mustafa öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İKİ CÜMLEYE SEKİZ HATA SIĞDIRAN TARİHSELCİ GERİ ZEKÂLILIK










Kendisini Öz Türk namıyla tanıtan (ve kafasındaki tahtaların bir kısmı eksik, bir kısmı da çürük ve kokuşmuş olan) pırasasör Mustafa Yoztürk şöyle diyor:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar.”

Topu topu iki cümleye sekiz tane yanlışı sığdırmak kolay değil.. Yoztürk bunu başarmış.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba (kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara) zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. 

Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb (kalpleri telif edilip uzlaştırılacak olanlar) kavramı geçiyor..

Bu bir.

*

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar.

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yoztürk Mustafa gibiler, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyorlar. Olaya bu kadar vakıflar.. Okuduklarını anlamaktan aciz birer mankafalar. (Doğru dürüst birşey okudukları da yok aslında.)

Bu halleriyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyorlar.

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

*

Üçüncü yanlışa gelelim.

Yoztürk Mustafa meseleyi anlatırken bir romancı ya da hikâyeci gibi hayal gücünden faydalanıyor.. 

Mesela, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler.. Grup dediği, Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis’den ibaret.

Menfaat düşkünü iki kabile reisi.

Hakkını yemeyelim, pırasasör Mustafa romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış.

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok.

Ortada zekât yok ki böyle birşey olsun.

*

Sıra dördüncü hatada.

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Çünkü ilgili ayet (Tevbe, 9/60), müellefe-i kuluba zekât verilmesinden söz ediyor, arazi tahsisinden değil.

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!.. Adamların ayeti hatırlatmasından bahsediyor.

İşkembeden sallıyor.. Meydan boş ya, salla babam salla..

*

Beşinci hata..

Söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgili olmadığı için, Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in (müellefe-i kulûbdan bahsedilen) Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılamayacak) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

*

Bu noktada Yoztürk’ün altıncı hatası kendisini gösteriyor:

İmam Matüridî’nin “içtihat ile nesh” tabirini kullanırken kastettiği şeyin Hz. Ömer’in bu konudaki tutumuyla ilgisi yok.

Yani Yoztürk hem Hz. Ömer’in içtihatta bulunmuş olduğunu söylerken saçmalamış, hem de İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” tabiri ile Hz. Ömer’in tutumu arasında ilişki kurarken “çuvallamış” durumda.

İmam Matüridî’nin konuyla ilgili ifadelerini anlamadan (ya da anlamak istediği gibi anlayarak) okumuş.

(Meseleyi Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr adlı kitabımızda ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştık.)

*

Yedinci hata:

Burada bir içtihattan söz etmek gerekirse, bu ancak Hz. Ebubekir’in tutumu için söylenebilir.. Hz. Ömer ise onun içtihadına (yanlış ve gereksiz bulup) itiraz etmiş durumdadır.

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Yani burada Hz. Ebubekir r. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Huneyn savaşı ganimetlerinden Uyeyne ile Akra’ya bağışta bulunmuş olmasından dolayı bir kıyas yapıp içtihatta bulunarak kendisi de bu adamlara bir bağışta bulunmaya kalkışmış durumda.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu (içtihadının isabetli olduğunu) düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı.

Alamazdı.

Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda..

Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, Hz. Ömer'in yaklaşımında ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili; arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Üstelik, Akra’ ile Uyeyne’ye geçmişte (müellefe-i kulub kabul edilerek) zekât verilmiş olduğu bile sabit değil..

Bütün bildiğimiz, Huneyn Savaşı’ndan sonra bunlara ganimetten pay verilmiş olması.

Bu, adamlarıyla birlikte (kabileleri efradıyla) savaşa katılmalarından dolayı yapılmış bir ödüllendirme olarak da yorumlanabilir.

Muhtemelen onlara hiçbir zaman zekâttan pay verilmedi.

Söz konusu olayda ise, herhangi bir savaşta bir yararlık gösterip de arkasından bu hizmetlerine karşılık bir talepte bulunuyor değiller.. Durduk yere avanta istiyorlar.

Ayrıca, Huneyn Savaşı’ndan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bunlara, bir talepte bulunmuş oldukları için bağışta bulunmuş değil.

Bu olayda ise, kendilerine geçmişte yapılmış olan bir jesti istismar ederek avanta kapma peşindeler.

Böylece, akademik mankafa Yoztürk’ün sekizinci hatası ile tanışmış oluyoruz:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir kimseye bir zaman bir iyilikte bulunmuş olması, o şahsa hayatı boyunca aynı iyiliği halifelerin de yapmasını gerektirmez.

Mesela, Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından önce Suriye’ye gönderdiği orduya kumandan olarak Üsame bin Zeyd r. a.’i atamış olması, onun daima kumandan olarak görevlendirilmesini gerekli kılmıyordu.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. 

Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. 

Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. 

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. 

Fakat onların böyle bir talebi olmadı.

Çünkü, zamanımızın geri zekâlı tarihselci ilahiyat züppelerinin aksine, böyle bir talepte bulunmaya haklarının olmadığının farkındaydılar.

Ahmak budalalar değillerdi. 

*

Evet, hayattaki tek başarısı angut bir geri zekâlının da ilahiyatta prof. olabileceğini göstermek olan Mustafa Yoztürk lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Yoztürk budalasının bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, ayrıca bir de, müellefe-i kuluba (sadece zekatla yetinilmeyip) istedikleri herşeyin itiraz edilmeden verileceği söylenseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in bu görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

İşte pırasasör Mustafa Yoztürk gibi tiplerin zekâ düzeyi ve idrak kapasitesi bu.

İlkokul diplomasını bile hak etmeyen geri zekâlı angut tipler (nasıl bir dümense) ilahiyatta prof. bile olabiliyorlar.

Ört ki ölem.


ORYANTALİST DOMUZLARIN PİSLİĞE BULAŞMIŞ YERLİ-MİLLİ KUYRUKLARININ İSLAM'I YENİLEME VE GÜNCELLEME KALPAZANLIĞI

 








Sözlerinde hiçbir değişiklik olmayan, hiçbir şeyi unutmayan, herşeyi bilen, her söylediği hatasız olan, ancak Allahu Teala’dır:

Ve Rabbinin sözleri doğruluk (sıdk) ve adâlet (adl) üzere tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek bir kimse yoktur! O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir.” (En’âm, 6/115)

Diyanet’in Kur'an Yolu Tefsirinde bu ayet-i kerime hakkında şu bilgiler veriliyor:

“Sıdk, “sözde ve işte doğruluk, dürüstlük, gerçeğe uygunluk”; adl de “bir sözün veya işin yerli yerince, hak ve nesafet [insaf] kaidelerine uygun olması; hiçbir zulüm, haksızlık ve aşırılık unsuru taşımaması” demektir. Âyette Allah’ın sözünün yani kelâmının, belirtilen değerleri eksiksiz taşıdığı ve bu niteliklerini değiştirmenin de mümkün olmadığı vurgulanıyor. Nitekim Râzî de, âyeti geniş olarak açıkladıktan sonra okuyucusuna hitaben, “Kur’an bahislerinin bu iki kısma (yani haber bildiren [ihbarî] ve yükümlülük getiren [inşaî] âyetler grubuna) ayrıldığını [sen] bildiğine göre, biz deriz ki eğer bir âyetin konusu haber grubuna giriyorsa Allah’ın kelâmı sıdk (doğruluk ve gerçeklik) bakımından; eğer yükümlülük grubuna giriyorsa adalet bakımından eksiksiz ve mükemmeldir. …” (XIII, 161) demektedir. Böylece âyette Allah kelâmının, diğer bütün üstün nitelikleri de kapsayan dört temel niteliğine işaret edilmiştir: Tam ve mükemmel oluşu, doğru ve gerçek oluşu, âdil oluşu, değiştirilemez ve tahrif edilemez oluşu.”

Ancak, değiştirmek ve tahrif etmek isteyenler var.

*

Değiştirmek ve tahrif etmek isteyenler İslam’ın güncellenmesi gerektiğini, bin 400 yıl öncesinin hükümlerinin bugün uygulanamayacağını iddia ediyorlar.

Bunların bir kısmı resmen münafık.. İçlerinde imandan bir kırıntı bile yok.. Şeytanlaşmış tipler.

Bir kısmı ise ahmak.. Aptal.. Sözde İslam’ı yenileyecek, canlandıracak, çağın insanına sevdirecek.

İlk gruba örnek, Fazlur Rahman denen şeytan.. İslam adlı kitabında Allahu Teala’yı “ahlâkî idealden taviz” vermiş olmakla suçlayabilmiş durumda. (Kitabı Türkçe’ye çeviren, Mehmet S. Aydın adlı dinozor dangalak.)

Böylece, Allahu Teala’yı yalancı çıkarıyor, yalanlıyor, “Hayır, senin sözlerin sıdk ve adl bakımından sorunlu, doğru da değil, adil de değil” demiş oluyor.

Adam kıpkızıl kâfir..

*

Ahlâkî ideal” dediği şey, Frenk keferesinin (şimdi artık LGBT, eşcinsel evlilik sapıklığı, “Uçsa da keçi, uçmasa da keçi” türünden cinsiyet tanımazlık fanatizmi noktasına gelmiş olan) çağdaş hurafeleri.

Kâfir olmak için daha ne yapması gerekiyor?.. Eşek gibi anırarak “Ben kâfirim” demesi mi gerekiyor?!

Bu “hayvandan aşağı” rezilin peşine (öz Türk olma iddiasıyla) takılan pırasasör Mustafa Yoztürk gibi soytarıların hali ortada.. Allahu Teala’nın ayetine inanmıyorlar fakat Fazlur Rahman eşeğinin anırmalarına “mutlak doğru” muamelesi yapıyorlar.

Allahu Teala’ya imanları yok, Fazlur Rahman itine var.

Bunlar, Allahu Teala’yı tanıyamamış, “marifetullah”tan hiç nasip alamamış körler, sağırlar ve kalpsizler durumundalar:

Onlar Allah’ın kadrini bilemedi, hakkıyla takdîr edemediler. …” (Zümer, 39/67)

*

İlk taife böyle.. Suret-i haktan gelen şeytan..

İkinci taifeyi ise, bu şeytanlardan etkilenen saftirikler oluşturuyor.

Bunlar, nasslarla (ayet ve hadislerle) sabit olan Şeriat hükümlerini “tamamlanmış, mükemmel, doğru ve adil” bulanları “asr-ı saadet simülasyonuna gömülen, nostalji duygusuna mağlup olan, ayet ve hadisleri anlamada donmuş, donuk ve tutuk davranan” kimseler olmakla suçluyorlar.

Akıl hocaları, suret-i haktan gelerek kendilerini kukla gibi parmaklarında oynatan şeytanlar.

O yüzden, "sofistike" takılıp soytarı pırasasör Mustafa Yoztürk gibi “Hz. Ömer içtihatçılığı” edebiyatı yapıyorlar.

İslam’ı “Batı’nın ahlâksız ahlâkî ideallerine”ne göre “güncelleyince” bu zamanın Hz. Ömerleri olacaklarını zannediyorlar.

*

Bu geri zekâlı Yoztürk Mustafa şunu demişti:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?"

Bunun sorunu isminin önünde Ebu Mansur yazmaması değil, Ebu Hınzır yazılması gerekirken yazılmaması..

İmam Matüridî’nin sözünün doğru anlaşılması için öncelikle onun ictihad ve nesh kavramlarıyla neyi kastettiğinin ortaya konulması gerekiyor.

Yani bugün nesh ve ictihad denilince anlaşılan hususları mı kastediyor, yoksa başka birşeyi mi; bunun ortaya konulması önem taşıyor.

Diyelim ki İmam’ın sözleri tam da kendilerinin savunduğu anlayışı yansıtıyor (Öyle değil, bu konuya döneceğiz, fakat öyle olduğunu varsayalım), bu tam da “mezhepçilik” diye eleştirdikleri yaklaşıma karşılık gelir.

Böylece “mezhebi (bir alimin içtihadını) din haline getirme” diye nitelendirerek lanetledikleri tavrı sergilemiş olurlar.

Oturup kalkıp “mezhepler üstü İslam”dan söz eden, insanları Kur’an’a, Kur’an İslamı’na, Kur’an Müslümanlığı’na çağıran bu dangalakların böyle temel bir konuda, en iyi ihtimalle bir alimin içtihadı sayılabilecek bir görüşü (Ki içtihad kesinlik taşımaz, zan ifade eder) kesin delil gibi ortaya sürmelerine ne demek gerekir?

Eğer bunlar, mezheb (içtihat) olgusunun mantığını kavramış olsalardı, İmam Şafiî gibi konuşmaları gerekirdi: İmam Matüridî'nin bu tespitinin doğru olduğunu düşünüyoruz, fakat yanlış olabilir. Karşıt görüşün hatalı olduğunu düşünüyoruz, fakat doğru olabilir.

Fakat bunu demiyorlar, diyemiyorlar.

*

Ve işlerine geldiğinde Mustafa Yoztürk dümbeleği gibi şöyle konuşabiliyorlar:

“Atalar dininin, fıkıh mühendislerinin, ruhban sınıflarının, efendileştirilmiş hocaların vesayet ve velayetine karşı İslam’ın özü olan Kur’ân, esas itibariyle bireyi akla ve düşünmeye davet eder…”

Evet, münafıkça ve riyakârca konuşan bu sünepe züppenin sonradan Kur’an hakkında neler söylediğini gördük.. Peşine takılan humaka ve budala taifesine, “Batılı oryantalistlerin pisliğe bulaşmış kuyruğu olan benim gibi ‘din bilimleri mühendisi taslakları’nın peşinden akılsızca gitmeyi bırakın, aklınızı kullanıp Kur’an’a sarılın” demedi.

Diyemedi.. Demez.

Reklamlarda Kur'an gösteriyorlar, teslimatta ise işi putları ve efendileri ruhbanımsı Fazlur Rahman'a (ve onun  efendileri olan papazlara ve oryantalistlere) bağlıyorlar.

Ya da "sapık ruhban" olarak bizzat kendilerinin peşine düşülmesini istiyorlar.

Fakat bunu bile açıkça ve mertçe söylemiyor, söyleyemiyor, araya İmam Matüridî gibi isimleri sokuşturuyorlar. 

Ümmetin onlara olan itimadını istismar etmeye çalışıyorlar.

*

Böylece, fıkıh mühendisliğine soyunan bu soytarının yukarıya aldığımız sözü, diğer sözleri ve genel yaklaşımı çerçevesinde şöyle bir anlam kazanıyor: “Kur’an’ı boş ver, onun davet ettiği akla bak!.. Esas olan akıl, Kur'an sadece ona çağıran bir davetçi.. Ancak bu işlere sizin aklınız yetmez, buradaki akıl, oryantalistlerin ve papazların aklı.. O aklın İslam ülkelerindeki distribütörü ise Fazlur Rahman gibi tipler.. Bizler de Türkiye'deki bayileriz.” 

Nitekim bu münafığın, mahrem muhitlerde kendisine benzeyen tiplerle bir araya geldiğinde küfrünü açıklayıp Kur’an’a inanmadığını söyleyebilen, Allahu Teala’yı günümüz romancı ve hikâyecileri gibi kıssa uyduruyor gibi gösterebilen riyakâr bir ahlâksız sahtekâr olduğu ortaya çıkmıştı.

Sonradan küfrünü tamamen kustu.

*

Batılı oryantalist öküzlerin ve domuzların pisliğe bulaşmış kuyruğu olan bu adi mahlukun Hz. Ömer’le ilgili iddiasını bir sonraki yazıda konu edinelim inşaallah.


ZAMAN TANRISININ TARİHSELCİ ŞAMANLARI


Konunun Prof. (pırasasör) Mustafa Öztürk (Yoztürk) ile iştihar ettiği söylenebilir, fakat ilk taşı Dr. Yüksel Macit diye bir tip atmış gibi görünüyor.

Bu mucit Macit, 2009 yılında “Hz. Muhammed’den Sonra Nesh Meselesi” diye bir makale yayınlamış.

Makalenin (yazarın kendi yaptığı) özeti şöyle:

İslam alimleri genelde Peygamberden sonra neshi kabul etmezler, ancak birkaç alim Kur'an'dan bir hükmün kıyas ve icma ile neshini caiz görmüştür. Daha önemlisi imam Maturidi (ö333/944) Te'vilatu Ehli'sSünne kitabında ictihad ile neshten bahsetmektedir. O, Hz. Ömer'in Kur'an'da geçen müellefe-i kuluba zekat vermemesini ictihad ile nesh olarak değerlendirmiştir. Biz de onunla aynı görüşteyiz. Peygamberden sonra nesh caizdir, çünkü şartlar değişiyor. Bu bir değerlendirmedir, başkaları başka değerlendirme yapabilir. Konu tartışmaya açıktır.

Yoztürk Mustafa’nın lafları ise daha artistik:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?

Bakmayın böyle atıp tuttuğuna, gerçekte aynı şeyi söylemiyor.. 

Ve bunun sorunu isminin önünde Ebu Mansur yazmaması değil, Ebu Hınzır yazılması gerekirken yazılmaması.. (Sözlerine sonra döneceğiz inşaallah.) 

*

Konunun “esas” (muhteva, içerik) açısından tartışılmadan önce “usul” açısından ele alınması önem taşıyor.

“Usul”de mutabakat sağlanmadan yapılacak tartışmalar aslında hiçbir sonuç vermez.

Bu tip adamlarla ise “usul”de mutabık kalmak mümkün değil gibi görünüyor.

Çünkü Allahu Teala’nın açık emirlerini bile “Tarihseldirler” diyerek bir kenara atan adamların “fıkıh usulü”nü onaylamaları, başları sıkışınca usul ilkelerini “Bunlar da tarihsel” diyerek reddetmemeleri beklenemez.

Taruhselcilerin bu açıdan sofistlere benzedikleri söylenebilir.

İmam Matüridî rh. a., Kitâbü’t-Tevhîd’inde onlar hakkında şunu söylemektedir:

Sofist telakkiyi benimseyen kimse ile fikir tartışmasında bulunmanın bir anlamı yoktur, çünkü tartışma, söylenecek her sözün [objektif/nesnel] bilgi değil [öznel/sübjektif/indî] telakki (itikad) [kişisel inanç] olduğu sonucuna varacak, sofistin tartışma sırasında ileri süreceği her fikir aynı konumda olacaktır. [Size, ileri sürdüğünüz fikrin sizin kişisel kanaatiniz olmanın ötesine gitmediğini söyleyecektir]. Böyle bir fikrî tartışma ancak [kişisel inançların ötesinde birtakım] gerçeklerin mevcudiyetini benimsemekle birlikte bir kısmını inkâr eden kimse ile yapılabilir, ta ki onun görüş ve iddiası [onun da kabul ettiği] sabit bir hakikat zeminine dayanılarak reddedilmiş olsun! [O hakikat zemininden hareketle yapılan mantıksal çıkarımların başka türlü düşünmeye imkân vermediği ona  gösterilsin.] 

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd –Açıklamalı Tercüme-, çev. Bekir Topaloğlu, 6. b., İstanbul: İSAM, 2014, s. 240.)

İşte tarihselcilerin durumu da budur..

Allahu Teala’nın açık bildirimleri için tarihsel değerlendirmesi yapıp onların tarihte kalmış geçersiz sözler olduğunu söyleyen biri için, sizin sözleriniz de tarihseldir, belirli bir tarihe ve coğrafyaya aittir, dolayısıyla kendisinin de kabul etmek zorunda olduğu evrensel bir doğruluk taşımamaktadır.

Sanki herşey değişiyormuş, mesela bugün altın olan yarın bakır haline geliyormuş, atomlar sürekli başkalaşıyormuş gibi "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" diyen palavracı gibi bunlar da "Tarihsel olmayan tek şey tarihsellik olgusudur" demeye getiriyorlar. 

Buna karşı sizin, “O zaman senin sözlerin de tarihseldir” demeniz birşey ifade etmez.. Çünkü onun sizi getirmek istediği nokta zaten burası.. O, tıpkı beş duyunun, algıların verdiği bilginin geçerliliğini kabul etmeyen, insan beyninde oluşan görüntü ve fikirlerin zihnin dışındaki gerçeklikle uyumunun derecesini bilemeyeceğimizi söyleyen sofist gibi, kendi görüşü de dahil bütün görüşlerin tarihsel olduğunu kabule dünden razıdır.

O yüzden tarihselciye Yasin Aktay gibi “Tarihselci tarihin dışında mıdır?” diye sormanın bir aanlamı yoktur. Tarihselcinin buna cevabı şöyle olacaktır: “Hay ağzına sağlık, ben de tarihselim, sen de tarihselsin, Kur’an da tarihseldir.” 

*

Zemin tarih (zaman) olunca, tarih de yerinde durmayıp her an değişince, içinde bulunduğumuz her saniyede bir önceki saniye tarih haline gelince, ve geçmişe ait herşey tarihsel diye değer kaybına uğrayınca, ortada sabit bir gerçeklik de kalmamaktadır.

Bu yüzden tarihselciyle tartışmak, su üstüne yazı yazmak gibi beyhude bir çaba olmaktan kurtulamaz.

Dolayısıyla, ona verilecek en uygun cevap, yaklaşımının tarihsel olmayan “usul” çerçevesinde hükmünün ne olacağını söylemek olabilir.

Tarihselciye karşı verilecek gerçek, doğru, mantıklı ve hikmetli tek cevap bu olacaktır.

Onların sözleri küfürse, laflarının küfür olduğunu, bid’atse bid’at olduğunu söyleyip geçmek gerekmektedir.

Nitekim İmam Matüridî, yukarıya aldığımız ifadelerinin hemen ardından şunu söylüyor:

“Şahsî [salt kişinin kendisini bağlayan] telakki ve inançtan başka herhangi bir [nesnel/objektif, herkesin kabul etmek zorunda olduğu] bilgi yoktur” görüşünü benimseyen kimseye [sofiste] gelince, onca kendisi ne derse gerçek odur [başka bir gerçek kabul etmez]. Böylesi, ağrıtıcı dayak ve organ kesilmesiyle cezalandırılmalıdır.

İşte tarihselcinin durumu tam da budur.

Sofiste atılacak dayak ya da organlarının kesilmesi, onun, kendi öznel gerçeklik tasavvurunun ötesinde bir gerçekliğin bulunduğunu kabul etmesini sağlar. Çünkü ona bir taraftan dayak atılırken diğer taraftan da “Sen kendini, dayak yediğine inandırıyorsun, bu senin zihninin tasavvuru, kendi kuruntun, aslında kimsenin sana birşey yaptığı yok. Sen kendin söylüyorsun ya, insan zihninin dışında nesnel bir gerçeklik yok. Sana atılan bir dayak da yok” denilecektir.

Tarihselcinin durumu da aynıdır.. 

Ona, bir İslam devletinde Şeriat’in kendisiyle ilgili hükmü tatbik edilir. Allahu Teala’nın hükümlerinin tarihsel olmadığını yaşayarak anlar.. 

Laik devlette ise, durumu ne ise yüzüne karşı söylenir: Küfürse küfür, bid’atse bid’at.. 

*

Usulde anlaşmak demek, değerlendirmeler için ortak ölçütler/kıstaslar belirlemek demektir.

Bu en temelde epistemoloji (bilgi felsefesi) ile başlar.

Mesela sofistlerle yaşanan sorun epistemolojik mahiyettedir.

İslâm âlimleri bilginin kaynağı olarak şu üç şeyi göstermişlerdir: Akıl, sağlam duyular ve doğru haber.

Bunlarda "kesinlik" vardır ve bütün insanlar için bağlayıcıdırlar. Yani insan bunlar vasıtasıyla elde edilen bilgileri başkalarına karşı delil olarak öne sürebilir.

Buna karşılık sezgi, keşif ve rüya gibi kesin olmayan bilgi kaynakları da mevcuttur. Bunlar, bazen kişinin kendisi için bağlayıcı olsalar bile başkaları için olmazlar.

Mesela İslamî ilimler alanında birilerinin keşif ve rüya eksenli iddialarını delil kabul eden birisiyle tartışmak ve anlaşmak mümkün değildir. 

Tıpkı keşif ve rüya gibi, "akıl, sağlam duyular ve doğru haber (vahiy)" ekseninde temellendirilemeyen kişisel telakkîlere/inançlara/varsayımlara epistemolojik bir geçerlilik tanıyanlarla da tartışmak mümkün olmaz.

Şer'î hükümlere dair bilgi, (peygamberler dışındaki insanlar için) keşif ve rüya ile oluşmaz.. Bu yüzden fıkıh usulü çerçevesinde şer'î deliller (edille-i şer'iyye) dörtten ibarettir: Doğru haber mahiyeti taşıyan Kur'an ile Sünnet, ve doğru habere (Kur'an ve Sünnet'e) dayalı olarak "akıl" yürütme ile ortaya çıkan icma ve kıyas (içtihat).

*

İşte bu noktada tarihselcilik, tıpkı keşif ve rüya gibi "korsan" bir bilgi kaynağı olarak devreye konulmaktadır. 

Bu yaklaşım çerçevesinde tarih (zaman), bilinen şer'î delillerden (Kur'an, Sünnet, icma, kıyas) daha güçlü beşinci bir şer'î delil haline gelmektedir. 

Öyle ki, Kur'an, Sünnet, icma ve kıyas zamana hükmedememekte, fakat zaman, bunlara hükmetmektedir. 

Ancak zaman (tarihin dinamiği) kendi başına konuşabilen, mesaj veren, bildirimde bulunabilen bir varlık da değildir.

Yani zaman, insanlara "Şöyle yaşayın, böyle yaşayın" diye emirler verip nasihatlerde bulunmaz. 

Zamanın içini insanlar kendileri doldururlar. Zamanın getirdiği şeyler, aslında insanın kendi yaptığı şeylerdir. 

Mesela "zaman" adına konuşma imtiyazını ele geçiren güç sahipleri ya da toplumda çoğunluğu oluşturan kesimlerin temsilcileri olarak ahkâm kesme konumuna gelen kişiler, zamanın dilini ve zihnini kendileri okuyormuş, başkaları ise anlayamıyormuş gibi, "Zaman bunu gerektiriyor" diye konuşurlar. 

İşte bu noktada zaman tanrısının peygamberleri olan tarihselci şamanlar olayı din ve ilahiyat alanına tışamakta, ondan insanlara vahiy getirmektedirler. 

Fakat bu vahiy, zaman tanrısı konuşmadığı için aslında toplumun o günkü muktedirlerinin heva ve heveslerinin, arzu ve tutkularının (Hegel'in tabirini kullanırsak) "zamanın ruhu" olarak insanlara yutturulmasından ibarettir.

*

Klasik fıkıh usulü, olgusal olanın (zaman ve zemin, tarih ve coğrafya bağlamında ortaya çıkanın) normatif olan (norm/kural koyan) Kur'an ve Sünnet çerçevesinde yorumlanması ve düzenlenmesini, tanzim edilmesini isterken, tarihselci şaman işi tersine çevirmekte, olgusal olanı (fiilen mevcut olanı), normların belirlenmesinde ölçü haline getirmektedir.

Bu, insanların kendi amellerinin kendileri için norm haline getirilmesidir.

Tarihsellik adı altında, tarihin o günkü firavunlarının, nemrutlarının, Karun ve Hamanlarının borusunun öttürülmesi, onların icraat, amel ve tercihlerine Kur'an ve Sünnet normlarıyla itiraz edilmesinin önüne geçilmesidir.. 

Onların keyfi için dinin tahrif edilmesi, istismar edilip kullanılmasıdır.

Böylece, Kur'an ve Sünnet, hayatın nasıl yaşanması gerektiğini gösteren birer kılavuz olmaktan çıkmakta, yaşanmakta olan hayata (zamana) göre geçerli ya da geçersiz ilan edilen birer "değiştirilmeye ya da tümden atılmaya" elverişli önemsiz sözlere dönüşmektedir.

Öyle ki, Kur'an ve Sünnet hükümleri zamana (devrin firavun ve nemrutlarının keyfine) uyuyorsa, çıkarlarına hizmet ediyorsa, ya da en azından zarar vermiyorsa, geçerli kabul ediliyor. Aksi takdirde tarihseldir denilerek atılıyor. 

İşte ilahiyatçı mucit Macit'in yukarıda aktardığımız "Peygamberden sonra nesh (hükümlerin değiştirilmesi ya da kaldırılması) caizdir, çünkü şartlar değişiyor" şeklindeki zırvası bu anlama gelmektedir.

Üstelik abrakadabra, hokus pokus ve el çabukluğu ile, sanki İmam Matüridî tam da bunu söylüyormuş, söylemek istiyormuş gibi bir izlenim veriyor.

*

Sonraki yazılarda konuyu ayrıntılı bir biçimde tartışmaya devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."