ümmetim­den bir kavim gelecektir. Bunlar Kur’an okurlar ve dinî ahkâmı iyi anlarlar. Buna rağmen kendilerine sokulan Şeytan şöyle der: ‘Eğer siz sultanın yanına giderseniz hem dünyanızı kazanırsınız hem de di­nî bilgilerinizin sayesinde onları da yola getirirsiniz.’ Ama, hiç de böyle olmayacaktır. Çünkü çalıdan dikenden başka bir şey koparılamayacağı gibi, devlet adamına yakın bulunmak da insana hata ve günahtan başka bir şey kazandırmaz.”

Bu hadîste cahil insanlardan bahsedilmiyor. Cahil insanların ne kendilerine ne de başkalarına doğru dürüst bir faydası olur. Burada sözü edilen kesim, Kur’an’ı mütalaa eden ve dinî ahkâmı iyi anlayanlar. Yani âlim ve fakih kimseler.

Bu noktada “sultanın yanına gitmeyi”, dar anlamda bürokraside görev almak olarak da anlamamak gerekir. Ömer Nasuhi Bilmen hoca gibi “sultan” (sulta sahibi, yönetici) ile arasına mesafe koyan devlet görevlileri bulunabileceği gibi, resmen devlet görevlisi olmadığı halde siyasetçiler, parlamenterler, devletin yasama organı olan Meclis’teki siyasal partiler vs. üzerinden devletle bağlantı kuranlar da bulunabilir.

Önemli olan sözde değil, özde sivil olabilmektir.

*

Bir başka ilişki biçimini ise, “örtülü” ve “derin” bağlantılar oluşturmaktadır.

Mesela Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinin ardından MİT’te görevli bir albayın gelip kendisine şöyle bir öneride bulunduğunu açıklamıştı: Atatürk’e deccal demekten vazgeçin, yurtdışında Millî Görüşçüler ve Süleymancılar’la mücadele edin, Beyazıt’taki dersanenizi kapatın. Buna karşılık sizi destekleyelim, önünüzü açalım, Risale-i Nur’ları yaygınlaştıralım.”

Kutlular bunu kabul etmemiş ve kamuoyuna yıllar sonra açıklamıştı. Ancak, lider konumundaki başka birkaç Nurcu ismin, o dönemde, tam da kendisinden istenilen biçimde hareket etmeye başladığını da belirtmişti.

Benzer şekilde, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca da, vefatından beş ay önce yaptığı son haccı sırasında cemaatine, MİT’çilerin kendisini bir süre önce ziyaret edip bazı tekliflerde bulunduklarını açıklamış, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şeyler değil” diye konuşmuştu. (Beş ay sonra, cemaatin rahat etmesinin önündeki engel kalktı.)

Esad Efendi ve Kutlular MİT’in teklifini reddetmiş ve bu konuda toplumu bilgilendirmişlerdi. 

Peki ya böylesi teklifleri kabul edenler?..

Toplum bunları nasıl tanıyacak?..

*

Hiç kuşkusuz böylesi teklifleri kabul edenlerin de vicdanlarını rahatlatmak için tutumlarını rasyonalize etme imkânları var.

Mesela Kutlular şöye bir akıl yürütmeyle kendisini aldatabilirdi: “Zaten Millî Görüşçüler’in ve Süleymancılar’ın bir sürü hatası, eksiği ve yanlış görüşü var. Ben sadece bunlar üzerinden onlarla mücadele ederim. Fazladan birşey söylemem. Üstelik onlar da bizi bazen haksız yere eleştiriyorlar, bu vesileyle onlara da cevap veririz. Atatürk’e deccal demek de dinî bir vecibe değil. ‘Burası karanlık’ demeyi bırak, bir mum yak! Beyazıt’taki dersane de vazgeçilmez nitelik taşımıyor, orası Kâbe değil; Laleli’de bir başkasını açarız, olur biter.. Bu bir fırsat, değerlendirmeliyiz.. Bu bir fetihtir, açılıştır, hizmetin yaygınlaşması açılımıdır.”

Evet, böyle diyebilir ve kendisini kandırabilirdi.

Şüphe yok ki, bu tür teklifleri kabul edenler, kendilerini böylesi akıl yürütmelerle aldatmakta, işbirlikçiliklerini rasyonalize etmektedirler.

*

Ancak, bu tür teklifleri yapanlar, aslında benzer teklifleri, birlikte mücadele edilmesini istedikleri diğer taraflara da yaparlar. Çünkü, çalışma yöntemleri bunu gerektirmektedir. (12 Eylül öncesinde aynı silah solcunun da, sağcının da cinayeti için kullanılabiliyordu.)

İşin esasını, tarihin en basit fakat en etkili emperyal(ist) yönetim taktiği oluşturmaktadır: “Böl ve yönet.”

Böylece, düşman kabul ettikleri odakların enerjisini birbirlerine karşı kullanırlar.

Evet, “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” fehvasınca, aslında fikir tartışmalarına ve insanların birbirlerini uyarmalarına ihtiyaç vardır.

Fakat bunun, bir yerlerden alınan talimat doğrultusunda yapılan güdümlü ve son tahlilde başka amaca hizmet eden operasyonlar olmaması gerekir.

*

Merhum Said Ramazan el-Bûtî’nin Suriye’deki rejimle olan ilişkisinin böylesi örtülü ya da derin bir pazarlığın sonucu olduğunu söyleyemeyiz. Onunki şeffaf ve açık bir ilişkiydi, bununla birlikte, rejimle ve rejimin adamlarıyla arasına mesafe koymaması, onun manevra alanını uzun vadede yok etti.

Kendince çok iyi niyetlerle yaptığı ittifak, onu da zulüm çarkına kademe kademe sürükleyip götürdü. 

Çalıdan, dikenden başka birşey toplayamadı.

Muhtemelen rejimin adamlarını ıslah etmeyi umuyordu, ama, onların “el-Bûtî gibi bir âlim bile bizimle” diye vicdanlarını susturmalarına ve onu başkalarına karşı koz olarak kullanmalarına hizmet etmiş oldu.

Kullanılmamaya, "dilsiz şeytan" olmamaya, küfrün, zulmün ve fıskın pasif destekçisi haline gelmemeye dikkat etmek gerekir.

*

Evet, başlangıçtaki sapmalar pek hissedilmez. Mesela siz, Kıble’ye yönelirken sadece iki derecelik bir sapma yaptığınızda bu dışardan bakanlarca ilk anda fark edilmeyebilir. Fakat yönünüzü döndüğünüz yer aslında Mekke değil Cidde’dir.

Tam da yöneldiğiniz istikamete doğru yürürseniz asla Mekke’ye ulaşamazsınız.

Aynı şekilde, bugünkü rejimlerle açık ya da örtülü ittifaklar kurmuş olanları da, hayat yürüyüşü, çok farklı noktalara sürükleyebilir, sürükler.

Bunlar, kendileriyle birlikte başkalarını da aldattıklarını zannedebilirler, fakat gerçek böyle değildir. Eğer sarımsak yemişseniz, bunu ayrıca deklare etmeniz gerekmez, kokusu sizi ele verir.

Yüzünüze söylemeseler, söyleyemeseler bile, temas kurduğunuz insanların en azından hassas bir burna sahip olanları bu kokuyu alırlar.

Sizin için üzüntü ve ıstırap duyarlar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...