muhafazakar demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
muhafazakar demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"DEĞİŞİM MUHAFAZAKÂRLIĞI” SİYASAL İSLAM’A KARŞI

 






 

Bilindiği gibi, AK Parti, “siyasal kimlik” olarak “muhafazakâr demokratlığı” seçmiş durumda.

Buradaki muhafazakârlık, müslümanlık anlamına gelmiyor.

Muhafazakârlığı yeniden “tanımlamış” durumdalar.

Partinin internet sitesinde şöyle deniliyor:

“Muhafazakârlığın her türlü otoriterleşmeye karşı sınırlı iktidarı savunan, değişimi doğal süreç içinde toplumsal dinamiklere bırakan, özgürlüğün soyut değil somut şekliyle anlam taşıyacağını vurgulayan, aile, gönüllü kuruluşlar, vakıflar gibi toplumsal ara koruma mekanizmalarını önemseyen yapısı, demokratik anlayışla telif edilebilecek bir siyasi öz ortaya koymaktadır. Bu süreçte eleştirel aklın, fikri ve davranış çoğulculuğunun, yanılabilirlik anlayışının geliştirilmesi kadar, temel hak ve özgürlükleri merkeze alan, sivillik ve toleransı gözeten bir siyasi tasavvurun ön plana çıkarılması, muhafazakârlığı demokratik formatta yeniden tanımlamıştır.”

(https://www.akparti.org.tr/parti/2023-siyasal-vizyon/siyaset/muhafazak%C3%A2r-demokrat-siyasi-kimlik/)

Görüldüğü gibi bu ifadeler, AK Parti’nin “demirbaş seçkin”i, “aşk, puro ve motosiklet” virtüözü, Gucci takım elbise ve Zegna gömlek tutkunu Ömer Çelik’in ağzından çıkmışcasına aptalca.

AK Parti’nin nasıl bir parti olduğunu sorarsanız ben şunu derim: Partinin demirbaşı, Erdoğan’ın ayrılmaz ve kopmaz derin yoldaşı ehl-i zevk ve keyf Ömer Çelik’in partileşmiş hali..

AK Parti’deki ruh ile Ömer Çelik’teki ruh aynı.

Dolayısıyla, partinin kimliği, kişiliği (manevî şahsiyeti), Ömer Çelik’in şahsında somutlaşmış, müşahhas hale gelmiş durumda.

Yukarıya aldığımız paspal, yavan, içi boş ve aptalca ifadelerin insanın aklına hemen üçüncü sınıf edebiyatçılık ve beşinci sınıf “siyaset filozofluğu”nun Türkiye şubesi Ömer Çelik’i getiriyor olması sebepsiz değil.

*

AK Parti’nin sitesindeki neredeyse bütün ifadeler, Ömer Çelik’in (yaldızlı ambalajı açtığınızda içinden küflenmiş ve kokuşmuş domuz sosisi çıkan ürün gibi) dışı parlak, içi bomboş laflarını hatırlatıyor. Aptalca..

Lafa Muhafazakârlığın her türlü otoriterleşmeye karşı sınırlı iktidarı savunan” yapısından söz ederek başlamışlar.. Salakça.. 

Muhafazakârlığın otoriterleşmeyle ne alâkası varsa?!..

Ömer Çelik tarzı beşinci sınıf siyaset filozofluğu sergileyecekler ya, “özgürlüğün soyut değil somut şekliyle anlam taşıyacağını” söylemeseler olmaz.

Aptal, birşeyin somutu soyutundan ayrılmaz!.. Özgürlük de böyledir.. Soyut anlamı yoksa somut anlamı da olmaz!. Eğer soyut bir anlamı yoksa, somut şekli de bulunmuyor demektir.

*

Bir de “aile, gönüllü kuruluşlar, vakıflar gibi toplumsal ara koruma mekanizmaları”ndan söz ediyorlar.

Dangalak, bunlar “ara koruma mekanizmaları” mıdır?

Ayrıca, aile ile gönüllü kuruluşlar ve vakıflar nasıl aynı kategoride değerlendirilebilir?! Allahu Teala akıl dağıtırken siz hangi zevk ve keyflerin peşindeydiniz, Harley Davidson’la millete hava mı atıyordunuz, puro mu tüttürüyordunuz, aşk mı yaşıyordunuz?

Aile “ara koruma mekanizması”ymış.. Dangalak, aile korunacak ana mekanizmadır.. Ara mekanizma devlettir.. 

Devlet, bireyi ve toplumun temeli olan aileyi (nesli) korumak için vardır.

*

Ulema Şeriat’in gayeleri (makasıd-ı şerîa) olarak şu beş hususu saymışlardır: Dini, canı, malı (mülkiyeti), nesli ve aklı koruma.. 

(Bu aynı zamanda, İslam'ın devleti zorunlu kıldığını, "devletsiz İslam" düşüncesinin, yani Siyasal İslam karşıtlığının ortada İslam namına birşey bırakmadığını da gösterir. Çünkü şeriat; canı, malı vs. ancak devletleşerek, devlete hakim olarak korur.)

Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan, “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlığını taşıyan 31 Mayıs 2024 tarihli yazısında şunu demişti:

İmam Gazali’nin taksimatıyla İslamiyet’in insanlara verdiği temel haklar şunlardır: Hayat, din, akıl, mal ve nesil emniyeti. Maalesef bunlar arasında özgürlük yoktur.”

On gün sonra, 10 Haziran 2024 tarihli “Gazali’nin Hegel’e cevabı” başlıklı yazısında ise şunu diyor: “Her sürçtüğümüzde Gazali yöntemi işimize yarayabilir.

Mustafa Özcan’da bir ilerleme varsa da yeterli değil.. (Ya da unutkanlık var, yazdıklarını çabuk unutuyor.)

İmdi, Şeriat’in maksatları arasında sayılan beş hususa “özgürlüğü” ilave etmeye gerek yoktur, çünkü özgürlük, bu beş hususta emniyetin sağlanmasıyla oluşan birşeydir.. Ayrıca bir de özgürlükten söz eden, özgürlüğün ne olduğunu anlayamamıştır. (Kölelik konusu ayrıdır.. Bazı insanların müebbet hapse mahkum edilmeleri gibi ayrı değerlendirilmelidir.)

İmam Şatıbî, el-Muvafakat’ta, bütün şeriatlerin (hukuk sistemlerinin) bunları az veya çok korumayı hedeflediğini, fakat kâmil manada korumanın sadece İslam şeriati ile mümkün olacağını söylemektedir.

*

Özgürlük, inancında hür olmandır, canının tehlikede olmadığını (mesela, farklı fikirlere sahipsin diye rejim tarafından zehirlenmeyeceğini, trafik kazasıyla ortadan kaldırılmayacağını) bilmendir. 

“Sen terör örgütü üyesi oldun” vs. denilerek malına mülküne el konulmamasıdır.

Senin ırz ve namusunu devletin en az senin kadar önemsemesi ve hassasiyetle koruma refleksi göstermesidir. 

Devlet düşmanı terörist vs. diye tutuklanan birilerinin, "hanımlarına vs. tecavüz ile tehdit" edilmemesidir. 

"Sen FETÖ'cüsün vs." denilerek gözaltına alınan kadınların mahremiyet ve tesettürüne saygısızlık vahşeti ve edepsizliğinin, insanlık ve müslümanlık şeref ve haysiyetinin ayaklar altına alınışının, “terörle mücadele” adı altında kutsanmamasıdır.

*

Dini koruma”, devletin kendisini, Allahu Teala’nın zaten koruyacağı dini koruma mevkiinde görmesi değildir.. İnsanlara dine göre yaşama, eğitim öğretim kurumları kurma hakkı vermesi, onlara belirli bir din anlayışını dayatmamasıdır.

Mesela bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dine, açık ve örtülü yollarla müdahale ediyor.. Diyanet İşleri Başkanlığı şeriat konulu bir hutbe okutma hakkından fiilen mahrumdur.

Ayrıca derin devlet denilen (ve devletin bazı kurumlarının destek verdiği, hatta o kurumlara yön veren çeteleşmiş “hukuk dışı”, kendisini “hukuk üstü” görerek bir tür tanrılık taslayan) mekanizma da, “din”le oynamaktadır.

Bunlar, satın aldıkları sözde dindar/müslüman yazar-çizer taifesini bu gaye doğrultusunda kullanmaktadırlar.

İslam’ın “tam ve eksiksiz” anlaşılması ve anlatılmasına “Siyasal İslam” damgası vurulmasının, birilerinin kendilerini paralarcasına (güya gerçek dindarlık adına) Siyasal İslam düşmanlığı yapmalarının, bunu "maaşlı eleman" gibi tam mesai sürdürmelerinin nedeni de budur.

*

Bu “Siyasal İslam” teranesini “küresel küfür sistemi” icat etti ve onun Türkiye’deki resmî/devletsel acentalarının karşısına (“gönüllü” ve sivil bir hareket şeklinde) rakip olarak çıkan FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü), Siyasal İslam karşıtlığının bayraktarlığını yaptı.

Bu konuda FETÖ ile hiçbir fikir ayrılığı bulunmayan (Ki zaten FETÖ’yü bu gaye doğrultusunda kendisi kurup palazlandırmıştı) “derin devlet” ise, “Siyasal İslam karşıtlığı bizim tekelimizde, küresel küfür sistemine en iyi biz hizmet ederiz, FETÖ’nin “paralel acenta” olmasına izin veremeyiz” dedi.

Bunun üzerine FETÖ, “resmî acenta”yı, “Bunlar aslında Siyasal İslamcı, ‘Laikiz, demokratız’ demelerine aldanmayın, takiyye yapıyorlar” diyerek Batılı efendilerine şikayet etmeye başladı.

Resmî acenta boş durur mu, onlar da Batılı efendilerine şöyle yanaştı: 

“Asıl Siyasal İslam düşmanı biziz, sizin istemediğiniz adama müslüman diye selam bile vermiyoruz, mesela Taliban’la, Hamas’la irtibatımız sizin makul kabul edeceğiniz sınırlar içinde.. Siz onlarla hangi esaslar çerçevesinde temas kuruyorsanız biz de öyle kuruyoruz.. Siz Taliban’a kadın düşmanı derseniz biz de hemen koroya katılıyoruz, ikiletmiyoruz.. İslam’ı sizin istediğiniz şekilde güncellemek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz, üstelik bunu Selanikli Mustafa Atatürk’ten bile daha iyi yapıyoruz.. O, dine açıktan cephe alarak mücadeleyi yüzüne gözüne bulaştırdı, biz Siyasal İslam’ın işini kimseye hissettirmeden, herkesi ayakta uyutarak içeriden bitiriyoruz, başarılı da olduk, neredeyse herkesi sizin istediğiniz şekilde laik demokrat yaptık.. FETÖ’ye aldanmayın, onlar Haşhaşî, terörist!”

*

AK Parti’nin düşüncesiz düşünürleri, yukarıya aldığımız “değişimi doğal süreç içinde toplumsal dinamiklere bırakan” muhafazakârlık söylemiyle şunu demek istiyorlar:

Millet, rüzgârın önündeki yaprak, kendisini nehrin akıntısına bırakmış çöp gibi, toplumsal dinamiklerin belirlediği süreçte değişmeli, zamana uymalıdır.

Herkes, "toplumsallık" adını verdiğimiz sürü psikolojisiyle, toplum nereye gidiyorsa oraya gitmeli, değişmelidir.

Biz değişimden yanayız, muhafazakârlıktan söz ediyorsak işte öylesine; ahmakların gözünü boyamak için ağızlarına bir parmak bal çalmak faydadan hali değildir.

Aile, gönüllü kuruluşlar ve vakıflar, toplumsal dinamiklerin belirlediği süreç için ara mekanizmalardır, ana mekanizmalar deriniyle yüzeyseliyle devletin elindedir. 

Gönüllü kuruluşlar ve vakıflar "devleti etkileme" gibi bir tavır içine giremez, hatta bunu akıllarından bile geçiremezler, fakat devlet, bu ara mekanizmaların hem hareket alanını belirler, onlara sınırlar getirir, hem de gerektiğinde içine sızar.

Gönüllü kuruluşlara gönül enjekte eder, hatta onların bazısını kendisi kurdurur.. Perde arkasındaki “üst akıl” olarak tulumbaya su koyma kabilinden onların lokomotif durumundaki ilk elemanlarını kendisi sahaya sürer, fakat sonrası “toplumsal”dır.. 

Toplumsaldır çünkü sinekler kara bulut gibi bal tabağına üşüşür, "inek"ler de kenardan hasretle ve hayretle seyrederler.

O toplumsal dinamikler, KADEM’in dergi adlı paçavrasında “değişim” kusan ilahiyatçı unvanlı densizlerin yaptıkları gibi, İslam’ın siyasal olanına da olmayanına da ağızlarına geleni söylemeye başlarlar.

Herşey toplumsal dinamiklere uygun biçimde seyreder, “değişim muhafazakârlığı” toplumsalın temellerini suhuletle usul usul dinamitler.

*

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) dedikleri hareket ile AK Parti arasında “esas”ta çok fazla bir farklılık yok.

Davaları üç aşağı beş yukarı aynı, zihniyet bakımından “aslında yok birbirlerinden farkları”, fakat aralarında derin bir rekabet, çekişme ve çekememezlik var.

Galatasaray ile Fenerbahçe gibi.. İkisinin de derdi, ideali, sahada deli gibi koşmaktan, faydası neyse, meşin topu direkler arasındaki bir boşluğa göndermekten ibaret.

Dertleri, davaları böyle yaşamsal açıdan çok önemli "evrensel" bir mesele, fakat safları ayrı..

İşte, AK Parti ile FETÖ’nün durumu da bu..

Evrenselcilik”te, “uzlaşmacılık”ta, NATO’culukta, AB’cilikte, siyasal kimlik anlayışında aralarında bir fark var mı?

Yok!

Bir zamanlar "aynı dağın yeli" değiller miydi, aynı yağmurlarda ıslanmıyor ve sulanmıyorlar mıydı?!

*

Mesela AK Parti’nin eski milletvekilisi, halihazırdaki ekran sözcüsü ya da maydanozu, Yeni Şafak yazarı Mehmet Metiner ile, şu anda ABD’de yaşayan “FETÖ’cü” Mücahit Bilici arasında ne fark var?!

Bu Bilici, Taraf gazetesinin 20 Ağustos 2014 tarihli sayısında yer alan yazısında, “Eğer bugün Şeriat’a/İslam’a uygun bir yönetim biçimi formüle edilseydi bu demokrasi olurdu iddiasında bulunmuştu.

Sanki Eski Yunan’dan beri demokrasi kavramı etrafında gevezelik edenlerin gayesi İslam Şeriati’ne uygun bir yönetim biçimi bulmaktı.

Ya da Allahu Teala peygamberleri, her toplumda “Batı tipi demokratik sistem” yürürlükte olsun diye göndermişti.

Cehaletin, izansızlığın, hakkı batıla karıştırmanın bu kadarı zor bulunur.

*

Bilmez Bilici, böylece, Batı’daki demokratik rejimlerin İslâmî sayılmaları gerektiğini söylemiş oluyordu.

Burada sorun, “İslamî bir demokrasi mümkündür” bile demeyip, herhangi bir “kayıt” koymadan, “mutlak” olarak demokrasiyi İslam’a/Şeriat’e uygun kabul ediyor oluşu.

“Eğer bugün Şeriat’a/İslam’a uygun bir yönetim biçimi formüle edilseydi bu demokrasi olurdu şeklindeki iddiası doğru olsaydı, söz konusu yazısında Müslümanları demokrat olmaya çağırması anlamsız olurdu.

Sadece, “İslam’ı/Şeriat’i tam anlayın, tam uygulayın” demesi gerekirdi.

İslam’ın tam uygulanmasıyla, Bilici’nin hayranlık duyduğu demokrasi de gerçekleşmiş olurdu.

*

Bilici, Müslümanların demokrasi karşısındaki müstağnî tutumu hakkında şunu söylüyordu:

“Bu tavırda mazur görülebilecek tek şey Müslüman milliyetçiliğinin otantisite ve kendi kendine yeterlik duygusuna dayanan özgüvenidir. İslam’ın özgüvenin en iyisine hakkı var ancak bunun sahici temeller üzerinde yükselmesi gerekir.”

sahici temeller nedir? İşte, Bilici’nin asıl yapması gereken, o sahici temelleri göstermek olmalıydı.

Bunu yapmıyor, onun yerine, Kendi dışına düşmanlıkla ayakta duran bir özgüven, sathi ve temelsiz bir özgüvendir” diyordu.

Böylece, kendisiyle çelişerek, Müslümanların demokrasi karşısındaki entelektüel tutumunu kategorik olarak “düşmanlık” diye yaftalıyordu.

"Kendi dışına düşmanlıkla ayakta duran" kendisiydi, haberi yok.

Ona göre, ya demokratik zihniyeti benimseyeceksiniz, ya da, “kendi dışınıza düşmanlıkla ayakta durma” suçlamasını kabul edeceksiniz.

Şu ifadeleri ise, kafasında gerçekte bir “sahici temeller” bulunmadığını açıkça göstermekteydi: 

Mutlak hayır ve mutlak şer ayrışması ancak ahirette olur. Kendisini mutlak hayırla özdeş gören veya hakikati malikiyet tekelinde zannedenler her zaman büyük bir istibdad ve aynı zamanda düşüncesizlik üretmişlerdir.”

*

Evet, mutlak hayır ve mutlak şer ayrışması ancak ahirette olur, çünkü herkesin önüne, sevap ve günah hanesi açık ve net bir şekilde konulur. İnsanlar Cennet’te mutlak hayır, Cehennem’de de mutlak şerle karşılaşırlar.

Bu dünyanın ise mutlulukları ve kederleri, nimetleri ve musibetleri saf değildir. Hayırları şerle, şerleri hayırlarla karışıktır.

İnsan, bu dünya hayatında kendi durumuyla ilgili olarak da, kesin hüküm veremez. Ayrıca, amel düzeyinde, merhum İbrahim Hakkı Erzurumî’nin Marifetname’de ifade ettiği gibi, efdal (daha fazîletli) olan ile hayırlı olan farklı olabilir. Örneklerine burada girmeye gerek yok.

Ancak, biz, Allahu Teala’ya itaatin mutlak hayır, Şeytan’a uymanınsa mutlak şer olduğunu biliriz.

Yani mutlak hayır ve mutlak şer ayrışması için ahireti beklemek zorunda değiliz. (Bilici gibi tipler, bu tür konuları büyük ölçüde Bediüzzaman’dan öğreniyor, fakat onun kastını tam anlayamıyorlar.)

*

Kendisini mutlak hayırla özdeş gören veya hakikati malikiyet tekelinde zannedenler her zaman büyük bir istibdad ve aynı zamanda düşüncesizlik üretmişlerdir” şeklindeki ifade ise, düşüncesizlik ya da kafasızlık ürünüdür.

Evet, tam da budur.

Çünkü, peygamberler kendilerini mutlak hayırla (hak dinle) özdeş görürler; hakikat, onların tekelindedir.

Mesela Peygamber Efendimiz s.a.s., “Musa bugün yaşıyor olsaydı, bana tâbi olmaktan başka yapacağı birşey yoktu” anlamına gelen bir beyanda bulunmuştur.

Bu tutum, neden istibdat ve düşüncesizlik üretiyor olsun ki!..

*

Burada gerçek istibdat, Bilici’nin demokrasiye verdiği “mutlak hayır” rolünde, düşüncesizlik ise, Batı demokrasisinin misyoneri olmayı kabul etmesinde yatıyor.

Demokrasiye “mutlak hayır” rolü veriyor, çünkü, “Eğer bugün Şeriat’a/İslam’a uygun bir yönetim biçimi formüle edilseydi bu demokrasi olurdu diyebiliyor.

Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun?

Bu konuda hakikate malikiyeti nasıl kendi tekelinde görebiliyorsun?

İslam, Allahu Teala tarafından vahiyle indirilmiştir, peki, demokrasiyi kim üretmiştir?..

*

Bilici şayet İslam’a/Şeriat’e uygun bir demokrasi tasavvuru önermiş olsaydı, belki sözlerini “Bu da bir görüş” diyerek hoşgörüyle karşılamak gerekebilirdi.

Fakat, bunu yapmıyor, İslam ile “mutlak anlamda” demokrasiyi özdeşleştiriyor.

Demokratlar bile kendi aralarında anlaşamazken, kimisi sosyal demokrasiyi, kimisi muhafazakâr demokrasiyi savunurken, bazıları liberal demokrasiden, bazıları da halk demokrasisinden söz ederken, yani, kendilerine göre farklı birer demokrasi tasavvuru üretirlerken, bu “düşüncesiz” adam, “Ben de İslamî demokrasiyi savunuyorum” bile demiyor, mutlak anlamda demokrasi ile İslam’ı özdeşleştiriyor.

Bir başka deyişle, demokrasiyi kayıtsız ve şartsız olarak “mutlak hayır”la özdeş kabul ediyor.

Adam, Şeriat’e/İslam’a uygun bir demokrasiden yana olduğunu söylese, böyle bir “icat” çıkarsa anlayacağız, fakat, İslam’ın “mutlak anlamda” demokrasinin ta kendisi olduğunu kabul etmemizi istiyor.

*

Gerçekte demokrasi, son tahlilde halkın çoğunluğunun, azınlıkta kalanlar üzerinde hâkimiyet kurmasına ve kendi koydukları kuralları yasa olarak onlara dayatabilmelerine imkân verdiği için, şu veya bu ölçüde zulüm rejimi olmaktan kurtulamaz.

Halkın büyük çoğunluğunun onayı alındığı için, bu zulmü fark etmek ve ona itiraz etmek zor olabilir, ama böyledir.

Çoğunluğa tanınan bu imtiyaz, “sosyal Darwinizm”le akrabalık bağı bulunan (Franz Oppenheimer gibi isimlerin savunmuş olduğu) “siyasal realizm”in zulmü meşrulaştıran “Kuvvet hak kaynağıdır” ya da “Hak kuvvetten doğar” anlayışının toplumsallığı eksen alan bir versiyonudur..

İslam ise, insanların (temel hak ve hürriyetler alanında) insanlar için kural koymalarını kabul etmez. Peygamberler bile, insanlar için mutlak anlamda kural/yasa koyucu makamda değildirler.

Bütün insanlar eşittir ve hepsi için kuralları/yasaları ancak onları Yaratan (Halik) koyar.

Yaratan’ın koyduğu yasalar, anayasa niteliğindedir ve insanların ürettiği diğer kurallar, o anayasaya aykırı olamaz, ona uygun olmak zorundadır.

Durum böyle olunca, hiç kimse bir başka kimse için kural koyucu, yasa yapıcı nihaî makam olarak ortaya çıkamaz.

*

O yüzden, İslam, insanlık haysiyet ve onurunu koruyan yegâne hayat nizamıdır.

Demokrasi de dahil olmak üzere tüm diğer siyaset felsefeleri ve kamu hukuku teorileri, son tahlilde kula kul olunmasından başka birşey değildir.


ANAYASA'DA İSLAM OLMASINMIŞ, FAKAT CUMA HUTBESİNDE SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK OLSUNMUŞ

 




Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırlar yer alıyor:

Ana akım İslami hareketin demokrasi ve mevcut siyasal düzen hakkında benimsediği tutum ve takip ettiği yöntem, her ne kadar dini radikalizm tarafından sert eleştirilere maruz kalmış olsa da ve dini radikal düşünce öncüleri mevcut siyasal sistemin küfrüne hükmetmiş olsa da bu kimseler İslamcıları tekfir etme çabası içinde olmamıştır. Nitekim öncü cihâdî ideolog Ebu Mus’ab es-Sûri’ye göre; cihâdî hareket demokrasinin bizzat kendisini din olarak telakki ederken, demokratik sistem içinde kalarak, İslamlaşma için çaba gösteren İslamcıları tevil özründen dolayı tekfir etmemekte, ama söz konusu İslamcıların yaptıkları işe küfür karıştırdığını düşünmektedir (Es-Sûrî, 2004, 1/794).

Türkiye gibi Şeriat karşıtlığını açıkça dile getiren, laik (siyasal dinsiz) olduğunu söyleyen ülkelerdeki siyasal sistemin (İslam açısından) küfründe şüphe yoktur.

Siyasal sistem ve devlet itibarî birer kavram olduklarına, insanlardan bağımsız olarak kendi başlarına bir varlıkları bulunmadığına göre, bunun anlamı şudur: Böylesi bir devleti ve siyasal sistemi bütün kurum ve kurallarıyla olduğu gibi benimseyip savunan, onu ideal devlet ve siyasal sistem olarak kabul eden kimseler küfre düşerler.

Kendilerini müslüman zannediyor olmaları bir önem taşımaz.

Böylesi devletlerin ve siyasal sistemlerin İslam’la bir ilgisinin bulunmadığı (dolayısıyla küfür anlamına geldiği) kendi iddialarıyla sabittir. Laik (siyasal dinsiz) olduklarını, her dine eşit mesafede durduklarını söylemektedirler..

Yani yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’nın hak dini İslam ile Hindu yamyamların öküze tapma dini arasında tarafsızdırlar.

İkisine de eşit mesafededirler, Allahu Teala’ya kulluğa ne kadar yakınsalar, öküze kulluğa da o kadar yakındırlar.

Bununla birlikte, devletlerinin küfür devleti, rejimlerinin küfür rejimi olduğunun söylenmesini istemezler.

“Ey dinî inancı gereği bana kâfir diyen vatandaş, sana da eşit mesafedeyim” demezler.

Söyledikleri şuna benzer birşeydir: “İslam’a göre biz kâfiriz, bundan gurur duyuyoruz, fakat bize kâfir demenizi size yasaklıyoruz. İslamî terminolojiyi değil bizim terminolojimizi kullanacak, bizim rejimimiz için sadece bizim izin verdiğimiz sıfatları kullanacaksınız. Çağdaş, ilerici, halkçı, devrimci, uygar, modern vs. gibi..”

*

Bir de anayasasında kanunların Şeriat’e (Kur’an’a) aykırı olamayacağı hükmüne yarım ağızla yer veren fakat uygulamada buna riayet etmeyen rejimler var. 

Küfrü konusunda ihtilaf bulunan rejimler bunlar.

Böylesi ülkelerde rejimi tekfir etmek uygun olmayabilirse de, uygulayıcıların kimi söz ve eylemlerinin küfür olduğunu kabul etmek gerekebilir.

Demokrasinin bizzat kendisinin din olmasına gelince..

Bu, kesindir.. İslam’ın din tanımı açısından demokrasi bir dindir. (Niçin böyle olduğunu anlamak isteyenler TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesini okusunlar. Eski yazılarımızda bu konu üzerinde çok durduk.)

Demokrasinin bir din sayılması gerektiğini şu da ortaya koymaktadır: İslamî hedefler doğrultusunda siyaset yapmak isteyenlere “Siz demokrasiyi benimsememişsiniz” denilerek siyaset yasağı getirilir. (Bunun Türkçesi, "Siyaset söz konusu olduğunda İslam'ı, müslümanlığı terk edin"dir.)

İşte bu, demokrasinin İslam’ı rakip kabul ederek onunla çatışan bir din haline getirildiğinin delilidir.

Demokrasi adına İslam’a yasak getirmekle İslam adına "demokrasi yasağı" getirmek arasında şeklen bir fark yoktur.

Fakat bu iki tavır arasında “öz”de şöyle bir fark var: İslam adına demokrasi yasağı getirenler rab olarak Allahu Teala’yı kabul ederken, demokrasi namına İslam’a siyaset yasağı getirenlerin rabbi, ya milletleri, ya çeteleri/klikleri, ya put yapıp taptıkları liderleri ya da kendi heva ve hevesleridir. (Bkz. Tevbe Suresi’nin 31’inci, Furkan Suresi'nin 43'üncü ayeti.)

*

“Demokratik sistem içinde kalarak İslamlaşma için çaba gösteren İslamcıları tevil özründen dolayı tekfir etmeme”ye gelelim..

Bir kimseyi tekfir etmek de, tevil özründen hareketle tekfirden kaçınmak da çok dikkat isteyen bir iştir..

Bazen bazı insanların sözlerini tevil etmek uygun olabilir, hatta gerekebilir..

Fakat bu tevilciliğin kimi zaman tevili mümkün olmayan söz ve davranışlara da uzandığını görmekteyiz.

Oysa her söz ve davranış tevile müsait değildir.

Mesela Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın (Ki sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını almıştır) Allahu Teala’nın kitapları hakkındaki “gökten indiği zannedilen” sözünü alalım.. Şimdi birisi çıkıp Selanikli’nin lafları için TV ekranında filan “aklı olduğu zannedilen bir adamın lafları” dese, “son kale” Türkiye’nin savcıları durur mu?

Durmazlar..

“Nasıl böyle zannedersin?.. Bizim zannettiğimiz gibi zannedeceksin” derler.. Sözü tevil etmezler.

Ama aynı savcılar bugün de, Selanikli ölünün bu laflarının ardına saklanarak Allahu Teala’nın kitaplarına hakaret edenleri seyretmekle yetiniyorlar..

Çünkü Türkiye'de Selanikli’nin sözlerine kutsal vahiy muamelesi yapılıyor.

Selanikli bir ölünün laflarına Allahu Teala’nın vahyinden daha büyük değer atfeden bir devletin ve milletin durumu ne olur?

Akıbeti nereye varır?

Adamın sadece kendisi değil, resmi ve heykeli bile kutsal, dokunulmaz ve sorgulanamaz hale gelmiş.. “Atatürk’ün heykeline saygısızlık yaptın” denilerek insanlar tutuklanıyor.

Ne zaman?

Recep Tayyip Erdoğan’ın devr-i dilarasında..

Cuma hutbelerinde Atatürk anılsın diye (MİT mahreçli olduğunu sandığımız) yaygaralar koparılıyor, fakat bir kişi bile çıkıp “Anayasa’da İslam anılsın” demiyor.. Diyemiyor. (MİT mahreçli değilse Diyanetçiler niye "tırs"ıyor, bir inilti, vızıltı, sızıltı, mırıltı kabilinden bile itirazda bulunamıyorlar?)

Sonra da gelsin “son kale Türkiye” masalları..

Konuya dönelim: Eğer her söz tevile müsait olsaydı, mesela hakaret davalarından hiçbir sonuç alınamazdı, hakaret eden kişi sözüne bir kulp takıp tevil ederek kurtulurdu.

Dolayısıyla tekfir ve tevil bahsinde toptan hüküm vermek yerine her bir şahsı, olayı ve sözü ayrı ele almak gerekir.

*

Zannedilenin aksine, tekfirciliğe, (nasıl mümkün olabiliyorsa, kinci değil kindar, emekçi değil emekdar olduğunu söylercesine) “İslamcı değil müslüman, dinci değil dindar” olduğunu söyleyen budalalarda daha çok rastlanmaktadır.

Mesela “İslamcı olmadıklarını, muhafazakâr demokrat olduklarını” söyleyen birtakım “mezarlık ziyareti, cenaze merasimi” müslümanı siyasetçilerin geçmiş yıllarda IŞİD’çiler (DAEŞ’çiler) falan için “Bunların İslam’la bir alâkası yoktur, terörist müslüman olamaz” filan diye konuştuklarını, böylelerini aforoz (tekfir) ettiklerini görüyorduk.

“Bunlar zalimdir, katildir, gaddar canidir, fasıktır, facirdir, hayvandır” demek yerine İslam’dan ihraç ediyorlardı.

Fakat aynı kişilerin, aynı mantıkla, otoriteye isyan olsun diye değil, sırf dinî inancı gereği şapka giymediği için müslüman astıran Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’yı da (tıpkı DAEŞ’çi katiller gibi) tekfir etmeleri gerekirken onun kabrini hürmetle ziyaret ettikleri, onu “rahmet”le andıkları, cuma hutbelerinde isminin anılmasını istedikleri, ya da böylesi isteklerde bulunanları “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca destekledikleri görülüyor. (Hiç gerek yokken, ikrah mazereti bulunmaksızın “İslam’a Anayasa’da ayrıca vurgu yapılmasına gerek yok”  diyen “Dünya lideri” Erdoğan neden hiç değilse “Atatürk’e hutbelerde ayrıca vurgu yapılmasına gerek yok” diyemiyor?.. Şimdiye kadar neden hiç diyemedi?.. Devlette İslam’a gerek yok, fakat ibadette Atatürk’e gerek var, öyle mi?.. Yarın sizi mahşerde Allahu Teala’nın huzurunda göreceğiz!..)

Ankara’dan DAEŞ’e ebem de sohranıp çemkirir.. (Erdoğan’ın tabiriyle) “sıkıysa” bir siyasetçi ya da bürokrat olarak Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa hakkında da konuşsunlar..

Üstelik Selanikli, DAEŞ’çilerin aksine, Kâzım Karabekir gibi isimlerin şahitliğine göre Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e hakaret etmiş, büyük bir topluluğun huzurunda Kitab’a “gökten indiği zannedilen” diyerek inançsızlığını (küfrünü) açıklamış durumda..

İslam’a göre (sanki böyle yapması şartmış gibi) göğsünü gere gere küfrünü ilan eden, Allahu Teala’nın kitaplarına saygısızlık yapan bir adama “rahmet” dileğinde bulunmak caiz değilken bu yapılabilmekte, böylece İslamî değerler ile (kasten veya şuursuzca) alay edilmektedir.

Halbuki bu cürümleri işlemiş olan Selanikli’ye bilmeden cahilce Allahu Teala’dan rahmet dilemek haram ve günah, bilerek dilemek ise (haramı inanç düzeyinde helal hale getirmek olduğundan) küfürdür. (Bunu Diyanet yetkilileri bilirler fakat laik Kemalistlerin şerrinden korktukları için söyleyemezler.)

*

“Demokratik sistem içinde kalarak İslamlaşma için çaba gösteren İslamcılar” için, “demokratik sistem içinde kalmak”tan neyi anladıklarına bağlı olarak bazen tevil özründen söz edilebilir.

Bu biraz lağımın içinde kalarak temizlenmeye çalışmak gibi birşey.. Çıkmaya gücünüz yetmiyor, kurtulmak elinizden gelmiyorsa bir şey denilemez de, bile isteye kalıyorsanız çabanız beyhudedir.

Eğer derdiniz İslamlaşma ise, “demokratik sistem içinde kalma”yı vazgeçilmez bir şart olarak öne sürmemeniz gerekir.

Sürüyorsanız, derdiniz son tahlilde demokratikleşme demektir, İslamlaşma değil..

İşte tam da bu duruşunuzla demokrasiyi bir din olarak İslam’ın önüne almaya başlamış olursunuz.

*

Samimi ve tam demokrat olma heveslileri de biliyorlar ki, demokrasinin yılmaz savunucusu olarak ortaya çıkanlar da gerçekte tam ve samimi demokrat değildir.

Şayet samimi demokrat olsalar, halkın tercihlerini etkilemek için yalan söylememeleri, algı operasyonları düzenlememeleri, imaj hilelerine başvurmamaları, birtakım vaatlerle seçmenleri ayartmaya çalışmamaları, rakipleri hakkında doğru yanlış demeden karalayıcı beyanlarda bulunmamaları, onların sözlerini çarpıtmamaları gerekir..

Fakat sadece bunları yapmakla kalmazlar, fırsat bulduklarında seçim hilelerine de başvurur, sandıklarda dalavere çevirir, oy sayımlarında katakulliler yaparlar.

Hatta bazen seçimlerde ölüler bile oy kullanırlar.

Evet, samimi demokrat olsalar, “Halk Şeriat istiyorsa ne yapalım, demokrasinin gereği olarak ona da evet diyeceğiz.. Halk öyle istiyorsa Anayasa’ya İslam da yazılır” demeleri gerekir.

Dedikleri şu: “Halkın ne istediği önemli değil, şu anda ölü olan Selanikli ne demişse o yapılacak.. Anayasa’da Allahu Teala’nın ilke ve devrimleri olan İslam değil, Selanikli ölünün ilke ve devrimleri yer alabilir.”

Bu “İslamcı olmayan müslüman”ların cesaretleri nerden geliyor?

Mahşerde Allahu Teala tarafından hesaba çekildiklerinde Selanikli’nin devreye gireceğine mi inanıyorlar?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."