terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: AJAN DİNDARLIĞININ KODLARI: ANTİ-İSLAMCILIK, PSEUDO-HİLAFETÇİLİK

 

https://archive.org/details/ajan-dindarliginin-kodlari-anti-islamcilik-pseudo-hilafetcilik

 

AJAN DİNDARLIĞININ KODLARI:

ANTİ-İSLAMCILIK, PSEUDO-HİLAFETÇİLİK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

BİRİNCİ BÖLÜM: ANTİ-İSLAMCILIĞIN ANATOMİSİ

“ÖZEL AJAN” MEHMET ŞEVKET, İSLAMCI BABANZADE’YE KARŞI 6

FETHULLAH’IN YERLİ-MİLLİ İKİZİ: MEHMET ŞEVKET EYGİ 12

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK 15

“AYILANA GAZOZ BAYILANA LİMON” TARZI ÇİFTE TUZAK: “KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI” UYMADIYSA “KUR’AN’DA OLMAYAN MÜSLÜMANLIK” VERELİM! 20

DERİN “MÜSLÜMAN” İSLAMCI OLMAZ, KÂHİNCİ OLUR 24

"ALLAH’I PUTA BENZETEN İSLÂMCI" 26

KÂFİR Mİ, MÜNAFIK MI, MANTIKLI DÜŞÜNEMEYEN BİR BEYİNSİZ BUNAK MI? 32

DEMAGOJİYİ BIRAK, DÜRÜST OL! 33

GÖREVLİ AJAN DİNDARLIĞININ ANTİ-İSLAMCI (ADI KONULMAMIŞ) İDEOLOJİSİ: DEVLETÇİLİK 37

İSLAM-İSLAMCILIK AYRIMI İLLÜZYONU, "İSLAM DEVLETİ - LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET" AYRIMINI UNUTTURMAK İÇİN SAHNELENİYOR 41

“İSLAMCILIĞA KARŞI DEVLETÇİLİK” PUTPERESTLİĞİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİNE KARŞI DİN OLARAK İSLAM” ETİKETİYLE PAZARLAMA DECCALLIĞI 48

İSLAM HUKUKU, İSLAM AHLÂKINA KARŞI OLABİLİR Mİ? YA DA ŞU: İSLAM AHLÂKI, İSLAM HUKUKUNA KARŞI OLABİLİR Mİ? 52

“DEVLETÇİ” (KARİKATÜR) İSLAM, “İSLAMCI” İSLAM’A KARŞI 59

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞININ PARAVANASI: EHLÎ SÜNNETÇİLİK 64

KÜFÜR İNADI MI, BUDALALIĞIN SON KERTESİ Mİ? 72

İSLAMCILIĞA DÜŞMAN, TÜRKÇÜLÜĞE DEĞİL.. SİYASAL İSLAM’IN EN AZILI DÜŞMANI, FAKAT (DİNSİZ DE OLSA) DEVLET TARAFTARI, DEVLETÇİ.. 77

MİLLÎ GAZETE YAZARI İLE BEYAZ SARAY ULUSAL GÜVENLİK DANIŞMANI İSLAMCILIK KONUSUNDA NEDEN AYNI ÇİZGİDE? 79

BU, EDEPLİ HALİYMİŞ.. KORKUNÇ TERBİYE 85

İSLAMCILIK ADI ALTINDA İSLAM DÜŞMANLIĞI 89

EHL-İ SÜNNET EDEBİYATI YAPAN EDEP ÖZÜRLÜ TEKFİRCİ BİR YAZARIN SAPIK BİR CÜMLESİ 97

“BÜYÜK SAPIKLIK” MI, KÜFÜR MÜ? 98

 

İKİNCİ BÖLÜM: PSEUDO-HİLAFETÇİLİK: PAPA TİPİ HALİFE

AJANIN ‘LAİK (SİYASAL DİNSİZ)’ İSLAM BİRLİĞİ VE HİLAFET PROJESİ 103

MEHMET ŞEVKET’İN İNGİLİZÎ NANTOŞ İMAM-I KEBÎRİ (HALİFE-İ MÜSLİMÎNİ) 109

ÖZEL HARPÇİ HAFİYENİN İMAM-I KEBÎRİ 114

BU NE SÜNNÎLİKTİR Kİ ŞİÎLİKTEN İÇERÜ 120

MEHMET ŞEVKET’İN ŞİÎLİĞİ 122

BİR EHL-İ SÜNNET İSTİSMARCISI 131

DERİN LAİK KUKLACILAR KUKLA BİR THE İMAM-I KEBÎR İSTİYOR 134

EHL-İ SÜNNET BUYSA, ŞİA NE? 138

ŞİA’NIN VE KENDİLERİNİ EHL-İ SÜNNET’TEN ZANNEDEN ŞİÎLEŞMİŞ KİŞİLERİN ZAMANIN İMAMI SAFSATASI 145

GİZLİ İMAM-I KEBÎR’E (HALİFEYE) “GIYABINDA BİAT” ÇAĞRILARININ EHL-İ SÜNNET’E GÖRE DURUMU 147

BİR İNGİLİZÎ’NİN EHLÎ SÜNNETÇİLİK PROTESTANLIĞI 149

 *

ÖNSÖZ

 

Bu çalışmamızda yer alan yazıların hemen tamamı Mehmed Şevket Eygi’nin sağlığında yayınlandı. Ancak, gözden geçirip küçük rötuşlar ve bazı ilave açıklamalar yapmış bulunuyoruz.

Eygi, bir değil birkaç kuşağa hitap etti.. Sesini geniş kitlelere duyurma imkânına sahip oldu.. Yüzbinlerce, milyonlarca insanı etkiledi.. Her ne kadar vefat etmişse de, zihniyeti capcanlı, o yüzden, buraya aldığımız yazılar güncelliğini korumaya devam ediyor.

Çünkü Eygi’nin temsil ettiği “ajan tipi devletçi dindarlığı” üreten çark, günümüzde, daha fazlası olamayacak bir verimlilik düzeyinde dönüyor..

Öyle ki eski komünist yeni ulusalcıların, Leninci, Stalinci, Maocu iken taze Atatürkçü olarak arz-ı endam eden solcuların İslamcı diye atıp tuttukları kişiler ve çevreler, döneklik ve özür dilemecilik moduna geçtiler, İslamcılığın bir numaralı düşmanı gibi konuşup yazabildiler..

Böylece İslamcılık, tabiri caizse, gelenin gidenin vurduğu bir tür şamar oğlanına dönüştürüldü.

Bu “İslamcılık karşıtı dindar”lar yaptıkları İslamcılık eleştirisi sayesinde solcular, Kemalistler, ulusalcılar, Türkçüler ve laiklerden aferin aldıkları zaman da “Asıl fazilet düşmanın bile ikrar ve itirafa mecbur kaldığı fazilettir” diyerek övündüler.

Başlıca dertleri “düşman” dedikleri “dost”larından aferin almak haline geldi..

Burada anlattıklarımız sadece Mehmet Şevket’in değil, “aydın-entel-münevver” dindar geçinen dönek bir kitlenin hikâyesi.

*

MİLLÎ GAZETE YAZARI İLE BEYAZ SARAY ULUSAL GÜVENLİK DANIŞMANI İSLAMCILIK KONUSUNDA NEDEN AYNI ÇİZGİDE?

 

Geçmiş yıllar..

Kafalar karışıktı..

Türk lirasının Amerikan doları karşısında değer kaybetmesini “Amerika bizi ekonomik olarak çökertmek istiyor” diyerek sadece bu etkene bağlayanların, Berat Albayrak’ın ekonominin dümeninde bulunduğu Akparti iktidarı sırasında McKinsey ile anlaşmak istemiş olmaları insanları şaşırtıyordu.

Niye şaşırıyorlardı ki, devletleri zaten oldum olası Amerikancıydı..

ABD’yi eleştirirken kullandıkları dil bile sitemden ibaret olageldi hep.

Söze, “Biz stratejik ortak değil miyiz, ortak ortağa bunu yapar mı?” diyerek başlıyorlar, başladılar.

FETÖ (Bir ara paralel devlet diyorlardı) konusundaki kırgınlıklarının temelinde de bu “ortaklığa sadakat ve vefa” talebi vardı.

Ağam” diyorlardı, “Ortadoğu’daki kâhyan yani stratejik ortağın olan ben dururken, emrim altındaki bir marabayla nasıl böyle doğrudan görüşür, yüzgöz olursun, şımartırsın?”

*

McKinsey ile anlaşmak istemiş olmalarına şaşırmamak gerekiyordu.

Bu ülkede çok daha şaşırtıcı olan durumlar da var.

Ve kimse bunları görmek istemiyor.

Paralel devlet diye (Ki aslında paralel Amerikan stratejik ortaklığı veya paralel Amerikancılık anlamına gelmektedir) gürültü koparanlar, ABD ile doğrudan bağlantı kurmayıp “yerli malı / milli mal” olarak kalan paralel Amerikancılıktan şikâyetçi değiller.

İçimizdeki bu paralel Amerikancılık, özellikle İslamcılık konusunda kendisini gösteriyor.

*

Bir zamanlar Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak ülkesine hizmet etmiş olan John Bolton, Ekim 2018’de, radikal İslamcı terör örgütlerinin, ABD’ye ve onun yurtdışındaki çıkarlarına yönelik en üst düzey sınır ötesi tehdidi oluşturduğunu söylemiş bulunuyordu.

Amerika’nın Sesi’nde yer alan habere göre; Bolton, silahlı İslamcı militanları tanımlarken “radikal İslami” ifadesini kullanmış.

İlgili haberde şöyle deniliyordu: 

“Bir önceki başkan Barack Obama, bu nitelemeyi, dünyadaki barışçıl Müslümanları rencide ettiği ve teröristlerle bir tuttuğu gerekçesiyle eleştiriyor ve kullanmıyordu.”

(https://www.voaturkce.com/a/abd-yeni-terorle-mucadele-stratejisini-acikladi/4600256.html)

*

Barack Obama‘nın bile yapmadığı densizliği, terbiyesizliği ve edepsizliği, bir Millî Gazete yazarı yapıyordu.

Adı, Mehmed Şevket Eygi’ydi..

“Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye saçmalayabilmişti.

Aynı şekilde, “İyi Müslüman ol, sakın İslamcı olma. Onun iyisi yoktur” zırvasını yazmıştı.

Bütün İslamcılıklar sapıklıkmış, iyisi yokmuş.

İmdi, kelime (lügat) manası itibariyle İslamcılık, “İslam taraftarlığı” demektir. Türkçü’nün Türk, milliyetçinin milliyet, Atatürkçünün Atatürk, cumhuriyetçinin cumhuriyet taraftarı olması gibi..

İslam taraftarlığına sapıklık demek, küfürdür.

Bunu diyen kişi, küfür (dinsiz imansız) laf söylemiş olur.

*

Aslına bakılırsa, bu Mehmet Şevket densizinin terbiyesizliği, Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı’nınkinden bile büyük ve şedit..

Çünkü, John Bolton, doğrudan İslamcılığı hedef almıyor, ona bir “radikal” sıfatı ekliyor.

Hatta, radikal İslamcılığı bile tek başına suçlamıyor, “terör” diye nitelendirdiği eylemlere yeltenen radikal İslamcıları suçluyor.

Bu densiz soytarı ise, radikallik ve terör vs. boyutu aramadan, İslamcılığı baştan ayağa sapık ilan etme alçaklığını sergiliyordu.

Hem de, müslüman mahallesinde..

Uyuşturulmuş, afyon yutturulmuş, morfin yemiş, kendisinden ve dünyadan habersiz müslüman mahallesinde..

*

İmdi, denilecektir ki, “Burada İslamcılık ile lügat anlamı değil, siyasal ve sosyolojik terim/ıstılah anlamı kastediliyor”.

Olabilir..

Ancak, sonuç değişmiyor.

Çünkü, İslamcılığın bu terim anlamı ile şu iki şey kastediliyor: 1. Bütün İslam ülkelerinin siyasal birliğini savunmak, 2. İslam’ın siyasal, toplumsal ve ekonomik hükümlerinin devlete hakim olmasını istemek.

Bunlara karşı çıkmak, ve sapıklık olarak nitelendirmek de, İslam itikadı çerçevesinde küfre karşılık gelmektedir.

*

Eskiden daha dolaylı ifadeleri, tevile elverişli buldukları kavramları kullanıyorlardı..

İrtica ve gericilik gibi..

Sonra bundan vazgeçtiler..

Doğrudan İslamcılık ve İslamcı tabirlerini kullanmaya başladılar.

Fakat cepheden mertçe taarruza da geçmediler. Çünkü bu, muhatapların İslamcılığa daha sıkı ve kararlı biçimde sarılmaları sonucunu verirdi.

O yüzden, dindar-mütedeyyin-muhafazakâr saflardaki ajanlarını sözde nefis muhasebesi ve özeleştiri maskesi altında sahaya sürdüler.

Dindar kesimdeki safları aldatıp kandırmak için bir yandan da ehlî sünnetçilik şampiyonluğu yapıyorlardı.

Riyakâr, sahte ve istismarcı ahlâk ve irfan edebiyatı da bu ehlî sünnetçiliğe eşlik ediyordu.

*

Evet, bu Mehmet Şevket edepsizi, yayın, kitapçı, gazeteci vs. gibi sıfatlar da taşıyordu.

Birisi çıkıp “Bütün kitap-çılar sapıktır, ve bütün kitap-çılık faaliyetleri sapıklıktır. Hemen kaşınma Mehmet Şevket uyuzu, sana demedim, kitap başka kitap-çılık başka.. Kitabın başımızın üstünde yeri var, ama kitap-çılığın iyisi olmaz, o, sapıklıktır” deseydi, Mehmet Şevket’le alay etmiş olmaz mıydı?

Kitaba bundan âlâ düşmanlık olur mu?

*

Bir insan, aşırı Selefî bir tutumla, “Sonradan üretilmiş kavramlar bid’attir, biz sadece Kur’an ve Sünnet’te yer alan kavramları kullanmalıyız” diyebilir.

Ancak, bu durumda “müslüman” kavramı yerine “müslim”i kullanmak zorundadır. İranlılar “müslim” yerine “müselman” demişler, Türkler de İslam’la önce İran topraklarında karşılaştıkları için onlardan bu kelimeyi almış ve “müslüman” yapmışlar. (Aslında müslümân/müslimân, Farsça’da “müslimler” demek olur. Sondaki “ân” Farsça çoğul ekidir, Türkçe’de “ler/lar”a karşılık gelir.)

Benzer şekilde, böyle bir kişinin namaz ve abdest kelimelerini (Ki Farsça’dırlar) kullanmaması gerekir. Ayrıca “Müslüman-lık“tan hiç bahsetmemesi, onun yerine hep İslam tabirini kullanması icab eder. (“Ci-cı-cü-cu” eki sapık da “lık-lik” eki kutsal mı?)

Aynı mantıkla “Sufî olma, mutasavvıf olma, Hanefî olma, Nakşibendî olma, Mevlevî olma, Matüridî olma! Kendini sadece müslim olarak adlandır” demek de gerekir.

Evet, böylesi bir aşırı Selefî duyarlılık, kendi içinde tutarlı olmak, çifte standarda kaymamak şartıyla, belki bir ölçüde anlayışla karşılanabilir. Yanlıştır ama, görmezden gelinmeyi hak edebilir.

Fakat, devletin kullandığı bir adam olduğu eski bir İçişleri Bakanı (Faruk Sükan) ve Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı yapmış bir korgeneral (İsmail Hakkı Pekin) tarafından açıklanmış olan bir kaşar ajan sadece İslamcı kavramına ve İslamcılığa savaş açıyorsa, orada durup düşünmek gerekir.

Böylesinin bir yandan da rüşvet-i kelâm kabilinden Kemalizm eleştirisi yapmasına aldanmamalıdır.

Hitap ettiği okur kitlesinin zaten böyle bir hastalığı yoktu.

Fakat, o işlevsiz ve faydasız Kemalizm aleyhtarlığı ile devşirdiği meşruiyetin ve kazandığı itibarın/güvenin gölgesinde, İslamcılığı katlediyor, İslam’ın canına okuyordu.

Küfür söz yazma imtiyazı elde ediyordu.

Obama’nın, hatta John Bolton’un bile yapmadığı alçaklığı ve ihaneti sergiliyordu. Sergileyebildi.

*

Bu şahsın Ekim 2018’de yayınlanan bir yazısının ilk paragrafı şöyleydi:

“BENDENİZ devamlılık taraftarıyım, bütün arıza ve kopukluklara karşıyım. İngiltere krallığı ve Japonya imparatorluğu iki devamlılıklar ülkesidir. Hukukta, kimlik ve kültür konusunda yenilik, arıza, kaza, kopukluk, devrim istemem.”

Görünüşe göre, mesela İngiltere ve Japonya’da İslam devrimi olmasını da istemez.

Lafına bakılırsa, istemiyor.

Devrim kelimesinin Arapça karşılığı inkılab.. Ve ayet-i kerîmede şöyle geçer:

“… yarın bilecek o zulmedenler hangi ınkılâba münkalib olacaklar.” (Elmalılı meali, Şuara, 26/227) (Ömer Nasuhi Bilmen meali: “Ve o kimseler ki, zulmettiler, nasıl bir inkılab mahalline yuvarlanıp gideceklerini yakında bileceklerdir.”)

Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı’nın ağzıyla yazıp çizen bir adamın, zihniyetini ayet-i kerîmelerden alması tabiî ki beklenemez.

Şimdi bu sapık acaba ne derdi merak ediyorum.. “Müslümanlar İslamcılar gibi olmamalı, Kur’an okumamalı, Amerika’nın Sesi‘nden Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı’nın irşadını dinlemeli” der miydi?

Yazdıklarına bakılırsa, savunduğu uçuk kaçık, savruk ve de çarpık medenîlik, genel kültür vs. hurafeleri çerçevesinde tavsiye ettiği şey, son tahlilde bundan ibaretti..

*

Bazıları şöyle düşünebilir:

Bu angut dinozoru, aklî melekeleri dumura uğramış sapığı, ya da akılsız numarası yapan “kullanışlı kaşar”ı kim okuyacak da kim etkilenecekti!..

Öyle değil..

Şu Temel Karamollaoğlu‘nun, Fatih Erbakan’ın o zamanki ve sonraki laflarına bir bakın!..

Üstelik adamlar, fiilen Erbakan‘ın halefi durumundalar..

İmamlığa soyunmuş adamların böyle yaptığı yerde cemaat ne yapar, siz tahmin edin.. Cami dışından cemaati izleyenleri ise hiç düşünmek istemem, hafazanallah..


DİYANET’İN KUR'AN AYETLERİNİ SANSÜRLEYEN MÜSLÜMANLIĞI: "SİZ ALLAH'A DİNİNİZİ Mİ ÖĞRETİYORSUNUZ?"

 




Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 1 Nisan 2018 tarihli şaka gibi yazısında “Diyanet doğru yolda, destek olalım” diyordu.

Evet, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önemli hizmetleri var. Yaptıklarının büyük çoğunluğu da doğru ve gerekli..

Fakat bu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mutlak anlamda doğru yolda olduğunu söylemek için yeterli değil.

Bir defa, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve kendisiyle ilgili kanun hükümlerine tâbi..

Şöyle bir misalle anlatalım: Bizim Hasan bir gemide, gayesi Mekke‘ye gitmek.. Gayet iyi niyetli..

Fakat gemi, rotasını bir hristiyan birliğinin merkezi olan Brüksel‘e çevirmiş..

Kıblesi Brüksel..

Ya da, kıbleler arasında tarafsız kalmayı seçmiş.. Kendisini rüzgârın akışına bırakmış.. 

Zaman (çağdaşlık) bizi nereye götürürse oraya gidelim, kıble diye birşey tanımıyoruz” demiş..

*

Kaptanın elindeki kural ve talimatnameler kitapçığı ise, ilke ve inkılaplarına bağlı kalınacağına yemin edilen Atakaptan‘dan kalmış.

O kitapçık, kendisindeki rotaya ilişkin temel talimatların değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini ilk sayfasında belirtmiş.

Böyle bir gemide, bizim Mekke yolcusu, Mekke’ye gittiğini iddia eden Şaşkın Hasan, nereye gidebilir?

Böyle biri için “Hasan doğru yolda, Mekke’ye gidiyor, destek olalım arkadaşlar” diyen Karaman koyunları, verdikleri bu “gaz”la gerçekte kimlere destek oluyordur?

Son tahlilde Atakaptan’ın kurduğu “düzen”e mi hizmet ediyordur, yoksa Mekke idealine mi?

Bu Karaman koyunlarının pratikteki kazanımları, kaptanın has adamları olarak ulufeye nail olmak mıdır, yoksa “doğru yol”u göstermek, Hasan’ın Mekke’ye ulaşmasını sağlamak mı?

*

İmam Matüridî‘nin, yaşadığı devirdeki müslüman yöneticiler için adil diyenleri tekfir ettiği biliniyor.

Çünkü, zulme adalet demek, batılı hak, haramı helal kabul etmektir.

Diyanet, genelde doğru işler yapıyor olabilir.

Fakat, tabi olduğu laik rejimi sorgulayabilen bir kurum değil.

Şeriat‘le, tağutla ilgili ayetleri de hutbelerde okuyamaz.

Maide Suresi’nin “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” mealindeki ayeti sanki hiç indirilmemiş gibi davranır.

Yani, hakkı tam ve açık bir biçimde söyleyemez, ancak dolaylı olarak ifade edebilir.

Selefîlik, İslam, cihad ve terör konularında yaptığı açıklamalar ise, mevcut rejimin “dış politika”sı çerçevesinde şekillenmektedir.

O açıklamaları haklılık kırıntıları da içeriyorsa da, belirli ölçüde yanlıştır.

*

Diyanet, laik (siyasal dinsiz) devletin din istismarına da alet olmaktadır.

Olmak zorunda kalıyor.

Öyle ki, Diyanet’in bakış açısına göre, tabi olduğu laik devlet için savaşıp ölen herkes şehittir, yani savaşırken cihat etmiştir. 

Buna karşılık, farklı ülkelerdeki müslümanların cihat olarak adlandırdıkları faaliyetlerini, Batı’nın terör tanımı çerçevesine girdiği, mesela Türkiye'nin NATO'daki müttefiklerinin politikalarıyla çeliştiği zaman, açıkça değilse de dolaylı ifadelerle lanetleyebilmektedir.

Burada referans, Batı’nın terör tanımı haline gelmektedir. Kur’an ve Sünnet değil..

*

Kısacası, laik geminin uysal Hasan’ı konumundaki Diyanet‘in tam olarak doğru yolda olduğunu söylemek mümkün değildir.

İmam Matüridî sağ olsaydı, Diyanet’in doğru yolda olduğunu iddia eden adamın itikadî durumunun ne olacağını ondan sormak isterdim.

İnsanlar, ve insanlardan oluşan kurumlar hatasız ve günahsız olmaz.

“Diyanet’in güzel hizmetleri var. Bu laik düzende elinden ancak bu kadarı geliyor. Doğrularına destek olalım” demek başka birşey, “Diyanet doğru yolda” demek, ve bundan, “Diyanet’in çizgisiyle çelişen bir konumda bulunanların yanlış yolda olduğunun” anlaşılmasını istemek başka birşeydir.

*

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 16 Şubat 2018 Cuma günü okuttuğu hutbe şöyleydi:

Bir sahabî, Peygamberimizin huzuruna gelerek, “Hem sevap hem de şöhret kazanmak için savaşan bir adam hakkında ne dersiniz? Böyle birisinin kazancı nedir?” diye sordu. Allah’ın Resûlü, “Hiçbir şey kazanamaz.” cevabını verdi. Ancak adam, sorusunu ısrarla üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Hiç şüphe yok ki Allah, sadece kendi rızasını kazanma niyetiyle yapılan samimi amelleri kabul eder.” (Nesâî, Cihâd, 24) buyurdu.

Cihâd, Allah yolunda harcanan emeğin, Hak uğrunda verilen mücadelenin adıdır. Cihâd, müminin, bütün varlığını seferber ederek Yüce Rabbinin rızasını kazanma çabasıdır. Cihâd, mukaddesatı korumak için beden, dil, fikir ve gönülle kararlılık göstermektir.  

Haksız bir saldırı, yok etme, sömürme ya da zulmetme mücadelesi değildir cihâd. Aksine Müslüman’ın, vatanında şerefi, kimliği ve özgürlüğüyle var olma; imanını, bayrağını, istiklâlini ve haysiyetini muhafaza etme azmidir. Cihâd, zulme ve zalime karşı, bir milletin hukukunu savunma gayretidir. Hakkı tutup kaldırma, yeryüzünde barış, huzur, adalet ve iyiliği yayma gayesidir.

Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a ve Resûlüne iman eden kimselerin mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihâd ettiklerini anlatmaktadır. (Saff, 61/11) Peygamberimiz de “Ellerinizle, dillerinizle ve mallarınızla cihâd ediniz!” (Nesâî, Cihâd, 48) buyurmaktadır. Bu âyet ve hadis göstermektedir ki; cihâd, sadece canı feda etmekle değil, kimi zaman elle, kimi zaman dille, kimi zaman da malla hakka hizmet etmekle olur.

“Mücâhid, nefsiyle cihâd eden kişidir” (Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd, 2) hadis-i şerifi gereği hepimizin cihâdı öncelikle kendi nefsimizde başlar. Nefsin kötülüğe, hataya ve isyana teşvik eden vesvesesi ile mücadele etmek de cihâddır.  Allah’ın dinini en doğru kaynaktan öğrenip en güzel şekilde yaşamak da cihâddır. Bizi fıtratımızdan uzaklaştıracak, uçurumlara sürükleyecek arzu ve isteklere karşı durmak da cihâddır. Ve mümin, eğer kendi nefsi ile olan cihâdında başarılı olabilirse, o zaman İslâm düşmanlarına karşı cihâdında da zafer elde edebilir.

İslam’ın hayat veren ilkelerini yeryüzünde yaymak, haksızlıkların sona ermesini sağlamak için yapılan cihâd, kimi zaman kalemle kimi zaman da kelâmla olur. Mümin, an gelir eliyle, gün olur malıyla Allah yolunda, kelime-i Hak için çalışır, çabalar. Doğruyu anlatmak, iyiye davet etmek, güzelliklere vesile olmak için gecesini gündüzüne katar. İnancı, varlığı, vatanı, bekası ve hürriyeti için silahlı mücadeleye girmesi ise, cihâdın en üst seviyesidir. Daha dün Doğusuyla Batısıyla, Kuzeyiyle Güneyiyle bu aziz vatanı korumak uğruna verdiğimiz mücadele, cihadın en canlı şahididir. Allah’ın yardımıyla muzaffer çıktığımız Çanakkale, varoluş destanının, iman, cesaret ve azmin adıdır.

Cihâd, eline silahı alıp körü körüne masum canlara kıymak değildir. Son yıllarda insaf ve vicdanını yitirmiş cinayet şebekelerinin yaptığı ve Müslümanlara mal edilmeye çalışılan intihar saldırılarının, vahşet ve şiddetin İslâm’ın cihâd anlayışı ile yakından uzaktan alakası yoktur. Çünkü İslam’da cihad öldürmenin değil, yaşatmanın; yok etmenin değil, diriltme çabasının adıdır. Cihâd, ancak insanı yaratılış amacından saptıran her türlü kötülüğü ortadan kaldırmak için yapılır.  Kime karşı ve hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, masum insanlara yönelik saldırılar, İslâm’ın cihâda yüklediği yüce ruh ve ideallerle asla bağdaşmaz. Bunlar, insanlığa karşı hunharca işlenmiş büyük cinayet girişimleridir.

Bugün de millet olarak canımızla ve malımızla bir beka mücadelesi veriyoruz. Mehmetçiğimiz, inancımız, bayrağımız, vatan toprağımız uğrunda hiç çekinmeden varlığımızı feda edebileceğimizi bütün dünyaya bir kere daha gösteriyor. Ömrünün baharında şehadet şerbetini yudumlayan her bir vatan evladı, adeta bizlere Rabbimizin şu müjdesini haykırıyor: “Allah yolunda öldürülenlere sakın ‘ölü’ demeyin. Onlar diridirler. Ancak siz bunu idrak edemezsiniz.” (Bakara, 2/154)

Bu varlık mücadelesinde hepimize sorumluluk düşüyor. Bu sorumluluğun bir gereği olarak geliniz bu mübarek Cuma vaktinde hep birlikte Allah Teâlâ’ya gönülden şöyle niyaz edelim:

Allah’ım! İstiklal ve istikbalimiz, birlik ve beraberliğimiz uğrunda mücadele eden kahraman ordumuzu muzaffer eyle! Huzurumuz ve değerlerimiz uğrunda canlarını feda eden aziz şehitlerimize rahmet, gazilerimize şifalar ihsan eyle! Fitne, fesat ve bozgunculuk peşinde koşanlara, milletimize ve ümmet-i Muhammed’e hile ve tuzak kuranlara karşı bize feraset, basiret, kuvvet ve dirayet lütfeyle! Bizleri cihâdın gerçek anlamını kavrayan, senin yolunda mücahede ve mücadeleden kaçmayan samimi müminler eyle!

Rabbimiz! Sana inandık, sana güvendik, sana tevekkül ettik. Bizleri sensiz, sahipsiz, inayetsiz bırakma!

*

Görüldüğü gibi, hutbenin başı ile sonu birbirinden ayrı telde çalıyor.

Başta, yalnız Allah yolunda savaşmanın şehadeti kazandıracak cihad olacağı belirtiliyor, sonra ise işin içine devlet yetkililerinin “dili” dahil ediliyor.

Böylece vatan, varlık ve beka da denklemde yerlerini alıyor. Hem de baş köşede..

Beka ile, Allahu Teala’nın zâtî sıfatlarından “beka” sıfatına iman değil, devletin ve milletin bekasına iman kastediliyor.

Sanki, İslam’a göre bunlar için beka mümkünmüş ve savunulabilirmiş gibi.

İşte bu, din dilinin laikleştirilmesi, istimlak edilip kamulaştırılması, devletleştirilmesidir.

*

Cihadın en üst seviyesi meselesine gelelim..

Diyanet hutbesi bu noktada da sorunlu.

Resulullah s.a.s., Ebû Saîd el-Hudrî’nin (r.a.) rivayetine göre, şöyle buyurdu:

“Cihadın en üstünü zulmeden devlet başkanına karşı hakkı söylemektir.”

(Ebû Davud, Melahim 17; bk. Tirmizî, Fiten 13; Nesâî, Bey’at 37; İbn Mâce, Fiten 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 19, 61; IV, 314, 315; V, 251, 256. Beyhakî, es-Sünenu’l-kübrâ, X, 91; Beğavî, Şerhu’s-sünne, X, 65-66),

Hep söylüyoruz, Diyanet maalesef, ayet ve hadîslere, mevcut rejimin hassasiyetleri çerçevesinde sansür uyguluyor.

İslam’ı tam ve doğru anlatmıyor. Eksik, hatta bazen çarpık anlatıyor. Çarpıtıyor.

Onun için, Türkiye’de asla Şeriat konulu bir hutbe duyamazsınız.

Tağutla ilgili ayetleri hutbede işitemezsiniz.

Maide Suresi’nin “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” hakkındaki ayetlerini dinleyemezsiniz.

Bu tür ayetlere sansür uygulanır.

Cihatla ilgili ayetleri artık okuyorlar, çünkü laik (siyasal dinsiz) devletin âlî menfaatleri bunu gerektiriyor.

*

Evet, eskiden cihad konulu hutbe de duyamazdınız, ama şimdilerde “milli ve yerli” ihtiyaç hasıl oldu..

Cihad kavramını Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulusal çıkar”larına göre istismar ihtiyacı doğdu.

İşte onun için, Diyanet kendi kafasından “cihadın en üst seviyesi” icat ediyor.

Eğer Diyanet’te gerçek bir İslamî hassasiyet varsa, bu hatasını düzeltir, bir başka hutbede, “Cihadın en üst seviyesi, zalim, cevr ü cefada bulunan sultana karşı hakkı ve doğruyu söylemektir. Bunu Resulullah s.a.s. haber vermiştir. Biz de kendi kafamızdan daha önce birşey söylemiştik, ama yanlış oldu, Allahu Teala’dan af, halkımızdan özür diliyoruz” der.

Der mi?..

Diyanet, devlete ve devlet başkanına ayet ve hadîslerle “ayar” veren hutbe okuyabilir mi?

*

Erdoğan’ın “rabia”sının (dörtlüsünün) ne olduğunu biliyoruz: “Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak.”

Buradaki tek millete, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan (yahudi, hıristiyan, müslüman, ateist, satanist vs.) herkes dahil.

Ve bu milletin adı da, Anayasa’ya göre, “Türk“..

Ve, Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’ya göre “laikdemokratik, sosyal bir hukuk devleti” olma iddiasında..

1924 Anayasası’ndaki “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesinin yerinde yeller esiyor.

(Kendilerini çok zeki, müslümanları da salak zanneden bazıları “Devlet insan mı ki dini olsun?” diyebiliyorlar. A geri zekâlı, devlet insan mı ki dili var?)

*

Evet, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti için savaşıp ölenler, laik Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinAtatürk ilke ve inkılapları için, Erdoğan’ın “tek millet”i için savaşıyorlar.

Savaşabilirler.. Bizden izin isteyecek halleri yok.

Devletler ve milletler, haklı veya haksız, kimi zaman savaşa girebilir, savaş hali yaşayabilirler.

Diyelim ki haklı bir savaşı sürdürüyorlar ve bazı askerlerini bu yolda kaybettiler.. İstiyorlarsa onları “ulusal kahraman, yiğit asker, fedakârlık abidesi” filan gibi tumturaklı sıfatlarla anabilir, haklarında Dombıravari şiirler destanlar yazabilir, sağa sola adlarını verebilir, yaralanıp sağ kalan askerleri vs. de “üstün cesaret madalyası” türünden parlak adlar taşıyan nişanlarla donatabilirler.

Fakat laikliği benimsemiş (bütün dinlere eşit mesafede), tek derdi kendisinin bekası olan, “tek millet”inin “milli iradesi”ni Allahu Teala’nın emir, irade ve fermanına alenen üstün tutan bir devlet, sanki Şeriat‘le yönetilen (Allah’ın emir ve yasaklarını değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkeler kabul eden) bir devletmiş gibi, savaşta ölenlerini müslümanlara özgü cenaze törenlerinde İslam’ın şehadet kavramı ile kabrine uğurlarsa, işte o zaman, dini istismar etmeye başlamış demektir.

*

Böyle bir devlet adına konuşan siyaset esnafının ve bürokratik ensesi kalınların birtakım kesimlere “din istismarı” suçlaması yöneltmesi ise, perhiz edebiyatı ile lahana turşusunu birlikte götürme uyanıklığı sergilemeleri anlamına gelir.

Daha açıkçası bu, “devletin din istismarını tekeline alma” dayatmasından başka birşey olarak görülemez. “Din istismar edilecekse, onu da biz yaparız netekim” hesabı..

İşin aslına bakılırsa, Türkiye’de “din istismarının kamulaştırılması, devletleştirilmesi ve millileştirilmesi” yönünde ciddi bir mesafe alınmış durumda.

Ancak devlet, bu kamulaştırma faaliyeti sırasında alabildiğine seçici/eklektik, menfaatçi (“ulusal menfaat” hesabı yaparak), pragmatik, oportünist ve esnek (ya da çifte) standartlı davranıyor.

*

Mesela, askerlerinin şehit payesini kazanmasından büyük keyif alıyor, fakat yaşarken mücahit olmalarına, cihadın İslamî hükümlerini kılavuz edinmelerine razı değil.

Bu çelişkiyi aşmak için de “İslam’ın güncellenmesi”ne ihtiyaçları var. Mesela mücahit olmadan şehit olmayı sağlayan bir güncelleme..

Zaten “fiilen” güncellemişler..

İslam’ı “güncellenmiş” haliyle benimsiyor ve savunuyorlar

(İş, bu güncellemeyi resmiyete dökmeye kalmış. Rutin bir işlem.. Yeni MİT yasasını çıkardıkları sırada Beşir Atalay, “Bunlar zaten fiilen yapılan şeyler, sadece yasal düzenleme haline getiriyoruz, resmîleştiriyoruz” demişti.)

Fakat, bu arada birtakım “yobazlar” devreye giriyor (“milli ve yerli dalkavuklar” böyle adlandırıyor), aykırı sesler çıkarıyor, devletluların keyfini kaçırıyorlar.

Laik demokrasilerde çare tükenmez netekim.. Onları yola getirmek için de sağlam meşeden “din istismarı sopası” hazırlanıyor.

Ya susacaklar ya da kafa göz gidecek.. İhtimal bazı kafalar yarılacak.. Devletlular da bu hürriyet ortamında  İslam’ı keyiflerine göre “fikri hür, vicdanı hür” biçimde güncelleyecekler..

*

Şu laik devlet için şehit olma mevzuuna tekrar dönelim.

Resulullah s.a.s. şöyle buyuruyor: “İslâm, câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır.” (Buharî, Ahkâm: 4)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti davası gütmek, devleti (Allahu Teala’nın dinine hizmet ve insanlar arasında adaleti hakim kılmak gibi) daha yüce amaçlar için araç değil de bizatihî amaç haline getirmek (böylece putlaştırmak, Allahu Teala yerine kulluk edilen bir mercîe dönüştürmek), bunu da “devletin bekası” gibi süslü laflar eşliğinde savunmak, ve de Türkiye Cumhuriyeti’nin “tek millet”çiliğini ilke edinmek, işte bu, cahiliyyet ırkçılık ve kabileciliğidir.

İslam’a göre böyle.. Ama, devlet laik olduğu için, İslam’ın bu değerlendirmelerine itibar etmek zorunda değil. Bütün bunlar, onun kabul ettiği “çağdaş uygarlık düzeyi” hedefi çerçevesinde aydınlanma, ilerleme, çağdaşlaşma ve uygarlaşma anlamına geliyor.

Gelsin.. Devlet, çağdaşlaşmasını da alsın ve gitsin, dinden elini çeksin, güncellemeye kalkışmasın.

Devlet nasıl kendisinin dine uydurulmasına razı değilse, İslam da kendisinin güncelleme adı altında devlete uydurulmasına razı olmaz.

*

Şehitlik bahsine devam edelim.

Hadîs-i şerîf şöyle: 

“Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen bizden değildir.” 

(Müslim, İmare: 53.)

Mesela PKK‘nın durumunu ele alalım.

Davaları ırkçılık (Kürtçülük) olduğu için, bizzat kendilerinin de itirafı ile, İslam’la bir ilgileri bulunmamaktadır. Ve ölüleri, İslam nazarında şehit kabul edilmez. Batıl bir davanın savunucularıdırlar.

Fakat, aynı şey, bozkurt işareti eşliğinde Türk milleti için savaşma davası güdenler için de geçerlidir. Kürşat vs. gibi “ulusal kahraman” ilan edilebilirler, madalyaya layık görülebilirler. Fakat şehit değildirler. İslam açısından, cahiliye ölümü ile hayata veda etmişlerdir.

Bir başka hadîs-i şerîf: 

“Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, câhiliyye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür.” 

(İbn Mâce, Fiten: 7.)

İsteyen Kürtçülük, isteyen Türkçülük, isteyen de Arapçılık için ölebilir. Kendi keyifleri bilir.

Ancak bu, İslam Şeriati (kanunları) nazarında şehitlik değil, cahiliyye ölümüdür.

 

“… O (Allah) sizi, gerek yerden yarattığı zaman, gerekse siz analarınızın karnında bir cenin iken en iyi bilendir. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın! O, takvâ sâhibi olanı en iyi bilendir.” (Necm, 53/32)

“Kendilerini temize çıkarıp duranları görmedin mi? Bilakis Allah dilediğini temize çıkarır ve (onlar) kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa, 4/49)

“De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Allah, göklerde olanları ve yerde bulunanları bilir. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat, 49/16)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...