hakimiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hakimiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TAKİYYE VİRTÜÖZÜ SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK MİLLETİ NASIL ALDATTI?




Selanikli Mustafa Atatürk’ün uydurup 1924 Anayasası’na koyduğu Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir(Hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir) şeklindeki söz, onun “millet iradesi”ne karşı bir hilesi ve oyunuydu.

“Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu” diyen üstad Necip Fazıl gibi konuşmak gerekirse, millet iradesine pusu kurmuş bir sözde millet iradesiydi bu.. Böylece “Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek”.

Evet, memleketin bir bölümünün düşman işgali altında olduğu o günlerde bu söz, “Hakimiyet işgalci gâvurun değil, milletindir” şeklinde anlaşılıyordu.. Kulağa hoş geliyordu, büyüleyiciydi, yaldızlıydı.

Fakat aldatıcıydı..

Tuzaktı.

*

Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletinse, milletin hakimiyetine kayıt ve şart getiren hiçbir anayasa maddesinden söz etmemek, yasa çıkarmamak, ve uluslararası antlaşma yapmamak gerekir.

Milletin, hakimiyetini yasama organı (parlamento), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler) vasıtasıyla kullanacağını söylemek bile, ona birtakım kayıt ve şartlar getirmek demektir.

Kayıtsız şartsız hakimiyette bunların hiçbirinin olmaması gerekir.

Lafta böyle, hakimiyet kayıtsız şartsız milletin, pratikte ise hakimiyet işinde milletin genelde esamisi bile okunmaz.

Çünkü devlet kurumu, millete, halk kitlelerine dayatılan “kayıt ve şart”larla ortaya çıkar. (Bu kayıt ve şartları Hobbes, Rousseau ve Locke gibi düşünürler “social contract / toplumsal sözleşme” kavramıyla ifade ediyorlar.)

Kayıt ve şartlar yoksa, devlet de yok demektir.

Hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir düzen Marx’ın (gerçekleşmesi mümkün olmayan) komünist ütopyasına (devletsiz topluma) karşılık gelmektedir.

*

1924 Anayasası, Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır” (m. 3 ve 4) diyerek suhulet ve uhuletle egemenliği milletin (daha doğrusu Osmanlı Devleti'nin) elinden tereyağından kıl çeker gibi çekip almış, millete, egemenliği kimin vasıtasıyla kullanacağını belirleme hakkını bile tanımamıştır.

Bu "Yalnız o kullanır" kaydının anlamı, pratikte milletin elinde egemenliğin kırıntısının bile bulunmamasıdır.. Sadece hokuspokus, abrakadabra denilerek maval okunmakta, masal anlatılmaktadır.

Nitekim TBMM’nin, 23 Nisan 1920’de toplanmasının ardından ilk işi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başında bulunduğu yeni meclisin egemenliğini/hakimiyetini kabul etmeyen millet fertleri için Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu (vatan hainliği yasasını) çıkartmak olmuştu.

Buna göre, “Ben TBMM’ye egemenlik vekaletini vermiyorum, Osmanlı Devleti’ne, devlet başkanı padişaha ve de Osmanlı Hükümeti’ne sadığım” diyenler vatan haini kabul ediliyordu.

*

Selanikli bu sözde “kayıtsız şartsız”lı “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” palavrasını ortaya attığında, Osmanlı’nın başkenti İstanbul ile Anadolu’nun birçok bölgesi İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlar tarafından işgal edilmiş durumdaydı.

O sırada millet, Selanikli’nin bu lafını söz konusu işgalci düşmanlara karşı söylenmiş bir söz zannediyor, milletin hakimiyetine onlar tarafından kayıt ve şart getirilemeyeceği düşüncesinin dile getirildiğini zannediyordu.

Halbuki Selanikli bunu, Osmanlı Devleti’ne, saltanat ve hilafete son verme hedefinin altyapısını oluşturmak için söylüyordu.

Yani amacı, ilerde Osmanlı’ya karşı şunu diyebilmekti:

“TBMM milleti temsil ediyor, ben de milleti temsil eden TBMM’yi temsil ediyorum, yani milleti doğrudan temsil eden kişiyim. Millet iradesinin sözcüsüyüm, onun adına konuşuyorum, dolayısıyla benim şu anki hakimiyetim milletin hakimiyeti anlamına gelmektedir. Sen Osmanlı Devleti olarak millet hakimiyetine yani benim hakimiyetime kayıt ve şart getiremezsin. Hakimiyet kayıtsız ve şartsız benimdir.”

Gördünüz mü Vehbi’nin kerrakesini!

*

Selanikli millete yalan söylüyor ve takiyye yapıyordu.

Bu kendi itirafıyla sabit.

Nutuk’ta şöyle diyor (Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sitesindeki sadeleştirilmiş şekliyle):

“Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçebilmek için herkesin bildiği gibi, bir geçiş devresi yaşadık. Bu devirde, iki fikir ve görüş, birbiriyle mütemadiyen mücadele etti. O fikirlerden biri, saltanat devrinin devam ettirilmesiydi. Bu fikrin taraftarları belli idi. Diğer fikir, saltanat idaresine son vererek cumhuriyet idaresi kurmaktı. Bu bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi, açık söylemekte mahzur görüyorduk. Ancak görüşümüzün uygulanma kabiliyetini saklı tutup münasip zamanında tatbik edebilmek için, saltanat taraftarlarının fikirlerini tatbik sahasından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, bilhassa Anayasa yapılırken, saltanat taraftarları, padişahın ve halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesinde ısrar ederlerdi. Biz, bunun zamanı gelmediğini veya lüzum olmadığını bildirerek o ciheti söylemeden geçmekte fayda görüyorduk.

“Devlet idaresini, cumhuriyetten bahsetmeksizin, millî hakimiyet esasları dairesinde, her an cumhuriyete doğru yürüyen biçimde şekillendirmeye çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisi'nden daha büyük makam olmadığını aşılamada ısrar ederek saltanat ve hilâfet makamları olmaksızın, devleti idare etmek mümkün olduğunu ispat etmek lüzumlu idi.

Devlet reisliğinden bahsetmeksizin, onun vazifesini fiilen Meclis reisine (başkanına) gördürüyorduk.

“Fiiliyatta, Meclisin reisi, ikinci reis idi [Yani birinci reis, devlet başkanıydı, ikinci reis (başkan yardımcısı) ise fiilen meclis başkanıydı]. Hükûmet vardı. Fakat "Büyük Millet Meclisi Hükümeti" unvanını taşırdı. Kabine sistemine geçmekten kaçınıyorduk; çünkü hemencecik saltanatçılar, padişahın yetkisini kullanma lüzumunu ortaya atacaklardı.

“İşte, geçiş devresinin bu mücadele safhalarında, bizim kabul ettirmek mecburiyetinde bulunduğumuz, aracı şekli, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti sistemini, haklı olarak eksik bulan, [padişahın devlet başkanı olduğu] meşrutiyet şeklinin açıkca ifadesini temine çalışan muhaliflerimiz, bize itiraz ediyorlar, diyorlardı ki, bu yapmak istediğiniz hükûmet şekli neye, hangi idareye benzer? Maksat ve hedefimizi söyletmek için yöneltilen bu nevi suallere, biz de, zamanın gereğine göre cevaplar vererek saltanatçıları susturmak zaruretinde idik. (Nutuk II, S. 838 - 839)

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html; https://tr.wikisource.org/wiki/Nutuk/16._b%C3%B6l%C3%BCm/Saltanat_devrinden_cumhuriyet_devrine_intikal_devresi_ve_bu_devirde_iki_fikir_ve_ictih%C3%A2d%C4%B1n_m%C3%BCtem%C3%A2di_m%C3%BCcadelesi)

*

Görüldüğü gibi, “Fikrimizi açık söylemekte sakınca görüyorduk” diyor.

Yani gerçek düşüncesini milletten saklıyor, yalan söylüyor.

Olduğundan farklı görünüyor.

İnandıklarını söylemiyor, inanmadıklarını inanıyormuş gibi savunuyor.

Adam takiyyenin, yalan dolanın padişahı.. Deccal (çok yalancı).

Sakınca dediği ise, milletin ve TBMM’deki milletvekillerinin (milletin vekillerinin, milleti temsil eden TBMM’nin) buna tepki gösterecek olması.

Açık konuşmak yerine, takiyye yaparak anayasayı ve kanunları kendisinin cumhurbaşkanlığına gidecek yolun taşlarını döşeyecek şekilde hazırlattırıyor.

Anayasada padişahın ve halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesini isteyenlere ise, bunun zamanının gelmediğini veya şimdilik lüzum olmadığını söylüyor.

Karşı olduğunu, başka niyet taşıdığını asla açıklamıyor.. Taraftarmış gibi görünüyor.. Suret-i haktan gelerek milleti aldatıyor.

İşi gücü yalan dolan, takiyye ve aldatma.. İşte bu yüzden deccal (çok yalancı) sıfatını alnının akı, elinin emeğiyle sonuna kadar hak ediyor.

Niyeti kendisinin kişisel diktatörlüğünü tesis (Ki bunu da cumhuriyet kavramıyla süslü bir ambalaj içinde yine milleti uyutup aldatacak şekilde sunuyor) fakat bu konuları hiç ağzına almıyor, onun yerine (işgalci gâvura direnişi akla getiren) millî hakimiyetten bahsediyor.

Safderun millet, onun millet hakimiyetinden kastının işgalci düşmanlara karşı bağımsızlığı savunmak olduğunu zannediyor.

Saltanat ve hilafet kurumlarının altını oymak için TBMM’den daha büyük bir makam olmadığını ileri sürüyor.

Milleti ürkütmemek için alenen “Devlet başkanıyım” demiyor, fakat gözü devlet başkanlığında.

Böylece millete, padişaha rakip olmadığı mesajını veriyor.

Yine, Osmanlı Devleti hükümetiyle bir sorunu olmadığı izlenimi vermek için de “kabine” sistemine geçmiyor, Büyük Millet Meclisi Hükümeti diye birşeyden söz ediyor.

Tabiî buna karşı eleştiriler geliyor, meşrutiyetten (meşrutî saltanattan) söz edilmesini isteyenler çıkıyor.

*

Peki bu “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” denilen hilkat garibesi nasıl bir şey?

Selanikli’ye göre iki özelliği var:

Birincisi, halkçılığı..

İkincisi, nev’i şahsına münhasır olması, dünyada başka bir örneğinin bulunmaması.

Selanikli Atatürk, 12 Aralık 1921 tarihinde TBMM’de şunları söylemiş bulunuyor:

“Efendiler, bizim hükûmetimiz demokratik bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükûmet değildir ve hakikaten kitaplarda mevcut olan hükûmetlerin mahiyet-i ilmiyesi itibariyle (bilimsel niteliği bakımından) hiç birine benzemeyen bir hükûmettir. Fakat, hakimiyet-i milliyeyi (millî egemenliği), irade-i milliyeyi (millî iradeyi) yegane tecelli ettiren bir hükûmettir, bu mahiyette bir hükûmettir.

“İlm-i içtimaî (sosyal bilimler) noktasından bizim hükûmetimizi ifade etmek gerekirse halk hükûmeti deriz. … halkçılık, nizam-ı içtimaîsini (toplumsal düzenini) sa’yine (çalışmasına), hukukuna (haklarına) istinad ettirmek (dayandırmak) isteyen bir meslek-i içtimaîdir (toplumsal yoldur).

“… Fakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz! Çünkü, biz bize benziyoruz, efendiler!”

(T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre 1, Cilt 14, İçtima 2, s. 428; https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c014/tbmm01014120.pdf)

Selanikli’nin lafları baştan sona demagoji, mugalata, çelişki ve tutarsızlık..

Saçmalık yığını.

TBMM hükümeti demokratik değilmiş fakat halkçıymış..

Halka rağmen halkçı.. Nasıl oluyorsa?

Böyle bir halkçılık, yani halkı adamdan saymayan bir halkçılık İslam adına savunulmuş olsa yaygarayı koparacak olanlar Selanikli’nin bu saçmasapan laflarını “gökten inmiş ayet” gibi huşu içinde ezberleyip aktarıyorlar.

İslam, halk yerine ümmet kelimesini kullanıyor.. Ümmet kelimesi “topluluk, halk” anlamına gelmektedir.. İslam, beşer icadı olan demokrasiden farklı birşeydir, fakat halka (ümmete) dayanır.

Hükümet halkçıymış fakat sosyalist de değilmiş.. Halbuki halkçı kelimesi, Frenkçe “sosyalist”in tercümesinden başka birşey değil.. Sosyalist demek, halkçı/toplumcu demektir.. Batı’da sosyalizm diye bir kelime icat edildiği için bizde de halkçılık taslayanlar zuhur etmiş.. Selanikli neyi savunduğundan bile habersiz.

Daha doğrusu bile bile mugalata yapıyor.

*

Evet Selanikli takiyye virtüözü, 1921 yılında yaptığı bu konuşmasında sosyal bilimlerden, ilimden bahsediyor.

Sonradan “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” de diyecektir.

Ancak, bir yıl sonra, “Başlarım lan sizin ilminize de, irfanınıza da.. Ben kaba kuvvetten, zorbalıktan başka birşeyi takmam” anlamına gelen sözler sarfedecektir.

Okuyalım:

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; münazara (görüşme) ile, münakaşa (tartışma) ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti'nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. (Nutuk II, S. 691)

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

Vikisöz’de, bu konuşmayla ilgili olarak şöyle bir not düşülmüş:

“Saltanatın kaldırılmasını tartışan Meclis komisyonunda yaptığı konuşma. Bu konuşmanın son cümlesini söylerken elini komisyon başkanının boynu hizasından geçirerek kafa kesme işareti yapmıştır.”

(https://tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atat%C3%BCrk/Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k)

*

Mesele, Selanikli zorba deccalin belirttiği gibi, gayet açık.

İmdi, adam bu kafa kesme konuşmasını kime karşı yapıyor?

TBMM’ye karşı yapıyor?

TBMM ne?

Millet adına egemenliği kullanan heyet, kurul..

Ve bu TBMM, millet adına şunu diyor: “Biz, devlet başkanı olarak başımızda Osmanlı padişahını görmek istiyoruz.”

Bu zorba ne diyor?

“Millet Osmanlı’ya isyan etti” diyor..

Dediği doğru olsa, TBMM’de “Padişahı asalım keselim, giyotine gönderelim” filan diye gulu gulu dansı yapılıyor olması lazım..

Hayır, ortada böyle birşey yok.. Milleti temsil eden TBMM “Padişahtan vazgeçmeyiz” diyor..

Selanikli ise, “Hayır, millet olarak siz farkında değilsiniz, haberiniz yok, aslında isyan ettiniz” diye konuşuyor.

*

Burada olan şey şu: İsyan eden millet değil, Selanikli’nin kendisi..

Takiyye ile, yalan söyleyerek, aldatarak bir düzen kurmuş, şunu bir makama getirerek, bunu bir maaşa bağlayarak, ötekini bir vaatte bulunarak, diğerini (Ali Şükrü Bey örneğini hatırlatmak suretiyle) ölümle korkutarak hizaya getirmiş, fakat bütün bunlara rağmen TBMM’de yine de çoğunluğu sağlayamamış.

Geriye tek seçenek kalmış: Kafa kesmekle tehdit..

Adam açık konuşuyor.. “Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

Yani “Ben egemenliği kuvvetle, kudretle, zorla alıyorum, zorbanın ta kendiyim, anlayın artık, beni yormayın” diyor.

Daha ne desin?!

*

Evet, Selanikli’nin sözünü ettiği egemenlik milletin egemenliği değildi, kendisinin kişisel hakimiyeti ve saltanatıydı.. Diktatörlük ve tiranlığıydı.

Fakat, eskimiş ve gözden düşmüş olduğu için padişah ve sultan gibi unvanları kulanmadı.

Onun yerine kendisine cumhurbaşkanı dedirtti.

Lafta cumhurbaşkanıydı, fakat gerçekte mütecaviz ve zorba bir mütegallibeydi.. Zorba bir despottu.

Geleceğin “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” tarihçileri bunu böyle yazacak.


SELANİKLİ'NİN EGEMENLİK (HAKİMİYET) ANLAYIŞI: İLMİN CANI CEHENNEME, SEN KUVVET, KUDRET VE ZOR'DAN BAHSET!

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 11

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabını 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) okumaya devam ediyoruz.

Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, 1 Kasım 1922 Çarşamba günü TBMM toplanıyor.

Saltanatın kaldırılması için kanun teklifi veriliyor.

İlk konuşmayı Selanikli Mustafa Atatürk yapıyor..

Hilafetin feyizkârlığından bahsediyor, onun sayesinde Türkiye’nin dünyanın en bahtiyar devleti olacağının müjdesini veriyor.

Kanun teklifi Şer’iyye (Şeriat), Adliye ve Kanun-ı Esasî (Anayasa) Encümenlerine (komisyonlarına) havale ediliyor. (s. 63)

Evet, o sırada TBMM hükümeti bir İslam hükümetidir. Laik (siyasal dinsiz) değildir. Meclis’te Şeriat Komisyonu vardır.

*

Mumcu, bu süreçle ilgili olarak Karabekir’in şu ifadesini aktarıyor:

“İstiklal Harbi'nde olduğu gibi bu inkılap hareketlerimizde de fikirlerimizi serbestçe bildirmek ve münakaşadan çekinmemek suretiyle ben vazifemi büyük bir vicdan hazzıyla yaptığım gibi kendisini ilk günden gerek İstanbul Hükümetine ve gerekse henüz tanıyan halka karşı muhafaza ve tanıttırmaya calıştığım Başkomutanım ve eski silah arkadaşım Gazi Mustafa Kemal Paşa da benim fikir ve münakaşalarıma kıymet ve ehemmiyet vererek hepsini kabul etmişlerdi.” (s. 64)

Aslında kabul etmemişti.

Kabul etmiş görünmek zorunda kalmış, hilafet konusunda geri adım atmış, meselenin hallini ertelemişti.

Karabekir’in “fikir ve münakaşaları”na kıymet ve ehemmiyet verdiği yoktu.

Karabekir’in Karabekir olarak değil, Şark (Doğu) Ordusu Komutanı olarak bir ağırlığı, kuvveti ve kudreti vardı.

Selanikli, ağırlığı, kuvveti ve kudreti olmayanlara ise şöyle seslenmişti:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmezHâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin [saldırganların] hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyor.

Bu bir emrivakidir [oldu bittiye getirmedir]. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş [olup bitmiş] bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır.

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

*

Selanikli’nin bu laflarının gündelik dile tercümesi şöyle:

Hayatta en hakiki mürşit, ne ilimdir, ne Cevat Akşit, ne de Eczacı Hurşit.. Kim başkası üzerinde zorla hakimiyet kurabiliyorsa, mürşit odur.. Egemenlik (hakimiyet) milletin de değildir, kuvvet, kudret ve zor kimdeyse, onundur.. Kuvvet, kudret ve zorun olduğu yerde ilmin icabından, fikirden, görüş alışverişinden, tartışmadan söz etmek gereksizdir.. Şu anda kuvvet, kudret ve zor benim elimde olduğu için Osmanlı Devleti’ne isyan etmiş durumdayım.. Burada artık benim sözüm geçer, Padişah’ın değil.. Milleti temsil ettiği söylenen bu Meclis, TBMM, bu emrivakiyi (olup bitmiş işi) tartışma değil, onaylama durumundadır.. Adam gibi tıpış tıpış onaylarsanız onaylarsınız, onaylamazsanız kafalarınız gider.. Sözün tamamı ahmağa söylenir, siz ahmak olduğunuz için işte tamamını söylüyorum.”

Selanikli’nin sözlerinin avamcası bu..

Ancak, Osmanoğulları (Osman Gazi’nin nesli) hakkında söyledikleri doğru değil.

Onlar hakkında söylediği şey, kendisi için doğru..

Yukarıya aldığımız sözlerinin de ortaya koyduğu gibi, kendisi zorla, Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuştu.

Ve bu tasallûtunu [hakimiyetini] ölene kadar sürdürdü.

Osman Gazi, millete bu şekilde Selanikli gibi mi hitap etmişti?

Asla!

Osman Gazi ve ahfadı “Allah’ın adını yüceltmek, Haçlılar’la mücadele etmek, Allah’ın arzında olabildiğince Şeriat adaletini ikame edebilmek” için kıyam ettiler, fedakârlık yaptılar, millet de onları takip etti, baş tacı yaptı.

*

İmdi, ülkemizdeki Kemalist/Atatürkçü taifenin mantıklı ve tutarlı düşünmeye karşı biraz alerjileri bulunduğu için, bu sözlerimizi anlamakta güçlük çekecekleri kesin.

Kafalarının çalışmasını sağlamak için “tulumbaya su koyma” kabilinden onlara biraz “tüyo” verelim.

Ey imtiyazlı ve de tuzu kuru "beyaz Türkler"! Selalnikli’nin gururunuzu okşayıp gözünüzü boyamak için rüşvet-i kelâm kabilinden “Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi” demesi, Etrâk-ı bî-idrak (anlayışsız Türkler) olduğunuz, “idrak sahibi Türkler”den olmak bir yana, onlara kan kusturduğunuz, ve madalyonun arka tarafına bakmayı akıl edemediğiniz için, hoşunuza gidiyor.  

Halbuki adam, mesela Araplar’a, siz farkında değilsiniz ama, şunu demiş oluyor:

“Osmanoğulları, Yavuz Sultan Selim’den itibaren zorla Arap milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] dört asırdan beri idame eylemişlerdi.. Ey Araplar, biz Türk milleti olarak onların boyunduruğundan kendimizi isyan ederek kurtarıyoruz.. Sizin Şerif Hüseyin’iniz ile adamları bizden daha akıllı oldukları için Birinci Dünya Savaşı’nda isyan etti, bağımsızlıklarını sağlayıp kendi devletlerini kurdular.. Biz biraz geç kaldık..”

Araplar için kurulan bu cümleler, Kürtler, Arnavutlar, Çerkezler, Boşnaklar vesaireye de uyarlanabilir..

Selanikli’nin yukarıya aldığımız sözlerini alkışlayan herkes, mesela Şeyh Said "isyan"ını onaylamış olur.

İmdi, müslüman topluluklar bile Osmanlı Devleti için böyle düşünürlerse (Genelde düşünmediler, Selanikli kafasında değillerdi), bir dönem Osmanlı egemenliği altında kalmış olan Ermeni, Rum, Yunan, Bulgar, Sırp, Makedon, Romen vs. gibi gayrimüslim kavimler Osmanlı için ne düşünür?

Selanikli, o aptalca konuşmasıyla, müslüman olsun olmasın bütün bu milletlere, “Osmanlı’ya ne zaman isyan ettiyseniz isabet ettiniz, ne zaman itaat ettiyseniz yanlış yaptınız” demiş olmuyorsa ne demiş oluyor?!

Şurası bir gerçek: Osmanlı Devleti sonuçta bir “müslüman Türk” devletidir.. Ve Selanikli, sözde Türk milleti adına konuşarak, Türk’ün yerleşip "vatan" haline getirmiş olduğu topraklar üzerindeki hakimiyetini aşağılıyor.

Osmanlı’nın şahsında Türk’e hakaret ediyor.

Türk’ün “bî-idrak” kesimi ise, “idrak sahibi” olanlarına kan kusturmakla meşgul.

*

Garibim saf Türk Karabekir’in sözlerine dönelim.

Selanikli’nin onun fikirlerine değer verdiği yoktu.. Onun saflığını, samimiyetini, vatanseverliğini ve iyi niyetini istismar edip kullandı.

O gün için Karabekir’i tasfiye edebilecek güçte değildi. Uygun zamanı bekliyordu.

Evet, Karabekir, Selanikli’yi “ilk günden, Samsun’a çıktığı andan itibaren gerek İstanbul Hükümeti’ne ve gerekse yeni tanıyan halka karşı muhafaza ve tanıttırmaya” çalışmış, onu koruyup kollamış, onun propagandasını ve reklamını yapmış bulunuyor.

Aksi takdirde İstanbul Hükümeti onun “müfettişlik” maskeli “Anadolu genel valiliği”ne son verecekti.. Halkın da Anadolu’ya “Padişah yaveri” olarak gelmiş “Sarı Çizmeli Kemal Ağa” modundaki şahsı tanıdığı, ona özel bir önem atfettiği yoktu. (Nitekim Selanikli bunu sağlamak için, TBMM’nin açılışının hemen ardından Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkarıp, başında kendisinin bulunduğu TBMM’nin otoritesini kabul etmeyen herkesi “vatan haini” ilan ederek asmaya başladı. Halka kendisini bu şekilde zorla, asıp keserek kabul ettirdi.)

Adamın geçmişte kayda değer bir başarısı yoktu ki halk ona önem verip saygı duysun.. Filistin cephesinde topukları yağlayıp kaçarak cephenin çökmesine neden olmuştu.

Abartılan Anafartalar savunması ise, yaklaşık bir yıl süren Çanakkale muharebelerinde birkaç günlük fasıldan ibarettir.. Sanki orada bir tek Selanikli vardı!. Üstelik bu “vatansever” asker, savaş bitmeden Çanakkale cephesini bırakıp gitmişti.

*

Evet, Samsun’a çıkan Selanikli’nin, halk nezdinde bir itibarı ve kıymeti yoktu..

Selanikli’nin bütün “büyü”sü, Padişah Vahideddin’in onu “özel” görevle Anadolu’ya göndermiş, ve Karabekir’in de, “Padişah’a onu geri çağırması için baskı yapan İngiliz’e inat” ona sahip çıkmış olmasından kaynaklanıyordu.

Ancak, Selanikli’nin İstanbul’da İngilizler’le anlaşmış olduğunu bilmiyordu. (İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın, gizli servisinin İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yapması herhalde “özel Hristiyanlık dersleri” almak istemesinden kaynaklanmıyordu.)

Karabekir, Selanikli'nin sadece has adamlarına açıkladığı "gizli gündem"inden ve işgalci düşman devletlerle olan gizli bağlantılarından habersizdi.

Arkadaşı İsmet (İnönü) bunu biliyordu ve herşey olup bittikten 50 yıl sonra açıklayacaktı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli bu dört dörtlük İngiliz "oyun"unda basit fakat olağanüstü yetenekli bir piyondan ibaretti.

İngilizler, Osmanlı Hilafet Devleti’nin (İslam devletinin) Selanikli eliyle tarihe gömülmesine, yerine, başkenti İstanbul değil Anadolu'daki başka bir şehir olan laik (siyasal dinsiz) bir ulus(çu)-devletin kurulmasına karar vermişlerdi..

Ve Selanikli bunu, onların desteğiyle başardı. (Hangi hilelerle nasıl destek verdiklerini önceki bölümlerde kısaca anlatmıştık.)

Olay bundan ibarettir.

 

TAĞUT (MİLLETİN Mİ, ZİLLETİN Mİ EGEMENLİĞİ?)

 









Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde yer alan şu satırlar İslam dünyasında yaşanan temel tartışmalara ışık tutuyor:

Cihâdî gruplar bu gerilimi sadece “tağut” olarak isimlendirdikleri müesses (kurulu) rejimlerle yaşamamış, aynı zamanda yine teo-politik bir hareket olan ana akım İslamcılarla da bu konu etrafında anlaşmazlıklar yaşamışlardır. Onlar, başta İhvan-ı Müslimin olmak üzere ana akım İslamcıların, yeni ulus devletlerince oluşturulan anayasaları kabul etmelerini şiddetle eleştirmiştir. Mesela; ana akım İslamcılık düşüncesinden ayrışmanın miladı kabul edilen ellili ve altmışlı yıllardaki hapishane tecrübesi neticesinde Seyyid Kutup’un formülleştirdiği “cahiliye” ve “hâkimiye” teorileri, bir taraftan yeni kurulan (Mısır’daki) Nasır rejimini tanımlamaya yönelik bir çabayken diğer taraftan da zımnen İhvan’ın söz konusu rejime karşı benimsediği tutumun eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır. Zira Kutup’un “hâkimiye” düşüncesi, İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat) görmezden gelinmesine bir tepki olarak teşekkül etmiştir. Zira ona göre günümüzde insanların “cahiliye” içinde yaşamaları, Allah’ın, yeryüzündeki otoritesi ve ulûhiyetinin en belirgin özelliklerinden olan “hâkimiyet”i hususunda haddi aşmalarından kaynaklanmaktadır (Kutup, 1979, 8).

Kutup’a göre; günümüzde tüm toplumların “cahiliye toplumu” kapsamına girmesinin nedeni ise onların Allah’tan başkasının ulûhiyetine inanmaları veya ondan gayrısına tapınmaları meselesi değildir. Mesele, söz konusu bu toplumların pratik hayatlarını düzenlerken Allah’a kulluğun gereklerini yerine getirmemesidir. Bu toplumlar her ne kadar Allah’tan başkasını doğrudan doğruya tanrılaştırmamış olsalar da onlar kanunlarını, yasalarını, ilkelerini, değer yargılarını, adetlerini, geleneklerini ve bütün yaşamsal değerlerini Allah’tan başkasının hâkimiyetine teslim etmektedir. Bu ise ulûhiyetin en belirgin özelliklerinin ihlal edildiği anlamına gelmektedir (Kutup, 1979, 91-92). Ana akım İslamcılık düşüncenin en önemli temsilcisi kabul edilen İhvan-ı Müslimin içinde yetişen Seyyid Kutup’un bu düşünce örgüsü aslında İhvan’ın sahip olduğu teo-politik düşünceye bir tepki olarak da okunmalıdır. Nitekim sonraki yıllarda İhvan genel Mürşidi Hasan el-Hudeybi’nin “Davetçiyiz, Yargılayıcı Değil” isimli kitabını Kutup’un bu düşüncelerine reddiye olarak kaleme aldığı iddia edilmiştir (Zollner, 2009, 65-66).

Mesele, salt cihadî grupların kurulu rejimleri (düzenleri) tağutî diye nitelendirmelerinden ibaret değil.

Tağut kavramını bu gruplar icat etmiş değiller, Kur’an’da yer alıyor.

Kurulu düzenler nasıl Kur’an’ın hükümlerini hayattan silip atmaya çalışıyorlarsa, Kur’an dilini de unutturmaya çalışıyorlar.

Cihadî denilen gruplar ise, “Kur’an’ın hükümlerini hayata geçirmeye gücümüz yetmiyor, hiç değilse ‘dil’ini unutmayalım, kâfirlerin ıstılahatıyla/terminolojisiyle değil, Kur’an terimleriyle düşünelim” diyorlar.

Merhum Elmalılı Hoca’nın muhalled tefsirinin adını “Hak Dini Kur’an Dili” koymuş olması sebepsiz değil.

*

Seyyid Kutub’un “cahiliyet” ve “hakimiyet” “teori”lerinden söz etmeye gelince.. Bunlara ona ait teori demek yanlış.

Merhum Kutub’un yaptığı şey, Kur’an terimlerini hatırlatmaktan ibaret.

Ortada bir teori varsa, bu, Allahu Teala’nın “teorisi”..

Allahu Teala’nın bildirimleri (Popper gibi konuşmak gerekirse) “yanlışlanma”ya açık (ve yanlışlanmaya açık olduğu için de bilimsel değer taşıyan, bilimsellikleri, yanlışlanabilir nitelikte tezler olmalarından kaynaklanan) teoriler değildir..

Mutlak gerçektir. Cehennem bileti almak isteyenler tarafından inkâr edilebilirler, fakat yanlışlanamazlar.

"İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat’in)" görmezden gelinmesini “cahiliyet” davası olarak nitelendiren Seyyid Kutub değil ki..

Allahu Teala..

*

Allahu Teala’nın “hakimiyet”i meselesine gelince..

Allahu Teala’nın kâinat üzerindeki hakimiyetini (özünde deistçe bir mantıkla), yaratması ve yarattığı herşeye bir (“âdet” ya da “doğa yasası” diye adlandırılan) “doğal süreklilik” vermesi ile sınırlandırmak, hakimiyetini ontolojik düzleme hapsetmek; O'nun uluhiyetini (ilahlığını, tanrılığını) “sosyal tanrılar (putlaştırılmışlar, tağutlar)” lehine sınırlandırmak olur.

Bu, şöyle birşey demek gibidir: “Doğa tanrısı başka, sosyal tanrı ya da tanrılar başka.”

Allahu Teala insana akıl ve irade vermiş, (bir tür duygu sahibi canlı robot olan) hayvanlar gibi içgüdüye mahkum etmemiştir.

İnsanın yeryüzünde halife olması bu akıl ve iradeden kaynaklanır.

İnsanın “imtihan”da oluşunun esasını da yine bu akıl ve irade oluşturur.. Halifeliğin hakkını verecek midir, vermeyecek midir?

İnsan, Allahu Teala’yı uuttuğunda, yani sosyal alanda Allahu Teala’nın hükümlerine riayet etmesi gerektiğini kabul etmediğinde, halifelik yerine tanrılık davasına kalkışmış olur.

Allahu Teala insana bu imkânı vermiştir.. Bu, insanın Allahu Teala’ya haşa kafa tutabilecek kadar güçlü olmasından değil, imtihanın doğasından kaynaklanmaktadır. İmtihan edilen kişi zorlamaya maruz kalmaz, (belirli bir süreyle kayıtlı olmak üzere) serbest bırakılır.

Her bir insan bu dünyada “ömür” süresince serbesttir.. İnsanlık Kıyamet’e kadar bu serbestiyete sahiptir.

*

İhvan’ın mürşid (şeyh) geçinen budalalarından Hasan bilmem ne’nin kitabına gelelim..

Davetçiymiş, yargılayıcı değilmiş..

Aptal adam, her davet yargılama ile başlar.

Bir adamın davete muhtaç olduğuna onu yargılamadan, onun hakkında hüküm vermeden nasıl karar verebilirsin?!

Davet, “Kör tuttuğunu öper” tarzı yapılan birşey midir?

Mesela adamı şirk konusunda uyaracaksın diyelim, onda şirk emaresi bulunduğuna hükmediyorsun ki bunu yapıyorsun.

Yargılama üzerine kurulu olmayan bir davet, "riyakâr işgüzarlık" değilse aptallıktır..

*

Bu “hakimiyet” meselesi, İslam dünyasındaki “müesses” rejimlerin hassas nasırı durumunda..

Laik (ya da laikleşme heveslisi) rejimlerin hepsi, Allahu Teala’nın hakimiyetini “ontolojik” alana hapsetmeye çalışmakla meşguller.

Bu kabul edildiğinde zihniyet (itikad) düzeyinde mesele hallolmuş oluyor.

Söz konusu laik (siyasal dinsiz) rejimlere Batılılar da bu yönde akıl veriyor, yol gösteriyor, “Maşallah çağdaşlaşıyorsunuz, özgürleşiyorsunuz, uygarlaşıyorsunuz, Ortaçağ zihniyetinden kurtuluyorsunuz, size hayranlık duyuyoruz” filan diyerek onları gaza getiriyorlar.

Evet, bu hakimiyet meselesi önemli.. Allahu Teala’nın hakimiyetini ontolojik alanla sınırlandırıp sosyal alanda hakimiyeti “millet” denilen (pratikte neye karşılık geldiği belirsiz) kavramın tekeline verdiğinizde, laiklik heykelinin yapımını tamamlamış oluyorsunuz. 

(Evet, milletin neye karşılık geldiği, neye tekabül ettiği belirsizdir. Mesela Türkiye’de millet, Şeriat istediğinde, "demokratik" darbe ile başı ezilmesi gereken “millet düşmanı” haline gelmiş olur. Demek ki millet, gerçekte millet değil. O kadar ki, bazılarının gözünde millet ile zillet arasındaki fark sadece bir harften ibarettir: "Benim güdümümdeysen milletsin, değilsen zilletsin." “Milleti millette demen, millette değüldür / Bir millet vardır millette, milletten içerü.” )

*

Türkiye’de “hizmet” şampiyonu Fethullahçılar böylesi bir laikleşmeye hizmet ettiler.

Bundan 25 yıl önce düzenledikleri bir Abant Platformu toplantısının konusu buydu.

O zaman, Sağduyu gazetesindeki köşemde, 20 Temmuz 1998 günü şunları yazmıştım:

ALLAH’IN HAKİMİYETİ, MİLLETİN HAKİMİYETİ

“İrticacı” vali ve kaymakamların Mesut Yılmaz hükümeti tarafından defterlerinin dürüleceğini dünkü gazetelerden birinde okurken, “sanal gerçeklik” kavramı üzerinde bir kere daha düşünme imkanı buldum.

Allah’ın hakimiyetini “ontolojik” düzlemle sınırlayan Abant Bildirgesi‘nin milletin hakimiyetine yaptığı vurgu, “siyasal” alandaki “gerçek” BÇG (Batı Çalışma Grubu) etkisinin yanında “sanal gerçeklik” olarak kalıyordu.

Bir zamanlar Medine Vesikası’ndan hareketle estirilen “sözleşme” furyası, Abant Toplantısı’nda yerini “milletin hakimiyeti”ne yapılan vurguya bırakmıştı. Fakat düşünce alanında sergilenen bu geniş mezhepliliğe paralel olarak, sosyal hayatta karşılaştığımız baskılar dramatik biçimde artıyordu.

“Sözleşmeciler”, sözleşme edebiyatından vazgeçmek zorunda kalmışlardı, çünkü sözleşme en az iki taraflı olurdu, kimse kendi kendisine gelin-güvey olamazdı. Bu anlamsız zihin jimnastiği, eğer tek taraflı sözleşme yapmak mümkün olsaydı, gazete ve dergi sayfalarının boş laf koleksiyonuna katkıda bulunmayı sürdürecekti; ama iş tek taraflı olunca, sözleşme değil, aç tavuğun kendisini darı ambarında sanması olayı yaşanıyordu.

Aydınlarımız bol keseden “kaynaklara dönüş” edebiyatı yapmış, sonunda döne döne Hobbes, Locke ve Rousseau gibi isimlere ulaşmışlardı. Kur’an’ın sesine kulak veren yoktu:

“Müşriklerle nasıl sözleşme olabilir ki, size galip gelseler hakkınızda ne bir yemin gözetirler, ne de bir sözleşme. Ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar. Fakat kalbleri buna karşıdır. Onların çoğu insanlıktan çıkmış fasıklardır.” (9/8)

*

Ontolojik düzeyde Allah’ın hakimiyetine yapılan vurgunun ardından siyasî alanda hakimiyeti millete tahsis etmek, teorik olarak çok güzel bir çözüm olarak görünebilir, fakat pratikte seküler düşüncenin “din”e galebesinden başka birşey değildir.

Siyasî alanda hakimiyet kayıtsız şartsız milletin olduğunda, Allah’ın kâinat üzerindeki hakimiyetini kabul edip etmemek kimsenin umurunda olmaz. Çünkü sizin milletin hakimiyetine teslim olmanız malum, onların Allah’ın ontolojik hakimiyetini kabul ettikleri ise daima meçhuldür.

Milletin hakimiyeti katı gerçeğin ta kendisi, Allah’ın ontolojik hakimiyeti ise vicdanlara gömülmüş bir meseledir.

Kur’an‘da ırk anlamında “millet” kelimesi geçmez, ama aşiretlerden sözedilir. Allahu Taala, insan üzerinde kabilesinin hâkim konumda olmasını kabul etmez: 

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, aşiretleriniz, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden meskenler, size Allah ve Resulü’nden ve hak yolunda cihaddan daha sevgiliyse, artık Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık bir kavme hidayet vermez.” (9/24)

Mücadele Suresi’nin 22’nci ayet-i kerimesinde de,“Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet eden” aşiretiyle mü’minin bir bağının olamayacağı belirtilir: 

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın ki, Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet edenlerle dostluk etsin. İsterse o muhalifler babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aşiretleri olsun. İşte Allah bunların kalblerine imanı yazmış ve kendilerini, tarafından bir ruh ile kuvvetlendirmiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada ebedî olarak kalacaklardır. Öyle ki, Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razıdırlar. İşte bunlar Allah’ın fırkasıdırlar. Dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah’ın hizbi, zafer bulanların ta kendisidir.”

Hak, hakikat ve hidayetin kaynağı bellidir: Kur’an ve Sünnet. Bunlara aykırı olarak ortaya konulacak her yenilik bid’attir, her bid’at de sapıklıktır.

Kaldı ki, dönüp dolaşıp insanı kavim, kabile ve aşiretine itaate çağıran, hakimiyeti onlara veren bir anlayış yeni bile değildir.

Merhum Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “Gençlerle Başbaşa” adlı eserinde, gök kubbe altında yeni bir görüş bulunmadığını, her yeni fikrin eski bir düşüncenin değişik ifade edilmiş biçimi olduğunu söyler. Doğrudur.

İbn Haldun da, geçmişlerin geleceklere, suyun suya benzemesinden daha fazla benzediğini söylerken, zannediyorum sadece olayları kastetmiyordu, insanların düştükleri fikrî yanılgıları da buna dahil ediyordu.

*

Hakimiyet meselesi bugün olduğu gibi geçmişte de tartışılmıştır elbette, tıpkı suyun suya benzediği gibi.

Dinî tartışmalarda Osmanlı vs. örneğinin delil olarak kıymet-i harbiyesi bulunmaz, çünkü Osmanlı gibi örnekler şer’î deliller kapsamına girmez.

Hakimiyet meselesiyle Haricîler’in “hakem” meselesinin de bir ilgisi yoktur. Hz. Ali, bütün bir Arap milleti bir araya gelseler de Kur’an ve Sünnet’e aykırı bir hükmü benimseselerdi, onlarla yine mücadele ederdi, “Hakimiyet milletindir” diye düşünmezdi.

Üstelik, hâkimiyeti teorik olarak millete atfetmeniz, pratikte de bunun böyle olduğunu göstermez. Bugün acaba milletin tercihleri mi ülke üzerinde daha belirleyicidir, yoksa (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulmuş illegal) BÇG’nin mi? Ülkenin gerçek meselesi budur. Tartışılması gereken budur.

Bir, milletin tercihleri vardır, bir de Allah’ın emir ve yasakları. Milletin hâkimiyeti ve tercihleri ancak mübah alanda geçerlidir.

Kaldı ki, bahsedilen ilkeler evrensel olmak zorundadır. 200 milyon müslüman Çinlinin yaşadığı Çin’de hâkimiyet acaba kimin olmalıdır?! Budist Çin milletinin mi?!

Tabiî ki bugün ülkemizde laik bir rejim yürürlüktedir ve kimse İslâm’a göre yaşamak zorunda değildir, ama bu, İslâm’ı rejime uydurmaya çalışma hakkı vermez kimseye.

Kur’an ve Sünnet yerinde duruyor. “Devrim” yapan ancak kendi kanaatlerinde yapmış olur.

*

Bunları yazdığım sıralarda hemen herkes (bugün FETÖ diye adlandırılan) Fethullahçı grupla can ciğer kuzu sarması modunda dostluk ilişkisi yaşıyor, şimdilerde hakaretler savurdukları Gülen’i “Hocaefendi” diye saygıyla anıyorlardı.

Onlar kendilerini biliyorlar, isimlerini saymayalım.

Fethullah’a tepki gösterenler de vardıysa da çoğunluğu, “hizmet yarışı”nda ondan geri kalmaktan dolayı içerleyip kahırlanan, “düzenin nimetleri”nden Fethullahçılar kadar yararlanamayan, “Pastadan bize de pay bırak” diyenler oluşturuyordu.

Fethullahçı gruba İslamî hakikatler için, Allah için tepki gösteren az sayıdaki kişi ise, (FETÖ içindeki “düzen”baz MİT’çilerin de gaz vermesiyle) FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) hedefi haline geliyordu. (FETÖ’cüler “radikal” buldukları bazı müslümanlarla uğraşarak “düzen”in gözüne gireceklerini, “düzen”in dikkatini kendilerinin üzerinden uzaklaştıracaklarını zannediyorlardı fakat işler umdukları gibi gitmedi. Kullanıldılar ve efendilerine efendilik taslayacak kadar fazla büyüdükleri düşünülünce defterleri dürüldü.)

*

Sağduyu gazetesindeki bu tür yazılarımdan dolayı Fethullahçıların beni hedefe koymuş olduklarını düşünebilirsiniz.. Koymadılar..

Fakat, Fethullahçılardaki bu itikadî boyuta kadar varan savrulmayı zevkten dört köşe izleyen derinler benim bu tür yazılarımdan rahatsızdılar..

Bundan dolayı, içinde bulunduğum cemaatin (İskenderpaşa’nın, Hakyolcuların) bünyesindeki derin elemanların ayak oyunlarıyla baş etmeye çalışmak zorunda kaldım..

O kadar ki, 28 Şubat yüzünden yurtdışında bulunan Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatin sırtına binmiş olan oğlu Nureddin, bana, Necdet Yılmaz vasıtasıyla “Yazılarında ayet meallerine yer vermesin” diye talimat gönderiyordu.

[Bu şeyh taslağı babasının ölümünden sonra bir taraftan Kur’an meali satmak suretiyle ayet ticareti yapıp cebini doldururken diğer taraftan kurduğu Sağduyu Partisi’nde siyaset alanında “dinî (İslamî) değerlere” sırt çevirdiğini ilan edecek, o değerlerin yerine, neye karşılık geldiğini bir tek kendisinin bildiği “dinî değersiz sağduyu” ile “herkesin kendi ideolojisine göre bağımsız olması” hurafesini oturtacaktı.. Cemaatten herhangi bir tepki gelmeyince de 2011 yılında düzen partisi MHP’nin boz kurtuna biat edecekti.. 

Tam da MHP’nin 15 kişilik yönetim kadrosundan 10 kalantorun boz kurt tipi “uçkurist” kasetler dolayısıyla siyasî mevta haline geldikleri sırada..

Mevlana ve Şeyh Sadî gibi zatlar, yandaşlık ve yoldaşlığın ortak paydalardan kaynaklanacağını söyler, örnek olarak da bir leylek ile karganın birlikte uçması örneğini verirler.. Örnekteki bu birliktelik bir arifin hayretini mucip olur. Sonra yere kondukları zaman fark eder ki ikisi de topal..

Ortak özellikler, ortak paydalar..

MHP ile Nureddin söz konusu olduğunda bunlar neler olabilir?.. Birlikte "uçma"larını hangi ortak özellikleri sağlıyor? 

Görünüşe göre ortak payda, boz kurt totemine olan ortak bağlılık..

Peki, MHP’nin arkasındaki derinler Nureddin’e böylesi bir “ev ödevi” vermiş olabilirler mi?.

Yine, Sağduyu Partisi’ndeki zırvalar da cemaati “laikleştirme” hedefi doğrultusunda derinler tarafından yazdırılmış şeyler olabilir mi?..

Gerçek şu ki, Sağduyu Partisi’ndeki ifadelerin ortaya koyduğu itikadî savruluş ve sapma, Fethullahçıların Abant Bildirgesi’ndekinden daha açık ve daha çirkin..

Ancak Nureddin’in bir Fethullah gibi “dış güçler” tarafından keşfedilip istihdam edilme, ABD’de ağırlanma şansı yok.. Bunun nedeni Fethullah’la kıyaslandığında çapsız, silik, kifayetsiz, yetersiz, sönük ve boş olması..

Dolayısıyla MHP’nin müttefiki “aziz başkan”ının emrinde “yerli milli” ve de “düzen”baz kalmak dışında bir seçeneği bulunmuyor.]

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."