Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GAZZE’Lİ SORULARDAN KORKMAK

 





Hayır, “Soru sormak cevap bulmaktan daha önemlidir” şeklindeki budalaca çağdaş ezberi tartışacak değilim.

Mevzu başka.

Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal (Ki Erdoğan’ın eski metin yazarı ve AK Parti eski milletvekilidir) bugünkü (26 Nisan 2024 tarihli) yazısında, Deutsche Welle muhabirinin Erdoğan’a yönelttiği soruyu konu edinmiş.

Ünal’ın yazısının ilk iki paragrafı şöyle:

Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier ile ortak basın toplantısında, Alman Devlet Medyası Deutsche Welle’nin (DW), ismi Türkçe olan muhabiri Erkan Arıkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Almanca bir soru yöneltti, çevirisi şöyle: ‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’

Erdoğan bu soruya ‘O iş bitti’ diye cevap verdi ama konumuz öncelikle bu değil.

Evet Ünal, konuyu değiştiriyor, işi “şahsiyat”a döküyor..

Sorulan soru yerine, soruyu yönelten şahsın kişiliğini, mesleğini vs. sorguluyor.

DW muhabirinin, o kadar sıcak gündem maddesine ve kısıtlı soru imkânına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruyu yöneltmesinin üzerinde durmak gerekiyor” diyerek, soru ile dikkat çekilen “ticaret” konusunu bir tarafa bırakıp, bu sorunun sorulmuş olmasını tartışma gündemine taşıyor.

Erdoğan’a sorulmasını istediği başka mevzular var.. Bunları sıralamış:

“Türkiye ile Almanya arasında onlarca sıcak gündem maddesi var: Almanya’daki vatandaşlarımız, onların sorunları, artan ırkçılık, sayıları artan ve kimi zaman katliama dönüşen ırkçı saldırılar, Almanya’nın FETÖ, PKK, DHKP-C gibi eli kanlı örgütlere sahip çıkması, bu örgütlerin militanlarını koruması ve beslemesi, Türkiye’deki muhalif hareketleri desteklemesi, ‘Ali’siz’ ya da ateist Aleviliği teşvik etmesi, NATO, Ukrayna, Avrupa Birliği, iki ülke [Almanya ve Türkiye] arasındaki ticaret ve daha nicesi…

*

Gerçekten de bunlar, Türkiye ile Almanya arasındaki önemli sorunlar..

Dolayısıyla, gazeteciler tarafından gündeme getirilmeyi hak ediyorlar.

Ancak, Ünal’ın “Alman devlet medyası” olarak nitelendirdiği DW’nin muhabirinden Erdoğan’a bu tür sorular sormasını beklemek bir parça aşırı hayalcilik gibi duruyor.

Doğal olarak, Türkiye nasıl Almanya’nın Türkiye ve Türkler’e yönelik bazı politikalarından rahatsızsa, Almanlar da Türkiye’nin Almanya’daki Türkler eliyle yürüttüğü bazı faaliyetlerden (MİT güdümlü organizasyonlar vs.) rahatsızlar.

DW muhabiri Türkiye-Almanya arasındaki ilişkilere dair bir soru yöneltmek istese, (durduğu yerin hakkını vermek için) bunları sorar..

Sormamış.

*

Ünal, DW muhabirinin, o kadar sıcak gündem maddesine ve kısıtlı soru imkânına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruyu yöneltmesinin üzerinde durmak gerekiyor. Madde madde gidelim diyor.

İlk madde şöyle:

“Önce muhabir… Türkiye’de ya da yurt dışında yabancı medya kuruluşları için çalışan gazeteciler, ücret karşılığında bir iş yaptıklarını unutuyor, emeklerini satmak yerine genellikle ruhlarını satıyorlar. Yabancı bir medya kuruluşunun maaşlı çalışanı olmaktan çıkıp o ülkenin gönüllü ajanına, hatta yılışık, sahibini memnun etmek için yerli yersiz havlayan bir köpeğe dönüşüyorlar.”

Görüldüğü gibi, Ünal’ın “emeğini satanlar”a sözü yok, fakat “ruhunu satanlar”a öfkeli..

Maaşlı çalışan” olmakla “gönüllü ajan” olmak arasında ayrım yapıyor.

İkincileri yılışık, yerli yersiz havlayan köpek olarak nitelendiriyor.

Olaya bir de DW açısından bakalım..

Bu tür kuruluşlara MİT’in de adam sızdırması mümkündür.. Sızdırmaya çalışır.

Dolayısıyla, DW muhabiri, Ünal’ın gönlünden geçen türden bir soru yöneltmiş olsa, Almanlar şöyle değerlendirirler: “Bu, maaşı bizden alıyor, fakat Türkiye’nin gönüllü ajanlığını yapıyor.”

“Bize havlıyor” demeseler de, “Bize kazık atıyor” derler.

Aydın Ünal’ların akıl ettiğini herhalde onlar da ediyorlardır.

*

Ünal’ın “ikinci madde”si şöyle:

“Ülkesi aleyhine bir başka ülkenin gönüllü ajanlığını yapanların akıbetleri bellidir: İşleri bitince kenara koyuluverirler. En nihayetinde sadece işlerini kaybetmekle kalmaz, istismar edilmiş, onur, şeref, haysiyetlerini de yitirmiş halde öylece kalıverirler.”

Türkiye’de böyle “ülkesi aleyhine bir başka ülkenin gönüllü ajanlığını yapanlar” çok..

Özellikle Osmanlı’nın son döneminde sayıları fazlaydı..

Jön Türkler’in önemli bir bölümünün durumu buydu.. Bazıları da çağdaş uygarlık heveslisi, kendi kültüründen ve medeniyetinden utanan kullanışlı budalalardı..

Osmanlı bürokratlarının durumu da berbattı.. Kimisi İngiliz hayranıydı, kimisi Moskof, kimisi Fransız, kimisi Alman..

İttihat ve Terakkiciler de aynı durumdaydılar.. Önemli bir bölümü aynı zamanda masondu.. Bu gizli örgüt eliyle yularlarını dış güçlere teslim etmişlerdi..

Selanikli Mustafa Atatürk de, Mondros Mütarekesi’nin ilanından sonra İstanbul’da geçirdiği ilk altı ayın başlarında gazetelerde İngilizler’e “yağ çekmiş”, ayrıca İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yapmıştı.

Selanikli Atatürk’ün yaptığının yanında DW muhabirinin sorduğu soru ne ki!..

Fakat aralarında şöyle büyük bir fark var: Selanikli’nin onur, şeref ve haysiyeti için koruma kanunu mevcut.. Türbesi de resmî tören mahalli..

DW muhabiri yılışık köpek için özel koruma kanunu yok.

*

Ünal’ın “madde”leri bu minvalde gidiyor.

Bazılarının içinde hakikat kırıntıları var gibi görünüyorsa da genel toplam iflas türküsü söylüyor..

Yazı uzamasın diye atlayarak gidelim. Sekizinci maddesi şöyle:

“Bugün şu da net bir şekilde anlaşılıyor ki, İsrail’le ticaret üzerinden siyasi rant elde etmeye çalışanlar, İran ve Almanya başta olmak üzere Türkiye’nin hasımlarının borazanı, papağanı olmuşlardır.

Kibar adam, havlayan yılışık köpek demiyor, borazan ve papağan diyerek hesabı kapatıyor.

Şaka bir yana, Aydın Ünal, bu AK Parti taifesinin en aklı başında ve vicdanlı olanlarından..

Ve yazdığı bu..

Yazdıkları, “En akıllıları Deli Bekir, o da zincirde yatur” deyişini hatırlatıyor.

Lafı dolandırıyor, elindeki çubuğu şimşek hızıyla sallıyor, gözlerini belertiyor, hokuspokus abrakadabra okuyor, ve şaşkın bakışlarımız arasında gösterisini (iktidarı İsrail’le ticaret konusunda eleştiren) herkesi DW muhabiri yılışık köpekle aynı torbaya doldurma numarasıyla bitiriyor.

İster istemez kendi kendimizi sorgulama moduna giriyoruz: “Ben de mi DW muhabiriyim abi?.. Hatırlayamıyor muyum, hafızam bana bir oyun mu oynuyor?”

Evet, Ünal, sergilediği eşsiz algı sihirbazlığı numarasıyla alkışı hak ediyor.

O kadar etkileyici ki, Erdoğan’ı İsrail’le ticaret konusunda eleştirmiş olmaktan derin bir utanç duymadığımız için kendimizi suçlu hissetmeye başlasak yeridir.

Kendi kendimize milletçe şunları söylememiz gerekiyor belki de: “Erdoğan İsrail’le ticaret yapmışsa yapmıştır, yapar tabiî, ticaretten anlamadığımız için onu kıskanmadığımız nerden belli?!.. Nazar etmeyelim ne olur, çalışalım bizim de olur.”

*

Ünal’ın son maddesi şöyle:

Erdoğan’ın Filistin meselesindeki samimi sözlerini ve çabalarını boşa çıkaracak, İstanbul’da Meşal ve Heniye ile kucaklaşma fotoğrafını gölgeleyecek, Almanya ve İran’a malzeme verecek şekilde, 1 koyup 6 alma hesabı yapan [AK Parti] Genel Başkan Yardımcısı başta olmak üzere sorumlulara hesap sorulmadan bu söylentilerin, bu operasyonların sonu gelmeyecektir.”

Dedim ya, Ünal bunların en vicdanlılarından.. O yüzden bunları yazabiliyor.

Risk alıyor.

Meşal ve Heniye ile kucaklaşmak iyi de, kucaklaşmak tek başına neyi çözer?

Bir faydası olacaksa bu milletin sayısız ferdi sabah akşam Meşal ve Heniye ile kucaklaşmaya hazır.

Sen koskoca bir devletin büyük iddialar sahibi bir devlet başkanısın, elinden gelen sadece buysa, boş ver..

Senin yerine kucaklaşacak o kadar çok adam var ki..

Senin yapman gereken, yapabileceğin bir sürü şey var.. Bunları biz mi sana öğreteceğiz?!..

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı’nın “Venedik taciri” pozuna gelince..

Resmin bütününe baktığımızda ortaya çıkan manzaranın şöyle bir şey olduğunu görüyoruz: Erdoğan ya “Ne şiş yansın ne kebap” politikası izliyor ya da partisine hakim değil..

Hangisi?

Adam sıradan bir partili değil.. Genel başkan yardımcısı..

Soru şu: Erdoğan ve yardımcıları kendi aralarında bu türden “muhabbetler” yapmasalar, bu yardımcı başkan böyle konuşma cesareti sergileyebilir mi?

Sergileyebilir miydi?

*

Ünal’ın yazısının başında iş yoksa da sonu mükemmel:

Alman Devlet Medyası DW’nin yüzsüzlüğü ve soykırımı örtme çabaları karşısında cesur bir duruşa, cesur, somut adımlara ihtiyaç var. Hemen, şimdi.

İşte sorun burada: Erdoğan ve şürekâsında nutuk var, laf var, peynir gemisi var (İsrail’e de uğruyorlar mı bilmiyorum), kucaklaşma var, miting var, slogan var, fakat cesur bir duruş yok.

Kayda değer cesur ve somut adım hiç yok..

Yazısının sonuna bakılırsa, Ünal’ın DW muhabirinden ‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’ şeklindeki soru yerine şöyle bir soru beklediği düşünülebilir:

“Zalımların korkulu rüyası, mazlumların umudu, ezilenlerin gür sesi, dünya lideri Sayın mı Sayın Erdoğan, İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyor, kulaklarımızın zarını patlatıyorsunuz, helali hoş olsun, peki bu yükselen sesi hangi cesur duruşlar, hangi cesur ve somut adımlar izleyecek?”

DW muhabiri gönüllü ajan mı, havlayan yılışık köpek mi, adı dışında birşeyini bilmediğim için birşey diyemem, fakat yeteneksiz bir gazeteci olduğunu söyleyebilirim.

Soru sorma sanatını öğrenememiş..

*

Gelelim asıl mevzuya..

Duruşundan, görüşlerinden, siyasetinden, tavrından emin olanlar, haklılığından şüphe duymayanlar, tartışmaktan da, sorulara muhatap olmaktan da korkmazlar.

Tartışma ve sorular, yanlış ve zayıf fikirlerin büyüsünün bozulmasına, havasının inmesine, renginin solmasına, sesinin soluğunun kesilmesine yol açar.

Doğru ve sağlam fikirler ise, eleştiriler ve sorular sayesinde kendilerini daha iyi ifade eder, daha güçlü hale gelirler.

Nasıl kaslar çalışma sayesinde gelişip güçlenirse, doğru fikirler de tartışma, münazara, münakaşa ve sorular ile serpilip güçlenirler.

Ebenstein, John Stuart Mill’in şu sözlerini aktarıyor:

“ ‘Biri hariç, bütün insanlık aynı kanaatte olsalar ve yalnızca bir kişi zıt kanaate sahip olsa, insanlık bu insanı susturmakta haklı olamaz, tıpkı onun iktidarı ele geçirdiğinde insanlığı susturmasının haklılaştırılamayacağı gibi.’ Ortodoks olmayan kanaati susturmak, sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlıdır; çünkü insanlığın elinden bir fırsatı gasp eder; bu fırsat hakikat olması, doğru olması veya kısmen doğru olması mümkün olan düşüncelerle insanlığın tanışabilmesidir. ‘Tartışmanın her susturuluşu bir yanılmazlık varsayımıdır.’ ” 

(William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, çev. İ. Özel, İstanbul: Şule Y., 1996, s. 251.)

*

Erdoğan’a yöneltilmiş olan soruya gelince..

Bu, gerçekte çok basit, suya sabuna dokunmayan, İsrail’e ihraç edilen bazı ürünlere getirilen son kısıtlamalar çerçevesinde kolayca savuşturulabilecek, “çanak soru” denilebilecek kadar sıradan bir soru:

‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’

Erdoğan bu soruya, “Yoğun ticari ilişkileri ayakta tutma gibi bir tavrımız olmadığını, getirdiğimiz kısıtlamalar gösteriyor” diyerek karşılık verebilirdi.

DW muhabiri, Erdoğan’ın bu tarz bir cevap vereceğini herhalde tahmin ediyordur.

Fakat bizimkiler, imtihana hiç çalışmamış kronik tembel öğrenciler gibi, bu kolay mı kolay soruya bile “kıl oldular”.

Erdoğan’ın verdiği “O iş bitti” şeklindeki cevaba gelince.. “Evet, bu bir çelişkiydi, fakat yoğun ticari ilişkileri bırakıyor, çelişkiden kurtuluyoruz” demiş oluyor.

Bundan sonrasına bakmak gerekiyor, o iş gerçekten bitti mi, bitecek mi?

*

İmdi, eğer sizin Gazze konusunda gerçekten samimi bir duyarlılığınız, sahici bir hassasiyetiniz varsa, Erdoğan’ın bu tür sorulara muhatap olmasından memnuniyet duymanız beklenir.

Çünkü bu tür sorular, ister iyi niyetle sorulsun isterse kötü niyetle, sonuçta Gazze lehine ve İsrail aleyhine tavır sergilenmesine vesile olurlar.

Şayet iktidar bu türden hiç eleştiri ve soruyla karşılaşmazsa, “El elin eşeğini türkü çağırarak arar” hesabı sadece miting (sadece ve yalnızca miting) yapar, sonra da kulaklarının üstüne yatar.

Siz iktidar yandaşları yandaşlığın gereği olarak bu tür sorulardan uzak durursanız, yandaş olmayanlar da “Neme lazım, bunların gözünü kan bürümüş, benim gibilere ya Almanya’nın ya da İran’ın gönüllü ajanı demek için pusuya yatmış bekliyorlar, iftira mitralyözünü kurmuş, keskin algı operasyonu nişancılarını her köşe başına dikmişler, aman Allah şerlerinden saklasın, dertsiz başıma iş almayayım” diyerek susarlarsa, iktidarın silkinip kendisine gelmesini ne sağlayacak?

Bunun için mahşer gününü mü beklememiz gerekiyor?!


AK PARTİ MEDYASININ İSRAİL'İ İMRENDİREN İRAN ALERJİSİ

 


 

Topa son giren isim, AK Parti’de siyaset de yapmış olan Yeni Şafak yazarı Prof. Yasin Aktay..

Bugünkü (22 Nisan 2024 tarihli) yazısında şöyle diyor:

Yedinci ayını bulmak üzere olan emsalsiz vahşetiyle İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırımına karşı dünyada oluşan bir kurtarıcı müdahale beklentisine herhangi bir gücün öyle veya böyle cevap verme ihtimali her şeye rağmen çok değerli. Ancak trajik olan tarafı bilhassa İran’dan gelebilecek bu müdahaleyi bizzat İsrail’in de büyük bir iştahla istiyor olması. Çünkü bütün insanlık suçlarında bile sınırsız desteğine güvendiği ABD ve Avrupa’nın soykırım operasyonun gereğinden fazla uzamış olması dolayısıyla muhtemelen suçun vahameti dolayısıyla değil, suçtaki beceriksizliği dolayısıyla desteklerini azaltmaya yüz tutmaları sözkonusu. Bir İran saldırısının olayı Hamas-İsrail ekseninden hızla İran-İsrail eksenine kaydırma ihtimali bizatihi İsrail’i ve bilhassa Netanyahu’yu kurtarıcı bir destek olacaktır.”

Baştan sona saçmalık..

Birincisi, İran’dan “kurtarıcı müdahale” gelmesi ihtimali yok.. Bunu İran daha baştan açıkladı, bu yöndeki beklentilere kapıyı kapattı.

İran’dan ancak “misilleme” gelebilir.

İkincisi, İsrail İran’dan “kurtarıcı” bir müdahale gelmeyeceğinden emin.. İran’ın ne yapıp ne yapmayacağını senden daha iyi hesaplıyor.

Üçüncüsü, ABD ve Avrupa’nın İsrail’e desteklerini azaltması diye birşey söz konusu değil..

En azından fiiliyatta böyle.

*

Dördüncüsü, bir insanın Bir İran saldırısının olayı Hamas-İsrail ekseninden hızla İran-İsrail eksenine kaydırma ihtimali bizatihi İsrail’i ve bilhassa Netanyahu’yu kurtarıcı bir destek olacaktır” diye yazabilmesi için ya çok safderun biri ya da şeytana pabucunu ters giydirecek türden bir “anasının gözü” olması gerekiyor.

Sanki İsrail’i ve de Netanyahu’yu bekleyen kaçınılmaz bir felaket vardı da, bir İran saldırısı onları kurtaracaktı..

Kim neyden kurtuluyor, vatandaş?.. Söylediğin lafı kulağın duyuyor mu?!

İran saldırmadı diyelim (Ki saldırmadı sayılır), bu durumda İsrail’i ve Netanyahu’yu hangi tehlike bekliyor olacaktı?

Ne değişecekti?

İran cevap vermedi diye kim kalkıp da İsrail’e ve Netanyahu’ya Gazze konusunda haddini bildirecekti?

Sen mi had bildirecektin?

Netanyahu'nun durumuna gelince.. İran'ın cevap vermemesi onu ülkesinde ancak güçlendirirdi.. İktidarı ve muhalefetiyle İsrailliler "İran'ı nasıl da korkuttu! Korkudan resmen felç oldular" derlerdi.

Uluslararası düzeyde de kimse İran için ah vah etmezdi.. Etmediler.

Bu yandaş yazar taifesi kendilerine bir hayal dünyası kurmuşlar, onun içinden masallar anlatıyorlar.

Akıl fikir sıfır.. Fakat mutlular.

Aklı ve vicdanı olanlar kan ağlıyor, kan kusuyor, bunlara her gün bayram.

*

Aktay sözlerini şöyle sürdürüyor:

İran’ın İsrail karşıtlığının şu ana kadar fiilen İsrail’e hiçbir zarar vermemiş olduğu çok açık. İkisinin gerilimlerinin muhtemel tarihi içinde kar-zarar bilançosu ikisi için de ortadadır. İran açısından İsrail, hatta ABD karşıtlığı içeride rejimin konsolidasyonu açısından son derece işlevseldir. Rejim muhalefet karşısında biraz sıkıştığında İsrail’le veya ABD ile yaratılan bir gerilim kısa süre içinde olağanüstü hali restore eden bir imkân olarak devreye girmektedir.”

Hayır, “İran’ın İsrail karşıtlığının şu ana kadar fiilen İsrail’e hiçbir zarar vermemiş olduğu” söylenemez.

Birincisi, sözde Sünnîlik adına kendisiyle rekabet eden rejimleri, kendisi kadar olmasa bile, bir ölçüde İsrail aleyhtarı olmak zorunda bırakıyor.

Çıtayı yükseltiyor.

İsrail açısından bu bir zarardır.. Büyük zarar.

İran rejiminin ülke içinde İsrail aleyhtarlığıyla kendisini “kurtarma”sına gelince..

Senin derdin ne, İran’daki rejim mi, Gazze mi?

Benzer tespitler Türkiye için de yapılabilir, mesela "Temel anasını görmesin" tarzı Kürt karşıtlığını, bölgede etkin hale gelecek bir Kürt siyasal hareketinin uzun vadede ABD ile İsrail’in çıkarlarına hizmet edeceğini söyleyerek meşrulaştırıyor, ve “milliyetçi” (Türkçü) politikalarını bu söylem çerçevesinde sevimli göstermeye çalışıyor.. 

Nasıldı o mısra, “Dinime dahleden bari müselman olsa” şeklinde miydi, nasıldı?

*

Aktay’ın yazısının bir sonraki paragrafı şöyle:

“İran’ın körfeze yönelik tehditleri de ABD açısından son derece işlevseldir. Hiçbir zaman fiili bir durum oluşturmayan İran tehdidi Körfez ülkelerinin ABD’ye savunma alanında kesintisiz ve sınırsız bağımlılığını sağlamaya yarıyor. Diğer yandan Irak’ta iyice silahlanmış ve savaş yetenekleri kazanmış bu haliyle İsrail için gerçek bir tehdit oluşturmaya başlamış olan Saddam Hüseyin’e karşı başlatılan harekatın sonucunda Irak adeta altın tepsi ile ABD tarafından İran’a hediye edilmiştir. Sonucun böyle olmasının hikayesi elbette başka türlü de yazılabilir istenirse, ama diğer hikayeler çok fazla zorlama olur.”

Yazdığı hikâyenin (masalın) ikna edici olmadığının farkında.. Fakat gelişmelere ilişkin farklı değerlendirmeleri daha baştan “zorlama” olmakla yaftalıyor.

Hakkını yemeyelim, kurnaz adam.

ABD’nin Körfez’deki varlığı salt İran tehdidiyle izah edilemez.. Bunun bir tarihî geçmişi var.. Arap devletçikleri sadece İran’dan değil, birbirlerinden de çekiniyorlar.

Saddam’ın İsrail için bir tehdit haline gelmesi ise, zorlama bir acınası masal.. Saddam 2003’e kadar Irak’ın başındaydı, İsrail’e karşı ne yaptı?!

İran bahis konusu olunca gelsin “rejimin konsolidasyonu” masalı, mevzu Saddam olunca da gelsin “İsrail için gerçek bir tehdit” müjdesi.. “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.”

Irak’ın İran’a altın tepsi içinde sunulmasına gelince.. Irak’ın kuzeyi, altın tepsi içinde Kürt “özerkliğine ve bağımsızlığına” sunuldu.. Saddam’ın tasfiyesinden sonra Türkiye de boş durmadı, Kerkük ve Musul üzerinde etki kurmaya çalıştı.

Tabiat boşluk kabul etmez, siyasette de böyledir.

*

İran, Saddam’ın tasfiyesinde ABD ile birlikte hareket etmedi, ona destek vermedi.

Türkiye ise, şayet AK Parti iktidarının ilgili tezkeresi TBMM’de kabul edilseydi ABD ile birlikte Irak’a müdahale edecekti.

Bu durumda Aktay, Erdoğan’ın, 2003 yılında ABD ile birlikte Irak’ın ve Saddam’ın üzerine çullanmak istemiş olmasını nasıl yorumlar?

Umarım bize şöyle bir hikâye anlatmayacaktır:

Erdoğan, ‘İsrail için gerçek bir tehdit’ olan Saddam’ı ortadan kaldırmak, böylece dostumuz İsrail’e bir hizmette bulunmak, Irak’ın altın tepsi içinde İran’a sunulması operasyonuna destek vermek, ve de kuzeyde bir Kürt siyasal oluşumunun ortaya çıkmasına katkı sağlamak için bunu istiyordu.”

Erdoğan’ın, Türkiye’nin o süreçte ABD ile birlikte hareket etmemiş olmasını hâlâ hayıflanarak hatırlamasını nasıl değerlendirmek gerekir?

Belki de şöyle bir “yerli milli” hevese kapılmıştır: “ABD çakalına yamaklık yapayım, olur ki Irak’ı bana altın tepsi içinde sunar.”

Aktay bu hikâyeleri zorlama bulabilir, bir zahmet düzeltsin.

*

İki gün önce Mepanews.com, Summer Said ile Stephen Kalin’in Wall Street Journal’da yayınlanan bir haber-yorumunun tercümesini yayınladı.

Yazarlar, HAMAS liderlerinin ABD'nin de desteklediği bir anlaşmayla 2012 yılından bu yana Katar'ın başkenti Doha'da yaşıyor olmalarına dikkat çekiyorlar. (Bkz. https://www.mepanews.com/analiz-hamas-katari-terk-mi-edecek-66135h.htm)

Ancak, şu sıralarda HAMAS liderliğinin başka bir ülkeye taşınması ihtimali konuşuluyormuş.

Bu ülkelerden biri Umman’mış.. Diğerinin ismi geçmiyor.

HAMAS niçin böyle bir arayış içine girdi peki?..

Sebep şu:

“Son haftalarda Katar ve Mısır'dan ara bulucular Hamas temsilcilerine baskı yaparak grubun koşullarını yumuşatmasını sağlamaya çalıştılar. Zaman zaman Hamas liderliği rehinelerin serbest bırakılmasını öngören bir anlaşmayı kabul etmemesi halinde sınır dışı edilme tehditleri aldı.

Ancak, İsrailliler, ve bazı Amerikan siyasetçiler, bu kadarını yeterli bulmuyorlar. Katar’ı, HAMAS’a yeterince baskı yapmamakla, onun terörüne bir ölçüde yardımcı olmakla suçluyorlar.

Katar ise kendisini şöyle savunuyor:

“Yetkililer Hamas'ın siyasi liderlerinin Washington'un talebi üzerine Doha'da bulunduğunu, aksi takdirde İran ya da Suriye gibi Batılı yetkililerin kendileriyle iletişim kurmasının daha zor olduğu bir yere gideceklerini belirtiyorlar.”

Görüldüğü gibi Katar, İran’ın varlığını diplomasi satrancında bir koz olarak ortaya sürebiliyor.

Evet, ABD, Katar’ı HAMAS’a baskı uygulaması için sıkıştırıyor:

“Temsilciler Meclisi'nin eski Demokrat lideri Temsilci Steny Hoyer geçtiğimiz günlerde Katar'ın Hamas'a rehineleri serbest bırakması için baskı yapması gerektiğini, bunun için de Hamas'a verilen fonları kesmesi ya da siyasi liderlerini Doha'dan kovması gerektiğini ifade etti. Yaptığı açıklamada ‘Eğer Katar bu baskıyı uygulamazsa, Amerika Birleşik Devletleri Katar ile ilişkilerini yeniden değerlendirmelidir’ dedi.

*

Velhasıl, HAMAS yöneticileri çaresiz bir durumdalar.. Kimden yardım alacaklarını, nereye sığınacaklarını bilemiyorlar.

Denize düşen yılana sarılır hesabı nerden bir el uzatılsa tutmak zorunda kalıyorlar.

Dolayısıyla İran’la da görüşüyorlar, Türkiye’yle de.. Kim selam söylese daha sıcak bir şekilde karşılık veriyorlar.

Arayış içindeler.. Tam anlamıyla güvenebilecekleri sağlam bir destekçileri yok.

Gazze’de yaşayan bireyler İslam dünyasına, İslam ülkelerinin liderlerine ve halklarına açıkça sitemde bulunuyorlar, fakat HAMAS yöneticilerinin böyle bir lüksü yok.

Onlar, en küçük bir yardım için bile teşekkür etmek zorundalar.

İçlerindeki kırgınlığı belli edecek durumda değiller.. Bunun, daha fazla yalnızlaşma ile sonuçlanacağını biliyorlar.

*

İran, HAMAS’a kapılarını açmaya dünden hazır ve razıdır, fakat HAMAS bunu iki nedenle yapamaz.

Birincisi, İran’la çok fazla yakınlaşması Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinde tamir edilemez sorunlara yol açabilir.

İkincisi, İran gibi görece güçlü bir devlete yaklaşmanın kolay, fakat zamanı gelince ondan yakayı sıyırmanın ve araya mesafe koymanın zor olduğunu bilirler.

Katar, petrolü ve parası bol olmakla birlikte, nüfus ve toprak bakımından çok küçük bir ülke.. İngiliz himayesinden kurtulup bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkması 1971 yılında oldu.. Devletler camiasının “dünkü çocuğu”.

Dolayısıyla HAMAS siyasî liderliği kendisini Katar gibi bir ülkede, İran’dakine göre “daha özgür ve bağımsız” hisseder.

ABD de HAMAS liderliğinin İran’da değil de Katar gibi rahat baskı yapabileceği bir ülkede olmasını ister.

ABD şimdi HAMAS’ın Katar’dan kovulmasını ve başka bir ülkeye sığınmasını istiyorsa, bunun “terbiye” amaçlı bir operasyon olduğunu düşünmek gerekir.. HAMAS gideceği yeni ülkede (ABD patentli) benzer baskılarla karşılaşacak ve bu defa daha az direnç gösterebilecektir.

*

Bu arada Türkiye’nin de son süreçte HAMAS ile İsrail arasında “adı konulmamış” bir arabuluculuğa soyunmuş olduğu görülüyor.

ABD, bu arabuluculuktan memnuniyet duyacaktır.. Sonuçta Türkiye, İsrail’le ilişkileri “normal” olan bir ülke..

Türkiye açısından da bu, Filistin davasına sahip çıkıp destek veren bir devlet olarak görünme fırsatı verdiği için, “Taş attık da kolumuz mu yoruldu” kabilinden bir mesele.

Konunun iç siyaset çerçevesindeki “konsolidasyon”lu değerlendirmesini ise Aktay’a bırakalım.

 

AK PARTİ: BU GİDİŞ NEREYE?

 





“Artık ne mavilik, ne pembe bahar,
“Ne mehtap, ne sâhil, ne sandal, hep kar,
“Söyleyin benimle uçan ey kuşlar,
“O yazlık dünyadan bu kış nereye?!.”

Bu mısralar, İstanbul eski müftülerinden Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı Hoca’nın vefatında cebinden çıkan “Nereye?” başlıklı şiirinde yer alıyor. (Ali Rıza Demircan Hoca’dan duymuştum, Güzelyazıcı, Gümüşhanevî Tekkesi şeyhlerinden [Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in selefi] Serezli Hasib Yardımcı rh. a.’in icazetli halifesiymiş.)

AK Parti’nin de kendisine “O yazlık dünyadan bu kış nereye?!.” diye sorması gerekiyor.

Bu dünyada herşeyin (iktidar, koltuklar, gençlik, güç kuvvet, ömür, hayat) fani olduğunu anlamalılar:

“Kim âhiret ekinini (kazancını) isterse, ona o ekininde (kazancında) ziyâdelik veririz (artırırız). Kim de (sâdece) dünya ekinini (kazancını) isterse, ona (da) ondan veririz; ama onun âhirette, hiçbir nasîbi olmaz.

“Yoksa onlar için, Allah'ın onun için izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şeriat (hukuk sistemi, anayasal düzen) kılan (şera’û lehum min ed-dîni) (Allah’a denk tuttukları) ortaklar mı var? (Haklarında âhirette hüküm verileceğine dâir önceden söylenmiş) ayırma sözü olmasaydı, aralarında elbette hüküm verilmiş (işleri çoktan bitirilmiş) olurdu. İşte o zâlimler yok mu, onlar için, kesinlikle pek elemli bir azap vardır.

“Sen zalimlerin yaptıkları şeyler tepelerine inerken bu yüzden korku ile titrediklerini göreceksin. İman edip salih ameller yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri herşey vardır. İşte bu, büyük lütuftur."

(Şûrâ, 42-20-22)

*

Yeni Şafak gazetesinin ilahiyatçı (fıkıhçı) yazarı Prof. Hayrettin Karaman dünkü (7 Nisan 2024 tarihli) yazısında (CHP’lilere “çakmak” için olsa gerek) ihlas konusunu ele almış..

Yazısının başlığı “Gösteriş ve istismar”.

Önce şunu söylüyor:

Fıkıh kitaplarının ‘helal-haram’ bölümünde şöyle bir ölçü vardır:

“Bir dükkan sahibinin, elinde tesbih ve dilinde açık zikir (Allah, Lâ ilahe illallah, elhamdlillah, hû…) âdeti olsa, bunu bir kimseye göstermek ve duyurmak için değil, samimi ve âdet edindiği için yapar olsa, dükkâna müşteri geldiğinde bunları gizlemesi gerekir, gizlemezse kazancı mekruh olur. Eğer bunları, müşteriye dindar gözükmek ve onu ticaretine çekmek için yaparsa kazancı haram olur.”

Fıkıh kitapları demiş de, hangi fıkıh kitapları?..

Yazıda kaynak yok.

Bu ölçü hangi fıkıh kitabında var?

Şahsen bir fıkıh kitabında bu satırların yer alabileceğini zannetmiyorum.

Çünkü bunlar cahilce laflar.

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Şu halde din istismarı haramdır.

“Bu fiilin ihlas ile de yakından ilişkisi vardır; yapılan sırf (başka hiçbir amaç, emel, menfaat… olmaksızın) Allah için olmazsa, ibadete başka bir muhatab veya menfaat karışırsa ihlas ortadan kalkar, gizli şirk gerçekleşir.

“Bu sebepledir ki, farz ibadetlerin teşvik için açıkta, nafilelerin kimse görmeden yapılması uygun bulunmuştur.”

İmdi, bu riya (gizli şirk) mevzuu çok ince meseledir.

İmam Gazalî İhya’da, bir insanın normalde aksatmadan yaptığı bir nafile ibadeti, başkaları görüyor diye terk etmesinin de riya olduğunu söyler.

İnsan, ibadetlerini başkalarının görmesine de, görmemesine de aldırış etmemelidir, gönlü bunlara takılmamalıdır. Esas olan budur. (Ancak bu hale ulaşmak zor, çok zor.)

*

Nafilelerin kimse görmeden yapılması meselesine gelince..

Nafilelerin görünür olması haram da değildir, mekruh da.. Gizli olması daha fazla sevaptır.

Mekruh olmakla daha az sevaplı olmak ayrı şeylerdir.

Mesela, farz namazların camide kılınması 25 (veya 27) kat daha sevaplıdır.

Buna karşılık, nafilelerin (mesela öğle namazının ilk ve son sünnetinin) evde (veya başka bir özel mekânda) kılınması 25 kat sevaplıdır.

Bu, nafileyi (sünneti) camide milletin gözü önünde kılanın hiç sevap almaması ya da mekruh iş işlemesi anlamına gelmiyor. Dört rekatlık sünneti evinde kılsaydı, camideki 100 rekatın sevabını alacaktı.. Hepsi bu..

“Eğer sadakaları açıkça verirseniz, işte o ne iyi! Eğer onları gizler de onları fakirlere (öyle) verirseniz, artık bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece (Allah,) kötülüklerinizden bir kısmını sizden örter (bazı günahlarınıza keffâret kılar). Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdâr olandır.” (Bakara, 2/271)

+

Karaman’ın verdiği dükkan sahibi örneğine gelince..

Müşteri gelince elinden tesbihi bırakması şart değildir. Hangi fıkıh kitabında “Bir satıcının müşterinin yanında Allah’ı anması mekruhtur” diye hüküm vardır?

Ve bunun delili nedir?

Kaldı ki, böylesi bir amel her zaman dünyevî kazanç sağlama vesilesi olmaz.

Öyle yerler, öyle mekânlar, öyle muhitler, öyle çarşılar, öyle pazarlar vardır ki, orada sizin dindar (ya da müslüman) bilinmeniz müşteri kaybetmenize yol açar.

“Eğer bunları, müşteriye dindar gözükmek ve onu ticaretine çekmek için yaparsa kazancı haram olur” şeklindeki fetva da doğru değildir..

Kazancının bereketi olmaz..

Ayrıca, riyası onun Allahu Teala’dan uzaklaşmasına yol açar.

*

Abdullah ibni Mübarek rh. a.’in (Ki gerçekten pek büyük bir alim, pek değerli bir şahsiyettir) "Biz ilmi dünya için öğrendik, ama ilim bize dünyaya değer vermemeyi öğretti" demiş olduğu rivayet ediliyor.

Dünya için ilim öğrendiğinde öğrendiğin ilim haram mı oluyor?!

Helal olan ticaret, dükkan sahibinin kendisini müşteriye (olduğundan fazla) dindar göstermesiyle haram hale gelmez. Fakat kişi riyakârlığından dolayı cezaya müstehak hale gelir.

Ayrıca, böylesi dindarlık gösterileri sadece dükkan sahibinin diliyle Allahu Teala’yı anmasıyla da yapılan birşey değildir.. Kimisi de dükkanına besmele vs. asıyor. Aynı şeydir.

Adam dükkanına besmele astı diye ticareti haram mı oluyor?!

Karaman efendi CHP’ye çakacağım derken baltayı taşa vurmuş.

*

CHP’lilerin ibadetlerine gelince..

Bunlarla uğraşmanın anlamı yok..

CHP’lilerin bu memlekete yaptıkları tek kötülük bu olsun!..

Onların birtakım ibadetleri yapmaları, hem artık başkalarına “din istismarı” suçlaması yapmalarını engeller hem de sen aynı şeyi samimi bir şekilde yaptığında artık seni tenkit edemezler.

Din ve ibadetler kimsenin tekelinde değil.

Unutmayalım, bu memlekette dindarlığın görünür hale gelmesi kolay olmadı.

Mesela TSK’nın 12’nci Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay 1966 yılında cumhurbaşkanı seçildiğinde koltuğuna besmele çekerek oturdu diye neredeyse linç edilmişti.

2008 yılında da dönemin CHP Genel Başkanı Baykal çarşaflı bir kadına parti rozeti taktı diye bazı AK Partililer tarafından din istismarcılığıyla suçlanmıştı.

CHP’de bulduğunuz bütün kusur bu mu?

Erdoğan’ın CHP’de bulduğu kusurlardan biri de, İsmet İnönü’nün, kendi cumhurbaşkanlığı döneminde paraların pulların üzerinden Atatürk’ün resmini kaldırtmış olması.. Bir konuşmasında bunu konu edinmişti..

Yine, Ankara’dan İstanbul’a “Adalet yürüyüşü” yapan Kılıçdaroğlu’nun atletli fotoğrafı için “Atatürk’ün böyle resmi var mı?!” diyerek tepki göstermişti.. Sanki Selanikli’nin fotoğraf sünnetine tabi olunması bir fazilet..

*

Karaman, yazısını şöyle bitiriyor:

“Şimdi bakalım:

“Bir kimse halkın beğenisini, oyunu, parasını… almak için -aslında yapmadığı, âdeti ve hayat tarzı olmadığı- ama halkın hoşuna gideceğini bildiği bir ibadet veya daha geniş manada dini davranışta bulunursa işte bu “din istismarıdır”.

“Mesela insan Cuma namazına, cemaatle namaza iki maksatla ve saikle gider:

“1. Allah rızasından başka bir amacı, beklentisi yoktur ve imkan, fırsat elverdikçe bunu öteden beri yapmaktadır. Bu davranışta “din istismarı” yoktur.

“2. Öteden beri –mesela siyasete girmeden önce- yapmadığı bir ibadeti veya dini davranışı halka göstermek, halkı aldatmak için yaparsa işte bu “din istismarıdır.

“Aklımızda bulunsun!”

Bulunsun!

Bulunsun da, bu, iki tarafı keskin bir kılıç, AK Parti’yi de kesiyor.

*

Aralık 2016..

TBMM’de müşavirdim..

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı kurumunun başında bulunan doçent ile (geçmişte tanışıklığım bulunan) Sayıştay başkan yardımcısı haber vermeden pat diye odama geldiler (ikisi de İstanbul Siyasal’ın benden sonraki devrelerinin öğrencisiydi).

Gergindiler.

Bana internetteki (müstear adla yayınlanan) yazılarımı sordular.

İstedikleri, Erdoğan’ı hiç eleştirmemem, “kayıtsız şartsız” denilecek biçimde biat etmemdi.

Ben, Erdoğan’a yönelik eleştirilerimi özetledim..

Sayıştay başkan yardımcısı, “devlet adamlarının bazen yalan söyleyebileceklerini” ileri sürdü.

Fazla tartışmadım, fakat daha sonra bir yazıyla cevap verdim..

Karşılıksız kalmadı, bana da cevap geldi, fakat onlardan değil..

2017 yılı, gelen “derin” cevaplar açısından yoğun bir yıldı..

Ve final, sene sonunda geldi, yılbaşı hediyesi olarak tenzil-i rütbe ile müşavirlikten “müze araştırmacılığı” kadrosuna kaydırıldım. Maaşımın yaklaşık yarısı gitmişti.

Odamı boşaltmam gerekiyordu, boşalttım.

Fakat beni müşavirlikten “şutlayanlar”, “Müze araştırmacılığına şurada devam edeceksin” demiyorlardı.

TBMM bahçesinde kaldırım mühendisi gibi değilse de kaldırım işçisi gibi dolaşıyordum.

Yeni makamım bahçedeki banklardı.

Kışın tam ortasındayız, Ocak 2018..

Ankara’nın soğuğu iyi.. İşsiz, yersiz yurtsuz dolaşırken kısa günler bile insana çok uzun geliyor.

Çoluk çocuk İstanbul’daydı, hafta sonları yanlarına gidiyordum.. Bir hesap yaptım, maaş yetmeyecek gibi görünüyordu..

O sıralarda İstanbul’daki Milli Saraylar müzeleri (Dolmabahçe, Topkapı) TBMM’ye bağlıydı.. “Bari bana İstanbul’a git deseler" diye düşündüm, bunu bir aracı vasıtası ile TBMM Genel Sekreterliği’ne ilettim. (Genel Sekreter de İstanbul Siyasal’ın benden sonraki devrelerinden birinin öğrencisiydi ve bana, beni eskiden beri tanıyan biri olduğunu söylemişlerdi, fakat ne ben onu aradım ne de o beni..)

Böylece, Dolmabahçe Sarayı’nda görevlendirildim.. Artık müze araştırmacısıydım..

Dünya küçük..

Orada da tanıdık simalarla karşılaştım.

*

Sayıştay başkan yardımcısına cevap olarak kaleme aldığım yazı şöyleydi:

İSLAM, DEVLET ADAMLARINA YALAN SÖYLEME İMTİYAZI YA DA AYRICALIĞI VEREN MAKYAVELİST BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR

Dün ziyaretime gelen eski bir arkadaşım, devlet adamlarının sözlerinin her zaman doğru olmasının gerekmediğini ileri sürdü.

Ona göre, devlet adamlığı ya da devlet yönetimi bunu gerektiriyordu.

Onun bu sözleri, Makyavel’den beri revaçta olan “modern” (Batılı ve batıl) siyaset anlayışı çerçevesinde makul kabul edilebilirdi, fakat İslam açısından, savunulamaz nitelikteydi.

Aslında İslam, Batı’daki anlayışın aksine, devlet adamlarından, halka göre daha fazla dindarlık, daha fazla ilim ve daha fazla ahlâk (özellikle dürüstlük) ister.

*

Evet, her doğruyu her yerde ve her zaman söylemek doğru değildir. Fakat bu, bazen susmanın konuşmaktan daha iyi olması anlamına gelir.

Yoksa, doğrular yerine yalanlar söylensin demek değildir.

Her doğruyu bile her yerde söylemek çirkin olursa, yalan söylemek ne kadar çirkin ve yanlış olur, düşünmelidir.

Yukarıda aktarılan sözün tamamı aslında şöyledir: “Her söylediğin doğru olsun, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”

Ancak, doğruluktan nasibi bulunmayan birilerinin, bu sözün ilk kısmını atarak, yalancılığa ve yalanlara mevzi kazandırmaya çalıştıklarını görüyoruz.

*

Devlet adamları, yönettikleri ülkelerin mesela askerî durumuna ilişkin bazı bilgileri sır olarak saklayabilirler.

Ya da, bir savaş veya mücadele durumunda, hasımlara karşı algı operasyonu yapabilirler.

Dışarıya karşı bunları yapmak gerekebilir.

Fakat, devlet adamları, içeride, yönettikleri insanları, halkı, yalanlarla oyalayamaz ve aldatamazlar.

Bunun savunulabilecek hiçbir tarafı yoktur.

Nitekim, sahih bir hadiste şöyle buyurulmaktadır:

“Allah Teâlâ kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, onları temize çıkarmaz, suratlarına bile bakmaz; üstelik onlar korkunç bir azâba uğrarlar. Bunlar; zina eden ihtiyar, yalan söyleyen devlet reisi, kibirlenen fakirdir.”

(Müslim, Îmân 172; Tirmizî, Cennet 25; Nesâî, Zekât 75, 77.)

*

İslam, “biat” edilecek devlet reisi (müminlerin emiri, müslüman topluluğun lideri) için “yüksek öğrenim diploması” şartı getirmez. Fakat “adil” ve “dinde fakih olma”yı bir şart olarak ortaya koyar.

Yalan söylemek, “adalet” şartını daha baştan ortadan kaldıran çirkin bir haslettir.

Dinde fakih olmaya gelince…

Hamasi nutuklar, kendi kendini temize çıkarıp övmeler başka bir şey, dinde fakih olmak başka birşeydir.

*

Evet, İslam, devlet adamına, halktan farklı olarak doğrular yerine yalanlara sarılma imtiyazı tanımaz. Tam aksine, yalancı devlet reisini Allahu Teala’nın korkunç azabı ile müjdeler.

Vatandaşlık hakkı kazanmak için “adil” ve “fakih” olmak gerekmez, fakat müslümanların lideri olmak için bunlar gereklidir.

En azından, “biat” edilmeyi hak eden bir insan olabilmek için..

Tabiî ki bu, İslam’a (Şeriat’e) göre böyle, laik demokrasi ya da diktatörlüklerde durum farklıdır.. (İslam, isteyenin keyfine göre yorumlayıp şekillendirebileceği ideolojilerden bir ideoloji değildir, Allahu Teala’nın hak dinidir.)

Laik demokrasilerde yetenekli demagoglar ve usturuplu yalanlarla kitleleri peşinden sürükleyebilenler makbul liderler olarak görülebilirler, fakat mesele “müslümanların lideri” olmaya gelince, adamın önüne “şer’î şartlar (Şeriat’in öngördüğü şartlar)” konulur. (Akaid kitaplarımızda belirtildiği gibi, hilafetin, yani müslümanların lideri olmanın şartları arasında, “müslüman olma, hür olma ve şer’î ahkâmı/yasaları uygulayabilme” de yer alır. Mesela bir kimse Şeriat’e karşı laikliği savunuyorsa, daha baştan, müslümanların lideri olamayacağını deklare etmiş olur. Çünkü, bunu inanarak ve samimi bir şekilde yapıyorsa, müslüman değildir, kendisini müslüman zannetse de, kâfirdir. Şayet, yine itikad kitaplarımızda belirtildiği şekilde, Şeriat’e karşı laiklik çağrısı yapmasını şer’an mazur gösterecek bir durumdaysa, o takdirde de, “hür” olmasından söz edilemez. Hür olmadığı için de, halifeliği söz konusu olamaz. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayriye himmet ede?”)

Fasık, facir ve münafıklara lider arasaydık, mesele yoktu, en iyi, en tumturaklı ve en aldatıcı yalanları söyleyebilenler “lider”lik için en uygun kişiler olabilirdi.

*

Tabiî ki, tercihi laiklikten, laik demokrasiden yana olanlar için, yöneticinin makbulü, en çok yalan söyleyenler de olabilir. Bir şey diyemeyiz. İnsanların fikir özgürlüğü elinden alınmamalıdır ve dinde zorlama yoktur.

Ancak, halka başka türlü, yakın adamlarına başka türlü konuşan, içi ile dışı birbirini tutmayan, kendisini olduğundan farklı gösteren âhir zaman alâmetlerinin, “devlet reisi” olmakla kanaat edemeyip, sınırsız ve devasa hırsları ile tutup bir de müminlerin/müslümanların lideri (halife) olarak kabul edilebilmek için İslam’ın içini boşaltmaya çalışmalarına ve dini kendi heva ve heveslerine göre “adı konulmamış bir reform“a tabi tutmalarına seyirci kalınamaz.

Böylelerinin adı Saddam olabilir, Sisi olabilir, Esed olabilir, Hamaney olabilir.. Fark etmez..

Eskiden, “Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy!” diyen zamaneperestler, rüzgâr gülleri, fırıldaklar, eyyamcılar ve konformistler vardı.

Şimdi ise, laikliğin “gökten inmiş gibi” değiştirilemez kabul edilen hurafe çukurlarına kazık gibi çakılıp kalan, fakat, “Sen dine uyamıyorsan dini ve dindarları sana uydur!” mottosuyla kendi heva ve hevesini insanlara dinmiş gibi dayatmaya çalışanlarla başımız belada.

Kendisini Şeriat’e (Allah’a ve Resulü’ne) bağlı kalmakla yükümlü görmeyen ahir zaman alâmetleri, müslümanları kendilerinin “liderliğine, yanılmazlığına ve masumiyetine” inanmakla yükümlü görüyorlar.

Önlerinde diz çökmeyen, boyun bükmeyen, kayıtsız-şartsız biat etmeyen, yanlışlarını bile bir kulp takıp savunmayan, kendilerinin hatırı için batıla hak demeyi kabul etmeyen, dini çarpıtmalarına en azından sükut ederek dolaylı destek vermeyen herkesi bir şekilde tasfiye ve bertaraf etmeye çalışıyorlar.

Bunun için tuzaklar kuruyorlar.

Akıl alır gibi değil, fakat ahir zamanla ve kıyamet alâmetleriyle ilgili hadîsleri okuduğumuzda, bütün bu yaşananların hepsinin haber verilmiş olduğunu görüyoruz.

(https://tenbih.wordpress.com/2016/12/16/islam-devlet-adamlarina-yalan-soyleme-imtiyazi-ya-da-ayricaligi-veren-makyavelist-bir-ideoloji-degildir/)

*

Şimdi Erdoğan’ın, Gazze konusundaki pasif (lafta kalan) politikası yüzünden tenkit edildiğini görüyoruz.

Sebebi, milletin beklenti çıtasını yükseltmiş olması..

Zamanında kendin için Dombıralı seçim klibi hazırlatmayacaktın..

Altından kalkamayacağın iddialı laflar etmeyecektin..

Ya da, sana, “Hani öyle konuşuyordun, ne duruyorsun?” diye hesap sorulması karşısında sabırlı olacaksın, seni eleştirenleri provokatörlükle suçlamayacaksın..

MHP’nin Kaynaşlı belediye başkanı gibi lafının ardında duracaksın..

Mart 2020’de kadın voleybolcuların kıyafetleriyle ilgili paylaşımı yüzünden boş kurtçu MHP'den ihraç edilmesi üzerine "Allahu Teala'nın tesettür ile ilgili bir ayetini paylaştığımdan dolayı MHP'den ihraç edilmem benim için bir onurdur” diyen Kaynaşlı Belediye Başkanı Birol Şahin gibi diklenmeden dik duracaksın.

Birol Şahin’in boş kurtçu MHP’den atılmasına yol açan mesajı şöyleydi:

Allah’u Teala’nın örtünün vücut hatlarınız belli olmasın emrine karşı çıkarak açılıp saçılacaksınız, kendini teşhir edeceksin, sonrada Tokyo’ya gidiyoruz diye sevineceksiniz. Dünya şampiyonu olsan ne yazar. Müslüman kadın edep ve haya sahibidir, yaptığı her işte Allah’ın rızası gözetir. Dinimize göre kadınlar kendi aralarında spor yapabilirler. Erkeklerin huzurunda açık saçık olarak değil.”

Görüldüğü gibi, Karamangiller müsterih ve rahat olabilirler.. MHP’nin tavrında din istismarı yok.

Birol Şahin, önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin talimatıyla partisinin belediye başkanları listesinden düşürüldü, ardından MHP Düzce İl Teşkilatı tarafından ihraç talebi ile disipline verildi, ve ihraç edildi.

Buna karşı Birol Şahin, “Allah'u Teala'nın tesettür ile ilgili bir ayetini paylaştığımdan dolayı MHP'den ihraç edilmem benim için bir onurdur, bir şereftir, benim için büyük bir belgedir” şeklinde yeni bir paylaşım yaptı.

*

İmdi, Erdoğan geçmişte hamasi nutuklar atmasa, kendisi için Dombıralı şarkı yazdırmasaydı, onu Gazze politikasızlığından dolayı birilerinin eleştirmesi yersiz ve gereksiz bulunabilirdi.

Eleştirme hakları baki olmakla birlikte, onlara şöyle seslenilebilirdi: Kardeşler, bu vatandaşın bu taraklarda bezi yok, tamam anayasal hakkınızı kullanıyorsunuz, elbette gösteri ve protesto hakkınız var, fakat karşınızdaki adam bu işlerin adamı değil. Yanlış kapıyı çalıyorsunuz.. Başka kapıya gidin..

Fakat durum öyle değil.. Onları bu şekilde beklenti içine sokan, Erdoğan’ın bizzat kendisi..

Ektiğini biçiyor..

*

İşin diğer boyutuna gelince..

Bu dünya hayatı bir imtihan olduğu için yaşanıyor bütün bunlar..

Yaşadığımız olaylar hem kendimizi hem de başka insanları tanımamızı sağlıyor.

Biz kendimizi bile tanımıyoruz, yaşadıkça, “Demek ki ben böyle bir insanmışım, böylesi bir durumda ancak böyle davranabilirmişim, kalıbımın adamı değilmişim” diyoruz.

İşte bu Filistin meselesi de, sahte pehlivanlar dut yemiş bülbül gibi olup susmadıkça, artık hiç kimse beleşten kahramanlık nutukları atamaz hale gelmedikçe bitmez..

Ne zaman ki farfaracı, gösterişçi ve istismarcı pehlivanların ipliği tümden pazara çıkar, herkes onlardan ümidi keser, herkes sadece Allahu Teala’yı hatırlar, işte o gün Allah’ın gerçek aslanları ortaya çıkarlar.

Aksi takdirde, İsrail’in işi hemen bitirilmiş olsa, bu yalancı pehlivanlar “Bize sıra gelmedi ki.. Biz olsaydık neler yapardık neler..” diye artistlik yapmaya devam ederler.

“Kıyamazsan baş ve cana, uzak dur girme meydana,

“Bu meydan içre nice başlar kesilir, hiç soran olmaz.”

*

Evet, Mute’de 100 bin kişilik Bizans ordusuna karşı 3 bin kişiyle savaşan İslam ordusundaki ruh sende yoksa, kendin için dombıra şarkısı yazdırmayacaksın.

O dombıra Cengiz’e yakışıyor olabilir, fakat sana yakışmıyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."